AŞK – Semîha Cemâl Hanımefendi [Büyük Hikaye] 2. BÖLÜM

AŞK

 

BİRİNCİ KISIM

DOLUNAY’LA CAN

—         Can, aşk senin kendine mahsus varlığını yakmış ve sende boş bir kalıptan başka bir şey bırakmamıştır. Sen içi boş bir kaval gibisin ki bu vücuttan duyulan ses, kaval çalıcının sesidir. Sen kendi vücudundan ölmüş ve benim aşkımla yaşayan bir vücutsun. Aşkın cünun [delilik] anları senden gitmiştir. Mademki artık hikmeti buldun, sakit [sükût eden] ol. Aşkın sırrına bu dudaklar kilit olsun. Şu yanan odunlardan çıkan alevi görüyor musun?

Bu çattırdılar, bu feryat biraz sonra kalmayacaktır. Hatta kor geçince, o kızgın ateşin vücudundan eser kalmayacak, yalnız bir parça kül kalacak ki onu da âkıbet havaya savuracaklardır. Aşkın hakikati budar Can. Alev, kor, kül ve nihayet hiçlik. Ocağın içinde kıvılcımlar saçarak, yanan ateşin kızıl ışığından başka odada aydınlık yoktu. Dolunay ve Can ocağın başında birer kilime oturmuşlardı. Canın ruhunun terbiyecisi bu gece olgunluğunun bedir haline gelişini haber veriyordu; ve ocakta yanan odaya kızıl bir ışık saçan ateş, bu konuşmaya lâtif ve canlı bir mana veriyordu.

Can, koyu kumral saçları, hafifçe çıkık ve yuvarlak, küçük alnına tatlı bir kavisle kıvrılmış, ince biçimli kaşları …. görmeyi bilen, zekâ ve aşk görünen manalı siyah gözlere bir başka cazibe veriyor. Bu küçük manalı yüzde kenarları derin his ve elem çizgileri ile çevrilmiş bir çok aşk sözleri zuhur etmiş solgun dudaklar sevimli kıvrımlarla gülümsüyordu.

Bu mana dolu yüz ve güzel vücut, insana pek neş’eli geçmiş görünmeyen şedid [şiddetli] ve ateşin bir aşk kitabını okuyormuş hissini veriyordu.

Çatılan ince, kavisli kaşlar, bu aşkın heybet ve ateşini ifade ediyor, fakat kenarları elem çizgileri ile derinleşmiş güzel dudaklar, bu ateş içinde aşkın mihnetini kendine can edinmeyi bilen bir hisle gülümsüyordu.

Dolunay ise onun çehresinden ve aşkından tamamıyla okunabilir,..

Her akşam Can evine giderken bu sefer Dolunay onu alıkoymuştu ve iki saatten beri konuşmuyorlardı. Dolunay dedi ki;

Bir dağa karşı haykırsan, duyulan ses, dağın değil, senin sesindir. Yanmış âşıkta da kendi vücudu sönmüş, aşkın vücudu hâkim olmuştur.

Can ocağa baktı, hakikaten, bu anda ocakta yanan odunlar kor halini almıştı. Alev, gürültü kesilmişti.

Gene Dolunay’ın hâkim ve tatlı sesi Can’ın kulağına tanrısal bir zemzeme [Nağme, hoş ses] döktü ;

—         Aşk öyle bir denizdir ki, diyordu, oraya batanların ne şikâyet, ne de zevk nidası işitilmez. Denizin dibine bak ki, orada sükûndan başka bir şey yoktur. Ses, sadâ, kaynayış ve çalkanışlar hep denizin üstündedir.

Sen hakikat güneşinin arayıcısı idin. Bil ki güneş kalbinde batıp kalbinde doğdu!

Bir zaman sustular…

Nihayet, korlar kül kesilmiş ve ocak bomboş kalmıştı.. Dolunay diyordu ki;

—         Aşkın öldürücü eli, bir kamıştan kaval yapmak isteyen kimse gibidir. Kamışın boğazını keser, tekrar onu güzel tutup okşar ve gene kendisi çalar.

Aşk öldürücü, fakat tekrar can vericidir ki, bu can evvelkine benzemez. Aşkın huyunu ve rengini tutar.

Fecrin ilk beyazlığı bu, bütün sadeliğine rağmen fevkalâde görünen hücreye aksederken Dolunay ve Can yerlerinden kalktılar. Dolunay hücrenin kapısını aralayarak;

—         Şafak sökmek üzere Can, haydi yürü! dedi. Küçük kapıdan yan yana çıktılar-

 

CAN

—         Can., bu, aşkın tarihinde unutulmayan bir simadır. Evveli ve başı yaratığın sırrına karışan aşk, sinesinde beliren bu müstesna simayı her vakit tevkir [Tazim. Hürmetle anmak] eder. Dolunay’ın candan arkadaşı olan Akgün, Can’ın eniştesi oluyordu. Ona, eniştesi bakmış büyütmüştü. Can Dolunayı ilk gördüğü gün, yaratanın önünde duyulan bir tapınmak duygusuyla ve her zerresi ile ona tapmış, yakıcı bir aşkla onu sevmişti. Dolunay’ı ilk defa eniştesinin evinde görmüştü. O gündenberi Can’ın gözleri dünyada Dolunay’dan başka hiç bir şeyi görmemişti.

Fakat bu aşk her türlü beşerî arzudan azade ve mukaddes büyümüştü. Can Dolunay’dan beş yaş büyüktü ve onu ilk gördüğü vakit büsbütün güzel bir kadındı. Dolunay ise onu, bir aşk rüzgârı gibi takdis etmiş, aralarında beşerî bir aşka delâlet edecek hiç bir hadiseyi düşünmemişti. Onu kendi vücudundan bir parça gibi sevmiş, ona saygı ve takdisle bağlanmıştı. Can Dolunay’ın nenesi, arkadaşı, hamisi eli, ayağı her şeyi idi. Can Dolunayı gördükten bir kaç gün sonra eniştesini ve bir yıl sonrada kardeşini kaybetti.

Akgün’ün biricik kızı Ayça, onun eline yirmi yedi günlük geldi; ve Ayçayı büyüten Can’ın aşkı, bu küçük kızla yaşıt olarak yavaş yavaş büyüdü, ve şimdi on dokuz yaşında Ayça baharını, ve Can ise aşkının ihtiyar olmuş kışını idrâk ediyordu.. Biri taze bir bahar, öteki ise bir aşk ihtiyarı olmuştu. Can, her gün Dolunay’ın hücresine gidip iğlerini görür, ve gece eve dönerdi.

Artık onun vücudunda Dolunay’ın arzusundan başka bir hayat eseri kalmamıştı. Fakat bu oluncaya kadar, neler geçmişti, neler… Bu, ne ıztıraplara, ne ateşlere, ne fırtınalara mal olmuş ve Can kaç ölümle ölüp dirilmişti. Sanki aşk onun ruhunda yalnız yakıcı ve öldürücü vasfını göstermeye ahdetmiş ve bol bol cefası ile yakıp Dolunay’ın cemalini ziyalandırdığı bu ruhtan, safasını tamamıyla esirgemişti..

O bir yangındı ki, alevleri Can’ın yüzünden ve kendinden başka neyi bulsa yakıyor, ona bir arzu, bir heves, en küçük bir duyguyu bile çok görüyordu.

Nihayet Dolunay’ın sıhhati, rahatı, zevki onun, hayatının emeli olmuştu. Fakat bu emel gerçekleşinceye kadar ve bu ateş, harmanı yakıp bitirinceye kadar, ne feryatlar, ne ateşler onun benliğini kasıp kavurmuş  ve muratları onu azad edinceye kadar ona, her anı yıllarca süren ne elemler çektirmişti.

Nihayet işte hiç bir arzusuz, emelsiz, yanacak bir şey kalmayınca yangın da bitmişti.. Ve bu iştiyak gecelerinden sonra alevlerin kızıllığı doğan günü kana boyarken, bu yeni aleminde, onun kendine ait arzusundan, aşkının heveslerinden biri kalmamıştı. Candın muradı Dolunay’ın muradı olmuştu, ki aşkta en yüksele gaye budur. O, Dolunay’ın üzerine titreyen ondan başka bir şey düşünmeyen ve onun vasıtası ile elde edilecek aşkın her türlü zevklerinden feragat edebilen müstesna bir vücuttu ve aşkın pek nadir yetiştirdiği bir eserdi. Ona halk kendini satan kadın derlerdi.

İşte Can böyle Candı.


GÜLEMRE

Can, Gülemre’nin hücresine [Oda. Odacık]  uğramıştı. Gülemre Dolunay’ın en yaşlı ve hoş dostlarından biridir Başına her vakit bir gül iliştirmeyi sevdiği için ona böyle denmiştir.

Pek çok defalar olduğu gibi başı elleri içinde, yüzü sapsarı, sessiz sarhoş değildi

Hücresinin önünde, gülen tatlı yüzü, bir işe eğilmişti, bu bir keçi postu idi, kurutmak için temizliyordu.

Can’ı görünce sevinerek kalktı, çocuk gözleri gülümsüyordu. Tatlı güzel yüzünde İlâhî bir sükûn vardı Can ona bu hallerinde (çocuk ihtiyar) demeyi severdi.

Yeşilliklerin, çimenlerin üstüne bir post serdi  beraber oturdular.

Dolunay, babasından kalan büyük serveti dağıtıp buraya geldiğinden beri, Gülemre, şair tabiatı, Hisli, ve ince varlığı ile Dolunay’ın yanından ayrılmamış, esasen karısını kaybettikten sonra bir tek sevgili kızı küçük Emre’nin hırpalanmaması için bir daha evlenmemişti. Bir de zevcesinin kızı Büyük Emre vardı ki, bu kızı da kendi kızından ayırmazdı. Gülemre’nin kendi kızı küçük Emre, aşka müstait olmakla beraber, kimseyi sevmemiş, tabiatı sever; onda aşk, taşkın fakat bir şekil almayan bir feyezan halindedir Ayça ile bu kız aynı yaştadır ve birbirlerini çok severler.

Gülemre de Dolunay’ın bütün dostları gibi putlara inanmaz; fakat fikirlerini gizli tutar ve onların dininden görünürdü

Dolunay ona bir Allah’ı telkin etmiştir.

Gülemre her zamanki gibi:

— E., bakalım güzel dost aç! diye aşkın yarım bıraktığı tatlı ifadesi ile söylüyordu.

Can:

— Bu sabah seni dinlemek istiyorum, dedi. Gülemre çok söz söylemez, Dolunay’dan başka bit şeyden bahsettiği de pek duyulmaz; sustuğu zamanlarda da aşkı, hali, söylerdi. Kesik ifadelerini, yanık bir aşk heyecanı tamamlar, hele aşkın taşkın vücudu, onu olduğundan daha zaif [kuvvetsiz, tâkatsız.], fakat eski bir kaynak gibi hep gençleştiren bir kuvvetle sarsar durur.

Hangi hadiseden ilham aldığı bilinmeyen bir ruh atılışıyla:

—         Çocuğum., diye başladı. İnsan, yaratılmışların en kudretlisi, aynı zamanda en zaifidir.

Bir yandan dağlara, denizlere, sahralara hâkim, bir yandan da ihtiraslarına, meyillerine esir…

Düşününce mahlûkların içinde ondan üstünü yok. Şerrinden şeytan pabucunu almadan kaçar. O bir kerre kana susamasın, inan ki dişi kaplan yanında melâike olur; ifritler halinden ibret alır. Bozuklukta şeytana külâhı ters giydirir, zebanilere ders verir…

Çocuğum, insan yalnız aşkı bulmak, ona ermek onda aşk olmakla kemali bulur. Aşk her şey, her şey… o..

Gülemre’nin en güzel zamanı, bu coşkun zamanlarıdır. Temiz bir çocuk safvetiyle mavi gözleri titrerken onu dinlemek ne hoştur!

—         Eğer Yaratan merhamet etmezse dünyanın bütün ilâç ve şifa hâzineleri zehir ve hiyanet saçar, eğer lütfetmezse, serin rüzgâr ateş olur, misk kokuları, cehennem kokusu, güneşlerin saçtığı nur, bütün zulmet olur..

Hay gidi insan nene güveniyorsun! Sağlam bir iradeye dayan. Fakat bir irade, çürüyecek ete kemiğe dayanmasın. Onu besleyecek aşk ve hakikat olsun!.. Eğer hayale dayanıyorsan, emekler de hayal olur!

Çeşmenin iftiharı, kendini yapan taş, toprak değil, içinden akan o güzel can verici su iledir. Bu suyu membaından almaktan hiç bir vakit utanmaz. Aşk, aşk,.. eğer sen aydınlığınla bu kara vücudu örtmezsen, huzuruna varmaya yüzüm yoktur. Bende, benim diyeceğim nem varsa şenindir. Bir kerre seni gören, dünya nimetlerinin hiç birile doymaz. Ey aşk, sen yüzünü bir kerre görenlere acı da, onları bu lutuftan mahrum etme. Onu bir kerre görmek elde hüccettir.

Kumun üstündeki su birikinticiği, parıltıyı, güneşin aksi olan aydınlığı, kendinden biliyor; güneş te göklerden ona gülüyor ve; gece olsun da o vakit görüşürüz, senden mi benden mi anlarsın diyor.

Kendindeki kudret ve hayatı, etten, kemikten bilen biçare insana, ezeliyet güneşi de, kıdem göklerinden bakıp gülümsüyor: Ölüm ve aciz gecesi bir gelsin de görüşürüz, bu hayat parıltısı senden mi, benden mi, bilirsin, diyor!

Gülemre her vakit ki ifadesine göre çok selis [düzgün ve akıcı ifâde] söylüyordu. Can, bu ifadeden yanar gibi oldu. Nihayet o, İlâhî olan aşkı takdisle sözünü bitirdi:

—         Oh, çocuğum! âşık aşkın bir zerresini iki cihana vermez. Sarhoş ol, iç, iç!..

Gene büsbütün çocuklaşmış, tatlı yüzü sararmıştı. Aşk sabahlarındaki gibi başını elleri ile tutuyor, Can’a: git, söyletme beni, yeteri Der gibi başım sallayarak işaret ediyordu. Beyaz sakalına iki damla yaş süzüldü.

Can dönerken, onu bu kadar çocuklaştıran bu kadar ilâhileştiren masum heyecanı düşünüyordu. Bu aşkta ne kudret var, o nelere kadir değil; diyordu.

**        

Sabah oluyordu. Çatlaklarından yeşil fidanlar fışkıran bir yar arasına gizlenmiş hücrenin kapısına bahar açan şeftali ve badem -ağaçlarının çiçekleri serpilmişti. Fırat’ın karşı sırtlarında fecrin ilk ışıkları ufku gümüşlüyordu. Nehrin boyunca yürüdüler. Burası bütün badem ve şeftali ağaçları ve yemyeşil çayırlarla çevrili idi. Ve çiçek açan bu ağaçlar gözü alan bir beyazlıkla yeşil göğün içine oyulmuş fevkalâde zarif oymaları andırıyordu.

Can, nereye gittiğini bilmiyordu. Asasına dayanarak dalgın yürüyen Dolunay’ın iki adım gerisinden sakin bir halde yürüyordu. Can gecenin tesirile hâlâ sarhoştu. O aralık Dolunay gitmek istediği yeri kendisi söyledi:

—         Uluand’a ava çıkmadan yetişmek istiyorum. Daha bu huyundan vaz geçmedi Can yakmayı kendine zevk etmek hoş bir şey değil… Sen eve dön ben onunla seyahat meselesini görüşeceğim. Mısıra giderken seni alırım. Uluand ve Gülemre ile Nekao’da isterlerse gelirler dedi.

Demek ki, artık Dolunay kararını büsbütün kat’i olarak vermişti. Hiçbiri onu bu kararından döndüremiyordu; ne Gülemre, ne Uluand, ne Can.. Ne bütün Uruk!

İkinci bir Mısır seyahatine Dolunay kuvvetle karar vermişti. Fakat Dolunay’ın Uruk’tan ayrıldığını hiç kimse istemiyordu. O bütün bu İlin sevgilisi idi. Yüzünden bir çok fakirin zengin olduğu, kavallarında onun yanık şarkılarını çaldıkları güzel sesli Dolunay’ı herkes severdi. Can ise yolculuğun bin türlü zorluğunu ve Dolunay’ın rahatını düşünerek bu seyahati istemiyordu. Fakat bu sefer hiçbir şey söylemedi, Dolunay’a baktı. O düşünceli ve dalgındı. Bu gece uyumadığı için yüzünde tatlı bir solgunluk vardı Nehrin akından düzleşmiş, toprakları incelmiş kenarında pek rahat yürümek kabildi; pembeliği artan hafif bahar kokusuyla saflaşmış göğe doğru, hafifçe başım kaldırmış, öyle yürüyordu.

Dolunay güzel, parlak geceye benzeyen siyah gözlerin, muntazam başında ipek gibi yumuşak kokulu saçları, hep temiz ve yüksek kokuları alan delikleri kalkık harikulâde burnu, koyu bir gül pembesi renginde çeneye doğru hafifçe incelen buğday çehresi harikuladedir. Aşkın tuzağı olmak için, fevkalâde bir terkipten düzülmüştür.

Can için Dolunay ise, ne bir kelimenin, ne bütün bir dilin anlatamayacağı bir şeydir. Ne güzellik, ne iyilik, ne büyüklük … Onu ifade için bir sembol olamaz. Koyu gül kurusu sert bir aba ipliğinden dokunmuş elbisesi, yüzündeki rengin aksine karışarak, tatlı bir katımla ona büsbütün hoş bir cazibe veriyordu. Deve derisinden kaba bir şekilde kesilmiş sandallar içinde beyazlığı ve güzelliği görülen ayakları, bir hurma budağından kesilmiş asayı tutan hâkim ve güzel el kadar nazik ve lâtifti. Biraz uzun dalgalı, ipek gibi yumuşak saçları, boynunun güneşten yanmış cildini okşuyordu. Çevik vücudunda harikulade bir erkek vücudunun canlı cazibesi ona bir ilâh güzelliği veriyordu.

Can’ın evine dönen yolun başına geldikleri vakit Dolunay:

—         Güle güle Can… Gülemre de akşama görüşürüz! Dedi.

Dolunay nehrin boyunu takip ederek bir müddet yürüdü. Sonra uzaktan kokuları taze sabah havasım dolduran bir çok güllerle açık ufku renklendiren bir gül bahçesinin çitini aştı. Bir zamanda bu bahçelerin arasında yürüdü. Ve nihayet açık düz bir ovaya çıktı ki burası köyün bitimini teşkil ediyor ve Uluand’ın tepeye hâkim evinin bahçelerine buradan gidiliyordu. Karşıda bütün köyü çeviren kal’alar ve bir sıra teşkil eden kerpiçten, yapılmış çoban evleri görünüyordu. Sağda sonradan yapılma bir tepenin üzerinde mabet kulesinin tarassut yerinde şeffaf bir bulut parçacığı henüz dağılmamış, koyu ördek başı tepenin arkasında gizlenen ovada henüz şafak başlamamıştı. Etrafta derin ve fevkalâde lâtif bir sessizlik vardı. Tatlı bahar havasının hâsıl ettiği kokulu sisler daha yer yer yükselmemişti. Hafif, gözü alan bir ışık bu sonsuz görünen ovada yeşilimsi bir aydınlık hâsıl ediyordu.

Bir müddet daha yürüyünce, Dolunay uzakta at üzerinde koşan çobanları gördü. Bunlar tayları koşturup kement atıp eğleniyorlardı. At ve deve sürüleri bir gölge halinde ufukta yavaş yavaş kımıldanıyordu. Dolunay bunlara uzaktan seslendi.

—         Hey çoban, çoban!

Gür, güzel sesi bütün ovayı dolduruyor, bütün ufukları bu güzel ses sarıyordu. En evvel çocuklardan biri Dolunay’ı tanıyıp seslendi:

—         Dolunay, Dolunay! ..

Tatlı bir çocuk sesinin tınlayan muhabbetli ahengi ovada masum bir akisle titredi.

Çobanların ikisi uzağı görmek için, ellerini doğan güneşin kızıltılarına siper ederek at üzerinde geldiler. Bunlar on dört yaşlarında sevimli çobanlardı. Arkadan, ellerindeki hurma lifinden yapılmış kementleri savurarak, tozu dumana katarak beş altısı daha geldi.

Dolunay’ı görünce, hepsi sevindiler:

—         Dolunay, Dolunay!

Bu isim bir muhabbet dalgası içinde ovayı dolduruyordu

Sanki kızıl bir çevre içinde parlak bir laâl gibi doğan güneşin ışıkları bu isimdi.

Dolunay, bunlara:

—         Çocuklar, ben de kement atacağım, bana kement getiriniz!

Dedi ve içlerinde en güzelinin elinden kemendini aldı. Onun yaman bir nişancı olduğunu herkes bilirdi:

—         Tazıyı koşturun! dedi. Ve bir çoban, siyah bir tazıyı önüne sürüp atını hızla sürdü. Dolunay kemendi havada savurup şiddetle fırlattı. Bir uğultu ile kement yıldırım gibi giden tazının vücudunu sardı.

Bütün çocuklar heyecanla bağrıştılar:

—         Yaman nişancısın, yaşa! diye haykırarak atlarını ona doğru sürdüler, etrafını aldılar.

Fakat Dolunay orada çok durmayarak onlardan ayrıldı. Bir küçük çit ovanın şimale giden yolunu bir hurma bahçesinden ayırıyordu. Bu çiti aşıp sağa dönünce geniş bir taş ağzı olan kuyunun başında bir kızın, arkası dönük olarak, su çekmek için kovasını attığını gördü.

Ayak sesini duyan kız dönüp baktı. İkisi de biribirini tanıdılar.

Dolunay ve Ayça…

Göz göze geldiler. Ela ve İlâhî siyah gözler birebirinden tutuşan bir garip şule ile birdenbire yandı.

Dolunay ona hayretle baktı. Ne kadar güzeldi!

Bir güneşin, gizli bir manevî güneşin aydınlığı bu gözlere aksetmişti:

—         Ayça, sen misin? diye seslendi.

Titreyerek

— Benim, dedi.

Bu gözlerdeki akis Dolunay’ı bir anda meclup [Tutkun] edip:

—         Sen mi su çekiyorsun? diye sordu.

—         Evet. Tuğ koyunları otlağa götürdü, su işi bana kaldı.

—         Ver kovanı da ben çekiyim, dedi. Ve kuyunun başında yapraksız iki çatallı bir zeytine geçirilmiş uzun tahtaya bağlı İpi alıp çekti. Kova dolu olarak çıktı. Tatlı sesinde bir aşk ahengi çağlayıp:

—         Ben taşıyayım dedi. Dolu kova Dolunay’ın elinde yanyana yürüdüler. Dolunay ona bir çok sualler sordu ki bunların hepsinin cevabında bir sarhoşluk seziliyordu. Ayça Dolunay’ın yanında bulunmaktan, onun kovasını taşımasından titriyordu.

Zaten mümkün miydi ki, Dolunay bir cana meyletsin de, bu meylin ateşi o kalbi teshir etmesin.. Bu, dünyada olmayan bir şeydi! Biraz sonra at üzerindeki çobanlara rasgeldiler.

Hızla koşarken, içlerinden biri gen bir kahkaha savurarak:

—         Ayça, Dolunay yaman nişancıdır, korun!

Diye seslendi.

Bu söz Ayça’nın kalbine ateşin bir zevk verdi. Ayça korunmuyordu. Bilâkis Dolunay’ın aşkı ona tasavvur edilemez bir cazibesi olan ilâhı bir ateş şeklinde görünüyordu. Bütün İl [Ülke, yurt ] kadınlarının gönüllerini meşgul eden Dolunay gülümseyerek çapkın çobana selâm verdi. Yanakları kızaran Ayça’ya, Dolunay sevimli siyah gözlerinde, gül pembesi dudaklarında ateşe benzer bir mana ile baktı, o bu sözü hiç işitmemiş gibi görünmeye çalışarak, uzakta pırıldayan Fıratı göstererek:

—         Bakın ne kadar güzel!

Dedi ve Dolunay hemen Ayça’nın gözlerini yere indiren bir ateşli bakışla:

—         Ah, sen daha güzelsin!  diye cevap verdi.

Bu pek masum bir kaç dakika, Ayça için bir başka âlemde yaşanmış sonsuz bir zevk anı oldu. Dolunay ondan Gülemre’nin ziyafetine gitmek için söz aldı. Hem de Kovasını evine bırakırken: Bu gece seni bekleyeceğim Ayça, sözünü ne sevimli bir güzellikle söylemiş ve uzaklaşırken, Ayça’nın, odasından işittiği şarkıyı ne doyulmaz bir cazibe ile söylemişti:

Sen olmasaydın,

ben aşkı bilmezdim,

aşk olmasaydı,

seni bilmezdim! ..

**

Evine gitmek üzere sağa giden yolu takip eden Can, dalgın yürüyordu. Nehrin kenarında balık tutan on onbir yaşlarında güzel yüzlü, kumral çocuk onu görünce:

—         Kendini satan kadın! diye, tuhaf bir ahenkle kamışına eli ile vurarak ezberler gibi bu sözü üç kere tekrarladı.

Bu aralık arkadan gelen ve ayağındaki sandalların sesi işitilmeyen yaşlı, gümüş saçlı ihtiyar Mısırlı rahip çocuğun yanından geçiyordu. Gülemre’nin akrabası olan küçük oğlanın söylediği bu sözü duyunca merakla çocuğun yüzüne baktı ve sordu:

—         Ne dedin, yavrum!

—         Kendini satan kadın!  diye çocuk uzaklaşan Can’ı göstererek:

— İşte gidiyor, dedi ve kendine söz söyleyenin zıgguratın rasat kulesinde çalışan ihtiyar rahip Nekao olduğunu tanıdı.

[Ziggurat, (Akatça ziqqurrat, zaqa  yükselmiş yere kurmak ) eski Mezopotamya vadisinde ve İran‘da terası bulunan piramitlere benzeyen tapınak kulesidir]

Nekao çocuğu okşadı ve:

— Bana söyler misin yavrum, bu kadın kimdir? dedi.

Çocuk, taze bakışlı mayi gözlerini fazla oyalamak isteyen bu ihtiyardan biran evvel baharın tazeliğine çekmek ister gibi; yüzünde cevval tatlı bir ışık gezerek:

—         Herkes ona böyle der, bilmiyor musun? diye istifhamla onun yüzüne baktı ve sonra:

—         Emre bunları daha güzel bilir, istersen sana anlatır! dedi ve bütün vücudunu tatlı bir meyille nehre doğru bırakarak kamışın ucundaki yemi suya savurdu.

—         Emre, demek bunu bilir, diye hoş ve hâkim yürüyüşlü ihtiyar, arkasından, pek âlâ tanıdığı Can’a baktı

Dolunay’ın hücresinde sık sık rasgelip de o kadar hoşlandığı bu kadın için duyduğu isim onu büsbütün meşgul etti. Şimdiye kadar ona böyle dendiğini işitmemişti.

Nekao Gülemre’nin evine giden yola düşüne düşüne saptı.

Bir kaç dakika sonra, koyunları otlağa götüren Gülemre’nin evinde rahip Nekoa, kızı küçük Emre ile karşı karşıya idiler.

Nekoa Emre’nin yeşil bahçelere, tarlalara bakan odasında köşe penceresinin önündeki sedire oturmuştu. Emre cevval hisli elleriyle ona hurma şarabı getirirken

—         Büyük Emre çiçek toplamağa gitti. Ekmek pişirmek işi bana kaldı, diyordu, hem yavaş yavaş ziyafet için hazırlanıyoruz. Geleceksin değil mi Nekao!  diye ihtiyar dostunun yüzüne sevinçle bakıyordu. Nekao:

—         Geleceğim küçük dostum, fakat senden bir şey öğrenmeye geldim, dedi. Can hakkında bildiklerim bana söyleyebilir misin?  Ona kendini satmış kadın, diyorlarmış!

Birbirlerinden çok hoşlanan bu iki dost karşı karşıya oturmuşlardı. Küçük Emre’nin küçük zeki çehresi, parlak kumral gözleri aydınlandı. Sonra sevimli yüzünü ciddî bir gölge kapladı :

—         Can hakkında bildiklerim, dedi Can benim anlatabileceğim bir varlık değildir, Nekao! Fakat küçükten beri o beni dünyada en çok alâkalandıran iki insandan biridir.

Ve Nekao’nun bir sorgusuna meydan vermeden açık sevimli çehresinde tatlı bir tebessümle serbestçe:

—         Biri, bilirsin ki Dolunay, öteki Can… dedi ve ona benzemeyi ne kadar isterdim diye mahzun bir tavırla gülümsedi.

Sonra Nekao’nun varlığını unutmuşta kendi kendine söyler gibi başladı;

—         Bundan bir kaç yıl Önce, yani sen gelmeden iki yıl evvel, bütün Uruk’u helecana düşüren bir vaka ona bu ismin verilmesine sebep olmuştu;

Bir gün Can Dolunay’ın hücresinde iken söz arasında Dolunay:

— Renkli yünden dokunmuş İncili şallar var bir tane olsa Büyük Emre’ye verirdim, demişti.

Can Dolunay’ın bu arzusunu yerine getirmek istemiş ve bu şalların memleketin zengini Uluand’ın evinde bulunabileceğini düşünmüştü. Fakat Uluand’ın baş işçisi bunları efendisinin hesabına ve ağır paha karşılığında satıyordu. Canın ise böyle bir şalla değişecek hiç bir şeyi yoktu. Dolunay’ın arzusunu muhakkak yerine getirmek istiyordu.

Sevdiğinin bir başka kadına vermek üzere istediği şeyi temin edebilmek arzusu bu kadar saf bir şekilde bir a şıkın kalbine hâkim olması ne kadar ender bir şeydir. Fakat, Nekao, bu gibi duygular onun hassasiyeti kurumuş kalbinde yer tutamaz olmuştu.

Can hücrede gündelik işlerini yaparken, keçiyi sağarken sütleri kaynatıp Dolunay’ın yoğurt ve ekmeğini hazırlarken, ateşi yakarken, hep bunu düşünüyordu. Can hep Dolunay’ın hizmetine bakardı. Çünkü karısı, Suna, hasta olan babasının memleketine sık sık gider aylarca kalırdı. Can hücreden çıkınca, bir komşusundan ödünç bir şey istemeye gitti. Bu, evinde yalnız yaşayan bir kadındı. Bir kaç keçinin sütü ile geçinirdi

Can kadına;

—         Bana ödünç ne verebilirsin, iki keçi verebilir misin? diye sordu.

Kadın;

—         Zaten dört keçim var; mümkün değil, ancak sana bir oğlak verebilirim, dedi. Can bunun bir işe yaramayacağını bildiği halde oğlağı aldı, ve Uluand’ın evine gitti. Baş işçisini gördü.

Fakat oğlak mukabilinde kendisine böyle bir şal vermek kabil değildi.

Uluand’ın, sütunlarında insan başı, arslanlar oyulmuş muazzam kapısında, başişçi ile Can bir müddet konuştular. Can, muhayyelesi altüst olmuş bir halde kaşlarını çatarak düğündü. Aşk nihayet dehşet veren bir ibdada bulundu. Can kendini satmayı teklif edecekti!

—         Kendimi satıyorum, kabul eder misiniz? dedi. Başişçi Eroğlu, bu teklif karşısında şaşırdı, hayran hayran Can’ın yüzüne baktı:

— Bir şal için mi? diye düşündü. Acıyarak:

— Sen bu işten vazgeç! diye mani olmak istedi. Bir şal için böyle bir harekette bu hm m iyi akılda hafiflik sayıyordu. İşçiye de ihtiyaç yoktu amma, Can’ın ricalarına tahammül edemedi.

Ve iş şöyle halledildi. Can bir sene Uluand’ın kapısında hizmet edecek, buna mukabil şal Dolunay’a gönderilecekti.

—         Ne garip kadın! hiç böylesini görmedim, Nana beni iki saat aç bıraksın; diye tuhaf tuhaf güldüğünü Can bana anlatmıştı.

Can, gah götüren çocuğa, Dolunay’a bir şey söylememesi için tembih edilmesini rica etmişti. Onun bir arzusu için canını isteseler, onu da verirdi. Can burada esir gibi çalışacak. Dolunay’ı  istediği vakitler göremeyecekti. Fakat burada gene feda edilen Can’ın ruhunda kalan kendine mahsus bir tek duygu oldu, ve buna mukabil, Dolunay’ın bir istediği yerine gelmiş olacaktı.

Bir ateş ok, Dolunay’ı görmemek, Can’ın yanan kalbine saplanmıştı. Bu ateşin hiç şakası yoktu… Fakat Can, bu acıya da tahammül edecekti. Şalı götüren çocuk, Dolunay’a bir şey söylememişti. Yalnız şalı Can’ın gönderdiğini söyleyip gitmişti. O gün Dolunay, hücresine giden büyük Emre’ye şalı hediye etti, omuzlarına koydu. Fakat akşam oldu. Can hala gelmedi. Dolunay merak ediyordu. Çünkü Can her akşam gelir, yemeğine ve odasına bakar, ondan sonra evine dönerdi.

Geç vakit, Dolunay Can’ın evine gitti, sordu. Evdekilerde bir şey bilmiyordu. O gece böylece geçti ve bunu üç gün daha takib etti.

O vakte kadar Can’ı ve Dolunay’ı tanımayan Uluand Can’ı bir sabah bahçesinde gördü. Nekao, Uluand’ın kim olduğunu bilir misin?

 —        Dolunay’ın dostu olduğunu bilirim dedi

—         O kadar mı ? Nekao:

—         Bir çok meziyetlerini bilirim diye saymak istedi. Emre;

— Onlar muhakkak ki pek çoktur. Fakat bir kahraman olduğunu bilir misin? dedi.

— Nekao hayır dedi.

—         Uluand bir Asur

— Türk muharebesinde pek büyük işler görmüştür. Şimdi de (Doğu) kal’asının muhafazasına Uluand memur edilmişti. Düşman hücum edince kal’a şiddetle müdafaa edilmiş ve muhasara eden düşman püskürtülmüştü. Uluand düşmanın takibine karar vermişti. Halk ise bunu istemiyordu. Fakat Uluand’dan korktukları için kendisine bir şey söyleyemiyorlardı. Nihayet onun pek çok sevdiği Aysu’yu kandırmışlar, o da gidip Uluand’a harbe devam etmemesi için söylemeye karar vermişti. Aysu, Uluand’ın canı gibi sevdiği bu güzel kız, onun bütün emeli, hâzinesi idi. Annesi, babası olmayan bu kızı, bir zalim amcanın tarlasında işçilik ederken görüp güzelliğine tutulmuştu. Onu amcasından isteyip evine aldı. Henüz düğünleri olmamıştı. Uluand bir sabah miğferini ve zırhını giyip ordunun basma geçeceği sırada Aysu ça dırına girip ;

— Andım!. sana bir şey söyleyeceğim. diye güzel ve küçük elini Uluand’ın geniş ve kuvvetli omuzlarına koydu.

Uluand, elâ gözlere, nazik pembe çehreye tutulmuş bir nazarla bakıp;

—         Söyle güzelim söyle., benim ruhumun bülbülü, Uluand senin!

Diye kumral parlak saçlarını aşk ve şefkatle okşadı. Kırıp geçtiği bir yığın düşmanın ölümünün titretemediği sert kalbi, bu küçük çehre, bu güzel gözler zebun etmişti.. Kavga meydanında, yaman bir bahadırlıkla fırlayıp amaca giden ok ve yay, şimdi belinde hiç bir işe yaramayan bir demir parçası halinde sallanıyordu…

Aysu yanağım Uluand’ın yüzüne koyup, kendine öğretilen sözleri tatlı sesi ile sakitâne söyledi.

—         Uluand’ım, harpten vaz geç., ben bunu istemiyorum! dedi.

O anda Uluand’ın çehresi birden bire karıştı ve insana heybet ve dehşet veren bir nazarla baktı, halinden bir şey anlamayan Aysu’yun bileklerinden tutup çekti. Sesine müthiş bir eda vererek;

—         Öyle mi güzelim? dedi. Sen yalnız aşka mahsustun, bir aşk topu, sırf benim aşkımdın, onlar seni kendi çamurları ve çirkefleri ile karıştırmamalıdırlar. Sende ben, yalnız aşkımı kollamalıyım! dedi.

Ertesi sabah şafak vakti şehir ahalisi kal’a duvarında Aysu’yun güzel vücudunu ölmüş olarak gördüler, yumuşak kumral saçların seher rüzgârı ile uçuştuğunu parlak dilber gözlerin aralığında, kızıl dudakların üzerin de müthiş bir tebessümün donup kaldığını dehşetle gördüler. Gören kaçışıp feryat etti, gözlerini kapıyıp kaçanlar oklarına sarıldılar.

Harbe devam edildi. Düşman takip edilip püskürtüldü, Zafer kat’i idi.

Fakat Uluand’ın sert ve metin kalbinin yegâne zaaf duyduğu nokta, sızlıyordu. Artık Uluand bu memlekette kalmadı.

Anadolu dağlarını aşarak buraya gelip yerleşti. Hakan, kahramanlığından dolayı ona burada toprak verdi, malı çoğaldı hayvanları üredi; o kadar ki bir yıl içinde Uluand, memleketin en zengini olmuştu. Şimdi Fırat kenarında gördüğün, boydan boya uzanan altın başaklı tarlalar gittikçe genişledi. Uluand’ın buraya gelmesi bir kaç senelik bir vak’adır,

**        

Can, Uluand’ın kapısına gireli üç gün olmuştu. Ulunad bir sabah, at Üzerinde, arkasında iki esir, adeti üzere yaban merkebi avına çıkarken hayvanlara mahsus bir su oluğunun başında fevkalâde düşünceli bir kadın gördü. O kadar ki, atının ayak sesini bile bu kadın işitmemişti. Belindeki kuşaktan bunun bir işçi kadın olduğu anlaşılıyordu, kendisi dizine sürünecek kadar yakından geçtiği halde, çatılan kaşlarında bir hareket olmamış, siyah, parlak ve zekâ gösteren gözleri daldığı noktadan ayrılmamıştı. Elindeki boş kova, oluğun içinde sallanıyordu. Saçları dağınık, güzel solgun yüzü his ve elem çizgileri ile dolu idi. Bunun bir aşk ihtiyarı olduğu muhakkaktı. Uluand, aşkı bilen kalbinin gösterdiği yoldan, bu kadının eleminin büyüklüğünü derhal anladı. Atını durdurdu ve tatlı güzel sesi ile onu ürkütmemek için hafifçe dedi ki:

—         Yorgun musun -kadınım?

Can, eğilmiş düşünceli başını kaldırdı ve metanet ifade eden gözlerinde sert bir aşk bakışı ile;

—         Hayır, dedi.

Bu dudaklardan (hayır) kelimesi, ciğerden gelen kızıl bir kan pıhtısı halinde sıçradı ve Uluand;

—         Bu aşk, benimkinden yavuz! diye düşündü. Can kovayı göğsüne bastı ve Uluand’a vahşi bir nazarla bakarak uzaklaştı.

Uluand, bir müddet arkasından baka kaldı. Yoluna gidemiyordu. Orada durdu. Sonra işçi bağısını çağırdı bu kadın hakkında malûmat isteyerek; hakikati öğrendi. Can’ın nereye gittiğini anlamak için işçi ile beraber arkasından gittiler. Eroğlu, Uluand’ı ağılın kapısına götürdü,

—         Buradadır! dedi.

İçeriye baktıkları vakit, Can’ın saçları ile yeri süpürdüğünü gördüler. Uluand ıztırapla bağırdı:

—         Uluand’ın kapısında kimseye zulüm yapılamaz, bu ne hal! diye işçisine şiddetle baktı.

Yeni tayin ettiği bu adamın merhametinden şüphe ediyordu. Eroğlu hayretle:

—         Ben buna yalnız ağılı süpür dedim. Süpürge de verdim; başka bir şey bilmiyorum, dedi.

Uluand

—         O halde neden saçlarınla süpürüyorsun? diye Can’a sordu. Eroğlu gizlice Uluand’ın kulağına:

—         Bunun ahvalinde mecnunluk eseri görüyorum, diye fısıldadı.

Uluand bu halin gene bir aşk eseri olduğunu anlamıştı. Sebebini söyletmek için Can’a tekrar sordu ise de Can gene bir şey söylemedi. Ağıldan çıkıp gitti.

Ben sonradan Can’dan öğrendim ki, Can ağılı, süpürürken içinden;

—         Emre omuzlarına şalı koyup gezsin, sen Dolunay’ı görmekten mahrum olarak, burada ağıl süpür. Sana bu hali nasib eden kader ne gariptir! diye zihninden bir fikir geçince, bunu Dolunanay’ın aşkından şikâyet sayarak ve ağlayarak süpürgeyi elinden atmış ve yeri saçlarıyla süpürmeye başlamış..

Uluand, hayran ve müteessir hemen ogün Can’ın serbest bırakılmasını emretmiş ve Dolunay’a özür dilemek için gitmişti. Uluand o vakte kadar Dolunay’ı tanımıyordu. Yalnız bir kaç güzel şarkısını bağcılardan dinlediğini Uluand bana söylemişti,

Bu şal Nekao, halâ Büyük Emrede saklı durur. Kardeşim onu kullanmaya kıyamaz. Zaten Can’ın geleceği gün, Uluand’ın yanında olduğunu haber aldığımız vakit, Emre şalın geri yollanması için çok ağladı:

—         Baba bu gah götür. Can orada Ölür diye çok yalvardı. Fakat Dolunay razı olmadı:

—         Verilen bir şey geri alınmaz, dedi. Dolunay’ın ve bizim bir kaç koyundan başka bir şeyimiz olmaması böyle bir zamanda pek müşkül. Nihayet Dolunay sevgili devesini göndermeğe karar verdi. Dolunay’la Sülünün ayrılmaları pek hazindi. Sülünün halini görseydin! Dolunay onu okşadı, yularını babama verdi. Hisli hayvan bu hareketten ayrılık kokusu almış gibi Dolunay’ın önüne çöktü. Hazin bir sesle haykırdı. Ne tatlı sesi vardır Sülünün Babam onu çekip gitti. Fakat yolda dönen Cana rast geldiği için beraber gelmişlerdi. O geliş, Dolunay’ın karşılayışı da bir âlemdi kî…

Artık ne Nekao dinliyor, ne Emre söyleyebiliyordu, ihtiyar rahib başını ellerinin içine almış hareketsiz duruyordu.

Bunları anlattıktan sonra, Küçük Emre, pencereye koşup baktı:

— Nekao, ne yaptın! Hurmanın gölgesi dibine düştü. İşlerim yüzüstü kaldı. Fırında ekmeği kavurduk, diye telaşa düştü. Nekao:

—         Affet çocuğum, hakkın var, ben de Ziggurata gidecektim. Akşama erken gelmek için işleri yoluna koyacağım, dedi.

Küçük Emre:

—         Ben de işim bitince Can’ı almaya gideceğim, dedi.

ULUAND’IN DOLUNAY’A GELİŞİ

Uluand, Can’ın o halini gördükten sonra, bu canlı ve kanlı aşkın sihrine kapılmış, kalbi dehşet içinde dalıp kaldı. Bir aralık Aysu’yun genç ve taze hayali bir bahar gibi ruhuna sokuluyor, sonra bu canlı ve taze bahar, bir karanlık kasırga içinde birdenbire sönüp gidiyor. Aysu’nun sönen güzel gözleri kaybolan güzel sesi, kendini bin türlü güzellikle hissettiren aşk dolu ruhu.. Bir daha görünmeyecek olan bu aşk demeti, ateşin bir özleme halinde Uluand’ın gönlüne doluyordu.

Sonra hafızasında zafer ve Beldenin kutsal hayali canlanıyor, kıvılcımlanıyor, kaçan düşmanın nareleri arasında Aysu’yun berrak çehresi belirirken, garib bir hüzün, acı bir tahassürden sonra bu geniş ve metin kalb uyuşur gibi oluyor. Uluand, deminden beri oturduğu sedirin yanında gümüş tepsi şeklindeki çana iri tokmakla üç kere vurdu.

İki güzel esir, koşup geldiler. Uluand, şarab istedi. Biri çabucak gidip bir tepsi ile içeri girdi ve tepsiyi sedirin önündeki hurmadan yapılmış zarif masaya bıraktı. Uluand mavi çini testi içindeki bu hurma şarabimi gözleri kızarıncıya kadar İçti. Sonra gene Dolunay ve Can’ı düşünmeye başladı.

Zengin bir tüccar ve kahraman olan Dolunay’ın babası Erkurt’un ölümü ile, sürüleri ve tarlaları kendine kalan Dolunay’ın bunları, bütün bu serveti, bir aralık köyün fakirlerine dağıtıp mısıra seyahate çıktığını, orada yaşlıca ve dul olan bir akrabasıyla evlenip sonra bu kadının ölmüş olduğunu, nihayet yalnız olarak memleketine döndüğü zaman civar köylerden bir tacirin kızıyla tekrar evlendiğini, ve kendisi için alıkoyduğu az bir servetle çekildiği hücrede yaşadığını Uluand, köyde işitmişti.

Bir çok minnetdârları olan Dolunay, bütün köyde bir Melik, bir yarı Tanrı gibi sevilirdi. Dolunay’ın köyde çocuklara ders de verdiğini işitmişti.

Uluand Dolunay için daha neler, neler işitmemişti. Güzel kaval ve balag [Sümer çalgısı] çaldığını söylerlerdi. Bir kaç güzel şarkısını bağcılardan dinlediği bu şahsa Uluand bir kerre bile rast gelmemişti, Şimdiye kadar nasıl olmuştu da onu görmeyi özlememişti ? Buna kendi de şaşıyordu.

Esasen Dolunay, ekseri vaktini hücresinde geçirir, Uluand ise köye pek az giderdi. Çoğu atına binip hurma ormanlarının içinde dolaşır, bahçelerinde güzel kızlarla şakalaşır, hüzünlü ve müşkil günlerini geçirmeğe çalışırdı.

Bir kaç kere de Dolunay’ın pek güzel sesi olduğunu işitmişti; hatta ona, bu güzel sesin, bir kadının ölümüne sebep olduğunu anlatmışlardı.

Gülemre’nin bir ziyafetinde bir kadın onu dinlerken bayılmış, bir daha ayılmamıştı. Ondan beri Dolunay’ın sesi pek işitilmediğini de söylerlerdi.

Vaktiyle bir çobanlık vazifesiyle hizmetinde bulunan Gülemre, gezintilerinde sık sık rast geldiği bu tabiat aşığı genç ruhlu ihtiyar, Dolunay’ı ona çok methetmişti. Gülemre koyunlarını otlatırken, Dolunay’ın güzelliklerini, mahdud olan insan aklının kavrayamayacağı evsafını, Uluand’a güzlerinde yaşlarla söylemişti:

—         Dolunay dünyanın zevklerinden hiç biriyle yenilemez, o, bütün duygularına, hatta kalbine hâkimdin O, kin bilmez, bağışlar, sevgi onun kalbinde coşkunluğu dinmeyen bir kaynaktır. Dostluk, onun dostluğudur, insan güzelliğini onda gördüm! demiş ve

—         Uluand! bu dünyada Dolunay, aşkın büründüğü vücuttur. O, tanrılaşmış insandır. Bana öyle gelir ki Dolunay, dünyadaki en güzel şeydir ve ondan üst bir güzellik akıl tasavvur edemez.

Kırda Uluand’ın atının ayağına sivri bir demir battığını görüp yardıma gelen Gülemre ile dost oldukları günden beri, Gülemre, ona çok şeyler söylemişti Fakat Uluand bugün Dolunay’a karşı Canı görmekle duyduğu incizabı, bu kadar kuvvetle biç bir vakit duymamıştı. Can, Dolunay’ın .en canlı bir eseri idi.

Dolunay’ı ziyarete karar vererek sedirden kalktı Odasından mermer avluya çıktı. Orada bekleyen bir esire atının hazırlanması için emir verdi. Akşam oluyordu. Avluda havuzun önünden geçerken beyaz kuğulardan biri öttü.. Dişi kuğu tabiî bir şevkle bu ötüşün manasını onlayarak uzun boynunu erkeğin, kanadına koymuştu. Uluand, solgun gagasına, düşük kanadına bakarak:

—         Ölecek! diye düşündü ve kuğuların öleceklerine yakın böyle öttüklerini hatırladı.

Uluand, Dolunay’ın hücresine güneş batacağına yakın gitti. Kapı aralıktı, fakat Türklerde âdet olduğu üzere vurmadan girmedi. Uluand’ın kuvvetli ellerinin vuruşuna, Dolunay’ın tali sesi:

—         Gir! diye cevap verdi. Ölüm saçan bu güzel ses ona pek cazib ve manalı geldi. Ulunad, Dolunay’ı görmek için bir helecan [titreme, kalp çarpıntısı, heyecan] hissediyordu. Kapıyı yavaşça itti.

Dolunay kapıya pek yakın duruyordu, her şeyden evvel güzel ve manalı, sonra heybetli ve sevimli güzel gözlerinde zekâ ve hayat taşan Dolunay, Uluand’ın üzerinde birdenbire mucize kabilinden bir tesir bırakmıştı. Sevmek kabiliyeti pek çok olan Uluand, birden bire ona kapılmıştı. Dolunay onu tanıyarak:

—         Uluand! Can ve ben, sana minnettarız! diye karşıladı ve iki ellerini ona yavaşça uzattı Uluand, kendinden yaşça küçük olan Dolunay’ın hâkim ve kadir ellerini öptü bağına koydu:

—         Benim hizmetim? Can’ın aşkı ve senin büyüklüğün yanında pek küçüktür! diye başını iğdi ve sonra odanın bir köşesinde ayakta duran ve kendisine bakan Can’ı gördü. Yarabbi bu gözlerde ne ilâhı bir mâna, bu çehrede ne asîl bir güzellik vardı..

İşte Dolunay ve Uluand, bu günden sonra ayrılmaz iki dost oldular. Oyle ki Uluand Dolunay için söylenen sözleri az bile buldu ve İrakm ufuklarında onun güzel çehresine bir çok güzellerin tutkun oldukları ruhuna hayret ve ateşle adeta taptı.

Dolunay, Uluand’ın kahraman, merd, ve sevgiye pek istidatlı ruhunu baştan başa kaplamıştı… Sanki Dolunay’ın ziyaretine giderken öten kuğu, eski Uluand’ın ölümünü ve yeni bir hayatın ölmez çehresini terennüm etmişti.

**

Küçük Emre Can’ın evine akşam üstü gitti. Ayça ile bir arkadaşı da orada idiler.

Dolunay, Can’ın ısrarına rağmen Ayça’yı ve kovaları bırakıp içeri gitmeden dönmüştü.

Ayça, Can’a, Tuğ’u sordu. Tuğ çoktan gelmiş ve avluyu Ayça’nın misafirleri için hazırlamıştı.

Burası evin altında küçük mermer direkli sevimli bir avlucuktu, bahusus sıcak havalarda pek kıymetli bir yerdi. Can’ın avlusu, kaynar hayalarda serinliği ile meşhurdu. İki tarafta döşeli sedirler ve ortada küçük yuvarlak masaların üzerinde hazırladığı hurma

şarabı testileri duruyordu. Duvarlara dizili ful saksıları ve güller burasını pek hoş bir hale koymuştu. Tuğun, bu tatlı ve anasız, babasız kızın yetiştirdiği güller bu yıl pek iri ve kokulu açmıştı.

Ayça sanki misafirlerini beklemek için bir sedire uzandı. Fakat hakikatta hiç kimseyi beklemiyordu. Dolunay’ın sesi kulaklarında, gözleri yalnız onun güzel ve cazib gözlerini, gül rengi dudaklarını, lâtif vücudunu görüyordu. Bir bir Dolunay’ın söylediği sözleri, harfleri, en ufak anatı [Anlar, zamanlar], hattâ nefesleri ile tekrar edip onları okşuyordu.

O, böyle her şeyi unutmuş, dalgın yatarken birdenbire sesler ve kahkahalarla kendine geldi.. Kızlar içeri kadar girmişler, esmer ve sevimli Tuğ, kendisine takılan kızlara büyük bir duyguyla zarif ve derin cevaplar veriyordu.

—         O! Ayça hülyaya mı daldın? diye iyi kalpli bir kız olan Altınay takıldı. İnce solgun renkli yüzü, sevimli küçük gözleri, çehresinin hatları içinde pek tatlı görünüyordu. Her şeyden fazla kalbi bir saadete ve inceliğe kıymet veren Altınay’ın arkasından, bir az dik ve mağrur olan Yıldız göründü. Az söyleyip konuşan, daima doğru ve iyi söylediğine kani olan Yıldız duygulu görünen açık yeşil gözleri, çehresinin yumuşak olmayan hatları ile hareketlerine kıymet ve ehemmiyet vererek bir sedire uzandı. Altınay gibi o da Ayça’yı pek severdi.

—         Ayça hülyaya dalmaz, o hayatın kızıdır! diye süslü bir cümle fırlattı. Fakat sonra bu hükme yeşil gözlerdeki hassasiyet galib gelerek:

—         Neye öyle duruyorsun Ayça, bir şeyin mi var? diye sapsade bir lisanla sordu.

Onları oturduğu yerde biraz dalgın karşılayan Ayça, arkadan giren küçük Emre’yi görünce, çehresindeki pembelik artarak:

—         Bir şeyim yok! diye gülümsedi.

Küçük Emre içeri girer girmez kırmızı ve biraz ince dudaklarında hafif ve mahzun bir tebessümle:

—         Dolunay burada mıydı? diye Ayça’ya sordu.

Çok defa hassasiyetten titreyen yanakları biraz solgun, fakat zekâ taşan parlak kumral gözlerinde fazla bir ışık, garib bir zafer duygusu vardı.

Ayça yalnız parlak gözlerdeki bu sahte zafer parıltısını gördü, ona kapılarak, ince dudaklardaki hüznü sezmedi.

—         Evet, burada idi, kovamı getirdi, ona kuyu başında rast geldim! dedi.

Evvelâ küçük Emre, sonra iki kız da manalı manalı gülerek:

—         Ayça, desene., iş anlaşıldı..

Altınay

— gördünüz mü, dediğim doğru imiş, hülya içinde misin? dedim de Yıldız bana darıldı.. Yalan mı imiş? demek bir hâdise…

—         O., bu yeni bir hâdise değil, pek eskidir, diye küçük Emre tatlı fakat sinirli bir kahkaha ile güldü. Yalnız Ayça bile bile zalimlik ediyordu., dedi . Bu, (ediyordu) sözünü söylerken, Ayça’ya zaferle karışık öyle anlamak isteyen derin ve korkak bir nazarla baktı ki, bu bakıştaki hüzün ve gölgeyi tevil etmek örtmek lüzumunu duydu ve;

—         Babam biraz hasta da ona üzülüyorum Ben çabuk gidip Büyük Emre’ye yardım etmeliyim! dedi. Ayça bu hareketi de pek tabiî zannedip! telâşa düştü.

—         Sakimi, Büyük Emre ondan mı gelmedi, babanın nesi var? diye sordu.

Küçük Emre kalbi hüznünü tevil ederek:

—         İhtiyarlık biraz zafiyeti var! diye yavaşça söylendikten sonra gene tebessümle:

—         Ayça, sen geçen seneden Büyük Emre’nin ısrarına alışkınsın, bizim ziyafete seni ben getireni edimdi de o getirebilmişti. Sahi çocuklar söyleyin.. Ayça beni mi daha çok sever, Büyük Emre’yi mi?

Yıldız

—         İkinizi de bir., diye atılırken; Altınay daha anlayışlı davranarak:

—         Seni Küçük Emre, seni! diye temin etti.

Hakikaten küçük Emre’ye daha çok meyleden Ayça, onu hırpalamak ister gibi susuyor, bir şey söylemiyordu. Hakikatte ise, şu anda hiz [Hislenerek coşma] bir duygunun kalbinde yeri yoktu. Yalnız Dolunay’dan bahsetmek istiyordu. Bunu anlamış görünen küçük Emre: — Babamın ziyafetine gelecek misin bakalım? diye aldırışsız görünerek Ayçaya sordu ve şu anda kalbinde derin bir acının kayışını duyuyordu. Onda görünen hassasiyeti, tabiî bir ruh hali bilen ve aşkı şimdiye kadar hiç tanıtmayan Ayça, şimdi de kendi aşkının ilk emmarelerine müncezib [cezb edilen] olarak ve yüzü biraz pembeleşerek:

—         Evet! diye dalgın cevap verdi.

Bunu işiten küçük Emre, sararan yüzünü sevimli bir kahkaha ile örterek:

—         Geliyorsun ha! hem de kendi kendine, davetsiz, ısrarsız.. aferim Ayça, yola gel!

Diye, ince elleriyle onun saçlarını okşadı…

Ayça onlara kendini Dolunay’ın yolda davet ettiğini söylemek istemedi, sustu.

Yıldız, gene derinleşerek:

—         Ayça senin ne derece mükemmel olduğunu bilirim. Sana söylemediğimi tabiî bilirsin: içimizde en büyük aşk düşmanı sensin!., fakat benim aşk hakkında öteden beri düşündüğüm, onun bir hayal, bir çocukluk olmasıdır. Mükemmel bir insan hiç bir vakitte böyle gülünç bir hale düşmez! diye, aşkı çekiştirmeye bağladı.

Fakat Altınay onu durdurmak isteyerek:

—         İstediğini düşün Yıldız! Fakat bu kadar katı ve umumî söyleyip te herkesi de düşündüğüne İnanmaya ve kabul etmeye mecbur tutma! dedi.

Bu aralık küçük Emre işlerini bahane ederek onlardan ayrıldı.

Emre’yi geçiren kızlar avluya döndüler.

Yıldız ve Altınay yeni elbiselerini giymişlerdi. Altınay’ın ince ve biçimli vücuduna dar elbisesi pek yaraşmıştı. Yıldız’ın da elbisesi dardı, fakat bu sıkı elbisenin içinde rahatsız görünüyordu, bununla beraber boynundaki ince altın gerdanlığı saçlarının rengine pek uymuştu..

**        

Ayça yattığı yerde doğrularak karşısında beliren hayale: Bütün ömrümü bu aşk anı için feda ederim. Saçlarım bir gecede bembeyaz olsa; belim yay gibi bükülse, gam yemem..

Bütün bu gençliği Dolunay’ın nazarındaki bir aşk şulesine feda ederdim.. Bir gün nasıl olsa solup gidecek bir vücudu aşk için yıpratmak, aşk yolunda ihtiyarlatmak ne güzeldir!

Hayal, bu son cümle ile birden sönüp eriyiverdi. Fakat bunu bir ikinci takip etmekte gecikmedi; bu da eski dostlardan birini hatırlatıyordu:

—         Aşk yolu bütün çile yoludur, cefa yoludur, rahat ve huzur dururken kendini göz göre göre ateşe mi atmak istiyorsun, Ayça?

—         Ben aşk yolunda cefadan ürkmem, benim terkibimde aşk ateşinden bir unsur vardır ki, onun gıdası bu ateştir; bilâkis ben bu ateşte hayat buluyorum, karada yaşayan mahluklar için deniz bir âfettir; fakat balık sudan hiçbir vakit korkmaz, dedi. Ve bu da kaybolurken bir başka hayal göründü: Bunun güzel yüzü müstehzi ve gözleri zekâ dolu idi:

—         Ayça.. Ateşle oynadığını biliyor musun?

Dolunay bir kuştur ki hiçbir dalda yuva tutmaz. O okunu attığı vakit vurmasını bilir.. Fakat hiçbir vakit te ele avuca girmez. Ondan sakın!

Bu söz Ayça’nın kalbine girmişti, teni sarardı ve vücudu ince ince titriyordu. Hayal, cesaret alıp sokuldu:

 —        Onun aşkı kimde karar etmiştir ki seninle bağlansın:

Bu söz dehşetliydi., ve duyduklarının en müşkülü idi.

Artık Ayça gözlerinde biriken yaşların döküldüğünü duydu. Kilimin üzerine uzandı; kalbinde acıyan nokta büyüyordu.

Bu sırada sanki bir hayal daha, dostlarından birinin hayalini hatırlatan bir kadın hayali ona yaklaştı hayretle haline bakarak telaş ve merhametle:

—         Ayça Ayça., ne yapıyorsun? göz yaşı cildi bozar, gözleri berbad eder, dedi.

Ayça, bu hayali de uzaklaştırmak istiyordu:

—         Beni rahat bırak bu göz yaşında öyle nihayetsiz bir zevk var ki cildimin tazeliğini ve güzelliğini feda etmeye razıyım dedi.

Hayal, güneşe tutulan buzdan bir heykel gibi çabucak eriyip gitti.

Gene bir başka hayal cüretle tekrar söze başladı:

—         Hani senin bir çok ülkülerin vardı: Harp, zafer, bir tadın kahraman olarak ebedîleşmek. Aşk bütün hisleri kuruttuğu gibi, vücudundaki ki kanı da sarartıp seni bir kuru ağaca döndürecek… Hayat, ümmid, neş’e, zafer, bunlar hep bir hayal mi oldu Ayça?

Zafer, ümmid… hayat aşkındır. Bunlar Dolunay’ın evsafında çoktan Ölmüş kıymetlerdir. Sen, sözün varsa bana Dolunay’dan bahseyle, dedi, O vakit hayalin yüzündeki kırmızılık arttı, gözlerindeki alev sanki bütün yüzünü sonra da vücudunu kaplayıp dizleri üzerinde bükülüp yanıverdi.

Bu da elinde şöhreti temsil eden kıvılcımlı bir balta tutuyordu, gözleri kırmızı ve dili ateşlendi,

—         Ben şeref ve şöhretim, dedi. Bilir misin ki aşka tutulanların ismi toprak olur. Onlar kalblerini maşuklarının, ayakları altına koyarlar. Onlarda namusun, şeref ve vakarın izi kalmaz. Onlar herkesin nazarında insanlıklarını ve benliklerini kaybederler.

Ayça gülümsedi:

— Ah! o vekar ve şeref ki onu bağışlayan aşk değildir, o sönen bir gölgeden başka bir şey değildir. Bütün varlık aşktadır, vakar, şeref onun ihsanıdır. Benliği kaybolmuş aşıka canan, kendi cemalini giydirir, daha ne ister? Onun bir şeye ihtiyacı yoktur, her şeyin ona ihtiyacı vardır.

Artık bir ıztırab kalbini parçalıyordu. O anda Ayça başını yukarı kaldırdı, karanlıkların içinde pek parlak bir ay gördü, yavaş yavaş gözleri kamaştıran bu ayın içinde Dolunay’ın çehresi görünüyordu. Dudakları, gözleri ve nazarları belirdi ve ona:

—         Ayça, sen hepsinden daha güzelsin! dedi.

**

          

GEL HEM SENİ ÇIKARAYIM!

Ayça biraz sakinlenmişti. Şimdi nazarları Dolunay’ı ilk gördüğü çocukluk anlarına kadar uzadı. Dolunay ilk defa Candın evine geldiği zaman Ayça üç yaşında idi. Taşlıkta merdiven ayağına oturmuştu. Karşısında Dolunay’ı görünce ayağa kalktı:

—         Seni bekliyordum! dedi.

Dolunay gülerek ona:

—         Dur seni yukarıya çıkarıyım! dedi. Ayça ise:

—         Hayır ben seni çıkarıyım! dedi.

Ayça’yı, evlerine ilk defa gelen bir misafirin kucağında merdivenden yukarı çıktığını gördüler. Dolaşık sarı saçları birbirine karışmış, küçük elleri sımsıkı onun boynuna dolanmış yüzüne muhabbetle bakıyor, Dolunay da halâ küçük Ayça’nın (dur ben seni çıkarıyım!) deyişine gülüyordu.

Can bu manzarayı görünce hayrette kaldı. Zira Ayça öyle bir kızdı ki değil bir misafire bu tarzda muamele etmek, kimsenin, yüzüne bakmasına bile tahammül etmez, beyaz lülelerini demet demet yolar öfkesinden mosmor olurdu.

Fakat Dolunay’a kapıyı kim açmıştı? Çünkü kapı çalınmamıştı ve bu çocuk ne vakit, nasıl, niçin kapıya kadar inmiş, geleceğinden haberdar olmadığı Dolunay’a (seni bekliyorum!) demişti, ona bu kadar tehalükle [İstekle atılma. Tehlikeye aldırış etmeden, birbirini çiğneyecek gibi koşuşma] sarılmış ve çehresini böyle derin derin seyrediyordu. Herkese karşı o kadar vahşi olan küçük Ayçayı böyle bekleten ve sonra bu kadar teshir eden neydi?

Bu eski fakat manidar hatıradan sonra  Ayça’nın hayaline ikinci bir çocukluk hatırası hücum etti:

Çocukluğunun bütün ruhunu teşkil eden Can, her gece, beyaz bir battaniyeye sarılır Ayça’nın o zamanlar henüz bilmediği bir sebepten, muztarib simasıyla onun küçük yatak odasına gelir, bağım mindere koyar Ayça’nın uyumasını beklerdi. Halbuki Ayça uyumaz, ikide birde başını kaldırır. Can’ın nefesini birden kesilecekmiş gibi dinler; bazen bu kadar bağlı olduğu bu nefesin büsbütün kesilmesinden korkar, sapsarı kesilirdi. Dehşet içinde kulağını verir, nefes aldığını duyunca müsterih olurdu.

Belki de Can’ın zaif ve narin vücudu, solgun yüzü onu kaybetmekten böyle korkuturdu.

Can bazı geceler Ayça’ya sarılır, küçük vücudu, kollarında sıkar, gözlerinin içine bakarak, ertesi gün için Dolunay’ı

— Gelecek mi, gelmeyecek mi? diye sorardı

Endişe ile ümid ile, Ayça’nın gözlerinin, içinden bir haber beklerdi Onun soruşundaki hararet küçük kıza da geçer gibi olur, o vakit düşünür; eğer gözünün önüne Dolunay’ın hayali gelirse;

—         Evet der, onu görmezse;

—         Hayır diye cevap verirdi. Her halde bu ilhamlarda isabet olurdu ki sık sık narin hayal ona sarılır ve sorardı, daima onun huşuyla bahsettiği bu ümid, müphem surette Ayça’nın da hayatının maksadı olmuştu.

Işte bu kırık, bu yanık kadın ruhu, Ayça’nın aşkının. ilk mürebbisi oldu. İlk terbiyeyi bu yüksek kadın onun aşkı içinde verdi.

**

Gülemre ve Uluand gene Dolunay’ın seyahat meselesinden konuşuyorlardı.

Uluand giddede itiraz ediyordu Fakat Gülemre:

—         O giderse biz de beraber geliriz! diyordu.

—         Böyle deme Gülemre.. niçin bu güzel hayatı değiştirelim? Seyahati sen kolay zannediyorsun? oturduğun yerde böyle olmayacak şeyler söyleme! Uluand’ın iyice canı sıkılmıştı

Yoksa Gülemre de bu işe şimdiye kadar razı olmamıştı; bugün, nasılsa böyle bir şey söyleyivermişti.

Dolunay’ın üçüncü arkadaşı olan Nekao da Uluand kadar üzülüyordu; fakat elinden bir şey gelmediği için susuyordu.

Uç candan arkadaşın bu fikirlerine, onu seven daha bir çok kimselerde İştirak ediyordu. Fakat şimdiye kadar Dolunay’ı kararından döndürmek kabil olmamıştı.

Seyahate çıkacaktı…

**

[Burada alıntı yaptığımız kaynakta iki sayfa noksan. ]

**        

O bağlanmış değil.. Susuz ve aç! , Ateş susamışı  aşk kavrulmuşu! . Bomboş, yanmak için yaratılmış bir vücut! . diyor…

Mahzun gözlere neş’e vermek için Dolunay bir şey bulup söylemedi.. Solgun yanakları, gül gibi saadetten kızartan güzellikler bulmadı..

Bu ince beyaz örtünün içinde parlaklığı artan açık saçları, Dolunay’ın güzel elleri okşadı. Bu elde saadet ve hayat saçan taşkın bir kuvvet vardı.. Dolunay:

—         Ayça bir daha ne vakit geleceksin? Can:

—         Yarın gelir misin Ayça? diye sordu. Dolunay hemen:

—         Bir gün de pek çok! diye cevap verdi.

Yirmi sene bir kere arayıp sormadıktan sonra, bir günü bile uzun ve geç görmek! Ne garip! .

Bu aralık Can, yarı hayret, yarı telâş içinde:

—         Seyahat meselesi ne oldu? diye sordu.

—         Ne seyahati Can? Bir yere gitmeyeceğim, burada kalıyorum., diye Dolunay, kendini tutan bu küçük yüzün bir aşk denizini andıran ela gözlerine dalgın, ve sehhar [büyüleyici, büyü gibi bir kuvvetle çeken] gözlerle baktı…

**        

Nihayet ziyafet gecesi yaklaştı. Köyün güzel bir kızı olan Altınay:

—         Bu akşam Gülemre ziyafete kimleri çağırdı, biliyor musun? diye sordu.

—         Dolunay kimi isterse., diye büyük Emre masumane gülümsedi. Gülemre zaten onun arzusundan başka bir şey yapmaz ki.. Can, Ulu and, Mısırlı rahip, sen, ben, bir kaç çoban, karıları ve dört senedenberi ilk defa gelecek gibi olan Ayça! . Hepsi kırk kişiyi geçmez..

—         Öyle olacak., dedi Altınay acaba Dolunay bu akşam balag çalmayacak mı?

—         Çalsa da şarkı söylemedikten sonra neye yarar?

—         Amma güzel çalar.. Sen Özel’i gördün miydi, Ayça?

O zamana kadar hiç konuşmadan onları dinleyen Ayça, uykudan uyanır gibi;

—         Evet, yedi sene evvel bir kere görmüştüm, dedi.

—         Nasıldı, güzel miydi?

—         Su çiçeği gibi nazik, solgundu.

—         Ay gibi güzel bir kızdı. Can beni onlara götürdüğü bir gün orada görüşmüştük. Can onu çok küçükten tanıyordu. Pek nazik bir şeydi. Daha çocuk olduğum halde pek beğenmiştim.

—         Dolunay’ı seviyor muydu dersin?

—         Hayır, hayır.. Gülemre’nin o seneki ziyafet gecesine kadar böyle bir şey kat’iyyen yokmuş.. Candan işittim; böyle bir şey olsa muhakkak o bilirdi. Dolunay’a ait şeyleri en çok bilen odur.

—         Demek ki o gece sevdi! Muhakkak bu bir aşktır!

—         Aşk mıdır, nedir bilmem, o gece Dolunay’ın sesinden müteessir olarak öldüğünü biliyorum..

—         Zavallı Özel ? dedi Büyük Emre.

Ayça ise yüzünde bir aşk rüyasının hayali ile;

—         Ne hoş ölüm! diye mırıldandı. Altınay:

—         Dolunay hakikaten güzeldir! dedi. Yıldız ise:

—         Güzel, fakat vefasız! Gururlarını feda eden kadınlara şaşarım! dedi.

Altınay’ın canı sıkılarak:

—         Amma bu kadar yüksekten konuşma. Aşk perisi pek hassastır, kendine güvenenlere ilişmesini sever.. Doğrusu Urukta onun kadar kalp ve ruh vurmasını bilen yoktur… Ve..

Dolunay’ın sesi hakikaten güzeldir! derken Ayça’ya baktı.

O hiçbir şey söylemiyordu Küçük Emre’nin Dolunay’dan bahsetmesinden zevk alırdı Fakat ne Yıldız ve ne de Altınay henüz Dolunay’ı hissetmiş değillerdi. Onun için Ayça, konuşmadan, bu geceki ziyafette Dolunay’ı tekrar görmek arzusuna kapılmış dalmıştı ..

Bu aralık Altınay:

—         Ayça.. Eğer Dolunay Mısıra giderse, burada, Uruk’ta yanacaklar pek çok. dedi.

O, hakikaten şehrin kalbi idi. Yanacaklar hakikaten pek çoktu. Fakat Dolunay gitmeyecekti, bunu, Dolunay’ın son kararını henüz kimse bilmediği için Ayça gene sükûtla geçiştirdi.

Fakat ne olsa bu korkunç sözden Ayça muztarip oldu ve birdenbire kalktı:

—         Çocuklar akşam oldu, hep beraber gidelim, dedi.

Ve beraberce Gülemre’nin ziyafetine gitmek üzere yola çıktılar.

Altınay’ın halâ gevezeliği üzerinde idi:

—         Dolunay adamakıllı güzel konuşur, diyordu. Rahip ne kadar bilgili bir adam olduğu halde onu tapar gibi beğenir. Hem de ne kadar sever! Mısırda ve (Kalam) da onun gibisi yoktur, diyormuş,

—         Çocuklar, işittiniz mi, Dolunay hücresinde yalnızken bir arslan gelmiş te ona bir şey yapmadan çekilip gitmiş.

Onda doğrusu bir fevkalâdelik var! diyordu.

 

ZİYAFET GECESİ

Ziyafet gecesini (Ayça’nın duyguları) faslından dinliydim:

Binlerce kere büyümüş, ışıkları yüz binlerce kere çoğalmış, yeşillikleri, parlaklığı gökleri, dünyayı kaplamış, o gece… ne güzel, ne güzeldi.

Şimdi yana yana, karşımda gittikçe solgunlaşan aya bakarak o geceyi düşünüyorum.

Ona ilk yaklaştığım gece.. Emrenin vadi bu gece hakikat olmuştu.

Başında, omuzlarına dökülen ipek saçlarının üzerinde konceden taç vardı. Gözlerinde bütün mukavemeti yakan tanrısal ateş vardı. Teshir eden yüzünün bütün cazibesi gül rengi dudaklarda, yakıcı güzelliğinin bütün esir eden ateşi iki parlak güneş gibi ziya saçan gözlerde toplanıyordu. Şakaklara doğru çekilmiş tanrısal kaşları hafifçe çatılmıştı.

Mutlak ihtiyar dünyanın üstünde ne güneş, ne ay böyle bir ilâhı güzel görmemişti.

Portakal ağalarının altında oturmuş, ona uzaktan bakıyordum. Yanımda da Küçük Emre yardı. Yalnız bu gece Emre’nin neşesi yoktu.. Gülemre bu gece yabancı kimse çağırmamaya itina etmişti. Bir kaç çoban hurmaların altında balag ve kaval çalıyordu. Bunların etrafında bir kaç bağcı raksediyordu. Dolunay bu gece ilk defa bana bu kadar yakın ve gönlümden gelir gibi bakıyordu.

O bakımsız bahçe, bu gece bulutların, semaların üstüne yükselmiş, bir ahret bahçesine dönmüştü.. Kendimi Dolunay’ın vücudu ile bu tabiattan yükselmiş lâtif âlemde ne kadar başka hissediyordum. Kuyu başında tesadüfün verdiği tatlı zevk sarhoşluğu içinde o güzel gözlerin bana dönen nazarları inanılmaz ateşin bu rüyaya benziyordu.

Bir aralık Emre ile oturduğumuz küçük portakal fidanlarının arasından bu gecenin güzel kızlarından Altınay’ın Dolunay a eliyle şarap verdiğini gördük. Kâseyi kaldırdı, ziyadar gözleri beni buldu ve gülümseyerek içti. Fakat bu ne içişti! yüzündeki mest ve aşk dolu mânâ… Gönülden aşk içer gibi içti, içti..

Bu gece, kendine şarap vermeyi cana minnet bilen güzel kızlara bakmıyor, güzel gözler, beni arıyor, yakıyordu.

Dolunay.. Saadet, zevk, ümit o..

Ay, güneş bütün ışıklar, nurlar o…

Dolunay..

Hayat, Dolunay ..

Aşk, hicran, vuslat., her gey o

Dolunay dünya bana bir hayal gibi geliyor, bütün bu söyleyen gülen âlem bir rüya gibi uzak ve mübhem [Belirsiz. Gizli] görünüyordu.

Gece yarısından sonra, bir aralık tesadüfen içeri girdim. Emre’nin küçük odasında yalnız oturmak istiyordum.

Kapıya kadar geldim Dolunay orada yapyalnız pencereden bakıyordu. Geri çekildim, duydu ve bana döndü;

—         Ah korkma benim, gel! dedi

Bu seste mukavemet edilmez bir zevkin daveti kalbimi vurarak girdim.

Pencereyi kaplayan o güzel ağacın arasından görünen yeşil ışıkları, ruhanî bir âlemde uçuşan lâtif hayaller gibi kaynaşan yeşil parlak kalabalığı göstererek:

— Gel, beraber seyredelim, dedi

Başındaki çelengi çıkarıp saçlarına koydu. Bunu küçük Emre ile Altınay beraber örmüşlerdi.

Yan yana pencerenin Önünde duruyorduk;

—         Ayçada, dedi, seninle bir gün (çamlık çeşme) tepelerine gitsek!

Sesinde, gözlerinde aşk dolu idi. Binlerce yıl süren intizar ve hasret ateşleri bir anda eridi, bir anda bu gecenin sinesinde gizlice ilk aşk kıvılcımı düşüvermişti Ne ilâhı bir andı bu!..

Demek Dolunay benimle oralara gidecekti, orada yapyalnız ne yapacaktık. Dolunay beni aşka davet ediyordu. Bu ne inanılmaz bir rüya idi, Allah’ım!

Sustuğumu görerek tekrar ediyordu;

—         Olur mu gidecek misin?

Bu anın ebedî olmasını ne kadar isterdim, Dünya’da bu ânın ve bu odanın kıymeti hiç bir şeyle ölçülemez.

Fakat aşkın tecellisinde karar olmuyor.

Tam bu sırada kapıda sesler duyuldu.

Büyük Emre ve Altunay göründüler, onu arıyorlardı. Bizi içerde yalnız görünce durdular. Fakat o çağırmayı muvafık bulmuştu. İçeri geldiler, onlara yer gösterdi. Ben soluna oturdum. Onlar da sağma oturdular. Onun yanına büyük Emre oturmuştu.

Urukta Dolunay’dan sonra en güzel balag çalan genç Demir gelince büyük bir gürültü koptu. Özel’in ölümünden sonra beş senedir, Dolunay böyle umumî yerde ne bir garkı söylemiş, ne de balag çalmıştı. Bunu bildikleri için Dolunay’a ısrar etmeye kimse teşebbüs etmiyordu. Büyük emre ve Altunay;  Demir, balag çalanların ortasına girince seslere bir başka ateş düştü. Kakışlara bir başka ruh geldi, dediler.

Oh bu kaval onların dudaklarında değil, benim kalbimin damarlarında, benim kalb kesilen vücudumun zerrelerinde çalmıyordu. Demirin balağı değil, benim dinlediğim bu gece gönlün musikisi idi.

Gizlice, dizini benim dizlerime yaklaştırmıştı. Bir eli dizlerimde musikinin nağmelerine uyarak okşuyordu. Ah; bu eller., aşkı ne derin bir ateşle ifade edebiliyordu.

Dolunay… benim sevebileceğim, sevdiğim, taptığım bir tek vücut.. onun aşkı, ah ne müthiş, ne ateşîn [ateşli] olacaktı. Bu ateşe cihanda hiç bir kalp mukavemet edemez..

Kendimden geçmiş, onun bahçeyi işaret ederek söylediği sözlerin hiç birini anlamıyordum.

Ben bu zevk ve mestlik içinde iken, gözlerim birdenbire onun öteki eline ilişti. Bir kolunu Emre’nin beyaz omuzuna koymuş, altın örgülerinden birini avucuna almıştı.

Birdenbire yeşil ışıkların rengi soldu, sesler durdu. Dünya karardı.

Bu aralık o eğilmiş gizlice tekrar soruyordu;

—         Vadetmeyecek misin? Gidecek miyiz?

Hemen eski katılığımla silkindim.

—         Hayır, diye cevap verdim.

Ah, bu hayır da ne saadet rüyaları, ne zevkler yanıp gitmişti. Bu an gönlümü öyle sardı ki, bütün ateş içinde kaldın, işte tıpkı bana yaptığı gibi saçlarını okşuyor. Şimdi bana söylediklerinden ona da söyleyecek .. Ben olmasam da olur ne olacak;

Can o sırada elinde kâse ile onun şerbetini getiriyordu, Dolunay’a yaklaştığımı onu sevdiğimi Öteden-beri istiyen Can, beni burada görünce kim bilir ne kadar sevinecekti. Fakat ben bırakmadım ki… Yerimden fırladım. O;

—         Nereye ? diye mani olmak istedi. Bir şey söylemeden dışarı atıldım. Başımdan çelengi çıkarıp koncelerini kopardım.

Bahçenin bir köşesinde yalnız otururken onun geldiğini gördüm gizlice içeri girdim. Bir az evvel onunla oturduğumuz odaya çıktım.

Onunla konuştuğumuz o tanrısal sedirin üstünde başımı pencerenin kenarına dayadım. Orası bütün gözyaşlarımla ıslandı. Bu odayı, bu pencereyi ne kadar severim.

Ağladım, ağlıyordum… Oh, bu gözyaşları ne güzel, ne tanrısal idi. Anlıyordum ki, benim bir kalbim, bir gönlüm vardı. Bunu ilk defa yanmasından, acısından anlıyordum. Ateşle zevk bıribirine karışmıştı.

Ne olurdu, o böyle firarî, böyle kararsız olmasaydı, diyordum.

Onun böyle günlümde karar edeceğini benim kalbimi vatan tutacağını o zaman bilmiyordum.

Portakalların her dalında ışıklı bir çiçek, yeşil bir fener sallanıyor, baharın en hoş gecesinde en tatlı bir rüzgâr portakal kokuları getiriyordu.

Artık sabah yakındı. Kendi kendime kalbı bir teselli ile;

— Emre’yi oyalamak için yaptı, mütalâasını yürütüyordum O içeri geldi. Veda ediyordu;

— Seninle beraber olmadıktan sonra ne yapayım, gidiyorum… diyordu…

Fakat bir insan kalabalığı onun yolunu kesti. Bunlar ziyafetin sonsuz güzelliklerine rağmen, hep Dolunay’ın seyahati üzüntüsünden eğlenemeyen , dostları idi.

Uluand’ın yüzünü iztırab o kadar karıştırmış öyle hazin bir ifade vermişti ki, bu muztarib mana Dolunay’ın zeki gözlerinden kaçmadı ve sordu:

—         Nen var Uluand?

Uluand bütün memleketin hissine tercüman olan titrek sönük ses, kahraman Uluand’ı değil, anasına sokulan küçük bir çocuk hissini veren hazin bir ifade ile hiç bir hazırlığımız yok., kervanın hareketine kadar ancak yetişiriz, dedi..

Dolunay tıpkı Cana söylediği gibi tatlı ve müsterih bir tebessümle, sadece:

—         Ben seyahatten vazgeçtim Uluand! dedi.

Bu karar, ziyafet yerini birdenbire kıyamet gününe çevirdi.. Sevinç, çığlık, gözyaşı bütün beşeriyetin fevkindeki tezahürler birbirine karıştı.

 

KÜÇÜK EMRE

Gülemre’nin ziyafetinden iiç gün sonra idi; küçük Emre, odasında hurma dalından yapılmış küçük yatağını okşuyordu, Bu, artık kendisine küçük gelen yatağı ne kadar çok severdi. Bütün çocukluğu, gençliğinin en hâr [Diken. Yıkılmış, hedmolmuş] günleri ve Dolunay’ın aşkının belirdiği geceler, Dolunay’la gezdiği iki üç günün o mes’ut hatıraları hep bu yatakta idi. Bu sevimli yatağı artık bırakacak ve doğup büyüdüğü bu küçük evi, bu güzel memleketi unutmaya çalışacak, her şeyden, babadan, vatandan, aşktan uzaklara gidecekti

Bu bir senelik aşk, henüz on dokuz yaşı kadar taze ve çocukluk çağında idi. Fakat bu aşk ona ümid vermemiş, bilâkis çetin bir yüz göstermişti, Dolunay’la ancak bir kaç gün gizlice kırlarda gezip konuşmuşlardı. Dolunay onun zekâsını seviyor, güzel gözlerine meylediyordu, Fakat Dolunay’ın kanmayan cevval ruhuna, bu bütün olmayan meyil, kâfi gelmekten pek uzaktı,.

Nereye gitse biliyordu ki o, Dolunay’ı unutamazdı. Bütün iradesine, mücadelesine rağmen gözleri Dolunay’dan başka bir şey görmüyordu Bu aşk onun ruhunda öyle titriyen, taşan bir kaynaktı ki, onu ölse de böyle yakıp gidecek, dinmeyecek, bitmeyecekti Hem Emre, hayatta bir kerre severdi… verilen kalb bir daha çevrilmez, bağlanan gönül geri dönemezdi. Emre’nin kalbine atılan ok iyi saplanmıştı. Gene Dolunay’ın hayali öyle har, öyle cazib bir aşk içinde karşısına çıkıverdi ki, Emre, hınçkıra [hıçkıra] hınçkıra ağlıyor ve bu göz yaşları yanaklarının ateşinden bir anda yanıp bitiyordu, Dolunay’ın ona; Emre!  deyişi ne kadar tatlı ve canlı idi,. O, neler bilmiyordu?! Eğer Dolunay onu isteseydi, kim bir bu, ne har bir aşk olacaktı! Bir kerre bile eline değmeyen elleri, onu yakardı; kim bilir bu eller eline değse Emre yanardı…

İki defa Sülün’ün üzerinde gelipte onu evden aldığı vakit, kendini unutacak kadar heyecana düşmüştü. Kendisi de Gülemre’nin devesinde Uluand’ın bahçelerine gitmişlerdi.

Kendi yatağının karşısında Büyük Emre kumral örgülerini açmış, çok defa olduğu gibi, düz ve muntazam çehresinde rahat bir uyku ile uyuyordu.

Hep böyle idiler. Biri ne kadar müsterih, sakin ise, öteki o kadar mahzun., biri sapsade, öteki bin bir renkli dalgalı ve hırçındı… Bununla beraber birbirlerini çok severlerdi ve ikisinin en çok benzedikleri canlı nokta, Dolunay’ın aşkı idi.

Bu nokta küçük Emre’nin kalbinde doğduğu bir yıldan beri, onları birbirine garib bir surette yaklaştırmıştı., fakat gene aynı gölge aralarına girer ve onun hisli kalbini örselerdi.

Gülemre, küçük Emre’nin babası olmakla beraber o, neşesiz, Büyük Emre İse hayatından memnun ve sakindi.

Gülemre’nin eşinin çocuğu olan Büyük Emre, üç seneden beri Dolunay’a meclub olmuştu. Büyük Emre’yi kendi kızından ayırmadan derin bir şefkatle seven Gülemre, bunu bildiği halde, kendi kızının kalbindeki zafı anlamamıştı. Zeki çocuk, bunu Dolunay’dan başka kimseye duyurmuş değildi…

Uç gece evvel, ziyafette Dolunay, Mısıra gitmekten vazgeçtiğini söylemişti.

Bu haber bütün Uruk’un ölmüş kalbine sevinçten, zevkten can getirirken, küçük Emre’nin üzerinde bir yıldırım tesiri gösterdi.

Dolunay’ın, Ayça’nın kovasını taşıması ile, o gece söylenen bu söz arasında derhal şiddetli bir münasebet buldu ve karar verdi.

Zaten ötedenberi duyduğu aşk, artık bârız bir hale gelmişti: Dolunay ve Ayça, onun muhayyilesinin şid’detle biribirine yaklaştırdığı bu iki ruh, nihayet bir hakikat olan, parlak manzarasını göstermişti

Ah Dolunay, ah!  Ben bu dünyada yalnız seni sevebilirdim ve bilirim ki seni severek öleceğim . Benim yaratılışım sana tapmak içindi Ah Dolunay, ne kadar güzelsin! dedi.

Güzel koyu gözlerinde, çıkık zarif alnında, ince küçük çehresinde metin kalbinin çocuk aşkı bütün şiddet ve temizİiğiyle aksetmişti…

—         Senin gitmediğin Mısır benim için!. Onun hicran ufukları benim için! . Bana orası yaraşır! diye karar verdi.

Bu küçük kızın verdiği kararı tatbik edecek kadar metin ve iradeli bir ruhu vardı.

Yeğeninin ve büyük amcasının yanına gidecekti. Üç gün sonra Mısıra hareket edecek olan küçük amcasıyla beraber gitmeyi düşündü.

Küçük amca attan düşüp Mısırda hastalanınca, ticaret işlerini yüzüstü bırakan büyük kardeşinin işlerine bakıyor, bunun için Mısıra gidip geliyordu. Küçük Emre’nin kararı kat’ı idi. Kalbden gelen bir sesle:

—         Korkarım ki aşkımın şiddeti, onun huzurunda beni yakar, eritir, ben onu evrenin kuşatamadığı bir aşkla severim., dedi. Gözlerim biran nazarlarının cazibesine tahammül edemeyip yanar. Onun beni bitiren Çehresine fazla bakmaktan korkarım; her hitabında bu kalbime bir hançer saplanır ve kalbi yıkan sesinden, ölümün ıztırabı gelir Onun gözlerinden titrerim, bütün iradem, bütün gururum ayaklarının dibinde zelil… Bütün aklım yanmak tehlikesinde her görüşte harab olur, onu görmemekten çok, görmeye tahammül edemem.

Gidip Dolunay’ın hücresini uzaktan görmeye karar verdi; hafifçe rüzgâr esiyordu. Babasının kalın abasını alıp sarındı ve karanlıkta yüzünü örterek çıktı.,

 **

Can, yattığı yerde doğruldu. Dışarıda fırtına gittikçe ziyadeleşiyordu,,

—         Dolunay’ın ocağını acaba yaktılar mı? diye düşündü.

Bu gece Uluand, orada yatacaktı, fakat belki de o, bunu düşünememiş, ocak sönüp gitmiştir, diyerek kendi kendine yerinden kalktı, adım atacak kuvveti yoktu. Çünkü ziyafet gecesinden beri hasta idi. Bitişik odada yatan Ayça, kendisini görürse gitmesine mani olacaktı,,.

Başına bir şal sardı, titriyordu; Dolunay’ı düşünerek onun gözlerinden kuvvet ve hayat istedi. Hakikaten Can’ın vücuduna gizli bir kaynaktan aşk, kuvvet getirdi. Yavaşça odadan çıktı ve çabucak avluyu geçerek yola çıktı.

Can’ın evi ile Dolunay’ın hücresinin arası en aşağı yarım saatlik bir yoldu, hücre hemen kalelere yakındı. Can, biran evvel gidebilmek için bütün kuvvetini toplayarak âdeta koşmaya çalışıyordu.. Çünkü Dolunay’ın üşümesinden korkuyordu.

Can, esen fırtınaya karşı korunmayı bırakmıştı. Zaten şalı uçuran rüzgâr, etlerine kadar işliyordu. Yola pek alışık olduğu için yıldızların parıltısı önünü görmeye kâfi geliyordu.

Bir aralık Can fevkalâde dolgun bir aşk mânası taşıyan bir ifade ile:

— Ah! dedi ve Dolunay’ın bir şarkısının güftesini söylemeye başladı:

 Ah!

aşkın nalesi,

ne cefadan, ne rızasızlıktan  

ne de vefa azlığındandır;

belki bu aşkın nalesi,

aşkın iktizasıdır.

Çünkü maşuka

nale ve ah hoş gelir!

Bu anda fırtınanın uğultusu içinde bir ayak sesi duydu. Karşısında uzun boylu narin bir gölge gördü. Şal düşmüs olduğu için yüzü görünüyordu. Kendisini tanıyarak:

—         Can! dedi. Can O vakit sesi tanıdı.

—         Küçük Emre burada ne arıyorsun? diye sordu.

—         Hiç dolaşıyorum, dedi ve hayretle:

—         Ya sen nereye gidiyorsun Can? Seni çok hasta diye işittim de.

Can

—         Dolunay’ın ocağına bakacağım, dedi.

Bunu işiten küçük Emre titredi ve kendinden utandı: (Ben aşkta ne kadar ham bir aşıkım. Can ise canını Dolunay için sever; hatta kendi canını ve varlığını görmekten münezzehtir, ben ise henüz kendi varlığımı sevmekteyim., meğerse ne kadar noksanmışım diye düğündü ve utanarak bir kelime söyleyemedi. Can:

—         Hava çok soğuk Emre, üşüşürsün, git yat! diye tavsiyede bulundu ve yürüyüp gitti.

Emre:

—Bu kadın aşkta ermiştir, diye söylendi ve; ben mümkün değil onun gibi olamam. Ah Dolunay, ne olurdu sen yalnız küçük Emre’ye ait olaydın! diye düşündü.

Can hücrenin kapısına yaklaşırken içerde sesler işitti: Gülemre, Mısırlı rahib orada idiler. Kulağını kapıya verdi, ocağın sesini işitmek istiyordu. Eğer ocak yanıyorsa dönüp gidecek, Dolunay da geldiğinden haberdar olmayarak, üzülmeyecekti.. Fakat buna karar verdiği sırada, kapı kendiliğinden açılıverdi, Gülemre göründü:

—         A.. Can! dedi.

Kapıda ayak sesi duyunca merak edip bakmışlardı. Can içeri girmeye mecbur oldu ve yanan ocağın başında oturan Dolunay, rahibe:

—         İşte, yaşayan ölü! diye gülümseyerek Can’ı gösterdi. Rahib hürmetle ayağa kalktı.

Dolunay’ın arkasından memleketini bırakıp buralara kadar gelen, bu, çok sevimli, zeki ve bilgili adamdan Can hoşlanırdı. Uzun boyu, vakur, halâvetlİ [Tatlılık. Şirin olmak ] bir tavrı, Türkçeyi çok tatlı söyleyen genç, canlı bir ifadesi vardı. Dolunay:

—         Can, nasıl oldun? Gece yarısı neden geldin? diye sordu.

—         Ocağınıza bakmak için geldim!.. Tamamıyla iyiyim.

Can, hakikaten şu anda tamamıyla iyileşmişti. Dolunay’ı görmek ona her vakit böyle hayat verirdi. Bu saman, aşkın verdiği fevkalbeşer kuvvettir.

Dolunay Can’a bu vakit geldiği için darıldı; fakat Can, tamamıyla iyileştiğini kat’ı olarak temin etti. Dolunay ona, ocağın başına oturmasını söyledi. Can müsterih bir halde oturdu. Gülemre, yarım kalan sözlerine tekrar devam etti..

Gülemre rahibe, Dolunay’ın hayatından bir çok parçalar söylemişti. Şimdi diyordu ki:

—         Dolunay elimde büyüdü.. Bütün memleket ahalisi onu tanırdı, yaramazlığından, babası Erkurt onu mektebe yalnız yollayamazdı, ben götürür getirirdim.. Bana da neler etmezdi canım,.

Bunları söylerken Dolunay’a bakıyor, ikisi de gülümsüyorlardı.

Ne İse Erkurt ona, torunlarına yetecek bir servet bıraktı. Dolunay bir gün bütün bu serveti kendine pek ehemmiyetsiz bir kısmı bırakarak Uruk’un fakirlerine taksim etti. Çobanlar efendi oldu, esirlerini azad etti ve bu küçük hücreyi ona elimle yaptım, Dolunay’da yardım etti. Kaç günler kil tuğlalarını  eliyle taşıdı (Gülemre bunu söylerken çocuk mavi gözlerinde derin bir muhabbetle Dolunay’a bakıyordu.) İşte bu hücreyi böyle yaptık. Fakat Dolunay burada ne âlemler geçirdi. Bazen günlerce yemez, içmez, sabahlara kadar şarab içerdi. Vücudu hayal gibi ince ve zaif kalmıştı. Ben hep gizli gizli onun haline ağlardım..

O vakit yazma okuma bilmezdim. Dolunay deri parçalarına bazen bir takım yazılar yazardı, bunları bir kerre çalıp okutmuştum. Dolunay bir gizli gönül çekiyor zannettimdi. Okudular… Hep aşk sözleri idi… Fakat ne okuyan iyice anladı, ne de ben…

Onu tarassud [gözetleme] ediyordum, görünürde hiç bir maşuku yoktu. Karar verdim ki onun sevdiği bu gözlerle görünen değildir ve bildim ki Dolunay, başka Dolunay’dır.

Temiz küçük gözlerinde yaşlar belirmişti ve solgun çehresi büsbütün sararmıştı. Gülemre ağlıyordu.. Onun yakıcı ahından yanardım.. Sesinde bir başka ateş peyda olmuştu.. Gülmesi, söylemesi hep mahbubu ile geçen âşinalıktı.. Kavalının sesine ciğer yakan bir tesir gelmişti Dolunay’ın.. Ondan sonra yanık sesini dinleyenler, bu ateşten Ölüp gitmeye başladı.. Ona baktıkça gözlerimden iki sıra yaş dökerdim.

Rahib Nekao, başım iğmiş, sevimli yüzünde tatlı ve ruhanî bir tebessüm aydınlanmıştı. Onun Dolunaya hediye ettiği halının üstünde oturuyorlardı. Bu halı Dolunay’ın yattığı sedirin önünde yerde serili dururdu. Rahib Nekao, bu halıyı, Mısırdan geldiği vakit Dolunay’ın hücresine getirmiş ve;

—         Otuz yıldır üzerinde ibadet ettiğim bu halıyı senin ayaklarının altına koyuyorum! diyerek, yıllarca üzerinde, gözyaşlarıyla ıslanmış ve bu ibadet gecelerinde yıpranmış bu halıyı kendi benliği ile beraber Dolunay’ın ayaklarının altına bırakmıştı.

Nekao, Dolunay’ı büyük bir hayranlıkla sever ve onun talebesi olduğunu her yerde iftiharla söylerdi. Halbuki Uruk’un şanlı hâkimi bile rahibin bilgili bir insan olduğunu kabul eder ve onu daima ayağa kalkarak karşılar ve ihtiram ederdi.

Dolunay, bu sözleri sakin bir halde dinledikten sonra rahibe dönerek;

—         Nekao.. Gülemre sana epeyce şeyler anlattı. Sen de Tenis Mabedi nde geçirdiğin hayatı Gülemre’ye anlattın mı?

—         O bilir, fakat sanırım Can işitmedi, dedi. Tenis mabedinin baş rahibi, beyazlanan küçük sakalına elini koydu. Güzel yüzünde tatlı bir tebessümle Dolunay’a baktıktan sonra;

—         Dolunay, görmeden geçen hayatım bir gayb aleminde, hakikat dünyasının bir takım küçük ışıklarını gözlemekle geçiyordu. Dolunay, hakikatin saf çehresidir, dedi. Ben onu görmeden evvel cehl ile Ölü idim; beni bilgi ile o diriltti…

Tenis mabedine müracaat ettiğim vakitte otuz sekiz yaşında idim, hakikati bilmek için usanmaz bir azmim vardı.

İki gün süren bir imtihandan sonra beni kabul ettiklerini haber verdiler. Bir tek kız kardeşimle vedalaşarak gittim. Rahibler, beni bir takım avlulardan geçirerek bu mabedin önüne, hakikat esrarı, denen bir mabedin önüne getirdiler. Bu. mabedin perdesi (Izis)’in tasvirile süslü idi.

[İsis (İzis, Aset), Osiris‘in (aynı zamanda karısıdır ), Seth ve Nephthys‘in kardeşidir, Nut ve Geb‘in kızları ve çocuk Horus‘un annesidir. Bazı kaynaklara göre Anubis de İsis ile Osiris’in oğludur.]

 Rahiblerden biri bana;

—         Bu, senin gireceğin yol çok dehşetlidir, korkuludur, gel bizi dinle, henüz kapılar kapanmamışken vaktiyle çık git, sonra mahvolmıyasın! dediler. Ben:

—         Hakikati bilmek istiyorum, dönmem, dedim. Beni bir kaç kişiye teslim ettiler. Bu rahibler de bir hafta kadar benimle meşgul olarak kalbimi temizlemeye çalıştılar ve bana sükutu öğrettiler. Ayni zamanda sabrımı denemek için pek bayağı işler verdiler.

Bir hafta sonra bir rahib gelerek beni aldı, bir takım dehlizlerden geçirdi. Bu dehlizin nihayetinde gayet dar bir delik, ve yanında da iki sütun vardı. Bunlardan biri kırmızıdır ki, Uziris’in ruhuna yükselir ve hayır perisine işarettir, biri de siyahtır ki baş aşağı yuvarlanıyor vaziyetinde şer perisini temsil eder.

Gene rahib:

—         Bak Nekao.  bu dar delikten geçmek lâzım geliyor. henüz kapılar kapanmadı. İçerde ne olacağı meçhul..  burada ölüm var iyi düşün! dedi Ben kalmakta gene ısrar ettim.

Nihayet kapılar kapandı. Elime bir kandil verdiler ve yap yalnız kaldım. Bu delikten geçmek lâzımdı öyle dardı ki, ezilerek, berelenerek geçebildim.

Fakat bu sefer karşıma bir gayya, bir uçurum çıktı. Burada etraf karanlıktı, dehşete düştüm. Eyvah ne yapıyım! derken, solda bir yarık gördüm, buradan içeri girdim; bir müddet dehşet içinde yürüdüm ve müthiş bir ses duydum:

—         Hakikati ariyan abdallar burada mahvolur! diye yedi kerre inledi.

Tekrar yürümeğe başladım, karşıma hafif aydınlık bir yol daha çıktı. Burası bir avluya açılıyordu. Bir takım heykeller ve altında bir harf ve bir aded [sayı] işaret edilmişti: Bunlar, hakikatin sırları idi. Bilhassa (x) remzi yazılmış bir çerh [yara] dikkatimi celbetti, üstümde elinde kılınç bir sfenks, çerhın altında İzis’in bir heykeli, göğsünde altın bir çiçek vardı

Nihayet tunç bir kafes gördüm, kapağı açıldı, içinden bir rahib çıktı ve bana;

—         Tebrik ederim, birinci ölümü atlattınız, dedi, ve anlatmaya başladı: Buradaki harfi ve bir adedini görüyor musun? Nasıl balağın bir teline dokununca aynı ahenk ve titreyiş öteki tellere de aksediyorsa, bu da üç âleme işarettir. Hareketi üç âleme de aynı suretle intişar eder. Bu harf evvelâ, her şey kendindin zuhur eden lâhût âlemine işarettir ve her şey, kendinden zuhur eden bir adedine işarettir ki, o da akıl ilmidir Üçüncüsü de, kendi fikri ve çalışması ile merkezleri birbirinin aynı göklere yükselen insana işarettir, dedi ve bir kafes açıp ateş dolu bir fırın gösterdi:

—         Bunu geçeceksin. Ben bunu zamanında bir gül bahçesi geçer gibi geçtimdi. Yolun açık olsun dedi ve kapıyı kapayıp çekildi.

Etrafıma dehşet içinde baktım ve ateşin içine atıldım ; meğerse o ateş bir serapmış. İçinde bir yol açıldı, onu takib ettim. Karşıma zifirli, siyah, kokmuş bir su çıktı; bir müddet tereddütten sonra onun da içine girip geçtim, İki rahib beni karşıladı, bir mağaraya getirip, burada üstümü temizlediler, kokularla ta’tır [Güzel koku ile kokulandırma] ederek güzel bir yatağa yatırdılar ve beni tebrik edip çekildiler. Yatakta istirahate kavuşunca dalar gibi oldum. Fakat tam bu sırada karşıma pembe bir tüle sarılmış, sol elinde güllerle tetviç [Tac giydirme ] edilmiş bir şarap kadehi tutan, dudakları bir yemiş gibi lâtif, müstesna bir güzel kız zuhur etti.

—         Safa geldin Nekao! Bu kadar tehlikeleri aştın. İşte sana saadet kadehi getirdim, korkma iç artık ben seninim diyerek yatağıma oturdu ve kolunu, tahammülü güç cilvelerle boynuma sardı.

—         Bu imtihan pek müşkül olsa gerek dedi Gülemre:

—         Müşkülün müşkülü.. Kız fevkalâde güzeldi, benim yorgunluklarımı dinlendirecek kadar cazibti. Dehşetli bir mücadeleden sonra titreyerek şarabı da kızı da reddettim. O vakit güzel kız, bir gölge gibi kaybolup gitti. Nereden çıktığı belli olmayan  iki rahib geldi, bunlardan biri beni süzdükten ve : savaşını tebrik ederiz dedikten sonra :

—         Uzıris’in nuruna kavuşmak için ölmek lâzımdır ölmeden onun nuruna kavuşulamaz! dedi ve beni yerin altında mermer bir lâhde götürdüler. Korkunç mezarın içine girdim. Iztırab ve elemden kendime sahib olamayacak surette raşeler [ Titreyiş, ürkme] içinde idim. Fakat vücudum harab oldukça, içimdeki nuranî seyyale kuvvet buluyordu. Bu aralık orada kendimi kaybettim. Sonra kendime gelmeye başladım: Karşımda şuledâr [alevli, ışıltılı ] bir nokta belirdi. O nokta yavaş yavaş yaklaştı, beş köşeli bir yıldız oldu. İçinden bir güneş zuhur etti, bir beyaz ziya hasıl olup beni içine çekti sonra o kayboldu, yerinde, bir konçe hasıl oldu bu konçeden bir beyaz gül zuhur etti. Ke’si [Kadeh. Dolu kadeh] kırmızıydı. Ah dedim, acaba bu gül İzisin kalbindeki altın gül gül, o aşkı ihtiva eden muhabbet nesrini [Yabani gül] midir? Bir aşk âleminde iken gül kayboldu. Vücudumu har bir nefha kapladı, şeffaf bir bulut peyda oldu ve bir çok şekillere girdikten sonra nihayet içinden elinde bir tomar tuttuğu halde (İzis), bir kız şeklinde, zuhur etti ve eğilerek dedi ki; ben senin göze görünmeyen hemşirenim [Aynı sütü emen kızkardeş. Abla, bacı] Bu tomarlar senin şimdiye kadar olan amellerindir, beyaz kısımları da şimdiden  sonra olacak amellerindir. Şimdi beni tanıdın mı? Ne vakit çağırırsan ben gene  gelirim! dedi ve gözden kayboldu.

İşte bu imtihanlardan sonra büyük rahib karşımda göründü :

—         Nekao. Artık rahiblik mertebesini buldun. Bir kul azâd etmek için mutlak senin efendi olman lâzımdı; âmir olman için evvelâ nefsine hâkim olmalısın. Şimdiden sonra çalışacağın zamanlara doğru yürü! dedi ve beni oradan çıkardı. Kulağını ver, sana bir iki söz söyleyeceğim, dedi: Hikmet ikidir:

Biri, bil ki vücut, mananın aynıdır. Bir tek kanun vardır ki bütün kâinatı o idare eder; o kanun için küçük büyük yoktur.

İkincisi, insanlar fâni mahlûklardır; kendini kurtarıp layemût olan insan ise ilâhdır.

Nekao!. hikmet ve hakikati, herkesin aklının yettiği dereceden söyle, eğer aksini yaparsan, bunların arasında ham ve karanlık kalblilerin akıllarının şaşmasına, yahut delinmelerine sebeb olursun. Hakikat, içinde olsun, onu gizle, yalnız hareketlerin söylesin. Bu halde ilim kuvvetin, iman kılıcın, sükût delinmez kalkanın olsun ! Artık anladım ki, o benim gördüğüm gayya, nihayetine varılmayan hakikat gayyasına karşı bir hiçmiş.. O gördüğüm ateş, benim vücudumu kemiren ihtiras ateşine karşı bir kıvılcımdan farksızmış, o zift deresi ise, benim vücudumda olan ve bazen beni ziftlere saran şüphe zift kuyusuna nazaran bir şey değilmiş!

Bundan sonra manevi bilgiler ve musikî tahsil ettim ve nihayet yirmi yıl sonra Baş rahib oldum. O vakitler, nefsi kırmak; yahut hallerinden ibret alıp kendi temizliğime güvenmemek maksadıyla çok defa sefihlerin toplandığı kahvelere, meyhanelere gitmek âdetimdi. Onlarla beraber oturur, şarab içer, şarkı söylerdim ve bazen de içinde istidadı olup ta bendeki ilahi şuleden tutuşan olurdu.. ve içlerinde benden daha meziyetlisini görüpte utandığım da olurdu.,. Oh!  bu bir andır ki, bu, İzis’le can arasında bilinmez bir demdir, buna ne akıl erer, ne sır… Bakarsın sefih, günahkâr görürsün, bir an gelir ki o günahkâr, Izıs’in kalbinde açan gülün yaprakları arasında vatan tutar.

—         Ne gariptir! Gene bir gün bu niyetle Tenis’in en düşkün ahlâklı insanlarının toplandığı bir meyhaneye gidiyordum. Böyle zamanlarda rahib kıyafetini göstermemek için üzerime büyük bir manto giyerdim. Gene böyle mantomun içine iyice örtünmüştüm. Yanımda da saray nazırı olan genç dostum Naom vardı. Konuşa konuğa gidiyorduk, Pek sefih olan Naom’a nasihat ediyordum, ve ona,

—         Bir az da ruhun zevklerini tat., zevk, yalnız etin, şarabın, dudağın ve karnın getirdiği zevkden ibaret değildir. Bir az da hissinin dudaklarını kalbinin ve canının gözünü kullan. Allah sana parlak bir zekâ vermiş, bu aydınlığı süprüntülükte çor çöp araştırmak için kullanmaktan bir an fariğ ol da, ruhunun bin bir hazineli bin bir güzellikle dolu his yollarına çevir!  Bir az da ruhunla meşgul ol, bir an hissinin dudaklarına lezzet ver.. Kuruyan kalbinin dudaklarını, bir az can ve aşk şarabından ıslat!  diyordum. Naom. bana :

—         Hakikaten aklım isyan ediyor ve benim bulunduğum âlemin üstünde bir gizli hayat olduğunu her vakit söylüyor, fakat Nekaocuğum, sizin gibi bir taştan mezarın koskoca duvarları arasında bu hayatı göz göre körletemem… Gençlik, güzellik, servet, bunlar bir daha bulunur şeyler değildir. Ben malikânemin köşesinde hakikati bulmak isterim,.

Muattar [Itırlı, kokulu] mantosunu, süslü elmaslı nalınlarını zarif bir şekilde taşlardan koruyarak yürüyor, iyi taranmış dalgalı saçlarını rüzgârdan bozulmasın diye eliyle düzeltiyordu. Ona:

—         Naomcuğum, bırak bu nalınlardan elmaslar dökülsün de nazik ayakların biraz hakikat yolunda incinsin, güzel yüzünün rengi biraz solsun, hazine, viranede saklıdır. Virane de kalbdir. Nasıl olsa bunlar, bu güzellikler sana ödünç verilmiştir. Gençlik, bir gün senin iradenin üstünde, sana hiç danışmadan bunları alıp götürecektir. Sen, bir başka gençliğin, ruh kaynağının lezzetinden tat.. O hiç bozulmaz ve lezzetine acılık gelmez, diyordum.

Bu sırada saray meydanından geçiyorduk. Bir güzel ses işittim; o kadar güzeldi ki vücuduma baygın bir hal, dizlerime kesiklik geldi. Sanki kana kana şarab içmiş de sarhoş olmuştum. Etrafa baktım, görünürde kimse yoktu, fakat biri şarkı söylüyordu. Acaba nedir, kimdir, diye bakınırken, saray kulesinin duvarından yola bir genç atladı, bana:

—         Rahib efendi, atımı kaybettim, kulenin yolunu arıyorum, dedi.

Yüzünün güzelliği, beni sözü kadar hayrette bıraktı. Fakat anladım ki bu genç, Naom’a cevab veriyor..

Naom:

—         Saray kulesinin tepesinde at aranır mı? diye sordu.

—         Sen malikânenin kuş tüyü sedirinde de hakikatin bulunacağını söylemiyor muydun? diye gülümsedi.

Benim rahib olduğumu nereden bilmişti? Belki yüzümdeki mâna, bu fikri ona, herhalde her şeyi iyi gören fikrine, ilham etmişti..

Fakat bilir misiniz, Naom hakikaten kaybolan atı, saray kulesinin tepesinde buldu ve malikânesinin kuş tüyü sedirinde hakikati gördü…

Dolunay’la üç dost olmuştuk ve Naom, Dolunay buraya dönerken, Mısır da istemiyerek kaldı. Can:

—         Niçin kaldı? diye sordu. Dolunay:

—         Ailesi, çocukları vardı, onların yanında kalmasını istemiştim.. Dedi. Rahib:

—         Naom kısa zamanda Dolunay’dan çok şey öğrendi. Keskin ve parlak istidadı, pek az zamanda çok yol almasına imkân verdi ve hakikaten mükemmel bir insan oldu. Dolunay, bilgisiyle benim gibi ona da hayat verdi.. Anladım ki Dolunay’ı görmek ve bilmek, benim yirmi yılda bin zorluklarla kazanacağım hikmeti, bir anda müşkülâtsız ve zahmetsiz öğretebilirmiş. Dolunay’ı görünce mabedi bıraktım; vatanım, onun kalbinde idi. Onun için Tenis’i bırakarak buraya geldim.

**

AŞK-Semîha Cemâl

 



Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s