AŞK – Semîha Cemâl Hanımefendi [Büyük Hikaye] 4. BÖLÜM

DOLANAY’IN HÜCRESİNDE

Bir sade yatak. Baş ucunda bir kandil ve bir testi su, bir kaç tomar papirüs…

Ve bütün bu sadeliğe en büyük ihtişamı, en doyulmaz güzelliği, zenginliği veren Dolunay’ın kendi.. Onun bulunduğu yer, dünyanın en lâtif, en fevkalâde, en cazibeli yeridir. O nerede bulunursa, orada bir fevkalâdelik hasıl olur. Dolunay güzelliği hiç bir şeyden almaz, giydiği, oturduğu, durduğu her şey, ruhu., hayatı ondan alır. Onun, baktığı her şey güzelleşir, onun diktiği, söylediği her şey yükselir, büyür.

—         Beni mi bekliyorsun? diye içeri girdim.

— Başka kimi, beklerim? Bu dünyada bir tanecik Ayçam var. Onu bekliyorum! diye karşıladı. Sonra:

—         Sana Can’la haber yollamıştım, kısa yoldan gelip yorulmaman için, dedi.

Dolunay böyle her gün nihayetsiz güzel sözler, söyler ve alâka ile aklın alamayacağı sualler sorar. Halbuki, cevapların cevabı, kendidir.

Gelirken kimsenin görüp görmediğini sorup iyice anladıktan sonra beni döşeğinin üzerine oturttu, kendi de yanıma oturdu.

-Keşki her gece seninle burada yalnız kalabilseydik! derken, ben:

—         Ah, keşki her kayıd yansa da yalnız seninle olsam ve her gece sabaha kadar sesini işitsem, sana tapsam! diye düşündüm.

Fakat Dolunay yanaklarımı kızartan arzuyu gözlerimden görerek:

—         Bizim buluşmamızdaki güzellik Öyle tam ve pürüzsüz ki.. Bunun, üzerine bir aşk âlemi olmaz; bizim başka hayatı istemeye ihtiyacımız yok.. Fakat insan hissine kapılıp ta söylüyor, dedi ve:

—         Ayçam, ne istersin yapıyım? Olmamış bir arzun varsa bana söyle güzelim? Ne istersin veriyim? diye sordu.

—         Arzularım daha arzu haline bile geçmeden vücud buluyor, ne diyeyim Dolunay’ım dedim. O, ellerimin ikisini birden bir avucuna aldı, öteki elini saçlarıma koydu.

Hangi arzu! Bütün aşk denizi beni geçip taşıyor ne bir ses, ne ondan başka bir nefes.. Ona gark olmuş bir haldeyim.

—         Ayça, bilirsin ki güzelim beni ten değil, aşk oyala., dedi

Ben aşka susamışım. Dudağımı kadehe ancak o aşk için uzatırım. Ben bu dünyada ondan başka birşey aramadım, dudaklardan onu içtim. Ben başka bir şey yapmadım ki güzelim.. Bütün hayatımda ondan barka şeyle oyalanmadım.

Durdu, neş’elendi, gözlerimin içine bakarak:

—         İşte sen., şimdi aşkı senden kokluyorum ve ne güzel, ne tatlı., hayır, bunlar da hep birer kelime ve o, aşk, hepsinin üstünde!..

Gözleri gene içmiş gibi pembe… halinde sarhoşların mestliği var.. Bana çok sevdiğim bir şarkıyı söylemeye başladı. Gene nağmeler yanık bir tehassürle uzuyor., bu başka ve fevkalâde ses, o tahammül edilemeyen  kudretle söylüyor, hiç bir sese benzemeyen , benzemek İhtimali olmayan bir ahenkle..

Bir aralık:

—         Haydi Dolunay bana şu bütün geçenlerin isimlerini söyle, haydi hepsini sayalım kaç tane kadar? yüz vardır değil mi, dedim.

–          Hangilerini söylüyorsun, tamamıyla benim olanları mı?

—         Evet.

—         İn Öyle İse..

—         Doksan..

–          İn canım.

—         Peki öyle ise adedden vaz geçelim. Zaten ha bir olmuş, ha bin. İsimleri söyle,. Sonrada süratle hatırında kalan vak’aları.,

İşte bu aşk resmi geçidi, her levhasında bir cazibe ve kudretli taşkın bir aşkın şahidi olarak teressüme başladı ve bunlar anlatılırken ellerim ısınmak için avuçlarında idi. Hava serin olduğu için mi neden ellerimin soğuk olduğu anlaşılmadı.

Ta minicik çocukken başlayan ilk aşk., bu oldukça sükûnetle dinlendi sayılır.

Masum ve ne olduğu bilinmeyen bir hisle sevilen güzel kız., şimdi toprak olan bu çocukla Fırat kenarında oynayışlar,. Sonra ayrılma… ve kızın ölümü…

Sonra gene uzaklara dalıyoruz: Birinden ötekine geçen bir seyyale..

Bir başka ufukta gene bir aşk doğuyor… bu, çapkın ve şen., gizli buluşmalar, en umulmaz fırsatlardan istifadeler ve çapkınca bir alay cesaret. Annesi ile bir odada yatan kızın koynuna girişler.. Nihayet bir başkası ile evlendirilen küçük kızın ölümü..

Dolunay’ın aşkları daima böyle neticelenir.. Kak tenin ölümü, kâh canın ve benliğin ölümü!

Sonra şu Hakanın kız kardeşinin kızı hakim ve müteazzım [büyüklük taslıyan, mütekebbir]  Ünal.. Zahirî şeref ve mevkiine rağmen gittikçe Dolunay’ı daha şiddetle takib etmesi..

–          Ünal’ı aşka sen mi davet ettin, yoksa… dedim.

—         Hayır, diye kaşlarını çatarak sözümü kesti. Katiyen! hem bilirsin ki ben ondan hoşlanmam. O beni istedi, takib etti, ben de aşkından ve zekâsında zevk aldım. Şimdi de bütün maksadı, Suna’nın burada olmayışından istifade ederek benimle evlenmek. Seninle olan münasebetimizi hissedecek diye korkuyorum.

Yaman kadındır. Beni şiddetle sevdiği için kıskançlığından çekinirim.

—         O seni seveli ne kadar oldu!

—         Hemen bir sene.

—         Pek az.

—         Bu kadın, Hakanın üzerinde de öyle müessir olur ki, adeta onu parmağında çevirir.

Açık elâ gözleri tatlı bir zekâ ve aşk parıltısı içinde bakan Ünal, benim üzerimde büyük bir tesir yapıyor. Onu fevkalâde bir kadın olarak buluyorum., ince zarif beli üzerinde hareket eden narin beyaz vücudu, bu ince belin ahengine pek uyan muntazam kalçalarından, küçük ince ayaklara kadar hâkim ve keskin bir güzelliğin zarif görünüşünü hiç bir göz inkâr edemez. İnce parmaklı zarif uzun eller de konuşurken, susarken ayrı birer ahenkle insanı cezbediyor. Ağır ve hâkim söyleyişi, dudaklarının kıpkızıl rengi, hele açık gözlerin o daima parıltılı ve canlı bakışı., her şeyi güzel.,.

Beni ve duygularımı kavrayışı, ben sözü söylemeden bir anda hissedip tefsir edişi velhasıl her şeyi hoşuma gidiyor ve, Dolunayla konuşurken, bu güzel ve nefis kadının hayali bana hüzün veriyor.

Dolunay seven bu kadında, Dolunay’ın sevmediği acaba nedir?

Bu güzellik ve aşkla o, neden Dolunay’ın sevgilisi olmamış!

Bir kerre bu kadında aşk, bir ihtiras halinde.

Bu sevgide bir çıplaklık var.

Bir kerre masum değil. Onda her şeyi bilen, bir az da aklı ile halletmek isteyen bir hâl var. Hasılı sanki bu aşkı tutan ılık, munis bir kadın kalbi değil, çıplak ve bir az da kadına o kadar yakışmayan mü’tecaviz bir aşk.. Fazla olarak bu kadının mizacında gaddarlığa karşı tabiî bir meyil de var..

Dolunay’ın ondan ne kadar çekindiğini geçenlerde olan bir vak’a bana daha iyi öğretmişti: Bir gün Dolunay geç geldi. Onu kapı önünde karşılamıştım, biraz yorgun görünüyordu.

—         Tıpkı yolda Ünal’a benzer birini gördüm, birden bite ürktüm Ayça… Yolumu değiştirdim, taşların arkasından dolaşıp geldim, demişti.

Ünal’dan bahsetmek Dolunay’ı da, beni de sıkmıştı. Bir müddet o da, ben de konuşmadık, bu sırada kapı Çalındı. Dolunay benden evvel kalkarak baktı.

—         Nekao. beni görmeye gelmiş olacak! dedi. Can onu içeriye aldı. Acele etmeye lüzum yoktu zaten biz farkında olmadan sabah ta olmuştu.

Hem deminki bahsin ağırlığından kurtulmak, hem de Dolunay’ın ağzından hiç dinlemediğim bir başka aşk hikâyesi vardı ki onu öğrenmek istiyordum.

—         Dolunay dedim; bana şu İspanyol rakkasesini anlatır mısın?

—         Kısacık bir macera… bu da ötekiler gibi., dedi. Ben ısrar ettim ye:

—         Bu gece bu hikâyeyi de öğrenmek istiyorum, dedim

—         Öyle ise Nekao anlatsın, çünkü onunla Mısırda tanıştıktan sonra bu kadına tesadüf ettim. Bu macera Nekao’ya pek tesir etmişti, iyi anlatacağını zannederim; ikimiz de dinleriz, dedi.

Nekao’nun yanına önce Dolunay gitti. O, bir şey danışmak için böyle şafak vakti gelmişti.

Onlar konuşmalarını bitirdikten sonra odaya girdim. Can da Dolunay’ın yoğurdunu getirdi

Dolunay;

—         Nekao, şu Mısırda tesadüf ettiğimiz güzel rakkaseyi bize anlatsana.. dedi..

Nekao’nun yüzünü birden, merhamet ve hüzün dolu bir mana kapladı.

—         Karmel’i mi ? dedi. Bu kadının hâli o zaman bana pek dokunmuştu. Mısırda kibar kahvelerinden birinde Dolunayla bu kadın bir kaç kerre görüştü. Bir gün gene aynı yere gitmiştik. Onun konuşurken çukurlaşan tatlı esmer yanaklarına, omuzundaki al İspanyol şalının aksi vurmuştu. Hatta siyah iri gözlerinin parlaklığı içinde bile bu ateş rengin titreyişi seziliyordu.

Belinin ahenkli inceliği üzerinde cazib çizgilerle dolgunlaşan göğsüne koyu al bir gül iliştirmişti. Uzun. kirpiklerinin süzülüşünde, gözlerinin bakışında fazla bir derinlik, al dudaklarında koyulaşan bir ateş vardı. Gözlerini kırpmadan Dolunay’ın gözlerinin içine bakıyordu Kendini sevenlere delice para döktürmekten çekinmeyen Karmel, sadece:

—         Bir portakal şerbeti getirt, masraf etmeni istemem, dedi, sonra:

—         Ben seni ne kadar sevdim! Senin için dünyada her fedakârlığı yaparım, senin için canımın bile bir kıymeti yok… Başkaları benim sinirlerimi, tenimi doyurmak istediler, sen ise kalbimdeki o boş noktayı doldurdun Fark, burada… Sen benim hislerimi, kalbimi doyurdun. Genç, ihtiyar, orta, bir çok erkek tanıdım, bir çok memleket gördüm. Fakat senin kadar derin, senin kadar cazib ve sehhar bir insana rast gelmedim. Senin kadar bir kadın ruhunun ihtiyaçlarını ve kalbine hitab etmesini bilen bir insan görmedim. Sen bir aşk hazinesisin! Dolunay, sana bir teklifim var! derken, uzun parmaklı esmer elleri bir az titriyor, deminden beri aralarında olan mevcudiyetimi hiçe sayan bu pervasız güzel kadın, şimdi yardım, dilenir gibi yüzüme bakarak:

—         Benimle evlenir misin Dolunay? diye ona büsbütün sokuluyordu.

Dolunay bu teklif karşısında duraladı hafifçe sarardı.

Keşke Karmel, fakat ailemin gösterdiği yola gitmek mecburiyetindeyim. Bana kendi milletimden bir kız verecekler! dedi.

İspanyol güzelinin yanakları sapsarı oldu, birden bire dudağının kenarında beliren iki derin çizgi genç, güzel yüzünü bir anda ihtiyarlatıverdi.

—         Yalan söylüyorsun! diye çıplak bileğini masaya vurdu.

—         O kadar mertsin ki, yalan, gözlerinden okunuyor. Seni bilirim, bu sözleri sırf aşka hürmetinden söylüyorsun. Benim kalbimi yaraladın, bu yaram ölünceye kadar kapanmayacak ve seni hiç unutmayacağım. Aşkı bana sen öğrettin! Taliim hem hoş, hem pek acıymış. Tali im pek parlakmış, çünkü seni gördüm; pek acıymış, çünkü ilk defa sevdim ve ilk defa sevilmedim.

Hayatta bahtiyar günler pek kısa sürdü. Kalbimde sen olarak, onların kollarında raks edeceğim, Fakat ölünceye kadar sen kalbimdesin, kalbim senin! Bana gurbette olduğumu unutturdun, senin gözlerinde vatanımın çiçeklerini, göklerini, bütün güzelliklerini ve hislerini gördüm. Artık burada  duramam, ispanyaya dönerim!

Karmel yanımızdan kalktı, gene her vakit ki gibi saçlarını silkti, bir az arkaya yatarak ellerini kalçalarına koydu, uzun kirpiklerini süzerek, ilk defa beyaz dişleri, kısılmış dudakları arasında görünmeden raksetmek için masaların ortasında durdu. Her taraftan sesler işitildi

—         Yaşa Karmel!

—         Hayatın neş’esi Karmel!

—         Saadet Karmel!

Sarhoşlar:

— Onun şerefine, şerefine! diye bağrıştılar.

Karmel raksa başladı. Bütün vücudu ile bir aşk musikisi gibi taşıyor, kıvrılıyor, ateş rengi şalının aksi, söyledikçe çukurlaşan yanaklarına vuruyor aşkına acı bir ifade ile bakan gözlerinin içinde kıvılcımlar, orada beliren göz yaşını söndüren bir ateşe benziyordu. Bütün kalbi ile söylüyor, dönüyor, dönüyordu. Sesinde tamam bir âlemin ruhu yakan hakikiliği vardı.

Biranda yüzündeki ifade değişti. Yanakları şakaklarına doğru, çekilir gibi oldu, gözleri koyulaştı. Dolunay’ın buraya ilk geldiği gün söylediği şarkıyı söylemeye başladı.

Şimdi artık o deminki Karmel değildi. Yüzündeki acı elem ifadesi silinmiş, gözleri yarı kapanmış, aşkın tatlı rüyasına dalmış gibi kendinden geçmişti…

Karmel güzeldi, onu tatmin edecek kadar cazibeli idi. Gözlerinde ruha kudsî heyecan veren ilâhı mananın aydınlığı vardı. Aşkı da .saf ve derindi, fakat Dolunay Karmel’e bağlanıp kalamazdı.

Dolunay müteessir olmuştu, titriyordu. Gitmek için kalktı ve masanın önünde Karmel’e selâm verdi. Karmel durdu, raksı bıraktı, elleri ince kalçalalarından bir az kayar gibi oldu. Dolunaya baktı. Sanki bütün Ömrünü bu bir nazar içine sıkıştırmak ister gibi bütün ruhile baktı. Son defa selâmlaştılar.

Dolunay hızla yürüdü, kapıdan çıktı.

Yolda bir zaman konuşmadı, sonra kendi kendine söyler gibi:

—         Çocuk., dedi. Senin yakınlığın, aşkın ve güzelliğin, bana zevk verir, ben senden müstağni değilim. Çünkü ben aşka, güzelliğe aşıkım; fakat bu aşk beni her mahlûktan, her güzelden, her aşk aksetmiş güzel gözden kendine çeker. Bundan kurtuluş yok. Ben aşk mübtelâstyım. Ben aşk şarabının mestiyim. Ustüme kadeh kadeh  şarab dokseler gene:

—  Ah şarab! derim.

Ben âşıkım ve vefakârım, fakat aşka, onun sinesinde tecelliye.. Yoksa senin senliğine, maddiyetîne, gözlerine, yanaklarına değil!.. Çünkü o aşkın şulesi kendini senden çekerse, sen, gurubun aksinden sonra bomboş kalan bir cam parçası gibi renksiz, cazibesiz kalırsın ben sende o güneşin örneğine aşıkım!

Onun için ben başka aşıklara benzemem, ben ruhun, aşkın aşığıyım! diyordu.

Nekao bu hazin neticeyi de anlattıktan sonra fazla durmadı, Dolunay’ın elini öperek çıkıp gitti.

Dolunay’ın bu kadını beğendiğini evvelce de işitim iştim..

—         Bana onun yüzünü sen de anlatabilir misin? Dolunay diye sordum; ve kolaylaştırmak için:

—         Meselâ gözleri ne renkti? dedim.

—         Bilmem güzelim!

—         Siyah mı, sarı mı ?

—         Bilmiyorum.

—         Peki ya saçları ?

—         Bilmiyorum ki…

—         Yüzünün rengi, boyu?

—         Bilmiyorum Ayçam! 

Bilmiyor. Ne gözlerini, ne saçını, ne tenini bilmiyor. Onun bu hislerini bilirim. Güzellik onun için bir küldür. Onun ne rengi, ne şekli vardır.

O, her şeyde en güzel anı yaşatan bir kudretle yalnız bir şey hatırlar: Mana!

Vücudun, hatıraların en manidar güzelliği onun, hayalinde rengin bir ihtişam ve sıcak bir ateşle yaşar, hayatiyetini bir an kaybetmez, onun muazzam aşkından ateş içerek, can alarak canlılığından kaybetmeden, solup yıpranmadan ebediyen yaşar. Fakat bunun yanında bütün öteki renkler, gölgeler, hareketler, bütün hayat kudreti emilip alınan bir çiçek yaprakları gibi solar, yıpranır ezilir ve söner. Bir gözün rengi, bir demet saç, bir tenin teması, onun bir aşk mahşeri olan kalbinde kaybolur. Fakat, bir aşk ânı yaşatan bakış, bir aşk sayhası  hiç bir vakit unutulmaz,

Bu anda gözlerimi iyice kapadım:

—       Dolunay, benim gözlerim ne renk ? dedim.

Safiyet ve ciddiyetle: Bilmem Ayça… O kadar sevdiğim seninkileri de.. Sen benim için dünyanın en. güzelisin, fakat bu güzellik senin manandan gelir.

Velhasıl gözlerinin rengi, saçı, teni unutulmuş bar hayal gibi uzaklara dalmış bir sevgili daha geçti. Bir başka güzel, gene kısa bir an içinde fakat bütün kudreti aşkıyla uçup gitti. Bunu bir başkası takib etti ve böyle ruhtan ruha, tenden tene tutuşan bu aşk resmigeçidi bilmeden beni yakmış ve içimden sarmıştı.

—         Söylesene güzelim! derken, diyecek bir şey bulamıyordum. Ah bütün söyleyecek sözler senin yanında bitiyor, sorulacak sualler, halledilecek müşküller seni görmekle halloluyor. Ben ne diyeyim, ne söyleyeyim.. Halbuki daha söyleyecek nelerim vardı… Güneş doğunca sönük kandilin ışığına lüzum kalır mı?

Avuçlarında gittikçe soğuyan ellerimi sarstı, zaten anlatmaya başladığından beri hafifçe çektiğim için avucunda sıkıştırdığı ellerimi kuvvetle çektim.

—         Ne oldu sana Ayça? diye sordu.

—         Hiç! dedim.

Ve gene her zamanki gibi, benim mânamı her an müşkülâtsız okuyan Dolunay:

Ayçam, sevgilim .  Sen hiç kimseye, ama hiç kimseye benzemezsin. Sen benim aşkım, benim kendimsin… ötesi var mı?

Bu sözlerden sonra Dolunay:

—         Ne diye bana bunlardan bahsettirdin? Konuşulacak ne çok şeylerimiz vardı. Yarın Öğle vakti beni kapıda bekle! diye bu bahsi kapadı. Zaman ne kadar çabuk geçmişti. Ah onunla buluştuğumuz zamanlar hep böyle kısalır; günler, geceler bir an olur. Zaman kaydı kalkar.

Suna’nın bugünlerde gelip babasını bırakamadığı için tekrar gideceğini söyledi. Dolunay’ın hücresinde bu kadar kalışım, zaten bütün hayatımız gibi bir mucize idi,

Giderken odasındaki eşyayı, kandili, sediri okşadım

—         Okşa güzelim… Ayçam’ın elleri süründü, diye ben de onları okşayım! dedi.

Sonra etrafına baktı, olgun ve kâinatın üstünde bir aşk nazarile hafif içini çekti; yarı ciddî yarı şaka :

—         Fırat kenarındaki sarayım da bundan muhteşem değildi, dedi; ve sonra…

—         Ayçam ben bu dünyada hiçbir ¡¿eyle mukayved değilim, aşktan başka beni birşey oyalamaz! dedi.

Aşk mağarasının karşısındaki üç küçük tepe içerinde sıralanan hücrelerden görülmek korkusu ile telâşla dışarı çıkıyordum.

Tanı bu sırada sarmaşıklı kapının önünde çıplak, yalnız önünde bir kara deri parçasi ile örtülmüş zayıf, siyah kıvırcık saçlı bir adam görerek irkildim. Dolunay gülümseyerek :

—         Erdem geçiyor. Bakalım gene neler söyleyecek! dedi.

Erdem’sin Dolunaya fena sözler söylediğini, hatta halk arasında onun aleyhinde fitneler çıkarmaya çalıştığını işitmiştim.

Müstehzi kahve rengi çukur gözlerini yüzüme dikerek:

—         Hay gidi kör tesadüf.. Kimini bu hâle koyar da, kendine lanet yağdırır, kimine kırk yılda bir devlet verir, onun da aklını başından alır! At var meydan yok, meydan var at yok!

Diye terbiyesizce söylendi. Kapının önünde oturdu sivri burnuna doğru açılan geniş ince dudakları garib bir tebessümle yayılıyor, hiddet ve nefret dolu yüzüme, büyük bir cür’etle bakıyordu.

Dolunay’ın Fırat kenarında bıraktığı saltanata taş atmak istediği belli idi. Ona hakaret etmek için atılacağım sırada, arkamda duran Dolunay beni çekerek Önüme geçti.

—         Hoş ol arkadaş! dedi, ve benim hiddetime rağmen mülayemetle :

—         Bir şeye mi ihtiyacın var? diye sordu.

O gene gülümseyerek küstahça:

—         Bir değil, bin… diye cevap verdi

—         Olabileceklerini söyle de, belki bir çare bulabiliriz.

Evvelâ bir kâse yoğurt., diye söylendi.

Dolunay gitti ve akşam için Can’ın kendisine yaptığı yoğurdu getirdi. Geceleri yoğurttan başka bir şey yemediği için fena halde canım sıkıldı, fakat yüzüme bakmadı bile… Seve seve kâseyi ve kaşığı verdi.

Bu münasebetsiz mahlûk oraya çöküp yoğurdu bir anda hiç minnetsiz bitirdi. İçimden :

—         Zehir yeseydi! dedim. Çünkü Dolunay’ın gıdasını yiyiyordu.

Kendisine taneden bir adama Dolunay’ın nasıl bu kadar lütuf kâr ve merhametli davranabildiğine hayret ediyordum. Zaten Dolunay daima böyledir. Kendine düşman görünenlere bile merhamet ve hatta sevgi duyar.

Erdem kâseyi pis pis yaladıktan sonra:                       

—         Şeytan bana Fırat kenarında bir saray, sana da akıl versin! dedi, kalktı.

Dolunay gene gülümseyerek:

— Bana Allah’ım istediğimi veriyor , sana da merhamet elsin! dedi :

Sonra bana dönerek ve Dolunay’ı göstererek:

—         Bunu ben dünyanın en akıllı, en mükemmel adamı bilirdim. Kalde’de ona tapardım. Kalktı buraya geldi. Ben de bir sebeb umarak ona uyup geldim.  Baktım Dolunaya bir hal oklu, yemez, içmez, uyumaz,… O canım şaraba el sürmeden içmiş gibi sarhoş… konuşmaz, söylemez… Tası tarağı topladım, bana da halinden  bulaşmasın, diye kaçtım… Onu yakan bir ateş var ama görünmüyor… diye söylendi.

Dolunay

— Mademki beni o âlemde akıllı bilirdin, bu âlemde de neden gene öyle görmüyorsun? dedi.

O sadece:

— Onu.. dedi arkasını getiremedi. Dolunay onun omuzunu okşadı ve:

—         O ateş seni yakmamış ki bilesin… Sen, ben ol ki benim halimi anlayabilesin: dedi.

Erdem çok değişen derin bir nazarla Dolunay’ın yüzüne baktı.. Bu nazarı tahlil edemiyorum istihfaf değil. Fakat hayret mi, hatta incizab mı, muhabbet mi, yoksa merhamet dilenmek mi bilmem…

**        

Bu sabah Gülemre bize geldi. Can evde yoktu. Fakat o, hemen kapının yanındaki keçi postuna oturdu, beni de yanına çağırarak;

—         Gel çocuğum gel! diye sanki kalbindeki sabit bir sızıyı açmak, göstermek istiyordu.

—         Ayça., dedi, kabilenin en güzide genci Ceyhan’ın genç karısının gözleri kör oldu. Beyninde başlayan bir hastalık, görme nurunu söndürdü. Dünyada en çok sevdiği güzel ve genç kocasını göremiyor, fazla olarak kıskanç… Artık kocasının yanında merhametine muhtaç olarak siyah bir cehennem içinde yaşamaya mahkûm…

Bir başkası kalbinden hasta. Gündüzleri kaynar bir katran fıçısının içinde boğuşur gibi her nefeste göğsünü paralıyor; geceleri ise yaralı çakallar gibi uluyarak sabahlıyor.

Hay Mevlâm… Bu ne cehennemdir! İnkâr ateşi ise her ateşten daha müthiştir. Bunlar İşte, cehennemin dünyadaki şekilleridir çocuğum!

İlâhî! gazabından merhametine, azabından lütfuna sığınırım! Bizden hata ve nisyan, senden lütuf ve ihsan!.. Şanına af ve merhamet yaraşır Allah’ım!

Bir nefesi rahatla alıp vermek ne büyük nimettir. Kalbi ve bedeni azab içinde bulunanlara bu nefesin kıymetini sormalı… Yalnız o bir tek nefesin şükrünü edadan bile Allah’a karşı aciziz. Hey Allah’ım… Lütfun bizi deryalar gibi başımızdan aşarak her taraftan sarmış olduğu halde görmüyoruz! gözlerimizi gaflet perdelemiş.

Beyaz sakalına iki damla göz yaşı düştü ve :

……. Yavrum, haberin var mı, Erdem yattığı sandığın içinde birden bire ölmüş! Fenalaşdığını anlayınca oradan geçen bir bağcıya:

— Git Dolunay’a, söyle, ben hastayım, o beni arar… söyle de beni hatırından çıkarmasın! demiş.

Ben Doiunay’ın yanında iken bu haberi getirdiler. O, bu adamı gene af ve merhametle andı.

Belki Erdem hakikaten tövbekâr olmuş, yakasını kurtarmıştır; fakat bu dünyada öyle insanlar vardır ki, nice Erdemlere taş çıkartır.

Ey İnsan insan!

Sana acıyorum. Bir az gözlerini mira, güzelliğe aç. insan, bilmediği şeyin münkiridir. Görde bak, o vakit inkâr edebilir misin. O vakit insanlığın mânasını anlarsın. Bu hayatta senin üstünde bir kudret vardır, o kudret nicelerinin başını taşa vurmuştur.

Onu aldatamazsın  Bu kibrinle, fırtınaya kafa tutan sünepe sivri sineğe benziyorsun.

Bin bir düzen, bin bir desisenle, o vahi teşkilâtınla sana teslim edilen vicdanını çürüttün, zehirledin. Kendi halindeki insanları da birbirine düşürdün, ruhlarını bozdun. Sen ne yapsan o, muhakkak fenadır. Çünkü için bozuk, için fena… İyi görünse bile mutlak altında bir fenalık, iğrenç bir menfaat vardır. Sen kendini berbat ettin

Ağacı içinden yiyen kurt nasıl mahvederse, seni de hıyanet ve desiselerin böylece bitirdi. Şeytan bile senin yanından ürküp kaçar!

Bazen bir hatip kesilirsin, vicdandan bahsedersin. Onu neye istinat ettiriyorsun?

O, macun gibi yoğurdukça değişen fikirlerine mi ?

Bu hallerinle herkesin gözünü boyadım zannediyorsun, halbuki kendi gözünü boyuyorsun. Etrafını mavi görmekle, herkesi de kendin gibi görüyor zannediyorsun. Sen, kendini biliyor, zannettirmek isteyen bir kara cahilsin  Hem de öyle bir koyu cehle düşmüşsün ki, dünyayı çirkef görüyorsun. Biraz şu gözlerdeki, şu yüzdeki çirkefi sil, anlarsın ki, dünya aldatmaktan ibaret değildir.

Zavallı, aldanan sensin!

Gülemre birden sustu; rengi büsbütün sararmış, heyecandan titreyen elim dizinin üstüne düşmüştü. Bu sırada Can içeri girdi. Esasen Gülemre’nin ebedî çocuk safvetini muhafaza eden sözlerindeki ciddî doğruluk ve hazin hakikat gözlerimden yaş getirecek kadar müessirdi. Fazla duramadım, Uluand’ın bahçesine doğru yürüyerek düşündüm.

Eskiden beri aşiret şairleri, bazı manzumeler, destanlar medhiyeler yazıp güneş mabedinin duvarlarını doldururlar.

Fakat ben anladım ki, asıl şiir, bu sanatlı sözler değil, insana kalemi kırdırıp parçalatan kudretmiş ve o, dünya yaratıldığından beri hiçbir vakit ifade edilememiş…

San’atın ibda [Yaratma, yoktan var etme.] ettiği aşk nedir?

Kuru bir kalıptan ibaret değil midir?

Büyük eserlerde, hikâyelerde, hep mevzuun bir şekli vardır. Halbuki ben, aşkı tasvir etmek isterim… Şekil, manaya tabi olsun isterim!. Belki benim kelimelerimde bir ergonon ahengi, san’atımda fevkalâde bir kudret yoktur, fakat bence şekil aşkındır; san’atı, aşk tecellî ettirmelidir

Ben isterim ki aşk tebcil edilsin, takdis edilsin ve dilim döndüğü kadar onu methedeyim. Ben o şairlerden olsam bunu söylemek isterdim.

İsterim ki. hiçbir şekle tabi olmayayım.. çünkü, aşkın da şekli yoktur, vatanı, milleti, dini yoktur. Aşk bir dindir ki, bütün dinler ona yol açmak ister. Bu aşkı bilene değil, tadana ne mutlu! Bu  aşka varana, ne mutlu!

Şiir, onun güzel gözlerinin tavsifidir!

Güneş mabedi nedir ?

Taş ve topraktan örülmüş kuru bir kerpiç değil mi? ve onu insan elleri yoğurup bina etmemiş mi?

Geliniz, ey yolunu şaşırmış insanlar, geliniz!

Benim sevdiğimin dört unsurdan hariç, fena ve zevale tabi olmayan gözlerine tapınız. O bakışlar yaratılmamıştır. O vücutta coşan mana şarabı beşerî değildir, zaaf ve halelden münezzehtir.

Sun’i sekir veren şarab kâsesini atınız.

 Mabud güneş  kim oluyor?

Benim sevdiğimin önünde binlerce güneş yere kapanır.

O insan güzelinin, ay ve güneş pervanesidir!

Ona cezbolup kanatları yanmış olarak fezada dönüp dururlar. O, kendinin aşk ile yananlara der ki; Bu canda kaynayan aşkın tesiri ile öyle sermestim ki, ben mi aşkım, aşk mı ben seçmez oldum; canla cismin imtizacından ten mi ruhtur, ruh mu ten bilmez oldum!

 

 

BAHAR

Bahar..  İşte yanan, tutuşan bahar! Benim aşkımın ateşi ile yer yer yanan bahar tekrar geldi.

Ateşler içinde olan nazarımı nereye döndürsem, orasını alevler İçinde görüyorum ve bu alevler üzerinde onun ziyadar, ilâhı çehresi parlıyor, Rast geldiğim bir simada onu, çimende, rüzgârda onu, fecirde, ayda, onu görüyorum .. Bulutlar arasında yanan yıldızlara başımı kaldırsam, orada, onun nazarlarındaki gönül yakıcı âksi titreşip yandığını duyuyorum.

Bu dilber vücutta ezelî bir bahar, nihayetsiz bir fecir tazeliği var. Onun aşkının semalarında açan, ağaçlar ebedîdir, onun saçlarım döküp ihtiyar olmasına imkân yoktur. Ben de bütün solan, eskiyen letafetini kaybeden mahlûklar gibi, ben de bir gün ihtiyar mı olacaktım? Onunla yaşadığımız her an, onun temas ettiği bu vücut öyle ebedî şeyler ki Buna inanamıyorum … Onunla geçen her an gibi Ayça da ihtiyar olmaz,

Ayça’nın çehresi!. onda gençlikten başka, taravetten fazla bir kudret, bambaşka bir mana var. Bu tesir, bu hususiyet, bu, her türlü beşerî ifadeden daha cazib, daha aydınlık… Onun bana değen aşk nazarlarından, onun gül nefeslerinden ibaret! Ben bu çehreye de aşıkım… Onun aşkı titreyen gözlere, onun gül nefesleri değmiş olan bu fevkalâde saçlara, onun aşkından doğmuş bu mucizevî çehreye de âşıkım!

Bu mu?

Bu nasıl zeval bulur? Aşkın ufuklarından gelen bu nuranî aşk hayali, gene araya, o görülmeyen ilâhı ufuklara aynen böyle dönüp gider.

Gene gül çehren aşkımın semasında doğuyor. Adeta onu vazıh, ateşin dudaklarla teressüm [Resmedilme, resimlenme] ve tecessüm etmiş görüyorum, hayran kokluyorum. Bu nurlu bedir ayına tapıyorum. Bu, benim aşkımın resmi, aşkımın tasviri!

Gül rengi, çaplı, müstesna dudaklar ve benim ebedî âşınam, ibadetgâhım  olan o harikulade kaşlar., muhabbeti ile canımı vermek istediğim, taptığım, İfade edilmez gözler…

Bu çehre, benim bütün her zerremle kulluk ettiğim, aşık olduğum çehre… Ah bu asumanî bedir, bu münevver vücut, nasıl gönüle raks ve sema arzusu vermesin!

İşte onu yüzüme yakın, dudakları aşkın daveti ile renklenmiş, yanağımı yanağına temas edecek kadar yakından görüyorum. Karşısında yarıp çıkarmak istediğim ateşten yanan yüreğimle üzerine titrediğim, taptığım güzel çehre! İşte lâtif dudaklar hep o ateş tesirile telâffuz ediyor: Ayça!

Benim için bu hayatta bütün yıldızlar söndü. Artık bütün bu âlemi bir akşam bulutu örttü. Onun üzerinde parlayan yalnız senin ay vücudun var.

Ah benim yalnız bir emelim var : Sen!

Senden de bir istediğim var! Gene sen! ..

Geceler ve günler geçiyor, senin aydınlığın, senin bahar yüzünle münevver ve muattar, kolayca hissedilmeden uçup geçiyor…

Ben bu gecelerde, bu kuş kanadı gibi uçan günlerde, sana tapan ruhumun, sana baktıkça, sana hayran oldukça bu saf aşk ufuklarında uçan ruhumun aşk neşveleri ile mestim…

Bana:

Ben sendeyim, seni kendime kattım,  dedin.

Tenimin ve ruhumun dünyası ve uhrası [ahiret] güzelim! Kalbimin, gözlerimin ziyası güzelim! Ben bugün doğmuş gibiyim ve bütün günler bir tek günden ibaret! O aşk gününün sabahı senin tebessümün, gurubu, gene senin mahrem, tatlı ateşin aguşun! Sabahı sen, bedir ve hilâli sen, baharı sensin!

Fakat bilmem ki ben senin aşkına kanamıyorum. Seni uzaktan benzim solarak seyredip yanmaya kanamıyorum. Muhabbetinin nihayetsiz zevkleri içinde bana bir hüzün geliyor. Gözlerimde, hava açıkken serpilen hafif rahmete benzer yaşlar birikiyor…

Senin bu güzel saf çehrene, eşsiz tavırlarına, bu ateşin letafetine karşı her geyi çok sönük, geçkin, ihtiyar buluyorum. Baharda açılan zünbülü, çemenlikte kaynayan cevval suyu, konceden açılan gülü solgun buluyorum.

Ancak seni temaşaya sen lâyıksın. Senin temaşana layık olan da gene sensin!

Sen aşkın medhisin, aşk ta senin medhindir!

Demiştin ki:

—         Ah sana verdiğim aşk konçesinin  kadrini bilirsin değil mi?

Düşündüm.., Söyleyecek söz bulamadım.

Sen ki her zerremi vücudunun ezelî harareti ile yaktın, güzelliğin rahmeti ile yıkadın… Seni gördüm? güneş parlaklığını kaybetti. Yıldızlar, mavi hülyalı gecelerin derinliğinde nazarı okşayan semavîlerin enisi olan yıldızlar sarardı.

Bütün dünya boş bir feza… onun bir başına güneşi, gözlerime, gönlüme hayat veren biricik güneşi, sensin!

Benim bütün ümidimin teveccühgâhı, kalbimin aşkıyla çarptığı mihrabı, mabudum, aşkım, ilâhım, ruhum sensin!…

Uzun, pek uzun geceler içinde ziyadan mahrum, cansız bir peyk ne kadar yeis ve hüzünle yuvarlanır, O hasret geceleri, vuslat geceleri gibi çabuk geçmez pek uzundur.

Sen, ibadetgâhım olan bu vücudun içinden doğdun. önün şartı sensin. Onun sen yalnız bir şeyi değilsin ki… Sen onun daimi kameri, hiç batmayan güneşisin!

Taş olsa sana tahammül edemez; taş olsa senin karşında erir. Gönlüm ki senin aşkına karşı şiddetli zaafla yaratılmıştır. Gönlüm ki, senin aşkın için baştan, aşağı kavrulup, sana meftun ve esir olmak için yaratılmıştır; onun ibtiİâ ve zaafına nihayet mi olur? O senden başka hiç hiç bir şey bilmez…

Söyle ey nihayetsiz bahar, söyle… sana yanan, senin güzelliğinin teşvikile ve davetinle kendinden geçmiş, yavaş yavaş sinesini açan bu içinden tutuşmuş konçeye nasıl ihtimam edeyim? O konçe ki senden içer, sende aram eder, sende rahat ve sükûn bulur…

Sen her gün yeni bir hararet, yeni bir feyizle beni kuşattın. Üzerime saçtığın aşk rahmeti beni gark etti. Onu hiç esirgemedin, o kadar bol verdin ki, şiddeti benim boynumu büktü. Açık kırlarda yağmurlara gark olmuş bir dal gibi boynum büküldü,

Üzerimde beni güneşten saklayan bulut, damarlarımda can, renk, şevk oldun. Hasret günlerinin hazin, muhrik gurubu hayalimden silindi. Beni doğrudan doğruya sinenden doğan kaynağın başına götürdün. Ben, bir yudum! dedikçe sen deniz gibi verdin. Beni istilâ eden bu tuğyan içinde kurağın şiddetli harareti hayalimden silindi, kışlar bütün bahar oldu.

Şafak sökmeden baş ucumda çaldığın aşk kavalının ateş söndürücü nağmeleri ile uyandırıldım. O kadar emekle baktığın bu vücuttan, aşk yıldızının nurlu aydınlığını görmek hakkım değil midir?

Ey aşk yıldızı, bu akşam da yüksel! seni ufuklarda gözleyen güzel vücut için yüksel,. Aşk gecelerinin mehtabını seyr için, onunla aşk oynamak için gecenin karanlık gömleğini yırt, çabuk yüksel!

—         Bana, aşk argonunu çal, söyle! dedin. Sırf senin için baktığım, sana kurban etmek için çobanlığını ettiğim bu vücuttan, ben senden başka ne bekleyebilirim ?

Senin kokunla haşrolan vücudum, bu kadar beklemeye nasıl tahammül etsin? Sabah yıldızını bekleyen ve bir türlü bitmek bilmeyen intizar geceleri mi gelsin istiyorsun ?

Nağmeleri aşk sabahına iştiyak çeken aşk ergonunun sadâsını mı işitmek istiyorsun ? Fakat bende o sadaya tahammül var mı?

Sırf su içinde yetişen, onunla beslenip büyüyen bir su çiçeğinin sudan mahrumiyeti, diğerlerinin susuzluğuna benzer mi?

Beni ilk vurduğun zaman, bir orman kuşu vahşeti ile yuvarlandığım yerden bütün kudretimi toplayarak kalktım. Harimimden vurulduğum yeri kanadımla o kadar gizlemeye çalıştım, uçtum tekrar ağaçlıklara, geldiğim vahşi ormanın derinliklerine doğru tekrar dalar gibi yaptım.

Senin, yayından bu derece emin olduğunu bilmiyordum,.. Daha hiç bir şey bilmiyordum. Yalnız senin bir alev, bir ateş olduğunu biliyordum. Sen koştun, ben uçtum. Gücüm yettiği kadar ormanın garib vahşeti içine daldım. Fakat eğer beni bırakıp gideceğini bilseydim, o an düşer can verirdim!

Senin çehrendeki, alnındaki terler çoktan kurumuştu. Türkü söyleye söyleye telaşsız beni takib ediyordun.

Dere boyu rezene

Gönül verdim güzele

Vallahi razı olmam

Sevdiğimle gezene!

Dere boyu düz olur

Gül açılır yaz olur,

Ben yarime gül demem

Gülün ömrü az olur

Uçayım! diyordum, kanatlarımda dermanın kesildiğini görüpte, meftun olduğum yüzünü başka bir semte çevirmesin!

Bütün gayretim tükenip bitab ayaklarının ucuna düşünceye kadar senden içimi gizlemeye çalıştım. Beni teshir için terennüm eden o lâtif sadayı, etrafımda birden kesilmiş görmekten endişe ediyorum.

Ey yalnız aşktan duyan, aşktan koklayan. sevgilimi ey benim gecelerimin mehtabı, benim aşkı cazibesi ile tavaf ettiğim güzel!

Bana hararetinden ver, bana nazarlarınla hayat ver!

O zamanlar, benim susuz vücuduma can getirir.

Ah, bu güzel yüzün bahası olan iştiyak ta sendendir. Bende ne varsa al.

Yalnız kalbime, ah oraya dokunma!

Çünkü orada sen varsın!

**        

Geçen baharı, ilk aşkın müjdesini anarak  odamda suyun içinde bir kaç zünbül soğanı yetiştirmiştim. Zünbüller açtı. Bu bahar, ilk açan zünbülü benim elimden koklasın, diye bir küçük demet yaprak Can’la ona gönderdim  Gelirken zünbülleri de beraber getirmiş. Demeti benim göğsüme koydu ve yüzünü sürerek orada kokladı, kokladı…

Ah, neler bilmez o… Bu kâinatta hiç kimsenin bilmediklerini ve bilemeyeceklerini bilir…

O         gidince dağılan zünbülleri sedirden topladım. Bunlar pek solgun bir haldeydi.

Bütün yaprakları ateş nefesi soldurmuş, rengini uçurmuştu. Bu, kalbimin üstünde koklanmış ve onun ateş nefesi ile yarı erimiş çiçekleri bir iplikle sardım, sakladım.

Bugün Dolunay gelirken Blen’in mektubunu da getirdi

Blen, sahrada oturan bir göçe reisidir. Kırk yaşlarında kadar, solgun yüzlü, narin ve sükütîdir. Bakınca yüzünden aşk okunur. Dolunay’ı ilk gördüğün den beri şiddetle meclub olmuştur. Dolunay’ın muhabbeti onu toprak etmiş olacak ki, Dolunay, Blen’in ismini Toprak koymuştur .

Arasıra Dolunay’ı gormeye gelir. O kadar çekingen ve sessiz durur ki, yolladığı o ateşin mektublara karşı bu sükût inşam hayrete düşürür.

Mektublarını Can isminde yedi yaşında lâtif bir göçe çocuğu ile yollar. Ona küçük Can deriz.

Küçük Cam’ın sesini duyunca koşarız. Ta uzaktan:

—         Dolunay, Dolunay ! diye seslenmek âdetidir. Deve yavrusunun üzerine binmiş olarak yolun üzerinde görünce koşup karşılarız. Tozu dumana katarak koşar…

Doluay’da onu bekler ve uzaktan gelirken yola çıkıp karşılar, elinden mektubu alır ve her sefer bu talihli mahlûku kucaklar.

Fakat asıl bu mektubların sahibini görünce, gözlerini yerden kaldırmaya cesaret edemeyen ve her an eriyen bir mumu hatırlatan bu vücuda, yakıcı bir bakışla bakar, itaplarla ve onun, gönlünü yakmakla iktifa eder,

Toprak Dolunay’a bir kelime sitem bile edemez, hatta yüzüne bakmaya ve bir şikâyete bile cesareti yoktur. Can mektupları bırakıp döndüğü zaman, her seferinde Dolunay’ın sarıldığını bildiği bu vücudu, onu gören, konuşan Can’ı, mukaddes bir armağan gibi koklar, sever ve bununla oyalanmaya çalığın:.,. Küçük Can, bu genç ve taze çocuk, pervasızca Dolunayla kon uğur, ona darılır, sitem eder, elindeki mektupları vermemek için nazeder.. Sonra onu Dolunay okşar, sever. Sanki bu çocuk, Toprağın gönlüdür, fakat o mektubların sahibi, yanar durur da Dolunay’ı günlerce göremez.

Can gidince Dolunay mektubu alır ve bana gelir bunları bensiz okumaz. Bunlar Toprağın vücudunu aşıp gelen ilâhı âlemin haberleridir. Bunlar Toprağın kendiliğiyle yazdığı şeyler değil, onu vasıta düzen ilâhı aşkın nefesleridir. Dolunay’ın güzelliği, onun vücudunu vatan tutup aksetmiş de bu mektubları düzmüştür.

Bugünkü mektub şöyle başlıyordu:

 Aşk neşterinin başını, ruh damarına vurdular bir damla kan damladı ve ismi gönül oldu. O halde gönül, ruh damarına vurulmuş aşk neşterinden damlayan bir damla kandır.

Fakat vuran kimi Hem de ne tahlil edilmez bir damla kan ki, yarasının ateşini duyanlar, gönül derdi denilen ve şifa bulmayan bir hastalığa uğruyorlar.

Gönülün mahiyeti bir damla ruh kanı mıdır?

O nasıl bir katradır ki  içinde âlemler müşahede olunur. Hududu, ufku, müphem bir nihayetsizlikte kaybolarak akıl ve fikir hayran kalıyor. Demek âşıkların gözlerinden akan hicran yaşının kanlı olması, gönlün mahiyetinden ileri geliyormuş . …………………

…………………….       

Gene bir başkasında Dolunay’a şöyle der:

 — Toprak! Beni göreceğin, gelmedi mi?  Sualini sordun.

Bunun kat’î cevabını benden daha iyi bildiğin halde bu suale neden lüzum gördün?

Gönlümü üzmek için mi?

Âh! O anda gönlümde bir buhran ve celâl tecelli edip te:

— Hayır, diye cevap verebilseydim! Ve sen aşkınım bu aşkının cesaretine hayran olsaydın!

Fakat nerede o cesaret?

Hem de ne faydası vardı?

iştiyak ateşinden yanan, titreyen gönlümün hal dili, zahir lisanımın bu nefyini nefyedecekti. Yalnız gönül aşkın gururuna kapılarak:

—         Sevdiğim beni hayaliyle ikna etmek istiyor, diye isyan eyliyorsa da, aşk tuzağının bu kırılmaz zincirileri ile bağlı bulunduğunu anlayarak hemen günahından tövbe ve rücu ediyor……………………

………………..             

Bir başka mektubunda da şu satırlar vardır:  

Gıdası vuslat olan  bu âlemde gönül hicrandan, ayrılıktan fetyad eder. Bu yeni girdiğim âlem, başka bir âlemdir. şafakları, fecirleri, mehtabları başka başka manzaralara maliktir. Kanunları, nizamları da başkadır. Buna, aşk âlemi derler.

Gönül bu iştiyak ateşiyle yandığı halde  Toprak! beni göreceğin gelmedi mi?  itabım duyduğu zamanda, sevdiğine dönerek:

— Senin de beni göreceğin gelmedi mi? Mukabelesinde bulunamıyor. Zira, maşuk gönlü aydınlatan nur, gönül ise, ciğer yakıcı ateşle dolu… Bu bir şah, öteki bir aşk dilencisi!……………….

           

Bir gün Toprak Dolunay’ı gömüye gelmişti… Giderken Dolunay ona:

—         Pekaz olmadı mı Toprak? demişti.

Bir gün sonra küçük Can’ın Topraktan getirdiği mektub da şunlar vardı:

 Pek az değil mi?   Dedin.

 Az olan, nedir?

Hicran mı, insaf mı?

Vuslat vaktinde bu lisanın  âh  dan başka sadası kalmadı. Şimdi ise gurbet Serendib’İne düşen gönlün içindeki akisleri, inleyen bir başka âlemin hasret vaveylası tesirini göstererek dinledikçe iştiyaka takat kalmıyor.

Yoksa aşk derdinin ilâcı hasret ve hicran mıdır?

Fakat, ey gönlün davacısı, bu ilâç bazen tahammül edilmez bir ateşle gönül yakıyor. Ne olur biraz da acılığı teskin için, onu, vuslatın can veren suyu ile karıştırıp ta sunsan olmaz mı?

Gönlü neden üzmek İstedin? O zaten âha giriftar oldu. Bir ahım bin âh takip ediyor. Allah seni güzel yaratmış, gönlü de sana aşık etmiş, gönlün bunda ne günahı var? Hicran pek uzadı, gönül gene yakıcı bir hicran çölüne mi düştü?

 Yüzünün nuru görünmedi. Bu emel fecri ne kadar uzun sürüyor Allah’ım!

 

MAHFE

Burası bir mukaddes nur kaynağı… Burası kalbin yandığı ilâhı ateşle dolup taşan beşerîlerden ve dünyadan uzak bir aşk kıblesi… Ne güzel, ne masum, ne ilâhı!

—         Ayça, buraya ne İsim koyalım, ne diyelim. . Mahfe diyelim mi, ister misin?

Dediği vakit seve seve bu ismi kabul ettim.

Mahfe.. Issız kum denizlerinde gezen güzel develerin üstündeki hücrecik… Nasıl istemem? Kervan ve çöl… Benim gönlümün aşkını temsil eden bir âlemin en yakıcı parçası değil mi?

Ah o güzel develeri Onların boyunlarını çölün ıssızlıklarına uzatışı ne güzel, ne füsunkârdır.,. O payansız ufuklarda uzanan hararetten yanmış hurmaları, mavi duru semalari ile çöl ne güzel, ne ilahidir!

Mahfe., bembeyaz temiz duvarlarında Yakup peygamberin bir tasviri… bir köşesinde üzerinde yanyana oturduğumuz ve aşk yeminini yenilediğimiz mukaddes sedir… Bir köşede üstünde onun bir yelpazesi duran küçük ocak ve kenarında bizim, zamanlardan uzakta dizdize oturduğumuz iki post ve içinde, bazen harab olan, aşkın sarsıntıları ile perişan olan çehremi, ve bazen da hayalimin yanında ona karışan güzel hayalini gördüğüm ayna…

Bu, o kadar gönülle aşina gelen küçük odacıkta ne ifade edilmez manevî bir aşk kudreti, ilâhı bir hayat var Yarabbi!

Burada ben kendimden geçer, varlığım aşkın nuruna yanarak onun ifadesine karışırım. Burada dizdize, gözler, biribirinde görünen kendi aşkının hayaline meftun ve dalgın, eller biribirine bağlanmış, anlardan uzak, ebediyetlerden geçeriz.

Burada yapyalnız, aşk, nur, ateş, yemin ve secdeden başka bir şey yok.. Gözlerim gözlerindeki, iki güneşciğe hayran.,., bu nazarlarda parlayan  aşkıma kapılmış mest olurum.

Bütün bu ifadeden ayrılamayan, tatlı ince bir ses, Çoban kızının sesi, aşağıda bir çarkının yanık nağmelerini cazip bir hususiyetle, ihtizazla terennüm eder durur:

Bazen bütün gün ancak birkaç kelime konuşarak, bu aşk cevelânlarından süzülüp gelmiş ateşîn bir ifade halinde birkaç hitapla akşamı buluruz. Ben titreyerek, yanarak, ateş ve hayretim artarak kalbim onda, o kalbimde giderim. Fakat bu gidiş Öyle İzafî bir şey ki… Belki ben manzaralara nazaran bir yeden Öteye gidiyorum. Bu yanmış varlığımda bir ateş yakan nur halinde nazarlarının şûlesi benden bir an gitmez. Ben ne bir yerden bir yere gider, ne gelirim. Ayaklarım yerde değil, mekansız bir âlemde gezer, ki oraya akıl giremez, zan ve fikir yaklaşamaz.

 

 

MAHFENİN TARİHİ

İlk defa mahfeye beni Can getirdi. Dolunay etrafın dikkatini celbetmemek için eve gelmekleri çekindiğinden, bu yamacın arkasındaki çoban evinin bir odacığında arasıra buluşmaya karar vermiştik.

Evin sahibi ihtiyar, Dolunay’la alâkası olmayan iyi bir çobandır. Dolunay’ı ve beni seviyor. Bir de genç çapkın bir kızı var. Boş vakitlerinde yukarda halı dokur ve iş görürken tatlı ses ile şarkı söyler.

Evin aşağı kabileden birine ait oluğu ve Dolunay’ın burada o kadar tanınmayışı, iyi bir tesadüf oldu. Merdivenleri eski kildendir, fakat ne kadar güzeldir Dünya yüzünde hiçbir merdiven bunun kadar güzel ve kıymetli olabilir mi? Onlara hep yüzümü gözümü sürmek istiyorum.

Odanın penceresinde çiçeksiz saksılar durur, fakat dünyada bu saksılardaki güzellik hiçbir çiçekte bile yoktur…

Ben mahfeyi anlatmaktan âcizim. Dünya lisanlarının hiçbirinde, onu ifade edecek kuvvette bir kelime bulunmaz. İşte o güzel mahfede, geçende aşk andını yeniledik.

Ey aşkın ilâhı!

Sen kaynağını aç!

Zira sen suyu kesersen kelimeler kısılır ve ölü kalır. Onlara sen kendi feyzinden ateş ve hayat ver ki, bu ruhta geçen âlemin, ne yakan bir kudret olduğunu anlatabileyim..,

Aşkınla ölü ve seninle diri olan bu kalbin aşkını söyleyebileyim!

Senin teshirinde olarak, kelimelerin zarfını yırtmanı,

Bu sineden taşan ateş ummanını dökmeni, diliyorum, Yoksa kimin ne haddine? Mahdut ve muayyen olan sözler, o bakâ kitabının bir harfini ifadeye kadir olamaz! Dudak ne kadar teşne olsa koca denizin suyunu içebilir mi?

 

 

YÜZÜK

Bana bir yüzük getirdi Bunun rengi bana sorularak tayin edildi. Can:

—         Beyazmı, yoksa al mı olsun! dediği vakit, hemen:

—         Al, koyu al olsun! demiştim. Gülün rengi, aşkının rengi gibi…

Yüzük geldi. Çok koyu bir yakut, etrafında da küçük parçacıklar var. Çok acele bir zamanda, Dolunay’ın hücresinde başkalarının içeriye girebileceği bir sırada kapı arkasında parmağıma takdı.

Artık aşk gülünün alını anarak parmağımdaki yakutu öpüyordum

Her an değişen, koyulaşıp bir az pembeleşen garib bir rengi var. Aşkım gibi garib ve akla uymayan bir yakut..

Güneşin alçaldığı vakitler, mahzun kalbimle beraber, tıpkı getirdiği gül gibi koyu bir kor halini alıyor. Sonra sabahları şafak rengi, öğle vakti yeni tutuşan, açık ateş rengi, onu beklerken ateş saçan kalbim gibi…

İstiyorum ki beni bu mukaddes yüzükle beraber gömsünler..,…

 

 

MAHFENİN YOLLARINDA

Ekseri akşamlar mahfeden dönerken Mabedin avlusundan geçiyoruz. O Önde, ben arkada, bazen ben önde buraya kadar gelip kapıda buluşuyoruz.

Dış kapıdan girince taşlık geniş bir avlu… Sonra merdivenle çıkılınca, sokağa açılan bir demir kapı daha var. Bunu bazen yaramaz çocukların gürültüsünden bıkarak kapatıyorlar. O vakit mabedin kandilcisi, o bulunmazsa karısı gelip bize kapıyı açıyor, geçiyoruz ve yolu mümkün olduğu kadar uzatarak arka yollardan gül bahçelerinden, bağ yollarından dolaşıyoruz.

Yolda bir avuç dan için gül ve amber satan çıplak çocuklar görüyoruz. Onlara cebimde boncuk götürüyorum ve odamızı süslemek için gül alıyorum.

Oh, benim gıdam, Dolunay’ın aşkı… Ben bu tabiattan, bu dünyanın su ve gıdalarından yiyip içmiyorum. Beni, onun aşkının zevk ve neş’esi, hayalinin tesiri aşkı besliyor. Onunla buluştuğum günleri, birbirine bağlayarak yaşıyorum. Onu görüyorum, onun sesini duyuyorum ve bütün vücudumda yalnız onu yaşıyorum.

 

 

MABEDİN KAPISI

Geçen akşam mabedin avlusundan geçerken iç kapıyı kapalı bulduk. Orada yün eğiren sevimli yüzlü şişman kadıncağız yana yakıla çocuklardan şikâyet etti.

—         Duvarları kirletiyorlar, çamurla resim yapıyorlar, hurmaların tepesine tırmanıp külâh yapmak için yaprakları yoluyorlar; diye yanıp yakılıyordu.

Bu kadının garib bir hali vardır. Dolunay’a fevkalâde hürmet eder. Her akşam biz gelirken Han geçiyormuş gibi oturduğu yerden hürmetle kalkar, ellerini kavuşturur başını eğer. Dolunay!

—         Nasılsın kadınım? diye sorar.

—         Sayenizde iyiyiz, yün büküyoruz! diye her akşam tebessümle aynı cevabı verir. Bu, (sayenizde) tabirini kullanması pek hoşuma gider.

Kadıncağız gene koşup kapıyı açtı. Fakat bu kapının büsbütün kapanması endişesiyle:

—         Dolunay, bu kapının kapanmasını istemiyorum., ben buradan geçmek isterim ! dedim.

Dolunay, bütün arzularını yapmaya alıştırdığı Ayçasına:

—Peki güzelim kapanmasın! diye cevap verdi. Bir akşam geçerken kapı gene kapalı idi ve yün eviren kadın da meydanda yoktu Canım sıkılarak ittim, açılmadı, ikimiz de durduk. Bakınırken, kapı büyük bir gürültü ile ve süratle iki tarafa açıldı. Demir kanatları duvara çarptı. Kim açtı, diye etrafa bakındım. Ne önünde ne arkasında kimseler yoktu; ağır sürgü iki tarafa sallanıyordu.

Anladım ki bu kapı arzuları daha arzu haline gelmeden zuhur bulan, Dolunay’ın zevki, neşesi, sevgilisi Ayça için açılmıştı.

 

 

ZEYTİNLİK ÇEŞMESİ

Bugün onunla Zeytinlik çeşmesine gittik. Sabahleyin erkenden kalkarak hazırlandım. O, nehrin karşı tarafında beni öğle vakti bekleyecekti. Fakat çıkacağım sırada Yıldız beni görmeye geldi. Ona bir his vermemek için bırakıp çıkamadım. Yıldız ancak öğleden sonra gitti. Geç kalmıştım. Hemen hazırlandım, koşa koşa nehrin üstündeki köprüyü geçtim

Dolunay orada, hiç yorgunluk göstermeden gülümseyerek beni bekliyordu. Biraz ötede kamış araba hazırdı.. Bindik, adar yürüyünce:

—         Niçin geç kaldın.? diye sordu. Anlattım. Hiç yorulmamış görünmesi beni pek mütessir etmişti.

—         Kendime,  Kimi bekliyorsun?  diye sordum, sonra gene kendim cevap verdim:  

Sevgilimi!  dedim, diye bekleyişini anlatıyordu. Onu bu kadar beklettiğim için ne kadar üzüldüm.

Benim nazlı Dolunay’ım öyle zahmetlere alışık değil ki…

Kamış arabanın içinde ilk aşk gecesini hatırlıyordum. O gece gitmek için beni davet ettiği Zeytinlik çeşme tepesi, şimdi yukarlarda idi. Açık yeşil zeytinlerin arasında gittikçe bize yaklaşıyordu  Fakat düşündüm de, o ilk gece nerede, bu hal nerede? O vakit ancak uzaklardan aşkın bir şeraresini görmüştüm. Şimdi ise o şerarenin içinde, o şeraresini gördüğüm yangının içindeyim. Ona;

—         Bak Dolunay, şu etraftaki eflâtun çiçekler ne güzel! dedim.

—         Ah sen daha güzelsin sevgilim! Diye cevab verdi.

—         Şu sürüyü gördün mü, bak ne hoş! Dedim.

—         Ah sen hepsinden güzelsin! Dedi.

Yanan ruhuma hayat veren sesi ile bana böyle diyordu. O güzel gözler, bütün çiçekleri, bütün renkleri, ayı, güneşi, kâinatı bende görmek isteyen bir aşkla ruhuma in’itaf [İki kat olma, bükülme, katlanma. * Bir tarafa dönme, temâyül. Meyletme ] ediyor, ısrarla bakan, hüviyetimi eriten bu nazarlar, bütün tahammülümü bitiriyor, bütün vücudumun şeklinden çıkıp onun bu nur saçan vücuduna karışmak için yanıyordum.

Elleri ile yüzümü tutup kendi gözlerine çevirerek sordu:

—         Evvelce benden niçin o kadar kaçtın Ayçam,, Ben sana sanki ne yaptım?

—         Bana mı? Bilmediğin bir şey yaptın, dedim.

Gülerek;

—         Bilmediğin bir şey! Fakat aşk göründüğü gibi korkunç değilmiş ve aşk avcısı vefakârmış, değil mi? diyordu.

Cevabımı beklemeden o taşkın hassasiyeti, bütün bir aşk kesilerek söylüyor:

—         Aşk tıpkı uzaktan bir ateşe benzer. Fakat içine girilince bir bahar âlemi? bir gül bağçesi gibi ko kulu ve lâtif… Ayçam gördün ya aşksız hayat ölüm, hayat ise aşkmış değil mi? Bak güzelim bütün bu gökler, bu güneş, bu toprak, bu dünyada her zerre, ama her zerre bu aşkın ateşinden karasız, o güneşin nurları aydınlığına batmıştır Senin ruhundaki aşk, ölmüş vücutları dirilten kuvvet, mihneti insana zevk eden sırdır!

Başka, ondan başka her şey gölge ve hayaldir ; yerde, toprakta sürünme can çekişmedir.

Zeytinleri geçince yüksek bir setin üstünden akan çeşme göründü. Araba yavaşça durdu. Oradaki toprak tastan su içtik  Dolunay evvelâ bana içirdi, sonra da kendi iki yudum içti. Ne garib… bu yol sanki benim kaç defa geçtiğim yol değilmiş gibi bana başka bir âlemin yolu oluverdi.,  omunla beraber olduğun için… Ve o çeşme bir anda ilana bir aşk çeşmesi haline girdi. onunla beraber suyundan içtiğim için..

Şimdi o akan sular ebedileşti., o bastığım topraklar artık mukaddes bir kıt’anın toprakları oldu…. O çeşme bir başka cihanda, benim gönlümün âleminde ne feyizdar, ne mübarek bir cuşişle kaynıyor, şifa ve hayat saçıyor..

Dönüşte beni garkı söyleye söyleye getirdi. O ses, dünyada aşkın sesi, ruh ve can âleminin ilâhı musikisidir.

Şunu  söylüyordum

 Şarabın sarhoşluğu bir baş ağrısı bırakmakla geçer gider. Ama  aşkın sarhoşluğu, visalin, aşkın yâdıdır, zevkidir ve o, kıyamet geçer de gene baki kalır.

Dudaklarım kulağıma yaklaştırıp öyle söylüyordu. Ve ben, bu ses canıma ve bütün tenime sirayet ettikçe bir ruh, aşk kesiliyordum. Ve kalbimde yanık bir şerhaya benzer bir ateşin sinsim duyuyordum. Hem yakan, hem şifa veren İlâhî ses!

 

 

İBADET

Mahfede bana:

— Ayçam sonbaharın serinliğinden korkarım, kendini koru, çıkarken yakanı iyice ört! diyordu.

Dışarıda yerlere baktım, sahiden yapraklar dökülmüş sonbahar gelmiş,.  fakat ancak sarı yapraklarla gelen bir isimden ibaret…

Gönlümde açan ateş gülünün al rengine karşı ebedî aşk bülbüllerinin nağmesi, siyah gecelerde bile gözlerime şule saçan sevda mehtabları var…

Aşkın bu ateşîn ufuklarında bir ebedî bahar açtı.. Artık mevsimlerin, gün ve gecelerin kaydından kurtulduk…

Yeni bir tarla alan ev sahibi ve kızı, bize bugün tatlı ve şarap getirdiler. Ben tatlı yedim, Dolunay şarap içti. Onlar gidip te yalnız kalınca bana daha yaklaştı, ellerimi tuttu. Gözlerinde gene güneşler, sesinde o anlatılmaz ilâhı tesir vardı;

—         Ayça, bu vücudun hiçbir noktası, hiçbir zerresi yok ki onda Dolunay bulunmasın! dedi,.

Gene bir İlâhî sarhoşluk ruhumu kapladı. Gözlerimden yaşlar aktığını duydum. Dolunay, derin bir şefkatle ve kendi eliyle bunları sildi .

Akşam mahfe dönüşü, Ziggorata yaklaşırken elimi tuttu:

—         Ayça, haydi mabede gidelim.

—         Orada ne yapalım?

—         Ruhlarımızda görünen Allaha tapalım! dedL

İçeri girdik. Hademe bir köşeye dayanmış duruyordu  Rahip kürsüde yüksek sesle ve makamla dua kitabından bir parça okuyordu. Küçük bir çocuk ta ince sesi ile bazı parçaları beraber söylüyordu. Bütün mumlar yanmış, dışarı avluya kadar her taraf aydınlanmıştı. Fakat içeride kimse yoktu. Dolunay, hademeye:

-— Hiç kimse yok mu? dedi. Hademe, kızgın kızgın:

— Hayır, hiç kimse gelmiyor, diye cevab verdi.

Rahibin dünyadan haberi yoktu. Bir müddet kapıda durduk, usulca gözlerime bakarak:

—         Ayça, sen benim aşk konçemsin, sen benim bir müddet için kaybetmiş te buImuşumsun! Sen benim aşkımsın! dedi.

Mumların aksi içinde ellerimi bağladım, o da bağladı.

Ben, onun gözlerinde aşkımın hayaline ve o benim çehremde yanan aşkının aksine hayran böyle bir müddet istiğrak içinde kaldık.

—         Ayça, sen benim nemsin! dedi.

Ve cevabı gene kendi verdi:

—         Dolunay’la hesabı, kesilmeyecek ve ona karşı aşkı ezelî olan Ayça! dedi.

—         Haydi çıkalım, diyerek,  gözlerimde aşkının şulesi, canımda hayalinin ziya ve nuru… Çıktık. .

 

 

BİR HATIRA

Şimdi hatırıma ne geldi?

Bir sonbahardı. Cenub kabilelerini yenmiştik. Ben de o gün vadiye dökülen coşkun halka karışmıştım…,

İşte o günün akşamı, eve döndüğüm vakit Dolunay’ı orada buldum, Can’ı görmeye gelmişti. Nereden geldiğimi, ne yaptığımı sordu:

—         Çok kalabalıktı, geçecek yol yoktu, o kadar pişman oldum ki.. Hep beni itiyorlardı, hava da soğuk, üşüdüm! diye anlattım,.

—         Ah canım, sana yazık! dedi, keşke bana gelseydin, evde yapyalnızdım  Gelseydin seni odamda kürkümün içinde sarar ısıtırdım!

içinde neş’eler ve hülyalar titreyen gözlerimi göstermemek için önüme baktım.

Odada onu yapyalnız görmek, hele kürkünün içinde onun kadir varlığım duya duya geçirilecek bir an, benim bütün varlığımı yakan bir hayal olmuştu  Günlerce bu hayalin titreyişi içinde bütün benliğim sarhoş olarak bunu düğündüm. Onun kürkünün yumuşaklığı içinde, onun hararetiyle bu kadar yakından temas etmek,  Bu ne inanılmaz, rüyaya benzer bir zevkti! Aradan günler ve onun ateş gül ile gelmesi ile başlayan aylar geçti.

Dün gece gene buluşmuştuk ve o zamandan beri.. hâlâ, yanan hüviyetimde bir izi kalan bu hatıranın ateşiyle bu serin gecede onun kürkünün yumuşak tüyleri içine ellerimi soktum. O, başımı hayalimden, ateşin bir temasla göğsüne çekti,. Bu kürkün ilâhı, maddî olmaktan uzak, anlatılmaz tatlı ateşi içine sokulup kayboldum.

O saadeti, o rüya olan saadeti, ateşin ve İlâhî, hakikatin, de verasında bir âlem içinde tadıyordum.. Zaten artık her arzum, beni yakan bir tufan içinde varlığımı yıkarcasına, beni istilâ ediyor.  Bir yudum dedikçe deryalar dökülüyor!..

**

Bu günlerde Ünal, Dolunay’ın etrafında fazlaca, dolaşıyor Beş gün ne mukaddes odada., ne bizde, nede mahfede buluşmadık.

Yalnız ben akşam vakitleri yarı karanlıkta aşk mağarasının o kadar sevdiğim yolunda dolaştım. Bazı akşamlar daha çok yaklaştım. Bazen Dolunay’ın hücresinde yanan ışığı, sarmaşıklı kapının aralarından gözlemeye çalıştım. Yalnız bir kere sesinden o kadar çok hoşlandığım çanın ipini çektim.

Dolunayla Suna’mın yanında iki kerre buluştuk, biri gündüz, biri de gece.,. Ama bu iki buluşma da pek az sürdü. Dolunay’ın hücresinde Suna ile beraber geçen bir saatlik bir görüşme,..

Suna ne kadar saf.,. Bu safiyetle bir azda zekâsı olaydı, İnsan bu eksikliği her vakit duyuyor. Dolunayla aralarında karlı dağlar, yahut ateşten nehirler olmakla beraber, gene ona bir hürmet duyuyorum. Çünkü Dolunay’a bakıyor, onun istirahatini temin ediyor. Ona maddeten de olsa hayatta en yakın kadın… Tabiî Ayçamdan sonra…

Hattâ bu beş gün içinde bir akşam bana geldiği vakit duyduğum teessürü hiç unutmam. Bize gelmişti. Onu heyecan ve memnuniyetle Can’ın odasına almıştım. Yanına oturdum, ellerini tuttum. Bugün Dolunay’la en yakın ve ona en taze temas etmiş bu ellerdi.,. Onlara en mukaddes ve sevgili şey, diye bakıyordum. Suna’ya hiç bu kadar sokulmamış, bu kadar yaklaşmamıştım. Dolunay bana onunla amber çiçeği yollamıştı. Bir abla gibi, fakat pek sokulamayan bir abla gibi beni sevmeye çalışan Suna, bunları, safiyetle verdi… Birkaç dakika çocuk ifadesiyle bir alay olmayacak şeyden bahsettikten sonra, ayni safiyetle Dolunay’ın yalnız olduğunu söyleyerek gitti…

**

 

           

ÖLÜMDEN SONRA HAYAT

Diyorlar ki, ben hasta imişim. Halbuki ben, ruhumda hiç ıstırap duymuyorum. Vücudum ateş içinde imiş. Bilmem neden bu ateşi hissetmiyorum. Bana ilâç yapmak için getirilen en tecrübeli ihtiyar hekimin merakına gülüyorum. Benim ölmemden korkuyorlar.,  Ölüm, bir vehim… Ben ona inanamıyorum ki., . Dolunay bana ateş gülü getirdiğinden beri, o, bir hayal oldu.. Saçlarımın sapsap yatağımın örtülerinde kalışını bağımın âdeta açık kaldığını, ellerimin sapsarı olduğunu ve çok inceldiğini hissediyorum. Ayağa kalkmak isterken, düştüğümü, titrediğimi görüyorum.

Bazen beni yoklamaya gelen dostlarımın gözlerinde yaş, ferah görünmek isteyen mütebessim yüzlerinde ara sıra bir hüzün seziyorum, onlara gülüyorum. Neden korkuyorlar? Ben hiçbir hisle, bir alâka ile bağlı değilim…

Yalnız bu vücut mukaddes… Bu ince elleri o tuttu. Bu damarlardan maddi kan gitti, yalnız aşkın kudreti onu yaşatıyor. Bu saçlar, vücudu saran, ruhtan gelen aşk alevlerine tahammül edemeyip yandı. Bu solan çehre, bu vücut, baştan ayağa mukaddes. Ona temas etti, onun aşkı ile ruh, can kesildi…

Ölüm, bu vücuttan ne uzak! Bu vücut ebedi oldu, ebedîlerin ufkuna karıştı. Merhamet etmeyiniz, onu takdis ediniz . . . Bu sapsarı yanmış vücudu yaşatan yalnız aşk… O nasıl söner de toprak olur?.

Cisimle aşk öyle imtizaç etti ki, o mu vücut vücut mu aşk belli değil…

Oh, ne ebedî ziyalar ne İlâhî kanılmaz kokular içindeyim!.. Aşk nasıl fena bulur? Ben solmayan şafaklar yüzünde Dolunayım çehresi parlayan mehtablar görüyorum. Gülden kokulu, yıldızdan parlak, bahardan taze, nurdan aydınlık aşk melekleri etrafımda… Bana, içinde Dolunay’ın sözleri, bakışları ateşlenen güller koklatıyorlar. Onun kokusuna benzeyen amberler, aşkından kokulanmış zünbüllerle yatağımı örtüyor, beni oyalıyorlar… Konuşmak, söylemek için kuvvetim yok,.. Dolunay’ın aşkının zemzemelerini [nağme hoş ses ] dinlemekten bir zerrrem kendinde değil…

Bu sabah aynayı elime alıp baktım; gözlerimin ta içine baktım. Ne kadar da değişmişim… Yemin ederim bu gözlerin içinde Dolunay var: Bütün bu solmuş çehrede yalnız aşkın rengi, onun verdiği kudret yaşıyor.

**        

Dolunay hemen her gün geliyor  Gelmediği zamanlar sorduruyor. Bugün Can :

—         Dolunay çok üzülüyor! dedi.

O, her an etrafımda. Hem vücudumda, ruhumda… Bir an beni bırakmadığını, beni aradığını, beni gözleriyle gıdalandırdığını hissediyorum… Zaten onu bir nefes görmesem vücudumdaki hayat bir anda solar, biterdi ve işte bana ölüm bu olurdu!

Geldiği vakitler yatağımın içine girip oturuyor. Can, Dolunay’ın sıhhatini düşünerek bana sokulduğunu istemiyor ama, o dinlemiyor.

Bana hergün çiçek, kaymak, bal yolluyor… Ve, buğday sapı kadar incecik kesilmiş, bükülmüş papirüslere yazılmış mektuplar da yolluyor. Bu sabahkinde:  Benim bir tanem! Benim için vücuduna İyi bak.. Benim zevkim, neş’em! diyordu..

Dolunay’ın böyle dediği Ayça, dünyanın hiç görmediği, göremeyeceği bir âna erdi…

**        

Bugün gene hekim geldi. Bu, rahib Tarkom’a herkes çok ehemmiyet verdiği halde, benim hiç ehemmiyet vermeyişim biraz ona tuhaf göründü zannederim, kendisi ile arkadaşça konuşan ve düşüncelerinin daha yükseğini duymuş görünen bir küçük kızın bu seziş cür’eti epey de hoşuna gitti iyi kalbli ve zekî bir adam.. Ayça, Dolunay’ın Ayçasıdır; o neler bilir. Tarkom kim oluyor? Dolunay, Ayçaya kimsenin bilmediği bilgiyi öğretmiş, aşılamıştır. Öyle bir bilgi ki, bütün rahiplerin, hekimlerin, bütün Kalam’ın, dünyanın duygu ve bilgisi onun içindedir.

O da biliyor ki Ziggorat’ın duvarlarında asılı lâvhalarda, bu hâlin devası olabilecek bir ilâç yazılı değildir… Ne kökler, ne kaynamış nebatlar bana hayat veremez… benim ilâcım gene kendi derdimdedir. Uluand’ın hatırı için gelen ihtiyar Tarkom, Ziggorat’ın rasad kulesinde neler gördüğünü, ayın bugünlerdeki vaziyetine bakılırsa bereket senesi olacağını söylerken, hakikaten pek mühim görünüyordu.

Tarkom, Can’a bunları anlatıyor ve arasıra çıplak başını kaldırarak bana merhamet ve şefkatle bakıyordu. Üstündeki ağır elbise her halde pek pahalıydı; ama bence ne kadar güzel olsa bir kıymeti yok.. Dünyada en güzel elbise Dolunay’ın gül rengi abasıdır.

Bugün Suna da geldi ve Dolunay’ın tarafından bal getirdi. Çocukça ifadesi ile şuradan buradan konuştu. Baktım da sevimli kahve rengi gözleri, düz hatları, kumral dalgalı saçları, yuvarlak vücuduyla pek âlâ güzelce bir kadın… Fakat nerede Dolunay, nerede o…

Bu mukayeseyi yaptıktan sonra, Dolunay’ın ona olan muamelesini ve ona aşkın haricinde de olsa, hiç kimsenin gösteremeyeceği vefa ve alâkayı düşündüm. İşte Dolunay’ın fevkalâdeliklerinden biri daha,.. Ne ihtiras ne zevk, ne aşk için değil… Fakat yalnız kalbden gelen bir insan sevgisi ile Suna’yı hakikî bir alâka ile düşünür. Sıhhatini, rahatını, üzülmemesini mümkün olduğu kadar temin eder.

Zaten onda bu insan sevgisi, kalbinin, titreyen o hassas şefkati nihayetsizdir. Hatta kendisine gece ile gündüz kadar muhalefet eden insanlara da böyledir.

**

Bu üç geceyi takip eden günlerde hep hasta idim Fakat ne garib bir hastalık.. Hiçbir yerimde acı duymadan, garib bir zaaf,.. Titriyor, yanıyorum… Fakat bu ateşten şikâyet etmiyorum. Yataktan kalkacak kuvvetim yok.. Can’ın telâşından bende bir değişiklik olduğunu anlıyorum…

Dolunay, bu akşam geldi. Yatağımın yanına sokulmuştu  Güzel yüzünde onu daha manevileştiren bir hüzün vardı.

—         Ayçam, dedi. Dün gece düşündüm:   Eğer o giderse, yapamayacağım  dedim. Allah korusun, eğer öyle bir şey olsa, bir daha ben artık onun odasına gidemem Sonra hayır, hayır, giderim, dedim…

Giderim, fakat odaya kimseyi sokmam Hele onun istemediklerini hiç sokmam. Saksısının içindeki, düğmesine — kopmuş düğmem — saksılarına kuğularına bakarım, Coşkun’u alır götürürüm; sonra onunla gezdiğimiz yerlere gider, ziyaret ederim. Onun yerine kimseyi koymam! Ben onsuz yapamayacağım! dedim.

Ayçam gammazlık ediyorum, senin için düşündüklerimi söylüyorum içimde bir şey tutamam ki güzelim! sakın, sakın sen hasta olma benim sevgilim! O vücut benim,, benim için bak, benim için sev onu!

Ve eğiliyordu. Sesinde bana heyecan veren bir titreme, gözlerinin içinde hiç görmediğim bir nem vardı.

Bu zevk ve aşk dolu, aşk gecelerinin kokusu sinmiş odada, onun elleri yüzümde…

—         Ben de söyleyeyim… Dedim.

Bu hafta bakalım onunla kalabilecek miyim diye düşünmüştüm. Eğer ben gidersem o aşkını başka bir vücutta toplar.,.

Ya rabbi ölmek İstemiyorum, onun bulunduğu dünyadan, ayrılmak istemiyorum! diye yalvardım!

Bunları söylerken ağlamamaya çalışıyordum. O, öyle bir bakışla yüzüme baktı ki, bu nazarların içinde her şey vardı.

—         Nasıl öyle düşünebildin Ayça, Nasıl ?.. Bana zulüm ediyorsun sen! dedi. O vakit:

—         İlk sözü şaka söyledim, anlamadın mı? Yalnız, dua doğru… Şaka Dolunay… zaten öyle düşünmeye kendim tahammül edebilir miyim? dedim.

Ama, sahiden şaka idi…

Can da bu aralık odaya girmişti,. Dolunay bana iyi bakması için Can’a tembih etti. Zaten güzel Can’ım beni bir an bırakmıyor ki…

Bu akşam Dolunay’ın kalma gecesi değildi, erken gitti. Bana kendi eliyle kaymak getirip bırakmıştı. Can:

—         Dolunay hiç kimseye yapmadığı şeyleri sana yapıyor! diyordu.

Ah şu Can’ın varlığından eser bırakmayan ateşte hayranım! Ona benzemeyi ne kadar isterdim

Dolunay yüzümü Cana benzetir.

**        

Can ve Tuğ yanımdalar. İnanılmaz bir şefkatle bana bakan Can, Dolunayla buluştuğumuzdan beri ne kadar değişti,  Onda ömrümde görmediğim bir şefkat ve sevgiyi görüyorum. Bana bir çocuk gibi bakıyor, kahvaltımı eliyle yediriyor, yatağımda üzerimi, örtüyor, saçlarımı tarıyor, geceleri beni uyanık bekliyor, gözleri hep gözlerimin içinde…

Ah, o siyah güzel gözleri ne kadar severim ve onlara ne kadar zalim vardın Ben bunların ne kadar hasret ve İstırabım çektim.,. Dolunay’dan uzak olduğum zamanlar, Can da benden uzaktı. Fakat Can, mahrum ettiği şefkati, şimdi taşa taşa verdi… Taşan, ruhu saran, dolduran bir şefkat… Ve ben bu sevgiyi, bu ihtimamı hiç yadırgamıyorum. Sanki hep böyle, bu sevgi ve nihayetsiz şefkat havası içinde doğmuşum gibi… Halbuki bu muhabbet havasını ben ne kadar aramıştım…

O eski âlem silindi, yok oldu, değil mi? Mübhem, içinde hiç bir arzu, bir meyil seçilemeyen  yekpare bir rüya, bir sis oldu, gitti…

Şimdi Dolunay’ın bulunduğu, Dolunay’ın yaşadığı ve her şeyin, içinde gark olduğu bir can âlemi… yalnız kalb, yalnız gönül ve yalnız tükenmek, durmak bilmeyen bir kalb atışı, bir his ve aşk âlemi…

**

Bir odada Canla beraber ikimizin yatağı… Her an beraberiz. Tuğ bitişik odada.. Çağırmayınca gelmiyor.. Bütün işlerimi Can kendi yapıyor ve ne garib bir haldeyim… kayıtları zaman, mesafe mekân olan bir yerde yaşamıyorum.

Aldığım nefesleri aşk havasından çekiyor gibiyim. Ve bu tenden ibaret olan vücut değişip, bana bir başka vücut geliyor…

Sabahleyin geçen bir vak’ayı hatırlamak için zihnimi yoruyorum, hatırlamıyorum. Her an yeni doğmuş gibiyim..

Şimdi Can’la konuşuyorduk. Bir iki gündür iyice olduğum için sabahları gezinti yapmıyoruz.

—         Bu sabah gezinti yapmadık, dedim.

Halbuki gezmişiz ve hatta Dolunay için çiçek bile toplamışım. Can bunları gösterdi.

Dolunaya çiçek topladığımı hatırlıyorum Yalnız nerede ve ne vakit. bunu bilemiyorum

Sonra da demişim ki:

— Tuğ bu gün bir yere gitse… Dolunay gelecek!

Sade Dolunay’ın geleceğini biliyorum, başka bir şey hatırlamıyorum

Bu akşam Dolunay gelecek! .

**

Oh, iktidarım olsa da yazabilsem, anlatabilsem! Dolunay, Dolunay’ım geldi  Ve geceyi bir odada geçirdik Üçümüz bir odada…

Ellerimi tutuşu, yüzüme bakışı ne kadar heyecanlı ve ebedî aşkla dolu idi.

İki tekerlikti kamış araba ile bağlara kadar gittik.

—         Bu araba Dolunay’ın talebesi (Güngör’ün) arabasıdır.

—         Bu yolun ebedî olmasını ne kadar isterdim. Ellerim avucunda, eli omuzumda. Ne kadar mes’udum. Ne saadet! tahayyülümden çok, deniz gibi, tatlı bir tufan gibi. Anlatamıyorum, söyleyemiyorum.

Gezintiden sonra yemeği karşı karşıya bir mumun ışığında yalnız yedik. Bana kendi eliyle balık ve şarab verdi. Bu yemekte ye şarabtaki lezzet nedir? Bu titreyen ışık ne güzel, ne güzel!. Karşı karşıya biribirinden tutuşan iki ışık gibi idik.

Gece yatmak vakti gelince, bu bir mes’ele oldu. Dolunay: —             Üçümüz de bir odada yatalım, diyordu. Ve böyle de oldu.

Can ve ben yataklarımızda.. Dolunay sedirin üstünde yatmak istedi. Dizlerinin altına minder ve post koyduk; sedir kısa geliyordu. Üzerine benim şalımı, benim örtümü örttü. Ben de kendi yatağımda..

Fakat yarı dalgın, yarı uyanık  Hep bir ateşe benzeyen uykumun arasında onu duyarak, onun aşkıyla yanarak.

 **

Dolunay bu sabah gene arabayı yollamış,. Can’la beraber, Dolunay’la gittiğimiz bağa gittik, derenin, kenarına oturduk.

Kumların üzerinde   billur sular hâlâ onu tesbih ediyor  Bu billûr suların ne gizli, ne esrarlı anlatışı var! Anlatıyor, fısıldıyor, bu gümüş ışıklar diyor ki: Ayça ve Dolunay, benim sinemde bir an geçirdiler   O ilâhı aşk anına şahidim  Neydi o güzellik, o tecellî!  

Ayça ve Dolunay teptenha gezdiler. Dolunay aşkına dedi ki;  

Ayça, sevgilim, sen benim ruhumsun!  Sular bu sözü ne kadar tekrar etti! Söyledi, söyledi, kanmadı Ben ağladım, o söyledi!

Bugün eski dostlarımdan biri geldi, kendisini tanıdım. Fakat bir şey bulup konuşamadım Lisanını unutan insanlar gibiyim, Bildiklerimin hepsini unuttum , Halbuki Dolunay’ı sorsa, ben ona neler derdim!

Benim için neler hissetti bilmem, Ne derse desin, onun zannından ben ne kadar başkayım! Ellerime baktı, yüzüme baktı,  ne bozulmuş  der gibi;

—         Ne zayıflamışsın! dedi.

—         Ne derse desin! Bir defa, her halde çok güzelim.., Çünkü Dolunay’ın aşkı ile doluyum. Ona bakan gözlerimde kimsesin erişemiyeceği ilâhı bir aydınlık var. Bütün vücudumdan ateş, aşk taşıyor.

Ey aşk! Ben diyemem sen de. Nefesimin lisanı, kelimeler, bunu ifadeye kadir değildir, sen söyle!

Aşkın sakisi ateş, mey ateş, kadeh ateş, tutan eller, içen ruh ateş! Bunu, hangi dil söyler, hangi kalem çizer?

**

Günden güne dizlerime derman, vücuduma kuvvet geldiğini hissediyorum. Bu kuvvetin menbaı yalnız Dolunay’ın aşkı…

Bugün dolabımı açtım. Burada üstüste konmuş hurma lifinden türlü güzel şekillerde Örülmüş bir alay kutu vardır. Bunların hepsi, Dolunay’ın Can’la bana gönderdiği kutular..

Üstünde iki çocuk başı İşlenmiş kapağı açtım Burada solgun pembe bir entarinin parçaları vardı. Bu, Dolunay’ın ilk geldiği günler giydiğim küçük pembe güllü entarinin parçalarıdır. En güzel kutulardan birine koymuştum. Bunu dudaklarıma, gözlerime sürdüm.

Bir başkasını alıyorum. Bunun da üzerinde, elindeki çiçeğe konmak isteyen. arıdan korkan çocuk geleli var. Ne kadar da güzeldir! Bir bez içinde iki dal parçası.. Dolunay’a Uluand’ın bahçesinde gezerken koparmıştım. Dalın bir parçası kırılmış,..

Kumlar üstüne bir manzara işlenmiş bir başkasında, çiçekler.. Dolunay’ın bana gönderdiği çiçekler.. Ellerimi sürdükçe yanıyorum. Gözlerimle bakmaya tahammül edemiyorum. Dolunay’ın elleri değmiş çiçekler… .

Ötekinde, kabarmış kırmızı ibikli bir hindi.. Mahfede değiştiğimiz kalemlerden, benimki.. Onun elinde yıpranmış, cilâsı yer yer güzel avuçlarında erimiş kalemler…

Bir vakitler onun isteyip te benim vermediğim ve göğsümde taşıdığım yürek..

Yığın yığın, renk renk mendiller.. Onun verdiği, her birinde bir İlâhî anın ateşi sinmiş mendiller… Ve aralarında onun nefesi kokan, onun aşkının ateşin gülüne benzer bir gülün yaprakları…

Bu, incecik tahtadan yapılmış küçük merdivenciği küçük odada beraber yaptığımızı şimdiki gibi aydınlık görüyorum.

Ellerini, iki cihan olan, kalbimi yakan bu elleri bana uzatarak merdivenin nasıl yapıldığını, aşkı öğretir gibi bin tatlı sihirle Öğretmiş ve onu ikimizin elleri bir anda yapmıştı. Rengi, yandığım ateş gibi al.. O da bu kavrulmuş ten gibi hırpalanmış, örselenmiş…

Yanında iç içe, sarhoş ellerin sardığı, mest bir anın ilâhı eserinden bir kaç damla… Dolunay’ın gül kokan nefesine değmiş ve hâla yakan, bayıltan bir hafif kokunun gönlüme ateş saçtığı mendil… Dağılan ve her ânında perişan olan, akıl kaydının yandığı bu anlar.,. Nasıl bunları sakladığımı bilmiyorum.

Bir ince deri parçacığı üstünde onun yazısıyla, harfleri ateşten dağılmış bir hitab:  

Benim emek mecmuam!  

Bir başkasında yalnız isim, yazıla… kim bilir hangi mektubun içinden çıkarılmış..

Onunla gezerken kopardığım âl yabani lâlecik.. Rengi, ateşi gitmeden, ince sapı nazik yaprakları tatlı bir devirle bükülüp kalmış…

Üstünde koyu pembe güllerin arasında tatlı mor üzümler dokunmuş bal rengi örtünün üzerinde bunları açtım., hıçkıra hıçkıra ağlayarak ellerimi yakan bu alev ve ateş güzellikleri tutamıyorum.

Bu örtü.. Oturmaya kıyamadığım o sedirin üzerinde iken, Dolunay benim göğsümde ona yolladığım zünbülleri koklamıştı…

Daha bir alay ucu yanmış, ucu bir aşk gecesinde yanıp ,erimiş yarım mumlar.  ve çiçek parçaları.. O gecelerin hararetinden yanmış çiçekler.

Mini mini bir al bohçacığın içinde Dolunay’ın bir tel parlak, yumuşak saçı…

Bunlar ne kadar çok ve ben bu ateş güzelliklerle ne kadar zenginim… Her zerremde aşkın bin âlem değen bir canlı ve kanlı eseri… Saçlarım kadar, onun gül nefesleri sinmiş, onun avuçlarında yanmış saçlarım kadar çok.. , ve taşkın!

O ne verdiyse bana böyle coşkun verdi.

 

 

SEVDA CENNETİ

İncili bahçe, yollarında..

Dolunay ne vakittir hava değiştirmemi istiyordu  Tuğ uzun zamandan beri Hakanın arazisinin sınırların da gayet lâtif ve vasi bir ağaçlığın arasında münzevî bir hücrecikten bahsederdi, Tuğ oradaki bekçinin ailesile zaten tanışıyordu.

İşte Dolunay beni oraya götürmek istiyordu.

Evvela Canla Tuğ bir az eşya alarak gittiler. Beni de Dolunay götürecekti Gerçi artık hastalığım Dolunay’ın aşkından hayat emerek geçip gitmişti  Fakat Dolunay beni hâlâ bir az zaîf gördüğü için bu ihtiyata lüzum görüyordu.

**

Gene eriyen maddiyedm.de güneş gibi yanan o, yanımda… Gene vücutların temasını geçen bir ateşle yanıyordum  Vücudumun ona teması, içimde ona karışmak arzusunu büsbütün alevlendiren bir şiddetle artıyor, gözlerindeki ateşten onun hüviyetine dalmak için titriyordum. Parlayan yanaklarında göz alan bir aşk ziyası… Kaşlarında bütün varlığı yakan bir kudret var…

Bana eğilerek;

—         Bilir misin güzelim… Şu kısa aşk hayatımız içinde biz seninle beş yüz yıllık aşk hayatı yaşadık.

—         Beş yüz yıl mı? dedim. Hayır, hayır… Beş yüz de, beş bin de bir aded.  Aşkın bir anma karşı, yüz binlerce yılın ne hükmü olur?

Ah bu anlar… Bu her biri bir ebediyet olan aşk anları… Kaç kere taşan ruhum, kalbimi varıp çıkacak gibi oldu. Kaç kere bin ölümle ölüp dirildim Bu vücudun içinde kopan aşk kıyametlerine karşı, zahirî ölümün şiddet ve manası ne kadar sönük kalıyor!

Bizi götüren Güngör’ün arabası, alçak kum tepelerini, seyrek hurma ağaçlarını takib eden bir yoldan sonra, iki tarafı çiçekler ve bunların arkasında alçak,  yeşilli morlu tepecikler bulunan güzel bir yoldan geçiyordu.

Dolunay kılavuz bir deveci alıp Coşkun ve Sülünle gelmeyi düşündüğünü fakat daha sür’atle gidebilmek için arabayı tercih ettiğini söylüyordu. Epeyce gittikten sonra, uzakta bir kulübeciği işaret etti:

—         Bak Ayça, ta uzakta bir kulübe var. Çok eskiden kalma imiş, dedi.

Bu yolda olduğu için ve hele o gösterdiği için:

—         Ne güzel! dedim.

Çamlık çeşme yolundaki gibi, fakat elimi daha şiddetle sıkarak:

—         Ah, sen hepsinden daha güzelsin! dedi.

Bu söz her söylenişinde beni teshir eder. Dolunay devamla dedi ki:

—         Sen benim bütün zevkimsin, benim aşk aynamsın Ayça!

Bu hitabla altüst olan ruhum yandı. Vücudum boşalıyor gibi oldum. Bir zaman kendimi bilemedim. Gene onun sesi ile kendime geldim.

—         Ne yapıyorsun, elini çek, benim canımı acıtmıyasın! dedi.

Parmaklarımı bilmeden saçlarıma dolamıştım. Hafif bir can acısı duydum.

Kendime gelirken  benim canımı acıtıyorsun  sözü büsbütün beni tahrik etti. Ateşine tahammül edemediğim vücudumu arabadan atmak istedim. Kuvvetli elleri bileklerimi yakarcasına sıktı.

Ayça… Kendine gel… O vücut benim… orada benim manamın aksi, benim kendim var!

Ne yapıyorsun!

Araba, epey yol almıştı. Yolun kenarındaki çiçekleri göstererek:

—         Sana şuradan çiçek toplayacağım, dedi. Arabayı durdurdu. Beraber indik. Pembelerden, sarılardan, küçük eflâtunlardan bana bir demet topladı. Bu çiçekler dünyada benim için inanılmayacak bir rüyanın en mes’ut parçaları idi.

—         Ama ben. hiç kimseye çiçek toplamadım. Ben sana yaptıklarımı kimseye yapmadım!

Derken, güzel gözlerinin içinde nazlı ve masum bir aydınlıkla bana bakıyordu. Zaten toplayışı o kadar safiyane idi, öyle tatlı bir tereddüdle koparıyordu ki, bu hareketin ilk defa yapıldığına karar vermemek kabil değildi.

Şimdi o çiçekleri sardım, göğsümde kokladığı zümbül gibi saklıyorum.

Araba tekrar birkaç yeşil ağacın önünde durmuştu. Arabacı kamçısını yerine sokmuş, aşağı atlamıştı bile …

O beni elimden tutarak indirdi. Tuğun bize tarif ettiği İncili bahçe denilen yer demek burası idi. Yeşil tatlı kırlar ortasında bir yolun kenarında beş on sevimli ağaç.. Hakan’ın arazisi demek burası idi…

ikimiz de tuhaf bulmakla beraber bir şey demedik.. Acaba Can’la Tuğ nerelerde idiler, bizi niçin karşılamamışlardı?

iki ağacın arasına girdik. Diz dize yere çimenlere oturduk. Pek te yol üstü gibi bir yerdi, amma ne ise,.

Dolunay bilinmekten çekiniyordu. Arkamı yola döndüm. Tam bu sırada bir kopek havlaması duyduk. O, bütün vahşeti ile:

—         Eyvah bekçi geliyor, yüzünü görmesin! dedi. Yüzümü dönmeden ayak sesinin yaklaştığını duyuyordum. Çiçekleri sakladım, bir müddet böyle durduk. Arkada ne olduğunu bilmiyordum. Çünkü hiç ses çıkmıyordu, konuşmuyorlardı.

Dolunay sıkılmış bir sesle bana;

—         Akşam yaklaşıyor, dedi.

Köpek havlamaya başladı. Gittikçe bize sokuluyordu. En nihayet Dolunay:  

Burada ne duruyorsun?  der gibi, oldukça sert bir sesle:

—         Şu köpeği çeksene! dedi.

Görmüyordum amma, adam her halde köpeği çekti, fakat Dolunay bana da:

—         Haydi kalkalım Ayça! dedi.

Arabacı da buraları iyi tanımıyordu. İlerde vadinin ortasında yere eğilmiş toprakla uğraşan bir adam görünüyordu. Arabacı koştu, ona sordu:

Meğerse biz (İncili bahçe) diye sokak ortasında oturmuşuz.. Asıl (İncil bahçe) ise içerde büyük bir koru imiş. Meğer bekçinin yanımızdan ayrılmamakta hakkı varmış.

Aman yarabbi ne masumiyet! Tekrar arabaya bindik, yola çıktık…

SEVDA CENNETİNDE

Henüz tomurcuklanan yaprakları, tek tük bahar açan ağaçları ile güzel (İncili bahçe), cennetten dünyaya nasılsa gelmiş bir âlem…

Billur derenin başında dem çeken bambaşka sesli kuşlar, sanki bütün âşık vücutlarının tozundan saçılmış, binbir çiçekli temiz topraklar… Her taraftan kaynayan akar sular üzerine eğilmiş taze fidanlar, yolların üzerinde ayaklara nazik çiçeklerini süren: gözün inanamadığı binbir renkli ve alçak köklü yeşillikler… Baygın kokulu ful ağaçları, birbirine dolanmış, sarılmış açık koyu taze renkli ağaçlar, sarmaşıklar, titrekler… Her adımda hayreti arttıran ve beni ağlatan bir güzellik…

Burası bir Sevda cenneti…

On senedir burasını yalnız beklediğini ve bizden başka hemen bu zaman içinde hiç kimsenin burayı ziyarete gelmediğini söyleyen bekçi, demin iki küçük çocuğunu yanımda bırakarak koruyu dolaşmaya gitti.

Tuğ burasını keşfetmekle ne büyük bir şey yaptı. Üç gündür buradayım.

Keçilerinin sütü bile misk gibi çiçek kokan bu lâtif yer, iki küçük kızın yanaklarındaki renge, menekşe ve deniz rengi gözlerine bambaşka bir güzellik, kumral ve güneş rengi başlara bir başka ışık ve cazibe karıştırmış. Onlarla ne çabuk dost olduk… Bana, şimdiye kadar hiç ehemmiyet vermedikleri, basıp gezdikleri bu incecik minimini çiçeklere, hararetli bir müşteri bulmaktan memnunum, çiçek topluyorlar. Kolayca memnun edilen bu yeni arkadaşa seveseve cömertliklerini gösteriyorlar…

Dolunay, bir gece kalarak gitti. Üç gün evvel onunla beraber gezdiğimiz yerlerden geçemiyorum. Korunun ötelerinde otları yeni biten bir kırda oturuyorum…

Demindenberi iki kerre koyun sürüsünün içinde kaldım. Onların, kısa taze otları yemelerinden hâsıl olan ses ve yakından duyduğum nefesleri ne kadar tatlı geliyordu. Ürkütmemek için hiç kımıldamadım.. Çocukları da yanıma oturttum. Yavaş yavaş otları yiye yiye geçip gittiler. Buranın sürüleri de başka, ve temiz tüyleri, ne beyaz güzel yüzleri var.

Etrafa doğru koyu bir kor halini alan filiz rengi açık gökte ince ve beyaz ay, kıra belirsiz bir aydınlık veriyor. Kır o kadar açık ve hoş ki, adeta insanın gözünü alıyor ve göz, bu kadar güzelliği gördüğüne inanamıyor. Koyunlar uzaklaştıkça, sanki su üzerinde yüzen, dalgalanan hayalî, beyaz bir âlemi andırıyor.

Bekçi çocuklarına seslendi .Mutlak yemek hazırdır, çağırıyor.

Çiçek kokulu keçi sütünden hafif nefis bir yoğurt, (İncili bahçe) nin tatları bile başka, kokuları saf yemişlerinden, ürkek temiz tavuklarının yumurtasından ibaret sade bir yemek…

İşte evin önündeki meydanlıkta bekçi ateş yakmış. Burada yanan ateş bile, bu koyulaşan neftî ağaçlarla çevrilmiş filiz rengi göğün altında ne kadar lâtif görünüyor!

Buraya gelişimiz ne hoştu! Asıl İncili bahçeyi gördüğümüz zaman hayret etmekle beraber gülmekten kendimizi alamamıştık. Sokak ortasında oturuşumuz unutulacak şey değildi… Adım adım güzelliği artan, bu insan nazarlarından bile uzak masun yer, bizi hakikaten hayrete düşürmüştü.

Derenin üzerinde açık yeşil, gözü alan çimenler, her yerdekinden başka koyu mor menekşelerle örtülü bir yere Dolunayla yanyana dizdize oturduk. Can ve iki küçük kız da karşımıza oturmuşlardı…

Can, etrafın fevkalâdeliğinden bahsediyordu. Dolunay bana:

—         Ayçam, bütün bu güzellikler seninle kaim. Sensiz hiç birinin kıymeti olmaz, sönüverir! diyordu.

Biz bunu konuşurken Dolunay bir örümceği gösterdi. Minicik parlak renkli, bir Örümcek, bir Dolunay’ın dizine, bir benim eteğine gidip geliyor ve ince şeffaf ağı ile bizi bağlamaya çalışıyordu… Bu ok ad ar hoş bir şeydi ki, kalkmak vakti gelinceye kadar onunla meşgul olduk.

—         Gördün mü Ayçam… Dolunay ve Ayça’yı o da kendince biribirine bağlıyor! diyordu.

Buraya geldiğimin dördüncü günü…

Dolunay gelmedi. Burada yaşamak bana müşkül gel meye başladı Yavaş yavaş ağaçlar bir hüzün rengine bürünüyor. Gök ıssız bir hicran boşluğu ile yanlız., Çiçekler boynunu büktü ve onun nefesleriyle, aşk sözleriyle büyülenmiş hava boşalıp, kuşların sesine bir şikâyet karışmaya başladı.

Bugün de gelmezse, bu cennet bana bir hicran diyarı, kasvetli ve karanlık görünecek… Cennet te onunla kaim…

**        

Akşam.

Dolunay’ım geldi. Onun geçtiği yola başını eğmiş ağaçlar, onu bekleyen, onu söyleyen kuşlar, ona görünmek için titreyen küçük çiçekler, kokularını kalbinden döken menekşeler… Akan coşkun dere . Bütün Sevda, cenneti ve ben ona kavuştuk.

Elindeki asasını, renk renk görülmemiş bir güzellikle dalgalanan, ayak basmamış kumlara saplayarak ırmağın başına, yüksek ağaçların arasındaki kaynağa gittik. Dolunay orada pembe avucunu akar suyun altına tutup, bana:

—         İç Ayçam! Dedi.

Ve ben, bu sevgili avuçtan billur suyu üç yudum içtim..

Şimdi göklere, ağaçlara bakarken, herkesle konuşurken, bu ahenge, hep o billur suyun sesi karışıyor ve her yerde onu, o hâli görüyorum Lezzetten yanan dudaklarımda şeffaf damlaları hissediyorum….

Dünyada yalnız bu manayı görüyorum

**

Bugün Can’la dere boyunda güneş batarken dolaşıyorduk. Bu yolda bir söğüt ağacı var…

Gurub vakti, koyu yeşil dağların arasında bu ağaç, nar rengi bir ateş halini almıştı. Kendi renginden ağaçlığından eser kalmamış, tirşe göğün tatlı pembeliği içinde damar damar baştan ayağa bir ateş halini, almıştı. Can:

—         Aşkın tecellisini gösteriyor, onun sirayetinden bütün vücudu bitmiş, aşk kesilmiş. . dedi.

**

Dolunay evin aşağı katındaki küçük odayı ne kadar seviyor.  Bütün sadeliği içinde bana ne kadar güzel geliyor!   Diyor.

Bu hafif loş odada hakikaten bir fevkalâdelik var. Bu odada biraz oturduktan sonra, kumların arasındaki yoldan aşağıya indik. Kaynağın başındaki ulu. ağaçların altından geçiyorduk. Dolunay bir ağacın önünde durdu ve gövdenin kabuğu kalkmış ve düzelmiş bir ayrığına (Ayça ve Dolunay)ı, biribirine karışmış olarak cenbiyesisin [  Ağzı eğri bir tür Arap bıçağı ] ucu ile yazdı.

Bu mukaddes ağacın ilerisinde, bütün eflâtun ve pembe çiçeklere dolu küçük bir tepeciğin üzerinde oturduk. Bir demet çiçek topladım ve yüzüne çok yakışan bu mor çiçekleri yanağına yakın tuttum. Bu öyle yakıcı bir manzara idi ki, tahammül edemeyerek çiçekleri Can’ın kucağına attım.

Kızların büyüğü, bizim için koparmak istediği bir çiçeği yerden çekerek;

—         Aman Arnavud bebiği! Yerden çıkmıyor, diye kızıyordu..

Dolunay’ın bu teşbih, çok hoşuna gitti, kaçtır tekrarlıyor.

Biraz sonra kız çiçekler elinde yanımıza geldi.

Dolunay’a pek teklifsiz bir samimiyetle:

—         Güneşliğini çıkarsana! Dedi.

Dolunay gülerek itaat edince:

—         Şimdi daha güzel oldun! dedi.

Dolunay’la benim aramda dolaşıyor, kâh bana kâh ona bakarak, bizi masum bakışları ile bağlıyor, bir nevî, örümceğin yaptığını yapıyordu ..

Gidip kaynaktan Dolunay’a bir çanak su getirdim. Çanağı elimden aldı:

—         Sen de dudağını koy! Dedi.

Ve üzerimize eğilen yeşil dalların altında, içine bütün Sevda cennetinin aksettiği bir çanaktan su içtik ..

**        

Bekçiye bir dostu iki kuğu hediye getirmiş… Bunları çok sevdiğimi görerek bana verdi. Derede bunların gezişi bir rüyayı andırıyor. Erkeği şahane ve yüksek, dişisi daha munis ve daha küçük… Hele gece kırmızı gagalı uzun boyunlarını birbirine dolayarak duruşları ve harikulade bir beyazlıkla akseden renkleri ilâhı bir manzara teşkil ediyor. Dolunay geldiği vakit bunlar çok hoşuna gitti. Biri Dolunay!, biri Ayça’yı temsil ediyor. Bizim odadaki küçük kuğuların asılları gibi.. İkimiz de onları bu şiir ve ruh âleminden ayırmamaya karar verdik.

Onları burada bırakacağız ve geldiğimiz vakit göreceğiz…

Sevda cennetinde bir dağ var. Onun küçük taze çamları arasında durduk. Bu yamaç tamamıyla ormana bakıyor. Buradan bütün sevda cenneti yemyeşil ağaçlarının arasında gizli güzelliğiyle teressüm ediyor.

Bu dağın, kimsenin bilmediği ayak değmemiş kumları var… Sellerin getirdiği renk renk kumlar, yumuşak, bakir inhinalarla türlü türlü şekiller almış. Onlara basmaya ve güzelliklerini bozmaya kıyamıyorum Bazen de gözlerime inanamayarak ağlayacak kadar rikkat duyuyorum.

Burada, taze, tatlı, saf bir çam kokusu kalbi yumuşatıyor. Küçük çam fidanlarının açık yeşilliği büsbütün cenneti andırıyor.

Sağda daha alçak mor, nefti, iç içe uzanan sessiz dağlar,,. Solda sevda cennetinin lâtif ağaçları… Kulak verilirse, pek derinden duyulan kaynağın nazlı, billûr sesi..

İşte burada taze çam fidanının önünde Dolunay bir şarkısının iki mısraını söyledi:

O kadar birbirine geçmiş şarabla kadeh,

Farkı yok hangisi şarabdır hangisi kadeh

O kadar birbirine geçmiş aşk ile ben

Farkı yok bence hiç, ben mı aşkım aşk mı ben!  

Nihatsiz surette sessiz duran dağ, bu nağmelerle baştan başa canlandı ve her taraftan ayni nağmeler aksetti. Bu aşk dağı ona cevap veriyordu.

Bu öyle garip bir musiki idi ki insanı sarhoş ediyor, kalbi yakıyordu. Kendimi tutamayarak hıçkıra hıçkıra ağladım.

**

Artık birkaç güne kadar köye avdet edeceğiz. Şiddetli tatlı bir yağmurdan sonra buranın manzarası büsbütün güzelleşti. İri bembeyaz çiçekli fullerin uzandığı yoldan, kestanelerin bulunduğu yola inildikten sonra, sağa ormanın içine girince, burası bir harika… Hiç ayak basmamış, açık yeşil yapraklı fidanların birbirine sarıldığı koruluklardan geçerken, küçük ya bani kuşların öteye beriye uçuşmasından, yapraklarda kalan billur damlacıklar etrafa saçılıyor. Sık ağaçların arasında kendime yol açmaya çalışırken (İncili bahçe)’nin damlaları ile bütün ıslanıyordum.

Hele bekçinin oğlunu alarak akşam üstü yaptığım gezintide hemen ağlayacaktım…

Seyrek, narin kavakların ötesinde gözün alabildiğine açık ve tatlı ziyaların aksettiği kırı ne kadar severim. Buraya yeni geldiğim zaman beyaz koyun sürüsünün geçtiği yer… Bir ufak derecikten atlanarak buraya geçilir. Sonra tepeye varan ince dağ yolunun üzerinde ağıllara gidilmez de, sağa, alçak tepelerin bulunduğu tarafa gidilirse, işte burası renk renk kumların süslediği dalgalı bir sahadır. Burası da Dolunay’ın asasını sapladığı yerdir. Yeşil yemiş bahçeleri ve asıl ev solda kalır, işte yağmurdan sonra akan suların sesi, burada inanılmaz bir mucize gibi fevkalâde bir musiki hâsıl etmiştir.

Bekçinin oğlu da hoşlanmış gülüyor, önümden koşuyor, satıhlarında gümüş, bir ayna gibi yeşil ve mavi akisler vuran gölcükleri vaktinden evvel göstermek için atılıyordu. Böylece değneğine dayanıp sıçrayarak uzaklara atlayarak benden uzaklaştı.

Kıvrımlarındaki suları ellerimle iterek bir kaya parçasının üzerine oturdum.

Dolunay yarın gelip beni alacak!…

Dolunay, Dolunay’ım! Benim güzel mabudum! Bütün vücudumda gene senin iştiyakının humması var. Evet benim gözlerimde, benim sesimde, benim çehremin renginde, benim nefeslerimde hep, hep senin hayalin yaşar. Ben senin için güler, senin için söyler, senin için gezer, yürürüm…

Benim gözlerim senin hayalinin akis ve ilhamıyla kâh içinden şevkle parlar, kâh her çehrede, gökte, yaprakta, bulutta durur seni bekler, bekler…

Senden benim olduğunu, yahut benim senin olduğumu tekrar eden yeni bir işaret bekler. Benim hiç bir nefesim yoktur ki seni tavaf etmeden bu dudaklardan uçup gitsin… Fakat bu kadar istiğrak ve istilâya karşı gene ateş, gene iştiyak neden?

işte yanımdasın Güzel yüzüne bakıyorum. Haşa bu insan değil: Ateş, aşk, cünun bu!

Ne var bu vücutta Ya Rabbî, ne var bu çehrede ki gözlerimi ayıramam ..

Gözlerim aşk şarabı sunan dudaklarına, kâh aşk ateşini alevliyen gözlerine, parlayan yanaklarına hayran bakıyorum, bakıyorum…

Böyle saatler geçiyor, henüz yeni görmüş gibi, yetmiş bin senelik intizar ve tahassürden sonra şimdi kavuşmuş gibi yana yana seyrediyorum. Baktıkça yenileşen, tazelenen gönlümü coşturan beni taşıran tehassür ve ibtilâ artıyor, eksilmiyor….

Ah! Sen sevgilim, sen zuhur etmeyeydin, senin bu lâtif, bu güneşler güneşi vücudun bu can güneşi vücudun zuhur etmeyeydi, bu cihanı derin, sessiz, ebedî bir sükût kaplardı. Bütün sükûtu hayata, lisana getiren sensin! Senin o ifade edilmez rengin, akşamın tatlı pembeliklerinde fecrin taze, taravetli renginde, baharın sümbülünde, yazın misk kokulu gülünde, zührede, ilâhı kamerde söylenmek, hep anlatılmak istenmiştir.

Senin bu güzel, bu esir eden hayalinin ibtilâsı olmasaydı, ne göklerde gece sevdalı yıldızlar yanar, ne kuşlar ömründe öter ne eşlerine bir tek şiir söyler, nede baharda aşkına bir yuva düzerdi…

O vakit ne sıcak sevda gecelerinde iki yıldız dudak dudağa gelir, ne kimse aşkı, sevdayı anar; ay  yüzünü bulutlarla örter, nurlu çehresini göstermek hevesini duymazdı

Denizlerde dalgalar durur, hafif rüzgârda sallanarak raks eden nazik ince dallar durur, o senin eteğini bin çapkınlıkla tahrik eden tatlı rüzgâr esmez, dururdu… Böyle olduğu halde, bilir misin güzelim, ben senin hayalin huzurunda bir söz, bir tek söz söyleyemiyorum! Karşında sessiz, mütehayyir kalıyorum.

 

 

GECELER ÂLEMİ

İlk Gece

Sevda cennetinden avdetimizden beri Dolunay artık geceleri geliyor. Göçelere gittiği hissini vererek Suna’ya bir şey anlatmamaya çalışıyor.

Bu ilk geceyi yazmak istiyorum. Fakat Allah’ım! lisan ve kelimeler ne aciz ve benim ifade kudretim bu azamet karşısında ne kadar zaif! Bu yapraklar, büyüklükte kâinat kadar geniş olsa ve ben bütün bu yaprakları doldursam gene o geceden bir an ifade etmiş olmam. Yalnız onun bana hitab eden sesini işitiyorum.

Ayça Ayça.. Sende manamın aksini görüyorum. Ayça, bu vücut ne mukaddes.. Gel gel Ayça, ben seni bekliyorum…

Karşısında gözlerimi kalbimi yakan, benim aşkımın hayali, benim aşkımın ruhu, benim kalbimi Yok yok… Nazarlarının nurundan bana hüviyet ve aşkını saçan bu vücut beşer değil! Bu kalbi yakan gözler aşk ilâhına mahsus ateşe mensub..

Bu tavırlar o kudsî ateşten! Bu perişan varlığımda yanan ateşe yemin ederim ki, bu mahlûk değil ilâhtır!

Odamda beni ayakta bekliyordu. Ellerimden tuttu, sarıldık… Fakat ah! Bu sarılış vücudun, cismin dolanması değil.. Bu, iki ruh kesilmiş vücut gibi tecelli eden ve bu ayrılıştan tutuşan, yanan bir tahassürün ihtiyarsız bir taşıp atılışı.. Bu iki vücutta aşktan başka bir şey yok… Bir ruh iki vücuda ayrılınca aşktan başka bir şey olmayan bu can yanıyor ve taşıyor. Gözlerimde aksini, çehremde aşkını, ruhumu görüyorum.

Gül dudaklar, o güneşler parlayan güzel gözler, benim canımın, ruhumun aşk sakisi!

—         Ayçam, benim sen nemsin, bilir misin? Benim aşk konçemsin. Senin vücudundan ben aşkımı koklu yorum. Benim zevkim, benim aşkım, benim dünyam!

Derken ellerimden tutuyor. Bu tutuşta bütün gölgelerin, kâinatın iflâs ettiği ilahi ateş var.

Bütün bu kâinatın esrarlı görünen geceleri, yıldızları güneşleri o gözlerin rengine teslim olmuş.

Ben, yemin ederim ki bir daha yaratıldım. Bu güzel gözlerin Üluhiyet aydınlığı, bu gül nefeslerde hâlıkıyet [yaratıcılık, yaratıcı oluş ] nefhası var. Bu güzel çehrede, oh… Hüsnü mutlak, kalpleri tutuşturan ilahı iksir var!

Sedirin üzerine oturmuştuk. Artık ne gül nefeslerin kokusunu duyuyor, ne güzel gözlerini görüyor, ne sehhar sesini işitiyordum. Bu nefesler benim içimde ve bütün vücudumda… Gözler, ziya saçan ezelî aşk güneşi gözler, benim ebediyet ve aşk kesilen vücudum da… Yemin ederim kalbinin atışım ta içimde ve kalbimde duyuyorum. Ben bu aşk anına batmışım. Bütün hassalar vazifelerim tatil etti. Benim gözlerim, benim kalbim, benim zerrelerim perişan,. Bütün his ve varlıktan. mücerret bir zevk, aşk kesildim… Üzerimize aşk ateşinden güller saçılırken bir an:

—         Ayça, diye seslendi. Kandil tutuştu!

Sedirin başında duran kandil yanıyordu. Mum, içinde yandığı sarı gülü tutuşturmuştu .

Gülün kavrulan yapraklarını üflerken:

—         Sabah oluyor Ayçam.. Vakit yaklaşıyor! dedi. Sabah mı? Burada sabah var mı? Hayır, hayır hiç ebediyette, renksizlikler âleminde sabah olabilir mi?

—         Hayır Dolunay.  Sabah olamaz!

Güldü ve:

—         Ah! dedi.

Bu âh, ne yanık ve dünyada işitilmeyen bir âh… Dolunay’ım seni tavaf ediyorum, ibadet ediyorum. Öyle bir çehre ki, taşa hayat verir, ateşi yakar, mehtabı parçalar. Bu bir nazar ki yaratılmış değil!…

**

Ona bazen ateş, derim. Bu, ona hitap ettiğim isimlerin içinde en yakışanıdır.

Bugün erken geldi. Güneşin sıcağı geçmemişti.

—         Güneş seni yakmasın erken geldin! dedim.

—         Aman Ayçam, ateşi ne yakar? diye gülümsedi. Kuğuları saran inci dizisinden, saksıdaki renk renk çiçeklere aşk nurları saçılırken:

—       Dolunay! dedim.

—       Efendim! diye cevap verdi, dudağını kulağıma yaklaştırarak:

—       Dolunay nerede?

—       Ayça’nın içinde ve dışında,… Hem ne içinde ne dışında, Ayçanın kendisi.

—       Ayça nerede?

—       Dolunay da…

Öyle bir hâl içinde idim ki, uçuyor, hafifliyor gibi idim. Bu o kadar hoş bir ifade idi ki.,. Parmaklarımı saçlarıma geçirip yolmuşum. Şiddetle ellerimi çekti.

 Canımı yaktın Ayça! diye kaşlarını çattı ve elimi, sedirin yeşil sırmaları parıldayan örtüsüne bıraktı.

Sanki bu sözlerle, yaktığı ateşi dağlıyordu, büsbütün kararsız bir hale geldim. Hafif ışığın yüzüne vuran dalgaları, pembe dudaklarına, cazip siyah gözlerine fevkalâde tatlı bir mana veriyordu.

Bu rüya gecelerini gözlerimle görmek yetişmiyormuş gibi, daha çok inanmak için yanan ellerimi uzatıyor, kamaşan gözlerimin içemediği bu manayı tamamlamak ister gibi onu tutmak istiyorum. Ona bu kadar yakın olmak, ona sarılmak, böyle bir âlemde alınan nefesler.,. Buna nasıl inanılır? Tutsam da tutamıyorum, baksam da inanamıyorum. Yalnız yanıyorum, eriyorum,

**

Gül çiçek kokularla dolu odada, ruhu yakan aşk geceleri .. Ve bunları birbirine bağlayarak, bekleyerek o gecelerin kokularla geçen günler…

Diyebilirim ki, bu gecelerin yalnız bir tanesi, bütün bir ömrü güzellik ve hararetiyle doldurmak için yeten bir ilâhî aşk ziyafetidir. Bu tekerrür eden aşk rüyalarıyla Öyle sarhoşum ki… İnsanların saadet diye aradıkları, dünyada bulamayıp ahrette farz ettikleri, cennet diye rüyalarına giren âlem acaba bu mu?

Hayır hayır, bu mahrem güzellik bütün dünyadan ve ahretten saklı… Onu yalnız Dolunay ve Ayça hisseder… O, ifade edilemez.

Artık mahfeye gitmiyoruz. Çünkü pek yakına Dolunay’ı bilen bir ailenin geldiğini haber aldık. Burada evvelce birkaç göçe vardı.

Buna günlerce üzüldüm, fakat bu teessürümü, geceler unutturdu. Bazı günler onunla mahfenin yolunda birleşiyoruz. O yol, yapraklarına, kuşlarına, yerdeki taşlarına kadar ruh ve aşk… Mukaddes topraklarına yüzümü sürmek istiyorum,.. İki tarafında daldan dala uçuşan ürkek kuşlar, tatlı cıvıltılarıyla yeşilliklerin arasına gizleniyor. Onunla beraber olmasak, bu yoldan hiç geçemezdim.

**

Ah Dolunay! Seni her saniye hissetmek, gözlerimle, ellerimle, her an mevcudiyetini duymak istiyorum…

Sen karşımda olmayınca, kırk yıl menzilden uzak düşmüşüm gibi bir elem ruhumu kaplıyor. Öyle gariblik ve kararsızlık hissediyorum ki, gözyaşları beni istilâ ediyor, yahut kararsız bir halde gidip eşyalarına gözlerimi, yüzümü sürüyorum.

Ne oldu? niçin güneşler bana artık karanlık görünüyor? En küçük bir ses bile gönlümü müteessir ediyor?

Dün gece bana: — Benim aşk konçem güzel açılacak ninni!…

Diye yanık bir aşk ninnisi söyledikten sonra, ertesi gün. gelmeyeceğini hatırlatmak için:

—         Yarın gece sana kim bu sözleri söyleyecek Ayçam? demişti.

Akşamdan beri öyle mahzunum ki.. Başım dayadığı yastığı alarak koklaya koklaya ağladım..,

Biraz evvel onu yanımda, yüzünü yüzüme yakın görerek uyumuşum. Uyandım ki göz yaşlarım kurumuş ve mum dibine kadar eriyip oda kendi ziyası ile kalmış… Resminin üstünden sarkan teller, bu resmi Tuğ yapmıştı — küçük saksıdaki çiçekler, kuğuların bulunduğu tabak, bütün o renk renk güzellikler bir hafif ziya neşrederek müphem bir şekilde gözlerimi cezbediyor, kalbimin ateşini çoğaltıyor… Bunları görmemek için yanan gözlerimi yumuyorum.

Ah Dolunay! her an ayağının altına başımı koymak, yüreğimi sana teslim ederek can vermek istiyorum.

Bu gecenin karanlıklarını yararak hücresine, ona kadar giderek Dolunay’ım, sana yüzümü sürmeye ayaklarının altına, aşkının neş’esile can vermeye geldim! demek istiyorum.

Uyan Dolunay, senin karargâhın olan gönlümün, ufkunda bir kerre daha uyan… Gecenin karanlığı seni görmeme mani olmasın….

Senden başka hiç bir şeyle karar etmeyen gönlüm, başka bir şeyle müteselli olmuyor. Senden uzakta geçen gecelerin ne kadar uzun, tahammülü yakıcı, müşkül olduğunu bilmez misin?

Sabah oluyor, şu dağlar, şu gök, hep senin hasretin acısından ağlıyor… Gün bile koyu bulutlar içinde ne müşkül doğuyor…

Dolunay’ım! sensiz geçen her an, yakıcı… Seninle geçen anlar da böyle ama, ikisinin arasında ne kadar fark var, onu sen bilirsin…

Onu görüyorum, sesini işitiyorum. Gene içimden hu ateş gitmiyor, ne garib!

Şu halimle, maksadına ermiş âşıkların sükunu bende yok… fakat yanan kalbimin aksettiği gözlerime, kâh solan, kâh iştiyakla parlayan kudretin yaşattığı vücuduma bakıp ta biri bana ;

Zavallı Ayça! İstediğin nedir ? Diye sorsa, verecek cevabım yoktur. Çünkü ona karışmak, yahut onu daha çok görmek, belki ona daha çok tapmak…

Hâsılı anlatılamayan bir arzu içinde yanan ruhumun ne dilediğini ben de bilemiyorum. Fakat bu ateş öyle kahir, Öyle muazzam ve şedit ki.,. Cazibesi beni bir saman çöpü kadar kolay sürüklüyor.

İşte bu ateşi bir kerre gören ona esir olur ve bu nevi ateşten zevk duyucu olur ve kendi derdine aşık olarak, gözü cihanı görmez olur..

Bu ferman dinlemeyen  hükümdar, sualsiz cevapsız, bin bir beşerî alâkayı bir anda eritir; bir şahsiyeti olan her şeyi kavrar, yakar. Alev, kor, kül haline getirir ki akibet bu külü de savururlar …

**

Bu gün ta göğsüne sokuldum. Başım yüreğinin üzerinde idi. Kalbinin atışı tenime yayılıyordu. Oradan başımı keşki çekmeyeydim! Böyle zamanlarda bir daha kendime avdet etmemek için bir çare bulsam..

Bir de, bu gün beni çok üzen bir şey konuşuldu. Bir müddet için Dolunay, gündüzleri gelebileceğini, etrafın, Suna’nın ve Ünal’ın dikkatini celbetmemek için bu ihtiyatın muhakkak lâzım olduğunu söyledi

Hakikaten göçeler bu mevsimde deve ile bir saatlik içeri çekildikleri için, geceleri onların davetine gittiğini söylemek garib olacaktı

Dolunay çok üzülüyor ama gündüzleri gelebileceği için gene müteselli oluyor.

Onun yüzüne baktım, gönlümün füsunu şiddetiyle bir güzelliği vardı gene…

Bir an bile ayrılmayı o kadar güç sayan ben, gözlerimde yaşlarla ona baktım. Dolunay, beni öyle görünce :

—         Ayçam, ben her şeyi senin için feda ederim, bilirsin, fakat bu, sırf aşkımız için.. zerre kadar üzülmene tahammül edemem Sen üzülürsen beni üzmüş olursun, ona göre dikkat et! diyordu.

Bunu yapmak lâzım olduğunu bir damla akılla anlamak kabildi. Biliyorum… zaten hayatımız aklın üstünde… Bu kadarını da akıl almıyor ki…

Fakat bu yanına, gönlümden kendi kendine geliyor.

**        

Kısa bir fasıladan sonra gene geceler âlemi başladı. Suna Dolunayı gene, geceyi çölde göçelerin çadırında zannediyor. Bunu yalnız Can, Meral ve Tuğ biliyor.

Bu akşam bir ihtiyat eseri olmak üzere Uluand’ı da beraber getirmişti.

Uluand’dan doğrudan doğruya hiç bir şey saklamaz. Fakat ne de olsa bu gece bir odada kalamayacaktık. Dolunay böyle olmasını muvafık gördü. Evvelâ bir müddet Can’ın odasında yalnız kaldık. Yüzüme, gözlerimin içine bakarak:

—         Ayça sen beni birlik âleminden, renk ve zuhur tarafına çeken vücutsun. Sen söyle, o aşkı terennüm eden sesini işiteyim.. Benim güzelim, benim ruhum, benim mânam!

Diye yavaşça ellerimden tutarak, gözlerinden taşan bir ziya, bir hararet, bir İlahî ihtiyaçla beni kendine çekiyordu.

—         Seni dinlemeye, sana ihtiyacım var.. Bana aşk ergononunu çal söyle güzelim…. diyordu.

—         Ah Dolunay, dedim, herkes seni sevseydi, dünyadan azab, ahretten cehennem kalkardı. Allah cehennemi yaratmazdı!

Bir şey demedi, yalnız gülümseyerek saçlarımı okşadı ve:

—         Uluand’ın yanına gidelim! dedi.

Ona gündüzden, postları üst üste koyarak yüksek bir yer hazırlamış, etrafına da amber çiçekleri ve iki şamdan koymuştum.

Dolunay bütün gece burada oturdu, biz de etrafında.. O, bir çağlayan gibi, bir ergonon gibi söyledi söyledi… Hep aşktan bahsettik,

 

**        

Dizine bağımı koyarım ve o, saçlarımı okşar. Pek az sonra onun nurlu ve her anında bir ebediyetin bin bir tecellisi aydınlanan ateşin hitaplarıyla yanmak hayaliyle, beklerim ..

Odanın tatlı hararetine karışan, gündüzden sinmiş çiçek kokuları içine vakit vakit artan ve bütün çiçek kokularını örten, onun gül nefeslerinin rayihasın koklar, koklar, bu dünyadan ve hayattan uzak aşk gecelerinin aklı yakan sermestliği içinde varlığım bir âhın ateşi kesilir. Her zerrem bu ilahi ateş içinde bin ruhanî terane ile sema ve rakseder yanarım…

Kandilin ziyası hafifleyip tekrar şulelendikçe, gönlüm bu aşkın ateşine kanamaz. Bu aşk gecesinin güzel gölgeleri, lahutî bir tatlılıkla etrafta titrer… şuleler, onun resminin çerçevesine koyduğum parlak tellerden, kuğuların yüzdüğü küçük su parçasına düşer. Bir mini mini saksının nakışları üzerinde titriyen tel parçasından, ilahı kuğuların etrafında dolaştığı ateşin küçük kadehe uçar ve köşeliklerden, masanın üzerini bir ahenk tufanı içinde renklendiren çiçeklere, kuğuların boyunlarını saran inci dizisinden, hafif bir kum tabakasında gezen kervancığa kadar seyyal ve tatlı yıldızlar uçuşur, titrer, dolaşır….

Bu geceler… kalbim kalbinin üzerinde iken, varlıktan bir aşk tufanıyla kopan, insilah [Soyulma. Derisi yüzülme] eden vücudum, yalnız ruh kesilir.

Kalbim kalbinin üzerine gelince, asırlarca sürmüş bir ayrılık ateşinden sonra, sanki kanmak için tenimi yakıp geçmek isteyen bir ateş ruhumdan ona akar.

Yahud, o benim ruhumda ve ruh kesilen vücudumda canlı bir ateş halinde yandıkça tahammül edemez, ona karışmak isterim.

Gece onu karanlıkta görmek istediğimi bildiği için

—         Kandili söndür Ayçam! deyince, yanından uzanırım. Beni bir an bile uzaklaştırmak istemeyen  sevgili elleri bileğimden tutar, kendine çeker. Ve ben bir ucu tutuşup yanmış kandili üfleyince, birden odanın köşelerinde titriyen tellerden ve renkli çiçeklerden hafif, tabiî bir aydınlık akseder. Bu, odanın kendinden doğan aydınlığında onu görmek için yaklaşırım. Onu pek yakından, gözlerimin sanki kendi ziyasile ve onun vücudunun, gözlerinin kendinden taşan tatlı ve yakıcı aydınlığıyla görmek için yaklaşır, ellerimle alnını tutar, gözlerine, bileklerimi sürer, gözlerimin teması ile, her zerremle onu görmeye çalışırım.

Bu o kadar mahrem, ve bambaşka bir görüştür ki…

Sabahın yaklaşması korku sile:

—         Dolunay, derim, perdeleri sımsıkı kapasak ta burada sabah olmasa!

Güler. — Ah güzelim âh, vakit geliyor! der.

Bu odanın ateşîn ve varlığın kayıtlarını yıkıp yakan İlâhî vecd anlarında yalnız beni çok yakan bir sesle üzülürüm: Onun yastığı altında işleyen küçük saati…

Bütün bu aşk âleminden ayrılmayan tatlı, fakat beni çok yakan sesi, ancak sabaha karşı duyarım ve o vakit onu alır, yastığın uzaklarına saklar, ona hiç göstermemek ve kendim de sesini işitmemek isterim.

Dolunay fecre doğru, bu ateşin ve varlığın kayıtlarını yakan ilâhı aşk anlarından ayrılmadan, o beti olarak gider…

Geceler, bu güzel ve ateşin geceler… Hiç bir beşerî ruh bu ilâhı gecelerin sırrından ve kaynağından tatmamıştır ve hiçbir insan dudağı bu gecelerin hariminde bu ateş şaraba uzanmamıştır. Bu kudsî ateş, hiçbir topraktan yaratılmış vücuda müyesser değildir  Bu geceler, beşerîlerden, dünyevîlerden uzaklarda, uzaklarda., insaniyetin rüyalarında bile belirmeyen ebediyetlerde, ilâhı aşk semalarında gizlenmiştir.

Bu gözlerdeki âciz nur, bu gecelerin manevî aydınlığını göremez. Hiçbir ten bu coşkun tufana tahammül edemez.

Bu geceler, bir ilâhı sırdır, aşk diyarından kalbe açılan ebediyet yoludur.

Ben yanıyorum, bu ateşe tahammül edemiyorum. Saçlarım bu ateşten kavrulup dökülüyor, vücudum eriyor. Aşkın bu coşkun tuğyanına vücut mü tahammül eder? Bu şiddete hangi benlik mukavemet edebilir?

Dolunay’ın gözlerinde güneşler, her şuâi gönül yakan şuleler var.. Dudaklarında aşk gülüne hayat veren mukaddes ateş, sesinde aşk mehtabından gelen ilâhı davetin teranesi…

Bu güzel gözlerden ruhuma saçılan ölüm, fakat bu Ölümde bin hayat var!..

Vücudum gönül kesildi, her yanımdan görünen onun hayali!

Ey cihan, ey kâinat bana tapınız, bana secde ediniz. Bu vücut, gurub vakti bir şişeye akseden güneş gibi kendinden gitti. Bu akis onun aşkı, onun hayali! Tavaf ediniz.. Bakınız tıpkı o, gözlerime bakın, bu onun aşkı, onun aksidir.

**

Ah bu oda!

Bu aşk mabedi… Bu hususî, bu ateşîn hararet en küçük eşyaya kadar sirayet etti. Burada küçük bir yaprağın bile kopmasına tahammül edemem. Allah’ım, bu oda neler gördü! Duvarlarındaki zerreler bile artık bu ateşi duymuş ve her zerresine can gelmiştir.

Bu akşam saçlarımı yıkamıştım, henüz kurumamıştı.

—         Dur Ayçam, ben kurutayım! dedi ve nefesiyle hohlayarak kuruttu.

Etrafa bakınarak diyor ki:

—         Ah, Ayçam burası benim sevda yuvam, burası ruhların dünyada sürtündüğü muhabbet köşesi… Bana bakarak

— Benim güzel çiçeğim! Çiçek nedir? Benim kalbimin aşk çiçeği!

—         Ayçam, senin bir tane sevgilin var. Benim de koca dünyada zevklerimin toplandığı bir Ayçam var! Seni Allah’ım benim için gönderdi! Kendi ruhundan üfürdü de öyle gönderdi. Başım onun göğsünde idi ve sarhoş bir halde :

—         Ah dedim, tekrar hayata doğmak istemem!

—         Sus Ayçam, sus, dedi, ve gene devamla. Dün baktım, mağaraya geliyordun. Benim İfademin aksi! dedim…

—         Ayça… Senin hayatın benim. Alıp verdiğin nefes benim! Ben senin her şeyinim! Senim! Ben senin düşündüğün ve düşüneceğin her şeyinim,. Hem de aklının eremediğı, düşünemediğin her şeyinim?

Bu sırada aynaya baktı; benim de yüzümü göğsünden kaldırdı. Kendi aksini göstererek :

—         Bak Ayça sen onun zevkisin çünkü emeklerinin tohumları sende mahsul verdi. O kabiliyeti sana Allah’ım verdi.

**        

—         Ayça.. Ben sensiz olamam!

Bunu dudaklarını kulağıma yaklaştırarak söyledi. Bu söz benim için neydi Yarabbi i Bu şiddete tahammül etmek için sen bana insanlığın üstünde bir kuvvet ver! Bu kadar ulvî ve akim üstünde bir mazhariyete nail olmak için benim nem var? Kalbim bu şiddete tahammül edemeyecek, ruhum bu ateşi kaldıramayacak zannediyorum. Canımın vücudumdan ayrılışını hisseder gibi oluyorum. Gül kandilin ışığı, güzel yüzüne vurmuştu.

Ona bakarken, gözlerimde biriken yaşları dudaklarıyla sildi. Bir aralık:

—         Dolunay’ı eskiden nasıl bilirdin sen! diye sordu. Dedim ki:

—         Vahşî ve kimsenin tuzağına girmeyen Dolunay diyebilirdim…

—         Öyle… fakat onu sen kaptın. Çünkü onun manası, ruhundan bir parçasısın, diye cevab verdi.

Odadaki sıcak aşk havası hep bunu ifade ediyor. Kırmızı küçük kadehte, Dolunay’ın tasvirini süsleyen parlak tellerde titreşen aşk ışıkları, onun ellerimi tutan avuçlarındaki ateş, gözlerinden ruhuma geçen, vücudumu eriten bakışlar… hep bunu söylüyor…

Oh, rüyada mıyım, yaşıyor mıyım…

Bilemiyorum…

Bu vücut neler gördü!

Sabah yaklaşırken gene kulağıma eğilerek!

—         Senin bundan daha mes’ut anın olamaz! dedi. Sanki bir ateş okun kalbime saplanışını duydum.

—         Perdeleri örtmek istiyorum, sabah ziyası girmesin! dedim. O gülüyor:

—         Vakit geliyor güzelim, vakit geliyor, diyor…

Ah günler., vuslat akşamlarını takib eden, hicran günleri.. Ne hummalı, ne müşkül!

Suyu, damarlarına çekip emmiş, sapından koparılmış bir nebat hasretiyle bir müddet bu aşk gıdasını içe içe oyalanmaya çalışıyorum…

**

Dolunay bana dün :

—         Ben sensiz olamam! Dedi. Bu, ne aklın kavrayamayacağı bir söz. Ne kalbin tahammül edemeyeceği bir mana…

Zannederim akşamdan beri, burada avludayım.

Gün battı ve ay doğdu. Etrafı pembe bir gül bahçesini hatırlatan yeşil kubbenin üzerinde beyaz ay yükseldi, sarı bir altın halini aldı. Ve ışığını, yeşillikleri koyulaşan hurmaların, beyaz ve boş yolların üzerine sihirli bir ağ gibi serdi…

Bilmem bu gece aya ne olmuş?

Yanında yalnız bir tek yıldız var ve o kadar yakın ki sanki birbirine değecek gibi.. Her gece tahtının etrafını dolduran binlerce güzel içinde süzülen muhteşem aya ne olmuş ?

 Derinlerde bütün yıldızlar sönmüş… yalnız ikisi etrafı unutarak sevdaya dalmışlar…

**

Bu gece, başımı bileceğinin üzerine koyarak bana ninni söyledi:

Ninni benim Ayçam ninni… ninni benim bir tanem ninni, ninni benim aşk koncam, benim, gözbebeğim, zevkim, canım, sevdiğim ninni! ..

Bana derin derin bakıyor: İşte benim bütün dünyam! diyor.

Sarılmış olduğumuz halde:

—         Bu bir anlık huzur ve sükûn yok mu? Bu bir an istirahat asırlar gibidir! diyor. Ah güzelim, dünyada ve ahrette senin bütün emelin, maksadın, hayatın benim! çünkü ben seninim, aslınım, ruhunum!

 Ve ciddileşerek, yüzünü gözlerime, kalbimin gözlerine yaklaştırarak:

—         Sen bensiz ölürsün, yaşayamazsın Ayça! Hayır, bana öyle üzülerek bakma, tahammül edemem. Şu hâle bak, ben seni nasıl ihata etmişim. Sen benim aşk koncamsın… Bu vücudun hiçbir noktası yok ki orada ben bulunmayım!

Odada yalnız kandil yanıyor. Loş beyazlık içinde Dolunayım daha esmer, fakat ne kadar lâtif… Ölüm gibi, eriten, yakan ve cezbeden tatlı bir ölüm gibi harap eden bir güzellik!

Kalbim kararını bulamadığı, ruhum sükûnunu kaybettiği bu gece, gene aşkın dudakları ilâhı bir sır söyledi. Alevden daha yakan, dünya ateşlerinin birinde duyulmayan o benliği yıkan eller elime değerken;

—         Sevilen, mana Ayça… Onun için bu tehalük! [Tehlikeye aldırış etmeden, birbirini çiğneyecek gibi koşuşma] Manayı tutamıyorum, vücudu tutuyorum!., dedi.

Oh, bu aşk ninnileri benim canımla oynuyor… Bu nuranî ateşin ışrakında, varlığımı, vücudumu kaybediyorum.

Her şeyi unuttum ve her türlü his ve kaydı kaybettim. Kendimi bilemiyorum. Her tarafım ateş içinde yanıyor. Dolunay da bu akşam sık sık:

—         Ne var güzelim, ne var, hasta olma, sen! Nen var! diye soruyordu…

Galiba hastayım, ne olduğumu bilemiyorum. Hatıralarım perişan, aşkın bu şiddetli tuğyanına tahammül edemeyen  ruhum, tenim, aklım bende değil… Hiç bir şey hatırlayamıyorum…

Aşk, aşk!

O ebedi, o cihan, o benim bütün vücudum.

Dolunay, her şey!

**

Gene bu gece sabaha kadar uyuyamadım, ağladım. Ona duyduğum iştiyak ve hasret beni yakıyor. Onu karşımda görüyorum. Fakat bu görüş, işte bu, beni harap ediyor. Bir garip hâl ki, ne diyeceğimi ben de bilemiyorum. Geceleri içimi kavuran bir iştiyakla uzaklara, çöllere çıkıyorum. Orada kalbimin üzerini açarak fecre kadar geziyorum ve çoğu geceler ağlayarak geziyorum. Gözlerimden uyku, vücudumdan yemek, içmek gibi maddî hisler bir bir söndü gitti… Onu söyleyerek, onu zikrederek ağlıyorum.

Yıldızlar onun aşkından coşup yanıyor, dağlar çöller bana: Dolunay, Dolunay! diyor, içtiğim hava aşk olup beni derdli ediyor. Onun yüzünün aşkı tesirinden feryad etmek, bu vücudu yırtıp parçalamak, onun aşkının bir teşbihi kesilmek, aşkta, sırf can olmak istiyorum.

O, kudretleri harabiye uğratan tasvir, beni kendine böyle cezbettikçe kararım gidiyor… Aşk hançerinden sıçrayan zerrelerim devranını şaşırmış, kanım bu aşkın şarabından sarhoş…

İlâhi,

Sen bu vücudu o kadar aşka batır ki ondan fakir, zaif bir natıra [kaplamak, örtmek, sarmak, boyanacak yeri] bile kalmasın.. Ben aşk hastasıyım, pervane gibi yandıkça: Ateş, ateş! derim.

İlâhi!

Bu garip, aşktan yandıkça sen ona aşk denizini saçmanı! Ve aşk ateşiyle kalbin yangınını tedavi etmeni diliyorum!

Dolunay’ım, benim hüznümün sebebi sen, benim derdimin şifası sensin. Yalnız seninle teselli, seninle sükûn bulurum. Ama tesellin bana dert olur.

Bu akşam Tuğ karşıma geçmiş, bana bir çok şeyler söyledi, söyledi, sualler sordu… Baktım, baktım, bir şey anlamadım. Hiç bir cevap veremedim. O anda Dolunay’dan başka bir şey söyleyecek iktidarım yoktu…

Beni taş gibi sessiz görerek, sarardı… Gözlerinden yaş aktığını gördüm. Niçin ağlıyor, o da benim gibi mi, benim gibi aşk derdine tutulmuş, kalbi yanık mı?

Bütün oda amber kokuyor. Sedir, kullanılmış eşya, bütün hava…

Dünden beri sofada bitab bir halde yatıyordum. Yavaş yavaş kendime geliyorum, kalbimdeki yanık biraz küllenmeyince ellerim kalem tutmuyor. Onu yanan avuçlarımda kırıp attım… O hâlde yazabilsem, tuttuğum ve dokunduğum herşey yanar, söyleyebilsem, nefesim beni kavurur. Ah mümkün mü, mümkün mü?

 

ÜÇÜNCÜ KISIM

KURBAN

Ayça’nın vücudundan biten aşk ağacı, dalını budağını eflake saldı. Bu ağacın kökü de, onun vücudunda ve ruhunda istilâ etmedik bir köşe, yayılmadık bir zerre bırakmadı.,.

Dolunay’ın aşkı sancağını göğsünün üstünde dalgalandırmak, bu kanlı ve şanlı aşk zaferinin destanını terennüm etmek şerefi de gene Ayça’ya nasib oldu.

O kadar ki, onun müstesna ve aşkın kudreti ile tam bir letafet kesbetmiş güzel yüzüne bakan kimse, Dolunay için yaratılmış bu harika vücutta, canlı bir aşk abidesinin bütün ihtişam ve kemalini sarahatle okur..,

O sanki, bu dünyaya sırf aşk timsali olarak tecessüd etmiş bir ruh; gece gündüz yorulmadan, eksilmeden akan bir kaynak, her zerresinden aşk ifadesi taşan mucizevî ve ateşîn bir kabiliyettir.,.

Onun her hali, tavrı, aşkı söyler, aşkı ilân eder,..

Onun yüzü, aşkın beliğ tarifidir…

O, hassas bir ihtizaz aleti gibi, Dolunay’ın varlığına her dokunuşunda bir âlemden başka bir âleme süzülür, yükselir gider… Öyle ki bu aşk fırtınasının önünde, zevkten ve raşeden,[ Titreyiş, ürkme:] kendinde olmayan vücudu, helezonlar yaparak bu kadir buyruğun önünde zebun, bir saman çöpü gibi ihtiyarsız ve varlıksız döner, döner….

Gerçi Dolunay’ın muhabbetinde bütün dostları garezsiz ve maksatsız, yalnız onun olarak, onun için birleşmişlerdir. Fakat Dolunay’ın manasının ne akıl perdelerini yırtıcı, ve bu aşk merkezinin ne ateş saçıcı olduğunu, ancak Ayça bütün vuzuhuyla kavrayabilmiştir. Çünkü, Ayça Dolunay, Dolunay Ayça olmuştur.

Ayça manada, Dolunay’ın aşkı çarhının deveranı şiddetinden kopmuş bir parçadır. Onun için felek, bu müstesna vücudu, daima cuşişte, aşkta görmüştür.

Coşkun bir nehrin, aslı olan deryaya koşması gibi, o da, her nefes durup dinlenmeden hep Dolunaya, hep bu mukavemetsiz cazibin aşkı denizine koşmuş, akmış, ulaşmıştır…

**

Ayça’ya İncili bahçe’nin havası çok iyi gelmiş oradan avdetinden beri, sarı bir gülü andıran küçük ve lâtif yüzünü, tatlı bir pembelikle sıhhat ve taravet canlılığı büsbütün bezemişti.

Onu sevenlerin de, çekemeyenlerin de itiraf etmekte müttefik oldukları ilahi ve muhteşem bir güzelliğin. bütün saltanatı, bu cidden güzel ve eşsiz vücuttan, aşikâr bir feveranla taşıyordu.

Ayça, (geceler âlemi) diye andığı o ateşin humma, varlığının son damlasını da kabzeden bu aşk tuğyanı içinde, Dolunayla meşbu, ruhu ve bedeni ona karışmış bir halde yaşadığı günlerden birinde, Hakan’ın Dolunay’ın şerefine bir ziyafet tertip etmekte olduğu haber verildi

Bu ziyafete Dolunay, bütün dostları ile beraber davetli olduğu gibi, Uluand ve Ayça da ayrıca davetli idiler.

Belki de Uluand’ın şerefli ve maruf siması, Ayçanın ise böyle umumî toplantılardan daima uzak duran tab’ı, Dolunay’ın dostları arasında hususî çağrılmalarına sebep olmuştu.

Can, nedense Dolunay’ın bu ziyafete gitmesini istemiyor, kabul etmemesi için ısrar ediyordu. Dolunay ise :

—Nasıl olur Can? Hakanın sırf benim için, benim namıma hazırladığı bu ziyafeti nasıl reddederim? Bahusus şimdiye kadar her fırsatta bana olan muhabbetini gösteren bu temiz ve dürüst adamı nasıl kırarım? yurdun büyüğüne hürmet benim şıarımdır, diyordu.

Hakikaten Hakan Dolunay’ı çok sever ve takdir ederdi. Fakat bu muhabbetini ziyafet tertib etmek suretiyle ilk defa izhar ediyordu.

Can’ın Dolunay’ı bu daveti redde teşvik etmesi de büsbütün sebepsiz değildi: Putperestlerin öteden beri Dolunay’ı çekememeleri, ayni zamanda Hakanın haris ve kurnaz korkomutanının [korgeneral], Dolunay’ın Hakandan gördüğü sevgi ve itimadı, kendi mevkiinin rakibi tevehhüm etmesi ve gizli bir maksadını file getirmek için iyi yüzden görünerek Hakanı bu ziyafeti hazırlamaya teşvik etmesi ihtimalleri Can’ı endişelendiriyordu.

Bu ziyafetin, komutanın bir eseri olduğuna Can’ın şüphesi yoktu. Fakat daima Hakanla Dolunay’ın aralarını açmak isteyen bu adam acaba Hakanla Dolunay’ı ne demeye birleştiriyordu?

Dolunay’a taalluk eden her şeyde şiddetle hassas olan Can, içinden çıkmadığı daha bin türlü düşüncelerle üzülüyordu…

Dolunay’a gelince, onun da bu ziyafet mes’elesine canı sıkılmıştı. Fakat onun isteksizliği, merasimli ve kalabalık yerlerden hoşlanmamasından İleri geliyordu. Yoksa masum zekâsı, bu gibi şeylerde ileri gidemez, fenalık tasavvur edemezdi.

Ayça da tıpkı Dolunay gibi teklifli ve dağdağalı meclislerden hoşlanmaz, aşktan başka aramgâhı olmayan bu güzel vücud, aşka tahsis, aşka nezrettiği güzelliğini ve hususiyetlerini, bin ihtimamla âlemin hasud ve mütecaviz nazarlarından, yabancı ve bigâne bakışlarından şiddetle gizler, adeta hücum karşısında yavrusunu sinesine bastıran bir ana gibi, o da aşkını, yüreğinin içinde örter ve saklardı, Bunun için Ayça da bu ziyafet meselesinden hiç hoşlanmamıştı. Bahusus Dolunay’ın kısmen, Can’ın ise hiç bilmediği bir üzüntüsü daha vardı ki, bu ziyafeti Ayça’ya büsbütün müşkülleştiriyordu: Komutanın onu her yerde takip ve taciz eden nazarları!

Hattâ bir kerre de, süfli ve bayağı zevklerin zebunu olan bu adam, Dolunay’a olan sonsuz aşkını bilmesine rağmen Ayça’ya haber göndererek güzelliğinin meftunu olduğunu söyletmek cesaretini bile göstermişti. Sonra Ayça’nın, onun küstah ve sırf servetinden ve mevkiinden aldığı kuvvetle, Dolunay’ın aşktan başka bir kayıdla mukayyed olmayan mütevazı hayatıyla istihza eden imalı sözlerine karşı gönderdiği cevabın ağırlığını bu zelil tabiatlı adam nasıl da hazmetmişti… Fakat acaba hakikaten hazmetmiş, unutmuş muydu? Ayça’yı üzen, bu adamın, hakikati bilmekle beraber ona serfüru [söz dinleme, itaat] etmeyen gaddar ve intikamcı tabiatta olmasıydı. Eğer komutan Ayça’nın aşkına hürmet etseydi, bu hissi, hareketlerini ve bakışlarını terbiye etmiş olması lâzım gelirdi. Halbuki komutan, hep o küstah komutandı!

Bu haris adamın artık katiyetle öğrendiği bir şey varsa, o da, kendi arzularının nihayetsiz derecede fevkinde, ancak Dolunay’ı layemut ne erişilmez aşkının çifti, mütemmimi olan güzel Ayça’nın bu bedelsiz yüksek vücudun, asla kendinin olamayacağını anlamış olmasıydı. Ayça bu mes’elede çok üzülmüş ve günlerce ağlamıştı. Her şeyde olduğu gibi bu hadisede de Ayça’nın üzüntülerini Dolunay teskin etmiş, avutmuştu…

Şimdi bu adamla ne demeye bir sofrada birleşecekti?

Bütün bu mahzurlara rağmen, Ayça’nın kavrayıcı ve nafiz görüşü, bu ziyafetin içtinabı mümkün olmayan bir emrivaki olduğunu anlamıştı. Halinde, çevrilmez hükümler karşısında boyun eğenlerin itaatkâr teslimiyeti vardı.

Esasen Dolunay bir kolayını bulsaydı, bu daveti şimdiye kadar çoktan reddederdi…

**        

Davetliler birer birer Hakanın otağına doğru geliyorlardı. Yavaş yavaş ziyafet sofrasının etrafında toplanıldı. Herkes neş’eliydi, Hakan Dolunay’ı sağına, meclisin en yaşlısı olduğu için Gülemre’yi de soluna oturttu

Eski bir ananeye göre Hakanın şarabını, daima sağında bulunan doldururdu.

Fakat Dolunay’a olan sevgisini izhar etmek için vesile ariyan Hakan, Dolunay’ın kadehini bizzat doldurmak için şarap testisine uzandı.

O zamana kadar neş’eli görünen Komutan, birdenbire yerinden fırladı. Ecdadının ananasını bozmak isteyen Hakana, mevkiinin salahiyeti bunu hatırlatmayı emrettiğinden bahs ile, Hakanın şerefini mevzubahs ederek şiddetle itiraz ediyordu.

Herkes olduğu yerde donup kalmıştı. Kimse sesini çıkaramıyordu.

Vaz’iyeti gene Hakan idare etti. Komutana nefret dolu bir nazarla baktıktan sonra, tam bir sükûnet ve kayıtsızlıkla Dolunay’ın kadehini doldurdu.

Komutanın Dolunaya vurmak istediği ilk darbe Hakanın kuvvetli sezişi ile boşa gitmiş, Hakanın şerefini ortaya koyarak çıkarmak istediği hadisenin, Dolunay’la Hakanın aralarındaki manevî ipi koparmaktan ibaret olduğunu pek çoklarının anladığı gibi Hâkan da anlamış, ve komutanın, bu hareketi, bilâkis kendinin Hakan, üzerindeki nufuzuna derin bir rahne [Gedik, yarık] açmıştı. Fakat Komutanın intikamcı mizacı, bunu kolay kolay hazmedemezdi.

Onun dimağında çakan şimşekleri Ayça bütün sarahati ile gördü ve, bu yıldırım acaba kimin başına düşecek, diye düşünerek titredi… Dolunay da Komutanın sözlerindeki kasti sezmişti, fakat onun, hileli işlerle alâkası olmayan temiz ve masum düşünceleri, kendi aleyhine olan şeylerde hile hep böyle durgun ve lakayttı,

**        

Hakanın, komutan tarafından yapılan bu küstahça harekete ehemmiyet vermeyip itidal ve sükûnetle hareket edişi, ziyafet sofrasına yeniden neş’e vererek herkese bir az evvelki vak’ayı unutturmuştu.

Komutan da gayzını gizlemek için herkesle beraber gülüp söylüyordu; fakat ne de olsa neş’esi korkunç ve gayrı tabii idi. Adeta bugün Ayça’yı unutmuş, bütün gayzını, hem meslekî hayatta, hem aşkta rakibi tevehhüm ettiği masum Dolunay’a tevcih etmiş gibi görünüyordu…

Ayça’nın endişeli gözleri, Dolunay’ın vücudunu tavaf ediyordu…

Ayça yemek bile yiyemiyordu.

Su istedi…

Getirilen su tasını dudaklarına götüreceği sırada Komutanla ilk defa göz göze geldiler… Bu gözler, hiçte Ayça’yı unutmuşa benzemiyordu. Bu gözlerde, deminden beri Ayça’yı unutmuş, gibi görünen sun’i mana gitmiş, yerine onların hakikî ifadesi olan, o müstehzi ve korkunç bakış gelmişti.

Su, Ayça’nın elinde kaldı. Garib bir hisle yüreği sızladı

Bu suyu içip içmemek için bir an tereddüt etti. İşte bu anda müphem surette hissettiği Ölüm korkusu ile, yaşamak arzusu birbirine çarptı. Bu derunî harbin kısacık süren boğuşmasında, Dolunay’a da hizmet eden aynı ellerin getirdiği şeyi kabul etmek, ona tevcih edilen gayza kendini hedef ederek bunu söndürmek ona siper olmak, kurban olmak karan, bu suyu reddetmek arzusunu şedit bir mağlubiyetle ezdi ve kalbinden sürüp çıkardı.

Ayça suyu içti…

Ziyafetin bütün teferruatı, eğlenceleri, rakısları musikisi o kadar iyi tertip edilmiş ve düşünülmüştü ki, bu umumî neş’e Ayça’nın kalbindeki kıyamete bir az sükûn verdi…

Fakat sabaha karşı Ayça, endişesinin bir vehim değil, bir hakikat olduğunu anlamaya başladı. Zira bu müstesna vücutta korkunç bir ıztırap başlamıştı…

**        

Üç gün… Üç asır kadar güç yürüyen üç gün… Ayça’nın kâh soğuyan, kâh ateş gibi yanan güzel elleri Dolunay’ın avuçları içinde ıztıraptan kıvrandı.

Ayça, yalnız Dolunay’a tapan gözleri ile bakıyor, onu bir an bile yanından ayırmıyordu. Anlaşılan bu ıztırap ta ona hoş geliyordu ki, güzel dudaklarından şikâyete benzer tek kelime çıkmıyordu.

Ayça’nın hastalığının, ziyafetin meş’um bir neticesi olduğunu sezenlerin başında Uluand vardı. Bu mert ve kahraman insan, Komutanın, hem Dolunay’dan, hem de Ayça’dan intikam almak için tertip ettiğinde şüphe etmediği bu menfur hadisenin verdiği teessürle kendini parçalıyor;

—         Bırakın beni.,. Gidip her şeyi Hakana anlatacağım .. Bu adamın cezasını ellerimle vereceğim,., diye Dohınay’a bütün kalbile yalvarıyor, vak’ayı Hakana anlatmasına müsaade etmesi için kandırmaya, uğraşıyordu,.

Fakat Dolunay, kendine dünyada en müşkül gelen bu hâdise ve aşkı aynası olan o mübarek ve harikulade vücuda saplanan okun dehşeti karşısında bile, bütün teessürlerine rağmen, fevkalbeşer hislerle müvazeneli ve sakindi. Zira o, bu vak’ayı da Allah’ın bir cilvesi olarak kabul etmişti. Çünkü, Allah’ın emri  İmadan hiç bir şeyin zuhur bulmayacağını bilirdi.

Bir işte bir fenalık yapılmışsa, Dolunay bilirdi ki: Fena kimseye, işlediği fenalıktan büyük ceza olamaz.

Herkesten fazla muztarib olan, herkesten fazla bu acıyı hisseden, bilen Dolunay’ın, bu akıl yakan temkin ve itidali, Uluand’la beraber bütün dostlarının elini kolunu, mukabil harekete geçmekten bağladı,..

Dolunay’a itaat eden Uluand, boyuna hekim getirip götürüyordu…

Dördüncü günün gecesi, Ayça’nın sancıları bir az hafiflemiş nisbeten müsterih bir uykuya dalmıştı…

Can, üç gün üç gecedir bir yudum su bile içmeden ve gözlerini yummadan Ayça’ya kendi elile bakan Dolunay’ı, zorla, adeta ellerinden tutup sürükleyerek Ayça’nın odasından çıkardı, kendi odasına götürüp yatırdı…

**

Gülemre birdenbire yatağından fırladı. Onu, hissinin eli böyle gece yarısı Ayça’nın hücresine sürüklü yordu….

Karanlık ve sessiz sokaklardan geçerek helecanla içeriye girdi, odanın kapısına geldi..

Yarabbi! şu dünya ne vefasız, ne nankör… Bu dakikada herkes Ayça’nın kapısında göz yaşları ile, hilkatin eşsiz Ayça’sına, Dolunay’ın aşkı kurbanına dua edip yanıp yakılacakları yerde, yataklarında istirahatte, gamsız, belki de endişesiz uyuyorlardı.,.

Ayça için yalnız onu bilenler değil, bütün dünya ayaklanmalıydı…

Ayça için yıldızlar yerlerinden kopmalı…

Ayça için bütün kâinat müvazenesinı şaşırmalı…

Ayça için bütün varlık feryad etmeli…

Ayça, aklın izah edebileceği, lisana ve beyana gelir bir varlık değildi ki, şu demde endişe ve elemden titreyen Gülemre daha fazla düşünebilsin…

Ah… bu da ne! içerde mutad olmayan bir sessizlik var ,

Gülemre’nın kalbi sanki yerinden kopmuş, fırlamış,. Bu tek kalbin yerine, hep birden çarpan bin kalp girmiş…

Fecî, korkunç bir sessizlik…

Gülemre yavaşça kapıyı aralıyor… Ayça, Dolunay’ın iştiyakile yanan, Dolunay’a tapan gözlerini sim sıkı kapamış….

**        

Gülemre bir şey bilmiyor, bir şey söylemiyor… hisleri ve uzviyeti birbirine karışmış.. Can’ın, yüzünde şimdiye kadar hiç görmediği acı ve muztarib ifadeye, bir an bakabiliyor, sonra metanetle ayakta duran bu aşk ve feragat heykelinin ayakları altına bir külçe gibi yuvarlanıyor…

Güİemre:

—         Ayçasız dünya… Dünya şimdi Ayçasız! Diye sayıklayarak kendine geldi.

Can, hala, ayakta yüzü bir sonbahar yaprağı gibi sap sarı.,. Ayça’nın ateşten bir yay gibi kavislenmiş kaşlarına, yüzündeki vazıh ve beliğ aşk ifadesine, dudaklarını mühürleyen aşk andına bakıyordu.

Tuğ bir köşeye büzülmüş, yüzünün iki tarafından akan yaşları kolları ile siliyordu.

Can’ın, bu metin aşk heykelinin gözlerinde de, yaş vardı. Dolunay’dan başka hiçbir şey için ağlamayan bu gözler de şimdi yaşlıydı.

—         Can., dedi, Gülemre, söyle.. Dolunay’ın aşkı için benden birşey gizleme!.. Söyle bu iş nasıl oldu?

Canın gözleri hâlâ Ayça’nın güzel yüzünde… Soluk dudakları titreyerek hareket ediyor:

—         Ayça bir az dalmıştı. Pek az sonra uyanıp Doİunay’ı aradı. Odada görmeyince garib bir heyecanla!

—         Dolunay! ben hastayım, bana şifa için aşk ver! O benim sineme devadır, canıma safadır. Senin yolunda ıstırap çekmek dünyada bin kahkahadan güzeldir. O ıstırapta hayat vardır. O aşkın cefa ve eleminde bin hayat vardır.

Söyle güzelim sen söyle ben hayran olayım, sen var ol! ben yok olayım. Varlığın, güzelliğin kudret hiçlikle belli olur… Sen  âh  et, ben o âhdan yanayım,. sen gül ben ağlıyım, sen bu tende var ol, ben kurban olayım!

Yarabbi! sen beni bu cihandan ondan evvel al, Allah’ım! beni onsuz yaşatma, beni bırakma yarabbi! o beni istilâ ederek, o, benim benliğimi tamamen alarak, yalnız bende o, olarak, beni evvelden al. Ondan pek az evvel bu dünyadan gitmek İsterim. Al beni ya  rabbi  dedi.

Bu münacatını henüz bitirmişti ki Ayça’nın karşısında birdenbire Dolunay belirdi.

—         Ayça’m işte geldim, üzülme ne istersin söyle yapıyım… diyince, Ayça:

—         Seni isterim. Sana kanamadım, senin ruhuna karışmak bütün bütün sende olmak istiyorum. Dolunay, aç sineni aç! senden koptum gene aslıma, sana geliyorum dedi.

Bu sözlerden sonra mücerred ruh olan Ayça, bu dünya âleminden gözlerini yumdu ve ruhu Dolunay’ın sinesinde tulu etti.

Can’ın büsbütün solan ve titriyen dudakları, nihayet aşkın yakıcı ve hazin bir sırrını daha söyledi;

Gülemre, benim dünyada, Dolunay’dan sonra en çok sevdiğim Ayça’dır, çünkü onun Ayça’sıdır. Fakat bu dakikada gözlerimde gördü gün yaşlar Ayça için değil, belki neş’esi, zevki olan Ayça’sız kalan Dolunay içindir…

**

Ayça’nın irtihali etrafa yayılınca, ortalıkta bir gulgüledir koptu. Ağlamayan göz, sızlamayan kalb kalmadı. Onu tanıyan da ağladı, tanımayan da ağladı. Aşkına hürmeten taş ağladı, toprak ağladı, yer gök ağladı… Her tarafta ayinler yapıldı. Hakan bile Ayça’nın bu genç yaşında ufulüne [batış, gözden kayboluş] ağladı.. Dolunay sevgilisinin mezarı başında ağlayarak bu beyitleri söyledi

Ağla gözler, ağla dinme,

gitti gözden nazlı yar.

Etsin aşıklar firakı ile demâdem ah ü zar.

İftihar etsin bütün aşk ehli daim iftihar

Böyle bir mır’atı aşkı az görür bu ruzigâr.

*

Gerçi gözden o, nihan oldu fakat hiç ölmedi.

Bu harab abad olan dünyada, dünya görmedi.

Burada yalnız aşkı buldu, aşkı gördü o güzel

aşka taptı, aşkı bildi başka bir yâr görmedi.

*

Kıskanıp Ayça’m, seni aldı Dolunay’dan Huda;

Seni pek çok sevdi ondan kattı kendi nuruna

Her ne eylerse ulu Tanrı güzel eyler güzel

Dolunay’da Ayça’da Allah’a olsunlar feda.

*****

AŞK-Semîha Cemâl

 

 

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s