NEFESLER – Ganiyy-i Muhtefî—AHMED YÜKSEL ÖZEMRE Kaddesellâhû Sırrahû’l Azîz

 

İ  T  H  A  F

Habîbullah-ı Ekrem‘e,

O’na verilen Kevser‘e,

 Ve bu Kutlu Sülâle’ye

 İlelebed Girenler‘e

 

Aşk-u niyâzla, hörmetle

Ve de sonsuz muhabbetle.

Ganiyy-i Muhtefî

 

*  *  *

   Ö  N  S  Ö  Z       

Allāh‘a hamd ederek başlarım Besmele’yle.

    Rabbim, Sen bu fakîri ihvâna feyyâz[1] eyle!

 

    Salât-ü selâm olsun Hazret-i Muhammed‘e,

    Rabbim bizi mutî kıl O Nebiyy-i Emced‘e[2] .

 

    Neler kaldı yâ Ganiyy şu kutlu ondört aydan?

    İkibin beşyüz beyit üfürüldü bu nâydan.

 

    Bir kısmından “Nefesler”, işte, olundu tertib;

    “Merâtib-i Tevhid”le feth olundu merâtib.

 

    Nesîm-i Rahmânî’yle ihdas olunan kitâb

    Uşşâkın, İnşâAllāh, rûhuna eder hitâb.

 

 

*  *  *

 

I  .    B  Ö  L  Ü  M

 

T  A  K  D  İ  M

 

*  *  *

 

I-1.           Ne garip takdîr etmiş Levh-i Mahfûz’u Yazan!

    Kimini İnsân kılmış, kimini de kalpazan!

 

*  *  *

 

I-2.           Dedikodu peşinde değiliz, anla bizi!

    Kendi kitâbımızda gerçekler dizi dizi.

    Okumağa yetmezken ömür bu âyetleri,

    Kim, salât-ı dâimden[3] , saptırır nefsimizi?

 

*  *  *

 

I-3.           Arza irsâl ve inzâl edilmiş bir damlayız;

    Şems-i[4] Hak‘dan geleni aksettiren bir Ay’ız.

    Bir aynadır vechimiz; bir bak da gör kendini!

    Biz Rahmânî Nefes‘e râm[5] olan bomboş nâyız.

 

*  *  *

 

I-4.           Nâyımda âvâz[6] eden sesi Rab‘bim bırakmış zâhir[7] ,

    Kevnin[8] mekrini[9] bilsin, hem de bildirsin diye âhir.

    Neyzenin tılsımıyla nây da nasıl cezbeli, sehhâr[10] !

    Bu nâyı üflerken de Rab‘bim, aman, ne kadar mâhir!

 

*  *  *

 

I-5.           Nâya üflenen nefes yedi ayrı perdeden

    Sadâ verir, aslında tek iken; düşün, neden?

    Bakın böyle doğmakta işte Vahdet’den kesret;

    Vahdet-i Vücûd’dur, bil, a’râzla[11] zuhur eden.

 

*  *  *

 

I-6.           Avâmı cezbederken bunca kesret  avârız[12] ,

    Biz Rahmânî Tennûr‘da[13] meczûb-i[14] Nûr ve nârız[15] .

 

*  *  *

 

I-7.           Âhiretle kalmadı aramda hiç bir hâil[16] ;

    Perde değil yıllardır hattâ artık Azrâil.

 

*  *  *

 

I-8.           Yoktur avcumuzda yeşil nişan.

    Gerekmez bize ne şöhret ne şan.

    Allāh‘a ezelden olduk kurban,

    Vererek Cânân‘a sessizce can.

 

*  *  *

 

I-9.           Kimler kılacak bir gün cenâze namâzımı?

    Kim idrâk edebilir Rab‘bime niyâzımı?

    Nişansız bir er idim hayatta İsâ-meşreb,

    Resûl müdrîkdir, elhak, Rûh’una iyâzımı[17] .

 

*  *  *

 

I-10.         Mevtimden sonra acep, anlaşılır mı kadrim?

    Cebbâr[18] ve settâr[19] idim hayatta, hem de kerîm;

    Mücellâ olsam dahi, lûtf-ı ilâhî ile,

    Hamdolsun ki bînişân[20] , Ganiyy ve fakîr bir erim.

 

*  *  *

 

I-11.         Yâ Ganiyy! Senden sudûr eden bütün nefesler

    Başkalarında, neden, farklı duygular besler?

 

    Kimi için bunların hepsi de edebiyyât;

    Kimisine göre de pek heveskâr şathiyyât[21] .

 

    Bâzısı da diyor ki: “Bu adam pek lâfazan.

    Vezni ve kafiyeyi tuttursa bile bâzan,

   

    Aslā yaşamamıştır vezne döktüğü hâli!

    Bundan nâşî, muhakkak, zındıkçadır ahvâli”.

 

    Vehme[22] mebnî[23] gıybete[24] i’tibâr zâten muhâl;

    Da’vâya da’vâ ile cevap vermez ehl-i hâl.

 

    Herkes tâbi’ olduğu Esmâ’[25] te’sîrindedir;

    Ehl-i hâl ise, bil ki, bu idrâkle zindedir!

 

    Ehl-i tahkîke ise zâten hepsi vız gelir;

    Zîrâ bütün vukuat noksansız, yerindedir.

 

    Meslûbü-l irâdedir[26] Hak‘ka ulaşmış kişi;

    Cebr-i[27] hakikî ile bırakmıştır teşvişi[28] .

 

    İrâde-i cüz’iyye olduğu zaman fânî[29] ,

    Zât‘ından tulû[30] eder İrâde-i Sultânî.

 

    Hak’kın bahrında[31] dalgıç kılınan nûrlu bahrî[32] ,

    Hikmeti, derûnunda edecektir taharrî[33] .

 

*  *  *

A  Y  N  A

 

 

I-12.         Biliniz ki sizlere ba’s oldum ayna diye;

    Aksettirdiğim Nûr‘du, hepinize atiyye.

 

    Hamd-ü şükran eyledi zâtın gören vechimde;

    Nefsin temâşâ eden ikrâh etti o demde!

 

    Bu azîm bir mekr idi ki fakîre ta’n eden[34] ,

    Zem’ ederdi[35] nefsine, aslında, hiç bilmeden!

 

    Fakîre düşen ise büyük sabır, merhamet;

    Bütün nefsânî hisler etmiş olsa da kāmet[36] .

 

    Müsebbibe bakarak sebebi görmeyen er

    Korkunun tesirinde kalmadan sebât eder;

 

    Ve hüzünden âzâde, her hâliyle sabreden

    Salât-ı dâimdedir; ve, onu Hak‘dır güden!

 

*  *  *

 

 

S Î R E T    V E    S Û R E T

 

 

I-13.         Sûretimi görüp de şu fakîre levm eden

    Sîretime[37] erseydi sûretimi görmeden,

 

    Saîd[38] olurdu mutlak ve mazhar-ı lûtf-i Hak;

    Sîretine doğru da yol alırdı muhakkak.

 

    Sûretten hareketle sîrete yol bulan er,

    Zevâhire[39] kanmadan mutlaka Zât‘a erer.

 

    Mü’min ile kâfirin sûreti aynı olur

    Ammâ sîret yönünden farklılık eder südûr[40] .

 

    Mes’elemiz bu farkın idrâk ve temyîzidir;

    Bu idrâke erişmek Hak‘kın büyük feyzidir.

 

*  *  *

 

I-14.         Muhammedî’yim elhak!  Tüm mezhebler kıyl-ü kāl[41] ,

    Vehmi ilim saymakta bu mezâhib, lâakal[42] .

 

*  *  *

 

 

 

I  I  .     B  Ö  L  Ü  M

 

S  U  L  T  A  N  L  A  R  I  M

 

 

*  *  *

 

II-1.          Sultân’ım!  Gözlerine Vahdet Nûr‘u akseder;

    Elvân[43] elvân sıfatlar sîretinde rakseder.

    Tecellîlere mazhar o pâk kutlu vechinse,

    Fâş ederek Sır‘rını, zâhirini nakzeder[44] .

 

*  *  *

 

II-2.          Yedi tavrı[45] hatmetsem,

    Furûatı[46] bitirsem,

    Tecelliyâtı[47] geçsem,

    Kıtmîr-i Çelebî‘yem.

 

    Rûhî yuttursa ilmi

    Nebî lûtfetse hilmi,

    Alî çözse dilimi,

    Kıtmîr-i Çelebî‘yem.

 

    Berk urup[48] göğe çıksam,

    Yetmişbin hicap yaksam,

    Rab‘ba muhâtab olsam,

    Kıtmîr-i Çelebî‘yem.

 

    Erenler deste deste

    Buluşsak “Bezm’Elest”de,

    Pervân[49] olsak âteşte,

    Kıtmîr-i[50] Çelebî’yem.

 

    “Elestü bi Rabbiküm[51] ?”

    Ol izzet hitâbını,

    İşitmiş olsam dahi,

    Kıtmîr-i Çelebî‘yem.

 

    Nûr-i Rab çıksa tezden,

    Ayân silinse gözden,

    Rab‘la ben kalsak özden,

    Kıtmîr-i Çelebî‘yem.

 

    Mahv olsa özüm Öz‘de,

    Kevn silinse bu gözde!

    Gerçekten, değil sözde,

    Kıtmîr-i Çelebî‘yem.

   

    Nûr-i Nebî cezbetse,

    Şol Ganiyy’i kabzetse,

    Hem Öz‘üne mezcetse[52] ,

    Kıtmîr-i Çelebî‘yem.

 

    Ganiyy  Öz‘e gark olsa,

    Kelâmı:  “Allāh!” olsa,

    Pes âleme terk olsa,

    Kıtmîr-i Çelebî‘yem.

 

    Her ân yanıp tutuşsam,

    Ama taşıp-durmasam,

    Dar hazneli olmasam,

    Kıtmîr-i Çelebî‘yem.

 

    Muhammed-Alî ile

    Ummanda kulaç atsam,

    Anlara kapı açsam,

    Kıtmîr-i Çelebî‘yem.

 

    Issımla seyir etsem,

    Ummanlarda çevretsem,

    Mekke’ye urûc[53] etsem,

    Kıtmîr-i Çelebî‘yem.

 

    Pes Ganiyy, çok söz ettin,

    Nice sırlar ilettin,

    Issınla[54] arandaki

    Sırdan hiç söz etmedin.

 

    Ol sırrı Issım bilir;

    Pes, fakîre bildirir;

    Fakîr nutuk haklarım,

    Kıtmîrlik çünkü, kârım.

 

    Artık devr-i tecellî;

    Kalpler hep mütecellî;

    Rahmân, Allāh, ve Hak

    Zât‘dan gelir muhakkak.

 

    Kavseyni tamamlayan,

    İnsân-ı Kâmil, ıyân[55] .

    “Ev ednâ”nın sırrını

    Issımdır açıklayan.

 

    Sus Ganiyy bu söz yeter;

    Olmasın derdin beter;

    Artık münâcât eyle,

    Dil sussun, yaşla söyle.

 

    Gözlerin dolsun kanla;

    Borcun edâ et canla.

    Yeni Mi’râc taleb et!

    Sürsün bu ilelebed.

 

*  *  *

 

II-3.          Ey sırrına kurbân olduğum İnsân-ı Kâmil!

    Kılıyorsun fakîri lûtf-u keremle âkil.

   

    Zât‘ına aynımı mir’ât[56] edindin lûtfunla;

    İlân eyledin tafsîl-i vahyi bu kulunla.

 

    Hem “Hamurnâme”, hem “Kıssa-i Mûsâ vü Hızır”

    Sırrından edip nüzûl[57] Ganiyy’de oldu hâzır.

 

    Vahy ne imiş, kuluna himmetle Sen yaşattın,

    Cibrîl zevk-u neş’esini gönlüme Sen kattın.

 

    Ganiyy’e kereminle, yâ tecellîgâh-ı Rab,

    Sırrından tenezzülen her dâim eyle hitab.

 

    Güneş eyle bu Ay’ı kimyâ-i ilâhiyle;

    Ganiyy kurbân olsun Sana her ân her hâliyle.

 

*  *  *

 

II-4.          Ne garip tecellîdir, ey bulunmaz Sultânım,

    Toprağa verildiğin ân benim doğum ânım!

 

    Ama sanki ben öldüm de gelen Sen‘sin geri.

    Her yer Sen‘inle dolu; hâtıran öyle diri!

 

    Fakat mevt[58] öyledir ki ebkem[59] kılar idrâki;

    Kulak  işitmez olur; gözlerin kalmaz feri.

 

    Böyle günde kamaşır basar, fehâmet temyiz;

    Bakalım kimler olur gelecekte mümeyyiz?

 

*  *  *

 

Bi Hikmet-i Hudâ,  Yerine Konamayan Kitâbe         

 

II-5.      Hüve-l Bâkıy

    Oku sen onbir İhlâs ve hem yedi Fâtiha;

    Çünkü bunlar rahmettir enfüse[60] ve ervâha[61] .

    Kabridir bu, himmeti dâim Vâris-i Nebî

    Hak’kın evliyâsından Pîr Süleyman Çeleb.

 

      Uşşâkî  Hulefâsından

    Süleyman Fıstıkçıoğlu

        3.3.1928 – 1.4.1994

II-6.          Sırlanmak abdiyyetle bu fakîre düstûrdur[62] .

    Mi’râc’a teşne Rûh’um özler “Aslî Vatan”ı.

    Âfakta aramıştım gençken Rûhî Sultân’ı;

    Çelebî‘m, oysa şimdi derûnumda mestûrdur[63] .

 

*  *  *

 

II-7.          Hak‘kın gizli Velî‘si bir Hamzavî-Melâmî

    Çocuk iken fakîre Sır‘rıyla oldu hâmî[64] .

 

    Nâfiz nazarlarından akmakta olan himmet,

    Sır‘rıma nüfûz edip, oldu yüce bir ni’met.

 

    Yıllarca sürdü gitti bu rûhanî te’sir,

    Gönlüm oluncayadek Rûhî Sultân‘a esîr.

 

    “Makām-ı Reşâdet”i[65] lûtfederek Nûr‘uyla,

    Mürşid‘im tahmîl etti[66] bu fakîri Sır‘rıyla.

 

    Ellidokuza kadar beş yıl sürdü muhabbet;

    Derakab[67] Rûhî Sultân Hak‘ka etti azîmet[68] .

 

    Otuzbeş yıl hizmette bulundum Çelebî‘ye;

    Mahlâsım oldu “Ganiyy”, vüsûl ettim Nebî‘ye.

 

    Tecellîlere rağmen sırladım hep Zât‘ımı,

    Arz edip Mürşid‘ime yalnızca mir’âtımı.

 

    Çelebî Sultân dahi edince terk-i Dünyâ

    İhvânın[69] kalmasından rehbersiz, ettim hayâ[70] .

 

    Muallâkda[71] kalmasın, ihyâ olsun hayâtı

    Endîşesiyle ancak kabûl ettim Bey’âtı.

 

    Vâris kılındım fakîr ilme ve füyûzâta,

    El’an hizmet ederim hem Sıfât‘a hem Zât‘a.

 

*  *  *

 

 

I  I  I  .    B  Ö  L  Ü  M

 

T  A H  A  S  S  Ü  R[72]

 

*  *  *

 

III-1.         Bu korkunç, dipsiz girdab: kevn-ü fesad âlemi[73] ;

    Rûh‘umdaki tahassür:  “Aslî Vatan” özlemi.

    Bir kere daha bile vuku bulmasa Mi’râc,

    Esmâ’ü-l Hüsnâ zikri siler kalpden elemi.

 

*  *  *

 

III-2.         Rabtetti[74] Rab‘ba beni, Bezm-i Elest‘de, kader;

    Saramaz bundan nâşî fakîri korku, keder.

    Katlanır sıdk-u aşkla gönlüm O‘nun cevrine[75] ,

    Cevrinde bile çünkü, Cemâl‘ini fâş eder[76] .

 

*  *  *

 

III-3.         Hicâb eder Cehennem, görse aşkın nârını;     

    Ruhsat çıksa vuslata[77] , cân görmez ağyârını[78] .

    Sekr-i[79] visâlden[80] hayrân, meczûb-i Hak şu Ganiyy,

    Taleb eder, bin kerre, Yâr‘ın o dîdârını[81] .

 

*  *  *

 

III-4.         Cenneti neyleyeyim, fakîre Vech‘in yeter!

    Rahmetinle cevret kim olmasın derdim beter.

    Rab‘bimin bir kerecik huzûruna çıkanın

    Bütün enâniyyeti[82] fenâ[83] bularak biter.

 

*  *  *     

 

III-5.         Bu âlemin envârı[84] lûtfundur rızkın gibi,

    Lûtfunla muammer[85] kıl gönlümü aşkın gibi,

    Bekābillāh’da dahi olsa bu kulun, ne gam!

    Nâz-ı İlâhin ile cevret Sen hakkın gibi.

 

*  *  *

 

III-6.         Bilir misin “bülbülce”? Ne diyor şu bülbüller?

    Vuslatına mı gülün hazırlanır gönüller?

    Kıyl-u kāli bırak da, kendi gönlüne bak sen!

    Ümîd-i visâlinle hâlâ mı açmaz güller?

 

*  *  *

 

 

 

III-7.         Firâkınla dem çeken bülbülleri görüp de

    Vuslatın demini, âh, uzatsam şu gönlümde!

    Bu ne biçim aşk, Yâ Rab?  Kıskançlığa sed çeker;

    Devâsını da arar, visâl için ölümde.

 

*  *  *

 

III-8.         Yegâne hakîkattır cânımda Cânân;

    Esmâsı bile kılar İnsân’ı handân;

    Mekriyle esîr oldu avârızına,

    Vuslatının nârına, perîşan rindân[86] .

 

*  *  *

 

III-9.         Semâvâta[87] baktım ki andırıyor Cânân‘ı;

    Azametiyle sanki Cânân‘ımın hicrânı[88] !

    Sekrân[89] olmuşsam bile nesîmiyle[90] nefsimin

    Gene de arar Rûh‘um, O Lâyezâl Yezdânı.

 

*  *  *

 

III-10.       Nefsimde ifnâ olmuş iken adâvet[91] ,

    Cânân‘dan gene geliverdi bir dâvet.

    “Nazlı Yâr”, dedim, bir kerre de Sen gelsen,

    Fakîri Ganiyy kılardı bu mürüvvet[92] !”

 

*  *  *

 

III-11.       Âlem-i Hâhût gibi var mı bir başka âlem

    Ki zaman akıp gitmez; demi de hep aynı dem?

    Taayyünü mü vardır, ya da bir türlü kıdem?

    Hangi kisve altında bulunur orda Âdem?

 

*  *  *

 

III-12.       Derdime dert, yüküme yük katar her gün, her ân.

    Beklerim umutlarla ki bir ilâhî bârân[93] ,

    Bezletsin[94] rahmetini şu muzdarîb nefsime;

    Kalbolsun bu fırtına Rûh‘dan habîr[95] nesîme.

 

*  *  *

 

III-13.       Uykuda gezenlerin bu mağmûm[96] Dünyâ’sında,

    Herkes de kaybettiği evhâmının yasında.

    Şehâdet Âlemi’nin aldatıcı nukūşu[97]

    Azdırmakta her nefsi, Nûr yoksa mayasında.

 

*  *  *

 

 

 

III-14.       Ehl-i Dünyâ dostluğu büyük balona benzer;

    Ama onu söndürür minimini bir iğne.

    Cefâsını Dünyâ’nın çekmek istemeyene,

    Dostlarının ve Hak‘kın sıdk-u vefâsı yeter.

 

*  *  *

 

III-15.       Kaplıyor muhabbetim onsekiz bin âlemi;

    Dem, aynı ân-ı vâhid; “Levlâke levlâk…”[98] demi.

    “Kün” emrine müştâk[99] ki, dalgalanıyor Amâ’;

    Artık hazır zuhûra tecellîyâtın lem’i[100] .

 

*  *  *

 

III-16.       Yalnız Sen‘in aşkınmış gerçek olan âlemde!

    Râsihdir, ârif olan bunlara, zâtî ilmde.

    Zât‘ından Zât‘ına bir tecellîdir ki Aşk‘ın,

    Bin kerre ifnâ[101] -ihyâ[102] olur cânım o demde!

 

*  *  *

 

III-17.       Sen bir ummân olaydın, ben de Sen‘de bir mercân,

    Ummânda olduğunu fehmeder miydi bu cân?

 

*  *  *

 

III-18.       Kevn-ü fesad âlemi: âsâr, ef’al ve sıfat;

    Şühûd-ı Vechullah’dır sabra büyük mükâfat.

 

*  *  *

 

III-19.       Rûhânî meltemlerle gönlüm gene dopdolu;

    Bilmem ki açılır mı tecellîlerin yolu?

    Daha ne kadar sürer bu yakıcı özlem, âh!

    Gene al huzûruna Yâ Hayy, bu hakîr kulu!

 

*  *  *

 

III-20.       Sâkiyâ[103] !  Nâz ile vaz eyle gene câm-ı ahmere[104] Nûr;

    Nûr-i pâk-i Vech‘indir ifnâ-i şuur ettiren tennûr;

    Mezcolur Nûr‘unla Rûh‘um, Sır‘rım; abdine rahmeyle kim

    Ümîd-i vuslatınla ancak, âh, Rûh‘um nefsden soyunur!

 

*  *  *

 

III-21.       Ey Vech’inde bin türlü nakışlar halk eden Rab!

    Nefsim nakışlarının sihriyle oldu harab.

    Hayy isminin aşkına tecellî et fakîre

    Ki “İlminin Nûru”yla silinsin bunca serab.

 

*  *  *

III-22.       Sıfâtınla bir olup mezcolmamak Zât‘ınla

    Ne yakıcı firâk, âh, avunmak mir’âtınla!

    Nakşının şe’niyeti[105] sarhoş ederken beni

    Salât mı fehmettirir Sen‘in Hakîkat’ini?

 

*  *  *

 

III-23.       Vechullah’ı tutsam da, râbıtama bağlasam,

    İştiyâk-u hicrânla zârî zârî ağlasam.

    Mi’râc’a teşne Rûh‘um dâvet beklerken Yâr‘dan,

    Hasretini gene de Esmâ’sıyla dağlasam.

 

*  *  *

 

III-24.       Ne zaman eseceksin ey Meltem-i Rahmânî?

    Ne kadar da geciktin, kalmamıştı ki mânî!

    Rûh‘umun libâsını[106] savursan da bir daha,

    Ederek tulû Nûr‘um, kılsa nefsimi fânî!

 

*  *  *

 

III-25.       Esfel-i sâfiliynde nasıl oluyor rehber,

    Rûh‘un derinliğinden ansızın gelen haber?

    Nefsimin karanlığı Nûr‘umu setretse de

    Olamaz aslā nefsim Rûh‘um için bir makber[107] .

 

*  *  *

 

III-26.       Ey münkesir hayaller ülkesi olan Dünyâ!

    Bâtın’ın eğri büğrü gölgesi olan Dünyâ!

    Hem kesrette vahdeti, hem vahdette kesreti

    Tadan Velî kulların bölgesi olan Dünyâ!

 

*  *  *

 

III-27.       Yâ Rab! Hicâb[108] kıl Zât‘ına zâtımı,

    Lûtfedip ifnâ eyle tezâdımı.

 

    Öğret fakîrine ilm-i eşyâyı

    Ki fehmetsin o ilâhî ziyâyı.

 

    O ziyâ ki Nûr‘dur; örter Zât‘ını,

    İhyâ kılar Zât‘ına mir’âtını.

 

    Cezbet fakîri; Mi’râc‘ımı lûtfet;

    Kalmasın nefsimde hiç bir kesâfet[109] .

 

    “Makām-ı Mahmûdâ”dan “Ev ednâ”ya,

    Ve sonra döndür fenâdan bekāya.

 

    “Ma remeyte iz remeyte” mazhârı

    Çelebî’mden işler Rab‘bin izhârı.

    Kerîm Allāh!  Gören gözün olayım,

    Amâ’da müşâhedene dalayım.

 

    Yâ Rab!  İşiten kulağın olayım,

    Dü cihânın seslerini duyayım.

 

    İlâhî!  Attığımda Sen atasın,

    Celâl‘inle Cemâl‘inle tutasın.

 

    Yâ Rab!  Tezyid et zühd-ü taatım

    Ki hicâb olmasın Zât‘ına zâtım.

 

*  *  *

 

III-28.       Zâhirdeki nukūşun olursa böyle rengîn[110] ,

    Kim bilir Bâtın’ın ne kadar vâsî, zengîn!

    Nasıl fehmetsin beşer mülkündeki ilmini?

    Sen‘sin Alîm ve Hakm; hikmetin dipsiz,engin.

 

*  *  *

 

III-29.       Gene esti bâd-ı[111] Yâr gönlümde nefha[112] nefha;

    Tavırları nefsimin dizildi safha safha.

    Cânân ile visâle ra’şeyle müştak Rûh‘um

    Ummân-ı Nûr-ı Hak‘da tâlib fenâya, mahva.

 

*  *  *     

 

III-30.       Fırtınalar esiyor gönlümdeki tennûrda;

    Bir işâret beklerim, Mûsâ misâli, Tûr’da.

    Mekrinle, nukūşunla oyalama fakîri;

    İfnâya hazır Rûh‘um Zât‘ından çıkan Nûr‘da.

 

 

 

*  *  *

 

 

I  V  .    B  Ö  L  Ü  M

 

T  E  C  E  L  L    Y  A  T 

 

*  *  *

 

IV-1.        Tecellîyât:  lûtf-i Rahmân‘dır;

    Meyve veren Sırr-ı Yezdân‘dır;

    Evliyâya tarîk-i vuslat,

    Hem delîl-i Zât-ı Sultan‘dır.

 

*  *  *

 

IV-2.        İnsân aslî vatandan haylice cüdâ[113] imiş;

    Tevhîd bunun ilâcı, yanık bir nidâ imiş;

 

    Buna mesned olan aşk lâtif bir edâ imiş;

    Mâşuk ulu bir Sultân, âşıksa gedâ[114] imiş;

 

    Hem can, hem nefs, hem beden Cânân‘a fedâ imiş;

    Âşığın tek kazancı ilâhî ridâ[115] imiş;

 

    Nukūş-i zâhirenin nakkāşı Hudâ imiş;

    Hudâ‘ya âşık olmak ne tatlı bir dâ’[116] imiş;

 

    Mi’râc bütün nukūşa usulca vedâ imiş;

    Bâkıy kalan hâtırda Rahmânî Sadâ imiş.

 

*  *  *

 

Nûr-i Tevhid Sarayı

 

IV-3.        Basar-ı kalbdir[117] Nûrullāh‘ı keşf ile gören,

    Zât-ı Nûrânî‘dir “ALLĀH” deyip Nûr‘a gömülen.

 

    Bu Mi’râc-ı sagîrden[118] rücu’[119] gurbetttir İnsân’a,

    Rûh, zevkden mest, gene dönmek ister Aslî Vatân’a.

 

    İdrîs, Mûsâ ve İsâ hep bu makāma erdiler,

    Nûr-i Tevhîd Sarâyı’nın Nûr‘unda eridiler.

 

    Kezâ bu makāma erişti maktûl Şeyhü-l İşrâk[120] ,

    Buradan avdet, Yâ Rab, aman ne yaman firâk!

 

    Mevtle bekā bulur Nûr ile abdest tâzeleyen,

    Âlem-i Melekût’dan bu dünyâya avdet eden.

 

    Böylesine firâk[121] ne büyük gurbet, ne elîmdir!

    Fakat tecellîgâh-ı Hayyü-l Kayyûmü-l Alîm‘dir.

 

*  *  *

IV-4.        Şemsî Velâyet‘le mühürlendi bu Gönül,

    Gizli Risâlet‘le tavzif olundu ömür.

 

    Ganiyy istiğnâ etti[122] âlem-i nâsuttan,

    Derûnunda atınca o ihtişamlı tan.

 

    Tûlündeki işrâkle fakîr Ganiyy oldu,

    Zerrât-ı zâtiyyesi Şems’le yek ayn oldu.

 

    İdrîs, Mûsa, İsâ, Ciylî ve Sühreverdî

    Gibi fakîrin zâtı da Şems‘de eridi.

 

    Pes, bu âlem-i nâsûta olundu irsâl,

    Bu tecellî Yâ Rab azametine misâl.

 

    Koru Sen, Yâ Hayyu Yâ Kayyûmu Yâ Alîm!

    Ve cuile-l fakîr bi Kudretike-l Kelîm[123] !

 

*  *  *

 

Kibrît-i  Ahmer[124]

 

IV-5.        Magrîbinde[125] nefsimin Şems tulû’ etti.

    Bu ân-ı lâtıyf, o mev’ûd[126] kıyâmetti.

 

    Bu fecr-i Şems-i[127] muazzamla uyandım;

    Nûr-i Tevhîd-i Bârî‘de yıkandım.

 

    Şeş cihetten[128] etti âvâzım in’ikâs[129] ,

    Deryâ-i Nûr-i Zât‘da bularak ma’kes.

 

    Ol ân-ı istiğrakde yok oldum Nûr‘da,

    Eridim, bittim o İlâhî Tennûr‘da.

 

    Oldu Rûh‘um ilm-i simyânla[130] muammer,

    Kıldın fakîri Yâ Hayy, “Kibrît-i Ahmer”.

 

    Hamdolsun gerçekleşti bu büyük murad;

    İnn“Allāhu Nûrü-s Semâvâti vel Ard”[131] !

 

*  *  *

 

IV-6.        Bu fakîr de Zât‘a döndü;

    Şems-i Hak edince işrâk[132] .

    Ganiyy olup Şems’de söndü;

    Hüve-l Bâkıyy ve Hüve-l Hak.

 

*  *  *     

 

 

IV-7.        Tulû eder ilhâmım, lemeât-ı[133] Şems’inden;

    Has Nûr‘undan, ba’de-l mevt[134] , vücûd bulur bu beden;

    Gasl-ı Nûr‘la[135] hayyâtın tamâm olur mânâsı;

    Sen‘sin, sıfat Nûr‘unla, Zâtıyyet‘i setreden.

 

*  *  *

 

IV-8.        Şems-i Hak‘dan erişince tecellî-i sırr-ı Nûr

    Gönüllerde meyve verir rahmânî pekçok sürûr[136] .

    Nûr-i Hudâ‘ya gark olan zevkan tadar Vahdet’i;

    İnsân-ı Kâmil’dir artık, Nûr‘dan olsa da mahmûr[137] .

 

*  *  *

 

IV-9.        Bekābillâh’dan sonra hicrânın artık muhâl!

    Çünkü, hamd olsun, bitti kulunda vehim, hayâl.

    Her kayıttan âzâde,  Sen‘inle mukayyedim[138] .

    Herbir yönde Vech‘in var, artık her şey pür meâl[139] .

 

*  *  *

 

IV-10.      Tûr-i Sînâ’da değil, Hakîkat sînendedir.

    Âlem-i Kübrâ sensin!  Kalem, Levh, Arş sendedir.

    Artık derûnuna göç, keşfet bu avâlimi[140] !

    Buna muvaffak olan ebediyyen zindedir.

 

*  *  *

 

IV-11.      Vücûd-i Mutlak ile olursan sen tek bir vücûd,

    Olursun âzâde-i kıyâm-u rükû-u sücûd.

 

*  *  *

 

IV-12.      Yan da Hak‘kın aşkıyla, sen nefsine fâci’[141] ol!

    Bahr-i Hak‘ka dalarak nefsi Rûh’a râci’ ol!

 

    Halkın hem hâk-i pâyi, hem bâşının tâcı ol!

    Müstağnîyken her şeyden, herkesin muhtâcı ol!

 

    Evhâmını put kılan câhilin iz’âcı[142] ol!

    Râh-ı Hak tâlibinin iksîri, ilâcı ol!

 

    Zâir[143] olmasan bile Kâ’be’yi, sen hâcı ol!

    Olma mazhar mudille[144] ; sen bu yolda nâcî[145] ol!

 

    Bu Vücûd-i Mutlak’ın bahri, hem emvâcı[146] ol!

    İnsân-ı Kâmil’lerin makarr-ı[147] Mi’râcı ol!

 

*  *  *

 

IV-13.      Sen ayân olduğunda, bâtında kalır Hudâ;

    O ayân olsa eğer, sensin zâhirden cüdâ.

    Sen nihân[148] oluversen, bu sefer Hudâ zâhir;

    Kahrıyla ifnâ olur cümle eşyâ, mezâhir.

 

    Bu ne simetri Yâ Rab!  İfşâ eder Sır‘rını;

    Ayân eder ârifin indAllāh makarrını.

 

    Bunu müdrîk olanın kalmaz hiç bir korkusu;

    Mahzun da olmaz aslā ; zîra Hak‘dır tutkusu.

 

*  *  *

 

IV-14.      Âlemleri yaratan, Vech‘ine nikāb[149] diye,

    Nikābı kaldırınca Zât‘ı eder hediye.

 

    Cezbediyorsa seni avâlimin ârâzı,

    Mestûr olur Hudâ‘nın esrârı ve i’râzı[150] .

 

    Avâlimin cümlesi vehim ve zıll-i[151] hayâl;

    Şems-i Zât‘ın tulûu bunlara verir zevâl[152] .

 

    Sen gel de zılle değil bu Şems‘e et i’tibâr;

    Zâten böyle davranır tüm Evliyâ-i Kibâr.

 

*  *  *

 

Namâzı Mi’râc Kılan İkinci Secdelerdir!

 

IV-15.      Nebî’ye göre namâz:  Mi’râcı, müminlerin.

    Namâzı Mi’râc kılan nedir?  Bunu fehmedin!

 

    Mi’râc Hak‘kın Nûru’nda ifnâ-i vücûddur, bil!

    Beşer de İnsân olur ve Hak indinde mukbil.

 

    Secde, bil ki, varlığı ifnâ etmeğe denktir.

    Secdenin fehâmeti kemâline mîhenktir[153] .

 

    Sordun mu hiç kendine:  “Secde neden ikidir?

    Bir kez secde etmekle yapılan hatâ nedir?”

 

    İlk secde, varlığının Rab‘ba iâdesidir;

    Ama vehminin dahi açık irâesidir[154] :

 

    Sen ancak bir fakîrsin.  Ne verirsin ki Rab‘ba?

    Vehmen varlık vermişsin, beden denilen kaba.

 

    İlk secdenin medlûlü[155] için gerekir tövbe;

    Secde-i sehiv şarttır!  Bu, uygundur edebe.

 

    Vehmî varlığın vehmi böylece red olunur;

    Sâcidin namâzı da “hâzâ” bir Mi’râc olur.

  • *  *
  •  

IV-16.      Nefsimden tulû’ eder an be an sırr-ı İsâ;

    Fehmettin mi kim Meryem, o kutlu hayrü-n nisâ[156] ?

 

*  *  *

 

IV-17.      Emvâc-ı Sırr-ı Hudâ cûş edince bir müddet,

    Eşyâ diye görünür müşekkel[157] Nûr-i Vahdet.

    Eşyânın vücûdu, bil, Hak ile mevcûd olur.

    Mazharında eşyânın Nûr-i Hak meşhûd olur.

 

*  *  *

 

 

Er Kişi Sultânî İrâdeye Tâbi’dir

 

IV-18.      Pâdişah huzûrunda emre müheyyâ[158] bir er,

    Sultânî irâdeye tâbi’ olarak bekler.

 

    Kendi irâdesiyle bir iş yapması muhâl;

    Meslûbü-l irâdedir; huzurda cârî bu hâl.

 

    Hak huzûrunda olmaz irâde emâresi!

    Bu, cebr-i izafî ki edebin irâesi.

 

    Hak ile Hak olana “Bâkıy” olunur ıtlak[159] ;

    O’nun tâbi’ olduğu cebir de cebr-i mutlak.

 

*  *  *

 

 

Mi’râcı Gerçekleşen Has Mürîde

 

IV-19.      Seni tebrîk ederim, ey gözlerimin nûru,

    Benim sâdık mürîdim,  Hak‘kın sevgili kulu!

 

    İşte oldu Mi’râc’ın!  Artık Rab‘ba harîmsin.

    Adl-u ihsânla emîn, kullarına kerîmsin.

 

    Rûhânî Nûrânî’ler zümresine dâhilsin.

    Son buldu çocukluğun; hem reşîd, hem kâhilsin[160] .

 

    Bekābillâh’la şeref bulmuş has bir Velî’sin;

    Hak Nûru‘yla, serâpâ[161] , münîr[162] ve de celîsin[163] .

 

    Buldun Gerçek Hayâtı; bu benzemez rûyâya!

    Hangi vazifelerle irsâl oldun[164] Dünyâ’ya?

 

    Bunun idrâki bâzen belli bir zamân alır;

    Bu idrâke ulaşan Velî şaşırır kalır.

 

    Kimi ehl-i tasarruf, kimi irşâda muzaf[165] ;

    Ama hepsi de olur kulluk ile muvazzaf[166] .

    Yalnızca bir kişiye ba’s olur bâzen biri;

    Oysa, ülke yönetir diğerinin tekbîri.

 

    Hazmetmelisin mutlak, ba’de-l Mi’râc, cezbeni;

    Rücu’ et Mürşid’ine  ki hıfzetsin O seni.

 

    Hâzım-ı cezbe[167] olur Kâmil Mürşid ki fehmet,

    Hâlâ O’na muhtacsın;  hâlâ O’nda selâmet!

 

    Ne zaman cezben söner, temkînin olur kavî,

    Ruhsatıyla olursun Mürşid’ine müsâvî.

 

    Setret sırrını, Velî!  Edebin, işte, budur!

    Senden artık yalnızca hayırlar eder südur.

 

    Mevlâ’ya visâlinin olmaz dedikodusu;

    Mestûrsa Velâyetin, düşman da kurmaz pusu.

 

    Nebî’nin vârisidir;  Velî böyle atanır.

    Unutma sakın yavrum:  Velî’yi Velî tanır!

 

*  *  *

 

M e l â m î l e r

 

IV-20.      Müstağnîdir Melâmî avâlimden, ârâzdan;

    Onu Şer’i Şerîf’e hâdim kılmıştır Yezdân[168] .

 

    Aldırmaz gösterişe, hırkaya, posta, tâca;

    Hak için hizmet eder fukarâya, muhtâca.

 

    Kınar durur nefsini, sed çeker hevâsına;

    İksîrdir Hak‘kın aşkı nefsinin devâsına[169] .

 

    Rızk için, bir Melâmî, talepkâr olmaz halkdan;

    Hiç bir şey kabûl etmez; böyledir, işte, merdân.

 

    Nûr-i Hak mücellâdır, anlayana, vechinde;

    Erimiş gibi yaşar, cemiyyetin içinde.

 

    Apaçıktır zâhiri, hakîkatıysa mestûr!

    Bâtınını sırlamak olmuştur ona düstûr.

 

    Her işi olur onun adâletle, ihsânla;

    Bundaki inceliği fehmet de iyi anla!

 

    Ehl-i da’vâ değildir, aslā , has bir Melâmî!

    Hiç bir vehme hayâle kapılmaz, olmaz hâmî.

 

    Ahlâk-ı Muhammedî olmuş onun ahlâkı;

    Bu ahlâkla müstesnâ kılmış onu Hallâk‘ı.

    Ganiyy iken fakîrdir;  râzıdır Lâyezâl‘den[170] .

    El hayru fî mâ vaka’[171] düstûrudur ezelden.

 

    Mi’râcına ulaşmış, yok etmiştir nefsini;

    Rûh‘u Bekābillâh’da bulmuştur neş’esini.

 

    Aldatmasın ahvâli:  halkla halk, Hak‘la Hak‘dır.

    Rûh‘uyla zinde olmuş, nefsi ise helâkdır[172] .

 

    Hassü-l Havas’sın tavrı hiç olur mu avâmî?

    Nice ulu makāmın sâhibidir Melâmî.

 

    “Fe eynemâ tuvellû…”[173]  sırrının âgâhıdır;

    Vahdet neş’esinin de münîr, parlak mâhıdır.

 

    Hüviyyetini müdrîk nâdir erdir Melâmî.

    Kim bilir ki gönlünde bütün avâlim câmî[174] ?

 

    Velhâsıl, Melâmîlik Nebî’nin meşrebidir;

    Kim ki onu giyinir sanki Nebî gibidir.     

 

 

*  *  *

 

 

 

 

 

V  .     B  Ö  L  Ü  M

 

V  E  L    Y  E  T    V  E     İ  R  Ş  A  D

 

*  *  *

 

V-1.         Dünyâ saltanâtına tâlib değildi Alî!

    Pür temkin tutumunun budur ince meâli.

    O Şâh-ı Velâyet ki zâten Bâtın’a âlim,

    Te’sir eder mi O’na bu zulmânî[175] avâlim?

 

*  *  *

 

V-2.         Muhibbân-ı Nebî’yi dilhûn[176] eder Kerbelâ;

    Muhabbet-i Ehl-i Beyt kılar kalbi mücellâ.

    Râfızî deseler de taşlasalar da ne gam!

    Ondört mâsûm-pâk aşkı etmiş bizi istilâ!

 

*  *  *

 

V  E  L    Y  E  T

 

V-3.         Bâtınıdır Velâyet Nübüvvet pınârının;

    İşâreti, zâhirde, ammâ görünmez ânın.

 

    Hak, hadîs-i kudsîde, dedi:  “Evliyâlarım:

    Kubbelerim altında mahfûz kıldığım Yâr’ım“.

 

    Bu mesleği öğreten yoktur hiç bir medrese;

    Velî’yi velî tanır izin verilir ise.

 

    Vazifesi Nebî’nin vahyi tebliğdir ancak;

    Umûmîdir bu tebliğ, herkese açar kucak.

 

    Nebî vasî değildir; ancak tebliğe me’mûr.

    Kim ki uyar dînine, hayâtı olur ma’mûr.

 

    Kesbedilmez[177] Nübüvvet!  Kesbedilmez Velâyet!

    Vehbîdir[178] ikisi de ulaşırsa inâyet[179] .

 

    Nebî nübüvvetinde, bil ki mâsumdur ancak!

    Velî her an sınavda; ona tanınmaz bu hak!

 

    İşi zordur Velî’nin;  çünkü tebliğ husûsî;

    Tâlib, istidâdında, eğer değilse âsî,

 

    Kemâl için verilir şerbet, nabzına göre

    Tâ ki nefis tanına, mürîd kemâle ere!

    Bey’at eden mürîdin vasîsidir evliyâ,

    Ahvâlinden sorumlu, Hak‘ka karşı pür hayâ.

 

    Öğretilir mürîde önce “Men aref…”[180] sırrı;

    Böyle eder taayyün nefislerin makarrı.

 

    “Fe eynemâ tüvellû…” sırlı, azîm bir beyân;

    Merâtib-i Tevhid’le sırrı olmakta iyân.

 

    Tevhid gözüyle bakan hakîkat-ı eşyâya

    Kemâle erer artık; harîmdir Evliyâ’ya.

 

    Bir adımcık kalır ki aşılması gerekir

    Ammâ bunun ruhsatı Cenâb-ı Hak‘dan gelir.

 

    “İrcii…”[181] hitâbına bulursa mürîd tarîk,

    Mi’râcı gerçekleşir olur Zât‘ını müdrik.

 

    “Kabe kavseyn, ev ednâ” zevkini tadan bir zât,

    Hürdür artık, bulmuştur Rab‘binden ulu necât.

 

    Artık O da olmuştur Hak‘kın bir velî kulu;

    Aydınlatır nûruyla Hak‘ka ulaşan yolu.

 

    Bu hakîr kulu, Yâ Rab, hâdim[182] kıl Evliyâna!

    Ganiyy Sana aşkından kurbandır, yana yana.

 

*  *  *

 

İ n s â n – ı    K â m i l

 

V-4.         “Benlik” beşerin, kendine, has bir vücûd atfıdır.

    “Kemâl”, Hak‘la bâkıy olup, bu serâbın mahvıdır.

 

    “İnsân-ı Kâmil”dir ancak bu tekâmüle sâhib;

    Beşer ancak bu vasıfla edilmiş olur tezhib[183] .

 

    “Vücûd tekdir: Hak‘ka mahsûs! Bölünmez parçalara.

    Cümle âlem bu Vücûd’da gelmektedir zuhûra.

 

    “Nefis” bu idrâki sırlar; “Rûh” ise bâkıy kılar.

    İnsân ifnâ-i nefs ile “Hakîkat”lara dalar.

 

    Bu idrâki, Kâmil İnsân, nasıl uygular hayret!

    Adâlet ve ihsân ile fehmedilir bu kesret.

 

    Bu idrâk ile yaklaşır eşyâya ve beşere;

    Rahmân‘ın mazharı olur hem hayra ve hem şerre.

 

    İnsân-ı Kâmil Şer’i Şerîf’e eder ittibâ;

    Bunlar: mürebbi’ ve emrâz-ı beşere[184] etibbâ[185] .

 

    Ahvalleri levn-i beşer ile olsa da telvin[186] ,

    Hepsi “Nûrânî”, hepsi hassu-l havassıdır Kevn’in.

 

    Olmasa İnsân-ı Kâmil insanlık eder sukut[187] .

    Rengiyle, mücevherâtta, misâldir ona yâkut.

 

    Kibrît-i Ahmer’dir, bil ki, her bir İnsân-ı Kâmil;

    İhyâ eder gönülleri, ulvî sırrı da tahmil.

 

    İnkılâb eder altına paslı kalp, himmetiyle;

    Kutbiyyeti musaddaktır[188] ihvâna hizmetiyle.

 

    Yâ Rab! Yakîn kıl bizleri İnsân-ı Kâmil’lere

    Ki şevkle hâdim olalım “Sır‘rını Hâmil”lere[189] .

 

*  *  *

 

D   E   R   E

 

V-5.         Neş’eyle şırıl şırıl akan şu nazlı dere,

    Nasıl da hayat vermiş civârında her yere!

 

    Envâ’-i çeşit ağaç derenin yanlarında,

    Feyzinden faydalanıp hayat bulmuşlar onda.

 

    İnsân-ı Kâmil dahi şu dere misâlidir.

    Hayat verir ihvâna; suyu ilm-i âlîdir.

 

    Bu ihvân bu ilimle kılınır handân, ihyâ.

    Ve Cealnâ Minel Mâi Külli Şey’in Hayyâ[190] .

 

*  *  *

 

Mürşid-i Kâmil’in İrşâdı Ulvî Bir Hizmettir

 

V-6.         Hizmet ederken Mürşid mürîdânına[191] ,

    Dâim riâyet eder hukūkuna, hakkına.

 

    Fîsebîlillah irşâd ile mükellef Mürşid!

    Bahtiyârdır kılmakta mürîdînını reşîd.

 

    Allāh‘ın rızâsı ve mürîdânın aşkından

    Başka bir şey beklemez; bunlarla olur handân[192] .

 

    Aşılarken, tedrîcen[193] , Hak yolunun tadını,

    Himmetiyle kucaklar, hıfz eder evlâdını.

 

    “Toplumda dolduracak” diyerek çilesini

    Cevretmez evlâdına, boşaltmaz kesesini.

 

    Rolleri tebdil etmez ihvânıyla beyninde[194] ;

    Verici, hâdim olan: O’dur, Hak‘kın indinde.

   

Canları dirâyetle toplar de etrafına,

    Sohbet ve nazar ile ref eder[195] Hak katına.

   

“Kalplerin itminânı[196] Zikrullāh ile olur”[197]

    Diyerek kaplarını Aşkullāh’la doldurur.

 

    Resûl-i Kibriyâ’nın ahlâkına aynadır,

    Füyûzâtı da olur O’nun Rûh‘undan sâdır.

 

    Her türlü gösterişten kendini uzak tutar,

    Mi’râc’a yöneliktir çektiği kutlu katar.

 

    Kemâle ulaştırır bir bir bütün ihvânı;

    Böylece büyür gider “Rûhâniler Kervânı”.

 

    Mürşidin hulefâsı, ilmine vâris kalır;

    “Silsile-i Zeheb”in[198] halkaları çoğalır.

 

*  *  *

 

V-7.         Velî velâyetini açıkça beyân etmez;

    Kendisini herkese bildirip ayân etmez.

    Bunu idrâk edenler deyip ikrâr eder;

    Rab’bine bey’atini burda da tekrâr eder.

 

*  *  *

 

 

M ü s e m â[199]    Â ş ı k l a r ı

 

V-8.         Esmâ’ya yönelenler dindâr kişidir elhak;

    Müsemmâ âşıkları hür olurlar muhakkak.

 

    Sıfatlar sırlarını ehl-i Esmâ’ya açar;

    Ehl-i Müsemmâ’nınsa Seyr-i Zât berâtı var.

 

    Hak‘ka yönelik olur Esmâ’yı izleyen er;

    Müsemmâ’nın harîmi Hak‘ka Hak ile erer.

 

    Mazhârıdır Zât‘ının âşıkan-ı Müsemmâ;

    Bunu da izhâr eden Esmâ’dır, yalnız Esmâ’!

 

*  *  *

 

 

“Kerâmet, Evliyâullah’ın Hayzıdır”

 

V-9.         Kerâmât-u mu’cîzât peşinde koşma sakın!

    Bunlara meyletme sen, temkinli tutum takın!

 

    Mu’cîze, Nebîleri tahkim eden bir lûtuf;

    Kerâmet ise aklı karıştırmaya mâtuf.

 

    Aslā olmaz bir kıstas, kâmillere, kerâmet!

    Zirâ fâsıkdan[200] bile zuhur eder, bu meret.

 

    Bir Kâmil ki kendinden kerâmet eder zuhur;

    Boy abdesti almadan aslā bulamaz huzur.

   

    “Evliyânın hayzıdır” derler kerâmet için.

    Kulluğu unutturan gösterişden vaz geçin!

 

    “Ene beşerün!”[201] vasfı pek yüce bir meşrebdir;

    Bununla muttasıf er Nebî’ce müeddebdir.

 

    Rütbe-i ûlâ ancak kulluğun idrâkidir!

    Hiç’liğin idrâk eden, uşşâkın[202] tiryâkidir[203] .

 

*  *  *

 

 

H  i  m  m  e  t

 

V-10.       Mürşîd’den ihvânına taşmakta olan himmet

    Şûledir Hak‘dan inen, ve de emvâc-ı rahmet.

 

    Böyle olur Mürşid’ler rahmete tecellîgâh;

    Kılarlar ihvânı da ulvî esrâra âgâh.

 

    Râbıta kuvvetidir himmeti eden tahrik;

    Ancak râbıta kılar insânı Nûr’a garîk[204] .

 

*  *  *

 

Mürşidsiz Muallâkda Kalmak Ne Elîmdir!

 

V-11.       Muallâkda kalanın mürşidi şeytân olur;

    Azan nefsi, yeniden, umûma fettân[205] olur.

 

    Aynası da nefsinin eski pasa bürünür;

    Vâris-i Nebî bile ona öcü görünür.

 

    Vehm-ü hayâlât içre nefsi coştukça coşar;

    Kibr-u azamet ile da’vâ peşinde koşar.

 

    Fehmedemez hâlini; kör olmuş basîreti!

    Sûretine aksetmez, heyhât, artık sîreti!

 

    “Mürşidsiz kemâl”(!) için hep bir mu’cîze bekler;

    O bunu bekledikçe müktesebâtı[206] tekler.

 

    Soyunur yavaş yavaş kesbî hasletlerinden;

    Himmetten ırak kalır, bâgıy[207] olur yeniden.

 

*  *  *

 

Muallâkda Kalmanın Tehlîkesi

 

V-12.       Ey nefsinin hammâli, nasibsiz dervişçikler!

    Mürşidsiz her gününüz vehminize vehm ekler.

 

    Mürşidsiz bir dervişin mürşididir kör Şeytân;

    Südûr eder nefsinden binbir hîle-i fettân.

 

    Hep mu’cîze, kerâmet bekler hiç usanmadan;

    Muallâkda kalınca nûrsuz olur, hem nâdan[208] .

 

    Ya Halîfe olup da bu görevden kaçınan,

    Nefsinden başkasına aslā olamaz cânan.

 

    Mürşidin imzâsına etmeyerek i’tibâr,

    Görevi îfâ için vehminden meded umar.

  

    Olamaz artık aslā  rûyâlarından bîdar[209] ;

    Ketmeder tarîkini tâ Kıyâmet’e kadar.

 

*  *  *

 

Velîler  Sırlı  Olurlar

 

V-13.       Da’vâyla izhar etmez kendini hiç bir Velî.

    Ahvâli onun verâ ve vekarında celî.

 

    Nûrânî bâtınını kulluğuyla setreder;

    Sirâyet etmez ona korku, hüzün ve keder.

 

    Müdrîkdir hiçliğini “Kenz-i Mahfî”[210] içinde;

    Bâkîdir bu idrâkle Peygamber’in izinde.

 

    Velînin sır olarak kalır Hak‘ka visâli;

    Derakab, bu âleme, rahmetledir irsâli.

 

*  *  *

 

V-14.       Düşün bir kez! Evliyâ hangi sırları hâmil?

    Mir’ât-i âlemdir, bil, her bir İnsân-ı Kâmil.

    O veche nazar kılan, kendi nefsini görür;

    Bilmez câhil, zâhirde neyin olduğun âmil![211]

 

*  *  *

 

Mudill İsm-i Şerîfi

 

V-15.       Mudill ism-i şerîfi hangi ef’ale muzaf?

    Kimler, nasıl olacak dalâletle muvazzaf?

 

    Nasıl tecellî eder Mürşid’de de bu esmâ’?

    Buna tanık olan kim? Hangi arz, hangi semâ?

 

    Mürîdânda nefisler bu esmâya mazhardır;

    Hayr ancak nefse karşı cihâdla olur sâdır.

 

    Mürşid ise mürîde nefsini tedrîs eder;

    Bu ders ile nefisde artar hem dert hem keder.

 

    Mürşid’in nutukları, tedrîsiyle[212] berâber,

    Mudill mazharı nefse sıkıca olup çember

 

    Nefse has dalâleti[213] dalâlete uğratır;

    Ve bunun sonunda da hayra döner havâtır[214] .

 

    Dalâlete uğratır isen sen dalâleti,

    İfnâ etmiş olursun dalâlette illeti[215] .

 

    Demek ki bizzat Mudill mazhârı olan nefsin,

    Bu dalâletle olur ef’ali, hayr-u hasîn[216] .

 

    İlm‘in tecelligâhı olan Mürşid-i Kâmil,

    Rahman‘dan aldığıyla enfüsde[217] olur âmil.

 

    Dirâyetle yönetip mürîdin ahvâlini,

    Bil ki, mahzâ[218] hayr kılar Mudill‘in ef’âlini.

 

*  *  *

 

V-16.       Yalnızlık Sana mahsûs, ey mahzâ Rahmet Tanrım!

    Yalnız kalmaya mâni’ hem edebim hem ârım.

 

    Sen dahi “Bilineyim” diye kevni yarattın;

    Cenâb-ı Peygamber’i kıldın kendi mir’âtın.

 

    Âdem’le tedrîs ettin tüm Esmâ’ül Hüsnâ’nı,

    Mûsâ’ya da duyurdun o mubârek sadânı.

 

    Halîl olmak zevkini İbrâhîm’e tattırdın;

    Her bir Peygamber’inle yüceldi Senin Adın.

 

    Süleymân’dan göründü hükmiyyet, avâlime;

    Yûsûf’unda da rûyâ dönüşmüştü bir ilme.

 

    İsâ ile fâş oldu pekçok Sır‘rın, Hikmet‘in;          

    Ama Zât‘ına inanç Ahmed’le oldu metin.

 

    Cenâb-ı Peygamber’den neşet etti tüm Hikmet;

    Vâris-i Nebî’lere devredildi bu ziynet.

 

    Bu mânevî mîrâsı taşıyacak kap gerek;

    Bundan nâşî Velî’dir Hikmet‘i hâmil direk.

   

Mürebbi’lere dahi aynalar gerekmekte;

    Bunlar var ise eğer, Mürşid tohum ekmekte.

 

    Mîrâsın intikali hâlis mürîd iledir;

    Bu dünyevî yalnızlık bu Ganiyy’e çiledir.

 

*  *  *

Gerçek Vâris’i Teşhis Edemeyen Hulefânın Hâlini Beyân Eder

 

V-17.       Bâzı Mürşid göçerken bilinmez kimdir Vâris;

    İştihayı kabartır vefat ve birkaç hâris[219] .

 

    İlim, iz’an[220] yoksunu ordan oraya koşar;

    Vârisse atı alır, Üsküdarı da aşar.

 

    Gerçek Vâris bırakmaz ihvânı muallâkda;

    Liyâkatsız hulefâ çözüm arar talâkda[221] .

 

    Ateş böceği gibi Nûr‘a yönelir ihvân.

    Feyiz Vâris’den gelir; başkasınınki yavan.

   

    İsyân ve gıybet basar idrâksiz hulefâyı;

    Nefisleri de bulur kıylukālde sefâyı.

 

    Fındık kurdu misâli, bu minnâcık dünyâsı,

    İz’ansız halîfenin olur artık rûyâsı.

 

    Dışındaki her şeyi reddederek bahilce[222] ,

    Bu ufacık mahbese kilitlenir câhilce.

 

    Vehme mağlub düşerek terkedince edebi;

    Mürîdânı da olur tıpkı kendisi gibi.

 

    Tarîki mahzâ zikir sayanın sonu budur;

    İlimden nasîbsizin nefsi mutlak kudurur.

 

*  *  *

 

 

Kelime-i Tevhid ile Kelime-i Şehâdet

Arasındaki Mâhiyet Farkı

 

V-18.       Kelime-i Tevhid’le meşgûl olsan bir zaman,

    Bunun zikriyle başlar sende taklîdi îmân.

    Tahkîkî îman ancak Velî’de olan bir nûr;

    Kelime-i Şehâdet böyle idrâk olunur.

 

*  *  *

 

 

V-19.       “Velî her şeyi saklar ama saklanmaz nazar”[223]

    Sırrını izhardan da sürekli eder hazar.

    Her an zinde, her an Hayy, harîmidir Mevlâ’nın;

    Sûreti sîretine, bil ki olmuştur mezar.

 

 

*  *  *

 

 

Mürşid’in Öz Vârisi

 

V-20.       Mürşid’in öz Vârisi ihvâna kanat gerer;

    Ancak O’nun feyziyle ihvân kemâle erer.

 

    Ahvâli: dirâyettir, tereddütten âzâde;

    Şefkati, muhabbeti feyzinden de ziyâde.

 

    Vasî olduğun bilir, mevte kadar, ihvâna;

    Nefsine hâkim olmak gücü verir İnsân’a.

 

    Zünûbu ve kusûru setreder cemâliyle;

    Müstesnâ misâl olur onlara her hâliyle.

 

    Nefsi Rûh‘a kalbetmek[224] vazifesini hâmil

    Kibrît-i Ahmer’dir, bil, her bir Mürşid-i Kâmil.

 

    Hak için, bilâ bedel, zordur  bu vazifesi;

    Zikr-i dâim iledir, her ân O’nun nefesi.

 

    Tezkiye-i nefs[225] ile hem tasfiye-i kalb’in[226]

    Ancak O’dur mîmârı; O’dur bu yolda mübîn[227] .

 

    Etvâr-ı Seb’a ve hem de Merâtib-i Tevhîd,

    O’nun sohbeti ile kılar ihvânı câhid[228] .

 

    Melâmet neş’esi, hem Ehl-i Beyt’in sevgisi,

    Ve Nebî’nin ahlâkı O’nda Allāh vergisi.

 

    İhvânı, yavaş yavaş, bunlarla bulur kemâl;

    Nûrlanır vecihleri, ve olurlar pür Cemâl.

 

    Vâris’in budur farkı Meşâyih-i Rüsûm’dan[229] ;

    Mürebbi-i Kâmil’dir; kılar ihvânı handân.

 

    İhvânını, hafiyyen[230] , Mi’râc’ına hazırlar,

    Tezyin eder sırrını, Hak‘ka Halîfe kılar.

 

*  *  *

M e ş â y i h – i   R ü s û m

 

V-21.       Taklîden şeyh olanın ilmi, fehmi kısadır

    Saparsa taklîdinden, umûru nâkısadır.

 

    Salınır havf-u recâ[231] , kabz-u bast[232] arasında;

    Mekân tutmaz temkinin, sükûnun ortasında.

 

    Kendi nefsi hakkında hep beklenti üzredir;

    Hâtifden emir bekler ki vukuu pek nâdir.

 

    Noksanlığından nâşî ümîdidir kerâmât;

    Teshîr eder kendini kutbiyyet ve makāmât.

 

    Ya câhilin tekidir örf, erkânı reddeder;

    Ya da koyu şekilci, verir ihvâna keder.

   

    Havf-u recâdan rücu’ ederse vesveseye

    İfnâ eder feyzini, muhtâc olur vasîye.

 

    Muallâkda kalırsa, umûru olur heder;

    Avâmîleşir tavrı, rütbesinden kaybeder.

 

    Meşâyih-i rüsûma, mutlak, intisâb gerek;

    Böylece ifnâ olur vehim denen engerek.

 

    Vehmi zabt-u rabt eden İnsân-ı Kâmil’dir, bil!

    O’na intisâb ile meşâyih olur mukbil.

 

    Ey meşâyih-i rüsûm! Olun ehl-i tevâzu!

    Böyle bir Zât’ı bulup feyz alın kuzu kuzu.

 

    Sizleri kurtaracak zikir değil, Ma’rifet!

    İnsân-ı Kâmil ile bulacaksınız rif’at.

 

    Sizler gene şeyhliğin gereğini yapınız.

    İhvânınıza karşı kapanmasın kapınız.

 

    Ama İnsân-ı Kâmil feyzin menba’ı olsun!

    Kalmayın, ihvân ve siz, onun feyzinden yoksun!

 

*  *  *

 

V-22.       Mürîdânın gönlünü eşelemekle âmil

    Bir kuyucu gibidir her bir Mürşid-i Kâmil.

    Kazdığı kuyuya hiç su taşıyan var mıdır?

    Toprak eşelenmekle olmaktadır su sâdır.

  

 

V  I  .    B  Ö  L  Ü  M

 

E  D  E  B

 

*  *  *

 

VI-1.        Hak ve mahlûkatının hukūkuna riâyet,

    Bil ki ulvî ahlâktır; ve emsâlsiz hidâyet.

    Ve kezâ, kollayarak gözetmek bu hukūku,

    Kâmil dindir işte bu!  Nîmettir tahakkuku.

 

*  *  *

 

 

T a s a v v u f    N e d i r ?

 

VI-2.        Sorma bana bilemem, nedir diye Tasavvuf?

    Hangi nefis kesbeder bu muammâya vukuf?

 

    İlim midir?  Hâl midir? Hikâye, rivâyet mi?

    Mürâîlik mi dersin? Ya da hepsinin cem’i?

 

    Eğer yakan ateşse, nedir bunun odunu?

    Dâvâ’sızlık olmalı, sanırım, bunun sonu.

 

*  *  *

 

VI-3.        Ulu görme irfandan, güvenme sen zikrine;

    Eremezsin câhilken Hakîkat’ın bikrine[233] .

    Ma’rifet’dir beşeri İnsân-ı Kâmil kılan;

    Ancak bunlar katlanır bu âlemin vikrine[234] .

 

*  *  *

 

VI-4.        Ey Dost!  Ararsan ilm ile irfân

    Olmalı Kur’ân’ın sana mihmân[235] .

    Gir yola, ikrâr ver, er ol hemân!

    Erişsin himmet-i Şîr-i Yezdân[236] .

 

    Yâ Alî!  Sensin Kur’ân-ı Nâtık.

    Senin uğruna nefsimiz attık.

    Kalana ilm-i ledünnü kattık.

    Allāh‘a ancak böylece taptık.

 

    Yâ Muhammed!  Sensin şehr-i ilim;

    Reddedemez bunu akl-ı selîm.

    Münkirlere son, gerçekten elîm;

    Hüccettir buna Kur’ân-ı Kerîm.

 

    Yâ Allāh!  Sensin Rahîm ve Rahmân.

    Kitap ve Resûl’ün bizlere mihmân.

    Biz yalnız Sen‘den dileriz amân,

    Yâ Rab‘bi!  Sen’sin Rahîm ve Rahmân.         

 

*  *  *

 

VI-5.        Yalan Arzı sardığında,

    Fuhş nâmûsu yendiğinde,

    Riyâ akçe olduğunda,

    Aşkla şevkle Allāh‘ı an!

 

    Evlâd eb’e vurduğunda,

    Fitne saray kurduğunda,

    İblîs seni sorduğunda,

    Aşkla şevkle Rahmân‘ı an!

 

    Deccâl zuhur ettiğinde,

    Dabbetü-l Arz çıktığında,

    Arz fısk ile dolduğunda,

    Aşkla şevkle Hannân‘ı an!

 

    Ye’cûc Me’cûc çıksa bile,

    Zülkarneyni yense bile,

    Seni meslûb kılsa bile,

    Aşkla şevkle Mennân‘ı an!

 

    Mehdî zuhur ediverse,

    Hem İsâ’yla geliverse,

    Cümle fısk mahv oluverse,

    Aşkla şevkle Sübhân‘ı an!

 

    İsrâfil üfürse Sûr’u,

    Zâhir olsa Hak‘kın Nûr‘u,

    Hak Muhammed kalp sürûru,

    Aşkla şevkle Allāh‘ı an!

 

    Yahyâ koçunu tığlasa,

    Halk Rab’bini bir anlasa,

    Cennette selâmet bulsa,

    Aşkla şevkle Rahmân‘ı an!

 

    Ganiyy sus da kalbin dinle,

    “Âh Efendim!” diye inle,

    Vuslat zirvesinde bile,

    Aşkla şevkle ol Zât‘ı an!

 

*  *  *

 

 

E d e b    Y â    H û !

 

VI-6.        Ey İhvân-ı Sâdıkım! Tarîk’de edeb gerek.

    Edebi imhâ eden: nefis denen engerek.

 

    Kurallara uymaktır edeb, ve hüsn-i ahlâk.

    Edeb eğer eksikse, umûr olur muallâk.

 

    İlim taleb edenin edebi olgun ise,

    Teslîmdir Mürşid’ine; sarmaz onu vesvese.

 

    Edebdir tek koruyan ihvânın birliğini;

    Mürîd hep haklamalı Mürşid’in dediğini.

 

    Mürşid’e teslîmiyet olmadan kemâl olmaz;

    Noksan teslîmiyetle kemâl heybesi dolmaz.

 

    Bunun âdab erkânı, bilin ki, ince iştir;

    Mürîd buna uymazsa pekçok azar işitir.

 

    Teneşirdeki cesed gibi olmalı derviş;

    Şerri aslā hayıra etmemelidir teşviş.

 

    Efendisi ne yana döndürürse dönmeli;

    “Mürşid’e irâdeyi terk ” olmalı, emeli.

 

    Kusûr etmemelidir Mürşid’e hizmetinde;

    Olmalıdır edebi, aşk-u şevki hep zinde.

 

    Etmeli derslerini usûle göre icrâ;

    Nutk-ı Pîr’i haklayıp olmalı ehl-i verâ[237] .

 

    Kuvvetli olmalıdır mürîdin râbıtası;

    Bu sâyede pekişir Mürşid’i ihâtası[238] .

 

    Hâtifden sesine de “Lebbeyk” diyebilmeli;

    Teveccühünü dahi O, ânında, bilmeli.

 

    Vasî olan Mürşid’dir; mürîdse ancak mutî;

    Ve ancak itaatle olur tekâmül katî.

 

    Mürşid’e karşı kibri azan dervişe yazık!

    Aklını, temkinini kılar nefsine azık.

 

    Nefsin kuruntusuyla kılıp aklını teşviş,

    Mürşid’inde bir kusûr ararsa gabî[239] derviş,

 

    Kendi tıkamış olur kendi yolunu bizzât.

    Mürşid, kibrini görür ve onu eder âzât.

 

    Böylece muallâkda kalmış olur bu ahi[240] ;

    Elden gider temkini; artık vehmidir şeyhi.

 

    Kibir: mânevî kanser; sakının bu marazdan[241] !

    Mutî olun Mürşid’e, korusun sizi Yezdân!

 

    Şeyh’de kusûr arayan: ilânda, kusûrunu.

    Bilemiyor ki gāfil, mahveder umûrunu.

 

    Mürşid’le inad üzre tartışma aslā olmaz!

    Akıl ve nefs beyninde kalmayınız bînamaz!

 

    Mal, mansıb, neseb aslā etmez Mürşid’e te’sîr.

    İlminin olmasını isterse tâlib kesîr,

 

    Muhakkak boyun kesip Şeyh’e olmalı teslîm.

    Nefse uyup muhâlif kalmak bil ki çok elîm.

 

    Mürşid hem ilhâm hem de ulvî kudretle sezer;

    Mutî ihvânını da üstün hasletle bezer.

 

    Ahlâk-ı Nebî ile tezyin etmek ihvânı

    Mürşid ‘in gāyesidir; düşün sen, fehmet ânı!

 

    Mürşid akan musluktur; tüm ihvândan müstakil;

    Kim ki içer bu sudan, gerçekten, odur âkil[242] .

 

    Ve kim sabr-u edeble sohbete devâm eder,

    Kemâle doğru gider; umûru olmaz heder.

 

    İhvândan müstağnîdir, bil ki, Kâmil bir Mürşid;

    Ancak has mürîdânı eğitir, kılar reşîd.

 

    Tabiat-ı eşyâya uygun bir tavrı vardır.

    O’nu güden bilin ki İlâhî Edeb, Ârdır.

 

    Mihenk taşıdır Mürşid: izhâr eder Yâr‘ını.

    Başı O’na toslayan gösterir âyârını:

 

    Kimi yirmidört âyâr; altındır da parıldar;

    Kimisiyse kalp para; olmaz Yol’da pâyidâr[243] .

 

    Islāhı gayri mümkün tâliplerle uğraşmaz.

    Çünkü bilir ki bunlar birer nefsânî cambaz.

 

    Yularlarını salar kalplerini kırmadan;

    Hayırlar niyâz eder hepsinin de ardından.

 

    Yazıklar olsun, kim ki Mürşid’e eder bey’at,

    Ve bâtınında dahi tekâmül eder kat kat,

 

    Sonra uyup nefsinin kibrine, hevâsına,

    Mürşid’inden ayrılır, sed çeker devâsına!

 

    Mürşid-i Hakîkî’yi reddeden battâl[244] olur.

    Feyzinin yollarını kapatıp aptâl olur.       

 

    Zâhirde ve bâtında kalır artık bînamaz;

    Nefsinden gayrısına bir türlü yaranamaz.

 

    Bırakıp da gidenin ardından tutulmaz yas.

    Mürebbi’nin ilmine bu aslā olmaz kıstas.

 

    Bey’at ve terk etmişse, mürîdin hâli elîm!

    Vehimle mülevvesdir[245] ; tab’an olsa da halîm.

 

    Etmez çekip gitmekle bâzısı da iktifâ;

    Nefsine gāye olur etmek ihvânı iğvâ[246] .

 

    Nifâk ve tehditlerle nefsini tatmin eder.

    Bütün müktesebâtı böylece olur heder.

 

    Noksanlığa sebebdir bâzan eşi dervişin;

    Eğer ehl-i zâhirse sonu gelmez teşvişin.

 

    Çoğu kez karaçalı misâli fitne olur;

    Eşini Mürşid’ine karşı hınçla doldurur.

 

    Hâkim olsa büyüsü ehl-i zâhir eşinin,

    İrâdesi ketmolur, aklı kalmaz dervişin.

 

    Eşitlik vehmi ile kendini rezîl eder;

    Çağdaş(!) bir köle olur ve umûru da heder.

 

    Çile gibi gösterir nefsi de bu nifâkı;

    Unutur Mürşid’ini, hem hukūku, hem hakkı.

 

    Umûrunu boğarken koynundaki engerek,

    Bu zillete[247] katlanır “Kemâlimdir”(!) diyerek.

 

    Bu büyüyle idrâki yozlaşan aptâl derviş,

    Tam bir öküz misâli, getirir durur geviş.

 

    Tekâmülü durur da başlar bir gerileme;

    Artık ondan hiç bir şey bekleme, ümid etme.

 

    Bu köleyi artık kim edebilir ki âzâd?

    Her hâli hatâ dolu, bütün âmâli tezâd.

 

    Kılarak umârunu ve ef’alini cerid,

    Mürşid’ini reddeder, eşine olur mürîd(!)

 

    Efendi’ye ihtirâm vazgeçilmez bir borçtur,

    “Hû” deyip de el öpmek nefsinden bir huructur[248] .

 

    Huzurda durmalısın müeddeb ve pür vekar;

    Sultân’ın, bil ki her ân senin gönlüne bakar.

   

    Görme Şeyh’ini, yalnız “destûr kapısı” gibi;

    Mürşid’in hem feyyâzdır, hem de Vâris-i Nebî.

 

    Kâhin[249] de değildir O; olma edebde nâdan!

    Tek tasan feyzin olsun! Bu kılar seni şâdan[250] .

 

    Mürşid’inin ahvâli hakkındaki bir beyân

    Ayağını kaydırır, kılar nefsini iyân.

 

    Kezâ O’na ahvâli hakkında sorma soru;

    Bu sorular vechinden izâle eder Nûr‘u.

 

    Sakın ha sözlerini te’vile de kalkışma!

    Zâhiriyle iktifâ et de haddini aşma.

 

    O’nun emri olmadan sözünü etme ifşâ;

    Aksi hem bir nifâktır ve hem büyük bir fahşâ[251] .

 

    Efendi’nde görürsen Şer’e aykırı bir hâl,

    Sabret; sonunu bekle! Bu işte ta’cil[252] muhâl.

 

    Hikmetini bilmezsen etme sakın acele!

    Hızır ile Mûsâ’nın ahvâlini fehmeyle!

 

    Nefsin marazlarına tabib bil Mürşid’ini;

    O’ndan sakın gizleme nefsinin ahvâlini.

 

    Umûrun için, sakın, isteme bir şerh O’ndan.

    Nutkunu haklamakla[253] , ancak, olursun handân.

 

    Mürşidin cismi değil, ma’nâsınadır edeb.

    Hak huzûrunda gibi olmalısın müeddeb.

 

    O’nun yârının senin de yârın olmak gerek;

    O’na düşman olana olur musun sen direk?

 

    Mürşid’inin ef’ali sana mâkul olmasa,

    Tereddütsüz kabûl et gene, hiç çekme tasa.

 

    Çünkü basîr olan O!  Sen henüz bir âmâsın.

    Bil ki Mürşid-i Kâmil altınıdır havassın.

 

    Tecessüs etme sakın ihvânın ahvâline!

    Seninki sana yeter. Dert katma sen hâline.

 

    Bu, Mürşid’in ahvâli için de geçerli, bil!

    Tarîk’de seni edeb ve hayâ kılar mukbil.

 

    Şeyhin suskunluğundan da iyice hazer et!

    Huzûrunda nefsine mukayyet ol ki Hazret

 

    Kusûrunu sırlamak zorunda hiç kalmasın.

    Sırlar ise böyledir, kırgınlığı havassın.

 

    Sakın sırnaşma O’na görürsen “bast”ta Şeyh’i!

    Çünkü “bast” kılar O’nu kezâ “celâl”de sahî.

 

    Nutkunu te’vil etme. İfâ et beklemeden.

    Tereddüt etme; O’dur, seni irşâda güden.

 

    Sırdır konuşulanlar, huzûrunda Şeyh’inin;

    Sakın, emri olmadan, başkasına gitmesin!

 

    Edilmez bundan biri bile, zinhâr[254] , kıyl-ü kāl;

    Aksi, edeb noksânı olmayı müş’ir bir hâl.

 

    Edilmez huzûrunda dedikodu iyi bil!

    O’nu yok farzetmeğe kim olabilir kefil?

 

    Hıfz ederse sükûtu olmalısın pür dikkat.

    Konuşmakdan hazer et varsa fehminde tâkat!

 

    Şeyh’ine karşı eğer azalırsa hörmetin,

    Feyzin kesiliverir; hebâ olur gayretin.

 

    Kendini, feyz aldığın zâttan görürsen üstün,

    Feyiz kapın da, bil ki kapanır bütün bütün.

 

    Nefsin beşeri rezîl eden bir âlâyişi[255]

    Tuzaktır mürîde ki olmadan kâmil kişi,

 

    Kalkar, kendini irşâd makāmında Şeyh sanır.

    Nefsinin iğvâsıyla elbette çok aldanır.

 

    Kim ki ehli değildir de irşâda yeltenir,

    Yalnızca Şeytân olur akl-u nefsini münîr.

 

    Zuhur eder kendinden lâf-u güzaf ve laklak;

    Sohbeti(!) eder onu rezîl ve tepetaklak.

 

    İrşâda lâyık olan ilim ve hâl ehlidir.

    Ehl-i cehl’in sohbeti, bil, irşâddan hâlîdir!

 

    Başlıca konuları, “Hikâye-i dervişân”

    İlm-i Ledün‘den yoksun sohbet olmaz ki rahşân[256] .

 

    Ey İhvân-ı Sâdık’ım! Koruyun nefsinizi;

    Kâmil olun sabırla; hazmedin çilenizi.

 

    Aşk ile, ihlâs ile Mürşid’e olun teslîm.

    Sâdık olun; kılmayın aslā âtîyi elîm.

 

    Mürşid’in huzûrunda budur edebin özü.

    Dâim üstünüzdedir O’nun basarı, gözü.

 

    Bu edebe riâyet şâd eder mürîdânı;

    Oysa edebsiz için dardır nefis zındânı.

 

    Edeb, hizmet ve idrâk kemâle vesiyledir.

    Bunların nâkısası nefsinden bir hiyledir.

 

    Mürşid’in irşâdına sarılın aşk-u şevkle

    Ki ulvî makāmâtı tattırsın size zevkle.

 

*  *  *

 

Mürîd Mürşid’in Nutkunu Edeble Haklamalıdır!

 

VI-7.        Olursa, bey’atinde, sâdık bütün mürîdân,

    Mürşid’in meydânı da olur şâtır ve handân.

 

    Müridin baş görevi: nutk-ı Pîr’i haklamak.

    Bu feyz ile korunan mürîdse olmaz ahmak.

 

    Mürşid’e teslimiyet olmadan kemâl olmaz;

    Noksan teslimiyetle kemâl heybesi dolmaz.

 

    Bunun âdab erkânı, bilin ki, ince iştir;

    Mürîd buna uymazsa pekçok azar işitir.

 

    Teneşirdeki cesed gibi olmalı derviş;

    Şerri aslā hayıra etmemelidir teşviş.

 

    Efendisi ne yana döndürürse dönmeli;

    “Mürşid’e irâdeyi terk” olmalı emeli.

 

    Mürşid’inin hayrına bir teklif yapsa mürîd;

    Ve bu kabûl görmese, eğer değilse reşîd,

 

    Bir kez daha tekrarlar, sonra edeben susar.

    Aksi hâlde, yalnızca, gizli kibrini kusar:

 

    Vehmi ve de hayâli, fendiyle “Levvâme”nin,

    Benliğin derûnunda, ederek âh-u enîn,

 

    Gerçeği örterekten gösterir şerri, hayır:

    Israrla, teklifini Mürşid’ine dayatır(!)

   

    Mürşid’in: “Edeb Yâ Hû!”, diyesi gelir birden

    Ama gene setreder bu hatâyı, üzmeden.

 

    Aklını, tedbîrini üstün gören bu mürîd

    Bilmez ki, bu noksanlık kılar feyzini cerid[257] .

 

    Vasî olan Mürşid’dir; mürîdse ancak mutî;

    Ve ancak itaatle olur tekâmül katî.

 

    Bundan nâşî, ihvânım, idrâkli kul olunuz!

    Uyunuz bu edebe! Kesilmesin yolunuz!

 

*  *  *

 

Hikmet Akıldan Üstündür!

 

VI-8.        Gördüğünü ya tasdik ya da red ediyorsan,

    Tenkidde insaflı ol! Nefsi azdırmaz insan.

 

    Hele Mürşid’in hâli gelmezse sana mâkul,

    Hazer et iftirâdan; O’dur Şâh, sense bir kul!

 

    Kabûl et itirazsız Mürşid’inin hâlini;

    Sâkin tut sen gönlünü, vehmini, hayâlini.

 

    Mürşid’ini yönetmek arzusuna kapılma;

    Nefsin bu tahrikine cihâddan sakın yılma!

 

    Tedbirde, kendisini, üstün gören Şeyh’inden,

    Nefsinin hiylesine yenik düşer bilmeden.

 

    Hızır ile Mûsâ’nın ahvâlini hatırla,

    Sükût et sen sabırla, edebinle ve ârla!

 

    Hikmet, aklı hâvâdir; hakîm olmaz her âkil.

    Nutk-ı Pîr’e itiraz, anla, sakildir[258] sakil!

 

*  *  *

 

V a l d e l i k       M a k ā m ı

 

VI-9.        Valdelik büyük makām, ehl-i idrâk olana,

    Valde sülbüne değil bütün ihvâna ana.

 

    Adâlet ve ihsân ile işgāl eder makāmı;

    Bu hasletlerle ancak sürer hükmü ve nâmı.

 

    “Mürşidin Nefsi” gibi, sâhiptir, bir menzile;

    Eşinin celâlini söndürür şefkatiyle.

 

    Valde settâr ve şefi’ olmalı tüm ihvâna,

    Kezâ müstesnâ misâl sâlihât-ı nisvâna.

   

Meydanın hâdimidir Efendi’nin ömrünce,

    Hizmetiyle yücelir, bil ki, her şeyden önce.

 

    Mürşid Hak‘ka yürürse son bulur valdelik de.

    “Büyük Valde”lik başlar ömrünün bu deminde.

 

    Yakışmaz valdeliğe,olmak sâhib-i dâvâ;

    Etmeli tezyin onu ancak olgun bir takvâ!

 

    Ne yeniden evlenir, ne redd-i mîras eder;

    Olur, aksi takdirde, bütün umûru heder.

 

    Hükmedemez canlara, taslayamaz vesâyet;

    Muhabbetli olmalı her ân, ve bilâ haset.

 

    Olamaz müsebbibi nifâkın ve gıybetin;

    Dedikodudan uzak durmalıdır ve metin.

 

    Vekarla, asâletle, sehâvetle müstağnî

    Kılmalıdır kendini, olmalı gönlü ganî!

 

*  *  *

 

Valdelik Ne Zor Bir Makāmdır!

 

VI-10.      Ne zordur bir Mürşid’in olmak ehl-i ıyâli!

    Künhüne benzemez ki bu nikâhın hayâli.

 

    Ulu bir sabır gerek o mubârek kadına;

    Hiç bir şey isteyemez aslā kendi adına.

 

    Etse kusur hizmette, kalsa bile nâ-tüvân[259] ,

    Hedeftir rahmetine, biliniz ki, tüm ihvân.

 

    Mubârek harîminin bilir her bir hâlini

    Ammâ bir kadın için zordur tutmak dilini!

 

    Vâkıf olmaz her zaman sudûr eden esrâra;

    Sebeptir bundan nâşî, mânen bâzı hasâra.

 

    Başbaşayken gösterse biraz hiddet Mürşid’e,

    Kemâlini ketmeder, olacakken reşîde.

 

    Buna rağmen her valde Mürşid’in baş tâcıdır.

    Nereden bakarsan bak, nefsinin ilâcıdır.

 

    Mürşid onun cevrine sabr-ı ekberle sâbir.

    Biliniz ki muhâldir bu tahammülü tâbir.

 

    Zor makāmdır valdelik! Sanki Sırat Köprüsü!

    Ahkâmı da olmakta azîm ömür törpüsü.

 

    Örnek alınır Mürşid, valde konu olunca;

    Valde ihvâna güldür, ihvânsa ona gonca.

 

*  *  *

 

Diplomalı  Gabîler

 

VI-11.      Bir kimseyi, diploma, kılabilseydi İnsân,

    Olması gerekmezdi diplomalıda noksân.

 

    Nice hekim vardır ki diploması vardır da

    İğne bile yapamaz iki kere ardarda.

 

    Bâzan bir asistanın yayını mebzûl olur;

    Nice profesör vardır, mevzu dilenir durur.

 

    Diploma, resmîyette, en asgarî bir haddir;

    Dirâyet ve ilimdir, ammâ, medâr-ı takdir.

 

    Bazı kimse vardır ki diplomasızken bile,

    Doktora yaptırmıştır ilm-ü dirâyet ile;

 

    Bu irşâdla yetişen hayırlı şâkirtler de

    İlmine vâris olup ünlenmiştir âlemde.

 

    Yoksa eğer insanda bu yetenek ve bu hâl,

    Diplomanın, kişiyi, Mürşid kılması muhâl!

 

    İrşâd Allāh vergisi, anlayan için tabî;

    Tükürükle Şems sönmez; ve “feyyâz” olmaz, gabî!

 

    İcâzet de böyledir, dervişi Şeyh gösterir;

    Ammâ dirâyet ve ilm eğer değilse destgir[260] ,

 

    Geremez, Şeyh Efendi, hiç bir ihvâna kanat;

    Çoğu kere gıybetle eder durur kanaat.

 

    Bunlar resmî şeyhlerdir, her şeyleri vitrinlik;

    Sathî etvâr ve bilgi verir mi hiç derinlik?

 

    Ömürleri bâtılı laklak etmekle geçer;

    Vehimleri herkese bâtıl bir değer biçer.

 

    Çoğu, zâten merdûddur[261] bu lâfzî makāmlardan;

    Nefisleri onları gösterir, hayret, handân!

 

    Bakarsınız, hiddetle birdenbire parlarlar;

    Bohçacı kadın gibi dedikodu yaparlar.

 

    Ne Fıkıh, ne Hadîs, ne de Kur’ân Tefsîri,

    Sohbete konu olur. Bunlar: vehim esîri!

 

    Ne “Etvâr-ı Seb’a”nın hâlâtından anlarlar;

    Ne “Merâtib-i Tevhid”in sohbetine dalarlar.

 

    Çiğnedikleri sakız hep aynı terânedir;

    “Pirlerin hikâyâtı” bu cehle bahânedir.

 

    Nakille, hikâyeyle doludur ömürleri;

    Tekâmülleri, heyhât, durmuş dönmüştür geri!

 

    Taklîd-i tarîkattan başka her şeyden câhil

    Kimse bunlar!  İrşâda olamıyorlar dâhil.

 

    Taklîd-i mezâhibin bir başka türlüsü bu;

    Bunlar da kılmış, hayret, tahkîk yolunu tabu[262] !

 

    Mürşidlik edemezler; tıpkı bohçacı gibi

    Dedikodu yaparak, terkederek edebi

 

    İrşâd makāmındaki zâta bühtân ederler;

    Münâfıkça, kibirle ihvâna ta’n ederler[263] .

 

    Kendisini nefsinin kulesine kapatan,

    Bir kâğıt parçasından dâim mûcize uman,

 

    Görgüsüz, dirâyetsiz, ilimsiz, diplomalı

    Bu cühelâ, acabâ, neyi sorgulamalı?

 

    Diploması kendine vermiş midir dirâyet?

    Gerçek midir acabâ vehmindeki hidâyet?

 

    “Sağduyu” dediğinde aceb var mı rekâket?

    Tahkîk ya da gıybet mi olur ona felâket?

 

    Gönüllerinde tulû eden aceb neler var?

    Hangi kıstas şeytâni vehimlerini savar?

 

    Kalbi mühürlü kimse için bütün sorular,

    Hep nefsini tatmînen, vehimle yoğrulurlar.

 

    Biliniz: rezîl eder herkes kendi kendini,

    İdrâkden âciz ise nefsinin bu fendini.

 

* * *

 

VI-12.      Bir lokma rızık için bu insiyâk, bu savaş,

    Nasıl da rezîl eder beşeri yavaş yavaş!

 

    Erişmek için Nûr‘a cehd ederse ve cihâd,

    Ûlâya ulaştırır beşeri Rabbü-l Ahad!

 

*  *  *

 

Lâ Râhate Fi-d Dünyâ[264]

 

VI-13.      Aptallarca aranır “yaratılmamış” olan.

    Muhâl peşinde, heyhât, koşmakta beşer her an!

 

    “Dünyâ’da rahatlık”dır, sana görünen serâb;

    Tevekkül et olmadan, sâlik, umûrun harâb!

 

    Nefsinle aradığın aslā olmaz müyesser;

    Rab‘bına müteveccih istekler verir eser.

 

    Selâmeti arayan, bu ibtilâ yurdunda,

    Uyuyan gibidir, bil, yılanların koynunda.

 

    Gâyesidir, vehimden âzâd olmak, sülûkun;

    Rab‘bına rücu’ ise şerefidir mahlûkun.

 

*  *  *

 

 

Sohbetin Kazâsı Olmaz!

 

VI-14.      Kazâ edilse bile oruç, zekât ve namaz,

    Cumâ namazı ile sohbette kazâ olmaz!

 

    İdrâk et Mürşid’inin Nebî’ye nisbetini;

    İzle mutlak edeble O’nun her sohbetini.

 

    Çay, kahve ya da hizmet endîşesiyle mürîd

    Bölmemeli sohbeti, fehmi değilse cerid.

 

    Can kulağıyla dinle sâdır olan bu feyzi

    Ki Sır’rına yerleşsin bu feyzin kutlu izi.

 

    Dikkatini sohbetten ayırmasın velvele.

    Ne Dünyâ meşgalesi, ne de hattâ zelzele.

 

    Mürşid’ini incitir sohbetin bölünmesi;

    Coşkun feyzi ketmolur; kābız olur nefesi.

 

    Bir düşün! Kim kaybeder sohbetten kalsa ırak?

    Ya sohbete teslîm ol, ya da tümüyle bırak!

 

    Havas, feyyâz sohbete, cehd ederken devâma,

    Vakur olun sohbette; benzemeyin avâma!

 

*  *  *

İsâbetli Duânın Fazîleti

 

VI-15.      Makbûl görünse duân, bilme bunu kendinden!

    Beşer bu zanla bile, bil ki, çıkar dîninden.

 

    “Hayrihi ve şerrihi min Allāhu teâla”

    Hükm-i ezelîsini fehmetmez misin hâlâ?

 

    Kazâ ve kader faslı sığmaz Akl-ı Meâş’a,

    Kapılma sakın vehme! Kādir değilsin; hâşâ!      

 

    Makbûl görünse duân kerâmet sende değil.

    İdrâk et kulluğunu! Sıdk ile hükme eğil!

 

    Yegâne fazîleti, isâbetli duânın,

    Ezelî hükme uygun zuhûrudur, bil,ânın.

 

    Beşer kader sırrını çözmek için azmeder;

    Ammâ hakîkatını ancak Kâmil hazmeder.

 

*  *  *

 

VI-16.      Olsun “Emri bi-l ma’rûf ve nehyi ani-l münker”

    Hayatta tek kaiden! Seni Hak‘ka bu çeker.

 

    “Hayrun fî mâ vak’a”yla tevekkülü bilirsen,

    Cümle umûrun olur hem hayırlı hem ahsen.

 

    İbâdettir beklemek sabırla iş sonunu;

    Böyle bozulur nefsin iğvası ve oyunu.

 

*  *  *

 

VI-17.      Birleşik kaplar gibi olur gerçek bir ümmet;

    Birinden diğerine akar İlâhî Himmet.

 

    Hastalansa birisi, dolar kabına şifâ;

    Olur aynı maraza ötekisi mübtelâ.

 

    Her türlü çile için bu böyle seyrân eder;

    İdrâk sâhiplerini bu esrâr hayrân eder.

 

    Âkil ol! Anla kimdir senin bu ikiz kabın!

    Neyin ardında gizli ve de hangi nikabın.

 

*  *  *

V  I  I  .     B  Ö  L  Ü  M

 

S E Y R – İ      S Ü L Û K

 

*  *  *

 

VII-1.       Nefsini tanımaktır maksad seyr-i sülûkdan.

    Sarıl Mürşid’e, solu o rahmânî solukdan.

    Ahlâk-ı Nebî ile ahlâklan da reşîd ol!

    Ebedî saadeti tatmalısın kullukdan.

 

*  *  *

 

VII-2.       Ne saadet açana, nefsine karşı cihâd,

    Olup ehl-i fütüvvet ve kaviyyü-l îtikad,

    Sırât-ı müstakîmden lâ inhiraf tek lâhza,

    Ederekten her kavli ahvâliyle ittihâd!

 

*  *  *

 

VII-3.       Âleme ikrâh ile, eğer, bakıyor isen

    Tahattur et ki İnsân eşref-i mahlûkattır!

    Bu âlem elvan elvan, zuhûrat desen desen;

    Görmemek bunca hüsnü, yalnızca hamâkattır[265] .

 

*  *  *

 

VII-4.       Diyâr-ı nefsde hisler: bin tuzaklı bir Hong-Kong.

    Rûh‘a esîr düşen nefs ra’şeyle atar zong zong.

    Garb-ı nefsden ederken Şems‘imin Nûr‘u tulû’,

    Mühtedî nefsimdeki ân-ı mevti vurur gong.

 

*  *  *

 

İ h v â n – ı    S â d ı k ‘ a

 

VII-5.       Ey ihvân-ı sâdıkım! Hamd ancak Allāh‘adır.

    Hamdsız “hayvân-ı nâtık”[266] tanımaz gönül hatır.

 

    Salât ve selâm olsun sevgili Habîb’ine,

    “Levlâke levlâk…” lâfzı mesneddir edebine.

 

    Mâni’ olmasın size bunca kesret, avârız;

    Kutlu Ehl-i Beyt’i de muhabbetle anarız.

 

    Hak yolu bu! Rehberi, bil ki, Şâh-ı Velâyet.

    Erişir,  İnşâallāh, bizlere de inâyet.

 

    Kezâ, aşk yolu bu yol; bunu anlayan azdır.

    Allāh‘a muhabbetin işâreti niyâzdır.

 

    Tevâzuyla hizmettir, bize gâye-i âli.

    Kılar sohbete devam tekâmülü tevâlî[267] .

 

    Mürşid akan musluktur tüm ihvândan müstakil;

    Kim ki içer bu sudan odur, gerçekten, âkil.

 

    İrfan mektebidir bu; feyzi gelir Nebî’den.

    Tükürükle Şems sönmez. Feyyâz çıkmaz gabîden.

 

    Mihenk taşıdır Mürşid, görmese de itibar;

    Başı O’na toslayan âyârın eder izhar.

 

    Kimi yirmidört âyar; altındır da parıldar;

    Kimi ise kalp para; hep nifâka medhaldâr[268] .

 

    Ey ihvânım! Biz kendi işimize bakalım.

    Gönlümüzde muhabbet çerağını yakalım.

 

    Necâtınıza[269] delil: nûrudur, bu çerağın;

    Harîmi edecek bu, sizi Aslî Memba‘ın.

 

    Mubârek Sultan’larım ne verdiyse fakîre,

    Ancak onu ederim, rahmetle, konu zikre.

 

    Biliniz ki bu Yol’da gidenle, gelen geri

    Aynı Zât, anlayana; aynı Zât imiş mer’i.

 

    Zâtiyyet aynıdır da, âraz ve meşrep farklı.

    Bunu fehm etmeyene bu yol cidden firaklı.

 

    Kim sabr-u muhabbetle sohbete devâm eder,

    Kemâle yol alır da umûru olmaz heder.

 

    Sebât eder iseniz sohbette bir teviyye,

    Nebî’nin ahlâkı da olur size atiyye.

 

    Bir Nûr var ki ediyor istilâ tüm ihvânı.

    Bundan nâşî münîrdir bu sadâkat kervânı.

 

    Tulû edince sizde Hak, Hakîkat sîrâcı

    Tahakkuk edecektir Rûh’unuzun Mi’râcı.

 

    “Silsile-i Zeheb”den gelen Nûr‘dur tek âmil;

    İnşâallāh bu kılar sizi İnsân-ı Kâmil.

 

*  *  *

 

U  ş  ş  â  k  î  l  e  r

 

VII-6.       Melâmet neş’esinde Uşşâkî erleriyiz;

    Tarîk-i nâzeniynin örtülü gülleriyiz.

 

    Bâtının mazhârıyız, Ehl-i Beyt’e de sâdık;

    Ahvâl-ü etvârımız Rûh’umuzu musaddık.

 

    Bu kesret âleminde her şey irşâda delîl;

    Kılarız aşk-ı Nebî uğruna nefsi zelîl.

 

    “Men aref…”le bilinir sırrı Rab’bü-l Vâhid‘in.

    İdrâkiyle sarhoşuz Merâtib-i Tevhîd’in.

 

    Teslîmiz, bundan nâşî, bütün tecellîyâta;

    Yolumuz geçit vermez evhâma, hayâlâta.

 

    Teennî[270] ile temkin ahvâlimizi nâzım.

    Ledünnî ilmimizdir bize kesreti hâzım.

 

    Ne kadar çile varsa cemiyyette çekeriz;

    Sırlıyız; göremezsin zâhirde bizden bir iz.

 

    Çekmiyor ilgimizi kerâmât-u mu’cîzât.

    Hâlimiz mahzâ kulluk; bâtını: Tevhid-i Zât.

 

*  *  *

 

Melâmî Tasarruf Peşinde Değildir!

 

VII-7.       Mürîdânın bâzısı kerâmâtâ meyyâldir[271] ;

    Nefisleri, bir müddet, bu merakla seyyâldir[272] .

 

    Kâhin olarak görür kimisi Mürşid’ini;

    Yok edemez, bir türlü, nefsinin bu fendini[273] .

 

    Olmalı, derler, Mürşid mutlak ehl-i tasarruf;

    Oysa vasfıdır olmak, O’nun, ehl-i tearruf[274] .

 

    Kevnî kerâmât değil, ilmî kerâmât devri!

    İlm-i Ledün giderir ancak, mürîdde cevri.

 

    Tasarruf fakîridir, bundan nâşî, melâmî;

    Ganiyy olur ilmiyle, sohbetiyle de hâmî.

 

    Sırlı bir melâmînin mahzâ kulluktur hâli;

    Gönlüyse olur Hak‘kın tecelliyât mahâlli.

 

*  *  *

 

B  E  Y  ‘  A  T

 

VII-8.       Ey ihvânım!  Bilin ki bey’atimiz Rab‘badır.

    Bütün hüsn-i kemâlât bey’atten olur sâdır.

 

    “Bezm-i Elest”de ettik Rab‘bımıza bey’ati;

    Te’yidi, bil, olmaktadır Mürşid’e tümden muti.

   

Hamdolsun Rab‘bımıza; bizi ahsen-i takvim

    Üzre yarattı, kıldı sâlik-i râh-i kavîm[275] .

 

    Rûh‘undan üfürmeyle vaz olundu Emânet;

    “Eşrefü-l Mahlûkat”a işte bu oldu senet.

 

    O öğretti Âdem’e Esmâ’ül Hüsnâ’sını;

    Telkîn eder Mürşid de zikrini, ma’nâsını.

 

    “El ele, el Hak‘kadır”, böyle başlıyor bey’at.

    Bununla ihyâ olur ancak, mânevî hayat.

 

    Bey’atte feyz-i Mürşid ediyorken sirâyet

    Mürîd de Mürşid’ine bir söz verir nihâyet:

 

    “Nefsimin tahrikine hiç etmem mukābele;

    Mukayyet olacağım ele, dile ve bele”.

 

    Kemâl-i huşû ile bir dua okur Mürşid;

    Eğilir mürâdine, der: “Olman için reşîd

 

    Etini etim bildim, kanını bildim kanım,

    Rûh‘unu Rûh‘um bildim; artık canındır canım”.

 

    Ve “Hû” deyip Sır‘rını mürîdine vaz eder.

    Artık ehl-i tarîkdir, onu Mürşid’i güder.

 

    Sırlı bir tohumdur bu, açar vakt-i merhûnda[276] ;

    Mürîd de Kâmil olur bu tarîkin sonunda.

 

*  *  *

 

Fenâ fiş-Şeyh Makāmı

 

VII-9.       Zâhirdeki bey’atten edildi sarf-ı nazar;

    Bey’attır mürîde, Şeyh olursa ona mezar.

 

*  *  * 

 

N  E  F  S  E     D  A  İ  R

 

VII-10.     Nefis niçin bu sabah yorgun, mağmûm[277] , mükedder?

    Rûhî tahassürden mi bu inilti, bu keder?

 

    A’râza meylinden mi? Neden böyle bî-huzûr?

    Kesrete teslîm olan görülür mü hiç ma’zûr?

 

    Kapılma vesveseye! Hele nefsi bir yokla;

    Zuhûr etmeden maraz, zikrullāh ile dağla.

 

    Kulak ver, dinle, o nefs nasıl etmekte nidâ:

    Rûh! Hazîne Sen’sin, bense kapında gedâ[278] .

   

Cezbe-i aşkın beni öyle etti istîlâ

    Ki olmuştum ezelde ben de Sana müptelâ.

 

    Emânet-i Rabbânî olunca Sen, İnsân’a,

    Yalvardım; bekçi oldum, o mubârek kasana.

 

    Yedi ayrı hicabla Seni ben kıldım mahsûr;

    Hepsi aşılması zor, korkunç, cesîm birer sûr.

 

    Aralarında ise binbir hiyle ve tuzak

    Ehil olmayanları tutmakta Senden uzak.

 

    Her hicâba bir iklim, bir tavır rabtedildi;

    Her tavır bir Nebî’nin ismiyle zikredildi.

 

    Vardır bir de parola, her birinde, Esmâ’dan;

    Müsemmâ de beklenir mütekābil semâdan.

 

    Böyle kime olduysa refîk “Etvâr-ı Seb’a”,

    Tecellî etti ona, âhir, İlâhî Menba’.

 

    Bulunur Rûh‘a tarîk aşarak yedi sûru;

    İfnâ olur beşerin zünûbu ve kusûru.

 

    Seyr-i sülûk böylece edilmiş olur itmâm,

    Rûh‘a erişen beşer İnsân olur; hem İmâm!

 

    Zâhirde ben bekçiyim; ejder gibi yırtıcı;

    Bâtında koruduğum, fakat, bâşımın tâcı.

 

    Kevnî âlem ezelde o tâcla buldu vücûd,

    Bu sâyede ben dahi İnsân’la oldum mescûd.

 

    Bu zahirî tenâkuz kılıyor beni mağmûm.

    Merâtibim eriyor; sanki Rûh şem’a, ben mûm.

 

    Nefisden gelen nidâ, işte, dertle dopdolu.

    Zâten dertle açılır “İlâhî Vahdet Yolu”.

 

    Rûh‘a yol isteyeni görmedikçe Rûh‘la bir,

    Nefs, çâresiz, almakta tedbir üstüne tedbir.

 

    Şemsin, bil, kıyâmettir, garb-ı nefsden tulûu;

    Mi’râc’ın müjdesidir bu ahvâlin vukuu.   

   

    Matlûb ile tâlibin vuslatıyla uyanan

    Nefs ise Kâmil olur; anlar Hak‘kı da iyân.

 

    Mühtedî[279] , mahcûb[280] nefsim dedi, ederek isyân:

    Yâ Ganiy! Esrârımı etme ağyâra beyân.

 

    Sen gene kullukta kal. En ulu rütbe budur.

    Kulluğun idrâkinden kemâlât eder sudûr.

 

    Hazımsız ehl-i zâhir olmasın nefsden emîn.

    Olur sükût, bu babda, rahmeten li-l âlemîn[281] .

 

*  *  *

 

V  E  H  İ M     M  A  R  A  Z  I

 

VII-11.     Vehim bir marazdır ki düştü mü insan buna,

    Gerçeğini bilmeden hiç bakmadan sonuna,

 

    Bir bâtılı ısrarla sonunadek savunur;

    Rezîl-rüsvâ olsa da bu marazla avunur.

 

    Kuruntu ile beşer, hayâle olur tutsak;

    Dumûra uğrar aklı, fehâmeti de sarsak.

 

    Bu nefsânî saplantı perde çeker gerçeğe;

    Beşer duhûle başlar Şeytân ile gerdeğe.

 

    Vesvese de bir maraz; bu da Şeytân’dan bir iş;

    Vesiyledir alaya; kılar insanı ibiş.

 

    Vehim, vesvese, hayâl: tuzakları hep nefsin.

    Bunların esîrinde tekâmül durur, kesin!

 

    Mazharıdır hepsinin, bil ki, Nefs-i Levvâme;

    Buna tutsak bir derviş olsa bile allâme,

 

    Râbıtası zayıfsa, aksatıyorsa dersi

    Ahvâli, âşikâre, olur kemâlin tersi.

 

    Nefs-i Levvâme’deyken zuhur eden bu ahvâl,

    İsm-i Celâl zikriyle eğer bulmazsa zevâl,

 

    Binbir kılığa girer, uzandıkça uzanır;

    Bilinmez derviş artık hangi zaman uyanır?

 

    Hazmetmemişse derviş “Levvâme”deki cevri,

    Tekâmülü duraklar, ve hattâ döner geri.

 

    Tarîkatı zikirden ibâret sayan derviş

    İrfânsızdır; vehmini aşkına eder teşviş.

 

    Nefs-i Emmâre’si de, evhâmıyla, dirilir;

    Zuhur eder hatâlar, “zâhirlik” geri gelir.

 

    Önce dilinden kalkar dervişçe hâkimiyyet;

    Nefsi, bilâ fâsıla, üretir durur gıybet.

 

    Sirâyet edebilir bu ahvâl eline de;

    Bundan mahfûz olması bağlı değil senede!

 

    Hubb-i riyâset[282] dahî başka oyunu vehmin.

    Derviş hilâfetinden olmuş olsa da emin,

 

    Ama edemiyorsa icrâ gereklerini,

    Baş olma sevdâsıyla yanar tutuşur teni.

 

    Vehmi ona fısıldar: “Bu makāma lâyıksın;

    Ama o gasbedildi; gıybet et, sesin çıksın!”

 

    İhvânı cem’ etmeyen dirâyetsiz halîfe,

    Vehmine uyup batar umûr-ı muhâlife.

 

    Derviş erse kemâle, dese, açıp ellerin:

    “Rab‘bim sana hamd olsun ki beni esirgedin;

 

    Âsî iken, lûtfunla, tebdîl oldu umûrum;

    Nerede eski hâlim ve nerede bu durum?

 

    Benlik kokan bu vehim tağyir eder kemâli;

    Perde iner gözüne, görmez hüsn-i cemâli.

 

    Bakınız ne ince iş! Her rütbede bu vehim,

    Nefsin bu kudretini açıkça eder tefhim.

 

    Vehim ve vesvseden masûn ancak Evliyâ;

    Zîrâ nefsi nûrânî, tertemiz ve pür ziyâ.

 

    Rûh‘unun nûru ile aydınlatmış nefsini,

    Susturmuştur vehminin o müvesvis[283] sesini.

 

    Ey ihvân-ı sâdıkım! Vehim, vesvese, hayâl

    İle âbâd olmakta, hem gıybet hem kıylükāl.

 

    Her ahvâl ve her beyân olsun sebeb-i temyiz;

    Ve bunların teşhisi, kılsın sizi mümeyyiz!

 

*  *  *

 

Nefis Nedir?  (ya da Nefs-i Râziyye’nin İdrâki)

 

VII-12.     Nefsin bir ayna‘dır ki hep nâkısı yansıtır.

    Esma’ü-l Hüsnâ zikri bu aynanı ışıtır.

 

    Kimyâsıyla bu zikrin olmakta aynan münr.

    Tulû’ eden bu Nûr‘a “Rûh’unun Nûr’u” denir.

 

    Magrîbinde nefsinin zuhur edince bu Nûr,

    Nâkısalar önce red, sonra ifnâ olunur.

 

    Dönüşür saf Altın‘a böylece kara nefsin;

    Rûh‘a inkılâb eder, bilâ rücu’, bu kesin!

 

*  *  *

 

VII-13.     Mürşid-i Kâmil’lere âşık olan bahtiyâr

    Bilmeli ki, aslında, kendi Rûh‘unadır yâr!

 

    O vechin aynasında gördüğü kendi Rûh‘u.

    Aşkı gizler gözünden nefsindeki gürûhu.

 

    Bu öyle bir kıstas ki sana Rûh‘unu müş’ir;

    Rûh‘unun âtîdeki Mi’râcını da beşîr[284] .

 

*  *  *

 

Y  A  K  A  Z  A

 

VII-14.     Uyku ile uyanıklık arasıdır “yakaza”.

    Vuku bulur eğer nefsi eder isen takaza.

 

    Nefs-i Levvâme’de başlar bu tuhaf ve garip hâl;

    Yakazada gördüğünü gözünle görmek muhâl.

 

    Kalp gözünden perde kalkar İsm-i Celâl zikriyle,

    Zikirsiz yaşanmaz bu hâl, benliğinin vikriyle.

 

    Gördüğün rûyâ değildir, yalnız Âlem-i Misâl;

    Buna duhûlün şartıdır Mürşid’ine imtisâl[285] .

 

    Bu âlemde gördüğünü yalnızca sen görürsün.

    Başkasından gizle bunu, ki bu ahvâlin sürsün.

 

    Rûyâda Âlem-i Berzah edilmekte ziyâret;

    Bu âlemlerin hepsinde, artar insanda hayret.

 

    Nasıl anlayacak sâlik, yakaza gördüğünü?

    Çözmek için aranır beş şart, bunun düğümünü.

 

    Bilincine sâhip olur bulunduğu o yerin,

    Ve bulunduğu zamanın; hiç düşünmeden derin.

 

    Bilinç ile, uyanıklık ve uyku arasında

    Kim olduğunu da bilir, kezâ durumunu da,

 

    Sâlik de yol bulmuş olur böylece Melekût’a

    Rûhânîlere karışır, mecbûr olur sükûta.

 

    Nebîler ile Evliyâ eder onu ziyâret;

    Cümlesinin himmetiyle artar sâlikde gayret.

 

 

    Cenâb-ı Peygamber ile karşılaşırsa sâlik,

    Tekâmülü sürer gider, aslā edilmez tâlik.

 

    Bâzan da bu mutlu mürîd şeş cihetten yansıyan

    Rab’bının sesini duyar, hayrân, ve ayan beyan.

 

    Fakat bâzen de Şeytân’dır yakazada görünen;

    Sâliğin nefsini okşar ona hissettirmeden.

 

    Yakazadan sonra eğer sıkıntı etse zuhur,

    Kibir ve nefsâniyetle sâlik olsa bîhuzur,

 

    Şeytânî bir tezâhürdür; idrâk etmeli bunu!

    Cinler dahi zuhur etse, def etmeli topunu.

 

    Az konuşup hem az yiyen, ve az uyuyan sâlik

    Olur Pîr’in himmetiyle tüm bu ahvâle mâlik.

 

    Bunları idrâk eder de hepsini hazmederse,

    Rahatça yükselecektir bundan sonraki derse.

 

*  *  *

 

U ş ş â k î – M e l â m î l e r i n

“S e y r – i    S ü l û k – ı    C e d î d” i

 

VII-15.     Kısaca, “evham ile cihad”dır seyr-i sülûk;

    Kahrolur, bu cihadda, nefislerdeki mülûk[286] .

 

    Nefsin ki yedi başlı büyük bir ejderhâdır;

    Muharriki, Dünyâ’ya yönelik iştihâdır.

 

    Bu iştihâ her şeyi ta’dil ve tağyir eder;

    İhdâs eder evhâmı, umûrunu da heder.

 

    Nefs-i Emmâre‘n sana kötülüğü emreder;

    Kelime-i Tevhid‘le bunun etkisi biter.

 

    Nefs-i Levvâme‘n seni vehhâm, müvesvis kılar;

    Lâfz-ı Celâl zikri de seni tövbeye salar.

 

    Hazmedemezsen eğer “Levvâme”deki cevri,

    Tekâmülün duraklar, ve hattâ döner geri.

 

    Nefs-i Emmâren bile, evhâmınla, dirilir;

    Zuhur eder hatâlar, “zâhirlik” geri gelir.

 

    Şüphe eder bu derste Mürşid’inden saf mürîd;

    Ama bu derstir, ancak, gelecek için berîd.

 

    Bu derste açılmakta sana rûyâ âlemi;

    Müş’irdir bu rûyâlar batnındaki gizemi.

   

Varsa, ortaya çıkar Velâyet yeteneğin;

    Bu derste hizmetlerin olmalı “kör deyneği”n.

 

    Nefs-i Mülhimme‘ninse iki vechi bulunur;

    Süflîsinden hazer et! Ulvîsi olur pür nûr.

 

    Ulvî ilhâma mazhar olursun ismiyle;

    Aşkın ve şevkin artar; bunu iyi fehmeyle!

 

    Hak ismini çekedur tâ ki lûtfetsin Hannân!

    Nefs-i Mutmainne‘de bulacaksın itminân.

 

    Nefs-i Râziye‘ye de gelince işin kolay;

    Hayy ismi hörmetine füyûzâtı  bir alay.

 

    Kayyûm ism-i şerîfi rûhâni fethe muzaf;

    Bir bakarsın, olmuşsun Velâyet’le muvazzaf.

 

    Böylece gelmiş olur Hak‘dan büyük atiyye;

    Nefsinin bu tavrına derler Nefs-i Marziyye.

 

    Bil ki herkes eremez Velâyete bu derste;

    Gene de füyûzâtı saçılır deste deste.

 

    Kahhâr zikriyle de sen nefsini kahredince,

    Nefsin, Velî değilsen, bilâ levn olur önce.

 

    Sonra kemâle erer, tahakkuk eder gâye;

    Budur Nefs-i Kâmile, ya da Nefs-i Sâfiyye.

 

    Nefsin yedi tavrı da tamâm olur böylece;

    Tümden çözülmüş olur nefis denen bilmece.

 

    Böyle sona ermekte cihâdın nefse karşı;

    Yedi semâyı aştın; taleb et artık Arş’ı.

 

    Hâlâ Velî değilsen, bu hâlin hıfzı zordur;

    Dikkatli ol, etmesin, yeniden günâh sudûr!

 

    Kahhâr‘dan sonra hemen sırayla olur âmed[287] :

    Vehhâb, Fettâh, Vâhid‘le Ahad ve son ders Samed.

 

    “Sepeti var Samed‘in” der hep Mürşid-i Kâmil;

    Nefsin, idrâk olunmaz, neyi olduğu âmil.

 

    Kalabilir bu derste mürîd, Mürşid’den ırak;

    Bâzıları için bu, geri dönülen durak!

 

    Bu makāmda sanki bir cesed olmalı mürîd;

    Râbıtası kuvvetli, enâniyyeti cerid.

 

 

    Mürşid’inin nutkuna tam anlamıyla teslim,

    Evhâmından âzâde, aklı ve kalbi selim.

 

    Aksi hâlde Mürşid’den üstün görür kendini,

    Âciz kalır idrâkden, nefsinin bu fendini.

 

    Bu derste, Kıtmîr gibi, sâdık olsun mürîdân;

    Nazara her ân müştak, her ân teslîm ve handân.

 

    Sohbetidir Mürşid’in, bu makāmda koruyan;

    Sırrı dahi “Samed”in bu kabil olur ıyân.

 

    Hafîz Allāh!  İhvânı Sen koru bu dersde de,

    Benzesinler, Ehlullāh irşâdıyla, cesede.

 

    Samed‘i de geçeni sayarlar artık reşîd;

    Meşâyih-i Rüsûm’dan sayılır böyle mürîd.

 

    Hafî ve celî zikri ta’lime izni vardır;

    Bu kadarıyla bile kemâlât olur sâdır.

 

    Tarîke göre Esmâ’ bâzan “tek”, bâzan “iki”;

    Çoğunda yedi Esmâ’ reşîd kılar sâliki;

 

    Kimisinde “oniki”, bâzan “yirmi sekizdir”;

    Bâzısında “otuzbeş”, hattâ “kırkiki” denir.

 

    Ammâ icâzet için, genelde, “yedi” kâfî;

    Uşşâkîler’de ise “oniki” olur vâfî[288] .

 

    İsterse yetmişiki Esmâ’ çeksin bir derviş,

    Velî değilse başlar yeniden vehim, teşviş.

 

    “Levvâme”de büyüyen vehim, vesvese, hayâl

    Mâhiyet değiştirir, nefsine olur ıyâl.

 

    Sâlike ilim gerek kurtulmak için bundan;

    Mürîdi sohbet, nazar ve ilim kılar handân.

 

    Sonuncu dersten sonra, bunun için, has Mürşid

    Merâtib-i Tevhîd’le kılar ihvânı reşîd.

 

    Merâtib-i Tevhîd’e sülûk eden bir sâlik,

    O kimseye benzer ki, üç kat libâsa mâlik.

 

    Ef’al, sıfat, zât diye anılır bu libâslar;

    Soyundukça bunlardan, gider gönülden paslar.

 

    Sâlik de fakîr olur ve tüm ârâzdan berî;

    Diline pelesenktir, artık, “El fakrü fahrî”[289] .

 

 

    Üryân[290] kalan bu sâlik, İlâhî Rahmet ile

    Üç kat telbîs edilir[291] , bu ahvâl sığmaz dile.

 

    Her libâs izhar eder sâlikden İşleyen‘i;

    Cesed olsa da köhne, Rûh’udur her ân yeni.

 

    “Fenâ Mertebeleri” zevkan edilir telkîn;

    Bekābillah’la sâlik olur Bekā’da sâkin.

 

    “Lâ fâile illallāh”[292] Tevhîd-i Ef’aldir, bil!

    Bu idrâkle sâlikde ifnâ olunur fiil.

 

    “Lâ mevsûfe illallāh”[293] Tevhîd-i Sıfat demek;

    Sıfatları ifnâya yönelir bütün emek.

 

    “Lâ mevcûde illâ [294] Tevhîd-i Zât’ın zikri;

    Bu makāmda yok olur Zâtullāh‘ın tüm mekri.

 

    Merâtib-i Fenâ’da yok olur bütün a’râz;

    Sâlik hâdis[295] olandan etmiştir artık i’râz[296] .

 

    Sonunda nisbet eder Hak‘ka her şeyi sâlik;

    Alelıtlak[297] kesrette vahdete olur mâlik.

 

    Cem makāmında mürîd Hak‘kın Zât‘ıyla mevcûd;

    Bu idrâk ile, Hak‘ka, Hak ile eder sücûd.

 

    Bu makāmda Hak zâhir, cümle halk bâtın olur;

    Nereye dönersen dön, eşyâ mir’âtın olur.

 

    Hazretü-l Cem’de olur garip keşifler vâkıy.

    Sâlikse, artık, Hak‘kın sıfatlarıyla bâkıy;

 

    Bu makāmda Hak bâtın halksa zâhir olur, bil!

    Sıfatı Hak‘dan olan, halkın indinde mukbil!

 

    Cemmü-l Cem, “Mâ remeyte, iz remeyte ” mazhârı;

    Sâlikden işler Hak‘kın ef’ali ve âsârı.

 

    Müdrîk olur, böylece, sâlik hüviyyetini;

    İktisâb eder, artık, mutlak hürriyyetini.

 

    Keşfedince sırrını zâhirdeki mevcûdun;

    Bu, ilmen idrâkidir, bil, Vahdet-i Vücûd’un;

 

    Bekā mertebeleri böylece olur itmâm;

    Bekābillâh zevkiyle sâlik de olur tamâm.

 

    Bu bir ilmî kemâldir ki az kimseye nasib;

    Hâmilinin hâli de Emrullāh’a münâsib.

 

 

    “Ma remeyte…” sırrının odur tecellîgâhı,

    Ve tevhîd neş’esinin kesretteki tezgâhı.

 

    Fakîrken Ganiyy oldu, meyyit iken de Zinde;

    Yürüyen bahtiyârdır böyle Zâtın izinde.

 

    Başlangıçta zâhirdi, bâtınını sır kılıp;       

    Şimdiyse Bâtın oldu, zâhiriyse bir kalıp.

 

    “Ferdî Hikmet” uyanır bunu yaşayan Er’de;

    Hem Kibrît-i Ahmer’dir, hem de şifâ her derde.

 

    Kim ise, Hüviyyeti ârif ve de mümeyyiz,

    Mekr-i ilâhî olur bilâ levn, bilâ remiz!

 

    Ayna gibi âşikâr cesim bir eşyâ dahi

    Fark edilmez de, onda, akis sanılır sâhi.

 

    Ârifler bile bâzen teşhis edemez O’nu.

    Kim nereden bilsin ki Has Velî olduğunu?

 

    Etse Mi’râc tahakkuk, bu sülûkde sâlike,

    Gene bir Mürşid gerek, çünkü var bir tehlike.

 

    Mi’râc’ın hazmı dahi Kâmil Mürşid’le olur;

    Velî, taşkın cezbeden, bu irşâdla korunur.

 

    Zâhir‘in ve Bâtın‘ın ummânlarını hâmil

    Hazret-i Hızır gibi olur Mürşid-i Kâmil.

 

    Birbirine karışmaz Kâmil’de bu ummânlar;

    Kâmil, bir berzahtır ki bunu Kâmiller anlar.

 

    Avâlimin cümlesi: vehim ve zıll-i hayâl!

    Bu idrâk ile bulur tüm bu nesneler zevâl.

 

    Vehm-i a’zam, kendine atfettiğin vücûddur.

    Beşer de bu vehimle olmakta Rab‘bından dûr.

 

    Seyr-i sülûkla beşer olur vehimden âzâd;

    Sırr-ı Hak‘kın idrâki kılar feyzini müzâd[298] .

 

    Uşşâkî-Melâmî’nin seyr-i sülûku zordur

    Ammâ evhâmını da yakıp yok eden kordur.

 

    Rab‘bin lûtfu kılınca vehmi hâk ile yeksân,

    Seyr-i sülûk sonunda: hür, saîd[299] olur İnsân.

 

*  *  *

 

 

 

Mûsâ ile Firavun Kıssası

 

VII-16.     Hikmet-i İlâhî’nin, bil ki, remzidir deniz;

    Bu bahre daldığında cehlinden kalmaz hiç iz.

 

    Nefsinin firavunu, cevrederken kibirle,

    Perde olur necâta ilâhî bir cebirle.

 

    Hikmete gark olursun sen eninde sonunda,

    Mûsâ’nı izler isen açmış olduğu yolda.

 

*  *  *

 

Cervantès’in Don Kişot’u Kimdir?

 

VII-17.     Hiç anlaşılmamış, yazık, hakîm Cervantès!

    “Don Kişot”u nasıl da, herkes, roman sanmış? Pes!

 

    Nefs-i Emmâre’sinin azdırdığı “Don Kişot”

    Vehme mağlûb beşerdir, kibri olmuş kaşalot[300] .

 

    “Sanço” denen temkîne aslā etmez i’tibâr;

    Sefildir bu hâliyle, ammâ zâhiren kibâr.

 

    “Rahmânî Nefes” gibi üfürürken şu rüzgâr,

    Neyî remzeder durur? Bilmez bunu nâbekâr[301] .

 

    Yel değirmenlerini döndürürken bu Nefes;

    Vehmi de “Don Kişot”a olur zulmânî mahbes.

 

    İdrâksiz kimse için bunlar hep canavardır(!);

    Bunları hedef alan nice “Don Kişot” vardır!

 

    Sonu mâlûm hikâye: “Don Kişot” rezîl olur;

    Şiddetli bir tokat yer, toprağa nâzil olur.

 

    Aman, senden etmesin fâhiş bir hatâ sudûr!

    Bu kıssadan çıkması gereken hisse şudur:

 

    Rahmânî Nefes ile müteharrik olan Er,

    Kahhâr tecellîsiyle, bâgîyi terzil eder.

 

*  *  *

 

 r i f l e r i n     K ı y â m e t i

 

VII-18.     Ey sâlik! Düşün, aceb koptu mu kıyâmetin?

    Kendini tanıttı mı Rûhânî Emânet’in?

 

    Bilinenden farklıdır ârifin kıyâmeti;

    Bir ân değil bir ömür sürmekte fehâmeti.

 

    Nebî’ye göre, çoktur kıyâmet alâmeti,

    Ammâ bir kısmı olur ârifin kıyâmeti.

 

    Hurûc etmiş olur, bil, nefsinden “Beni Esfer”,

    Hayvânî sıfatlardan, görüp, edersen sefer.

 

    “Ye’cûc-Me’cûc hurûcu”, nifâk ve gıybet gibi

    Şer sıfatlar zuhûru. Olma sen bundan gabi!

 

    “Ederse Deccâl hurûc”,  Dünyâ’yı görür yalnız.

    Sizleri teşvik eder, artsın diye malınız.

 

    Rubûbiyyet kompleksi ve de hubb-i riyâset

    Fesad için Deccâl’in bildiği tek siyâset.

 

    “İsâ nüzûl edince” hâkimdir Akl-ı Meâd;

    Âhirete yönelir umûrun misl-i ibâd.

 

    Deccâl’i sende meknûz[302] olan İsâ katleder;

    Nefs-i Emmâre’n artık veremez sana keder.

 

    Pişmanlığın başlamaz çıkmazsa nefsden eğer

    “Dabbetü-l Arz” denilen hayvan ki katle değer.

 

    İşte bundan ötürü bu hayvan katlolunur;

    Akabinde de Nefs-i Levvâme eder zuhur.

 

    “Şemsin garbdan doğması” ne büyük bir saadet!

    Nefsinde tulû’ eden bu vak’adan um medet.

 

    Budur Rûh’un bedenden ayrılma habercisi;

    Mi’râc’ına attığın adımın birincisi.

 

    Akl-ı Küll’ü görürsen “Mehdî çıktı” demektir;

    Bundan sonrası artık ihtiyârsız emektir.

 

    Bu Nûr’la mezheblerin hepsi de mülgā olur.

    Muhammedî Nûr, böyle, gönlüne ilkā olur.

 

    Âb-ı Hayât’ın özü bu Nûr ile yıkanan

    Ârif de bu abdestle olur cân iken Cânan.

 

    Rûhânî Emânet’i böylece idrâk eder;

    Rûhânîlerden olur; ifnâ olur gam, keder.

 

    Ârifin kıyâmeti böylece kopmuş olur.

    “İzâfî varlığı da yok olup” hâmûş[303] olur.

 

    “Ba’s-u ba’de-l mevt”[304] ile hayat bularak Hak‘da

    İtmâm olur Mi’râc’ı, kutlu Rûz-i Mîsâk’da.

 

*  *  *

Ehl-i Ma’rifet ve Meşâyih-i Rüsûm

 

VII-19.     Yalnız zikir, dervişin, arttırır evhâmını;

    Evhâm zabt edilmezse Yol’dan almaz kâmını.

 

    Zikrin tahkîmi için temkin ve irfân gerek;

    İrfânla ifnâ olur vehim denen engerek.

 

    Zikrle dağlanan nefis eder sırrını izhâr;

    İrfânla bağlanırsa olur Esm’ya mazhâr.

 

    Zikr ile şeyh olanlar Meşâyih-i Rüsûm’dur.

    Ehl-i İrfân’a bunlar genellikle husûmdur.

 

    Evhâma yenik düşen, câhil-i Ma’rifettir;

    Hak‘la halkı bilense âbide-i rif’attir[305] .

 

    Müstağnâdir her şeyden, bil ki, Ehl-i Ma’rifet;

    Rûhânî, nûrânîdir; sarmaz onu kesâfet.

 

    Meşâyih-i Rüsûm’dan çekinmeden bu Er’ler.

    Korkusuz ve hüzünsüz Mürebbi‘lik ederler;

 

    Hiç biri kāle almaz kıylukāli, gıybeti;

    Kâfîdir hallerinin vekārı ve heybeti.

 

    Sâdık dost kıl bizleri Ehl-i İrfân’a Yâ Rab!

    Korunsun umûrumuz min el bâb ilel mihrâb!

 

*  *  *

 

Hz. Âdem ile Hz. Havvâ’nın Cennette Yaklaşmaları

Yasak Olan Ağacın Mâhiyeti Nedir?

 

VII-20.     Kaç nehire, kaç göle yansımaka dolunay?

    Bakma sen bu kesrete; Allāh: Ahad, Allāh:Hayy!

 

    Ayın binlerce aksi raksederken sularda,

    Ay tekdir; ammâ aksi, kesîr olur şuurda.

 

    Buna bakıp sen “Tek”i görme “çokluk” olarak;

    Şaşılıkdan kurtul da kalsın şirk senden ırak!

 

    Bu şirkin müsebbibi, bil ki, senin vehmindir!

    “Yasak ağaç” meyvesi vehim, hinoğlu hindir!

 

    Ayağını kaydıran Âdem ile Havvâ’nın

    “Vehmi merak arzusu”, tahrîkiydi Şeytân’ın.

 

    İkisi, bu meyvadan, ne zaman ki tattılar

    Söndü Vahdet idrâki, salt kesrete battılar.

 

    Bundan nâşî onlarda zuhur etti bir “benlik”;

    Gözlerinden silindi Cennet denen memâlik.

 

    Vehim, âdemoğluna, beşerî mi’râs oldu.

    Mutlak ifnâsı gerek, sakîl bir a’râz oldu.

 

    Katolik Kilisesi için bu “İlk Günâh”dı;

    İsâ halâskâr nebî, beşer için penâhdı[306] .

 

    Bu günâhla mülevves doğmaktaydı her beşer;

    Salb-i Hazret-i İsâ ile def olmuştu şer(!)

 

    Oysa bîgünâh olur İslâm’da yeni doğan;

    Mürşid-i Kâmil’lerdir,vehmi tümüyle boğan.

 

    Vehm-i a’zam, kendine atfettiğin vücûddur;

    Bil ki sen bu vehimle Cennet’ten olursun dûr[307] .

 

    Seyr-i sülûkla beşer vehminden âzâd olur;

    İdrâk-i Vahdet ile rütbesi müzâd olur.

 

*  *  *

 

T â r î k a t    Y o b a z l a r ı

 

VII-21.     Olmak istemez isen bir tarîkat  yobazı,

    Taklîd ile yetinme, sen tahkîkden al hazzı.

 

    Teshir etmesin seni aslā hurde-i tarîk[308] !

    Bu en kolay yoldur ki nefsini eder tahrîk.

 

    Taklîd sarhoşluğuyla kabaran nefisçikler

    Bundan ibâret sanır tarîkatı, ve tekler.

 

    Tarîkat bir safhadır, aşılması gerekli;

    Hakîkat’la Mârifet onun ardına ekli.

 

    İlm-i Ledün sağlıyor bu hâli kesbetmeği,

    Buna uyan dervişin hebâ olmaz emeği.

 

 

*  *  *

V  I  I  I  .      B  Ö  L  Ü  M

 

“M E R Â T İ B – İ   T E V H Î D    R İ S Â L E S İ”

 

 

I .  DERS

 

H İ L K A T

 

VIII-1.      Hak makām-ı Gayb‘dayken bilinemez Gerçek‘di;

    Tenzîhden de münezzeh, lâfa gelmez Bir Tek‘di.

 

    Kenz-î Mahfî denilen bu hâli bilmek muhâl;

    Bu varlık düzeyinde Hak her şeyden müteâl[309] .

 

    Bilinmek murâd edip, yarattı avâlimi,

    Habîbi seçerekden, esrârını âlimi.

 

    Taayyünle muttasıf olarakdan ezelde,

    Akl-ı Evvel, böylece, zâhir oldu tez elde.

 

    Bu ilk tecellîydi ki Gerçeği Muhammed’in,

    Vâhid ismine muzaf sırrındandır Hikmet’in.

 

    O Habîb-i Ekrem’in aşkına, etti südur

    Bunca eşyâ ve mânâ.  Anla ki Hilkat budur!

 

    Gayb‘da bilkuvve mevcûd eşyâ böyle halk oldu;

    Bilcümle avâlim de tekmil sûretle doldu.

 

    Sana örnek vereyim, fehmet Hilkat sırrını,

    Ve “lâmevcûd eşyâ”nın Amâ’da makarrını.

 

    Kilden bir kitleye hiç nüfûz eder mi nazar?

    Oysa bu koca kitle nice sûrete mezar!

 

    Çömlekçinin çömleği daha bulmadan vücûd,

    Fehmet ki o, kitlenin hâlâ içinde mevcûd!

 

    Kil kitlesi, gaybında, nice çömleği gizler;

    Çömleğin zuhûruysa bir tasavvuru izler.

 

    İşte böyle halk olur bir günde bunca çömlek,

    Nasıl halk edilmişse bunca arz, bunca felek.

 

    Çömlekçi de ilmini böyle ederek izhâr,

    Bilmeden oluverir Hâlik ismine mazhâr.

 

    Eğer onda bu idrâk olsaydı her an zinde,

    Fâsılasız kalırdı Peygamber’in izinde!

 

* * *

II.  DERS

 

 

İ  K  R  A  ‘

 

VIII-2.      Söyle!  İkra’, Kur’ân’da, yalnız “Oku!” emri mi?

    Böyle mi yorumlamak gerekir bu terimi?

 

    Bir kerre sor kendine “okumak”dan kasıt ne?

    Okurken neyle sâdık kalacaksın sen metne?

 

    Mutlak bir metin gerek, harflerden müteşekkil;

    Önce, gözünle olur harfler zihnine nakil.

 

    Bu mürekkeb eşkâl de yorumlanır aklınla;

    İdrâkine yerleşen medlûlleri sen anla!

 

    Setreder cümle harfi tulû’ ederek medlûl,

    Harfleri de örterek idrâke eder hulûl[310] .

 

    Bu mükevvenât dahî kıraat edilmeli!

    Fakat meçhûlse harfler, medlûlü olmaz celî.

 

    Bu âlemin harfleri, bil ki, Esmâ’ü-l Hüsnâ!

    Bunların terkîbinin mânâ’sı da müstesnâ.

 

    Nasıl ki okuyanda harfleri sırlar medlûl,

    Zâhirler de Esmâ’yı fehmetmemekle mâlûl[311] .

 

    Bir metnin kıraati harflerle mümkün ancak;

    İdrâkse harfe değil, medlûle açar kucak.

 

    Nefs-i emmâre yalnız eşyâya nazâr eder.

    Harfler misâli, Esmâ, gözden silinir gider.

 

    Nebî’nin vasfındandır bu elif-bâ’yı bilmek;

    Aslında, İkra’ emri: “Harfi idrâk et!” demek.

 

    Bundan nâşî Nebî de Rab’ba dua ederdi:

    “Eşyâ hakkında benim ilmimi arttır!” derdi.

 

    İlm-i hurûf İsâ’da celî olan ilimdi;

    Bu ilim İsâ-meşrep evliyânındır şimdi.

 

    Yâ Rabbî, bu fakîri müdrîk-i Esmâ’dan kıl!

    Fehmetsin Rûh‘um Sen‘i, eşyânı da bu Akıl.

 

 

*  *  *

 

 

 

III.  DERS

 

A’yân-ı  Sâbite

 

VIII-3.      A’yân zâhir kılınmakta hükmüyle ilâhi İsmin;

    Sebep: A’yân-ı Sâbite, tüm istidâdına cismin.

 

    Kuludur tâbî’ olduğu İsmin, bil ki her bir varlık;

    Rab‘bını bu İsim’le tanır, bununla çekmez darlık.

 

    Hak ilminde hâlimiz a’yân-ı sâbiteyle belli;

    Böyle bir istidâd bizi kul kılar Rab‘ba temelli.

 

    Ayndaki istidâdın zuhûra geliş şekli bizde

    Hak ilminde sâbittir, vücûda büründüğümüzde.

 

    Hak‘kın vücûdundadır, bil tecellîsi mevcûdâtın;

    Ne aynı ne gayrıdır; Hak olur, bunda, yalnız Bâtın.

 

*  *  *

 

A  Y  N  A

 

VIII-4.      Aynaya baktığında görmektesin kendini.

    Lâkin, bu idrâk sırlar vehminin de fendini.

 

    Ayna içine nasıl ediyorsun ki rihlet[312] ?

    Sen misin aynadaki tecellî? Bir tahlîl et!

 

    İki boyutlu ancak, fehmeyle ki, gördüğün;

    Sense üç boyutlusun. Burda, işte, kördüğüm!

 

    Sağ elini kullansan, aynadaki solaktır.

    Bunun sırrı aynanın sırrına muallâktır[313] .

 

    Şu hâlde bu tecellî aynın değildir senin.

    Ama gayrın da değil! İdrâk et, derin derin!

 

    İşte sana bir misâl, mantıka da aykırı;

    Zîrâ, bir şey: bir şeyin ya aynıdır, ya gayrı!

 

    Akl-ı Meâş’a göre yoktur bir üçüncü hâl.

    Bu örneğin fehmi de bu Akl’a göre muhâl.

 

    İşte Hak da bu Kevn’i Kendi’ne seçti mir’ât.

    Bu aynada seyretti tecellîsini kat kat.

 

    Bu kapsamda mahlûkat aynı olamaz Hak‘kın.

    Ama gayrı da değil! Rab‘bim, şu işe bakın!

 

    İnce bir idrâktir bu. Sakın kaymasın ayak!

    “Panteizm”e düşmeden fehmedilsin bu siyâk[314] .

 

    Kevn Hak‘kın aynasıdır, nereye bakarsan bak!

    İnsanı ârif kılan bu sibaktır[315] , bu sibak!

 

*  *  *

 

 

IV.  DERS

 

A’RÂZ  VE  HÜVİYYET

 

VIII-5.      Bir parçacık balmumu: özel kokusu olan,

    Yumuşakça ve sarı, hem kolayca yoğrulan

 

    Bir cisimdir ki sonlu, sınırlı hacma mâlik;

    Onu emrâza karşı eczâ da kılmış Hâlik.

 

    İyice cıvıklaşır ısıtırsan sen bunu,

    Hacmı artar, aklaşır rengi de enikonu.

 

    Görünüş de değişir değişince tüm a’râz;

    Ama, hüviyyet için, bu aslā olmaz maraz.

 

    O, hüviyyeti mahfûz, gene bir balmumudur.     

    Biraz daha ısıtsan bir sıvı eder südûr.

 

    Buharlaşır, daha çok ısıtsan: sıvı kalmaz.

    Buhar hâlinde bile hüviyyet tâdil olmaz.

 

    Buna benzer bir misâl için düşün insanı!

    Yaşlansa, hasta olsa ya da azalsa kanı,

 

    Ameliyât da olsa, hattâ taşısa protez,

    İnsanlığı değişmez! Elhak, muhkemdir bu tez!

 

    Şu hâlde a’râz ile hüviyyet ayrı şeymiş.

    A’râzın gizlediği hüviyyeti kim bilmiş?

 

    Bir şeyin a’râzı çok ama hüviyyeti bir!

    Bunu idrâk etmeli olmadan mütekebbir.

 

    Mâdem ki bu a’râzın ardında hüviyyet var,

    Ve a’râz perdeleri olmakta sana duvar,

 

    Bir kere de sormalı: “Görünen bu âlemin

    Nedir ki hüviyyeti ve dayandığı zemin?”

 

 

*  *  *

 

V.   DERS

 

MÜREKKEP İLE HARFLER

 

VIII-6.      Mürekkep, kalem ile, harflere şekil verir.

    Bu şekiller cem’ olup heceleri belirtir.

 

    Hecelerin cem’i de kelimeyi doğurur.

    Kelimeler yan yana bir cümleyi yoğurur.

 

    Cümle, sana, mâ’nâlı ya da mâ’nâsız gelir.

    Bununla ya bir hayır ya da bir şer dirilir.

 

    Yorum senin! Bakarsan, yalnızca bu mâ’nâya,

    Mürekkep de, gözünde, duhûl eder fenâya.

 

    Bu dizili harflerle uyanan vehim, hayâl,

    Tahrîk eder yorumu, mürekkep olur muhâl.

 

    Ammâ sen bu evhâmdan edersen sarf-ı nazar,

    Mürekkep de tümüyle yoruma olur mezar.

 

    Mürekkeptir bâtını hurûfâtın, yorumun!

    Ekvâna bak bir de sen; düşün, nedir durumun?

 

    Emsâlidir mürekkep, bil, Vücûd-i Mutlak’ın.

    Yorumlarken eşyâyı, sen, kâmil tavır takın!

 

    Görür isen eşyâyı, fehmi zordur Vücûd’un.

    Yönelmekse Vahdet’e, sönüşüdür mevcûdun.

 

    Bunu iyi fehmet ki temyizin olsun rakîk[316] ;

    Ve meşrebin de “alâ târîk-i ehl-i tahkîk”[317] !

*  *  *

 

VI.    DERS

 

DÜKKÂN

 

VIII-7.      İki türlü bakılır bir dükkân vitrinine;

    Cama bakarsan, ardı gelemez idrâkine.

 

    Vitrinin içindeki eşyâyı seçse idrâk,

    Bu sefer de cam kalır fehm-ü idrâkden ırak.

 

    Zâhire itibârın bâtını gözden siler;

    Bâtına meclûbiyet, bil ki zâhiri eler.

 

    Vahdeti idrâk muhâl, a’râza takılırsan;

    Kaplarsa seni Vahdet, kesret de olmaz tasan.

 

    Hem kesrette Vahdet’i, hem Vahdet’te kesreti

    Müdrîk kıl bizi Yâ Rab!  Lûtfet bize Hikmet’i.

 

*  *  *

 

VII.   DERS

 

VAHDET-İ VÜCÛD

 

VIII-8.      Âriyet isimlere kafanı takma sakın!

    Zîrâ Hak sana, bil ki, şah damarından yakın!

 

    Donmuş suya “buz” dersen, bu, âriyet isimdir.

    Sende “benlik” vehmini sağlayansa cisimdir.

 

    Aslına bakarsan buz düpedüz sudur ancak.

    Bir düşün!  Kim, bu cismin ardında açmış sancak?

 

    Esmâ’ tecellîsiyle aldatma sen kendini!

    Fehmeyle Zât‘ını da yok et vehmin fendini!

 

    Bu idrâkî Mi’râc’la mutlak saîd olursun;

    Bir gün gelir Hak‘kı da hakk el-yakîn bulursun.

 

*  *  *

 

VIII.    DERS

 

REALİZM VE VAHDET-İ VÜCÛD

 

VIII-9.      “Gerçek” denilen meçhûl farklı idrâk olunur;

    Kıstasıdır idrâkin “Akıl” denilen şuur.

 

    Bir göz atın etrâfa: kesrette her şey farklı.

    Ama tâciz etmiyor bu fark Gündelik Aklı.

 

    Buna göre: her şeyin bir hüviyyeti vardır.

    Hüviyyete göre de a’râz olmakta sâdır.

 

    Asıl olan: hüviyyet; a’râz ise geçici;

    A’râza meclûb[318] akıl, bundan nâşî, seçici.

 

    Seçmek, zâten, kesreti müş’irdir.  Anla bunu!

    Hasletidir bu aklın, farklı görmek topunu.

 

    Gündelik Akıl aslen zaaf ile mâlûldür.

    A’râzın temyizinde yanılgısı mebzûldür.

 

    “Şu dal incedir”de, dal: hüviyyet; ince: a’râz.

    Görünürde: dal kadîm; ince, yalnızca, garaz[319] .

 

    A’râzla vasfedilir hüviyyet nokta nokta;

    Varlık da bir sıfat ki a’râzdan sayılmakta.

 

    Gerçek, bu çerçevede fehmedilirse şâyet,

    Realizm adınadır bu bâbdaki[320] rivâyet.

 

    Bir başka idrâkteyse alınır Vücûd öne.

    Tek Varlık bu Vücûd‘dur. İdrâk döner bu yöne.

 

    Olur Akl-ı Meâd‘ın işi bu özel idrâk;

    Vücûd‘un fehâmeti ancak bununla berrâk.

 

    Bâtın‘ı setrederken bu mevhûm hüviyyetler

    Vasfederler Vücûd‘u, âşikâr, birer birer.

 

    Yalnızca Vücûd olur aslî Hüviyyet bunda;

    A’râzdır diğerleri, bil, eninde sonunda.

 

    Tek kadîm gerçek: Vücûd; gayrısıysa hep hâdis.

    Bu idrâke vüsûl zor: beşer, vehminde hapis!

 

    Bu yüksek fehâmete Vahdet-i Vücûd denir;

    Bu idrâkin hâmili olur serâpâ münîr.

 

    Realizm idrâkinde eşyâ apaçık zâhir;

    Buna, Gündelik Akıl olmaktadır müzâhir[321] .

 

    Vahdet-i Vücûd‘daysa eşyâ yalnızca hayâl!

    Nefis, fakat, Gerçeği çarpıtmağa pek meyyâl.

 

    İdrâk-i Hakîkat’da, avâm: bakar-kör, hâsir[322] !

    Akl-ı Meâd sâhibi Ulülelbâb‘dır[323] basîr.

 

    Aslında Vücûd hiç de gizlemiyor Kendini;

    Müdrîkdir Akl-ı Meâd tüm eşyânın fendini.

 

    Sen Akl-ı Meâd‘la bak: kesrette Vahdet’i gör!

    Gündelik Akl‘a tapan hem şaşıdır, hem de kör.

 

    Zâhirden ibârettir, avâlim, bilâ ilim;

    Oysa Havas bilir ki salt a’râzdır avâlim.

 

    İki kutup:  Realizm ile Vahdet-i Vücûd.

    Bu idrâk ile beşer, İnsân olur ve mescûd.

 

 

*  *  *

 

 

IX.    DERS

 

 

TEVHÎD-İ  EF’AL

 

 

VIII-10.    Senin mi fiillerin? Nedir bu gizli kibir?

    Ef’alin Hak‘ka ait; tövbe et, tekbir getir!

 

    Nefsinin vehmidir, bil, fâil olduğun sanmak;

    Kendini Rab olarak görmeğe kalmış ramak[324] !

 

    Ef’alini hikmetle yaratan Rab‘dır ancak;

    Bu idrâk ile sen de saf kulluğa aç kucak.

 

    Vermedikçe Rab‘bına ef’alini bittemyiz[325] ,

    Olur musun ef’alin künhünü hiç mümeyyiz?

 

    “Lâ fâile illallāh” Tevhîd-i Ef’al’dir, bil!

    Bu idrâkle sâlikde ifnâ olunur fiil.

 

    Karagöz perdesinde bir sûretsin, bakar-kör;

    Sen, ef’ali yaratan O Ulu Üstâdı gör!

 

    Olur cüz’î irâde, perdesi basîretin;

    Kezâ muharrîkidir, nefis denen meretin.

 

    Bu cüz’î irâdeyi söküp atsan fehminden,

    Geriye ne kalırdı, bak bakalım, kendinden?

 

    Pâdişah huzûrunda emre müheyyâ bir er,

    Sultânî irâdeye tâbi’ olarak bekler.

 

    Kendi irâdesiyle bir iş yapması muhâl.

    Meslûbü-l irâdedir; huzûrda cârî bu hâl.

 

    Hak huzûrunda olmaz irâde emâresi!

    Bu, cebr-i izafî ki edebin irâesi.

 

    Huzurda bulunana ârif olunur ıtlak;

    O’nun tâbi’ olduğu cebir de cebr-i mutlak.

 

    Var sen cebr-i mutlaka tâbîliğini fehmet;

    Ef’ali de Hak‘dan bil; bu fakr ile bul rahmet!

 

 

*  *  *

 

 

 

   

 

 

 

X.    DERS

 

TEVHÎD-İ SIFAT

 

VIII-11.    Nûruna bak Güneş’in!  Ne garip bir tecellî!

    Sâyesinde bu nûrun, binbir renk mütecellî.

 

    Vâhid işte böylece halketmekte Kesret‘i;

    İnşâallāh anlarsın bundaki işâreti!

 

    Esmâ‘nın emsâlidir bu renklerin her biri;

    Bu idrâk iledir ki olur mürîdân diri.

 

    Nûr-i Zât‘in remzidir, Güneş, İlm-i Ledün’de;

    İrfân’ın mebdeidir[326] bunu idrâk, bugün de.

 

    Sırr-ı Vahdet’i, mürâd, bu idrâkle fehmeder;

    Bu irfânla silinir gönlünden gam ve keder.

 

    Bu Nûr ile nûrlanan eşyâ renk hammalı mı?

    Yoksa eşyânın rengi, söyle, kendi malı mı?

 

    Her şey isti’dâdıyla kazanır bu a’râzı;

    İsti’dâd nisbetinde olur Esmâ’dan râzı.

 

    Bu evsâf-ı zâhire[327] , yansıyorken Esmâ’dan,

    Öz malın olur mu hiç seni kılsa da handan?

 

    “Lâ mevsûfe illallāh” Tevhîd-i Sıfat demek;

    Sıfatları ifnâya yönelir bütün emek.

 

    Bundan nâşî sendeki sıfatlar Hak‘kındır, bil!

    Hak‘ka ver sıfatını da indinde ol mukbil.

 

*  *  *

 

XI.  DERS

 

TEVHÎD-İ  ZÂT

 

VIII-12.    Vahdet’e giden tarîk önce Tevhîd’den geçer.

    İdrâki için bunun, Mürşid misâller seçer.

 

    Fehâmet, idrâk, temyiz misâl ile bilenir.

    Vesvese, vehim, hayâl ancak böyle elenir.

 

    Temyizi tahkîm eden müstesnâ misâldir Su.

    Tetkik et fehâmetle, vehmin kurmadan pusu.

 

    Donsa da, ya da Su‘dan buharlar etse sudûr,

    Bu zuhûrun ardında bulunan yalnız Su‘dur.

 

    Aslı yalnız Su olan kar zerrelerini gör!

    Hayrân ol tenevvü’e, idrâkin değilse kör.

 

    Cevhere bütün a’râz âriyeten[328] eklenir.

    A’râzla mücehhez Su böylece çeşitlenir.

 

    Su zerrâta “kadîm”dir, hem de onun “bâtın”ı;

    Zerrâtsa “hâdis” olur; bu mümkünâtı tanı!

 

    Su‘da da zerrâtta da Vücûd aynı. Farklı: hâl.

    Zerrâta, bundan nâşî, Su‘yun “hulûl”ü muhâl.

 

    “Vücûd” hep aynı vücûd; bu da Su‘yunki ancak.

    Zerrâtın zuhûruna yalnız Su açar kucak.

 

    Hem izafî hem hayâl, vücûdu bu zerrâtın.

    Sonu Su olur, âhir, bütün taayünâtın.

 

    Kar zerreleri aslā Su‘yun aynı değildir,

    Olurlar ancak Su‘yun bu Vücûd’unda zâhir.

 

    “Vücûd bakımından Su“: aynıdır, mevcûdâtın;

    Kesret zâhirdir ama Vücûd Tek‘dir ve Bâtın.

 

    Bir bakıma, gayrısı da değil bunlar Su‘yun.

    Zerrâtın mâhiyeti hakkındaki bu oyun,

 

    A’râza yönelirsen örter sana Vücûd‘u;

    Kesret içre görürsün artık sen de mevcûdu.

 

    Hak‘kın Hâlik ve Bedi’ esmâsının âsârı

    Olarak halk olunan zerreler bulsa nârı,

 

    Hörmetine Mümît‘in terkeder a’râzını;

    Su‘da fânî olarak tadar Vahdet hazzını.

 

    Emsâli fehmederek anla gerçek fâili:

    Sıcaklık, bu zerrâtın, olmakta Azrâil‘i!

 

    Isıyla yok olunca zerrâttaki tüm a’râz,

    İnkılâb eder Su‘ya, hepsi de bilâ ivaz[329] .

 

    Bu inkılâbı müdrîk ne kadar varsa zerre

    Beyânda, lisân-ı hâl üzre, binlerce kerre:

 

    Emânetti bu a’râz, bu ahvâl ise düyûn[330] ;

    İnnâ li-l mâ’i, ve innâ ileyhi râciûn[331] .

 

    “Lâ mevcûde illâ Hû” sırrı böyle fâş oldu;

    Nûr-i Zât parlayınca kesret de hemen soldu.

 

    Anladın ki ef’alin, sıfâtın ve zâtının

    Zâhiri: evhâm imiş; Zât Nûru‘ymuş bâtının.

 

    Bu idrâkin zevkiyle olursan mest-ü hayrân

    Tevhîd-i Zât üzere edersin seyr-ü seyrân.

 

*  *  *

 

XII.  DERS

 

“Tevhîd-i Zât” Mertebesini Zevk Eden

Dervişin Ahvâlini Beyân Eder

 

VIII-13.    Bana “Şeyh’dir” demişler. Vallāh kuyruklu yalan!

    Eyâ[332] mürîd, aldanma! Şeyhliğim yok! Ben hiçim!

 

    Nûr‘unun lem’asıdır, Rab‘bimden bana kalan!

    Eyâ mürîd, aldanma!  Bilâ vücûd bir hiçim!

 

    Ne bir dergâhım vardır, ne de âyin yaparım.

    Eyâ mürîd, aldanma! Mülküm de yok! Ben hiçim!

 

    Gönül’dür bana dergâh, tecellîsi tek kârım.

    Eyâ mürîd, aldanma! Âsârım yok! Ben hiçim!

 

    Bizde teşhis ettiğin: Kaynak’dan gelen Himmet!

    Aynalardan akseden sûret misâli hiçim!

 

    Fakîr mahzâ bir kulum; gösteremem kerâmet.

    Eyâ mürîd, aldanma! Ef’alim yok! Ben hiçim!

 

    Hükmederse hayâle “Ganiyy” denen Tecellî,

    Eyâ mürîd, aldanma! Sıfâtım yok! Ben hiçim!

 

    Olmakta hüviyyetim ancak ârife celî.

    Zâhirim: Rab‘bın mekri; zâtım da yok! Ben hiçim!

 

    Nasıl hiçtir bu, hayret, âlem meknûz fakîrde!

    Kanma parıltısına! Varlığım yok; ben hiçim!

 

    Hiçliğim de hamdım da müsellemdir Tekbîr’de!

    İdrâk et mürîd! Fakîr, Kenz-i Mahfî’de hiçim!

 

*  *  *

XIII.  DERS

 

VIII-14.    Kim ki Tevhîdi Zât’ı bir kere eder idrâk,

    Bu avâlim kendine artık olamaz zerrâk[333] .

 

    “Lâ mevcûde illâ Hû” mazharı olan bir er,

    Tevhîd-i Zât’ın dahi Sırrü-s Sır’rına erer.

   

“Ka’b-ı Kavseyn”de uruc kavsı böyle tam olur;

    Mürîd nereye dönse orada Hak‘kı bulur.

 

    Tevhîd-i Zât idrâki, bil ki iki türlüdür;

    Her türünden füyûzat akmakta güldür güldür.

 

    Birinde kalben tadar Vahdet’in ezvâkını[334] ;

    Diğeriyse Mi’râc’dır: şeksiz tanır Hak‘kını.

 

    Bu makāmda a’râz da zâtlar da Hak‘kın ancak;

    Aslen hiç olan mürîd burada Hayy olacak.

 

    Âb-ı Hayât işte bu! Ölümsüz, içen bundan!

    Bu makāmdan dönenler artık handân, câvidan.

 

    Ne mutlu, tamâm oldu “Fenâ Mertebeleri”!

    “Bekābillâh”a koşar artık Allāh‘ın eri.

 

*  *  *

 

XIV.  DERS

 

MAKĀM-I CEM

 

VIII-15.    Cem‘e vâsıl olanın garip olur ahvâli;

    Hak‘dır burada zâhir; halksa bulur zevâli.

 

    Hak‘kın Zât‘ıyla, mürîd, giyinmekte bir libâs;

    Beşeriyyeti olur zâhirî bir iktibâs.

 

    Cem makāmında mürîd Hak‘kın Zât‘ıyla mevcûd;

    Bu idrâk ile Hak‘ka Hak ile eder sücûd.

 

    Hak ile Hak olmuştur; edilmez artık tadlîl[335] ;

    Ârif için ahvâli yalnızca Hak‘ka delîl.

 

    Sır‘rıyla parıldayan apâşikâr bir mâhdır[336] ;

    “Fe eynemâ tüvellû, fe semme vechullāh”dır.

 

    Bu makāmda mürîde cümle halk bâtın olur;

    Nereye dönersen dön, eşyâ mir’âtın olur.

 

    Bütün zâhirî esbâb ifnâ  olur gözünde;

    Sebebü-l Esbâb[337] ile fâil olur ve zinde.

 

    Hiç bir çile, meşakkat döndürmez O’nu Hak‘dan;

    Helâl eder hakkını herkese, bil ki, sıdkan.

 

    Hak‘kın Kelime‘sidir; evsâfı Rûhullāh‘dır;

    Eğer temyîz edersen, ne emîn bir penâhdır!

 

    Bu makāmda çözülür İsâ’nın tüm esrârı;

    Olur zîrâ, Sırrü-s Sır, Rûh‘un aslî makarrı.

 

    Nasıl olursa namaz mü’minlerin Mi’râcı,

    Oruç da bu makāmın remzidir ve sirâcı.

 

    Mahzâ Rahmet olmakta Cem‘i zevk eden mürîd;

    Kılmaktadır bu makām İnsân‘ı aslî, ferîd.

 

*  *  *

 

XV.  DERS

 

MAKĀM-I HAZRETÜ-L CEM

 

VIII-16.    Hazretü-l Cem makāmı ekmelü-ş Şerîat’dır;

    Sâlikde Hak sırlıdır, halkdır ortada sâdır.

 

    Esmâ’ü-l İlâhî’dir tulû eden her yerde;

    Bu idrâk ile sâlik, merhem olur her derde.

 

    “Esmâ’ ile tasarruf” bu makāmda verilir;

    Esmâ’ ilmiyle, bil ki, ölü bile dirilir.

 

    Eşyâ ilmi Esmâ’ya rabt olur kemâliyle;

    Esmâ’yla fehm olunur her bir zâhirî hiyle.

 

    Hak, âleme etmekte, Esmâ’sıyla tecellî.

    Bunun fehmiyle doğar, bil ki, Hikmet-i Âlî.

 

    Hak‘ka ulaşan iptir her bir Esmâ’ü-l Hüsnâ;

    Ancak bu idrâk ile olur beşer müstesnâ.

 

    “Tecellî” bir fiildir; anlamı: “zâhir olmak”;

    “Mazhar”:  “zuhûrun yeri”;  “tulû’ etmek”se: “doğmak”.

 

    Nebî için halkoldu bilumûm arz-u semâ.

    Muhammed‘dir, biliniz, “Mazhar-ı Küll-i Esmâ’“;

 

    Ey ihvânım!  Tutalım, bu ipin bir ucundan.

    Seyredelim Allāh‘a, ilm-el yakîn ve handân.

 

    Şühûd-ı mânevîyi zordur sığdırmak lâfa;

    Misâller ilâc olur idrâkteki zaafa:

 

    Güneşin nûru tektir ama renkler muhtelif;

    “Bir”den böyle çıkar “çok”, ikisi müteellif[338] !

 

    Âlemdeki eşyâya vurunca Zât‘ın Nûr‘u,

    Elvân-ı ilâhîdir Esmâ’ diye zuhûru.

 

    “Newton Çarkı”nda dahi kesret Vahdet’e döner;

    İfnâ olur yedi renk, hepsi beyazda söner.

 

    Şu çay dolu bardağa atfediniz bir nazar!

    Bakalım bu Hikmet’de bunun için ne yazar?

 

    Bardak: kavî, müşekkel, içindeki bir rızık;

    Pırıl pırıl parlıyor, kimlere olmuş azık!

 

    Bu, görünen bir kaptır; Zâhir ismine muzaf;

    Tasarımcı ve işçi Bâtın‘ında muvazzaf.

 

    Güzel bir şekil verir tasarımcı bu kaba;

    Bedî’ ism-i şerifi mühür vurur bu tab’a.

 

    Şeklin tahakkukunda Musavvir‘dir iş gören;

    Câmi’dir ham maddeyi, bir araya getiren.

 

    Bu üretim bir ilme ve mîzâna dayanır;

    Âlim ve Adl Esmâ’sı olur bunlara sınır.

 

    Bardak, çaydan dolayı, Rezzâk ismine mazhâr;

    Fehmedin! Nasıl, Esmâ’, eder kendini izhâr?

 

    Nice Esmâ’ bilinir Hak‘dan çıkarsa izin.

    Çayı hıfz eden bardak mazharıdır Hafîz‘in;

 

    Bardak, ışıltısıyla, tecellîgâh-ı Nûr‘dur.

    Mekanik direnciyle Kavî olan da odur.

 

    Hanımlara faydası Nâfî isminden gelir;

    Lisân-ı hafî ile, bardak, çok sır iletir.

 

    Aslında, Hayy‘dan çıkan çay yeşil bir nebattır.

    Mümît‘inse eseri tebdîl-i tabiattır.

 

    Bu tecellî ile çay bir ot olur, kupkuru;

    Emrâza şifâ verir çaydaki Muhyî nûru.

 

    Bu bardak kırılırsa, eğer böyleyse kader,

    Elini kesebilir: Kahhâr tecellî eder.

 

    Fehmi geniş olana bardak çok haber verir;

    Habîr‘in de mazharı olduğunu bildirir.

 

    Bunca hikmet ederse tulû’ tek bir bardaktan,

    Hakîm tecellîsidir bunun altında yatan.

 

    Çay dolu bir bardakta, nasıl eder tecellî,

    Görün, onsekiz Esmâ’!  Hepsi idrâken celî!

 

    Nasıl da sırlı kalmış bardakta onca  Esmâ’!

    Düşün! Hangi Esmâ’yı hâmildir arz-u semâ?

 

    Fehmeden mürîdindir bu keşfin bütün kârı;

    Bu sırlılık etmekte izhar ism-i Settâr‘ı.

 

    Ya İnsân-ı Kâmil’de tecellî nasıl olur?

    Biri hâriç tüm Esmâ’ İnsân’da zuhur bulur.

 

    Mütekebbir‘dir Allāh; bu yalnız O‘na mahsus.

    Kibir sâhibi olmak beşere yasak husus.

 

    Mazhar-ı Esmâ’ olan eşyâ hâl lisânıyla,

    Demek, Hak‘kı zikreder, Allāh‘ın ihsânıyla.

 

    Bu da Vehhâb isminin olmakta müsemmâsı.

    Rahmân‘ın cömertliği: hilkatin muammâsı!

 

    Nebî dedi ki:Rab! Tanıt bana Eşyâyı,

    Âşinâ et Nebî’ne ilmindeki ziyâyı.

 

    Ey ihvânım! Böylece, lûtfedildi sizlere,

    Lâtîf ismine uygun bu ziyâdan bir katre.

   

    Mezâhir-i Esmâ’nın temyizini de müdrîk

    Olaraktan, gayretle, edin tezyîn-i tarîk.

 

    Bilin!  Böyle açılır Mi’râc’ınızın yolu,

    Muizz‘in hörmetine izzet bulanlar, dolu!

 

    Bu henüz bir ilk adım, kemâl-i idrâk için;

    Siz, Mürşid’in sunduğu âb-ı hayattan[339] için!

 

    Budur sizi kılacak müdrîk, mümeyyiz, kâmil;

    Ve belki de, himmetle, İlm-i Ledün’nü hâmil.

 

*  *  *

XVI.  DERS

 

MAKĀM-I CEM’Ü-L CEM

 

VIII-17.    Cem’ü-l Cem’e ulaşan mazhar-ı lûtf o kişi,

    Kemâliyle hür olup bırakmıştır teşvişi.

 

    İşleyen cesedinden, nefsinden ve Rûh‘undan

    Şeksiz, şüphesiz Allāh!  Artık O’dur hür, handan.

 

    Her şeyini istilâ etmiştir Yüce Rab‘bi;

    Hep aynı Gerçek olur: Merbûb, Rab ve Mürebbi’.

 

 

    Âlim‘dir: Evvel, Âhir, Zâhir ve de Bâtın‘a

    Bu şuhûdla merbûbdur Rab’binin mir’âtına

 

    Vârisidir Nebî’nin: İlm‘ine, Ahlâk‘ına;

    Hem fâildir, hem teslîm o Yüce Hallâk‘ına.

 

    “Ve inneke le alâ hulkin azîm”[340] mazhârı

    Ahvâli tefhim eder El Lâtîfü-l Kahhâr‘ı.

 

    Bil ki O her hâliyle âlemlere rahmettir;

    Bekābillâh‘da mukîm bir mazhar-ı Samed‘dir.

 

*  *  *

 

MAKĀM-I AHADİYYET

 

VIII-18.    Zevkan tedrîs edilse bile tüm bu makāmât,

    Bâlâsına erişmez bu zevkteki kemâlât.

 

    Yetmez sohbetle nazar, himmet ve hayli emek!

    Ahvâl-i makāmât’ı zordur lâfla kesbetmek.

 

    Vehbî bir oluş gerek Hak‘dan atâ edilen,

    İster buna vuslât de ister rûhânî şölen.

 

    Ama sâlik olursa eğer Mi’râc‘a nâil,

    Bu kıylukāl yok olur; Zât‘ıyla olur Fâil.

 

    O’na böyle verilir makām-ı Ahadiyyet,

    Âlemlere de olur bâb-ı rahmet, hidâyet.

 

    Bu azîm tecellî ki ilmini kılar Furkān;

    Olmuştur Zât‘ıyla da hâzâ “Konuşan Kur’ān”.

 

*  *  *

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

H Â T İ M E

 

 

    Rab’bin emirlerine itaattir Şerîat;

    Nefsine muhâlefet olur künh-i Tarîkat.

 

    Esrâr-ı İlâhî’yi zevkedersen eşyâda,

    Hakîkat‘ın künhüne vardırır seni Hudâ.

 

    İdrâk-i Bekābillâh ile erirsen halkda,

    Bâkıy ve Hayy olursun Mârifet ile Hakk’da.

 

    Sıfatla zâhir iken olmuştur Zât’la hafâ,

    Mahzen-i esrâr-ı Hak şu Ganiyy-i Muhtefî.

 

*  *  *

 

 


 

[1]  Feyyâz: Bol bol ilim dağıtan, feyiz saçan.

[2]  Nebiyy-I Emced: En üstün şerefe sâhip Peygamber.

[3]  Salât-ı dâim: Sürekli namazda olma hâli.

[4]  Şems: Güneş

[5]  Râm: İtaat eden, emre boyun eğen.

[6]  âvaz: Ses, sadâ.

[7]  Zâhir: Görünen, herhâlde.

[8]  Kevn: Varlık âlemi.

[9]  Mekr: Hiyle, aldatmaca.

[10]  Sehhâr: Sihre benzeyen bir kudretle kendine çeken.

[11]  A’râz: İşâretler, alâmetler, vasıflar.

[12]  Avârız: Kazâlar, belâlar, engeller.

[13] Tennûr: Fırın, tandır.

[14]  Meczûb: Cezbolunmuş, çekilmiş; Allāh sevgisi dolayısıyla kendinden geçmiş.

[15]  Nâr: Ateş.

[16]  Hâil: İki şey arasındaki engel..

[17]  İyâz: Sığınma.

[18]  Cebbâr: Kuvvet ve kudret sâhibi, becerikli.

[19]  Settâr: Örtücü, kusurları yüze vurmayan.

[20]  Bînişân: Nişansız, alâmetsiz, belirtisiz.

[21]  Şathiyyât: Bâzı meczûbların zâhirde saçma gibi görünen, fakat şerh ve tahlîli hâlinde mânidâr olduğu anlaşılan söz veyâ nefesleri.

[22]  Vehim: Kuruntu, var olmayan bir şeyi varmış sanma.

[23]  Mebnî: Bir şeye dayanan, kurulmuş.

[24]  Gıybet: Bir şey hakkında kötüleyici sözler, dedikodu.

[25]  Esmâ’: İsimler, Allāh’ın isimleri.

[26]  Meslûbü-l irâde: İrâdesi selb olmuş, irâdeden soyulmuş.

[27]  Cebr: Zorlama.

[28]  Teşviş: Karıştırma, karmakarışık etme, bulaştırma.

[29]  Fânî: Yok olmuş olma hâli.

[30]  Tulû: Doğma, parlama.

[31]  Bahr: Ummân, deniz.

[32]  Bahrî: Ummâna ait.

[33]  Taharrî: Araştırma.

[34]  Ta’n etmek: Sövmek, yermek.

[35]  Zem’ etmek: Kınamak.

[36]  Kāmet etmek: ayağa kalkmak.

[37]  Sîret: Bir kimsenin iç âlemi, hâli, ahlâkı.

[38]  Saîd: Saadete ermiş, mutlu.

[39]  Zevâhir: Görünen şeyler.

[40]  Südûr etmek: Ortaya çıkmak.

[41]  Kıyl-ü kāl: Dedikodu.

[42]  Lâakal: En azından.

[43]  Elvân (levn’in çoğulu): Renkler. Elvân elvân : Rengârenk.

[44]  Nakzetmek: Yalanlamak.

[45]  Yedi Tavır (ya da Etvâr-ı Seb’a): Nefsin yedi tarzı ya da yedi vechesi. Halvetî seyr-i sülûkunda ilk yedi ders.

[46]  Furûat: Helvetî seyr-I sülûkunda ikinci yedi ders.

[47]  Tecellîyat: Helvetî seyr-I sülûkunda üçüncü yedi ders.

[48]  Berk urmak: Şimşek gibi parlak bir Nûr’un zuhuru.

[49]  Pervân olmak. Bir şeyin etrâfında dönüp durmak.

[50]  Kıtmîr: Ashâb-I Kehf’in (Yedi Uyuyanlar’ın) köpeği.

[51]  Elestü bi Rabbiküm?: “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” (âyet)

[52]  Mezcetmek: Katmak.

[53]  Urûc: Yükselme.

[54]  Issım: Efendim.

[55]  Iyân: Belli, açık, âşikâr.

[56]  Mir’ât: Ayna.

[57]  Nuzûl etmek: İnmek.

[58]  Mevt: Ölüm.

[59]  Ebkem: Dilsiz.

[60]  Enfüs: Nefisler.

[61]  Ervâh: Rûhlar.

[62]  Düstûr: Kural, kāide.

[63]  Mestûr: Setredilmiş, gizli, örtülü.

[64]  Hâmî: Koruyucu.

[65]  Makām-I Raşâdet: Allāh’a giden yolda beşeri İnsân ve Reşid kılma yetkisi ve kudretiyle mücehhez kılınmışların makāmı.

[66]  Tahmîl etmek: Yüklemek.

[67]  Derakab: Bundan sonra.

[68]  Azîmet etmek: Yola çıkmak.

[69]  İhvân: Kardeşler. Tarîkatta bir Mürşid-I Kâmil’den feyz alanların tümü.

[70]  Hayâ etmek: Utanmak.

[71]  Muallâkda kalmak: Boşlukta (burada Mürşidsiz) kalmak.

[72]  Tahassür: Hasret çekme, özlem.

[73]  Kevn-ü fesad âlemi: Oluş ve bozuluş âlemi.

[74]  Rabtetmek: Bağlamak.

[75]  Cevr: Çile.

[76]  Fâş etmek: Açıkça ortaya çıkarmak.

[77]  Vuslat: Kavuşma.

[78]  Ağyâr: Düşmanlar.

[79]  Sekr: Sarhoşluk.

[80]  Visâl: Kavuşma.

[81]  Dîdâr: Vech, yüz, çehre.

[82]  Enâniyyet: Benlik. Nefsine kutsama.

[83]  Fenâ bulmak: Yok olmak, erimek.

[84]  Envâr: Nûrlar.

[85]  Muammer: Yaşayan, zinde.

[86]  Rindân: Görünüşlerine önem vermeyen fakat Allāh aşkıyla dolu kimseler.

[87]  Semâvât: Gökler.

[88]  Hicrân: Ayrılık acısı.

[89]  Serân: Sarhoş.

[90]  Nesîm: Hafifçe esen sabah yeli.

[91]  Adâvet: Düşmanlık.

[92]  Mürüvvet: Bahtiyârlık.

[93]  Bârân: Yağmur.

[94]  Bezletmek: Saçmak, esirgemeden bol bol vermek.

[95]  Habîr: Haber getiren.

[96]  Mağmûm: Gam dolu.

[97]  Nukūş: nakış’ın çoğulu.

[98]  “Levlâke levlâk, ve mâ halaktü-l eflâk” (Kudsî Hadîs): “(Yâ Muhammed) Sen olmasaydın, Sen olmasaydın, bu felekleri yaratmazdım”

[99]  Müştâk: Şevkli, arzulu, özleyen.

[100]  Lem: Parlama.

[101] İfnâ: Yok olma.

[102] İhyâ: Hayat kazanma.

[103] Sâkiyâ: Ey içki sunucu.

[104] Câm-I ahmer:: Kırmızı kadeh.

[105] Şe’niyyet: Realite, görünen gerçek.

[106] Libâs: Elbise.

[107] Makber: Kabir.

[108] Hicâb: Perde.

[109] Kesâfet: Yoğunluk.

[110]  Rengîn: Parlak renkli, güzel, süslü.

[111]  Bâd: Rüzgâr.

[112] Nefha: Bir ânlık esinti, yayılan güzel koku.

[113]  Cüdâ: Uzak.

[114]  Gedâ. Dilenci, yoksul, fakir.

[115]  Ridâ (Rızâ): Hoşnutluk.

[116]  Dâ’: Dâvâ.

[117]  Basar-I kalbî: Kalp gözü.

[118]  Sagîr: Küçük.

[119]  Rücu’: Geri dönüş.

[120]  Şeyhü-l İşrâk: Şihâbeddin Sühreverdî (1155-1191).

[121]  Firâk: Ayrılık.

[122]  İstiğnâ etmek: tenezzül etmemek.

[123]  Ve cuile-l fakîr bi Kudretike-l Kelîm: (Bu) fakîr Sen’in Kudret’inle Kelîm (konuşur) oldu.

[124]  Kibrît-i Ahmer: Dokunduğunu Altın’a dönüştüren efsânevî madde.

[125]  Magrîb: Batı.

[126]  Mev’ûd: Vaad edilmiş.

[127]  Fecr-I Şems: Güneş’in doğuşu.

[128]  Şeş cihet: Altı yön.

[129]  İn’ikâs: Yansıma.

[130]  İlm-I simyâ: Herhangi bir maddeyi Altın’a dönüştürmenin yollarını öğreten efsânevî ilim. Kimyâ.

[131]  Allāhu Nûru-s Semâvâti vel Ard: “Allāh göklerin ve yerin nûrudur” (Âyet).

[132]  İşrâk: Parlatma, aydınlatma, (Güneş ve Ay söz konusu olduğunda) doğma.

[133]  Lemeât: Parıltılar.

[134]  Ba’de-l mevt: Ölümden sonra.

[135]  Gasl-ı Nûr: Nûr ile alınan gusül abdesti.

[136]  Sürûr: Neş’e.

[137]  Mahmûr: Sarhoş, kendinden geçmiş.

[138]  Mukayyed: Kayıt-kontrol altına alınmış

[139]  Pür meâl: Anlam dolu.

[140]  Avâlim: âlemler, dünyâlar.

[141]  Fâci’: Dert veren.

[142]  İz’ac: Rahatsız verme.

[143]  Zâir: Ziyâretçi.

[144]  Mudill: Yoldan çıkaran, saptıran.

[145]  Nâcî: Kurtarıcı.

[146]  Mevc: Dalga. Emvâc: Dalgalar.

[147]  Makarr: Yer, mahal.

[148]  Nihân: Gizli, saklı.

[149]  Nikāb: Peçe, yüz örtüsü.

[150]  İ’râz: Yüz çevirme, başka tarafa dönme.

[151]  Zıll: Gölge.

[152]  Zevâl: Yerinden ayrılıp gitme, zâil olma, yok olma.

[153]  Mihenk, mehenk: Altının ya da gümüşün âyârını tesbit etmeye yarayan taş, ölçü.

[154]  İrâe: Gösterme, tâyin etme.

[155]  Medlûl: Delâlet olunan, gösterilen, bir kelimeden ya da bir iş

[156]  Nisâ: Kadın.

[157]  Müşekkel: Şekle bürünmüş.

[158]  Müheyyâ: Âmâde.

[159]  Itlak: Ad, isim vermek.

[160]  Kâhil: Yetişkin.

[161]  Srâpâ: Baştanbaşa, tümüyle.

[162]  Münîr: Nûr saçan.

[163]  Celî: Apaçık,  parlak.

[164]  İrsâl olmak: Gönderilmek.

[165]  Muzaf: İzâfe olunmuş, kstılmış, bağlanmış.

[166]  Muvazzaf: Görevlendirilmiş.

[167]  Hâzım-ı cezbe: Cezbeyi hazmettiren.

[168]  Yezdân: Allāh.

[169]  Devâ: İlâç.

[170]  Lâyezâl: Ebedî, zevâl bulmayan, Allāh.

[171]  El hayru fî mâ vaka’: “Vuku bulanda hayr vardır” ya da “Hayr vulu bulandadır” (Hadîs).

[172]  Helâk: Mahv olma, yok olma, ölme,

[173]  Fe eynemâ tüvellû, fe semme vechullāh: Nereye dönerseniz dönünüz, Allāh’ın vechi oradadır. (Âyet).

[174]  Câmî: Toplu, bir arada.

[175]  Zulmânî: Karanlığa ait.

[176]  Dilhûn: İçi kan ağlayan.

[177]  Kesbetmek: Kendi çabasıyla elde etmek.

[178]  Vehbî: Allāh tarafından bahşedilen

[179]  İnâyet: Lûtuf, ihsân, dikkat, gayret, yardım.

[180]  Men arefe nefsehû, fekad arefe Rabbehû: “Nefsini bilen Rabbini bilir” (Hadîs).

[181]  İrcii ilâ rabbike râdıyeten merdıyye: “Sen O’ndan, O da senden râzî olarak Rabb’ine geri dön” (Âyet).

[182]  Hâdim: Hizmet eden.

[183]  Tezhib: Altın varakla süsleme.

[184]  Emrâz-ı beşer: Beşerin hastalıkları.

[185]  Etibbâ: Hekimler.

[186]  Levn: Boya. Telvin: Boyanmış.

[187]  Sukut: Düşüş.

[188]  Musaddak: Tasdik olunmuş.

[189]  Hâmil: Yüklenmiş, taşıyan.

[190]  Ce cealnâ minel mâi külli şey’in hayyâ: “And olsun ki Biz her şeyi sudan yarattık” (Âyet).

[191]  Mürîdân: Mürîdler.

[192]  Handân: Sevinçli, gülen.

[193]  Tedrîcen: Kademe kademe mertebeleri artarak.

[194]  Beyninde: Arasında.

[195]  Ref etmek: Yükseltmek, terfi ettirmek.

[196]  İtminân: Emin olma, iç huzuruna kavuşma.

[197]  “Elâ, bi zikrillāhi tatmeinnu-l kulûb” (XIII/28): “Biliniz ki kalplerin itminânı Allāh zikriyle olur” âyetine îmâ edilmektedir.

[198]  Silsile-i Azeheb: Altın zincir; yâni Târîkat silsilesinde Hazret-i Peygamber’den i’tibâren biribirlerine bağlı olarak gelen pîrler.

[199]  Müsemmâ: Bir ismin delâlet ettiği mânâ.

[200]  Fâsık: Allāh’ın emirlerini tanımıyan, günahkâr, fesat çıkaran.

[201]  “Ene beşerün”: “Ben bir insanım”; Hazret-i Peygamber’in sık sık beyân ettiği bir hadîsi.

[202]  Uşşâk: Âşıklar.

[203]  Tiryâk: Zehirlenmeye ve bâzı hastalıklara karşı kullanılan ilâç, panzehir.

[204]  Garîk: Gark olmuş, batmış.

[205]  Fettân: Fitne çıkaran.

[206]  Müktesebât: Kazanılmış olan bilgiler ve hâlât.

[207]  Bâgıy: Eşkiyâ, emre itaat etmeyen.

[208]  Nâdan: Nobran, kaba, terbiyesi kıt.

[209]  Bîdâr: Uyanmış.

[210]  Kenz-i Mahfî: Gizli hazîne; yâni Cenâb-ı Hakk’ın  Mutlak Gayb ya da Amâ’ denilen mertebedeki hâli.

[211]  Âmil: Sebep, işleyen.

[212]  Tedrîs: Ders öğretme.

[213]  Dalâlet: Doğru yoldan sapma, sapıtma

[214]  Havâtır: Hâtıralar,fikirler, düşünceler.

[215]  İllet: Hastalık, sebep.

[216]  Hasîn: Kuvvetli, sağlam.

[217]  Enfüs: Nefsin çoğulu

[218]  Mahzâ: yalnız, ancak, sâdece, tek.

[219]  Harîs: son derece hırslı.

[220]  İz’an: anlayış,kavrayış, akıl, terbiye, edeb.

[221]  Talâk: ayrılma.

[222]  Bahilce: serserice.

[223]  Sırlı, Hamzavî-Melâmî velîlerinden Üsküdarlı Eşref Ede’nin (1876-1954): “Evliyâullah her şeyi saklar ama nazarını saklayamaz” sözünden mülhem.

[224]  Kalbetmek: dönüştürmek.

[225]  Tezkiye-i nefs: nefsin temizlenmesi.

[226]  Tasfiye-i Kalb: kalbin saflaştırılması.

[227]  Mübîn: hayrı ve şerri ayırmasını bilen.

[228]  Câhid: cehdeden, elinden geldiği kadar çalışıp çabalayan.

[229]  Meşâyih-i Rüsûm: resmî şeyhler, tekke şeyhleri.

[230]  Hafiyyen: gizlice.

[231]  Havf-u recâ: korku ve ümit.

[232]  Kabz-u bast: sıkışma ve ferahlama.

[233]  Bikr: dokunulmamışlık hâli.

[234]  Vikr: ağır yük.

[235]  Mihmân: misâfir, konuk.

[236]  Şîr-i Yezdân: Allāh’ın arslanı yâni Hazret-i Ali.

[237]  Verâ: haramdan kaçınmak.

[238]  İhâta: bir şeyin etrafını sarıp çevirme, tam kavrayış, geniş bilgi.

[239]  Gabî: kalın kafalı, anlayışsız, kābiliyetsiz.

[240]  Ahi: kardeş.

[241]  Maraz: hastalık.

[242]  Âkil: akılk sâhibi, işlerini aklı aracılığıyla halledebilen.

[243]  Pâyidâr: i’tibârlı.

[244]  Battâl: İşe yaramaz.

[245]  Mülevves: kirli, pis.

[246]  İğvâ: aldatma.

[247]  Zillet: aşağılık

[248]  Huruc: çıkış.

[249]  Kâhin: gelecekten haber veren, falcı.

[250]  Şâdân: sevinçli, keyifli.

[251]  Fahşâ: herkesin önünde işlenen, hattâ mükerreren ve fütursuzca işlenen suç.

[252]  Ta’cil: acele etme.

[253]  Nutuk haklamak: emrin gereğini îfâ etmek.

[254]  Zinhâr: sakın!, aslā!.

[255]  Âlâyiş: bulaşıklık, gösteriş.

[256]  Rahşân: parlak.

[257]  Cerid: çorak, verimsiz.

[258]  Sakil: çirkin, kaba, yakışıksız.

[259]  Nâ-tüvân: güçsüz, tâkatsiz.

[260]  Destgîr: el tutan, yardım eden.

[261]  Merdûd: tard edilmiş, kovulmuş.

[262]  Tabu: yasak.

[263]  Ta’n etmek: ayıplamak, kınamak, sövmek.

[264]  Lâ râhate fi-d dünyâ: dünyâda rahat yoktur.

[265]  Hamâkat: aptallık.

[266]  Hayvân-ı nâtık: konuşan hayvan, beşerin en alt tabakası.

[267]  Tevâlî: birbiri ardından gelme, arası kesilmeksizin devâm etme, sürekli.

[268]  Methâldâr: aracı.

[269]  Necât: kurtuluş.

[270]  Teennî: ilerisini düşünerek dikkatli davranma.

[271]  Meyyâl: meyleden, çok istekli.

[272]  Seyyâl: akıcı.

[273]  Fend: aldatmaca, hiyle.

[274]  Tearruf: araştırarak öğrenme, irfân sâhibi olma.

[275]  Sâlik-i râh-ı kavîm: doğru yolda ilerleyen.

[276]  Vakt-i merhûn: bir işin vukuu için geçmesi gerekli olan süre.

[277]  Mağmûm: gamlı, kederli.

[278]  Gedâ: dilenci, yoksul, âşık, ilâhî tecellîlere ihtiyâcı olan derviş.

[279]  Mühtedî: hidâyete ermiş, doğru yola girmiş.

[280]  Mahcûb: hicaplı, perde ardında gizli, utangaç.

[281]  Rahmeten li-i âlemîn: âlemlere rahmet olarak.

[282]  Hubb-i riyâset: baş olma sevdâsı, hırs-ı pîrî.

[283]  Müvessvis: vesveseler ilhâm eden.

[284]  Beşâr: müjdeleyen, muştulayan.

[285]  İmtisâl: gerekeni yapma, alınan emre boyun eğme.

[286]  Mülûk: hükümdarlar, egemen olanlar.

[287]  Âmed: geliş, gelme, gelen.

[288]  Vâfî: kifâyetli.

[289]  “El fakrü fahrî”: “Yoksulluğum iftihârımdır” (Hadîs).

[290]  Üryân: çıplak.

[291]  Telbîs edilmek: giydirilmek.

[292]  Lâ fâile illallāh: Allāh’dan başka hiçbir fâil yoktur.

[293]  Lâ mevsûfe illallāh: Allāh’dan başka vasıflandırılmış hiçbir şey yoktur.

[294]  Lâ mevcûde illâ Hû: O’ndan (yâni hüviyyeti i’tibâriyle Allāh’dan) başka hiçbir şey yoktur.

[295]  Hâdis: yeni, sonradan meydana gelen, kadîm olmayan.

[296]  İ’râz: yüz çevirme, çekinme, sakınma.

[297]  Alelıtlak: genellikle, istisnâsız.

[298]  Müzâd: çoğalmış, arttırılmış.

[299]  Saîd: mutlu, Âhiret’ini kazanmış.

[300]  Kaşalot: denizde yaşayan ve balina türünden olan en büyük memeli hayvan.

[301]  Nâbekâr: işe yaramaz, serseri, haylaz.

[302]  Meknûz: gizli.

[303]  Hâmûş: sessiz.

[304]  Ba’s-u ba’de-l mevt: ölümden sonra dirilme.

[305]  Rif’at: yücelik, yüksek mertebe.

[306]  Penâh: sığınılacak yer, melce.

[307]  Dûr: uzak.

[308]  Hurde-i tarîk: tarîkatın teşrîfâtına ait örf, âdet ve teferruat.

[309]  Müteâl: erişilmez, aşkın, transandantal.

[310]  Hulûl: duhûl etme, girme, karışma.

[311]  Mâlûl: kusurlu, illetli.

[312]  Rihlet: göç, göçme, gitme, ölme.

[313]  Muallâk: bağlı, askıda.

[314]  Siyâk: sözün gelişi, ifâde şekli.

[315]  Sibak: bir şeyin öncesi, bağ, bağlantı.

[316]  Rakîk: çok ince, nüanslı.

[317]  Alâ tarîk-i ehl-i tahkîk: tahkîk ehlinin yolu üzere.

[318]  Meclûb: tutkun.

[319]  Garaz: maksad, hedef, gâye, meyil, istek.

[320]  Bâb: konu, mesele, kapı.

[321]  Müzâhir: yardımcı.

[322]  Hâsir: hasarlı.

[323]  Ulülelbâb: akıllarını dirâyetle ve isâbetle kullanmasını bilenler.

[324]  Ramak: pek az bir şey.

[325]  Bittemyiz: temyiz melekesini uygulayarak.

[326]  Mebde: başlangıç.

[327]  Evsâf-ı zâhire: görünen nitelikler.

[328]  Âriyeten: ödünç olarak, geçici olarak.

[329]  Bilâ ivaz: karşılıksız, bir menfaat karşılığı olmaksızın.

[330]  Düyûn: borçlar.

[331]  “İnnâ li-l mâ’i, ve innâ ileyhi râciûn”: “Muhakkak ki biz sudanız ve muhakkak ki biz ona dönücüyüz”.

[332]  Eyâ: ey, hey.

[333]  Zerrâk:çok mürâî, iki yüzlü.

[334]  Ezvâk: zevkler.

[335]  Tadlîl: dalâlete düşürme, doğru yoldan çıkarma, azdırma, ayartma.

[336]  Mâh: dolunay.

[337] Sebebü-l esbâb: sebeplerin sebebi yâni Allāh.

[338]  Müteellif: biribirleriyle uyum içinde olan.

[339]  ab-ı hayat: içeni ölümsüz kılan su.

[340]  “Ve inneke le alâ hulukin azîm”: “And olsun ki Sen en yüce ahlâk üzeresin”.

 

BAŞA DÖN

 

Reklamlar

yorumda sahte e-posta yazanlara cevap verilmez.

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s