AŞK – Semîha Cemâl Hanımefendi [Büyük Hikaye] 1. BÖLÜM

 

aşk roman POSTER. 

 

“Kadında
muayyen bir heykel-i hüsn ü hayal,
mevcut değildir.
Kadın, mazhar-ı aşktr.”

[Semîha Cemâl]

[Kenan Rifâî ve Yirminci Asrın  Işığında Müslümanlık, s. 189.]

 

Allah Teâlâ,
Yusuf ve Züleyhâ’nın aşkını kıymetli değerli bulduğundan,
Kur’ân-ı Kerim’de
“En güzel hikâye” diye bahsetti.

Aşk Mektebinde olup,
aşkın büyük hikayesinden
habersiz olmak olur mu?

****

—         Bak buraya! bir ağaç. Göğün içlerine kadar uzanmış, ulu dalları var. Kökünden dallarına kadar baştan aşağı yemyeşil, ömrümde bu kadar yüksek ve geniş bir ağaç gördün mü?

Koyu yeşil bir sarmaşık onu büsbütün sarmış, en küçük bir noktasını bile boş bırakmamış, ağacın kendi yaprağından bir tane bile görünmüyor.

Ne hoş ve garib bir manzara! Değil mi?.

—         Bak, İşte bu AŞK AĞACI! Gördün mü aşk onu nasıl sarmış, kendi vücudundan hiçbir eser bile bırakmamış.

İşte aşkta, varlığı böyle yakar kavurur; insanlıktan bir hatıra bile bırakmaz ve nihayet yerine kendi kaim olur. Aşkın kemâli ölümdür!

Semîha Cemâl

 

SEMÎHA CEMÂL HANIMEFENDİ

 

semiha cemal

 Semîha Cemâl, Ken’an Rifâî’nin halifelerinden Cemâl Bey’in ve en yakın müritlerinden Nazlı Hanım’ın küçük kızlarıdır.

İlk tahsilini Çelebi Mektebinde yapmış, sonra Çamlıca Lisesinden ve 1926’da Darulfünün Felsefe Şubesinden mezun olmuştur.

Kısa bir zaman İzmir Kız Lisesi Felsefe ve Ruhiyat (Psikoloji) Öğretmenliğinde bulunmuş, 1929’dan 1935’e kadar da İstanbul Kız Muallim Mektebinin Ruhiyat Öğretmenliğinde başarıyla çalışmıştır.

Ancak, dünya demek, bir dış görünüş mahalli olduğuna göre, bu çıplak, yanıcı ve ya­kıcı rûha da dünya âleminde bir vücut lâzım olduğundan, güzeller güzeli denmeye sezâ bir beden kisvesi ile dünyâya aşk ve insanlık âbidesi olarak geldi. İşte bu müstesnâ insan, kitaplar yazdı, tercümeler yaptı, hocalık edip talebeler yetiştirmek sûretiyle fazlası ile dünyâya borcunu ödedi. Ve nihâyet, ezel ile ebed arasında bir şimşek gibi çakarak, genç yaşında, Hak tecellîsine ayna olarak bir cila ve kemal kazanmış böylece de üstadının varlığında fânî olmanın dört başı mâmur örneğini vermiş bulunan Semîha Cemâl Hanım, sekiz ay süren vahim bir hastalıktan sonra, genç yaşta (otuz bir yaşında )30 Ocak 1936 da Hakk katına uçup gitti.

ŞEYHİ KEN’AN RİFÂÎ’NİN CEPHESİDEN SEMÎHA CEMÂL HANIM

Ken’an Rifâî’nin hayatını yazanlar Semîha Cemâl’in onun hayâtındaki yerini belirtme­nin lüzum ve hatta zarûretine inanıyorlar. Çünkü bu keyfiyetin tahlili hem Ken’an Rifâî’nin hayâtının bir cephesini aydınlatacak, hem de kadın anlayışı ve ce­miyet bünyesi içinde kadına verdiği yeri tâyin etmiş olacaktır. Maamâfih onun bu husustaki kanaatleri, zamânını aşan her fikir ve hareketin uğradığı mua­meleye tâbi tutularak, çoğu zaman anlaşılmamıştır.

En genç yaşlarından beri kadınlar ve kadınlık hakkında, onları küçülten, onlarda nakîse görmeye mütemayil herhangi bir fikre verdiği cevap hemen hiç değişmiyor:

“Dokunmayın benim kadınlarıma, beni bir kadın dünyâya getirdi, ben onlara söz söyletmem.”

Ken’an Rifâî ve talebeleri 1942 senesinde önünden geçerken uğradıkları Andifonia Kilisesi’nde kadınları mukaddes hücreye sok­mamaları ve sebebini de papazların “Kadınlar günahlı oldukları için bu hücreye giremezler” diye izah ettikleri zaman bu hâdiseyi bir platform yaparak kendisinin ve Islâmiyetin kadın meselesini ele alış tarzını eve gelir gel­mez şöyle dikte etmişti:

“Asırlar boyunca kadın için neler söylendi, neler yazıldı, ne kanlı mâcerâlara girişildi. Onun adı kâh hudutsuz ihtiraslara vâsıta edildi, kâh faziletin eline bir bayrak olarak verildi. Fakat İslâmiyet kadar hiç­bir zihniyet, hiçbir felsefe ona bahâ biçemedi, hakîkî mevkiini veremedi.

Zaman ve menfaatler İslâmiyetin kadın telâkkisi­ni ne kadar tahrif ederse etsin, onun bu husustaki görüşü inkâr kabul etmez.

Zîra en büyük delîli Kur’ân-ı Kerim’dedir. Orada hitaplar “müminin ve müminat, sâlihîn ve sâlihat” diye tefriksiz yapılmış ve mümine ve sâliha kadınlar mümin ve sâlih erkeklerden ayrılmamıştır. İslâmiyetin ilk zamanlarında kadın içtimâi hayâtın her safha­sında erkekle berâber yer almakta, hatta gazâlara bi­le fiilen iştirak etmekte idi.

“Bana dünyânızdan kadınlar ve güzel kokular sevdirildi ve nûr-ı dîdem salâttır” diyerek sevdiği şeylerin başında kadını sayan Peygamberimiz, onun içtimâi hayattaki yerini “kadın erkeğin yarısıdır” di­ye sarâhaten ve kat’î olarak, tâyin etmiştir.

Acaba İslâmiyetin kadına verdiği bu değer nere­den geliyor? İslâmiyet Hakk’ın yaratıcı kuvvetini ta­şıması ve hayâtı idâmede oynadığı rol bakımından kadına, has bir değer vermiştir. Bu değeri Hazret-i Mevlânâ şöyle ifâde etmiştir:

Pertev-i Hakkest an mâşûk nî

Hâlıkest an gûyyâ mahlûk nî *

Onun, kadını “mahlûk değildir, sanki Hâlıktır” di­ye kabul edişi, hayâtın ve âlemlerin mânâsı olan ya­ratıcı kudreti bizzat şahsında temsil etmesinden do­layıdır.

Görülüyor ki İslâmiyet, kadını, içtimâi hayatta bir süs, bir lüks metâı olarak değil de iş ve hayat ar­kadaşı diye nazarıitibâre aldığı gibi, cinsiyeti bakı­mından da sâdece bir zevk âleti olarak görmüyor, on­da Hakk’ın yaratıcı kudretinin bir numûnesini müşâhede ediyor. Yine Hazret-i Mevlânâ:

Gûyyâ Hak tâft ez perdeî rakik  (Sanki bir ince perdeden Hakk tecellî etmiştir.)

diyor.

Esâsen Peygamberimizin, “Bana dünyânızdan ka­dınlar sevdirildi” sözü de böyle bir felsefenin mahsûlüdür. Bu sözü Muhiddîn-i Arabî şöyle îzah ediyor: “Resûlullah nisâya muhabbet ederek onların vücûdu aynasında Hakk’ı kemâli ile müşâhede etmiştir.” Zîra İbnü’l-Fâriz’m de dediği gibi:

“Her güzelin hüsnü, Allah’ın cemâlinden müsteardır.” Şu halde erkeğin kadına muhabbeti bir bakıma Allah’ın cemâline vuslatı talepten ibârettir. Fakat şüphesiz ki böyle bir düşünce muayyen bir seviyenin ve mânevî terbiyenin mahsûlüdür. Kadını sâdece cinsî zevk ve şehvetlerin bir tatmin âleti saymak bu yüzden de günahlı görmek basit ve iptidâî bir zihniyetin eseri olduğu gibi, mahbûb-ı hakîkînin aslına, hakikatine varmak için bir vâsıta, bir köprü bilmek ve ona göre hürmet etmek olgun bir görüşün ifâdesidir ki bu da İslâmiyette kemâlini bulmuştur.”

Ken’an Rifâî bütün hayâtı boyunca tecessüt etmiş bir arzu ve iştiyak sembolü hâlinde insanla­rın içine, en derinlerine inmiş ve örneğini annesinin şahsında görüp temâşâ ettiği ve hayran kaldığı bir sevginin arayıcılığını yapmıştır. Annesi Hatice Cenan Hanım ona kadınlık ve dostluk hazînelerini, şirksiz, garazsız bir sevginin kanalı ile boşaltmış, kendinde ne varsa bu yoldan ona vermiş, bu vâdîde yolunu gösteren bir ışık olmuştu. Fakat bu çetin, müşkül, dertli yola tutulan ışık ona yoldaşlık ettiği kadar bütün güçlükleri de suyun yü­züne çıkarmaktan hâlî kalmadı. Biliyoruz ki Ken’an Rifâî beşerî bir kuvvetin görüp anlayıp tatmin edeme­yeceği bir hasret ve iştiyakla dolu. İşte bu bitmez tü­kenmez iştiyak ve yürek yangını, onu uğruna can koyduğu insanlar içinde her zaman bir dereceye ka­dar yalnız, vahşî ve boynu bükük bırakmıştır. Annesi aradan çekilip onu insanlarla ve hayatla baş başa bırakıncaya kadar her müşkül ânında yanında belirmiş ve herhangi bir tarzda ona, “Yalnız değilsin, seninle beraberim” demiş, diyebilmişti. Bu satırları yazanlar,

Ken’an Rifâî’nin, bu berâberliğin hasretini hayâtının son gününe kadar nasıl yana yakıla çektiğinin en ya­kın şâhitleridir.

İşte şimdi ona, üzerine bir de bu emsalsiz ananın hasreti binen dâvâsında bir yâr ve bir yoldaş lâzımdı. Hayat, karşısına Semîha Cemâl’i çıkardı.

Şurasını hiç hatırdan çıkarmamalıdır ki, onun as­la behîmiyet bilmeyen yüksek vasıflı aşkı, hayâtı bo­yunca annesinde bulduğu kemâlin iştiyâkını çekmiş, hasretini duymuştur. O, âdeta karşısında müşahhas bir varlık görmemiş, el yordamı ile araştırır gibi, etra­fında hissettiği varlıklara “Acaba bu o mu?” diye he­yecanla dokunmuş, böylece hep annesinin kemal ve cemâlinden bir kalıp aramıştır. Yok denecek kadar az da olsa, hiç bulamamış sayılamaz. İşte, hayâtın onun önüne çıkardığı bir Semîha Cemâl, ki dört başı mâ­mur varlığı ile, ezel anlaşmasının en kusursuz örne­ğini ona getirmiştir.

Her münâsebetin neticesini maddî veya mânevî, fakat umumiyetle maddî bir kazanç endîşesi ile he­saplayanlar için bu hikâye üzerinde konuşulacak çok şey vardır.

Halbuki bu vâkıanın felsefesini yapınca şu haki­katle karşılaşıyoruz ki bu hamle, onun kendi kendine olan özleyiş ve birlik arzusunun muayyen bir plan üs­tündeki ifâdesinden başka bir şey değildir.

Nitekim Semîha Cemâl’in evine geldiği bir gün söylemiş olduğu şu sözler de onun kendi kendine olan bu seferi gayet vâzıh olarak hissettiğinin açık bir ifâ­desidir:

“Ne dedim biliyor musun buraya gelirken., kendime sordum: Nereye gidiyorsun sen? dedim ki: Kendimdeki fikre., ben kendi fikrimle yalnız kalınca nasıl zevk duyarsam, senden duyduğum zevk de böy­le.”

Cemiyet nizamlarına sâdece iştirâki kâfi görme­yip çoğu zaman o nizamların muhâfazasım da üzerine almış olan bir insanın, kendi kendine yaptığı bu sefer­den, bu kendini arayış ve buluştan çıkarılacak yapıcı anlayış üstünde bir lahza duralım.

Ken’an Rifâî’yi hayâtının hiçbir safhasında yıkıcı bir insan olarak görmüyoruz. Kütle ile tesis ettiği mü­nâsebetlerde o her zaman yapıcı olmayı tercih ediyor. Cemiyet içinde eskimiş, fonksiyonunu icrâ etmiş bir kıymet hükmüne parmak bastığı zaman da yerine derhal bir başka norm veya tâdil ve tashihe uğramış bir değer teklif ederek çatlaksız, eksiksiz bir kıymet­ler sistemi temin ediyor. Şu halde böyle bir münâse­bette de, her bir hareketinde olduğu gibi, bir yapıcılık unsuru ve gayesi aramamız pek tabiî ve âdeta zarûrîdir.

Onun için de söylenenleri bir tarafa bırakarak meseleyi samimiyetle şöyle vazediyoruz: Evet! Semîha Cemâl, Ken’an Rifâî’yi şu dünya târihinde misline az rastlanır bir aşk, anlayış ve îmanla sevdi. Fakat şunu unutmamak lâzımdır ki bu sevginin esâsını, ma­yasını Semîha Cemâl’in onu görüş ve anlayışı, onun dâvâsına iştirâki, kendi varlığını onun varlığı ile aynileştirme arzusu teşkil ediyordu. Üzerinde du­rulacak mesele budur. Esâsen onu sevmek ne demek­tir, insana ne kazandırıyor veya ne kaybettiriyor?

Şu satırları yazanlar fikirlerini istedikleri gibi ifâde ede­bilmek kudretini gösterebilirlerse bu suâlin cevâbı kendiliğinden tahakkuk edecektir.

Evvelâ şunu öğrenelim: Onu tanıyıncaya kadar Semîha Cemâl kimdi ve ne şerâit içinde bulunuyordu?

Semîha Cemâl, Ken’an Rifâî’nin ülfeti halkasına girmeden evvel kendi kabuğunun içine çekilmiş, ferdî ve küçük sürurları ve elemleri ortasında mahpus, in­san olarak vazifeli olduğu hususlardan habersiz, gü­zel, mağrur, kayıtsız ve tipik bir aristokasi çocuğu idi. Hâiz olduğu kâbiliyetler usta bir yapıcının eline düşmeseydi emsâli gibi kendi içinde kaybolup gidecekti. Bahtlı bir çocuktu ki yolu ehlinin yolu üstüne düştü. Aynı mânâyı içlerinde taşıyan ve tıpkı Mevlânâ ile Hüsâmeddin Çelebi’de olduğu gibi hoca-talebe hüvi­yetleri ortasında biribirini bulan bu iki varlığın mâ­nâlarını tanıyıp birbirlerini sevmelerinden tabiî ne olabilir? Fakat Ken’an Rifâî için bu sevgi bir netîce değil, bir başlangıçtı. Zîra her şeyden evvel yapıcı bir karakter taşıyan bu mürşit, içinde taşıdığı cevheri, hayâtının özünü, hikmetini nakletmeye râzı olduğu bu toprağı, emânetini kabûle müsâit bir zemin hâline getirmeye koyuldu.

Onun nazarında Semîha Cemâl her an temasta olduğu insanlık âleminin iyi bir numûnesi idi. Onunla bilişik olduğu nispette bu numûnenin temsil ettiği kütle ile de temâsım temin ediyordu. Semîha Cemâl’in varlığı onu insanlık âlemi ile alış verişte tutan bir köprü mesâbesinde idi. Bunun için bu varlığı tanıma­sı iyilik ve fenalık hudutlarını, kabiliyetlerini, tarzını ve cinsini tâyin etmesi, böylece de eksiklerini tamam­layıp gediklerini kapaması lâzımdı. Ve gene bunun için, insanlara karşı her zaman ve her şartta tatbik edegeldiği bir tek çıkar yol biliyordu: Mevzûunu sev­mek, severek aşkla işlemek ve geliştirmek. İşe evvelâ onun yarım kalmış tahsilini tamamlatmakla başladı. Ve dadısı, lalası, arabası tamam olmadan sokağa çık­mak külfetini ihtiyar etmeye alışmamış olan bu kü­çük kız, ondan aldığı şevk ve ilhamla çalışmaya ko­yuldu. Mezuniyet imtihanlarını vermek için aylarca, haftanın her günü çalıştı, didindi. Bâzan günün yirmi dört saatinin on ikisi kıyasıya zahmetli bir çalışmayla geçiyordu. Yakınları odasının gece yarılarına kadar dinlenmeyen ışığından endîşe ile bahseder oldular. Fakat Ken’an Rifâî eline aldığı mevzûun kabiliyet hudutlarını bildiğinden sesini çıkarmıyordu. Mezuni­yet imtihanları biter bitmez Semîha Cemâl Dârülfünûn’un felsefe şûbesine kaydoldu. Hocası bir defa tez­gâhı kurmuş ve aradan çekilmişti. Zîra artık biliyor­du ki o, kendi kendine işleyecek bir çark hâline gel­miştir. Öğrenme ve öğretme, sevme ve sevilme, fayda­lanma ve faydalandırma azmi ve aşkı, içinde bir me­şale gibi tutuşturulan genç kız yayından çekilen bir ok hızı ile emsâli arasında dikkati çeken bir muvaffa­kiyetle herkesi ve hatta zaman zaman kendini de hayretlere düşürerek Dârülfünûn’u bitirdi. Ve mezun olduğu fakülteye rühiyat asistanı oldu. Fakat bir müddet sonra daha genç talebelerle çalışmayı tercih ederek liselere geçti, 1926’dan 1934’e kadar devam e­den sekiz senelik hocalık hayâtı içine hakîkaten mu­vaffakiyetler sığdırdı. Bağrında tutuşan irfan meşale­sini önüne gelen her yerde ve her fırsatta uyandır­maya çalıştı. 1936’da hayâta gözlerini kapadığı za­man Epiktet , Hayât-ı Beşer yahut Kevs’inTablosu  , Fedon , Alkibyad , Apoloji , Kriton , Hipyas , Otifon , Mark Orel , gibi klasikleri lisânımıza kendi başına kazandırmış, ayrıca, Hayat, Mihrap gibi mecmualar­da muntazaman neşriyat yapmış ve Aşk Peygambe­ri, Aşk  ve Güldemeti  isimli üç telif eser yazmıştı.

Bkz: AŞK PEYGAMBERİ

Kaynak: Y.Asır. Müslümanlık:235-243

 

semiha cemal 

 Semîha Cemâl Hanım, 1930’ların başında

“GÜL DEMETİ”İNDEN

 PERVÂNE

Taze, mûnis bir ilkbahar gecesiydi. Halî bir deniz kenarında kimsesiz, küçük bir pervâne muattar havayı hayret ve iştiyakla koklayarak daha yeni yeni uçuyordu. İnce boynuzları yaldız içinde, raksan kanatları rengârenk nakışlar içindeydi.

Oh! Böyle yumuşak, tatlı enginlere korkmadan atılmak ne güzel, ne güzeldi…

Yalnız küçük kanatlarında gizli bir râşe [titreme] vardı; o bazen suyun üstünde rakseden iltimalara [Sararıp solmak. Renk değiştirmek]  koşuyor, sürünüyor, fakat birdenbire vücûdu ürpererek kaçıyor, bazen parıldıyor, kumların üstüne konuyordu… Nihâyet, gökte bütün kudreti ile parıldayan ayı gördü. Göğsünde garib bir ateş yandı. Titreyerek raksederek ona doğru uçmaya başladı. Yıldızlar mübhem [Belirsiz. Gizli] bir hülya içinde karışık, bazen renkli taçlar giyerek seyran ediyor ve aşk içerek, zevk ederek birbirlerine kavuşuyordu. O uçuyor, hâlâ uçuyordu. Kuvvetsiz küçük göğsünü böyle derin derin yakan neydi?

Ona yaklaşmak, sürünmek, ah ne güç şeydi! Fakat artık vücûdu ezilmiş, tâbi çoktan tükenmişti. O yumuşak sevgili hava bile incecik kanatlarını acıtıyordu. Pervâne lâhuttan düşen küçük bir ruh gibi nakışları sola sola arza iniyordu. Deniz aşk uykusunda büyük bir rüyâ görüyordu ve yavaş yavaş cennet manzûmesini terennüm eden nefesleri arşa yükseliyordu…

Yorgun pervâne, dalgaların üstünde oynaşan ışıkları gördü ve zevkten canlanarak tekrar atıldı. Fakat vücûdu soğuk soğuk ürperdi. Yaldızları suya çıktı. İnce dalgalar bu parlak, seyyal renklerden güneşler, yürekler işlediler ve bütün denizin bîhûş [Şaşkın, sersem, aklı başında olmayan, deli] terâneleriyle [Nağme, âhenk, makam. * Bir şiiri makam ile okuma, şarkı söyleme] hemâhenk, ağır ağır nefhederek kaybettiler. Pervâne, bir zaman kumların üstünde dinlendi. Kâh kâh, dünyadan, vücûdundan geçti. Yıldızları âh, ayı Allah farzetti. Yarı uyku, yarı vücud içinde, aya kavuştum, zannetti….

Sabah yaklaşırken, tekrar eflâke doğru seyretti. Yıldızlar birer birer lerzan bulutlar içinde lâale dönüşüyor, nihan oluyordu. Ay soluyor, göğe, zemine râşe düşüyordu. O uçuyor, hâlâ uçuyordu.

Birdenbire dalgın yarasanın biri ona kanadının ucu ile çarptı. Zavallı pervâne büyük ızdıraplar içinde sendeleyerek kendini boşluğa bıraktı. Nihâyet bir çiçek bahçesinde beyaz, taze bir gülün üstüne düştü. Elemleri, ne derindi! Avunmak için, gezinerek, parlak yaldızların arasına gizlendi…

Sabahleyin, bağçede küçük bir çocuk nemli fulyalardan, menekşelerden, güllerden demet yapıyordu. Hafif hafif şarkı söyleyerek hercâîlerin en büyüklerini, güllerin en kokulularını seçiyordu. Bir aralık pervânenin içinde saklı durduğu beyaz gülün önüne geldi. Şarkısını bıraktı. Büyük bir meserretle:

–          Oh, ne güzel yaldızlı gül! diye bağırdı. Hemen lâvantinleri, mineleri ezerek uzandı, çiçeği kopardı. Koşa koşa annesine götürdü. Süslü gülü çocuğun odasına, leylakların, sünbüllerin arasına koydular. Pervâne bütün bütün bu güzel kokuların içinde hiç mes’ut değildi, hastalığı geçmeye başlamıştı. Fakat belki bir fenalık ederler diye dışarıya çıkmaya korkuyordu…

Tekrar gece oldu. Çocuk, mumu yaktı. Işığında renkler boyalarla ip atlayan bebekler, kuş, papatya resimleri yapmaya başladı…

Pervâne yavaşça yaprakları araladı, birdenbire mumun ziyâsını gördü. Mest olarak uçtu ve kendini alevin içine attı. Vücûdu sızlatıcı, tahammülsüz bir ateşle yandı. Fakat o daha hiç tanımadığı garib muazzam bir zevke daldı.

Yeşil çuhanın üstünde, resim defterlerinin yanıbaşında kavrulmuş kanadı, tek boynuzu ile saatlerce hareketsiz kaldı, uçamadı. Gece yarısına yakın, çocuk yorgun bir derviş gibi zikreden mumu üfledi, uykuya yattı…

Oda ayın mavi şûleleriyle serâba dönüşmüştü. Leylaklar, sünbüller maveranın tebessümleri gibi pür-aşk ve sehhardı. Yalnız küçük pervânenin nefesi çoktan kısılmış ve yanık kanatları, nakışlı göğsü çoktan soğumuştu.

O ölmüştü.

Sümbül, leylak kokuları arasında aşk olup gitmişti.

Gül, pervânenin, bütün macerasını biliyordu. O kadar büyük bir aşkın yanında böyle küçük bir ölü görmek içine dokundu. Hicranla bütün yapraklarını yere döktü.. Fakat ay, pervânenin aşkı tacı göğü seyrâna devam etti…

؛٠؛؛

Şafak sökerken, güneş pembe bir goncenin dudağında hisli tebessümler uyandırdı. Gönce göğsünü biraz daha açtı. Râyihadar nefesini, taze kıvrımlarının harîminden baygın bir taabbüdle üfledi. Uzakta meşcerenin [orman parçası] içinde, manzum bir vehim gibi derin derin bir kuş öttü; sabahın, zulmetleri kesik râşeleriyle beraber, yanık yanık eşini davet etti. Dünya devrinde, güneş seyrinde devam etti.

(Gül Demeti, Bilgi Basım ve Yayınevi,İstanbul, 1954, s. 9-11)

“AŞK BUDUR”

Semîha Cemâl Hanım ve Sâmiha Ayverdi Hanım’ın ortak kitabıdır. Sâmiha ve Semîha ilişkisinin iç içe geçmesiyle zuhur etmiş bir kitaptır.

Aşk Budur ortaya çıkışı itibariyle çok farklı bir eserdir. Eser, Kenan Rifâî’nin öğrencilerinden Semîha Cemâl Hanım tarafından yazılmaya başlanır. Fakat kendisi çok genç yaşta Allah aşkının cezbesine tutulup bu âlemden gider olunca, kitabı tamamlama görevi Sâmiha Ayverdi’ye verilir.

Bu meyânda anlatılan bir hadise vardır. Semîha Cemâl hanımın hastalığı ağırlaştığı ve zâten çok zayıflamış olan vücudunun buna daha fazla dayanamayacağı anlaşılınca, Sâmiha Ayverdi, Hocası Kenan Rifâî’ye gelerek, “Efendim, dua buyursanız da onun yerine ben gitsem” diye niyazda bulunur. Kendileri, bunun sebebini sorduğunda, Semîha Cemâl Hanımın faydalı bir vücut olduğunu ve yazarlığı ile insanlığa hizmet ettiğini söyler. Sonrasında gelen cevap çok nettir: “Öyleyse bundan böyle kalemi sana veririr sen yazarsın. ”

Sâmiha Ayverdi bu emir üzerine kalemi eline alarak Aşk Budur adlı kitabı tamamlar ve neredeyse yarım yüzyıl sürecek olan yazarlık hayatı da işte böylece başlamış olur. Kitap dikkatle okunduğunda, belli bir yerden sonra eserin üslûbunun farklılaştığı görülür. Bu, saf ve yakıcı bir aşktan, aşkın aklına doğru seyreden bir değişimdir. Semîha Cemâl Hanımın Allah aşkıyla şekillenen ve âdetâ yazanı ve okuyanı yakıp yokluğa mülhak eden anlatımı, Sâmiha Ayverdi’nin Hocasından almış olduğu “Yan, ama tütme!” düstûruyla işleyen kaleminde daha çok İlâhî aşkın yapıcı ve oldurucu çehresini takınır.

Roman, M.Ö. Arabistan’ın Kuzeyinde yaşamış olan güçlü ve şaşaalı Hayre Hükümeti’nin saray ve aristokrat çevresinde geçen bir aşkı anlatıyor. Bu dönemde Hayreliler, Araplar arasında çok yaygın olan putperest inancına sahipler. Hükümdar Menzer’in başhekimi Hamza, yine hükümdarın katında önemli bir mevkide bulunan amcası Zeyyad’ın biricik kızı Meryem’e âşıktır. Fakat Meryem ona istediği cevabı vermez. Romanda Hamza beşerî aşkın zirvesini temsil eder fakat aşkına karşılık beklemek zaafına düşmüş olması onu bu duygunun hakikatine ulaşmaktan men etmektedir.

Meryem ise yanmak ve yakmak tabiatında yaratılan ateş gibi, bu dünyaya sevmek ve sevilmek kabiliyetinde gelmiş asil ve güzel bir kızdır. Fakat hayatı boyunca canını önüne koymaya değecek bir eşik bulamamanın da azâbı içindedir, içerisinde bulunduğu maddî dünyânın zevkleri onu doyurmak bir yana, gönlünde en ufak bir ilgi bile uyandırmazlar. Böylesine aşka kabiliyetli bir insan olur da, hilkat eli hiç onu unutur mu? Romanı yazan kalem de unutmamıştır.

İlerleyen bölümlerde, kaderin bir cilvesi ile ülke menfaatlerini korumak adına, hükümdarın emriyle Hamza ve Meryem sözde bir evlilik yaparlar. Başhekim Hamza bu evliliğin ilk aylarında bir görevle Mısır’a gider. Geri dönerken orada tanışıp kölelikten kurtardığı ve dost olduğu Ömer’i de beraberinde getirir. Ömer Hayre’de yaşarken bir vesileyle Mısırlı tüccarların eline düşmüş bir esirdir. Fakat kendisine yakıştırılan bu esir sıfatını kabul etmeyecek kadar da özgür bir ruhtur. Çünkü Ömer’in, kendisini nefsin zaafları esâretinden kurtarıp, tek Allah’ın kulu olma özgürlüğüne götüren bir hocası vardır: Ebu’ş-şettar aşîreti reisi Yusuf.

Yusuf, İlâhî nurun o devirde kendisinden göründüğü kâmil insandır. Sözüyle, haliyle, gösterdiği maddî ve mânevî cömertliklerle yalnız kendi aşiretinin değil bütün Arap kabilelerinin gönlünde taht kurmuştur. Kur’ân-ı Kerîm’in en güzel kıssasında anlatılan Yusuf peygamber gibi o da Allah’ın cemâl tecellîsine mazhar olmuş bir sultandır. Romanda bu ismin kullanılması tesâdüfî değildir. Kur’an’da Kenan illerinde kaybolan Yusuf Allah’ın zâtî güzelliğini temsil ettiği gibi Aşk Budur’daki Yusuf da, kalem sahiplerinin, gizli ve aşikâr her an hocaları Ken’an Rifâi’nin varlığında seyrettikleri Allah tecellîsini sembolize eder.

Aşk Budur  Semîha Cemâl hanımın Aşk kitabının genişletilmiş hâlidir.

Bkz: AŞK BUDUR!, (Aşk Bu İmiş!)

Kaynak: Sırra Yolculuk: Sh: 81-83


***********

Küçük insan hayâtının aşağı yukarı on senesi içine sığdırılan bu faâliyetin, iyice düşünülecek olursa, ger­çek bir muvaffakiyet olduğu görülür. Fakat Semîha Cemâl’in elde ettiği bundan daha büyük bir muvaffa­kiyeti vardır: O da mânâsını bulması, insan olmanın omuzlarına yüklediği mesüliyetlerin şuûruna ermesi ve bilhassa başkaları için yaşamak bahtiyarlığını elde etmesidir. Ken’an Rifâî ona gösterdi ki her birimiz varlığa âit en güzel şeyin aslını, cevherini kendi içi­mizde taşıyoruz ve çoğu zaman onun gölgesini, kopyesini hâriçte aramakla vakit geçiriyoruz. Şu halde her şeyden evvel insanın kendi içi ve kendi benliği ile temâsa geçmesi, kendini bulması lâzımdır.

Bu ünsiyet ve müşâreketi temin ederken Ken’an Rifâî talebesinin vücut tarlasına yeni tohumlar atma­mış, ancak şuur altında uyuklayan ve gün ışığına çık­mak için fırsat bekleyen tohumları uyandırarak onla­ra hayat ve gelişme imkânları sağlamıştır. Ve bunu yaparken, bir mürebbî, bir kâşif, bir yol gösterici liyâ­katiyle hareket ederek, onu dünyânın herhangi bir köşesine gelişigüzel atılıvermiş bir fâni, bir değersiz varlık olmaktan kurtarıp zaman içinden akan hayâ­tın mânâlı, şuurlu bir parçası hâline getirmişti.

Şimdi Semîha Cemâl insanların içinde, onlarla, hayatla ve kendi kendisi ile giriştiği mukavelelere sâ­dık bir talebe, dâvâsını paylaşabileceği bir dost ve yorgun başını varlığında dinlendireceği bir insandı.

Artık hayâtının bir safhasında annesi ile berâber giriştiği hayat ve yaşama tecrübesini bu defa onunla tekrarlayabilirdi.

Hayâtında Semîha Cemâl’e, bu bakımdan ne ka­dar ehemmiyetli bir yer verdiğini bir mektubundan aldığımız şu ibâre ne kadar güzel belirtiyor:

“…vapur uzaklaşıyordu sana dürbünle bakıyordum. Dedim ki dünyânın zevkini adesesinden seyrettiğim telesko­pum görünmez oldun, dürbünle de seçilmez oldun, hayâlin bu cihâna sığmaz oldu.”

Burada şu sual akla gelebilir: Ken’an Rifâî bu alış verişi yapmak için neden bir kadını tercih etti? Bu­nun cevâbı hazırdır. Çünkü o daha evvel yaptığı tec­rübelerde görmüş ve anlamıştı ki fikir, his ve îman alış verişinde kadın, erkekten daha müsait bir muta­vassıt, daha verimli bir zemindir. O, şahsiyet şekil­lenmesini annesinden almıştı. Şu halde bu formasyo­nu biyolojik sâhada olduğu gibi, psikolojik olarak da çoğalma kabiliyeti olan yine bu şerâitte bir varlığa iâde etmek gerekiyordu. Semîha Cemâl esas îtibâriyle bir semboldür. Asıl mesele Ken’an Rifâî’nin bilhassa kadınlık âlemiyle temasta olması ve nev’-i beşerin müstakbel veçhesini tâyinde, kadını yapıcı, şekil veri­ci bir âmil olarak görmesindedir. Esâsen böyle olma­saydı ve pek şahsî bir münâsebetin hudutları içinde kalsaydı, bu meseleyi ele alıp üzerinde fikir beyan etmeye ne lüzum olacaktı, ne de salâhiyetimiz.

Onların hayatlarında en esaslı unsur karşılıklı âhenk ve anlayış vasfı idi. Birbirlerine karşı benlik hudutlarını kaldırmış ve döküldüğü kabın şeklini alan mayi gibi birbirlerinde şekil bulmuşlardı. Bu ha­kikat Ken’an Rifâî’ye, “Dün Beyoğlu’nda seni gör­düm, geçiyordun. Benim ifâdemin aksi dedim” sözü­nü söyletecek kadar onlar için sarih ve aydınlıktı.

Hocası ona şöyle diyordu: “Benim bir zevkim var, bu da sana irfan öğretebilmektir.” O zaman Semîha Cemâl soruyor: “Buna karşılık ben ne yapayım?” Ke­n’an Rifâî’nin bu suâle verdiği cevap şudur:

“Ben sen­den çok bir şey istemiyorum; ancak, nefsini arkaya atmayı öğren. Sen bir yudumda doyanlardan olma! Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem “Mâ arefnâke hakka mârifetik” (Yâ Rabbi senin mârifetini hakkıyla bilemedik. ) diyor. Onun için sen de durma ilerle, beni sev, beni sev ki ben de seni seveyim. Yalnız, bu “beni sev”in mânâsını iyi anla. Beni sev demek, sevdiklerimi, bütün insanla­rı, aşkı, Allah’ı sev demektir.”

Ken’an Rifâî, Semîha Cemâl’e hayat ve varlık cev­herinin insanın kendi içinde, özünde olduğunu öğre­tirken Semîha Cemâl de ona kendini gösteren, onu kendi varlığının şuûrunda tutan bir ayna olmuş ve ayaklarını toprağa bağlamıştı. Bir taraftan hocasının elinde tuttuğu irfan meşalesi altında feyizlenirken bir taraftan da ona yoldaşlık ediyor ve onu yalnız, ürkek, mahzun ve yorgun gördüğü her zaman, eski günlerde annesinin yaptığı gibi, îmanlı insanların kalp huzûru ile sesleniyordu: “Seninle berâberim, sana inanıyo­rum, yalnız değilsin.” Evet! O bu teminâta zaman za­man bir küçük çocuk çâresizliği ile muhtaçtı. Semîha Cemâl hocasının yanında, hem idealini garazsız bir samimiyetle benimseyerek “yapıcı kadın” olabilmek, hem de ona karşı yoldaşlık ve analık duygularını müştereken seferber ederek, yaratıcılık kisvesini mu­hafaza etmek gerektiğini hissetmişti.

Bu sûretle yolu büyük adamın yoluna düşen her kadında olduğu gibi, târih ve insanlık karşısında Se­mîha Cemâl’in omuzlarına da birçok vazifeler yükle­niyordu. Bir defa Ken’an Rifâî’nin kolay kolay tesir ve nüfuz edilemeyen şahsiyeti binasını tavaf edecek, keş­fedecekti. Sonra onu heceleyip öğrendiği kadar kendi­sine de gösterecekti. Zîra Ken’an Rifâî’nin çetin ve sö­külmez bir kitap olan kendi varlığını başkalarından dinlemeye dâima muhtaç olan nev’i şahsına mahsus bir veçhesi de vardır. Ondan sonra bir adım daha ileri gitmek ve berâberce okunup anlamaya çalışılan bu kitabı âlem halkına okutmak, tefsir ve tahlilini yap­mak îcap ediyordu ve herhalde kendisine tevcih edi­len asıl vazife de buydu. Bu bakımdan Semîha Cemâl ömrü boyunca hocasının en salâhiyetli, en aydınlık fa­kat her zaman en mütevâzi müfessiri olmuştur.

Esâsen ona ayak uydurmanın, onunla yollara düşmenin büyük güçlüğü buradadır. Fakat bu güçlü­ğü yenebilmenin, insanı ölümsüzlüğe götüreceğini de biliyordu. O, “Böyle benim gibi seven bir vücut toprak olamaz, belki de ben vücûdumu toprak olmaktan kur­tarmak için bu kadar seviyorum. Ben ölsem bile aş­kım asırlara intikal edecek kadar kuvvetlidir. Çünkü ben de onu başkalarından intikal ettim, bende başla­yan bir şey değil bu! Ben ona, gelmiş geçmiş bütün in­sanların, bana mîras bıraktığı bir ruh zenginliği, bir ruh asâleti ile bağlıyım. Bu emâneti kendi aşkımla zenginleştirip, besleyip gelecek nesillere devredece­ğim” diye yazıyor.

Semîha Cemâl vaadinde durdu ve son nefesine ka­dar aşkının seviyesini muhâfaza etti. Ve nihâyet bir bardak suyu varlık denizine dökerek ebedileşti. Fakat dünya, herhangi bir insan olarak bu sevgiden gıdâlanan ve bir yapıcı olarak bu sevgiden yardım gören çi­leli insanın bu kadarcık safâsını da hoş görüp anlaya­madı. Anlayamamakta da mâzurdu. Zîra, beşeriyeti her devirde bir taraftan Semîha Cemâller, bir taraf­tan Ken’an Rifâîler’le kucaklayıp saran ve bu yoldan ihyâ ve ibdâ eden ezelî sevdâ, esâsen kendi kendini anlaşılmamaya mahkûm etmiştir. Niçin? Bu, bizce sarih olarak belli değil. Onun için, şu saklanış üzerin­de bir an karar ettikten ve -belki de henüz bu anlayı­şa varma kıvamına gelemediğimizi düşündükten son­rabu meseleden ayrılalım.

Vefâtı günü, hayat karşısında bir defa daha kendi kendisi ile baş başa bırakılan Ken’an Rifâî, ondan a­çılan boşluk ortasında sâdece “Hepinizden güç bana oldu” demişti. Bizler, bu çâresiz ifâdenin mânâsını şimdi daha iyi anlıyoruz.

Burada, söylemek istediğimiz halde ifâdeye muk­tedir olamadığımız bu beşerîliği atlamış aşkı beyan bakımından, sözü gene, onlara bırakıyoruz:

  1. “Benim hiçbir şeyim yok., ne bir zevk, ne bir eğ­lence, hiçbir şeyim yok., bir aşkım var Semîhacığım.”
  2. Ne kadar fakirsiniz.
  3. “Evet, ben şehülgarâmım!”

Kaynak: Y.Asır. Müslümanlık: 243-247

PROF. DR. ZİYA CEMÂL’İN DİLİNDEN “SEMÎHA CEMÂL HANIM” 

Öğrenci iken bütün hocaları onu azim ve zekâsına, muhakemesinin kuvvetine hayran olduklarını iftiharla söylerlerdi.

Kendisini tanıyanların hepsi ve Üniversite Profesörlerinden Sayın Şekib, Yusuf Ziya, o zamanlar Darulfünün Eminliğinde bulunmuş olan Prof. Dr. Nurettin Ali onun müstesna kabiliyetini hararetle takdir edenlerdendir. Hatta o tarihlerde Prof. Yusuf Ziya, kendi nezareti altında çıkan bir risaleye (dergi) Semîha Cemâl’in gönderdiği bir yazı için bana şu satırları göndermişti:

“Kızkardeşinizin bu seferki yazısı pek hayret verici! Davud’un Mezamir’ini okudunuz mu, bilmem?.. Bir kere lütfen okuyunuz. İkisinin de aynı menbadan ilham aldığını vazıları (açıkça) göreceksiniz. Yazıyı okurken öyle dedim: Eğer bu kız çıkıp ta “Ben Allah’tan ilham alıyorum, işte delilim bu sözlerdir.” diyecek olsa, muhakkak ilk mümin ben olacağım. Yazısı benim içimde bu derece azîm bir tesir bıraktı.”

Bundan başka Prof. Bay Şekib’in hakkında çok takdir eden yazıları vardır.

Semîha Cemâl… asırların sinesinden nâz ile beliren âteşin (ateşli, canlı) istîdad (kabiliyet)..

Semîha Cemâl.. mütekâmil (tekâmül etmiş, olgunlaşmış) ve mutlak fazilet örneği..

Semîha Cemâl.. şahsında insanî hisleri olgun bir belâgat ve bütün vüzuhile temsil eden yüksek kabiliyet..

Semîha Cemâl.. Rabbânî bir tuhfe (armağan), bir mücerred ruh; gayıbdan beşerilere armağan; tecessüd etmiş ahlak numunesi..

Beşerî ölçüler, insan havsalası, bu genç vücudun kısacık hayatına sığdırdığı taşkın kudreti tartmakta ve anlayabilmekte şaşkındır. Onun irfan dolu hayatı, hayret şâyan bir mucizeye benzer. Kudretin bezenerek vücuda getirdiği, beşeriyeti şaşırtan icazkâr (az sözle mânâyı anlatan) bir eser!

Sanki Allah onu yaratmakla, kendine has olan özellikleri bu vücuddan âleme ilan etmek, göstermek istemiş de, bu şahane âbideyi vücuda getirmiş…

Semîha Cemâl.. Hiç bir beşerî hırsla yorulmamış, meşgul olmamış, vakit kaybetmemiş musaffa (sâfîleşmiş) ve tam insan!

Onun varlığındaki enerji, asla süflî zaaflara, unsurî ihtiraslara taksim olmamış, bütün kuvvet ve şiddeti ile bir tek yoldan, bir tek hedefe akıp vâsıl olmuştur. O, ilâhi kudretten başka hiç bir şeyin zebunu olmamıştır. Onun temiz ve lekesiz varlığı, sefil bağımlılıklardan hiç birini tanımaz.

Semîha Cemâl herhangi bir varlıkta, o varlığın şahsî kıymetini değil, bu vücuda vücud verenin sun’unu (kudretini, tesirini) görür.

Semîha Cemâl.. “İyi ve fena diye iki mefhum bilmez. Onun için her şeyde iyilik vardır. “Fena denen kimse, fenalığı iyilik zannı ile yapan merhamete şayan bir şaşıdan ibarettir.” der idi. O, her suçlunun nokta-i nazarına (bakış açısına) nüzul ederek (inerek) onu mazur görmesini bilir; dünya sahnesini perdenin içinden seyreder. O oyuncuların mahiyetini de bilir.

Semîha Cemâl.. meslekî hayatında ruhî terbiyeyi tam bir muvaffakiyetle (başarıyla) öğretmiştir.

İnsan kardeşini bu kadar metheder mi diyeceksiniz, fakat onu tanıyanlar bu sözleri az bile görür. Ebedî eserlerinin lirik kudretli tezahürünü mahviyetle tadil etmeye uğraşmıştır.

Bir ressam, bir heykeltraş, bir şair ve her hangi bir sanatkâr için, bir dış tesirin, tabiat güzelliklerinin, bu sanat kabiliyetine inzimamı (katılma, ilave olma), sanatkarın zevkinin inbisatına (genişlemesine)yardım etmesi lazımdır. Halbuki Semîha Cemâl için ilham kaynağı, her nefes yeni ve gizli bir köşesini keşfettiği ruhudur.

Öğretmen olduğu Kız Öğretmen Okulunda ve gerek Yovakimion Rum Kız Lisesi ve İtalyan Kız Lisesinde kendisini sevmeyen ve üfuluna (kaybolma, batma) ağlamayan kimse kalmamıştır.

Kendisinin Rahman’ın Rahmetine tevdî olunduğu gün Kız Öğretmen Okulu öğretmen ve öğrencileri tarafından söylenen sözler arasında Bayan Sabiha Orhan’ın da gözyaşlarıyla değerli hocası hakkında söylediği sözleri teberrüken (bereket sayarak) yazıyorum:

“Aziz öğretmenimiz, yakında seni kürsümüzde göreceğiz diye sevinirken ne idi bu, ne idi dün işittiğimiz haber. İşittik mi? Hayır, hayır biz onu duymadık, duyamazdık, duysak ta böyle bir şeye inanmazdık. Nasıl olur da gürbüz, ruhen hassas, maddeten çelik gibi sağlam bir vücut, bu kadar az zamanda yok olur?…

Bunu dimağlarımız nasıl kavrar?… Fakat diğer öğretmenlerimizin saklayamadıkları kederleri, tutamadıkları gözyaşları, kafalarımıza müthiş bir darbe indirdi… İnanın, inanın bu acı bir hakikattir. Biz yine inanamıyoruz, bunu da bize sen aşılamıştın. “Çocuklar: Ruh ebedî, madde fânîdir.” derdin.

İşte sayın öğretmenimiz, senin sözlerini sana tekrar ediyoruz. Cismin aramızdan ayrıldı, ölüm nihayet seni de pençesi arasına aldı. Etimizden, tırnağımızdan ayırır gibi seni de bizden ayırdı öyle mi? Hayır, sen ölmedin, bilakis kalplerimize bir kıvılcım attın. Bu kıvılcım büyüyecek, büyüyecek, alevi kalplerimizi tutuşturacak, işte bu yangını hiç bir şey, hiç bir maddi kuvvet söndüremeyecek.

Ancak bize tesellî verecek olan, kalplerimizin en derin köşelerine kazdığımız ruhun, benliğin, ahenkli adın, daima gülen ve kızaran çehren, bize; “Aldanıyorsunuz çocuklar, ben ölmedim”, diyen dudakların olacak. Sen kalplerimizde, dimağlarımızda bütün varlığımızda biz yaşadıkça yaşayacaksın. Eserlerin ise hiç ölmeyecektir.

Senden feyz alan çocukların bunu yapmak kudretini almışlardır. Yalnız, yalnız sen, yatağında rahat, müsterih uyu.

Arkanda bıraktığın talebelerinin hıçkırıklarını hisset, senin için akıttıkları gözyaşlarını tutmalarını söyleme. Bırak, bırak, kana kana ağlasınlar mukaddes ölü…”

***

 

CEMÂLNUR HANIMEFENDİ’NİN KALEMİNDEN “SEMÎHA CEMÂL HANIM”

On üç yaşlarında idim ve en küçük dayım Esad Sagay Bey’in evinde misafir bulunuyordum. Dayımın hanımı da halazadem olduğu için, akrabalığımız iki baştandı.

Akşam yemeğinden sonra, oturma odasında çoluk çocuk tatlı tatlı konuşuyorduk. Halam ise, elindeki gazeteye dalmış, etrafı ile pek alâkalanmadan okuyordu. Dayım, birkaç defa: “Hanım bırak artık okumayı… bak Sâmiha da kırk yılda bir geldi..” diyorsa da halam, yumuşak yumuşak: “Peki, şimdi” diye cevap veriyor, fakat bir türlü de göklerini gazeteden ayırmıyordu.

Dayım, üç söyledi, beş söyledi, baktı olacak gibi değil, elindeki sigarayı arkadan gazeteye değdirdi. Kâğıd yanmağa başlayınca da, bu sevimli müdâhaleye ikisi de gülüşerek, işi tatlıya bağladılar.

Bir başka âilede, erkeğin ricâsını kâle almayan kadına, bağırıp çağırmak, en abından somurtmak, ne yazık ki çok görülmüş hâdiselerdendi. Halbuki, dayımla halam, her mes’eleyi böyle zarâfet ve nezâketle hâl ederlerdi. Sonuna kadar da, bu böyle sürüp gitti.

*

Esad Sagay Bey, en küçük dayımdı. Ağabeyi Cemâl Bey ise, dayılarımın en büyüğü idi. Her ikisi de büyük annemin kardeşi idiler. Annemin kardeşi doktor Server Hilmi Bey ise, ortanca dayımdı.

Büyükannemin annesi Şefika Hanım, genç yaşta vefât edince, Mısır Vekili Hacı Süleyman Ağa ile Zekiye Hanım, dul kalan damatlarını, hüsn-i ahlâk sâhibi halayıkları Hacı Kalfa ile evlendirimişler ve Esad Bey de bu izdivaçtan dünyâya gelmiş. Onun için de işte, büyükannemin sonradan doğan kardeşi Esad Bey, kendi oğlu Server Bey’den yaşça küçüktü.

Bu tabloya göre Esad Sagay Bey, Cemâl Bey Dayımın kızı Semîha Cemâl Hanım’ın amcası idi.

Semîha Cemâl Hanım, asırların zor yetiştirdiği müstesnâ insandı. Ona. tek kelime ile rûb-i mücerred dense reva idi. Bir kere çok güreldi. Çok da zeki ve çok merhametli, bilhassa adâlet duygusu son derece inkişaf etmiş insandı. Amma, bütün bu üstün vasıflarım, şahsî heves ve menfaatleri için kullandığına kimse şâhid olmamıştı.

Bir eşini daha görmediğim hârikulâde güzel elleri vardı. Vefâtından belki on beş sene sonra, kendisi ile Muallim Mektebi’nde hocalık yaptığını öğrendiğim Tevfik Ararat Bey’e, kendisinin dayızadem olduğunu söylediğim zaman, çok akıllı, terbiyeli ve kibar bir zat olan Tevfık Bey, sanki birden bire karşısına eski bir imaj çıkmış gibi şaşırarak:

Elleri” diye âdetâ bağırmıştı.

Sonra da kendisini toplayarak, meriyet ve faziletlerinden söz etmek suretiyle yaptığı heyecanlı çıkışı düzeltmeğe çalıştı.

Semîha Hanım, z Muallim Mektebi’ndeki oldukça uzun süren hocalığı senelerinde, amcası Esad Sagay Bey de Maârif Vekili bulunuyordu. Amma, iki sene süren bu vekillik devresinde, kimse Esad Bey’in Semîha Hanım’ın amcası olduğunu bilmedi. Bilemezdi. Zîra öğünmek gibi beşeri zaaflara kapalı olan bu genç kız için tefâhüre benzer her duygu, ayıplı ve haram işlerdendi.

Ne ki, vekil olan bir amca ile iftihar etmemek de, bu tok gönül için bir şey miydi? O, Hak katındaki yüce mevkiini de kimseye ifşâ etmemiş ve başındaki mânâ sultanlığı tâcını kimseye göstermeden bu dünyâ köprüsünü geçmiş olan, tasarruf sâhibi bir ehl-i aşk idi.

Kaynak: Sırra Yolculuk, sh: 310-311;
bkz: Sâmiha Ayverdi, Rahmet Kapısı, Ankara:
Hülbe Basın ve Yayn, 1985, s. 66-68.

 

AŞK – Semîha Cemâl Hanımefendi [Büyük Hikaye] 2. BÖLÜM

AŞK – Semîha Cemâl Hanımefendi [Büyük Hikaye] 3. BÖLÜM

AŞK – Semîha Cemâl Hanımefendi [Büyük Hikaye] 4. BÖLÜM

 

AŞK-Semîha Cemâl

 

 


Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s