AŞK – Semîha Cemâl Hanımefendi [Büyük Hikaye] 3. BÖLÜM

İKİNCİ KISIM

(Yürek için)

Ayça’nın duyguları:

Ziyafetten bir kaç gün sonra, Emre’nin bilmediğim bir sebepten Mısıra gittiği gündü. Dolunay bize gelmişti.

Can’ın odasında oturuyorduk. Göğsümde mavi bir böcek kabuğundan kendi yaptığım bir iğne vardı, Dolunay onu istedi, vermedim. Hele bu isteyişteki hususî manayı sezince isyan ettim. O:

—         Zorla alırım! dedi… Ve Can’ın yanında gelip bileklerimden tuttu, bütün kuvvetimle mukavemet ettim. Yumuşak cildi beyaz bilekleri çelik gibi kuvvetli ve haşindi, göğsümden iğneyi koparıp aldı. Bütün kudretimle hücum ettim, geri almak istedim, avucumu demir gibi sıkmıştı. Bir aralık:

—         Canını acıtacağım diye korkuyorum, yetmez mi? dedi. Şiddetle:

—         Hayır! dedim.

Biran bileklerimden tutup beni kendine çekti. Yanan avuçlarında bileklerim sanki kavruluyordu. Vücudunun bütün yakınlığını ve kudretini hissediyordum. Biran ateşin nefesi çehremi yaktı. Dolunay, ah! demişti. Başım tatlı bir rüya havası içinde çok çok kokladığım bir ıtır kokusundan baygın bir halde göğsüme düşüverdi. Bana sarıldığını ve kollarının beni sim sıkı sardığını duydum. Gözlerimden hemen yaşlar dökülecek, dizlerim bükülecekti. Biran kendimi kaybettim, ilâhi bir sarhoşluktan sonra kendime geldim.

Onun gibi daldan dala gezen bir zalimin ayaklarına göz yaşları dökmek mi, Allah saklasın! Zalim, aşk avcısı! Başımı şiddetle göğsünden çektim, saçlarım belindeki cenbiyeye [Arapların kullandıkları bir cins eğri kamadır ki, yan taraflarına takarlar] ilişmişti, bir demet saçım yolundu.

Cenbiyesinden koparıp yere attım. Bu gözlerden kaçmak istiyordum. Orada bir alay kalbin yandığı bir mahşer vardı. Benden ne istiyordu? Bir alay kalbin yandığı bu mahşere, bu siyah gözlere batırıp yakmak… Tekrar yüreği almak için atıldım ve nihayet onun:

—         Veririm, fakat mağlûbiyeti kabul et!

Derken, soğuk taşlara düştüğümü duydum, kendimi kaybettim. Tekrar kendime gelirken onun ciddî ve endişeli gözlerini yüzüme pek yakın gördüm. Kaşları çatılmıştı, yürek avucunda idi.

—         Ne çocuksun! dedi. Artık onu verse de almazdım, alsam da hükmü yoktu. Bir kelime söylemeden kalktım, okun ucu kalbime iyice saplanmıştı.


BAHAR EĞLENCESİ

Hep kendi kendime böyle diyordum: Bu bir ; şakadan, bir bahar eğlencesinden ibaret! Bu da Ömründen geçip gidecek! Yaprakların yeşil taze renginde solan hayatla, zümbüllerin rengini uçuran yaz rüzgârları ile beraber sönüp gidecek!  Kuşların kanatlarında uzak ufuklara gidecek! O, bir güzel bahar geçirmek istiyor. Yoksa o gözlerdeki aşk rüyasının hakikat olmasına imkân var mı? Bu, güneşin yere inmesi, yahut denizin tutuşması kadar muhal! Daldan dala gezen o kararsızdan ne umulur? Hep böyle diye diye Tuğ’un yanına gittim. Sedirin yanında oturuyordu, yanına oturdum.

—         Tuğ, dedim, sana bir şey söyleyeceğim.

—         Ne söyleyeceksin ?

—         Bana yaklaşta, ah! desene I

—         Ah, mı diyeyim, neden?

—         Sorma, deyiver I

—         Pekâlâ.  Ah! ..

Yüzümü heyecanla dudaklarıma yaklaştırdım; nefesine yanağımı verdim

Hayır,.. Onun  ahı gibi yakmıyor. Dudakları onun gibi sıcak ve ateşin değil!

Hayır bu ateş, bu derin yakıcı balaglar, bir bahar sürecek bir eğlencenin ifadesi olamaz.

Hayır, hayır., beni kendine çeken o kudsî ellerde ebediyetin ateşi seziliyor.. O bakışlar ne derin, ne guledar! Onlardaki parlaklık, geçici bir zevkin aksi nasıl olabilir? Olamaz! O ah, bu dünyada kimsenin dudağından duyulamaz.

**

           

AŞKIN VATANI

Tabiat yeni tutuşan taze bir muhabbetle yanıyor. Kuşlar kanadında baygın bir inkıyatla açıklara doğru uçuyor. Bu mavi göğün bağrında alevlenen aşk bana kanılmaz geliyor. Bu yanan tabiatla kalbimi müşterek buluyorum.

Yaprak kımıldanmayan havada öyle gizli bir tazelik var ki.. Beraberiz.

Ahı, bir ateş halinde çehremi yakıyor..

 —        Ayca, seni alıp ta uzaklara, uzak çöllere götürmek istiyorum!  diyor.

 —        Bak Ayçam, sana ne kadar yakınım, artık sen benden uzaklaşamazsın, benimsin!  diyor

Yeşil örtülü sedirin üzerinde, kalbini kalbime koyuyor, içinde güneşler yanan, o ilahı gözlere bakıyorum. Her bakışta dünya da, ahret de bana haram oluyor. Her bakışında, ruhum yanıyor ve dağılıp yeniden toplanıyor :

 —        Bak Ayça bak diyor, onlar aşkın vatandır, bak güzelim…

Kalbini benim kalbime koydu. Nefesimin ateşinde bütün bir kâinat olan bakışlarının benden ayrılmayan ışığında, her zerresi âteşîn bir kalb gibi çarpan vücudunda… yalnız aşkım vardı…

—         Bırakınız beni! diye sözümü tekrarlıyordu.

Bu alev beni öyle yakıyordu ki, tahammül edemiyordum :

—         Gidin artık beni bırakın! diye tekrar yalvardım..

—         Gidiyim mi ? Evet Ayça, çünkü beni sen kolay buldun  dedi.

Bileklerimi yakan ellerini çekti, kaşlarını hafifçe çattı. Fakat bir anda gene yüzüne yumuşak bir mâna gelerek:

—         Ayça, dedi. Sana bir şey söyleyeceğim; Bana (ben yalnız seninim) de!. Bunu senin dudaklarından da işitmek istiyorum.. Bak sana ne kadar yakınım!

Bir müddet söylemedim:  Beni çok hırpaladın. haydi sevgilim söyle!

Derken kalbim bakışlarında eriyordu. Bütün terkibim yanıp dağılarak:

—         Ben yalnız seninim! dedim.

Kulağını dudaklarıma verdi, bunu bana üç defa söyletti.

—         Bir daha söyle, Ayça!

—         Ben yalnız şeninim:

—         Bir daha Ayça!

—         Ben yalnız seninim:

***

 

 

ÖZÜN BENİM

 — Hayır, hayır .. Ne su, ne sesler, ne ay, ne çiçekler… dünyada en güzel şey aşktır güzelim, aşk

Sen nereye mi gideceksin, bana gel, sineme gel senin aslın benim! Nereye gideceksin, ben senin için geldim, bu gülü de senin için getirdim! diyordun

Sahir bir nazarla bana baktığın anda, ben o nazardan yaratılmış ben başka bir ateş kesilmiştim. Sonra gözlererimi elindeki güle çevirdin. Bu ateşîn gül, sehhar nazarlarının teşkile eriyip su kesildi. Gözlerinin ilâhı cazib esile eriyen bu aşk gülünün yapraklarından damla damla kalbime ateş damladı, ve bu ateş ruhumu ve bütün kâinatı kapladı, yaktı, eritti.

O vakit sen yaklaştın. Ruhumda açan bu aşk gülünün kokusunu duymak için bana yaklaştın ve o ilâhı yüzünü benim sineme koydun, onu koklamak için benim sineme koydun. Gözlerimden, senden başkasını görecek nur gitmişti. Ne ay, ne güneşler, ne gökler, ne üzerinde bulunduğum dünya kalmıştı. Artık güneşler nur saçmıyor, karanlıkları aydınlatan aylar değil…. hep senin gözlerin, hep senin vücudundan saçılan zıya, aydınlık…

Artık ayaklarım dünyadan kesildi, ya o bilinmez garip bir ufukta battı, gitti; ya ben bu yanan dünyadan yalnız senin bulunduğun, senin kapladığını zamanın hâkim olduğu bir cihana gittim.

Burada güneşler senin nazarlarından doğup batıyor, aylar senin hilâl kaşlarından doğuyor.. Burada ne ömür, ne ölüm var..

Ebedî güneşler parlayan aşkından bir kıyamet benim arzımdaki güneşi yerinden kopardı, yıldızları, söndürdü.

Ruhumda sabah güneşi, hayalin olan sabah başladı. Kâinatta güneşin doğup battığı kanun değişti, gecelerinde ilâhî ateşten vücudun ve nazarların, olan bir nur belirdi. Karşımda kalbimi yakan, benim şeklimi, varlığımı böyle perişan eden bu vücut benim aşkımın hayali, benim aşkımın ruhu mu?

Yeşil, mukaddes sedirin üstünde yan yana oturmuştuk, Tahlil edilemez bir aydınlık, bir ateş parıldayan bakışınla gönlümü yaka yaka;

  — Sana bir şey soracağım, demiştin.

Kendi kendime; yarabbi, bu ses nereden, hangi varlık yakıcı âlemden geliyor? Gözlerini bana kendimden daha yakın, ellerini kendi vücudumdan daha yakın buluyorum dedim. Bana

—         Dünyada en güzel şey nedir?  diye sordun,

—         Ay, su, sesler, yıldızlar, çiçekleri dedim. Sen ise gene:

—         Hayır, hayır ne su, ne sesler, ne ay, ne yıldızlar., en güzel şey aşktır güzelim!  dedin.

Gözlerinden, kalbi yakan o güzel yüzünden gözlerimi çektim ve sıçradım. Aklı yakan bir nazarla gözlerime bakıyordun. Sen de ayağa kalktın ve bana koyu al, ateş gibi al, o anda yanan kalbim gibi ateş bir gül uzattın. Tıpkı dudakların bu güle benziyor, ve bu anın ateşinden onun yaprakları yanıyordu;

  —       Senin için, Uluand’ın bahçesinden kopardım, dedim.

  —       Kokla güzelim, diye uzattın.

Güneşten yanmış güzel elinde bu gül, zihni perişan eden bir tılsım gibi güzeldi.

Eriyen mevcudiyetimde bir baygın koku, ateş halinde kalbimi sardı.

İlâhî bir güneşin pençeleştirdiği beyaz göğsün, kudsî bir heyecan veren omuzlarının cazibesi kalbe giden bir ateşle gözü alıyordu.

Bir ilâh gibi güzel yüzünün cazibesi gül rengi dudaklarda yakıcı güzelliğinin bütün esir eden ateşi iki parlak güneş gibi nur saçan siyah gözlerde toplanmıştı.

Bütün vücudunda bu mutlak güzellikle karışmış, mutlak bir kudret seziliyordu.

Bütün mukavemeti yakan ellerin benim bileklerimi tuttu. Başını göğsüme, koydun. Vücudum maddîliğini kaybediyor, bu ateş bütün tahammülümü bitiriyordu.

Bileklerimi çektim;

—         Beni bırakın dedim.

O vakit, hiç bir mahlûkta duyulamayan ahenkli sesinle;

  —     Seni niçin bırakıyım, ben senin için geldim, bu gülü de senin için getirdim. Sen, nereye gideceksin, güzelim, benim kalbime gel, senin özün benim!..  dedin.

İşte o anda bütün İhtiyarımı kaybetmiştim ve ve benliğimin yıkılıp, aşkın beni teshir ediğini, bir tuh âleminde, ateş dudakların imzalamıştı..

Karşımda gözlerimi, kalbimi yakan, benim şeklimi varlığımı perişan eden bu vücut benim aşkımın ha hayali, benim kalbim!

Yok, yok., bakışlarının nurundan bana hüviyet ve aşkını saçan bu vücut yaratılmış değil! Bu kalbi yakan gözler aşk ilâhına mahsus ateşe mensup, bu tavırlar o kudsî ateştendir!

Bu dağılan varlığımda yanan ateşe yemin ederim ki, bu yaratılmış değil, ilâhtır.

 

AŞK DİYARI

Ben bu sahrada sevdiklerimden, dostlarımdan, yurdumdan, benliğimden ayrılıyorum. Uzak çöllere sanki devenin başını sürüyor, benliğimin kafilesine veda ediyorum;

—         Gidin beni yalnız bırakın! Evvelce bana gıda olan bu hava, bu akan sular, bu âlemin hayat veren yemişleri şimdi bana zehir olur. Kokladığım güller beni yakar, zehirler. Gidin, beni kendi halime bırakın! Bu yol ayrılık yoludur, bu yol ebediyet yoludur..

Siz gidin, benim devemin yularını boynuna dolayın, onu kendi haline bırakın, Yeşil cennet gibi vahalar sizin, berrak, gümüş gibi pınarlar sizin olsun, beni kendi halime bırakın!

Ben gidiyorum. Yolum garip ve mahzun, havası gözyaşı ah ve enin, gelmek isteyen, benimle beraber gelsin.. Benim gittiğim diyara (Aşk diyarı) denir. Bu âlemin suları ateş, havası ateş, vadileri, çiçekleri ateş.. Bu güzel vahaları taptığınız mabutları, bu berrak pınarları unutabilen benimle beraber gelsin.

Yolum garip ve mahzun, tesellisi gözyaşı,

Bâzı günler geçer bir tek dal, bir akar su görünmez, semalarında hasret, iştiyak yıldızları parlar. Devemi sahraya kendi haline bırakın, yularını boynuna dolayın!

Bu yol tehassür [hasret çekmek, elde edilmesi istenen ve ele geçirilemeyen şeye üzülmek, kalben ve ruhen hissetmek] ve iştiyakla başlar, yolcusunun, kurban olması ile nihayet bulur. Bu yol, ıstırap, ateş yoludur. Canına kıyabilen benimle beraber gelsin!..

 

 

İSHAK KUŞU

Sabah yakın, ay gökte gittikçe alçalıyor. Fakat ne olmuş! Onda da bu gece, benim kalbimdeki ateşten var. Baygın gecenin kalbindeki hararet tıpkı benim gönlüme benziyor. Zihnimde ve bütün ruhumda kalbim yaşıyor. Çiçekli ağaçlar gökteki ayın ışığından değil de, sanki benim gözlerime akseden ebedi nurdan aydınlanmış…

Gönlüm gibi, her zerrem perişan…

Mutlak bütün dünya, kâinat değişti. Benim gibi yeniden böyle aşktan, ateşten yaratıldı.. Ben, artık ben değilim.

Oh! ne aydınlık, ve şevk dolu bir âlemdeyim! Vücutla bir alâkam yok. Cihan aşkımla dolu.. Bütün onun ateşi aksetmiş, ilâhî bir âlem.

Ben, hayır o… Bir tek aşk ateşi halinde dünyanın içinden başka, böyle gözün görmediği, elin tutmadığı, aklın tasavvur edemediği bir âleme yükseldik. O,., benim aşkımın ilhamkârı, peygamberi, benim aşkımın ilâhı… O kadar çok sevdiğim, kalbimi oyalayan aydan yere, bu toprağa indi.

Onu göklerde gözlerken yerde, kalbimde, canımda, bütün vücudumda buldum. Şimdi o kadar sevdiğim o ay, eski beşerî dünyada bomboş, ıssız, kimsesiz kaldı. Bu bahar açmış dallardan esen rüzgâr ateş, karşımda görünen bu gözler ebediyetin yolu… Gökler ateş, su ateş, bastığım toprak ateş… Beni teshir eden eller ateş… Gene uzakta bir İshak kuşu ötüyor. Ne yanık, ne hazin sesi var.

Onun o ateş gülü getirmesinden üç gün evveldi. Bir gece gene böyle uyuyamamıştım. Ruhumda sebebini bilmediğim bir kararsızlık vardı. Sanki kalbi tahrik eden manevî bir yelpaze ruhanî salıntılarıyla beni uyandırıyor, tatlı bir heyecanla mest ediyordu…

Bu garip heyecan acaba baharın ilham ettiği bir coşkunluk mu ? diye düşündüm. Fakat hiç bir bahar, ben böyle ruhumun içinden bir şafak doğar gibi olmamıştım. Penceremde uçan gece kuşu kanadında bana kudsî bir ateş getiriyor, ruhum ateşten bir nehrin feyezanı [Suyun çok olup taşması, çoşması. * Bolluk, fazlalık, feyiz] ile canlanıyor, ufuklardan uzun uzun: İshak ishak! diyen kuşun sesi ruhuma gizli sırlar söylüyor, gözlerimden kalbime yaşlar damlıyordu… Bu sesin her fasılasında ne hazin bir tesir, ne derin bir elemin hazin, fakat kanılmaz şikâyeti vardı…

Bilmem bana ne olmuştu! Her gece derin bir sükûnetle uyurken bu gece neden gözlerim kapanmıyordu. Bu ateşin benim beşerî dünyama saçılan aşkın ilk nuru olduğunu daha bilmiyordum.

Meğer ümitsiz, nursuz, tesellisiz geceler içinde sabah oluyormuş. Her anı asırlar süren intizar gecelerinde benim ebedî güneşim doğuyor mu?

Bu gece rüzgârın esişinde, gece kuşunun kanadında bir sır vardı.

Meğer bu rüzgâr bana onu aşkının haberlerini getiriyormuş…

Tanyeri ağardı, ben hep helecanlı, sarhoştum, ne olduğumu ben de bilmiyordum.

O gün, yeni kanatlanan bir kelebek kadar, ruhum kararsız ve aşk ufuklarına hasretti.

Can bana o sabah bir demet uçuk renkli eflâtun, zünbül [sümbül] getirmişti. Bunları pencereme koydum.

Bahar rüzgârı ona diyerek bana kadar geldikçe titriyordum. Bu baygın kokuda beni mest eden bir tesir vardı…

O güne kadar hiç bir çiçeği böyle rikkatle sevmemiştim. Elime geçen çiçeği koparıp oynamak âdetimdi.

Bugün bana ne olmuştu

Meğer onun yapraklarından kalbime esen rüzgâr, bana aşkın müjdesini getiriyormuş. Küçük Emre bir gün bana Dolunay zünbülü sever demişti. Bu gün o söz kalbimden doğuyordu .. Ve ilk defa çiçek sevişim böyle oldu…

Bugün gene o geldi. O geldiğinden beri cennet olan odama gene o geldi. Benim bileklerimi tuttu, tuttu. Bana o ateş gülü sordu.;

— Bütün yapraklarını kopardım, dedim. Bana ateşten daha ateş nefesleriyle sordu;

—         Getirdiğim gül nerede?  dedi.

—         Bütün yapraklarım kopardım, diye cevap verdim. Fakat o gül, benim gönlümü istilâ etti. Damarları kalbime ateş usaresini [Öz su ] döktü. O gül benim kalbimde… Fakat bunu ona söylemedim. Bana sihirden daha füsünkâr sesiyle sordu. Bunu ona söylemedim.

Bana güzel gözlerinden, aşkın ebediyet güneşi parlayan gözlerinden ateş ve nur saçılarak, yaklaştı. Ben bu bakışlardan bütün kudretimi toplayarak kaçtım. Bu ellerden uzaklaşmak istedim. Bütün varlığımın manası aksetmiş güzel gözlerinden kalbim sızlayarak, yanarak kaçtım. Bileğimi yakan avuçlarından titreyerek alevler içinde kaçtım.

Yandım fakat bun ona söylemedim.

—         Beni bırakın, dedim,

O beni kendine çekti;

—          Niçin, niçin bırakayım? Sen benimsin, dedi Niçin bırakayım güzelim, gel sen beni tervih et[Râyiha verme. Kokutma. Kokusunu artırma. Rahatlandırma], beni aşkınla okşa. Sana zevkim, sana neş’em, manevî rüzgârım diyeyim!

—         Bırakın beni! Bu ateş beni yakıyor, dedim Gözlerinizin zerre zerre vücudumu, ruhumu eriten ateşi beni yakıyor. Dudaklarınızın güzelliği, harareti beni kurtuluş imkânı olmayan ateşler içine atıyor.. Kalbimin dudağını bu har dudaklarından gözlerimi ebediyete varan nurlu, ateşli gözlerinizden, kalbimi aşk alevi fışkıran kalbinizden, bu yanan, sızlayan kalbimi kalbinizden, ellerimi elinizden, bütün iradetimin, bütün iktidar ve varlığımın benden giden elini avuçlarınızdan çekiniz. Bir ateşîn ah halinde çehremi yakan nefesinizi yüzümden, gözlerimden çekiniz.

Benim bileklerimi tutmayın, bana öyle ezelden gelen sedanızla hitap etmeyin.

Benden, benim gönlümden, aşkımdan doğmuş hayalinizle, gözlerinizle beni perişan etmeyin, beni bırakın!..

Bana öyle sâhir bir bakışla bakıyor, bileklerimi öyle kavrucu bir ateşle tutuyordu ki, benliğim damla damla eriyor, gözlerimden, dudağımdan, bütün mesamatımdan onun bakışlarının istihale ettiği bir ateş ruhumu sarıyordu.

Sedirin üzerinde bütün mukavemetim erirken o, dizlerine düşen başımı çekerken ona,

—         Bırakın beni! diyordum. O kadar istiyorum ki, bu ses hep kulaklarında kalsın ve onu hiç unutmasın!..

Halâ sedirin üzerindeyim. O kadar takatsiz, o kadar bitabım ki, içip içip te şaraba batmış gibiyim, kayıp buruşan beyaz çiçekli yeşil Örtü, yere düşen beyaz yelpaze olduğu gibi duruyor..

Nerede ise Tuğ gelir. Bunları düzeltecek kadar bile takatim yok… sadık Tuğ, Canın kendi kızı gibi tuttuğu kimesiz vefakâr kız… hem de benim süt kardeşim. Benden yalnız çok sevdiğim için küçük Emre’yi kıskanır sitem eder.

Akşamın gittikçe koyulaşan karanlığında yanan gözkapaklarımı açmaya çalışıyorum.

Bu oda ne derin bir mana ile güzelleşti. Bir köşede sarı topuzlarına dayanarak benimle konuştuğu hurma dalından yapılmış yatağın, yanında onun ve benim yüzlerimizi bir arada ateş içinde gördüğüm ayna., sonra bütün odanın kalbini teşkil eden yeşil sedir… benim içimdeki ateşle yanan canlı birer alem gibi hisli ve mukaddes…

Dolunay iki üç günde bir geliyor. Fakat bu günler başka bir alemin günleri oldu. Bu aşk rüzgârı benliğimi yakıp dağıtmaya başladığından beri, bambaşka oldu.

Dolunay bana ateş gülü getirdiği andan beri, sanki varlığıma Dolunay’ın ruhu olan ilâhı ateş sirayet etti.

Eski varlığımın yanıp bittiğini duyuyorum. Omu bana geldi, ben mi o oldum, bilmem.. Gözlerimde akseden ruhumun aydınlığı beni yakıyor. O benim gönlüm mü, yoksa ben onun aşkından mı yaratıldım bilmem..

Ben bir daha doğdum, baştan onun aşkıyla düzüldüm, biliniz..

Dolunay yalnız, yeşil sedirin üzerinde saatlerce, o âlemde başı sonu olmayan anlarda göz göze mest kalıyoruz, Can ve Tuğ uzakta, işlerinde..

Onu kapıdan üçümüz bekliyoruz. Dolunayla kısa süren bir konuşmadan sonra onlar çekiliyor.

**        

Bugün yine ona gönlümün bütün ateşiyle yalvardım:

—         Bırakınız beni!  diye yalvardım ve istedim ki, bu sesi o hiç unutmasın…

Ondan her başımı çekişimde iradet ve varlığımın bir parçası daha yandı, iktidarımın bir parçası daha elimden gitti.

Mukavemet edilmez bir ateş içinde bitab [yorgun] düşerken istedim ki, bu ses kulaklarından hiç gitmesin! ..

Oh, bu aşk günleri ne ateşin, ne sehhar!

Dolunay bazen (Sülün) ün üzerinde ve ekseriya yaya olarak gelir. Her an artan mukaddes ateş ruhumu yakarak onu karşılarım.

Aklın iflâs ettiği bir mestlik içinde, hayale tasavvura sığmaz bir aşk âlemi başlar.

Bu gözlerden akseden nur şarabını kalbimle içerim, içerim. Ne o şarap tükenir, ne benim yanıklığım… Ve Dolunay benim (bırakın beni! ) deyişimi mest olmuş gibi tekrar eder durur.

Can’ın odası ile benim odamı ayıran bölmenin kaplamaları arasından bazen bir gölge geçer, bu bozulan bölmeyi tamir eden işçinin gölgesidir…

Meğer âlem içinde âlem, maddî aslan hududunu geçen, bir can âlemi varmış…

Ve meğer bu âlem bana nasib olacakmış, ne mutlu!

**

O günden beri, o ateş gülü getirdiği günden beri ne kadar zaman geçti, bilemiyorum.

Ben zamanı mı kaybettim, bilmem…

Onunla bulunduğum, onu hissettiğim bu anlar ebediyet gibi nihayetsiz. O aşk gülünün kanı damarlarıma geçtiği ve nazarlarımda ruhum yandığı andan beri yerde miyim, gökte miyim, bilmiyorum.

Her halde toprakların, insanlık dünyasının üzerinde değilim. Aşk dolu bir ruh kesildim ki, başı ucu. bulunmayan bir istiğrak ve nur âlemindeyim.

Artık bana ondan başka hiç kimse hitab etmiyor ve bu dünyada ben tek bir kimseye tesadüf etmiyorum. Yahut, bütün sedalar, bütün hayaller bana onun aşkından bahsediyor, onu söylüyor, onu anlatıyor Bütün nazarlar onun gözlerinin şulesinden akseden ziyaya batmış…

Ne garip… Artık o ufuklarda gündüzleri geceler takip etmiyor, garib semalarda mahzun akşamlar olmuyor mu bilmem…

Ben bütün çiçeklerden onun gül nefeslerinin kokusunu koklu yorum. Bunlar aşkın çiçekleri mi bilmem

Gözlerimi kapıyorum, onu görüyorum. Açıyorum, gene her yüzde, her yerde, her an onu görüyorum. Gözlerimin bebeğinde, bu yanan kalbimde mi, ruhumda mı bilmem!

Şimdiki buyan aydınlık hava içinde Emre’nin gözlerini görür gibi oluyorum. Sanki, o parlak güzel gözleri solgun yarım aya benimle beraber bakmak için uzaklardan, ta Mısırın hicran semalarından geçip geliyor. Ona her şeyi söylemek istiyorum

Emre benim ruhumu kardeşi !

O seninle başbaşa hasretle baktığımız ay şimdi ıssız bir dünyada bomboş, renksiz, nursuz kaldı, O aydan elinde kalbi yakan bir ateş gülle o, bir ilâh şeklinde benim yanan ruhuma vücuduma, benim cihanıma doğdu. Emre, şimdi ben onunu m, daha etrafımda ne bir ışık, ne de ondan bir işaret yokken senin ruha yakın gözlerin, gözlerimin içinde bir görmüştü, O vakit bu sırrı sen bana açıkça ifade etmiştin: sen onun olacaksın! demiştin.

Elbet hatırlarsın: Portakal bahçelerinde seninle yan yana geziyorduk. Yine seninle beraber bulunduğumuz zamanlardaki o fevkalâdeliği o anlatılmaz zevki hissediyordum: Emre, bak şu yol ne kadar güzel demiştim. Gel şuradan gidelim, beline de kolumu sarıyım şöyle geçelim. Bak şu minelerden sana toplayım. Senin gibi nazik, göğsüne takalım, e , mi ? ben senin bu güzel gözlerini ne kadar severim, senin ismini soylemek bile bana kuvvet verir. Sen, bu karanlıklar içinde benim ruhuma aydınlık verensin. Bu gözlerde bilemediğim, çok sevdiğim bir aydınlık vardır, benim ruhuma teselli verir.

Niçin Öyle gülümsedin Emre?

Yine; ah sen bu sözleri nereden bulursun deme. Şaka mı söylüyorum zannediyorsun!  hayır, hayır ben seninle geçen zamanlara hiç doymam; kuş gibi uçar.

Hadi gezelim Emre: hem bu akşam uzun uzun, çok çok gezelim. Bahçenin bütün etrafım dolaşalım,

—         Emre’m.. Bilir misin? Ben sana her şeyimi söylerim de, sen bana karşı hep böyle gizli, sessiz durursun. Niçin bilmem ki, sen kalbini benden saklıyorsun. Bu kadar beraberiz. Senin hiç bir şeyini bilmiyorum. Niçin sanki Emreciğim?

—         Kalbimde Kıç bir şey yok ki, Ayça… bom boş Ne söyleyeyim? demiştin.

—         Değil, değil Emre.. Söylemiyorsun. Beni sen sevmiyorsun. Biliyorsun, ben yalnız seni severim. Niçin elini benden çekiyorsun?

—         Zalim.

—         Zalim miyim?

—         Elbet.. Dolunay’dan kaçıyorsun. Onu üzüyorsun.

—         Dolunay’ı üzmek mi? Ne münasebet.. Onun benimle ne alâkası var?.

—         Pek çok. Allah’ıma yemin ederim ki, sen onun olacaksın!

—         Emre rüya mı görüyorsun?

—         Dolunay’ın evli olduğunu bilmiyor musun?

—         Olsun!

Bu ateşin rüyaya bir an bile inanmak mümkün miydi? Güldüm sen de güldün..

İşte o gün, sen, uzaklara yalnız ismini bildiğim bir memlekete Mısıra gitmek istediğini ve Orada amcanla beraber kalacağını söyledin.

İsyan ettim. Sana yalnız olamayacağımı, aya sensiz bakamayacağımı, aydınlıkların bana karanlık görüneceğini yeminle, ısrarla söyledim.

Beni dinlemedin. Narin elinle tepelerden doğan parlak ayı gösterdin;

—         Bak, ay Dolunay’a ne kadar benziyor! dedin! [1]

 [1] Mısırdan bir kervan iki gün evvel Emre’den bir mektup getirdi. Bir yerinde diyor ki ; her taraf bana neşesiz, hazin ve boş geliyor. Dün gece bir ziyafete gittik. Zevk alabilenler için, eğlence pek parlak oldu. Fakat benim için karanlık, hiç birini gözüm görmüyor. Akşam dönerken mehtap vardı. Parlak ayın içinde iki şahıs başbaşa durmuş gözlerimi horlandırıyordu. Dolunay’ın kudsî hissine hürmetle bu gördüğüm güzelliğine daldım. Hep size baktım. Bugüne kadar her gece saatlerce sizinle konuşuyor ve sizi görüyorum. Eminim ki sen de beni görüyor, ruhumu tâzip etmemek için asilikten vazgeçiyorsun.

—         Emre’m, seni buradan ayıran sebebi sonradan öğrendim,.. Senin hisli ve şiir dolu benliğinde hâkim olan Dolunay’mış.. Bunu benden nasıl gizledin. O vakit aşk diye bir kuvvet bilmediğim için bunu anlayamadım. Senin Dolunay’a karşı duyduğun hissi fevkalâde bir hayranlıktan ibaret zannettim…

Emre, o ıssız, o karanlık gecelerde ne yapıyorsun, benîm Cebrailim, benim ruhuma şifa getiren kardeşim!.. Hicran ve hasret topraklarında sen yanıma, gel. Benim aşkım senin o ziyalı geceler gibi parlak güzel gözlerini de sarar. Bütün cihanın aşkı birleşse benim aşkımın yangınında bir kıvılcım gibi kalır. Ben her türlü kayıttan hariç bir aşkla yanıyorum. Kaçma, gel! O ince, sevdiğim elini bana ver, onun aşkı yangınından sen de yan! o alevden bütün kâinat yanıyor. Gel kardeşim, gel!..

O vakitler sen, Canla beraber, Dolunay’ın hücresi ismini verdiğin avlusuna gider, orada saatlerce bulunurdun. Ve bu gidişleri bana hararetle anlatırdın. Dünyada bir tek Allah olduğunu, putların taş parçaları olduğunu Dolunay sana gizlice söylemişti. Onların yalan olduğuna ikimiz de inanırdık. Fakat ben seni öteye kadar tâkib etmek istemezdim. Dolunay senin için (insandan yukarı) bir yarı ilâhtı.

Can’ı benden uzaklaştırması, kadınların ona fazla iltifatı beni ondan zahiren uzaklaştırırdı. Korkuyor muydum? Her halde… Hem de çok korkuyordum. Mukavemetsiz bir surette her kadını kendine bağlamaya alışmış olması da beni hiddetlendirirdi. Fakat bir yandan da ona şiddetle meclûptum.

Sen beni yola getirmeye çalışırdın. Sence âdeta, Dolunay bir mabuddu. Bütün servetini nasıl fakirlere dağıttığını, senelerce sade su ve hurma ile geçindiğini bazen haftalarca, münzevi yaşadığını, meleklerin ona  yiyecek getirdiğini., sayar dökerdin..

İSTİĞRAK

O aşkını, bakışlarını, bütün vücudunu öyle taşkın ve mebzul [bolca bulunma]saçtı ki, bir tuğyan içinde gark olmuş gibiyim. Nasıl bu kadar yaklaştı. Benim sesime benim yalnızlığıma, benim vücuduma, benimle geçireceği anlara o kadar muhtaç ve beni kendine, aşkına çekmekten Öyle zevk alıyor ki,. Bu ne yakıcı, ne mesteden bir hakikat.. Oh kelimeler ne âciz:, ne fakir!..

Ben yanından bir adım uzaklaşırken sımsıkı bileğimi tutuyor, bırakmıyor. Tutan elleri alev gibi, gül kokan nefesi ateş gibi. Bu çekişteki hararet bir an hafiflemiyor, bu ateş hiç eksilmiyor, artıyor, yanıyorum.

Gözlerinde bütün Ayça, yüzünün gül renginde, kollarında ümit ve arzusunda aşkında hep Ayça, bakınca adeta bütün Ayçayı görüyorum. Gözlerinde, dudağında, bütün vücudunda kendimi görüyorum, Ateş sesinde, sözlerinde kendimi hissediyorum.

Oh! acaba omu Ayça’ya meftun, Ayça mı ona! Ne çabuk, nasıl böyle o bana, yahut ben ona karıştım. Karşımda aşk dolu, fakat kendim olarak onu ve bütün aşkımı görüyorum.

Yanımda iken ben onda gibiyim, yanımdan gidince kalbimin, hissimin gözleriyle onu görüyorum. Bana hiç bir an, bir nefes yok ki, yaklaşıp ta alev nefesini vücuduma saçmasın, bu görüş öyle şiddetli ki, adeta onu cismimin gözleriyle de görüyorum. Ellerim ona dokunuyor.. Mutlak maddi mesafeleri aşarak bana geliyor, ayrılamadığı bu aşkının yangınını, aşkının vücudunu ziyaret ve tavaf ediyor..

Buraya ne kadar tehlikeleri göze alarak geliyor. Bir Candan başka her keşten sakınıyor. Hele Ünal’dan çok çekiniyor. Öyle gizli ve heyecanlı bir geliş ki..

Onu kapıda bekliyorum ve bekletmeden içeri alıyorum.

Deveye bile binmiyor. O halde yolu bu sıcaklarda yayan geliyor. Gelince gitmek istemiyor. Vaktin çabuk geldiğini söyleyerek gidiyor. Benimle kalarak, benim yanımda olarak gidiyor.

Onu üzmekten artık içim sızlıyor. Fakat o benim üzmemden de zevk alıyor. Hatta dün bana;

—         Biraz hırpala beni Ayça’m, hadi ne olur, diye gözlerime, nihayeti bulunmayan nazarlarla uzun uzun baktı..

**        

Üç akşamdır bize geliyor… Her tarafım aşkın sürür ve cuş ile kaplanmış.. Bu yakınlık beni yakıyor, hazan kalbim bu şiddete tahammül edemeyecek, ruhum bu kadar güzelliği ve ateşi kaldıramayacak gibi geliyor. Yarabbi, bu vücut dün gece onun yanında mıydı?

Aynada kendi vücuduma bakıyorum: Bu çehreyi, bu gözleri, onun yüzünde uyuduğu bu saçları ne kadar seviyorum. Ben ona da âşıkım, parlayan ziyasına eserine de hayranım! Dolunay’ın olan bu vücuda prestiş ve ibadetle bakıyorum.

Dolunay’ın hücresinde sabah şafak sökerken (Ayçanın semtinden geliyor!) diye okşadığı genç sesli ihtiyar bağcının şarkısı bağladı…

Demek şafak söküyor. Oh! Ne ilâhı, ne aklın üstünde bir sabah!

Dolunay! Kalbinin her köşesini aydınlatan, kaplayan çehren ve onun aydınlığı içinde, Ayça’yı bulamıyorum.. Onun teni, canı, aşkı olan kalbi, manası sensin! ..

Bu gecelerden birinde, yüzünü, o kadar heyecan veren o harikulade ve hiçbir insan çehresinin benzeyemediği ateş saçan yüzünü, benim yüzüme, gözlerime yaklaştırarak:

—         Seni seviyorum Ayça’m! dedi.

Fakat bu söyleyişte, bir ilâhı aşkın beşerileştirilmiş öyle cazib bir ifadesi vardı ki, kelimelerin bütün sadeliğine rağmen, daha hiç söylenmemiş bir bekâret ve kudret taşıyordu. Onun dudaklarından gelmek itibarı ile bu söz müthiş bir ateşti.

Her ikimiz de, eski bir aşk rumuzunu canlandıran bu ibtidaî sözün, bu aşkın bir ifadesi olamayacağını biliyorduk.

Ah Yarabbi, ben bu vücudu ne yapıyım, nasıl saklayayım! diyordum.

Yaman ellerin saçlarımı okşuyor:

—         Ne yapacaksın, Dolunay’ın sevdiği! diye sev, okşa ona bak! diyordun.

Nefeslerinin gül kokusu, canımı, ruhumu dolduran, bir ateşle yakıyor.

O da, Canın koyduğu güllerle dolu idi. Fakat ne böyle gül kokusu, ne böyle ateş görülmüştür. Bu, (koklanan ateş) bütün dünya çiçeklerinin kokusunu ebedî bir rüzgârla uçurup götürdü, renklerini yakan bir ateşten soldurdu. Bu ses içimde akseden, yakan bu ses, dünyada duyulabilecek her sedayı susturdu.. Kulaklarım artık hiç bir ses işitmez oldu..

Bir aşk parıltısı içinde son kudretiyle yanan, parlayan ruhuma ilâhı bir ses diyor ki:

—         Ayça… senin bundan daha mes’ut anın olamaz? yaprakları yanmış sarı gül içinde titreyen mukaddes ışığa çevirip baktığı bu çehre, aşkın ışrakında [Işıklandırmak. Parlatmak. Güneşlik yere dahil olmak.] son damlası da aşkın ziyasın kesilerek artık yaşamıyor, bitiyor.. Son damla canımda aşka, nur ye ateşe vererek bitiyor.. Tekrar o ses:

—         Ayça… Benim sana olan nazarım çok başkadır. Yalnız bu yeter, Ayça’m! diyor.

Bu gecenin hatıraları bir alevin müthiş ihtirakı [yanmak; tutuşmak.] içinde birbirine karışıp, bir ruh oluyor.. Çok çok kokladığım bir amber kokusundan sarhoş gibi canım ve tenim bu istiğrak aleminde eriyip seçilmez oluyor ve başka aşk alemlerinin hudutları gözlerimin önünde açılıyor, açılıyor.. Dolunay’ın dudaklarından kalbimin içine sızan sesini tekrar işitiyorum:

—         Aşkımız hiç bir vakitte eskimez ve hayatiyetini kaybetmez güzelim.! O, güneş gibi bu dünyayı aydınlatır. Onun zeval ve nihayeti yoktur sevgilim… O aşk, bir çok namlar ve isimler altında devam edip gider. Her şey, dağlar taşlar, bulutlar, havada ve topraktaki en küçük mahlûklar bizim aşkımızı zikrediyor…

Görüyor musun, güneşin şulesi gurub vakti gene kendine dönüyor. Aşkın tecelli ettiği vücutlar ortadan kaybolsa da aşkın, kendi kaybolmaz, o her vakit vardır. Onun ne dini, ne milleti olamaz.. Her dinde, her millette, her an o birdir. O öyle tam ve mükemmel bir kudrettir ki ne artar ne eksilir, ne yükselir, ne alçalır, O, ne fakir, ne çoban, ne, hükümdar tanır; kulübede de, sarayda da, bir hükümdarın gönlünde de hep o aşk .. O, bütün beşerî mukaddesatı yakan en muazzam bir hükümdardır.. Onun hükmü gibi bir hüküm yoktur. Onu ne cihanın hâzineleri, ne saraylar, ne aylar, ne güneşler satın, alamaz; bütün bunlara o hâkimdir. Aşkın zebun ettiği bir kalbi hiç bir kudret yükseltmez.

Aşkın kudreti önünde koca denizler küçülür, bir katre olur; onun nihayetsizliği yanında ebediyetler bir an olur.

Ve gene öyle aşk demleri vardır ki bir anı, bir ebediyet gibi nihayetsizleşir.. Aşkta mukaddes bir zerrecik bir kâinat olur. Onun kanunları bambaşkadır, bu tabiat kanunlarına uymaz ve onun hükmü daima bu tabiatın üstündedir Aşk kalbe girince orada ne varsa yakar, yıkar.. Nasıl ki bir cihangir bir memleketi zabtedince, evvela oranın ulularını mevkiden düşürür. Aşk ta, şeref, haysiyet, gurur gibi bütün uluları tarac [Yağmalama, talan etme ] eder…

**        

Ne garib!  bir vücut, iki de olabiliyormuş. Benim bu vücuduma bir başka aşk ruhu sarî oldu. Eski benden eser kalmadı; ruhumla beraber, vücudum da bir başka vücut oldu. Zerrelerim, tenimdeki kan, bu aşkın rengine ve ateşine boyandı, tenim bu aşkın şulesine battı, bu ateşle dirildi. Bende kuru bir addan başka bir şey kalmadı. Artık ben, ben değilim.. Ben aşkım! ben bu nur içinde bu nura batmışım, güneş olmuşum. Benim kendim aşk oldu, varlığım gitti ve canım o yârin şulesiyle aydınlandı.. Halbuki ismim gene o isim; fakat ben, o ben değilim… Beni vücudumun şekline bakıp öyle çağırıyorlar. Kendim de evvelce bu aşkın, bu ateşlerin yerinde bir varlık olduğumu hissediyorum.. fakat bu eski varlığa Öyle yabancıyım ki… O bomboş bir kılıf, topraktan, ruhsuz bir zarf! nasıl olup ta burada, böyle ateşin bir âlemin doğduğunu kendim de bilmiyorum… Yalnız bu ateşlerin, nurları içinde onu görüyorum, onu biliyorum, onu duyuyorum…

Ondan başka bu dünyada bir vücut yok ki… O, bütün kâinatı, gökleri, dünyayı, zamanı dolduran, bir tek vücut yalnız  o, benim sevgilim, benim taptığım! Bana sarılmış olduğu halde; Ayçam! dedi. Ben çok kıskancım, dikkat et, senin her şeyini kıskanırım En ufak bir ihmal her şeyi bitirir, o vakit beni kaybedersin, zulmet içinde kalırsın Bu sözü işitince öyle hayret içinde kaldım ki…

—         Senden başka bu dünyada kimse yok. Bu dünya seninle dolu!. Yemin ederim ki senden başka kimseyi germiyorum, hissedemiyorum. Söylediklerin gölgeler mi, hayaller mi bilmem, ben bunların hiç birini hissedemiyorum Aşkın namına yemin ederim ki yalnız sen varsın! Ben yokum, yahut sana karışmışım, dedim, ve:

—         Bu sözleri nasıl söyleyebiliyorsun! diye elimi saçlarıma götürdüm, çekmek istedim. Kalbim durur gibi çarpıp sızladı, bu sözün dehşetine hâlâ inanamıyordum O, beni sardı yüzü yüzümü örttü:

—         Ayçam, Ayçam, bunlar söz, yalnız beşerî sözlerden ibaret, hakikî bir manası yok ki., diye beni avuttu.

—         Bak neredeyim, sana ne yakınım, benim zevkim, benim neş’em!

Kalbim hâlâ acıyordu. Ben onsuz sevgi tasavvur edemem ki, onu sevmeden, onu görmeden, bilmeden yaşamak ne boş, ne hazin bir ömür. Nasıl bu hale tahammül edebiliyorlar ve nasıl gülüp eklenebiliyorlar? Onların gülmeleri zehir, her bir nefesleri bir iztırabtır! demek istedim, fakat söylemedim. Ağladım, ağladım. Beni dizine yatırdı. Saçlarımı okşuyordu. Bir az mahzun bir sesle:

—         Bu güzel vücut toprak olacak! dedi.

Bana bir elem geldi., vücudumun toprak olmasından değil, böyle dizinde yatarken onun bunu düşünmesi beni müteessir etti.

—         Demek vücudum toprak olacak! dedim. Senin aşkına mazhar olan vücut toprak olabilir mi? Hem böyle bu kadar yakından, bu kadar mahrem ve ateşin bir aşk âleminden sonra?!

Gülümsedi ve ses çıkarmadı..

Benim ruhum bir başka ruh olurken, vücudum de başka bir vücut oldu. Bu ten, artık her zerresinde aşk yanan, her noktası onun vücudu aşkına temas etmiş, karışmış, onun aşkından ibaret!. Benim her zerrem; Dolunay, Dolunay! diyor. Bu mu toprak olacak?

Yoksa, mazinin garib bir cilvesi içinde silinen, eski vücudum mü? Her halde budur. Onun bana nisbet edildiğini, beni hatırlattığını bilirim. Dolunay’dan başka herkes beni, şimdi hayal olan o eski vücudun ismiyle çağırır..

O eski vücudum toprak olabilirdi. Fakat bu aşktan ibaret, o gül nefeslere karışmış, ondan yetişmiş mukaddes aşk vücudu haşa! Buna imkân yok.. Bu ölmez, bu toprak olmaz, bu solmaz..

Maddî şeyler gözle görülür, elle tutulur. Halbuki beni bu cihanda ne kimse görüyor, ne de ben Dolunay’dan başka kimseyi görebiliyorum. Benim zamanla ne alâkam var ki, onun hükmü bu mukaddes vücuda tesir edebilsin?!

Dolunay, benim üst üste gelen üzüntülerimi, dağıtmak için bazı bazı söylediği sözü tekrar etti.

—         Ne istersin Ayça’m, daha ne istersin yapıyım! Öyle aşkın tuğyanına batmışım ki bir şey diyemiyorum. Ne isteyebilirim, hiç!

Benim isteyebileceğim her şey, daha arzu haline bile geçmeden zuhura geliyor, benim gönlümde bile belli olmadan onun elinden, gözlerinden zuhura geliyor. Ne istemek mümkünse düşünmeden düşünemeden, düşünmeye vakit bulamadan karşımda etrafımda buluyorum ve bu hal, aşkın bu  ateşin tecellisi beni yakıyor, ateşin güller gibi koklamak için birinden ötekine yaklaştıkça yanıyorum. Değdikçe yanarak, yandıkça atılarak bunların can kokusunu kokluyorum..

Dolunay gitmek için ayağa kalktı.

—         Ayçam, dedi. Delik bir destiye şarap dökülürse sızar ve biter. Ben bu güzellikleri delik testiye dökmüyorum, senin gönlüne dolduruyorum. Sen bu yükün altından ancak aşkla kalkabilirsin; yalnız aşk, hep aşkla. .

**        

Uruk, Uruk!

Benim aşkımın yurdul

[Uruk, antik bir Sümer şehri. Kent, Fırat Nehri‘nin bugünkü yatağının doğusunda, nehrin eskiden kurumuş bir kanalının üzerinde bulunmaktadır. Bugünkü Irak‘ta Al Mutanna ilinin başkenti Samava‘nın 30 kilometre doğusuna denk gelir. Uruk, Babil döneminde de varlığını korumuştur. Kitab-ı Mukaddes‘te şehrin adı Erek olarak geçer.]

Seherlerinde açan pembe güllerin, rüzgârlarında esen sevdiğimin nefeslerinden bir eser, yıldızlarında, güneşinde yanan aşkımın harareti ile sen ne güzel, ne İlâhîsin!

O güzel gecelerin aşkımı bilir; mehtabların, onun bana: Sevgilim! diyen sesini gizlice işitmiştir.

Benim aşkımın memleketi, dünyanın kalbi sensin! En hücra [büyük taş] bir taşından, en küçük zerrene kadar mukaddessin!

Senin güzelliğin sayıp dökmekle bitmez, senin methinin sonuna erişilmez ki..

Aşkım bu çöllerin ateşin sahnesi içinde doğdu; kalbimle bu ikilim arasında şiddetli bir kaynaşma var,. Ateşin aşk gülü bu kızıl güneşli ufuklardan doğdu.

**

AŞK AĞACI

Onunla beraber Uluand’ın bahçesine gitmiştik, bana;  Güzelim , diyordu, anlamayana hitab etmek, kuru bir dağa söylemekten güçtür. O bile;  Hey ; desen birkaç kerre tekrar eder, cevab verir. Anlamamak gibi bir illet yoktur. Sen beni anlarsın beni bilirsin güzelim.

Başını göğsüme koyuyor ye devamla;

—         Sen benim bu hasta, derdli kalbime ilâç, şifasın!

—         Ben iftirak [Perişan olmak. Ayrılmak, dağılmak] ve hicran derdi ile hastayım, benim arş ve karargâhım sensin!

Kolumdan çekerek:

—         Bak buraya! diye bir ağacın önüne götürdü. Göğün içlerine kadar uzanmış, ulu dalları vardı Kökünden dallarına kadar baştan aşağı yemyeşildi, ömrümde bu kadar yüksek ve geniş bir ağaç görmedim. Fakat asıl hayret edilecek şey, koyu yeşil bir sarmaşık onu büsbütün sarmış, en küçük bir noktasını bile boş bırakmamıştı, kendi yaprağından bir tane bile görünmüyordu.

Ne hoş ve garib bir manzara! dedim.

—         Bak Ayça’m, İşte aşk ağacı! Gördün mü aşk onu nasıl sarmış, kendi vücudundan hiçbir eser bile bırakmamış. .

İşte aşkta, varlığı böyle yakar kavurur; insanlıktan bir hatıra bile bırakmaz ve nihayet yerine kendi kaim olur. Aşkın kemâli ölümdür!

Acıya benzer bir ateş, içimde derin bir noktayı sızlatıyor, buz gibi havada, sıcak terler şakaklarımı ıslatıyor, yanıyorum, bu şiddetli ifade beni sarhoş ediyor. Gözlerine baktım, tıpkı içmiş gibi. . Halinde sarhoşların hali vardı. Gayri ihtiyarı etrafa baktım, kadeh ve şarab aradım. . Halbuki deminden beri burada idik. .

—         Ben, diyor, ulûhiyet ikliminde öyle bir çarhım [çark. Devreden, dönen] ki, eteğimde binlerce ay tutarım. Güzelimin hayali canıma munis olalı öyle bir güneşe sahip oldum ki gurub etmez ve çarhındaki aylar ufûl [Gurub, batış. Gözden kayboluş. Görünmez olmak. * Mc: Ölmek.] bulmaz. Ben onun aşkından ikad edilmiş bir şuleyim. Gelin cisimlerimizi bana yakın ediniz, kalblerinizi benim bu yanan nefeslerimden tutuşturunuz! Ben o ateşim ki, ateş te benim yanışımdan şikâyetçi ve feryad edicidir.

Ben o sarhoşluğum ki bütün badeler onun tesirinden yanar parlar.. Sarhoşluk ta o sekirden o perişanlıktan mesttir.

Ölüm nedir bilir misin? Olüm, bu ateşin aşk kadehine el sürmemektir.

Benim canımın nehrinde ebediyet şarabı kaynar. Geliniz, canınızın dudaklarını benim vücuduma ya kin ediniz. Ben aşk kıyametgâhının İsrafiliyim, benim nefesim, kalbe hayat verir. Ben güzel, yüzün esiri değilim, belki bütün güzeller benim maşukumun bir şulesidir, ben, o şuleye hayranım., yoksa benim dedem put kırıcıdır!

Ben gizli ve aşikâr cünunum, onun içindir ki belki sesime bir mahrem bulayım da, ona aşk ateşiyle şuledâr olduğumu gösteriyim ve ayrılık acısını anlatıyım.. Benim bu ateş saçan nalem onun içindir ki, bu sadamda gizli olan hakikat ve sır, bana ademden midir, yoksa vücuttan mıdır? Benim yanışım, gönlümde bu müşkülü hâl içindir. Benim ruhum için yüz sene ile bir saat arasında fark yoktur, zamanın uzunluğu kısalığı birdir. Çünkü, sene, ay ve gün feleğin dönmesine, zemindekilere göredir. Biz mana alemine ve yarın maneviyatına varmışız, can alemine göre bir sene bir an; ve o bir an içinde bin sene gizlidir.

Ben aşkın celâl denizine gark olup bildiğimi bu aşk aleminde mahvederek hayran oldum. Bu feryad ve nale, işte o tahayyürdür. Ben o hayretimden şikâyet ve şikâyeti de gene kendime yâr eder yanıp yakılırım.. Cemal subhunun seheri tuluunde her an bir türlü sesle ve bir türlü esrarla bülbül gibi nalan olurum. Bazen visal denizine batar, dünya ve ahreti unuturum. Bazen hasret ve firak ateşiyle yanarım. Benim derdim, ne dilin lisanına, ne kalbin lisanına ne de hal lisanının imâ ve işaretine gelmez.. Belki ben halimden taşan manada gizliyim…

Ben, bu âlemi araştırıp aşk ağını atarım, belki bu ateşin kavalın nefesine mahrem bir yar bulurum ümidi ile.. Benim mahrem ve demsazıma, [muhip, sırdaş ] benim canımın dudakları nefes verir ve kâh nale kavala, kâh bu kamış naleye nefes verir.

Aşk, hep sinesi yanıkları ihtiyar eder ve der ki, aşk yolu kanlı yoldur. Sevgilinin gözlerinin bahâsı kandır., bende o aşkın tabiatı var., ben iştiyak derdiyle yarılmış, firak hasretiyle parçalanmış derd dolu bir sine ararım ki ona aşkın kanlı yolundan bahsedeyim, onunla hem ser ve hemraz olayım.

 

ALLAH

Putlar, ne iyilik, ne de fenalık yapamazlar  diyordu. Gömüyor musun, kurak olduğu vakit onlara kurban kesiyorlar, hediyeler veriyorlar, halbuki gökten ne bir damla yağmur düşüyor, ne hediyeler yerinden kımıldıyor…

Aylar, yıldızlar, güneş, taş, toprak hep İnsanın hizmetkârıdır. Hizmetkârdan mabud olur mu?

Bana Allah’ı anlatıyor, yüzünde hiç görmediğim bir aydınlık gözlerinde bilmediğim bir parlaklıkla söylüyor..

—         Bütün âlemi yaratan odur. Yahut bütün âlem odur! O, senin kalbini titreten aşka benzer. Yahut aşkın kendisi odur!

Derken, Ah! .. diyor. Bu Öyle engin bir ateş dünyasından gelen bir rüzgâr ki, yüzümü istemeyerek geri çekiyorum…

—         O, o kadar güzeldir ki, bu gözler, görmeye tahammül edemez, kalb hararetine dayanamaz yanar. Her giden yol ona varır; her uyuyan, onun rahmeti eteğinde uyur. Yıldızların parlak nurunda o, güneşlerde o, geceleri çölü aydınlatan, ayda o, nihayetsiz boşluklarda o, hep o, hep o vardır…  Ken’ân  dağlarının misk gibi kokan menekşelerinde o, sana getirdiğim ateş gülünün kokusunda o vardır, diyordu.

Onun, Allah’ını seviyorum, ona meftunum, çünkü tıpkı ona benziyor, onun gibi güzel, onun gözlerinin ışıkları gibi nihayetsiz… onun kokusu gibi her çiçekte, her gecenin derinliğinde… onun gibi kalbi yakıcı, eritici… Tıpkı onun kaşlarına baktığım vakit ki gibi kalb, karşısında yarılıyor… Onun gibi benlik yakıyor . Dolunay’ım gibi her şeyi, dünyayı da ahreti de insana unutturuyor.. Onun gibi varlık yakıcı… Aşkın nazarları ile öldürüp diriltmek, gözlerinin parlaklığından hayat vermek kudretini haiz… Ben onun görülmeyen Allah’ım görüyorum. Beşerî olmayan. gözlerle, kalbimin, aşkımın gözleri ile görüyorum, ona el sürüyorum, üzerinden beşeriyet kokusu uçmuş aşkın elleri ile… Kelimelerden, lisandan başka bir ses, başka bir hitapla kalbin, aşkın işittiği bir lisanla konuşuyorum; onun aylara nur saçan Allah’ı, harf ve sesleri yakan bir ateşle bana hitab ediyor, söyleşiyoruz… Ben olmayarak, vücudum mesafelerin ve zamanın tesirinden azade… Tenim aşkın bir hayali olarak, ona el sürüyorum, onu aşkın gözleri ile ziyaret ediyorum. Bu dünyanın ufukları çerçevesinden haricde, bir başka dünyada…

Ben Allaha inanıyorum, onun gözlerinde onu görüyorum, el sürüyorum.

Onun Allah’ı beni seviyor, biliyor; onun gözleri ile.. Hem ruhumun bütün inceliklerini gören bir nüfuzla ruhumu okuyor…

—         Haydi gidelim Ayçam! diyor ve ellerini omuzlarımda gezdirerek:

—         Ben senin her şeyini severim… Bu siyah ipek şalvarını, bu püsküllü terliklerini, bu al cepkenini, hele bu pembe güllerini.. Senin için senindir, diye. Senin olan her şeyi severim…

 

CANIMIN OLÜMÜ

—         Bütün güzel şeyler benimdir Ayça., dedi. Nerede bir güzel görürsen mutlak benim bununla bir hususiyetim vardır, hiç tereddüd etme!

Dizine oturup onu dinlerken, içim yanmıyor değildi. Demek her güzelle laübali.. Demek nihayetsiz bir imtidadla [Uzayıp gitmek.] bu fasıl devam edip gidecek? Bu aşk nazarı ondan ona yanıp gidecek öyle mi?

Bilirim ki o neye meylederse dünyada o olur. Hiçbir kalb tasavvur etmem ki onun ruhunda yanan şuleye tahammül edebilsin… O şule bir kere ziyadar olursa muhakkak yakar…

Demek, güzel çiçekler onun.. Bu güzel, çok sevdiğim ay, siyah gökte nihayetsiz elmas kandiller gibi pırıldayan yıldızlar onun, bu da güzel…

Vahalarda billur harelerle akan tatlı sesli kaynaklar onun, bu da güzel.

Fakat, ya seyyal, kıvrak vücutları akar sulardan tatlı, kaynaklardan canlı, göz bebekleri siyah gecelerdeki yıldızlardan parlak, dudakları koyu, renkli karanfillerden al, yakıcı güzel kızlar! Onlarda mı onun!

Ben o kadar kıskancım ki, onun bir demet çiçeği bile fazla koklamasına tahammül edemem.

Onun bir başkasına zevkle bakması, hatta en küçük bir nazar bile bana ne kadar ıstırab verir. Fakat onun o güzel gözleri için aşkı ve kalbi de feda etmek lâzım geliyormuş..

Sen kalbime hâkim olmak, bana aşkı öğretmek için etrafımda o kadar döndün, dolaştın.. Bütün hislerimi, bütün emellerimi, kalbimi, ruhumu aldın, beni bütün âleme, hem dünyaya hem ahrete karşı hissiz bıraktın.. Şimdi benden o kalbi, o aşkı da istiyorsun, öyle mi? Yalnız seninle oyalanmayı, yalnız sana tapmayı, seni görmeyi, seni bilmeyi bana sen öğrettin. Şimdi o zevki, o aşkı da benden istiyorsun öyle mi?

Ona itiraz etmedim, ne bir sual, ne bir serzeniş.. Yalnız yanaklarımı yakan ateş dalgası, kalbimden yüzüme, yüzümden kalbime iniyordu. Ebediyet kadar uzun bir an. bu ateşi içtim.. Neyi düşünsem bir ateş oluyor, neyi tutsam, niye baksam beni yakıyor, bir an evvel bana o kadar zevk, veren dünya, bir başka alem oluveriyor Bu söz üzerine hiç konuşamadım.. Zaten gitmek vakti de gelmişti, sükûnetle kuşağını verdim, yürümeğe başladık..

Ben Dolunay’a öyle bir kudretle bağlıyım ki, ona, aşkımda her şey mubahtır. O istediği gibi kalbimi, ruhumu tasarruf eder, ben ona cihanları, cihanda her şeyi verdim. Hiç bir hareket, hiç bir gölge aşkımın berrak pınarına gölge vermez.. Her şey onun. Yıldızlar, kaynaklar gibi parlak gözlü karanfil dudaklı kızlar, onlar da onun!

Gözümün önüne gelen her güzel şeyi ona teslim ediyorum ve kendim, susuzluktan içi yanan fakat içeceği suyu bir başkasına içiren bir insan tahammülü ile onun aşk anını hissiz bir aşkla seyrediyorum. Bu feragat ve insilahtaki [Soyulma. Derisi yüzülme. Sıyrılıp çıkma] iztırablı zevk ne ulvi imiş.

—         Ayça.. diyor, Çoban Yıldızı’nı gördün değil mi ne güzel ağlıyordu.

—         Onun aşkı namına, ona iltifat etmeme izin veriyor musun?

Onun sesi vücudumu, her şeyden, onun aşkından başka her şeyden boşaltıyor, garib bir ziya şeklinde vücuduma doluyor, bir teşbih şeklinde ruhum bu garib besteyi tekrar ediyordu. Fakat ben bir az evvelki hislerime rağmen hala cevap veremiyordum

Ateş kesilen yanağıma yanağını koydu:

—         Ayçam dedi. Sen benim emellerimin koncasısın, benim zevkimsin! Her güzel benim Ayçam . . . aşk manasının aksettiği her şey o dur!

—         Ayçam, ben seni neyle ölçerim!

Derken gözlerinde öyle derinden bir bakış, öyle beliğ bir ifade, nihayetsiz bir mana vardı ki, bu İlâhî hakikat önünde her şey sönüyor, siliniyor ve bitiyordu.

Fakat her şeye rağmen yaşadığım aşk hayatına göre bir rüyaya benzeyen bu teklif, aklımın ve hissimin tahammül edemediği bir şiddetle kalbime ıztırab veriyordu. Perişan bir halde idim. Demek o kadar biribirine karışan, o kadar biribirinin ayni olan gözler bir an kendi ihtiyari ile biribirinden ayrılabilecek, demek ayni bakış, ayni mana ile bir başkasının gözlerine bakabilecek, yaşadığımız bu hususi hayatı onunla da yaşayabilecekti!

Ağlamak, yalvarmak, ayaklarına kapanmak istiyordum. Manevî bir ölüm geçirmekte idim. Ona yalvarmak her vakit ki Ayça’sı, sevgilisi olduğumu hatırlatmak istiyordum. Yüzümü ona göstermek için başımı kaldırdım, gözlerine baktım. Her vakit göz yaşıma zaafla titreyen güzel gözlerini aradım..

Şimdi orada gözlerinin altın zührelerinde her türlü düşünce ve alâkayı yakan bir nur yanıyordu. Bu aydınlık bu anda bütün kâinatı kapladı, ama ne alem küçüldü, ne de nur büyüdü… Güneşlerden parlak, belki, her zerresinde bin güneş, bin ay yanan bir aydınlıktı bu.. Siyah gözlerinin parlak zührelerinde açılan bu nurdan bana, ipek dudaklarının hariri aşkı duyulmadan, ruhun lisanıyla:

—         Candan geçmeyince canan müyesser olmaz! Dedi.. Sanki kalbim yarıldı, sanki fışkıran o kandan veya canımın dudağından çıkan:

—         Aşkın kemali ölümmüş! Sözünü işittim. Fakat bunu söyleyen ben miydim, o mu, bilmiyorum. Bu anda bir kaynayan ateş içinde ben o, o ben olmuştukÖtesini bilmiyorum, bayılmışım..

…………………

Gülemre Dolunay’la kapısının etrafında dolaşıyordu.. vakit geç olduğu için kimsenin beni görmesini istemiyordum.

—         İçerde kim var? diye sordum.

—         Dolunay., dedi, bir de güneş batarken Çoban yıldızı gelmişti, dışarı çıktığını görmedim.

Masum yüzlü Çoban yıldızı, uzaktan benim akrabam da oluyordu,.

Kalbim burkuldu Fakat ben  buraya Dolunay’ı gözlemeye gelmemiştim Bu, gece vakti beni buraya getiren sebeb, içimde her gün bir az daha büyüyen bir korku idi: Bu günlerde onu yalnız bırakmamak için içimde önüne geçemediğim bir his, işte beni her an Dolunayım civarını dolaşmaya sevk ediyordu. Onun yanında bulunmak, onu  korumak, her vakit ona siper olmak istiyorum Onu kimseye emniyet edemiyordum. Belki bu hissim bir az da boşuna değildi, Dolunay’ın gittikçe artan dostlarım bir çok kimseler çekememeye başlamışlar ve kendi şöhretlerinin, tehlikeye maruz olduğunu açıkça söylemekten bile çekinmez olmuşlardı. Bilhassa Korkomutan..

Gülemre hücresine doğru giderken bana rikkatle baktı: — Haydi yavrum vakit çok geç beraber gidelim! dedi

—         Bir az daha durmak istiyorum! dedim.

O, sevgili biricik kızının gözünün önünden uzaklaşmasının sebebi olduğumu hissetmiş olmakla beraber bana olan sevgisi gittikçe ziyadeleşen, bu ihtiyar, mavi gözlerinin bütün safvetile yüzüme bakarak çekildi gitti.

Hem hücrenin önünde geziyor, hem de belki şimdi Çoban yıldızının saçlarını okşuyordur! diye düşünüyordum.

Fakat bu acı, evvelki gibi kalbimi şiddetle zonklatmıyordu.. Zira karanlıklardan doğan o ışık bunu yalanlıyordu.

—         Ayça sen onun aşkısın, kendine mahsus aşkısın. O ne yapsa sen mahzun olmamalısın bahusus ki, aşkta, aşktan başka histe yoktur.

Hele bu cümle, müthiş bir şiddetle kalbime aksetmişti…

Ağacın altında yatan Coşkun, beni görünce ahenkli yürüyüşü ile yanıma geldi. Güzel gözlerini bana çevirdi, başını uzattı., onu okşadım, bir müddet yanımda durdu, sonra gidip hurmanın altına çöktü.

Bütün gece orada kapısının önündeki hurmanın altında kâh oturdum kâh gezindim…

Üzerimde ne kama ne de başka bir silah vardı fakat bütün vücudumla ufukları dinliyordum, her zerremle onun vücudunun siperi kesilmiştim. Bazen bir deve sesi duyuluyordu… iki defa ağacın altında yatan Çoşkun başını havaya kaldırarak, bunlara yanık tatlı sesiyle cevab verdi.

Sonra derin sessizlik içinde yıldızların dönmesinden ses duyulacakmış gibi ta yıldızların boşluklarına kadar yayılan bir sükut… Çoşkun da benim gibi heyecanlı, benim gibi tetikte., ikide bir en küçük bir pıtırtıdan bir kuru yaprak hışırtısından başını kaldırıyor, hücreye doğru bakıyor… benim gibi aklı fikri ona kapılmış, rahatı gitmiş… Dolunay’ın vücudunu taşıyan hörgücünü okşadım.

Şahane duruşlu güzel başını, içlerinde onun aşkı sezilen güzel gözlerini öptüm. Yanağıma mukabele eder gibi dudağını sürdü. Bu sessiz sevişmeden sonra tekrar çekildi.

Kim bilir saat kaç olmuştu! O benim bir saat uykusuz kalmama tahammül edemez, vücudumun en küçük bir eleminden üzülür. Burada olduğunu bilse! diye düşünüyordum. Sonra, onu özlüyordum. Şiddetli bir hisle onu yanımda, bana, kalbi kalbime, yakın, gözlerini yakından görmek istiyordum. Göz bebeklerim yanıyor, kalbim yanıyor.. Bu anda geçen dakikalar ne kadar nihayetsiz, duyduğum ateş ise ne kadar payansızdı… Her şeyi unutarak gönlüm müthiş bir ısrarla onu bekliyor, ben bu ıztıraptan kendimi oyalamak için Can’ın beni merak edeceğini, kendi hücreme dönmek lâzım olduğunu düşünüyordum. Fakat onun civarında bulunmak arzusu beni bağlıyordu. Sabah olurken, hiç kapanmamış bitab gözlerim hücrenin kimıldayan kapısında onu gördü!

—         Ayçam, sen nereden çıktın! Ne iyi ne iyi, gel güzelim, gel., sana bak gül getiriyordum. Tıpkı o güle benziyor… Bak dedi. Elinde koyu al ve onun rengi gibi ateşin yapraklı bir gül vardı. Bu, pek veciz bir istikbal, bu gecenin pek manalı bir cevabı oldu.

Donmuş ellerimden tutup beni içeri çekti. Hissiz gözlerime baktı;

— Ne oldu, nen var? Cevap vermeden etrafıma baktım. Gülümsedi

—         Kimi arıyorsun güzelim, Ayçayı mı? iste bak burada!

Aynada kollarının sardığı aksimi gösteriyordu:

—         Bak işte orada!

Garip bir zaafla titriyordum. Bu anda Coşkunun nazlı başı hücrenin kapısından İçeri uzandı.. Yanık güzel gözlerinin lisan yerine geçen aşk ifadeli bakışla baktı, baktı… Ona geceyi nasıl geçirdiğimi anlattım.

—         Beraber geçirebileceğimiz bir geceyi böyle ziyan ettin., diye canı sıkıldı, sözlerinin nihayetinde:

—         Ayçam, sen üzülme ben seni üzecek hiçbir şey yapmam.

Çoban yıldızı hakikaten akşam gelmiş ve kalmak ta istemiş fakat o yollamış.

 

 

AND

Beraberce hücreden çıktık. Yorgundum, bitabdım. Dolunay kolları ile vücudumum ağırlığını alıyordu. Gözlerimde iki yakan güneş vardı. Bunlar canın güneşleri kalbin hayatını idame eden ateş ve nur membaı idi.

Göz bebeklerime hayran olarak bakarken bunu ona. söyledim!

—         Gözlerinde ateş var! yalnız gülümsedi.

Bu, gözlerin âlemi, ne güzel âlemdi! Bugün dudakların değil, ruhun lisanı ile konuşuyorduk. Ne güzel Allah’ım! Burada işte ne yer, ne gök, ne zaman ne bir mevcut var . . . Burada yalnız aşk, askın ateş ve terennümü var. Burada dünyaya mensup gözlerden bir hayal yok. Burada can güneşinin ebedî ışrakında gönül bir taabbüd [İbadet etmek. Kulluk etmek] ateşi halinde yanıp sema ediyor. Ne ilâhî bir cuşiş, nasıl ezelî bir deveran Allah’ım!

Burada, canda ikiliğe yer yok… Ben, o ruhun aşkın ateşi içinde gark olmuşum!

Biran, onun dudaklarında bu manevî kıyametin ateşi ta beşeriyete kadar in’ikas [yansıma, aksetme] etti. Sesini işittim.

—         Ayça! sen benim aşkımsın, benimsin. Fakat senin lisanından da iştimek istiyorum. Bana, aşkımın ebedî ve ezelî olduğuna yemin ediyorum, de! Her an ve her halde seni seveceğime ahdediyorum! de…

Kendime geldim;

—Elimi tut, böyle yemin et! dedi,

Gül nefeslerine karışan bu aşk yemini, hüviyetimi yakıyor, beni mestediyordu.

Fakat bir anda taşan aşkımın içinden aklımın muvazeneli sesi belirdi:

— Ya o … o, yemin etmeyecek mi?

Bu anda el ele, kalbimden geçen intizar seyalesi [akıcı şey, su gibi sıvı olup akan] onun gözlerinden, aksetti:

—         Her şeyi bırak… hiç bir şey düşünmeden söyle, yemin et.. Bu an, fikir ve düşünce anı değil Ayça.!

İşte o vakit gözlerinden akseden seyyale, beni aklın yandığı bir ateş içine atıyor.

Ey akıl, senin bu ateş sahrasında işin yok, ben bu ateşin kurbanıyım, sen var git, buraya yaklaşma yanarsın!

Gönlümün, varlığımın, ruhumun sesini bu dudaklardan yana yana işitiyorum:

—         Senin olacağıma, seni ebediyen her halde ve her an. seveceğime and içiyorum, yemin ediyorum!  O vakit o elimi bırakmadan,

—         Ben de Allah’ımın lütfu ile senin aşkını muhafaza edeceğime söz veriyorum, yemin ediyorum! dedi.

Gölgeler, etraf ne garibe Hepsi bir ruh âlemine yükselmiş, dünya silinmiş, aşk olmuş, hep bir nefes, bir aşk ateşi kudsî yemini tekrar ediyor. O, beni elimden tutup kaldırıyor;

—         Ayça, geç oldu haydi gidelim! diyor Beraber gene yürümeye başlıyoruz.. Yeni bir yol keşfettim, seni oradan götüreceğim, burada evler daha az bizi görmezler diyor.

Ne sevimli yollar bunlar; Etrafında yeşil çimenler temiz ve asude.  Öğren de bir daha bu yoldan gelirsin!  diyor, Allah verede bunları unutmasam! Hiç birini bulamayacağım muhakkak kendimi bilerek yürümüyorum, ayaklarım kendi kendine hareket ediyor ve yarı yarıya denize batmış gibiyim yürüyemez bir hale geliyorum. Oturalım! diyorum, oturuyoruz…

Karşıdan Uluand’ın çobanlarından birinin kızı geliyor, biri tanıyor, Dolunay ona selâm veriyor, otur! diyor..

Bu kız hem güzeldir, hem de alımlıdır, elinde babasının kavalı var… Dolunay bu kavalı kızın elinden çekip alıyor ve dudaklarına götürüyor, çoban kızının gözlerine akseden aşka dalarak, başı bir hurma ağacının gövdesine dayalı, bir yangın kadar ateş dolu… Kaval onun içinin ateşinden dağlanıp, bom boş vücudundan ses veriyor. Aşkın esrarı rüzgârı onu baştan başa yakıp o hararetle feryad ediyor.

Bu sırada telaşla bize doğru biri yaklaşıyordu; bu Uluand’dı. Bizi o halde görünce müşkil bir vaziyette kalarak, Dolunay’ın karşısına eriyen, birden sükûn bulan bir sesle:

—         Dolunay, dün söz vermiştin, Gülemre’nin evinde halk toplanmış seni bekliyor.. Vakit o kadar geçti ki seni aramaya çıktım meclisi burada mı kuralım? dedi.

Uluand, onun aklı gibidir. Onun aşka kapılan ruhunu daima beşeriyet ve akıl dairesine çeker.

Dolunay gerçi şarap içmemişti, faka bütün dünyanın meyhanelerinde içmiş kadar sermestti. Uluand’ın sözlerini duydu fakat anlamadı. O tekrar rica etti!

—         Postları buraya mı sereceğiz Dolunay?

Dolunay, yavaş yavaş kendine geldi. Çoban kızı orada kaldı, üçümüz Gülemre’nın hücresine döndük. Yolda :

— Çoban kızının gözlerinde Ayça’mın aşkını görüyordum beni ayırdınız!  dedi. Başka hiç bir şey konuşmadı.

Aşk, aşk, bütün hakikat o… ondan başka her şey yalan! Aşk ebedî, aşk bu gölgeler aleminin bî zeval nuru, aşk bu hayal ve zılam [karanlıklar] dünyasının fena bulmayan ruhu! Her aldığım nefes onun varlığına, dünyanın yokluğuna şahit! Gözlerde aradığım ifade, dudaklarda aradığım hep aşk… fikirlerde aradığım mukaddes aydınlık o… ondan başka bir şey görmüyor, ondan başka bir şey duymuyorum, ondan başka bir şey beklemiyorum. Artık bütün çöl büyük bir kitap gibi bana aşkı söylüyor, onun bitmez tükenmez nihayetsiz vasfını anlatıyor… Ruhum bu destanı dinlemekten bir an melal duymuyor, gönlüm ona kanmıyor. Sonsuz bir heyecan, bir vecd, bir ateşle aşk, hep aşk beni cezbediyor, beni yakıyor ve bu yangına, bu ateşe teselli gene aşk, gene ateş oluyor… ateşten bir maşrapa bana ateş sunuyor, yandıkça, içimden şikâyet taştıkça ona, hep ona sarılıyordum.

**

İKİ TENDE BİR RUH

Sevdiklerinin geçtikleri yerlere başlarını koyanlar, yüzlerini sürenler bulunabilir; onların eşiğinde sabahlayanlar, taparcasına esir olanlar, hatta uğrunda sabahlara kadar göz yaşı dökenler camım feda edenler bulunabilir. Fakat onun aşkından, ona ait olandan başkasında hiç bir vakit bu ittihad ve infisalsizlik [olduğu yerden ayrılma, yerini bırakıp gitme, azledilme. ] olamaz. Onun ruhu benim ruhum, benim ruhum onun ruhudur.

Bir akşam o gittikten sonra yeşil sedirin üstünü düzeltirken, sağ elime, ta kemiğime kadar sızlatan bir ağrı geldi. Saksıdaki çiçeklerin, sularını güçlükle değiştirebildim.

Mütemadiyen onu özlüyordum; ruhumda hayali şiddetle parlıyordu. Sol elimle bileğimi sıktım. Çarpıntı ile sedirin üzerine yattım, acıdan gözlerimi kapadım, uyumuşum.

Gözlerimi açtığım, vakit hava iyice kararmış elimdeki acı hafiflemişti; fakat hala kalbim gayrı muntazam bir hafiflikle çarpıyordu.

Tuğ’un sesini duydum, belki de bu sesten uyanmıştım..

—         Ne yapıyorsunuz (gözlerime bakarak) uyudunuz mu? dedi.

—         Uyumuşum., dedim.

—         Bir kaza atlattık.,

—         Ne oldu! diye yerimden fırladım.

—         Hiç… pek ehemmiyetsiz.. Dolunay deve ile buradan giderken, ben de vadî yolundan geliyordum. Sülün’ün ayağı sürçtü, sağ eli pek hafif yaralandı, ama bir çizikten ibaret…

—         Ya., diyebildim. Ona inanmıyordum… karanlıkta Coşkun’a atladım, aradaki mesafeyi hiç duymadım, ne elimin acısı, ne çarpıntım kalmıştı. Başımın içi karanlık bir ıstırapla dolmuştu. Yalnız hücreye girdiğim vakti biliyorum. Elini gözümle gördüm? hakikaten hafif bir çizik.. Fakat onun teninin bir noktacığındaki ıstırap bile bana dünyanın en yakıcı ateşi gibi müthiş gelir…

Gözlerimi bileğine sürdüm, alnımı dizlerine koydum.. saatlerce ayrılamadık.

Bileğimin ağrıdığını söyledim.

—         Çok mu ağrıdı? diyordu.

—         Kemiğime kadar sızladı..

—         Tekrar etme, o acıyı sen duyduğun için tekrar edilmesini istemiyorum, diyordu. Birdenbire:

—         Dolunay., dedim. Ya ben ihtiyar olursam…

—         Gene severim…

—         Saçlarım bembeyaz olursa…

—         Gene severim Ayça. Seni ben gözlerin, saçların, tenin için sevmiyorum. Onlara muhabbetim, senin olduğu için.,. Sen benim manamın aynası benim kendi vücudum, benliğimsin.

Bu ilâhı musiki benim ruhuma da aksetmiyor değildi, fakat bunu sesinden dudağından ruhundan, kalbinden dinlemek istiyordum. Beni ne gözlerim, ne tenim için değil, beni, aşkıma vücudu olduğum için sever. Sevgi.. Bu garip aşk ateşi tecellisi içinde bir anda yanan bir zerre kadar küçük ve ehemmiyetsiz…

Başını yanağıma koydu:

—         Ayçam! Bir vücutta iki ruh kim görmüş? Bizim tenlerimiz de biribirine muttasıl, bizim birleşmemiz tenle canın birleşmesinden de daha yakın.. Belki ittisalsiz bir ittisal Ayçam! Aşkımın hayali, canımın, aşkımın karargâhı Ayçam!

Hep bu sarhoşluk içindeyim, ne yaptığımı bilmiyorum. Ne sağımı, ne solumu, ne de kendimi seçebiliyorum. Müthiş bir seylâbı aşk içine batmışım…

—       Sağın neresi? diye sorsalar:

—       Can atımım olduğu taraf!

—       Solun neresi? diye sorsalar:

—       Cananımdan boş olmayan her yer

Diye cevap veririm.

Hiç bir damarım ayık değil, her zerrem bu ateşe batmış. Bana: —     Sen kimsin? diye sorsalar.

—       Ben oyum!  derim.

 

NEHİRDE BİR GECE

Mehtabın içinde mutlak bir mehtab daha vardı. Ve bu ay, o bambaşka can ayının nurundan tutulmuş gibi idi. Bütün bahar çiçekleri bu aydınlık içinde hüviyetini kaybediyor, bahar kokusu yerine sevda gülleri, aşk kokuları saçıyordu. Dünya içinde mutlak bir dünya daha vardı. Kalbimde bu gece, bütün vücudumu saran, tabiatı, maddiyeti geçen bir ateş yanıyordu

Demek o, her şeyi bırakıp benimle uzaklara gidebilecekti! Demek ona bu arzuyu verebilmiştim. Uzak, kimsesiz çöllerde onunla başbaşa kalmak ne ateşin, ne tasavvura sığmaz bir saadetti…

Tuğ elindeki kamışı kaldırarak Öteleri gösterdi:

—         Dolunay’ın hücresinde ışık var! dedi.

Aşk mağarasının sağındaki tepecikte kokulu güllerle sarılı güzel hücresinde hakikaten aydınlık vardı… Öteki hücrelerin hepsi karanlıktı. Bu ışık, dünya yüzündeki bütün ziyalardan ne kadar başka! Bu ışığa nazarlarım takıldı kaldı… Derenin kenarından yürüyorduk, su, hafif ve tatlı bir sesle akıyordu… Hâlâ saçlarıma nefeslerinden sinmiş baygın gül kokusunu duyuyor, ellerimi saçlarıma sürüyor, derin derin içime çekiyordum. Titreyen şeffaf nurlar üzerinde onu görüyordum ve bu, o kadar kuvvetli bir hisdi ki, elimi u zatsam onu tutacak gibi idim. Hâlâ bileklerimde avuçlarının hararetini duyuyor, hâlâ bana hitab eden sesini işitiyordum:

—         Seni alıp uzaklara, uzak çöllere gitmek istiyorum! Aklım mecnun, kalbim duracak gibi… Gönlüm coşkun bir nehrin coşkunluğu içinde diriliyor, her zerrem mest ve müstağrak… Garib bir cünun denizine batmış gibiyim.. Sağımı solumu göremiyorum, Dolunay, bütün dünyayı kaplamış akıl yakan bir ateş halinde tahammül ve kararımı alıyor.

Artık gökte bulutlar peyda olmuş, ay batmıştı.. Hücrenin ışığı bir yıldız gibi dağın arkasında görünmez oldu. Tamamıyla karanlık olan nehir boyundan dönüyorduk. Nehrin sağına geçtik, birdenbire bir kıvılcım nehrine gelmiş gibi nehrin durgunlaşan bu sahili, yüz binlerce yakamozun parlak kıvılcımları ile tutuşmuş gibi idi.

Duygusunu ifade etmek isteyen Tuğ, elindeki kamışı nehre uzattı ve hareket ettirdi.. Ateşten bir isim iki kere bir anda nur doğar gibi parlayıp yandı: Dolunay, Dolunay!

Diyeceksiniz ki: aşk, yüz Dolunay  dokur!

Doğru, fakat benim için aşk, benim Dolunay’ımı sevmektir.

 

MERAL

Bu akşam Meral ile konuşuyorduk. Beni ve Dolunay’ı pek seven Meral’in coşkunluğu vardı. Tâ sahralardan gelen bu göçe [göçebe] kadını, çocukluğumda beni kucağında aşk mağarasına nasıl götürdüğünü anlatıyor, düz hatlı yüzünde, yağlanmış ve çok mihnet çekmiş olmasına rağmen menekşe gözlerinde hâlâ taravet var… Ve bununla beraber sakat ayağı yaşlanmış vücudunu ağırlaştırıyor…

Ona ilk defa Dolunay’ı nasıl gördüğünü sordum, Meral ile şimdiye kadar böyle içli dışlı konuşmamıştık.

Dolunay’ı ilk defa bir gece çölde görmüştü. O vakit Dolunay sık sık göçe çadırlarına misafir olur ona ikram ederler, kuzular pişirirler, yatırıp uyarlardı. Halbuki herkes bu göçerlerin arasına girmeye çekinir çünkü onlar, kervanlar ve yolcular için hayli tehlikelidir. Fakat Dolunay’ı bilhassa gelip alırlar.. Çünkü herkes onu uğurlu sayıyor, çiftçiler topraklarına girerse seviniyor, bağcılar bağından bir tane üzüm yerse işlerinin bütün yıl iyi gideceğini biliyor, onun adım attığı yerde bereket, saadet yüzünü gösteriyor, hastası olan, Dolunay karşısına çıkarsa yüzü gülüyordu…

Daha Meral Dolunay’ı görmeden bir yıl evvel bir gece rüyasında görmüş, tıpkı böyle, olduğu gibi, siyah güzel gözleri, bu boyu, bu hali ile… Sonra göçe reisinin çadırında Dolunay’ı görünce birdenbire üstünden sanki dağ gibi yükler kalkmış. O geceden sonra buraya gelmek için kocasına musallat olmuş, çünkü içinde bilemediği bir ateş tutuşmuş… Hep buraya gelmek için kocasına yalvarır, geceleri uyumaz, onu da uyutmaz, dürter uyandırır ve Dolunay’ı anlatırmış.

Nihayet bir gece kocasının Tanrılar için hazırladığı ibadet köşesine gidip yatmış, çok ağlamış, Dolunay’ı çağırmış ve Dolunay ona gelmiş güller takmış.. Bu rüyadan sonra nihayet buraya gelmişler.

Ağlıyordu… Ve aşk, bunları anlatırken onun yarım diline ne güzel bir ifade veriyordu..

Bu aşk ne ilâhı bir ateş! Dolunay’ı Meralin dilinden dinlerken ne taşkın bir zevk içinde idim. Ya onu görmek, yahut bunu yapamayınca söyletip namını anmak!

Meral sözüne devam ediyor.

—         Fakat Ayça, onu civar kabilelerden, hattâ bizim aşiretten bile çekemeyenler var. Hakan Dolunay’ı evlâdı gibi sever, ama bu kötülerin, şerrinden Allah’a sığınırım! Rabbim onun bir kılına hata vermesin, en küçük bir üzüntüden saklasın. Benim bin canım ona kurban!

Meral ellerini açmış dua ediyordu. Bu heyecan hiç şüphe yok ki hiç bir faniye nasîb olmayan bir aşkın mahsulü idi.

Dolunay kadar zaten dünyada kimse sevilmemiştir. Dolunay gibi hiç kimse sevilmeye lâyık olmamıştır. Aşkımın derecesi toprağın nebatlarından, kuşların tüylerinden, yıldızların sayısından daha çok olsun.

Allah’ım, ey güzellik ve lûtfun Allah’ı olan Allah’ım, bana aşk okunu çabuk sapla.. Çünkü onun yüreğim üstünde sema etmesine tahammülüm kalmadı. Dolunay’ın güzelliği aşkına, bana aşk okunu derin sapla!..

Bu sırada, ellerinde buğday başaklar ile bir kafile, bugün buğday bayramı olduğu İçin buğday şarkısı söyleyerek, develer üstünde kadınlı erkekli geçtiler.. O kadar hayret ettim ki… Nasıl gülebiliyorlar, o, meclislerinde bulunmadan, onun bir iltifatına, bir vadine nail olmadan, niçin, nasıl eğlenip zevk alabiliyorlar! Nasıl kalpleri müsterih alabiliyor? diye şaştım? şaştım!..

 

NİÇİN VE NASILSIZ AŞK!

Şiddetli bir kum fırtınası esiyordu. Çadırlar sökülüyor, ağaçlar devriliyor, göklere savrulan kumların içinde on adım ilerisi görülmüyordu. Bir iki adım ötede birdenbire topallayan, çöken bir karaltı peyda oldu. Dikkat ettim, bir yığın, tahassür, bir yığın fevkalbeşer kudret halinde bu karaltı, kapının önüne atıldı. Tanıdım, Meral’dı. Bugün Dolunay’ın bize gelme günü olduğu için Meral’a bize gelirse onu görebileceğini söylemiştim.

Can koştu, Meral’ı kolundan tutarak yerden kaldırdı içeri aldı.

Bu âfet arasında, Dolunay’ı görmek aşkı ölüme hâkim olmuş, niçin ve nasılsız aşk, onu buraya getirmişti.

Dolunay’ı sevenlerin en dikkate değer simalarından biri olan bu ihtiyar kadının yarım lisanı, aşkın kaynayışı ile talâkat kesilir, bu sakat vücut garib bir kudretle yuvarlanır koşar, kuvvet ve hayat bulurdu.

Bu havada niçin geldin? diyemezdim. Elinden tuttum yanyana oturduk. Bütün ruhu, bekleyen, seven, tapan iki göz kesilmişti ve bu gözler benim gözlerimde, benim yüzümde Dolunay’ın bir eserini arıyor gibi idi. Ellerini uzattı, ellerimi tuttu, titriyordu; ben de titriyordum, ellerimi yüzüne, gözlerine sürerken hayran hayran gözlerime bakıyor, ibtidaî göçe şivesi bu anda dünyanın en yüksek ve kadir lisanı olarak, her iktidarı geride bırakan bir başka ilâhı ateşle:

—         Onu gören gözlere kurban olayım! diyordu. Hayran hayran gözlerime bakıyor, ve benden onu içmek ister gibi kalbi göğsünden çıkıp Dolunay’ı içine almak ister gibi bakıyordu, ve ben bu müthiş bakışın önünde eriyor, küçülüyordum.

—         Ah! ben onun otağının duvarında bir çivi olsam, ona yakın olsam ah! derken büyüyen, sade mana kesilen, gözlerinde parlak yaşlar birikiyordu. Ben onun aşkının aldığı manayı ifade etmekten âcizim!

Dedim ki:

—         Dünya aşkında bir günlük hasret  ruh aşkında bir yıl gibidir, değil mi Meral?

Gözlerinde biriken parlak yağlar döküldü. Ciğerinin yanık nefesi ateşin bir sayha halinde göğsünden fırladı:

—         Ah anam! dedi Ben onu görmeyince, başımı sağdan sola çevirinceye kadar yıl oluyor!

Çocuklarım bana:

— Ana hastasın gitme, otur, dediler. Ah, halimi bilseler, ayağına taş bağla da Öyle git! derlerdi.

Kardeşim;

— Fırtına var Ölürsün, diye arkamdan bağırıyordu.

—         Ölüm bana onun hasreti! dedim, yürüdüm. Dolunay demindenberi Can’la konuşuyordu.

İlâhî bir haşyet içinde onun titreyen elinden tuttum ve sürükler gibi Dolunay’a götürdüm…

 

 

AŞK MAĞARASINDA BİR DERS

Yıldızların parıltısı ile Aşk mağarasının yolunu bulduk. Burası ne güzel, ne bambaşka bir yerdir.. Doğrudan doğruya tabiatın hazırladığı mütevazı küçük bir hücrecik.. Dolunay sık sık buraya gider, Gülemre, Uluand, Can, Nekao hep gelirler.

Burada zaman, öyle bir zevk İçinde geçer ki, bütün gece, bir saniye gibi gelir.. Dolunay’ı bir başkalık içinde, güzel sesine fevkalâde bir kudret gelmiş olarak dinleriz. Bu, içmeden sarhoş olmuş insanlar, hep bir vücut olur, sanki başka başka meş’alelerden çıkan, fakat ziyası biribirine karışan, biribirinden ayrılmayan nurlar gibi..

Meral koluma girmiş beni çekiyordu, çok heyecanlı idi, fakat hiç konuşmuyorduk. Dolunay beni oradan çıktıktan sonra hücresinde bekleyecekti.

Aşk mağarasının kapısına geldik; birçok genç kız sesleri hep birden güzel bir beste söylüyorlardı.

Bizim, aşkımızın kadehinden içenler

Ellerinden şarap kadehin atarlar

Kadeh bizim vücudumuz

Şarap onun aşkıdır!

Bizim maşukumuzun nurundan

gökteki ay gizlenir, utanır

Acaba bu ses, meleklerin sesi miydi? Bu ne İlâhî bir musiki, ne can âlemiydi!

İçeri girdim, bu nağmelere, ruhu her endişeden uzaklaştıran ateş gibi kaval sesi karıştı, mutlak onun kavalı! dedim,.. Ateşinden ve kudretinden tanıdım.

Koyu yeşil bir çuha İle örtülü kapının üzerinde tatlı pembe camlı bir fener yanıyordu, huşu’la perdeyi açtım. Yedi sekiz genç kız, Dolunay’ın etrafında halkalanmıştı. Kenarlarda ihtiyarlar, başları yerde, geyik postlarına oturmuş, kendinden, geçmiş, birçoğu bu semavî âlemin kudsî heyecanından ağlıyorlardı. Meşalelerden dökülen ışık, ruhanî nurunu, bu ağlayan bahtiyarların üzerine saçıyordu. Bir köşede Emre ile Çoban Yıldızı’nı tanıdım, Can benden evvel gelmişti, onun yanına oturmuşlardı.

Dolunay bu ismet halkasının içinde bu gece gene ne güzeldi! Bütün yıldızlar devri, dünyanın ve boşlukların cazibesi, bu gözlerdeki tesirden ilham alıyor,. Bütün canlara hayat ateşini veren bu gözler… her yanan kalbin enisi [dost, arkadaş; alışılmış, kendisiyle ünsiyet. edilmiş olan.] Dolunay.. Her ağlıyan göze nur Dolunay, aşk Dolunay. ,

Gözlerimi hiç açmak istemiyorum, ben öyle şuledar bir can önünde uyudum ve yüreğimi öyle büyük bir ateşle yaktım ki, eğer gözlerimi açarsam helak olurum. O vakit meleklerin, nefesi bile beni diriltemez. Bırakın, gözlerim bu ateşle yansın, aşkın nefesine temas etmiş gibi yansın! Fakat ah, şule pek şuledar, can pek suzan, tahammül pek ağır! Sen güzellerin mihrabı, ateşlerin, aşkların maşukusun! Senin için göz yaşı dökmek, bana hiçbir zevkin eremeyeceği şahikayı gösterdi. Göğsümü açıyorum, kollarımı bağlayarak, bütün vücudumdan, canımdan, cihandan geçerek, sana kendimi iade ediyorum. Dünyada tutunacak bir noktam, bağlanacak hiçbir zerrem yok…

Allah’ım, beni yak!

Senin aşkınla yanmak, sana secde etmek, sana bir zerremi, bin kerre feda etmek vücudumu senin muhabbetinin şulesiyle yakmak istiyorum…

Beni zevk ve sekr [Sarhoşluk] ne hale koydu?

Şimdiden mahv ve zebun oldum.

Sen, namını yıllarca tavaf eden, zikrini kalbine yıllarca can eden ruha nihayet hitab edersin değil mi!

Senin ve benim aramızda hiç kimse yok, hattâ ben de mevcud değilim… Sen o kadar güzel ve büyüksün ki, huzurunda nefesim, aciz bir duman parçasının bir dağ eteğine mezelletle sürünüşüne benzer. Seni sevip aşkının nihayetsiz zevkinden içtikçe, göklerin uzaklığı, yıldızların sayısız çokluğu, zamanın müthiş çemberini nihan ve ademle yeksan buluyorum.

Olduğum yerde ne kadar kaldığımı bilmiyorum. Dolunay beni görmüştü; kavalını dudaklarından çekti ve kızlara işaret etti, hepsi gülerek yanıma geldiler, beni elimden tutup içlerine aldılar, ve bir başka semavî beste tutturdular.

Ey ümitsizlik ve teessürle ağlayan

Vaz geç ağlama,..

Sen bize gel.

Gel bak bizde ne İlâhî şaraplar var

Biz aşkın gülleriyiz

Buna can gülü derler!

Dolunay’da beraber söylüyordu… Bu ses, göklerden, aydan, hayır Allah’tan geliyordu. Ne kudret, ne ateşti bu, ölüleri kabirlerinden kaldıran, yaşayan kalpleri durduran bir ses…

Dolunay başlayınca, sanki kıyamet koptu; kalbler zarfını yırtıp sıçradı ve aşk ateşi tenleri yakıp kurtuldu, terkibler dağıldı…

Böylece ne kadar zaman geçti bilmem. Herkes baygın bir halde olduğu yerde yığılmış kalmıştı. Kimse kimseyi tanımıyor ve hiç kimse kendini geçemiyordu. Herkes ademin renksiz rengine batmıştı.. Dolunay,

—         Züleyha’nın aşkından bahsediyorduk! dedi. Mukaddes bir güzelliğin nihayetsiz kudreti tecellî eden elini, belindeki gümüş kemerin üstüne koymuştu.

—         Ders başlıyor; diye herkes birbirini uyandırdı. Ayıklar mestleri kaldırdı. Can ve Gülemre ayakta baygınların yüzüne gülsuyu serpiyordu. Bu aralık Çoban Yıldızı Emre’ye Can’la, Gülemre’yi göstererek sordu :

—         Bunlar neden mest değil!

Kızarmış gözlerini, nereye baktığı bilinmeyen bir nazarın lahutî aydınlığı kapladı;

—         Kül olmuş harmanda alev mi arıyorsun! diye gülümsedi ve sükûtla oturdu.

—         Bunların her biri bir kâinat.  insanlığın üstünde bir bilgi, aklı yakan bir sır… dedim.

Dolunay söze başlamıştı. Bu gece Züleyha’nın aşkını anlatıyordu:

—         Züleyha, bu kâinatta ne varsa adını Yusuf koymuştu. Dostlarına aşkından bahseder, Yusuf’u onların mahremiyetinde gizlerdi.

Deseydi ki, mum şuleden yumuşak oldu, eridi. Yani, kendi kalbinin şulesi ve şevkinin, ateşi tesiri ile Yusuf’un kendine mülayim davrandığını anlatmak isterdi.

Deseydi ki! Ay doğdu ve yukarı çıktı… Yusuf’un gül yüzü tebessümle kendini gösterdi demek isterdi.

Deseydi ki: Üzerlik ne güzel yanıyor!

Yusuf’la arasındaki münasebetin iyi olduğunu ifade etmek isterdi.

Deseydi ki: Ne hoş ve parlak taliim var!

Bununla Yusuf’un kendisine mültefit davrandığını anlatmak isterdi.

Deseydi ki: Ekmekler tuzlu olmuş!

Bu da, iltifata mazhar olmamasından kinaye idi.

Deseydi ki: Bu gün çömlek kaynatmışlar, içindeki gıdayı güzelce pişirmişler.

Bununla Yusuf’un kendisine nasihat vererek kötü olan birçok ahlâkından bu suretle kurtulduğunu anlatmak isterdi.

Deseydi ki: Güneş doğdu ve yukarı çıktı. Yusuf’un harareti ile kalbinin yandığım söylemek isterdi.

Deseydi ki: Bugün başımda ağrı var!

Yusuf’un kendine iltifat etmediğini bildirmek isterdi.

Deseydi ki : Bu baş ağrısı bana ne kadar hoş geliyor.

Bununla Yusuf’tan gelen her amaya razı olduğunu anlatmak isterdi:

Deseydi ki : Saka su getirdi.

Bununla, yanmakta olan kalbine Yusuf’un güzel sözleri ve iltifatları su serptiğini söylemek isterdi.

Deseydi ki: Bülbül güle raz söyledi.

Bununla Yusuf’un kendine raz söylediği anlaşılırdı. Hasılı, medhe ait ne söylese Yusuf’un visalinden, acı olarak ne dese, onun ayrılık ve hicranından idi.

Aç olsa, Yusuf’un ismini anmakla tok olurdu.

Üşüse, onu söylemekle ısınırdı.

Derdi, sıkıntısı olsa, neş’eye dönerdi.

Dolunay’ın bu sözleri, bana Yusuf’un meşhur aşıkı Züleyha’nın bir gün kendisine kölesini sevdiği için kendisini tâyib [ayıplama] eden arkadaşlarını ziyafete çağırıp ta ellerine turunç ve bıçak verdiğim ve; ben gelmeyince bunları kesmeyin! dediğini hatırlattı.

Züleyha Yusuf’u giydirip;, kuşatıp başına elmaslı şah tacını ve ayağına İncili nalınlarını giydirip getirdiği zaman, ziyafet sofrasında oturan kadınlar onu görünce:

—         Ay ve güneş birleşti… Bu ne kıyamet., haya bu insan değil melektir! diye bağrışırlar… Zevk ve hayretlerinden, turunç diye ellerini keserler…

İşte ben bu vak’ayı hatırlarken şimdi büsbütün ilâhî görünen Dolunay’a baktım da;

—         Ah, dedim, Yusuf seni göreydi, Mısır kadılarının ona yaptıkları gibi, o da seni görünce hayretinden, ellerini keserdi…

Dolunay kısa bir fasıladan sonra Züleyha’nın hikâyesine şunları ilâve etti î

—         Aşkta istiğrak, âşıkın, maşukunda ölümüdür  Aşk, maşukun vücudunden akseden bir ziyadır ve bu ziya aşıkın vücudunu kaplayıp mahvetmezse, aslına döner gider.

Aşk kolay ele geçer bir devlet ve maşuk benlik sevgisiyle bulunur bir nimet değildir, onun yüzünün bahası candır, candır.

Aşkta his te yoktur; ne vuslatın zevklerinden bir neşe, ne ayrılık acılarından bir gam!

Can ve Uluand, Dolunay böyle derken olgun bir gülümseme ile başlarını salladılar. Tuğ ve Meral mahzundular. Meral zannedersem bir şey anlamadı ama, Dolunay söylediği için, sesinin ahengisıden müteessir olarak içini çekti. Dolunay müselsel bir ahenkle söylüyordu?

—         Aşk yolunda ne kanlar dökülmüş ve şevk çomağile ne başlar top gibi yuvarlanmıştır ki hesabını maşuktan başkası bilmez. Aşk yolunda baş terk etmeyen, aşkın hakikatinden, ne haber alır?

Akıl sahiplerinin fasılları babında aşk bulunmaz., O, cevab ve sualle anlatılmaz. Aşk ve aşıklık sırrını gene aşk söyler; onun lezzetini aşık, aşıkın kıymetini de maşuk bilir! Aşk öyle bir ateştir ki neyi bulsa yakar ye kendi rengine çeker.

Akıl, düğünce çocuğunu aşk mektebine götürdü, heyhat ki biçare bir harf bile anlayamadı, Nihayet hayret yolunu kaybederek kitab ve çantasını elinden attı.

Dolunay’ın istediği aşk, herkesin bildiğinden ne kadar başka.,

Mumlar erirken Dolunay bu sözlere ateşin bir cümle daha ilâve etti:

—         Bu söylediklerim de aşk yolunun ihtidasıdır. Nihayeti nasıl olmak lâzım geliyor düşününüz? Aşk öyle bir denizdir ki, oraya batanların ne feryadı, ne de zevk nidası işitilmez..

Gece iyice ilerlemişti. Herkes birer birer çekildi. Ben, kimse tarafından görülmeden Dolunay’ın hücresine gidebilmek için en sona kaldım. Can da bana yardım etti.

 ****

AŞK-Semîha Cemâl

 

 

 

 

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s