BEKTAŞİLİK VE BEKTAŞİ DERGAHLARI -ŞEVKİ KOCA YAZILARI VE SÖYLEŞİLERİ

BİR GARİP DERVİŞ, ŞEVKİ KOCA

Hzl: Dursun Gümüşoğlu

 

TURGUT KOCA BABA ERENLER KADDESELLÂHÛ SIRRAHÛ'L AZÎZ HAZRETLERİ

TURGUT KOCA BABA ERENLER KADDESELLÂHÛ SIRRAHÛ’L AZÎZ HAZRETLERİ

İlk defa 1992 yılında babası Turgut Koca halife baba erenlerde karşılaşmıştım. Orta boylu zayıf uzamış sakalları, pırıl pırıl parlayan gözleri ile ilk gördüğüm hali hep gözümün önündedir. Önceleri pek sıcak ilişkilerimiz olamamıştı. Ama hep onunla baş başa konuşmayı çok istemiştim. Fabrikalara arıtma tesisi yapan bir şirketin şantiye şefi, birinci dereceden teknik adamıydı. Türkiye’nin muhtelif şehirlerinin en ücra yerlerinde şantiyeden şantiyeye koşturarak, bazen aylarca şehir yüzü görmeden çadırlarda, soğuk ve olumsuz yaşam koşullarında hayatını kazanmaya, maddi anlamda kimseye muhtaç olmamaya çalışırdı. Çok fazla uyumayı, yemek yemeyi sevmezdi. En çok yaptığı şey aralıksız kitap okumaktı. Anadolu’da mesai saatlerinin dışında kalan her anını okuyarak geçirirdi. Hangi konuda soru sorarsanız sorun mutlaka size az çok verecek cevabı vardı. Konuşmaya başlayınca aralıksız 3-4 saat konuşurdu. Konuşurken asla kendinden bahsetmez, kendini yüceltici, öne çıkarıcı konuşma yapmaz, kendisine de övgü beklemezdi.

Son derece alçak gönüllü asla kırıcı değildi. Giyim kuşamında gösterişten uzaktı ve görüntüye önem vermezdi.

Osmanlıca’ya, dilbilgisi ve yazım kurallarına vakıftı. İş münasebeti ile yurt dışında bulunduğu için yeteri kadar İngilizce bilirdi. Günlük hayatta kullandığımız kelimelerin kaynaklarını, onların çıkışı ile ilgili hikayeleri anlatır, bulunduğu ortamda kısa zamanda saygı ve hayranlık uyandırırdı. Onu tanıyanlar “ayaklı kütüphane” tabirini kullanırdı.

1997 yılında nasip almıştı. Nasip almakta çok geç kaldığını, anne ve babasını hayatta iken nasip almadığından dolayı son derece üzülür, hayıflanırdı. Çocukluk ve gençlik yıllarında dedesi Hüseyin Kazım Baba ve babası Halife Turgut Baba’dan annesi Adviye Anabacı’dan çok şey öğrenmişti. Bektaşi dergahlarının tarihçesi, postnişinler silsilesini, babaların hangi dergahların müntesipleri olduğu, nasip, dervişlik, babalıklarını kimden aldıklarını bilen yalnız Türkiye’de değil Dünya’da bir eşinin daha olduğunu zannetmiyorum, keşke olsaydı diye hep düşünürüm.

Dedesinin babası Şevki dede 3. devre Melami’lerinden Muhammed Nur hazretlerinden intisap görmüş, daha sonra Bektaşi olmuştur. Bu nedenle Turgut baba Bektaşi halife babası olmasına rağmen “Melamiliğin bütün emanetleri de bizdedir” derdi.

İşte böyle yoğun bir atmosfer içinde yetişen Şevki Koca hayatı boyunca duyduğu çoğu kaleme alınmamış detay bilgilere sahip çok özel bir kişiydi. Ayrıca babasının Hakk’a yürümesinden sonra kendisine kalan pek çok belgeyi toparlamış, bunları eserlerinde yansıtmıştır.

Anne ve babasını tam bir sene ara ile kaybetmenin büyük üzüntüsü içinde öncelikle Bektaşi nasibi aldı. Bu arada gece gündüz yazılar yazmaya kafasında dağınık olan bilgileri toparlamaya başladı. O dönem içinde bulunduğu ruh halini ifade eden çok güzel bir nutkunu aşağıya kaydediyorum.

Hü Dost

Cemal-i pertev’le rıhlet evinde

Mazhar-ı rahmet’e erdin erkence

Dalmıştım Vahdet-i hüsran seline

Çekip de çıkartan el oldun baba

 

Namaazım, niyazım, imanım oldun

Bu acelen neydi, göç ettin Baba

Yoksa, çağırdı mı Al-i Haydar’ın

Destin’den içmeye tahuru Baba

 

Bir miras bırakıp kürb-u Mevla’dan

Ateş-i süzan’a dil oldun Baba

Kör müydü ki bilmem, Zülfikarını

Bileyip, yağlayıp devr ettin Baba

 

Evliya bi- vücud seyr eyler mekan

Zamana sır’landın aşk olsun Baba

Veraset bıraktın, cönk tomarını

Oğluna petek’de Bal oldum Baba

 

Fakirem, dervişem her dem ağlarım

Tükenmez gözyaşım, Kerbela’danım

Postacı getirdi selamın aldım

Vadi-i Semsem’e Gavs oldun Baba

 

Şevki idim Fecri oldum yanarım

Nür-u Cemalinde, Kur’an yazarım

Anamı unutmam her dem anarım

Hakirin, mektubun kabül et Baba

 

Şevki Koca ile çoğu zaman haftada bir iki sefer görüşür uzun uzun sohbet ederdik. Bu görüşmelerimizde Bektaşi babalarının hayatları ve dergahlarla ile ilgili oldukça çok bilgisinin mevcut olduğunu fark edince ısrarla “aman bunları mutlaka yaz” demiştim. Bunun üzerine Cem dergisinde bu konularla ilgili yazılar yazmaya başladı. Onun önerisi ile ilk defa yazdığım makalelerim Cem dergisinde çıkmaya başladı. Dünya malına asla değer vermezdi. Bulunduğu ortamda küçük büyük herkesin hatırını sorar, onları ilgilendiren konularla ilgili sohbet ederdi. En ufak bir hediye versem mutlaka karşılığını en kısa zamanda vermek isterdi. Yeni bulduğu kitaplardan ve ulaştığı bilgilerden bir kopyasını bana getirir “aman önemli bir kaynaktır, bir nüshası sende bulunsun” derdi.

Annesi Adviye Anabacı 17 Ekim 1996’da babası Halife Turgut Baba erenler 17 Ekim 1997 tarihinde tam bir sene sonra toprağa verildi. Daha önceleri sadece iyi bir okuyucu ve araştırmacı olan Şevki Koca bildiğim kadarı ile Bektaşilik ile ilgili yazdığı herhangi bir makalesi dahi yoktu. Anne ve babasının ruhunu şad etmek ve insanlığa Alevilik ve Bektaşilik yoluna hizmete soyundu. Öncelikle “Mürg i dil” adlı tasavvufi eseri yazdı. Bunu önceleri bir yayınevine bastırmayı düşündü. Fakat daha sonra zaten bu arada emekli de olduğu için Nazenin yayınevini açtı. Nazenin yayınlarının Mürg i Dil, adlı ilk eseri konu itibarı ile Bektaşi tasavvufunun inceliklerini içermekteydi. Muhtelif Kur’an ayetleri bunların tasavvufi yorumları, menkıbeler, düşündürücü fıkralar, tasavvufi şiirler, dipnotlar ile doluydu. Her Alevi dedesinin veya Bektaşi babasının mutlaka okuması gereken son derece önemli bir kitaptı.

İkinci kitabı Esseyid Halife Turgut baba Divanı adlı kitabında merhum babasına ait şiirleri bir araya getirerek bir divan oluşturdu. Turgut Baba divanı hece ve aruz vezni ile yazılmış, Bektaşi tasavvufu ile ilgili mükemmel şiirlerden önemli notlardan, Turgut Baba’nın tasavvufi çizimlerinden oluşmaktadır.

Üçüncü kitabı “Halikarnaslı Bohem Neyzen Tevfik Külliyatı” adlı kitaptı. Bu kitapta Neyzen Tevfik’in bütün şiirleri yazılmış veya yazılmamış hikayeleri, kendi el yazısı, muhtelif fotoğrafları mevcuttur.

Dördüncü kitabı “Yeniçeri Ocağı ve Devşirmeler” adlı eseridir. Bu kitapta da Yeniçeri teşkilatlanması, askere alım sistemi, Bektaşiliğin ocakla olan ilişkisi, Yeniçeri gülbankları, Yeniçeri ocağının kaldırılması vakayi hayriye (hayırlı olay) olarak değerlendirilmesine rağmen alternatif görüş ve muhtelif notları içermektedir.

Beşinci kitabı Odman baba Velayetnamesi (Vilayetnameyi Gö’çek Abdal) adlı eseri ise Hacı Bektaş Velayetnamesinden sonraki belki en güzel velayetnamedir denilebilir. Titizlikle okunursa erbabına çok zevk vereceği, Fatih Sultan Mehmet dönemini çok iyi ifade ettiği bir gerçektir.

Altıncı eseri ise yalnızca tarihsel konularda açıklama yaptığı ve 2 yıllık bir çalışma ile yeni yazıya çevirdiğim Ahmed Edib Harabi Divanıdır. Harabi divanı daha 1950 ‘de Hüseyin Hüsnü Erdikut tarafından 1959’da Sefer Aytekin tarafından yayınlanmıştı. Fakat Harabi’nin şiirlerinin çok az bir kısmını içermektedir. Divanının tamamı 570 sayfalık müsvette sayılabilecek bir çalışmadır. Aklına ne gelirse hemen hemen kaydetmiştir. Bunların içinde eş dost tanıdıklarının isteği üzerine yazılmış olanlar olduğu gibi, tasavvufi nutukları, sosyal içerikli çok değerli şiirleri de vardır. Araştırmacılara ışık tutması bakımından Süleymaniye kütüphanesinden divanın mikro filmi alınarak yeni yazıya tamamını çevirmiştim. Can yayınları Adil Ali Atalay tarafından basılıp okuyucunun beğenisine sunulmuştur.

Bunun haricinde Cem Radyo’da pek çok konuşma yapmış, Dedeler, babalar ile ilgili Cem Vakfı’nın 1999 yılındaki toplantılarını yönetmiş ve toplantı tutanaklarını düzenlenmesinde yardımcı olmuştur. Konya Selçuk İlahiyat Fakültesi öğretim üyelerinden Doçent Dr. Hülya Küçük hanım Trabzon Üniversitesi Araştırma görevlisi Kemal Üçüncü Isparta İlahiyat Fakültesi Doçenti Yılmaz Soyyer gibi pek çok araştırmacıya çalışmalarında çok önemli katkıları olmuştur.

Bektaşi tasavvufuna olan merakı, tarihi konulara olan yeteneği, cansiperane ilahi aşk dolu yaşamı, çok yönlü gerçek araştırmacı kimliği ile istisna bir kişiydi. Nasıl bir gelenekten geldiğini anlamak için aşağıdaki nutukları incelemekte yarar var.

Şevki Koca’nın Babasının dedesi Şevki Asker kökenliydi ve tasavvufa son derece vakıf bir kişiydi. 1269 Hicri yılında Prizren (Bu günkü Yugoslavya sınırları içinde bir ilçe) doğmuştu. Kıbrıs’ta görev için bulunduğu sırada Kıbrıs Can baba Bektaşi dergahı post-nişini Feyzullah babanın kızı Sadberk hanımla evlenmiştir. Üçüncü derece Melami şeyhlerinden Muhammed Nur hazretlerini çevrenin saldırılarından koruyarak himayesine almıştı. Daha sonra Melamilikte de hilafet mertebesine kadar çıkar. Son derece tasavvufi açıdan değerli nutuklar yazar. Yazdığı nutuklar İstanbul Çınar Matbaasında 1967 yılında yayınlanmıştır. 1323 Hicri tarihinde Cisri Mustafa Paşa (bugünkü Sevilingrad) ta hamamdan çıkarken Bulgar tedhişçiler tarafından kurşunlanarak şehit edilmiştir. Nutuklarından iki dörtlüğü aşağıya kaydediyorum.

 

Veliy-ullahı sevmek mukteza-yı şan-ı İslamdır

Veliy-ullaha hürmet manide Allaha hürmettir.

Söz olmaz evliya hakkında insaf-ı edeb lazım

Vücüd-ı pakleri Hakdan cihana mahz-ı rahmettir.

 

Hadid-i tende kalma can feda kıl yare ey aşık

Makam-ı aşıkanın afitab-ı evc-i rıf’attir

Muradın Hak ise yan ateş-i aşka hemen Şevki

Fena ender fena ol fena bais-i vuslattır

 

Veliy-ullah: Evliya Mukteza: gereklilik Mani: gerçekte, aslında Vücüd-ı pakleri Hakdan cihana mahz-ı rahmettir: tertemiz varlıkları Dünya’ya bereket bolluk kapısıdır.

Fena ender fena ol fena bais-i vuslattır: Geçici Dünya nimetlerinde geç ki hak ile hak olasın, ona kavuşasın.

Dedesi Hüseyin Kazım Koca Baba 1881 yılında Prizren’de doğmuş, Milli mücadelede İstanbul M.M. gurubunda hizmet etmiştir. 1953 yılının on ikinci ayının on ikinci günü saat on ikide hakk’a yürümüş. Mezarı Balıkesir Baş Çeşme mezarlığının giriş kapısının sağ tarafında yüz metre mesafededir. Musikiye vakıf, güzel ney çalardı. Söz ve müziği kendine ait eserleri oğlu Turgut Koca tarafından hazırlanan Güldeste adlı kitapta mevcuttur. Şevki dede’den ve Kazım Baba’nın nutuklarından bazı örnekler aşağıdadır.

Kazım Baba Atatürk’e ve Kemalizme olan hayranlığını şu dizelerle belirtiyor.

Neslimiz Türk’tür muazzam pek şerefli milletiz.

Seyf-i sairim-i İlahi kahraman-ız savletiz.

Şekli Cumhuriyete sadık fedailerdeniz.

Dönmeyiz ikrarımızdan biz Kemalilerdeniz.

 

Bestelenmiş olan tasavvufi şu şiir son derece erbabına zevk vermektedir.

 

Harabat ehliyiz bugün biz ibn-i vakt olduk

Yetiştik vahdet-i sırfa kamu envar ile dolduk

Tecelli eyledi didar ne mazi var ne istikbal

Fenafillah olup hakkın cemal-i pakini bulduk

 

Gece Gündüz niyazım var Hüda’dan gafilim sanma

Gönül Kabe imamım Hak salatı daime uyduk

Harabat ehlinin Şahı bizi davet edip geldik

Çekip gülbangini Kazım Ali’nin sofrasın kurduk

 

Babası Halife Y.Turgut Koca baba erenlerin ve Adviye anabacının hayatı ile ile ilgili bilgiler eserlerinde mevcuttur.

 

Hü Dost

 

Şan-ı ülvi-yi bakayım Aleviyem Alevi

Şia-yı al-i abayım Aleviyem Alevi

Mezheb-i sıbt-ı mükerrem şeref-i silk-i Resul

Salik-i rah-ı Hüdayım Aleviyem Alevi

 

Ben tevella vü teberra ile açtım gözümü

Bende-yi Ehl-i Kesa’yım Aleviyem Alevi

Turgut’a eyle nazar Şah-ı Kızılbaş Ali

Keşkülüm elde recayım Aleviyem Alevi

 

*          *          *          *          *

 

Bektaşi Fukarasıyız;

Sermayemiz aşktır bizim

İşimiz didar görüşmek

Suretimiz meşktir bizim

 

Hak batın oldu halk zahir

Hakkı halkta bulmak mahir.

Hüviyettir bu mezahir

Nutkumuz bişektir bizim

 

Nazeniniz nezaketle

Türab olduk melametle

Gönlümüz hüsn-i niyetle,

İnşa olmuş köşktür bizim

 

Siyretimiz Allahı Nür

Suretimiz Beyt ül Mamür

Fiyüz-i Şeraben tahür

Gözümüzde eşktir bizim.

 

Turgut Baba güller derip,

Varımızı vara verip,

Gayemiz dostta eriyip,

Dosta erişmektir bizim.

 

*          *          *          *          *

 

Kendine verme vücud

Varlığın Hak varıdır

Şu kesret manzumesi,

Saltanat izharıdır.

 

Aldatmasın gel, şirket;

Kamunun aslı vahdet.

Aşk içindeki vuslat,

Tanrısal uyarıdır.

 

Dost yüzüdür her yerde,

Zannımız oldu perde,

Gönüllerdeki neş’e

Muhabbet pazarıdır.

 

Tafsile gelen süver.

Nisbetler icad eder.

Şuünuyla cilveger,

Maşükun didarıdır.

 

İnsandır Mazhar-ı zat.

Cami-i esma ve sıfat.

Aramızdaki biat;

İkrarın tekrarıdır.

 

Turgut Baba gel beri.

Gir bu tenden içeri.

Pirim Horasan Eri,

Gönüller Hünkarıdır.

 

*          *          *          *          *

 

Hü Dost

 

İlim hazretini edemez idrak.

Örümcek kafalı küflü beyinler,

Ariflerin nutku bir keskin bıçak;

Doğranır nisbiyet ile değenler.

 

Hakka düşmanlıktır, ilme adavet.

Nakısın üstünde kopar kıyamet.

Kurtarır mı sandın seni cehalet

Müşriktir evhama boyun eğenler.

 

Gel esiri olma hurafelerin,

Akıl yollarıdır bu din-i mübin.

On sekiz bin alem senin tasvirin;

İnsanı remz eder bütün değimler.

 

İlmin özetidir kendini bilmek,

Neş’e-yi tahkikte Tanrıya ermek.

Salat-ı daimin feyziyle,bi şek

Rabbe mütevveccih olmalı yönler

 

İrfan pınarından kabımız doldu.

Ehl-i Beyt cihane pertevler saldı.

Mushaf-ı hüsnünde hatime oldu;

Cemal kabesinde ihram giyenler.

 

Gerçekler gönülde meydan açtılar,

Masiva bendini kırıp geçtiler.

Ali sofrasında aşkı içtiler;

Rızadan yapılmış lokma yiyenler.

 

Turgut Baba, eşk-i didem kurumaz.

Sevdalı başların karı erimez

Mana ile ölmez,ölse çürümez,

Bir solukta üç kez Allah diyenler.

 

*          *          *          *          *

 

Hü Dost

 

Söz tesir eder mi kuru cesede ?

Talkını almalı burada insan.

Münkir,Nekir sana sual sormadan,

Cevabı vermeli burada insan

 

Sırat köprüsünü dünyada geçip,

Kevser şarabını Ali’den içip,

Ölmeden evveli, ahrete göçüp,

Cennete girmeli burada insan.

 

Bugün kör olanlar,yarın da kördür

Hak Muhammed Ali,mana’da birdir.

Ukba’da görürüm deme,küfürdür.

Allahı görmeli, burada insan.

 

Atamın belinden indim cihana.

Giderken de lazım bir baba ana.

Kardeş tutmak gerek mümin olana.

Musahip bulmalı burada insan.

 

(Kazım oğlu Turgut) olur mu baha.

Oku kendi ruhun için Fatiha.

Nedir Yasin Nedir süre-yi Taha.

Bu sırra ermeli burada insan

 

Şevki Koca’nın annesi merhum Adviye anabacı

 

Sevdiğim Muhammed aşinam Ali

Yollarına candan kurban olurum

Muhabbet bağına girdim gireli

Gerçek erenlere mihman olurum

 

Ta ezelden nasibimiz bu imiş

Ahirim kan evvelim su imiş

Gece gündüz dilde zikrim hü imiş

Kırkların ceminde Selman olurum

 

Can ile baş koydum Pir’in yoluna

Katıldım kaynayan aşkın seline

Bir suna misali kondum gölüne

Deryaya karıştım Umman olurum

 

Tariyk- Nazenin gürüh-i Naci

Beyt-ül Mukaddeste olmuşum hacı

Sırrını sır eyle Adviye Bacı

Noktayı Kübrada pinhan olursun

 

Bektaşilik yol evladı olmayı esas alır. Seyyid-i saadattan olmayı bir fark olarak görür, fakat şart olarak görmez. Çünkü hazreti Muhammed’in babası 10 kardeşti. Fakat Peygambere inanan ve yardım eden iki kişi vardı. Yine hazreti Ali’nin kardeşi Akiyl Ali’nin tarafından Muaviye’nin tarafına geçmişti. Şevki Koca’nın soy seceresi İmam Musa-i Kazım’a dayanmaktaydı. Yani seyyid soyundandı. Ne kendisi ne de babası bunu öne çıkartmazdı. Onun için belirleyici olan yol evladı olmaktı. Kimden doğduğu o kadar önemli değildi. Detaylı seceresine Turgut Baba Divanının 4.-5. sayfasından ulaşılabilir.

İşte böyle bir kültürden gelen Şevki Koca kısa zaman son derece önemli eserler verdi. 05 Mayıs 2003 tarihinde İzmir Çandarlı’daki evinde rahatsızlanır, hastahaneye götürülürken yolda hayatını kaybeder. Son söylediği söz “hepinizi çok seviyorum, hakkınızı helal edin” olur.

06 Haziran 2003 günü İzmir Şirinyer’de toprağa verildi.

İki cihan serveri Muhammed Mustafa’nın, Şah-ı Velayet Aliyyel Mürteza’nın Kutbü’l aktab Hacı Bektaş Veli’nin himmeti ruhaniyeti üzerinde hazır ve nazır, rühu revanı şad ü handan olsun.

Dostluk Bahçesinin Nazenin Gülü, Bizi Bırakıp Nereye Gittin?

**

BEKTAŞİLİK ARAŞTIRMACILIĞININ BÜYÜK İSMİ ŞEVKİ KOCA’YI KAYBETTİK

Hzl: Ayhan Aydın

Sohbetine, muhabbetine, bilgisine, görgüsüne hayran olduğumuz; varını yoğunu Bektaşilik araştırmaları için harcayan bir can dostumuzu daha kaybettik; hem de yine kendisi gibi genç bir yaşta örnek kişiliğiyle ve onlarca araştırmasıyla bu topluma çok büyük hizmetleri olan Baki Öz hocamızdan tam bir yıl sonra.

O geldiğinde Dergi’de güller açardı, çiçekler bahçesine inerdik tüm çalışanlar, hem feyz alır, hem bilgilenir, hem bambaşka alemlere giderdik. Sınırsız bir zeka, felsefi bir derinlik vardı anlatılarında; varlık, yokluk, Tanrı, insan, sevgi, dostluk… her konudan bahsederdik…

Tadına doyulmaz sohbetinden çok yararlandığımız eşi bulunmaz bir hatip, bilgisini tüm topluma aktarabilen kadirşinas, alçakgönüllü dünya varlığından; malından, mülkünden elini ayağını çekmiş bir dervişti o. Dervişlik en zor Bektaşilik kurumu. Elbette insanlar baba olur, sonra halifebaba olur, daha sonra dedebaba olup, mürşitlik makamına çıkabilirler ama onların hepsinden önce gerçek bir muhip olmak gerekir. Bu ulu, büyük yola talip olmak gerekir. Tabi gerçek bir hizmet eri olmak için de dervişlik şarttır, Bektaşilik’te. O belki de dünyanın en bilgili dervişi olarak aramızdan ayrılırken sevenlerini yaralayarak, çok üzerek gitti, sonsuzluk alemine.

Örnek kişiliğiyle, nurlu yüzüyle, ışıklı fikirleriyle, tevazusuyla, her şeyden öte Harabati ehli olmasıyla, Melami kimliğiyle, kalender yapısıyla örnek bir Bektaşi, örnek bir aydın, örnek bir yazardı.

Yayınladığı birbirinden önemli eserlerinde, çok titiz bir işçi gibi, bir inci işçisi gibi kılı kırk yaran bir titizlikle Bektaşi terminolojisini özenle kullanan, bu alanda uğraşanların kimi zaman girmeye cesaret edemedikleri alanlara giren; tüm dünyadaki Bektaşi dergahlarının tarihleri ve buralarda hizmet veren babaların yaşamları hakkında en doyurucu bilgileri bizlere aktaran, yayınladığı kitapla Yeniçerilerle Bektaşilik arasındaki ilişkiye farklı bir acıdan bakan, Bektaşi Babalarının nefeslerini derleyen, bugüne kadar yaşamış tüm Bektaşi babalarının resim ve fotoğraflarını bir araya getirme uğraşısı veren; Osmanlıca’ya çok hakim, İngilizce bilen, Eski Türk Dillerine ilgisi olan eşi bulunmaz bir araştırmacı yazarımızdı O.

30 Temmuz 1953 yılında İstanbul’da doğan; çok ünlü Bektaşi babalarından Turgut Koca’nın oğlu olan Şevki Koca, İTÜ Makine Mühendisliği Bölümünü bitirdikten sonra özel bir şirkette uzun yıllar mühendis olarak görev yaptı. Şevki Koca emekli olduktan sonra da zaman zaman bu alanda da çalışmalara devam ediyordu. Çok geniş bir entelektüel çevresi olan Turgut Koca bugün Bektaşi camiasında çok sevilen bir insan olmanın ötesinde birçok yabancı dil bilen, Bektaşiliğin kurallarını sıkı sıkıya uygulan bir inanç önderi olarak da tanınıyordu. Şevki Koca babasından aldığı mirası çok güzel bir şekilde değerlendirerek bu topluma birçok şey verdi, vermeye çalıştı.

Şevki Koca bir dönem Nazenin Yayınlarını kurarak büyük özveriyle yayıncılık da yaptı. Fakat toplumun da duyarsızlığı nedeniyle gerekli desteği bulamadı.

Değerli yazarın yayınladığı eserler şunlardır; Es Seyyid Halife Turgut Koca Baba Divanı, Melami-Bektaşi Meteforunda İrşad Paradikmaları Mürg-i Dil, Halikasnas Bohem Neyzen Tevfik Külliyatı, Yeniceri Ocağı ve Devşirmeler, Odman Baba Velayetnamesi Velayetname-i Şahi Gö’çek Abdal.

Önceki gün fenalaşarak hastaneye kaldırılan, kurtarılamayarak beyin kanaması sonucu hayata gözlerini yuman Şevki Koca, İzmir’de ünlü Bektaşi Babalarının ve sevenlerinin katıldığı bir cenaze töreninden sonra Buca Yeni Mezarlık’ta defnedildi.

5 Mayıs’da geçermiş olduğu beyin kanaması sonucu yaşamını yitiren Şevki Koca için 6 Mayıs Salı günü Buca Şirinyer’de yapılan cenaze merasiminde aynı zamanda Bektaşi ritüelleri de uygulandı. Cenazeye Mustafa Eke Dedebaba; Teoman Güre, Hasan Asuman, Fikri Öztanır, Nevruz Taci Akpınar Halifebabalar; Muharrem, Aslan, Bahri, Elmas, Tahsin, Haşim, Haydar Babalar; Cem Vakfı, Cem Dergisi, Cem Radyo adına Ayhan Aydın; Araştırmacı/Yazar Dursun Gümüşoğlu , Doğan Derviş, Ali Derviş, Limontepe Cemevi Dedesi Cemal Sevin ve yöneticileri ile birçok derviş; Şevki Koca’nın kardeşleri; Şeref Koca, Av. Nakiye Güre ve eşi Prof. Dr. Ataman Güre ile Şevki Koca’yı seven kadın/erkek birçok insan katıldı.

Cem Vakfı, Cem Dergisi, Cem Radyo olarak tüm Alevi/Bektaşi camiasının başı sağ olsun diyoruz.

İnsan öğüten, tüm değerlerini çarcur etmeyi adete bir başarı sayan bir zihniyetin hakim olduğu ülkemizdeki devlet yönetim anlayışı değişmelidir, bu ilkel kafalar değişmelidir. Gecesini gündüzünü, varını yoğunu insanlık için; yurdu için, insanı için harcayan Şanlı Şerefli Türk bayrağının daha yücelmesi ve yükselmesi için çalışanlar; bu ülkenin tarihini, kültürünü, inancını toparlayıp, devleti daha güçlü kılıp, yüce Türk milletine hizmet etmekten başka hiçbir ama hiçbir amacı olmayan insanlarımıza devleti yönetenler sahip çıkmalıdır.

Artık Alevi, Bektaşi, İlerici, Devrimci ayrımı yapmadan Devleti yönetenler bu ülkeyi canları kadar seven gerçek araştırmacıların, aydınların, yazarların elinden tutmalıdır. Devletin milyarlarca dolarlık sermayesi bazı haysiyetsizlerin elinde yok edilirken; devleti devlet yapan unsurları araştıranlara kaynak yok, yardım yok, para yok; sürünmek var, genç yaşta ölmek var! Be hey, be hey onursuz, devlet adamı zırhına bürünen zavallılar!; saltanatınız nereye kadar devam edecek! Nereden güç alıyorsunuz bir bilsek de, bir hamle de biz zavallı ölümlüler yapıp, kalelerinizi yıksak, kendini ölümsüz sananların saraylarını dağıtsak elimizdeki güllerle; olmaz mı?

**

ŞEVKİ KOCA İZMİR’DE TOPRAĞA VERİLDİ

Özellikle Bektaşilik üzerine yapmış olduğu ciddi çalışmalarla tanınan araştırmacı/yazar Şevki Koca dün toprağa verildi.

Önceki gün fenalaşarak hastaneye kaldırılan, kurtarılamayarak beyin kanaması sonucu hayata gözlerini yuman Şevki Koca, İzmir’de ünlü Bektaşi Balalarının ve sevenlerinin katıldığı bir cenaze töreninden sonra Buca Yeni Mezarlık’ta defnedildi.

Bektaşiliğin inançsal ve kültürel boyutlarıyla, Bektaşi tarihi üzerine yayınlanmış birçok kitabı ve onlarca bilimsel makalesi bulunan; en son Çağatay Lehçesiyle Osmanlıca olarak yazılmış orijinal, Odman Baba Velayetnamesi Velayetname-i Şahi Gö’çek Abdal isimli eseri yayınlanan ünlü yazar; Kültür Bakanlığı Yayınları arasında çıkacak ve yaşamış tüm Bektaşi Babalarının fotoğraflarının yer alacağı büyük boy bir antolojiyi bitirme uğraşısı içinde, 50 yaşında Hakk’a yürüdü.

Buca Şirinyer’de yapılan cenaze merasimine; Cem Vakfı, Cem Dergisi, Cem Radyo adına Ayhan Aydın; Mustafa Eke Dedebaba; Teoman Güre, Hasan Asuman, Fikri Öztanır, Nevruz Taci Akpınar Halifebabalar; Muharrem, Aslan, Bahri, Elmas, Tahsin, Haşim, Haydar Babalar; Araştırmacı/Yazar Dursun Gümüşoğlu, Doğan Derviş, Ali Derviş, Limontepe Cemevi Dedesi Cemal Sevin ve yöneticileri ile birçok derviş; Şevki Koca’nın kardeşleri; Şeref Koca, Av. Nakiye Güre ve eşi Prof. Dr. Ataman Güre ile Şevki Koca’yı seven kadın/erkek birçok insan katıldı.

Cem Radyo olarak tüm Bektaşi Alevi camiasının başı sağ olsun diyoruz.

Geleneksel Metinler Gün Işığına Çıkıyor!

Murat Küçük

 

**

Tarik-i Nazenin olarak da bilinen Bektaşiliğin çeşitli dönemlerde yaşanan baskılara karşın, nesilden nesile sürerek günümüze ulaşabilmesinin en önemli nedeni acaba neydi? Kimi zaman gizliden gizliye süren gelenek Balım Sultan Erkanı’nın kurum ve kurullarını yaşatırken, medrese ulemasının müdahaleleri, zaman içerisinde farklı Bektaşilik yorumlarının doğmasına yol açtı. Tarikat bunun yanısıra modern zaman ideolojilerinden de oldukça etkilendi ve farklı görünümler yaratıldı. Günümüzde tarikat geleneğini izleyenler, bütün bu değişimlerin yanısıra tarikat içi güncel gelişmelerden ve tartışmalardan da etkilenerek yaşamayı sürdürüyorlar. İki yıldır İstanbul’da faaliyetlerini sürdüren Nazenin Yayınları bütün bu tartışmaların içerisinde. Geleneksel Bektaşi metinlerini okuyucuyla buluşturabilmek için çalışmalarını sürdüren Yayınevi, önümüzdeki aylarda Arnavutluk’ta doğup ABD’de hayata gözlerini yuman Recep Ferdi Baba’nın “Bektaşi Mistizismi”, Müslütakimzade’nin, “Hz. Ali Divanı”, Güvahi’nin “Pendname” ve Haşim Baba’nın “Varidat Şerhi” gibi eserlerini yayınlamaya hazırlanıyor. Yayınevi’nin kurucusu Şevki Koca üç yıl önce Hakk’a yürüyen Turgut Koca Halifebaba’nın oğlu. 1953 yılında İstanbul’da doğan Koca, Pertevniyal Lisesi’nin ardından, “siyasal nedenlerle aralıklı da olsa”, İTÜ Makine Mühendisliği Bölümü’nü bitirdi. Özel bir şirkette 15 yıl imalat müdürlüğü görevini sürdüren Koca, daha sonra arıtma sistemleri kur’an bir firmada şantiye şefliği yaptı. 25 yıl sonra mesleki kariyerine noktayı koydu ve kurduğu yayınevinde Bektaşi Kültürüne ilişkin eserler yayınlanmaya başladı. Dedesi Hüseyin Kazım Baba’dan kalma el yazması kitaplar, Servet-i Fünün, Muhibban koleksiyonları arasında büyüyen Şevki Koca tam bir kitap tutkunu, babasının da etkisiyle, küçük yaşlardan itibaren okumaya merak sarmış. Şehzadebaşı’nda şimdiki İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin bulunduğu yerdeymiş evleri. Kramozof kardeşleri henüz ilkokul sıralarında okuyan Koca, Eski Türkçe okuyup yazmayı ise evde babasından öğrendiğini anlatıyor. Dönemin pek çok ünlü yazar, edebiyatçı ve şairin sık sık evlerine gelip gittiğini, babası ile uzun sohbetler ettiklerini anlatan Şevki Koca, bu sohbetlerin kendisi için bir okul olduğunu vurguluyor; “Babam farklı kültürlere, farklı dillere ilgi duyan, Arnavutça, Sırpça, İngilizce, İtalyanca, Fransızca, Arapça, Farsça bilen, Türkçe’nin Hakaniye (Çağatayca) lehçelerine vakıf gerçek bir entelektüel idi. Bir zamanlar ünlü şair Can Yücel’den Latince derslerini dahi aldığını hatırlıyorum. Can Yücel Bektaşi idi. Hüseyin Erdekut Baba’nın mürşidinden nasib almıştı. Rehberliğini; Atatürk dönemi milletvekillerinden, Denizli Kazak Abdal Dergahı postnişini Hacı Hüseyin Mazlum Baba’nın yaptığını biliyorum. Hasan Ali Yücel, oğlu Can Yücel’i, İngiltere’de rühban okullarından birine, Papaz olması için değil, Latince’yi öğrensin diye yollamıştı! O yıllarda genç bir adam olan Can Yücel’in yanı sıra evimize gazeteci İlhan Bardakçı, Ref’i Cevad Ulunay, Burhan Felek, tarihçi Abdülbaki Gölpınarlı, Reşat Ekrem Koçu, Musikişinas Arif Sami Toker yine gazeteci İzmir’li Daniş, Cahid Albayak, Şevket Rado gibi popüler isimlerle, Büyük Nutuk’ta ismi geçen Adanalı Ekrem Ramazanoğlu, Yusuf Fair Ataer gibi ünlü Bektaşi Babalarının gelerek, edebi sohbetler yaptıklarını hatırlıyorum. Gölpınarlı ve R. Ekrem Koçu Bektaşi olmasalar da, Tasavvufu ve bu çevreyi seven insanlardı. “Anne tarafım Romanya’dan olup, baba tarafım aslen Kosova’dan olmasına rağmen fakir ile birlikte tam altı göbek İstanbul’luyuz” diyen Koca, tarikata görece geç intisabını şu sözlerle açıklıyor;

“Ailemizde Kosova Meydan savaşından bu yana Tarikat-ı Bektaşiye’ye mensubiyet var. Büyük dedem Şevki Bey, Bektaşiliğinin yanı sıra İttihat ve Terakki’nin Manastır Bölge Komutanıydı. Hem dedelerimizden, hem babamdan bize intikal eden büyük bir birikim vardı. Bektaşilikte görenek, bilinen baskıların da etkisiyle çoğu zaman yazılı eserlerle değil sözlü kültürle, şahıslarla temsil edilmiş ve yaşatılmıştır. Korkulur yazı yazmaktan! Ailemizden bize intikal eden bu birikimin ailemizin son büyük ferdi ile gitmemesi gerektiği kanaatindeydim. Şüphesiz Tarikat-ı Bektaşiye, Şevki Koca olsa da yürür, olmasa da! Ama bu bireysel intikallerin yansıması için o bireyin kimliği de önemlidir. İçeriden yansıtabilmenin hem güzel hem de olanaklı olacağı kanaatine vardığımdan babamın vefatı sonrası Tarikat-ı Bektaşiye’ye intisap ettim.”

Bektaşiliğin çeşitli dönemlerde siyasal baskılar nedeniyle değişimler yaşadığını, Sünnileştirme çabalarının zaman zaman etkili olduğunu kaydeden Koca, bu çabaların “müteşerri” diye bilinen yorumları yarattığını söylüyor.

“İkinci Mahmud, Yeniçeri katliamıyla birlikte Bektaşiliği de yasakladı ve Seyit Nebi Dedebaba zamanında Hacı Bektaş Dergahı’na Mehmet Sait Efendi adında bir Nakşi Şeyhi atandı. Mehmet Sait Efendi zaman içerisinde Bektaşileşmiştir ama Nakşice bir Bektaşilik ekolünün de başlatıcısı olmuştur. Bektaşiliğin ayin ve rütüellerini düzenleyen, tarifleyen geleneksel Balım Sultan Erkannamesi’ne, Nakşibendilikten alınma bazı kaideler eklemiştir. Erkan üzerinde yaptığımız bazı versiyonlarda çalışmalarda bunları farkettikçe ayıklıyoruz. Mesela Halife Ömer’e, Osman’a selamlar filan var içinde. Bektaşiliğin rühuna, özüne aykırı bir takım yorumlar var. işte bütün bu toplam müteşerri dediğimiz Bektaşilik yorumunu oluşturuyor. Yani Şeriattan etkilenen zihniyeti temsil ediyor. Bu müteşerri zihniyet sonraki yüzyılda dahi büyük çekişmelere sebep olmuş. Mehmet Ali Hilmi Dedebaba ile Perişan Dedebaba birbiri ile tartışmış bu yüzden. Mehmet Ali Hilmi Dedebaba müteşerri yoruma mecbur kalmıştır. Perişan Dedebaba ise Harabati denilen ama aslında Kadim Balım Sultan Erkanı olarak niteleyebileceğimiz Bektaşiliğin orijinal geleneğinin savunucusudur. Mehmet Ali Hilmi Dedebaba’nın izlediği yol ise 1876’dan sonra Derviş Sıtkı İstanbul İmparatorluğunun o günkü şartlarına göre hazırladığı erkanname’ye dayanır. Derviş Sıtkı o dönemde Şahkulu Sultan Dergahında Fransızca, İngilizce bilen çok kültürlü bir derviş idi. Düşünün, bir dervişe erkanname hazırlatıyorlar. Ama o dönemi içinde haklılar. Başka çaresi yok. Çünkü siyasetçilerle ilişkili tek kişi o. Osmanlının o dönemdeki yeni yapısını çok iyi biliyor. Mesela Yeniçeri gülbanklarını erkannameden çıkartmış. Çünkü Yeniçeri gülbankları başa iş açıyor. Halbuki orijinal Balım Sultan Erkannamesi, “Erkanname-i Bektaşiyan ve Kavanin-i Yeniçeriyan” diye geçer. Bir tane bende var, bir tane Vatikan Kütüphanesinde MS4105 no ile kayıtlı olduğunu duydum. Orijinalde Yeniçeri Teşkilat esasları ve Bektaşi kanunları içiçedir. 1826’dan sonra 1873’te Abdülmecit zamanında Şahkulu Dergahı ile beraber diğer Bektaşi tekkeleri açılmaya başlandığında Derviş İstanbuli, erkannameyi ayıkladı. Yeni duruma uygun bir Bektaşilik yazılmak zorundaydı. Şu anda tüm babalarda bulunan erkanname bu erkannamedir. Siyasal üst yapıya uygun bir şeyler yapmaya çalışmış İstanbuli. 1970’lerle 1900’ler arasında Mehmet Ali Hilmi Baba taraftarları “müteşerriyiz biz. Şeriat var bizde” dediler. Eski erkannameye sadık kalanlara ise “harabatisiniz” denilmiş. “Harab etmişsiniz kendinizi” Turgut Baba işte bu sözünü ettiğimiz Harabati Bektaşiliği, yazılı olarak değil ama uygulamada sürdürmüş. Bize yönelik bir suçlama ve aşağılama içerse de bizler Harabatiliği sıkı sıkıya benimsemişiz. “Kaybedenler kazanacaktır” diyor İsa Peygamber. Ve “insanlar uykudadırlar, öldükleri zaman dirilirler” diyor ayeti kerime.

İstanbuli müteşerri değildi. Sadece o günün siyasetine uygun onunla çatışmayacak biçimde redakte etti erkanı. Hilmi Baba da müteşerri değildi ama ardından gelenler Hilmi Baba’yı bu ekolün temsilcisiymiş gibi öne çıkardılar. 1924 yılına gelindiğinde ise Yusuf Fahir Ataer Baba bunlara tepki olarak Şiilik yapmaya başladı. Onlar da Ali Naci Baykal Dedebaba’yı tanımadılar. Ali Ulvi Baba, Yalvaçlı Topal Tevfik Baba ve diğerleri ayrı bir grup oluşturdular Naci Baykal’a karşı. Yani refleksler hep yanlışa itti. Onun dışında Arnavut Milliyetçiliğine bulaştı Bektaşilik. Orada kendi sistematiğini kurdu.

Bir tek Recep Ferdi Baba (Ergirili) Türkiye’ye bağlılığını muhafaza etti. Ali Naci Baykal’a muhalefet etti ama Dedebaba’nın Türkiye’de olması gerektiğini savundu. Amerika’ya yerleşti ve rest çekti Arnavutluk’taki Bektaşilere; “siz Arnavut milliyetçiliği yapıyorsunuz. Bektaşiliği Arnavutluğun resmi dini olarak algılıyorsunuz” dedi. Bütün bu tartışmalar Turgut Baba’nın Bedri Noyan’ı tanımasıyla büyük oranda duruldu. Tahmin ediyorum Turgut Baba Erenler Harabatilikte Müteşerrilik arasında bu kesişme noktasını buldu. Uygulamada harabatilik yaptı ama söylemde bu kavşak noktasını buldu. Çünkü müthiş bir biat oldu ondan sonra. İntisap sayısı çok arttı. Örgütlenme hızlandı.”

Bektaşi geleneğindeki ayrımları böylece özetleyen Şevki Koca, kadim Balım Sultan Erkanı’nın yaşatılması gerektiğini savunuyor. Bu nedenle, evlenmemeyi esas alan mücerret erkanı ile nasip aldığını belirten Koca, Türkiye’de Cumhuriyet sonrası bu geleneği hayata geçiren belki de ilk Bektaşi olduğunu belirtiyor.

“Çünkü bazı kelamları edebilmem için, Harabatilik’ten bahsedebilmem için, mücerret olmam lazım. İlmiyle hal kesbetmeyen cahil sayılır. Yoksa şeytani bir bakış açısı olur o. Hem bir takım sözler edeceksiniz ama hiçbir sorumluluğunuz olmayacak taşın altında. Fakir, bir tarafa savrulmamanın peşindeyim. Bir doğru çizginin, düz çizginin devamını arzuluyorum. Başkası buna bakıp, vaziyet alsın. Oportünizme gitmek istemiyorum. Bu çizgi ise yedi yüzyıldır süren Harabati gelenektir. Yani 1876’dan önceki Bektaşiliktir. Bu çizginin hayata indirgenmesinden yanayım. Modern hayatla uyumlu olmalı ama özünü hiç bozmadan yapabilmeliyiz bunu. Sözgelimi eskiden yerde yeniliyormuş, şimdi masada yiyoruz. Dergah sistemi kapalı, hizmeti bacılar yapıyor. Derviş, elektrik süpürgesini mi alıp gelecek babanın karşısına. Ama bu demek değil ki ferraş tercümanı olmasın.

Ferraş tercümanı da duracak. Ne ille de atalım, ne de ille de kalsın diye dayatmamak lazım. yeri geldiği zaman kullanırsın. O şart yoksa kullanmazsın, ama durur. En azından zihnimizdeki kütüphanede durur. Babamın Hakk’a yürümesinden sonra çevremizden, Bektaşiliğin teorik boyutlarıyla gelişimi için fakirin gerekliliği konusunda bir mutabakat oluştu. Bir zorluk olmadı o anlamda. Nevruz Akpınar Halifebaba’dan nasip aldım. O da babamdan hizmet görmüştür. Dervişlik rehberliğimi de Mustafa Sebati Derviş yaptı. Bir sene sonra da dervişlik verildi. Babalık sarfı nazarı konusunda böyle bir komuoyu oluşsa da, fakir bu aşamada pratik faaliyetler bakımından hem erken görüyorum, ikincisi de bir de o ilmi, yaşamına hakikaten indirmek gereken bir süre olması lazım. velhasıl dört senedir nasipliyim, iki senedir de dervişim. Halen erkana yönelik bir çalışmam var. Bektaşiliğe nasıl bakmak gerektiği konusunda çalışmalarım var. Bektaşi geleneğine uygun, düşünsel yapısına uygun bir değişime evet, ama bu değişim, Hacı Bektaş Veli ile Ahmed Yesevi ile gelen kültüre, köklerimize o ulu çınara uygun ve evrensel açılımı olan bir değişim olmalı. Siyasal iktidarla ilişkilerinde daima sivil bir kimlik.

Ama laikliğe, cumhuriyete, demokrasiye, üniter yapıya karşı bir kamp değil. Devletin resmi formatının karşısında kültürel bir rekabetin sürdürülmesinden yana bir kimlik olmalı.”

Şevki Koca’nın Nazenin Yayınları için hazırladığı ilk kitap Mürg-i Dil “Melami Bektaşi Metaforunda İrşad Paradigması” adını taşıyor. Bunu Turgut Koca Divanı ile Yeniçeri Ocağı “Öndeng Songung Gürgele” adlı yeni bir çalışma izledi. Halen Murat Açış’la birlikte Neyzen Tevfik ile ilgili bir biyografi hazırlayan Koca, “Halikarnaslı Bohem” adlı eserin, Neyzen’i felsefi kimliğinin yanısıra tarikat kimliği ile tanıtacağını bu yönüyle ilgi çekeceğini umduklarını belirtiyor. Sırada Gedai Divanı ve Bektaşi Fıkraları var. 19. ve 20’nci yüzyıl Alevi-Bektaşi şairlerinin nefeslerinden örneklerle biraraya getirileceği bir başka proje, Şeyh Bedrettin olayının bütün boyutlarıyla ele alınacağı kitap ve Hasan Sabbah’ın ilk kez Türkçe’ye çevrilecek Batıni Kur’an tefsiri de yayınevinin yıllık programı arasında yayınlanacağı günü bekliyor.

Cem Dergisi, Mayıs 2000

**************************

I. BÖLÜM ŞEVKİ KOCA’NIN  BEKTAŞİLİKLE İLGİLİ YAZILARI

ANADOLU KIZILBAŞ SÜREKLERİNE DAİR ETNOLOJİK TESPİTLER (SOFYAN SÜREKLERİ)

Hzl: Şevki Koca

Bu konuya ilişkin ilk ciddi çalışma, Budunbilim uzmanı, merhum Naci Kum Baba Erenler tarafından gerçekleştirilmiştir. Naci Kum, hicri 1314 (1869) yılında, Seydişehir’de dünyaya gelmiştir. Üsküp’lü Süleyman Türabi Baba’dan Yalvaç’lı Topal Tevfik Baba’nın rehberliğinde, Bektaşiyye nasbı almıştır. Daha sonraları, salih Niyazi Dedebaba’dan babalık icazeti temin etmiştir. Çalışmalarını, ilk kez Anadolu’nun Nom ve Sürceklerine Dair Notlar başlığı altında, 1939 yılında İstanbul ve Ankara’da gerçekleştirilen 18’inci Beynelminel Antropoloji ve Prehistorik Arkeoloji Kongresinde sunmuştur. (Bakınız. Tebliğler Kitabı, Ankara 1939: 340) Esasen, Fakirin de bu sütunlarda yapmak istediği, merhum Naci Kum Erenlere didaktik katkıdan başka bir şey değildir.

Öte yandan, Anadolu Kızılbaş süreklerinin süreç ve analizlerine ilişkin birçok araştırmada da mevcut olup, Prof. F. Köprülü, A. Gölpınarlı, V. Lütfü Salcı, Samih Rıfat, Doç. Dr. Bedri Noyan ve Turgut Koca gibi uzman isimlerce, konuya ilişkin oldukça zengin argümanlar, dergi ve gazetelerde yayınlanmıştır. Bugüne değin, değinilen konularda tekrara düşmemek üzere, (retorikel düzlemde) konuya birkaç başlık çevresine indirgemek arzusundayım.

Anadolu inanç ekseninde, sömürü ve inanç istismarı öncelikle, dini motifli düşünce ve görüşlere yönelik sürdürülürken, fakir bu anlamda bir düşünsel soluklanma ihtiyacı ile bu yazıyı kaleme almış bulunmaktayım. büyük İnsanlık Kült’ünün, bir gün mutlaka o yapay ütopyasının paslı zincirlerinden kurtularak, özgür insana ve özgür düşünceye kucak açacak olduğuna dair sarsılmaz inancımla, büyük Yunus’un dediği gibi; “Söz ola Kese Savaşı” mantalitesiyle konumuza başlamak istiyorum.

Gerçeğe hü…

Tevhit nazariyesinin ameli ve şifahi karakterine değinmek istiyorum.

 

Sürekler

Hz. İbrahim’le başlayan tevhit yolculuğu; giderek Horasan ekolü (Maveraünnehir kanalıyla) ve Erdebil ekolü gibi iki temel felsefeye ayrılır. Daha sonraları, tarihin sosyolojik performanslarından da beslenen bu iki ekol, Anadolu siyasetlerinin ve demografik basıncın etkisiyle karşımıza, örgütlü ve örgütsüz, inanç ve disiplin alanlarıyla çıkar.

Tarik-i Bektaşiyye müntesiblerinin, bu teşkilatsız zümrelere, Sofyan Sürekleri demesinden karine, söz konusu süreklerin bir kısmı kendilerini, doğrudan Ocakzade kabul ederek İmam-ı Ali ve soyuna bağladıklarını, bazılarının da Hacı Bektaş Veli’nin varsayılan üç yüz altmış halifesinin bir çoğunu Pir addederek, ocaklar karşısında güç sağlamaya yöneldiklerini görürüz. Bu mesele, o denli içinden çıkılmaz bir hale gelmiştir ki; fakir Balıkesir Vilayetinde ikamet eden, söz gelimi Kavakbaşı Köyünün Çepni (Oğuz boylarından) aşiretlerinin, tarikat hizmetlerinin, bizzat tanık olmuşumdur. Gaziantep’ten gelen Dedekargınlı dedelere gördürdüklerine, bizzat tanık olmuşumdur. (Ş. K.) Öte yanda, yine Bektaşiyye Tarikatı mensuplarının, bu zümrenin telef olmalarını arzu etmemelerinden kinaye, Sürek olsun, Çörek olsun-Ehlibeyt-i Seven olsun diye, bir darb-ı meselleri vardır, oldukça ilginçtir.

 

Musahiplik, Tariyk (Serdeste) ve Pençe Nedir?

Bektaşiyye müntesiplerinin Şah Hatayi’nin eseri olarak kabul ettikleri Menakıb-ül Esrar ve Behçet’ül Ahrar (Bu eserin Hatayi’ye değil, Bisati’ye ait olduğu konusunda, Fuat Köprülü ve Abdülbaki Gölpınarlı’nın ittifakı mevcuttur) isimli kitapta ve Yemini’nin Faziletname’sinde bu konularda, Cafer-i sistematiğinin ve Galat-ı İmamiy’yenin teolojik rükünleri olarak, ıstılahi normlar vardır. Özellikle, Menakıb-ü Esrar’da Miraç bahsinde bilgiler verilir. Bu bilgiler, musahiplik (kardeşlik) kurumunun teorik zeminini pekiştirmiştir. Yine, Şeyh Safi buyruğunda ve birçok Ehlibeyt şairinin nutuklarında, bu identification’a (aynı görme) yer verilir. Yine rivayetler kanalı ile, Hz. Muhammed’in çeşitli savaşları öncesi Ashab ve Ensarı kardeş (musahip) kıldığı gibi ve Hudeybiye’de Biat-ı Rıdvan gibi, ikili akidler kıldığına dair, Hadis-i Nebevi’de, hadisler mevcuddur.

Yine, Hz. Resulün miracı sonrası, Kırklar Cem’ine kabulü ve bu vasıta ile nasib erkanı anlatılırken, Ali, Fatıma, Muhammed ve Hatice’nin Tüba Ağacı altında musahip kılındıklarına dair bilgiler mevcuddur. (Bakınız. Mürg-i Dil / Şevki Koca-Nazenin Yay. İstanbul 1999: 129) Turgut Koca Baba Erenler bir nefeslerinin son dörtlüğünde şöyle buyurmaktadır.

 

Hü Dost

 

Çözemezsin bunu, üstad bulmadan

Bir gömleğe, kırk can, mihman olmadan

Doğdun bir anadan, iki baba’dan

Meded, mürvet, pirim Bali diyerek

 

Bir rivayet ve yorum ile de Fetih Suresinin, 10’uncu ayeti, musahiplik kurumu için hüccet (delil) olarak gösterilir. Öte yandan Anadolu’nun bir çok yerinde, adı verilmiş köy ve bir çok merkaddi bulunan, Karapürçek isimli bir Batıni Dai’sinin, Anadolu Türkmenleri arasına, bu kurumu yerleştirdiği rivayet edilir. (Kaynak: Ali Cidali (Arıcı Baba) Mustafa Kemal Paşa İlçesi, Garipçe Tekke köyünde mükin, halen sağ ve 87 yaşındadır. Ş. K.)

Öte yandan, Tasavvuf terminolojisinde dört Can’ın musahip formatından kastedilen Anasır-ı Erbaa ile tanımlanan, Toprak, su, ateş ve yel’dir ki, yaratılışın Ana’sı kabul edilen bu mevhumlar Esfel-i Safilin, yani yaşamın, başladığı ve sona erdiği en alt hikamet basamağı olarak kabul edilirler. Nitekim, ünlü şair Nazım Hikmet (Kendisi bir Bektaşi ailenin çocuğudur) Güneşi İçenlerin Türküsü adlı nefis şiirinde, Anasır-ı Erbaa’ya şöyle değinmiştir.

 

Bizler;

Topraktan, ateşten, sudan ve yelden doğduk

Güneşi içiriyor, çocuklarımıza karımız

Toprak kokuyor, bakir sakallarımız

 

Kısaca tüm Anadolu Kızılbaş Sürekleri bünyesinde bir musahiplik kurumu bulunmakta olup, musahipler yaşam boyu birbirlerinin denetçisi kabul edilerek, bununla ilgili özel bir ikrar ritüeline tabi tutulmuşlardır.

Çeşitli yörelerde, değişik isimlerde verilse de, genelde Görgü Cem’i denilen, yıllık ibra (aklanma-baş okutma) töreninde, musahip kılınanlar, yine birbirlerinin hata ve sevaplarından dolayı, doğrudan sorumlu addolunmuşlardır.

Bir diğer yandan, Tarikat-ı Bektaşiyye’nin Meydan yani (Ayn-ül Cem) kültüründe, eşler (Karı ve koca) ayni mürşidden nasib alabilirler. Ancak; ikrar töreni (nasib erkanı) sırasında eşlerden sadece biri meydan kapısı kapatılır, (sırlanır) ve diğer eşe nasib verilir. (Meydan odasında bulunan tüm canların birbirlerinin musahibi (kardeşi) sayılmasına binaen…) Karı, koca nasib aldıktan sonra, başkaları adına yapılacak ikrar (nasip) törenlerine, birlikte katılabilirler. Öte yandan, tüm sofyan süreklerinde karı ve koca ve bunları musahibi sayılan bir diğer evli çift ve bir de rehber olmak üzere, beş kişi meydana girerler ve aynı ikrar töreninde yapılan bir ritüel ile dörtlü musahip olurlar. (Bakınız: Bu konular ile ilgili detaylı bilgiler için, Doç. Dr. Bedri Noyan Dedebaba / Bektaşilik Alevilik Nedir?-Ant-Can Yay. 1975 / İstanbul adlı kitap)

Serdeste (Tariyk)

Miraç hadisesi esnasında, İmam-ı Ali’nin Kırkları Zülfikar adlı çatal kılıcının altından geçirmesine kinaye veyahut Miraç sonu Tüba ağacının dallarını remz eden ve musahipliğe temel teşkil eden bir ritüelin gerçekleşmesine atfen, ilgili dedeler veya Tarıyki tarafından; sitem vurma, tarıyk’ten geçirme, tarıyk çalma gibi vs. isimlerle anılan bir ağaç dalı töreni vardır ki, işte bu söz konusu dal (sopa) kayın ağacından yapılmış ve bir deri kılıf yada yeşil renkli bir örtü içinde, tarıykçi tarafından muhafaza edilen, genellikle bir metre civarında, üç boğumlu bir değnek olup, Sırdeste, Serdeste, Melheb, Tarıyk, Erkan, Alaca, Tüba çeliği, Evliya, Dest-çüp gibi, değişik yörelerde yine değişik isimlerle anılmakta olup, Cennet’te olduğu varsayılan, On iki dallı, iki çatallı ve kökü yukarıda, başı aşağıda olan bir ağaçtan kinaye, Tüba isimli ağacın dallarından dolayı veya İmam-ı Ali’nin iki çatallı Zülfikar isimli kılıcından karine ile yad edilir.

Kayın ağacı; Eski Türklerin mitolojik (esatiri) otantiğinde özel bir önem kazanmış ise de, Baha Said Bey, totem ağacın türünün kayın değil, Hüş ağacı olduğu konusunda ısrarlıdır. (Bakınız: Türk Yurdu Dergisi, Cilt: 4, No: 22, 1926) öte yandan, bazı mutasavvıfı görüşlere göre; Kayın sözcüğünün, ikame (yerine) anlamına gelen Kayın’den üretilerek (kayınpeder, kayınvalide, gibi) geldiği ifade olunmaktadır, burada Nur suresi 35’inci ayette geçen Şeceret-ü Mübareke’ye atıf ile misyon telakki edilen ve Altın sülale telmihiyle, Hz. Muhammed’den kızı Hz. Fatıma vasıtasıyla torunlarına devir olan, ilahi hilafetin yerine Kaim anlamında bir epope (destan) vasıtasıyla torun Ağacına ait remiz ve simge taşımaktadır. Yine, söz konusu Tüba Ağacının da; İnsan ve onun yüz hatları olduğu konusunda mutasavvıfiyetinin icması bulunmaktadır. (Cennetten kasıt Anne karnıdır ve insan doğum öncesi burada, başı aşağıya, ayakları yukarıya gelecek şekilde yatmakta olup, bacakları iki çatalı ve vücudundaki öğeler Oniki dalı simgelemektedir.) (Bakınız. Mürg-i Dil / Şevki Koca, Nazenin Yayınları, İstanbul 2000, Miraç bahsi)

 

1) Tariyk Öncesi Okunan Tercüman

Bismişah Allah Allah

Can-u dilden bel bağlayub evliya erkanına

Hamd-ü lillah, yine durduk pirimiz divanına

Çok kusurum var, el-aman zikrederek

Sığınıp geldim Erenler; Lütfuna, ihsanına

Canım kurban, tenim kıldım bu yola tercüman

Allah, eyvallah candan Hünkarın fermanına

Allah Allah.

Yüzüm yerde, özüm dar’da, Hak Muhammed Ali divanında.

Erenler Dar-ı Mansurunda, Canım kurban, tenim tercüman.

Bu fakir’den, eğrinmiş incinmiş, gücenmiş olan can kardeşler var ise, dile gelsin,

Bile gelsin, hakkını talep eylesin. Allah, eyvallah…

 

2) Tariyk Urunduktan Sonra Okunan Tercüman

Bismişah Allah, Allah

Estağfurullah, Estağfurullah, Estağfurullah…

Tevbe-Estağfurullah…

Elimizden, dilimizden, belimizden ve cümle azalarımızdan,

Bilerek, bilmeyerek sadr olan, cümle günahlarımıza;

Estağfurullah, Estağfurullah, Estağfurullah…

Erenlere karşı kem hallerimize ve ayni cem’deki kal’lerimize,

Muhib kardeşlerle kil-ü kal’lerimize ve gıll-ü gişlarımıza

Tevbe Estağfurullah…

Allah, Allah,

Ya Gaffar-ı zünüb-i Ya gani’sin, Ya Muhammed, ya Ali’sin

Ehlibeyt-i pençe-i Al’i aşkına, Estağfurullah…

Üç yüz altmış, yedi iklim gözcüleri aşkına, Estağfurullah…

Allah, Allah,

Pir, Nefes, üstad ve kanun-u Evliya…

Şahım; Allah, Eyvallah…

Ber Cemal-ı Muhammed, Kemal-i İmam hüseyn, Ali ra bülende salavat

Allahümme, Sal-li ala, Seyyidina muhammedin ve Ala-Ali Muhammed…

 

Pençe (Pençe-i Al-i Aba)

Burada, daha önce zikr olunan ve Tariyk değneği ile icra edilen, tüm meydan ritüellerinin, bu kez dedeler tarafından, muhib ve muhibbelerin sırtlarına sağ ellerinin avuç içleri ile (Aya’sı ile) üç kez sıvazlanarak gerçekleştirildiğini görürüz. Bir takım sürekler arasında, serdeste ile yapılan takdisin (kudsamanın) Pençe-i Ali Aba (kısaca pençe) ile yerine getirildiği gibi, serdeste ve pençe ritüellerinin her ikisine de bir arada rastlanıldığı müşahade edilmiştir. Pençe’den kastedilen teolojik misyon, Ehlibeyt olup, Merhum Bedri Noyan Dedebaba bu konuda şu bilgileri vermektedir:

Ehlibeyt, Hz. Peygamberin, kendileri hakkında bu sözü kullanmış olduğu kimselere verilmiş bir sıfattır. Ev halkı demektir. Al-i Aba’da derler. Hz. Muhammed, Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin Ehlibeyt’i oluştururlar. Bir el şekli ile sembolize edilirler. Elin parmak uçları yukarıya doğru tutulunca, Arap harfleriyle (Allah) yazısına benzediği için ve El’de beş parmak dolayısıyla Pençe dendiğinden, pençe-i Al-i Aba ile uluhiyyetin bağlantısı kurulmuştur.

Bu pençe şekli, Yeniçeri Ordusu, orta flamalarında da ayın önüne yıldız yerine konularak kullanılmıştır. Bu elde; Baş parmak; Hz. Fatıma, yüzük parmağı; Hz. Hasan ve serçe parmağı, Hz. Hüseyin’i temsil eder. Ehlibeyt hakkında birçok hadisler ve Kur’an-ı Kerim’de ayetler vardır. (Bakınız: Bektaşilik, Alevilik Nedir? Doç. Dr. Bedri Noyan, Ant / Can Yayınları. 1995 İstanbul Shf. 63)

Abdülbaki Gölpınarlı’da özellikle Yeniçeri 17’inci ortasında asılı olan bir pençeli alemden söz eder ki; ifadesine göre; baş parmak; Elif, şahadet parmağıyla orta ve adsız (yüzük) parmağıyla; iki lam ve küçük parmakta H işaret ile kabul görmüşlerdir, demektedir ki, bu da Allah demektir. (Bakınız: Tasavvufi Deyimler ve Atasözleri / A. Gölpınarlı, İnkılap-Aka Yay. İstanbul 1976 Shf. 4)

 

Uygulamaya İlişkin Bir Anektod

Cem dergisi, Genel Yayın Yönetmeni, Sn. Murat Küçük beyefendi tarafından yapılan bir röportajda (bakınız, Cem Dergisi 7 Şubat 97 yıl ve sayı 63 Sahife 56, 57, 58) Baba-Mansur Evlatlarından olduğunu ifade eden, Seyyid Ali Üçlertoprağı isimli zat, Serdeste ve Pençe isimli ritüelik standartlara şu şekilde bir açılım getirmiştir:

Cem’de ikrar verip yola girenin sırtını sıvazlayan dede, duasını okur. Bu ritüel kimi yerde ise Tarıyk adı verilen, çubukla yapılır. Hangisinin asıl olduğuna dair tartışma ise bu iki farklı erkan bölgelerinin ilişkili olduğu yörelerde tartışma konusudur. O yıllarda aynı tartışmanın Hacı Bektaş ilçesinde de gündeme geldiğini anlatan Seyyid Ali Dede, bir gün muhabbette “Hangisi Haktır? Söyleyin, bilelim” diye sorduklarında, orada bulunan Çelebi dedesi Rıza Ulusoy: “gerçek olduktan sonra dede, isterse çarığıyla vursun. Talibin içinde çelişki bırakmayın, hiç bir zaman ağaçtan evliya (tariyk) olmaz” demiştir. Yine Rus harbi yıllarında köylerine gelen Cemaleddin Ulusoy beyefendinin de Tariyk kültü karşısında benzer bir tutum sergilediğini anlatıyor. Sivas ve Erzincan köylerini dolaşan Çelebi, Şahverdi köyünde, Seyyid-Ali Dedenin dedesine konuk olmuş. Ve dedesi tarıyk yüzünden sürekli tartıştıklarını anlatınca, sopayı getirerek, çubuğu diziyle kırıp, yanmakta olan ocağa atmıştır.

Seyyid Ali Dede de sopanın (Tariykin) kerametine inanmıyor ve Musa, Tur Dağına çıktığında Cenab-ı Hakk’ın kendisine;

-Nereye yaslanıyorsun? dediğinde Musa (A.S.)’ın,

-Asama (bastonuma) demesi üzerine;

-Onda bir şey yok, gel bana yaslan! dediğini hatırlatıyor.

BÖLGELERE GÖRE ANADOLU SÜREKLERİ

TRAKYA SÜREKLERİ

1) Kızıldeli Sürekleri

Edirne yöresi ve Dimetoka-Otuzüç Babalar (Vakıflar) Civarında ikamet eden topluluklarda görülürler.

Erkanlarında Serdeste (Serdeste) ve Pençe-i Ali Aba kalıplarından her ikisine de, tesadüf edilir. Meydanları: 5 Niyaz ve 12 Post üzerinedir.

2) Otman Baba (Sultangani-Hüsamşah) Sürekleri

Deliorman, Dobruca, Tuzluk ve Gerlova yöresindeki yerleşimlerde görülürler. Erkanları, serdeste iledir. Meydanları: 3 Niyaz ve 5 Post üzerinedir.

3) Yeşil Abdal Sürekleri

Deliorman ve Dobruca havalisinde bulunurlar. Çarşambalılar diyerek de anılırlar. (Meydanlarını, Çarşambayı, Perşembeye bağlayan gece açarlar.)

Erkanları, serdeste iledir. Meydanları: 3 niyaz ve 5 post üzerinedir.

4) Sarı Saltuk Sürekleri

Babadağı, Alvanlar ve yukarı Arnavutluk kesimlerinde bulunurlar. Erkanları, Pençe-i Al-i Aba üzerinedir. Meydanları: 3 Niyaz ve 5 post üzerinedir.

EGE BÖLGESİ SÜREKLERİ

1) Köse Süleyman Sürekleri

Süleyman-ı Kesr-i sürekleri de denilir.

Balıkesir mıntıkasındaki Çepni nüfus arasında, yoğun olarak yaşarlar. Nevruz töreni bilmezler. Erkanları, Serdeste üzerinedir. Meydanları 1 niyaz ve 5 post üzerinedir.

2) Yanyatır Sürekleri (Dur Hasandede Sürekleri)

Çarşambalılar diyerek de anılırlar. Ayrıca, Telli Baba sürekleri de denilir. Akhisar ve Aydın ili çevresindeki Tahtacı (Ağaç eri) oymakları içinde görülürler. Öte yandan Kemalpaşa, Naldöken, Ödemiş (Uladı) ve Edremit (Çamcı) yörelerinde de tesadüf edilirler)

Erkanları Serdeste iledir. Meydanları: 3 niyaz ve 5 post üzerinedir. (Cemleri, Çarşambayı, Perşembeye bağlayan akşam yapılır.)

3) Pirayi Baba Sürekleri

Çarşambalılardandırlar. Pirini yakanlar sürekleri de denilir. Ege Bölgesi Tahtacılarının bir kısmı içinde görülürler. Erkanları: Serdeste iledir. Meydanları: 1 Niyaz ve 5 Post üzerinedir. (Cemleri, Çarşambayı, Perşembeye bağlayan akşam yapılır.)

4) Garip Baba Sürekleri

Ege Bölgesi içindeki Kipt-Abdallar arasında görülürler. Erkanları, Serdeste iledir. Meydanları: 1 Niyaz ve 3 Post üzerinedir.

5) Yağmurlu Dede Sürekleri

Ege Bölgesindeki Kipt Abdallar arasında görülürler. Erkanları, Serdeste iledir. Meydanları 1 Niyaz ve 3 Post üzerinedir.

6) Urum Abdal Sürekleri

Ege Bölgesi Kipt Abdal nüfus içinde görülürler. Tesbit edilmiş bir meydan formatları yoktur.

7) Ateş Dede Sürekleri

Ege Bölgesi Kipt-Abdal nüfus içinde görülürler. Tespit edilmiş bir meydan formatları yoktur.

8) Yat Akbaba Sürekleri

Hasan Abdal Sürekleri de derler. Ege Bölgesi Türkmen nüfus içinde görülürler. Aydın ilinde yoğunluk gösterirler. Erkanları Serdeste iledir. Meydanları: 3 Niyaz ve 5 Post üzerinedir.

 

ORTA ANADOLU SÜREKLERİ

 

1)           Çelebiyan Sürekleri

Eskişehir, Tokat, Çorum ve Sivas yöresinde mükim Türkmen nüfus içinde, sıkça görülürler. Erkanları Serdeste iledir. Meydanları: 3 Niyaz ve 5 Post üzerinedir.

2)           Baba İlyas Sürekleri

Amasya ve Çorum havalisine görülürler. Erkanları, Serdeste iledir, meydanları; 3 niyaz ve 5 post üzeredir.

3)           Baba Seyyid Cemal Sürekleri

Tokat, Sivas, Pülümür, Dersim ve Erzincan yörelerinde mukim Türkmen ve Kürt kökenli nüfus içinde görülürler.

Erkanları, Serdeste iledir. Meydanları; 3 niyaz ve 5 Post üzerinedir.

4)           Sultan Şücaeddin Veli Sürekleri

Eskişehir ve Afyon yöresindeki Türkmen ve Trakya göçmeni nüfus içinde görülürler. Erkanları, Pençe-i Ali Aba iledir. Meydanları: 3 Niyaz ve 5 Post üzerinedir.

5)           Şeyh (Şah) Şazeli Sürekleri

Kayseri ve Bünyan yöresinde yaşarlar. Erkanları, Serdeste iledir. Meydanları 1 Niyaz ve 3 Post üzerinedir.

6)           Kara Donlu Can Baba ( Kara Pirbad, Pirebi, Karapürçek) Sürekleri

Niğde, Aksaray, Kayseri, Konya, Sivas ve Divriği yörelerinde görülürler. Erkanları, Pençe-i Ali-i Aba ve Serdeste üzeredir. Meydanları: 3 Niyaz ve 5 Post üzeredir.

7)           Hasan Abdal Sürekleri

Orta Anadolu’daki Kıpt-Abdal nüfus arasında görülürler. Erkanları Serdeste üzeredir. Meydanları: 1 Niyaz ve 3 post üzeredir.

8)           Dede Kargın Sürekleri

Dede Korkud Sürekleri de denilir. Çorum, Alaca, Gaziantep ve Malatya yöresindeki nüfus içindedirler. Erkanları, Serdeste iledir. Meydanları: 3 niyaz ve 5 Post üzeredir.

9)           Ahi Evran Sürekleri

Kırşehir yöresi Türkmen nüfus içinde görülürler. Erkanları, pençe-i Ali Aba iledir. Meydanları: 3 Niyaz ve 5 Post üzeredir.

10)        Gül Cemal Sürekleri

Erzincan yöresi Kürtçe konuşan Türk aşiretleri içinde görülürler. Erkanları, Serdeste iledir. Meydanları: 1 Niyaz ve 3 Post iledir.

11)        Al Atlı Dede Sürekleri

Kars ve Kağızman yöresi Türkmen nüfus içinde görülürler. Erkanları, Serdeste iledir. Meydanları: 1 niyaz ve 3 Post üzeredir.

12)        Hacı Kureyş Sürekleri

Kureyşan veya Seyyid Mahmud-u Hayrani sürekleri de denilir. Erzincan, Pülümür, Adıyaman, Mazgirt, Malatya yörelerinde mukim Kürt kökenli nüfus ve Zazalar arasında görülürler. Erkanları Serdeste ve Pençe-i Ali Aba iledir. Meydanları: 1 Niyaz ve 3 Post üzeredir.

13)        Ağu İçen Sürekleri

Ağuçan Sürekleri de denilir. Harput, Erzincan, Elazığ yörelerindeki Kürt ve Zaza kökenli nüfus içinde görülürler. Bu süreklere, Düşkün Ocakları da denilir. Üç kısma ayrılırlar

A)           Hıdır Abdal Sürekleri

B)           Üryan Hızır Sürekleri

C)           Garip Musalılar

Az miktarda Kars, Sivas ve Divriği yörelerinde de bulunurlar, Erkanları Serdeste iledir. Meydanları: 1 Niyaz ve 3 Post üzeredir.

14)        Hubyar Abdal Sürekleri

Erbaa, Zile, Hasankale, Tokat, Sivas yöresi Türk ve Kürt kökenli nüfus içinde görülürler. Erkan dilleri, Türkçe’dir. Bunlara, Pir Sultan sürekleri de denilir. Erkanları, Serdeste iledir. Meydanları: 1 Niyaz ve 3 Post üzeredir.

15)        Gözü Kızıl Sürekleri (Kızıl Deli’liler)

Sivas, Gaziantep, Şiran, Şebinkarahisar’da mukim Kürt ve Türk kökenli nüfus içinde görülürler. Konuşma dilleri Türkçe’dir. Erkanları, Serdeste iledir. Meydanları: 1 Niyaz ve 3 Post üzeredir.

16)        Abdal Musa Sürekleri (Garip Musa’lılar)

Malatya havalisi Türkmen nüfus ve aynı bir miktar da, Antalya-Elmalı’sı havzasında görülürler. Erkanları, Serdeste ve Pençe-i Ali Aba iledir. Meydanları: 3 Niyaz ve 5 Post üzeredir. Garip Musa Sürekleri; Kars, Sivas, Divriği, Kangal, Şarkışla, Eskişehir, Mahmudiye, Çorum, Maraş, Elbistan yörelerindedirler.

17)        Kara Dut Sürekleri

Kahramanmaraş, Elbistan, Gaziantep ve Kars yörelerindeki Türkmen nüfus arasında görülürler. Erkanları, Serdeste iledir. Meydanları: 1 Niyaz ve 3 Post üzeredir.

18)        Baba Mansur Sürekleri

Ba-Mansur sürekleri de denilir. Erzincan, Bayburt, Dersim ve Pülümür yörelerindeki Kürt ve Zaza kökenli nüfus içinde görülürler. Erkanları, Serdeste iledir. Meydanları: 1 Niyaz ve 3 Post üzeredir.

19)        Sarı Saltık Sürekleri

Ağuçanlılar’da denilir. Dersim ve Hozat yörelerindeki Zaza kökenli nüfus içinde görülürler. Erkanları, Serdeste iledir. Meydanları: 1 Niyaz ve 3 Post üzeredir. Bunlardan kopma Sarıbal Ocakları, Gümüşhane, Şiran Şebinkarahisar civarındadırlar.

20)        Kızıldeli Sürekleri

Malatya havalisindeki Kürt kökenli Kıpt-Abdal topluluklar arasında görülürler. Erkanları, Pençe-i Ali Aba iledir. Meydanları: 1 Niyaz ve 3 Post üzeredir.

21)        Seyyid Savur Sürekleri

Dersim yöresi Zaza kökenli nüfus içinde görülürler. Erkanları, Serdeste iledir. Meydanları: 1 niyaz ve 3 post üzeredir.

22)        Derviş Cemal (Abdal) Sürekleri

Elazığ, Mazgirt, Erzincan ve Erzurum ve Dersim yörelerinde görülürler. Erkanları, Serdeste iledir. Meydanları: 1 Niyaz ve 3 Post üzeredir.

23)        Ali Abbas Sürekleri

(Celal Abbas Sürekleri de denilir.) (İmam-ı Ali’nin oğlu kabul edilen Abü-Fazl Abbas) Elazığ havalisi, Kürt kökenli nüfus içinde görülürler. Erkanları, Serdeste iledir. Meydanları: 1 Niyaz ve 3 Post üzeredir.

24)        Ahmed Yesevi Sürekleri

Van, Bitlis ve Kars yörelerindeki Kürt kökenli nüfus içinde görülürler. Erkanları, Serdeste iledir. Meydanları: 1 Niyaz ve 3 Post üzeredir.

25)        Hasan Basri Sürekleri

Malatya havalisinde yaşarlar. Erkanları, Serdeste iledir. Meydanları: 1 Niyaz ve 3 Post üzeredir.

26)        Karaca Ahmed Sürekleri

Erzincan havalisi ve bir miktar da Ege, Afyon yöresinde görülürler. Erkanları, Serdeste iledir. Meydanları: 1 Niyaz ve 3 Post üzeredir.

27)        İmam Cafer Sürekleri

Çarşambalılardandırlar. Sivas, Kangal, Malatya ve Arapgir havalisinde görülürler. Bugün bir miktarı Şiran ve Şebinkarahisar civarındadırlar. Erkanları, Serdeste iledir. Meydanları: 1 Niyaz ve 3 Post üzeredir.

28)        İmam Bakır Sürekleri

Arapgir havalisindeki yerleşik Kürt kökenli nüfus içinde görülürler. Erkanları, Serdeste iledir. Meydanları: 1 Niyaz ve 3 Post üzeredir.

29)        Teslim Abdal Sürekleri

Maraş, havalisi ve az miktarda Ege-Muğla civarında görülürler. Erkanları, Serdeste iledir. Meydanları: 3 Niyaz ve 5 Post üzeredir.

30)        Hasan Dede Sürekleri

Ankara, Keskin, Çubuk, Gaziantep havalisinde görülürler. Erkanları, Serdeste ve Pençe-i Al-i Aba iledir. Meydanları: 3 Niyaz ve 5 Post üzeredir.

DERVİŞLİK

Hzl: Şevki Koca  

(El-Fakir Derviş Fecri)

Bektaşi Kültür Teşkilatlanmasında, kategorik olarak en üst makam, dedebabalık kurumudur. Kutup karşılığında olup, yeryüzünde bir kişi olarak tersim kılınır. Ancak, bu aşamanın başlangıç basamağı muhiblik daha sonra dervişlik olup, son mertebe olan dedebabalık makamı da, dervişlikten ayrı düşünülemez. Menakıblarda, bir hadiseden söz edilir. Mevlana Celaleddin rümi Hazretleri, Hacı Bektaş Dergahı’na haber göndererek, kendisine bir dede göndermelerini ister. Bunun üzerine Hünkar Hacı Bektaş kendisine, Şems-i Tebriz’i Hazretlerini gönderir. Bu duruma şaşıraran çevresine Hz. Pir cevab verir.

–          Molla bizden bir dede istemiş, eğer derviş matlüb ideydi biz kendimiz gitmek lazım gelü idi.

buyururlar. Hacı Bektaş Hazretlerinin burada ifade etmek istedikleri, ıtlak tasavvufuna göre; kayıtlardan boşanmış olma keyfiyetidir ki, mutasavvıflar buna; “Fena ender Fena” yani, fani olmaktan da fani olmak gerekir şeklinde yanıt verirler. Yine tasavvuf aşamaları bakımındandır ki, buna Seyr-ü Sülük derler, Bektaşi hizmet mertebeleri yakınlık duraklarına denk düşer. Bir Bektaşi muhibbi, tecelli-yi Asar-ı Cemal’i; bir Bektaşi dervişi tecelli-yi Sıfat-ı Celal’i bir Bektaşi Babası da, Tecelli-yi zat-ı Kemal’i ifade eden karşılıklardır. Buna, hüsün-Cemal ve vücud birliği denilir ki, kısaca karşılığı Aşkullah Sırrı demek olur.

Babagan-Nazenin Bektaşilikte kısaca dervişlik aşaması, Cem-ül Cem sırrının müteradifi olarak nitelenir ve her şeyin başlangıcı ve sonu olarak telakki edilir. Esasen derviş feyz-i Akdesi, baba ise, feyz-i mukaddesi temsil ederler. Yine mutasavvıflar bunu şöyle açıklar; zahirinde her ne kadar Muhammed Adem’in evladı gibi görünse de, hakikatde Adem, Muhammedin evladıdır denilir. Esasen Cenab-ı Hak’da araçlar ve amaçlar arasında uygunluk ile meşiyyet’te bulunur. Yani, Cebrail’in işini Azrail’e, Azrail’in işini Cebrail’e havale etmez!..

Babagan Bektaşilik’te dervişlerin mücerred olanları olduğu gibi, müteehhil olanları da mevcuttur. Esasen, zahirdeki bu ayrılık, batında mevcut olmayıp cümlesi Cenab-ı Hakk’ın nur esmasını yani vücudsuzluğu istimdat içindir.

Mürşidin talebi ile, muhiblerin içinden bir can, Vakf-ı Vücud töreniyle derviş yapılır ve kendisine, hırka, kemer ve tac teslim edilir. Dervişlik, kelimenin tam manası ile hizmet basamağıdır.

Dervişlik, sırası ile aşağıdaki onbir görevi tamamlamak zorundadır;

 

1)           Kilerci
2)           Kahveci
3)           Türbedar
4)           Mihmandar
5)           Kurbancı
6)           Ayakçı
7)           Çerağcı
8)           Gözcü
9)           Nakip
10)        Ekmekçi
11)        Ahçı (Aşçı)

 

İşte bu hizmet konaklarını sabır ve tehammül ile idrak eyleyen her derviş, mürşit ve muhibler tarafından ihtiyaç mukabil uygun görülürse, Bektaşi babalığına aday sayılır.

 

Babalık

Daha önce tevhidi karşılığını ifade ettiğimiz bu mertebeye gelebilmek için üç önemli zorunlu unsur bulunmaktadır:

1)       Zamanı olacaktır

2)       İhvanı olacaktır

3)       Mekanı olacaktır

Bu üç konak, olmalıdır anlamında alınmalıdır. Öte yandan, babalık karşılığı olan Hak’kel-yakıyn sırrıdır ki, bunun görev olarak tam karşılığı da, irşad demek olur.

Bektaşi baba adayı olan derviş, ancak bir halife baba tarafından babalığa nasbedilir. Ve kendisine yapılan özel bir tören ile, sofra, çerağ gibi kutsal emanetler teslim edilerek bir post’a veya seccadeye atandığına dair icazetname (hüccet) verilir. Bektaşi babası, fütüvvetin tüm kural manzumelerine harfiyen uymak zorundadır. Ve yılda bir kez muhakkak, bağlı bulunduğu halife babaya başını okutarak, ibra olunur. Kendisinin giysilerine, Libas-ı Fahire denir ki, bir dervişe göre en önemli fark, tacına yeşil destar sarmasıdır.

Halife Babalık

Bu aşamalar dervişlikten başlayarak artık nefis basamaklarında değil, rüh mertebelerindeki tekamül olarak değerlendirilir. Şayet, dedebaba uygun görürse, mevcut babalar arasında bir babayı, halife baba olarak tayin eder. Dedebaba’ca yapılan özel bir tören ile kutsal emanetler ve sancak(alem) kendisine teslim edilerek, bir tutanak ile halife babalığı raptedilir ve mühürlü ve imzalı bir icazetname ile göreve başlar. Dünya üzerindeki halife baba sayısı, toplam Onikiyi geçemez. Halife babalar, kendilerine bağlı kılınan babaların yıllık hizmetlerini görürler ve talep halinde, Baba nasbederler. Giysileri babalara göre aynilik taşısa da, taclarındaki destar (emmame) sağ omuzlarına düşürürler. Buna, taylasan adı verilir. Sancak yalnızca halife baba ve dedebabalarda bulunur.

 

Dedebabalık

Tariki Bektaşi kültüründe, tüm mertebeler bir atama ile olmasına karşılık, bu makam seçimle belirlenir. Dedebabanın Hakk’a yürümesi üzerine, mevcut halife babalar, mümkünse pirevinde bir araya gelerek, ittifak ile bir halife babayı, bu göreve seçerler. Burada maksat ittifak arayışı olduğundan, eğer bir aday üzerinde ittifak sağlanamıyorsa, en az on bir kez seçim yaparlar ve hala ittifak edilememiş ise seçim otuz gün ertelenir ve yeniden icra edilir. Burada, artık ittifak aranmaz, oy çokluğuna bakılır. Şayet oylar eşit çıkarsa, Hakk’a yürümüş olan eski dedebabanın pazubendi açılır ve orada yazılı olan bir isim iki oy sayılarak, seçim tamamlanır. Bu seçim esnasında, içeriye halife babalar dışında kimse alınmaz ve seçim sonucu, Nefir üflenmek ve meydan evi bacasından duman salınmak sureti ile cümle ihvana duyurulur.

Dedebabalık makamı, aynı zamanda Hacı Bektaş Dergahı Postnişinliğini de ihata etmesi nedeniyle, Dedebabanın daha önce üzerinde bulunan Dergaha ait postnişinlik boşa çıkar ve istenirse o posta bir baba postnişin olarak atanabilir.

Yeryüzünde bir tane olan dedebaba, Bektaşi kurumunun yegane hukuki temsilcisi olup, kendisine bağlı halife babaların yıllık ibra (baş okuma) törenini icra eder. Gerekli gördüğünde, halife baba atamasında bulunur. Bugün inancımız çerçevesindeki dedebaba; İzmir’li Mustafa Eke Baba erenler olup, Hacı Bektaş kazasında ikamet eylemektedir.

Sözlerime, merhum pederim halife Turgut Koca Baba erenlerin bir nefesleriyle son verirken, cümlenize aşk-ı cemallerimi niyaz eylerim.

Hü Dost

 

Mehmet Ali Hilmi, Hacı Feyzullah

Salih Niyazi’dir, Şehid-i Lillah

Ali Naci Dede-Baba Ehlullah

Bedr-i Noyan Tac-ı Ser’imiz bizim

 

Turgut Baba Hak’ka gidiyor katar

Ol Pir-i aziz’dir Kıble-i didar

Cümle nazeninler destini tutar

Sultan Hacı Bektaş Pirimiz bizim.

 

BEKTAŞILIKTE DERVIŞLIK, BABALIK, HALIFE BABALIK, DEDEBABALIK

Hzl: Şevki Koca

 

Bektaşi kültür teşkilâtlanmasında, kategorik olarak en üst makam, dedebabalık kurumudur. Kutup karşılığında olup, yeryüzünde bir kişi olarak tersim kılınır. Ancak, bu aşamanın başlangıç basamağı dervişlik olup, son mertebe olan dedebabalık makamı da, dervişlikten ayrı düşünülemez. Menakıblarda, bir hadiseden söz edilir. Mevlana Celaleddin Rumi Hazretleri, Hacı Bektaş Dergâhı’na haber göndererek, kendisine bir şeyh göndermelerini ister. Bunun üzerine Hünkâr Hacı Bektaş kendisine, Şems-i Tebriz’i Hazretlerini gönderir. Mevlana, bu duruma şaşırarak Hz. Pir’e haber salar.

 

― Ben sizden bir şeyh istemiş idim. Siz bana, göndere göndere bir derviş gönderdiniz… Deyince;

 

Yüce Pir Hacı Bektaş cevap gönderir;

 

― Siz, Fakıyr’den bir şeyh istediğiniz için, size dervişimi gönderdim. Şayet derviş istemiş olsaydınız, kendim gelecektim.

Buyururlar…

 

Hacı Bektaş Hazretlerinin burada ifade etmek istedikleri, ıtlak tasavvufuna göre; kayıtlardan boşanmış olma keyfiyetidir ki, mutasavvıflar buna; “Fena ender Fena” yani, fani olmaktan da fani olmak gerekir şeklinde yanıt verirler. Yine tasavvuf aşamaları bakımındandır ki, buna Seyr-ü Sülûk derler, Bektaşi hizmet mertebeleri yakınlık duraklarına denk düşer. Bir Bektaşi muhibbi, tecelli-yi Asar-ı Cemal’i; bir Bektaşi dervişi tecelli-yi Sıfat-ı Celal’i bir Bektaşi Babası da, Tecelli-yi zat-ı Kemâl’i ifade eden karşılıklardır. Buna, hüsün-Cemal ve vücud birliği denilir ki, kısaca karşılığı Aşkullah Sırrı demek olur.

 

Babagan-Nazenin Bektaşilikte kısaca dervişlik aşaması, Cem-ül Cem sırrının müteradifi olarak nitelenir ve her şeyin başlangıcı ve sonu olarak telakki edilir. Esasen derviş feyz-i Akdesi, baba ise, feyz-i mukaddesi temsil ederler. Yine mutasavvıflar bunu şöyle açıklar; zahirinde her ne kadar Muhammed Adem’in evladı gibi görünse de, hakikatde Adem, Muhammedin evladıdır denilir. Esasen Cenab-ı Hak’da araçlar ve amaçlar arasında uygunluk ile meşiyyet’te bulunur. Yani, Cebrail’in işini Azrail’e, Azrail’in işini Cebrail’e havale etmez!..

 

Babagan Bektaşilik’te dervişlerin mücerred olanları olduğu gibi, müteehhil olanları da mevcuttur. Esasen, zahirdeki bu ayrılık, batında mevcut olmayıp cümlesi Cenab-ı Hakk’ın nur esmasını yani vücudsuzluğu istimdat içindir.

 

Mürşidin talebi ile, muhiblerin içinden bir can, Vakf-ı Vücud töreniyle derviş yapılır ve kendisine, hırka, kemer ve tac teslim edilir. Dervişlik, kelimenin tam manası ile hizmet basamağıdır. Dervişlik, sırası ile aşağıdaki onbir görevi tamamlamak zorundadır:

 

  1. Kilerci
  2. Kahveci
  3. Türbedar
  4. Mihmandar
  5. Kurbancı
  6. Ayakçı
  7. Çerağcı
  8. Gözcü
  9. Nakip
  10. Ekmekçi
  11. Ahçı (Aşçı)

 

İşte bu hizmet konaklarını sabır ve tehammül ile idrak eyleyen her derviş, mürşit ve muhibler tarafından ihtiyaç mukabil uygun görülürse, Bektaşi babalığına aday sayılır.

 

Babalık

Daha önce tevhidi karşılığını ifade ettiğimiz bu mertebeye gelebilmek için üç önemli zorunlu unsur bulunmaktadır:

 

  1. Zamanı olacaktır
  2. İhvanı olacaktır
  3. Mekânı olacaktır

 

Bu üç konak, olmalıdır anlamında alınmalıdır. Öte yandan, babalık karşılığı olan Hak’kel-yakıyn sırrıdır ki, bunun görev olarak tam karşılığı da, irşad demek olur.

Bektaşi baba adayı olan derviş, ancak bir halife baba tarafından babalığa nasbedilir. Ve kendisine yapılan özel bir tören ile, sancak (alem), sofra, çerağ gibi kutsal emanetler teslim edilerek bir post’a veya seccadeye atandığına dair icazetnâme (hüccet) verilir. Bektaşi babası, fütüvvetin tüm kural manzumelerine harfiyen uymak zorundadır. Ve yılda bir kez muhakkak, bağlı bulunduğu halife babaya başını okutarak, ibra olunur. Kendisinin giysilerine, Libas-ı Fahire denir ki, bir dervişe göre en önemli fark, tacına yeşil destar sarmasıdır.

Halife Babalık

Bu aşamalar dervişlikten başlayarak artık nefis basamaklarında değil, ruh mertebelerindeki tekamül olarak değerlendirilir. Şayet, dedebaba uygun görürse, mevcut babalar arasında bir babayı, halife baba olarak naşbeder. Dedebabaca yapılan özel bir tören ile kutsal emanetler kendisine teslim edilerek, bir tutanak ile halife babalığı raptedilir ve mühürlü ve imzalı bir icazetnâme ile göreve başlar. Dünya üzerindeki halife baba sayısı, toplam onikiyi geçemez. Halife babalar, kendilerine bağlı kılınan babaların yıllık hizmetlerini görürler ve talep halinde, Baba nasbederler. Giysileri babalara göre aynilik taşısa da, taclarındaki destar (emmame) sağ omuzlarına düşürürler. Buna, taylasan adı verilir.

 Dedebabalık

Tariki Bektaşi kültüründe, tüm mertebeler bir atama veyahut nasb ile olmasına karşılık, bu makam seçimle belirlenir. Dedebabanın Hakk’a yürümesi üzerine, mevcut halife babalar, mümkünse pirevinde bir araya gelerek, ittifak ile bir halife babayı, bu göreve seçerler. Burada maksat ittifak arayışı olduğundan, eğer bir aday üzerinde ittifak sağlanamıyorsa, en az onbir kez seçim yaparlar ve hâlâ ittifak edilememiş ise seçim otuz gün ertelenir ve yeniden icra edilir. Burada, artık ittifak aranmaz, oy çokluğuna bakılır. Şayet oylar eşit çıkarsa, Hakk’a yürümüş olan eski dedebabanın pazubendi açılır ve orada yazılı olan bir isim iki oy sayılarak, seçim tamamlanır. Bu seçim esnasında, içeriye halife babalar dışında kimse alınmaz ve seçim sonucu, Nefir üflenmek ve meydan evi bacasından duman salınmak sureti ile cümle ihvana duyurulur.

 Dedebabalık makamı, aynı zamanda Hacı Bektaş Dergâhı Postnişinliğini de ihata etmesi nedeniyle, Dedebabanın daha önce üzerinde bulunan dergâhâ ait postnişinlik boşa çıkar ve istenirse o posta bir baba postnişin olarak atanabilir. Yeryüzünde bir tane olan dedebaba, Bektaşi kurumunun yegâne hukuki temsilcisi olup, kendisine bağlı halife babaların yıllık ibra (baş okuma) törenini icra eder. Gerekli gördüğünde, halife baba atamasında bulunur. Bugün inancımız çerçevesindeki dedebaba; İzmir’li Mustafa Eke Baba erenler olup, Hacı Bektaş kazasında ikâmet eylemektedir.

 Sözlerime, merhum pederim halife Turgut Koca Baba erenlerin bir nefesleriyle son verirken, cümlenize aşk-ı cemallerimi niyaz eylerim.

Hû-Dost

Mehmet Ali Hilmi, Hacı Feyzullah

Salih Niyazi’dir, Şehid-i Lillah

Ali Naci Dede-Baba Ehlullah

Bedr-i Noyan Tac-ı Ser’imiz bizim

Turgut Baba Hâk’ka gidiyor katar

Ol Pir-i aziz’dir Kıble-i didar

Cümle nazeninler destini tutar

Sultan Hacı Bektaş Pirimiz bizim.

 

 

İSLAM TASAVVUFUNDA TESLİSİN (ÜÇLEME’NİN) KAYNAKLARI

MEŞŞAİYE (DEVİNİMCİLİK) VE VAHDET-İ VÜCÜD

Hzl: Şevki Koca

Kadim İslam’da ikame olunan ve Natüralist felsefeye rakip rasyonel (bilinen anlamda olmamasına rağmen pozitivimsi) felsefe akımlarından birisidir. Mantık dayanaklar araması nedeni ile giderek Ortodoks bir İslam’i doktrin formatına dönüşmüştür. Esasen Şark Orientalizminde Meşşai denilince Aristo ve Eflatun akla gelir…Ebu İshak Yakub ibn Zekeriya El-Kindi, ilk İslam’i Meşşai filozofudur. Hatta ilk rasyonalist Arap düşünürü olarak tersim edilmiştir. Vefatı 872. Bir çok eseri mevcuttur.

El-Kindi’ye göre; Felsefesinin usul ve esası Bürhan’dır. (demonatration) ve yine felsefenin amacı Tanrı’ya yaklaşmaktadır. Rüh maddeden münezzeh ve manevi şekilleri tasavvur gayesi ile kuvvetlendirilebilir ve giderek kendisi kuvvet halinde manevi surete bürünür. El-Kindi, bir şeyin mevcudiyeti kesinlenmeden ve mahiyeti bilinmeden, onun ispatına (bürhana) girişilmemelidir, görüşündedir. Şimdi özellikle Öklides Hendesesini referans ederek gerçekleştirmiş olduğu analizlere değinelim.

1.         İlk aşamada istidlal (raisonnement) daha çok bilinen hassa’lardan (propriete’lerden) daha az bilinen hassa’lara, yani Araz’dan (accident’ten) Zat’a (essence’ye) doğru yönelir.

2.         İkinci aşamada, klasik Öklides Bürhanındaki tanımlara iktida eder. Bu iki Gnostic (uzlaşmaz) istidlal arasında tanakus (çelişki-contradistion) mevcuttur. Eğer mahiyetlere ulaşmak için Bürhan’dan ayrı bir Vetire (procedür) kabul (a-priori) edilmemiş ise, bu çelişkinin kaldırılması olanaklı değildir.

Öte yandan El-Kindi’ye göre Mantık’ın kullileri gerçeklik içermez. Mevcudiyet (varlık) duyularla tanıtıldığı gibi, mahiyet (essence) kapsamlı ihtiva  alanları da, Tefekkür-Murakabe-Teemmül (refleks) unsurlar ile elde edilebilir. Ona göre, tüm maküller (olasılık içerenler) Elan, (actuellement) ve ezeli olarak düşünen saltık bir akla tekabül eder ve bu aklı, bilfiil akıl olarak ifade eder. Ve bunun insan rühunda oluşamayacağını iddia eder. Yine ona göre; Rühta, Kuvve halinde bir akıl mevcuttur ki, kendi kendisi ile değil, ancak fiil halinde (eylem esnasında) aklın, tesiri altındaki fiile geçmeye elverişlidir ve giderek rühta iki derece arasında kazanılmış, müktesep akıl doğar ve o da tüm makülleri (probıliteyi) saklar. El-Kindi, burada mahsus (spesifik) nizam ile makül nizam arasında köprü arayışı gösterir. Ona göre, Alemde boşlukta yoktur. Rüh, uzvi eylemin doğrudan illetidir. Bu çıkarsama ile, Alemin sonlu olduğunu iddia eder. Madem ki göğün ve feleğin doğrudan eylemini, felekten gayrı bir muharrik (hareket ettirici) oluşturmuyor veya üretmiyor, o halde, o bitebilir karakterdedir ve bitecektir, buyurur.

El-Kindi’nin, en şöhretli talebeleri, Ahmet Serahsi ve Eb’u Ma’şer Belhi’dir. Ahmet Serahsi Mantıkçı ve Belhi ise Doğa Bilimci idi. Özellikle Ahmet Serahsi, Arap Nahvi (syntaxe) ile Yunan Mantık ilmini ilk kez mukayese eden bilimcidir.

Yine o dönemde yaşamış olan, ünlü Meşşai önderlerinden birisi de Yahya bin A’di’dir. İslam Rasyonalist tefekküründe önemli bir isimdir. Aristo’nun tüm eserlerini tercüme etmiştir. Teslis (üçleme-trinite) ve teessüt (Incarnation) ilkelerinin önde gelen savunucularından olmuştur. Bir diğer ünlü Meşşaiye kuramcısı da ünlü Farabi’dir. 870 yılında Buhara civarında dünyaya gelmiştir. İlahi Hikmeti, şeriatla (yasa ile) uzlaştırmaya gayret etmiştir. Giderek Rasyonalizm ile Eklektik Rühçuluk arasında bir yer aramıştır. Kendisinde mevcut olan Tasavvuf anlayışı da bir sistematik değil, tamamen rühi (psikolojik) tandans’lıdır. Ona göre Alemin esası manevi saha’dır. Tüm maddi hadiseleri manevi ve rühi çözümlemeler üzerine bina etmek gerekir. Mantık ise Rühi disiplin ve inisiyatifin vazgeçilmez elamanıdır…

Farabi’nin mantık anlayışı Bürhan’ı esas alır. Ancak Bürhan onun nazariyesinde iki temel aks gösterir.

1.       Tasavvurat (imgeleyim)

2.       Onay (Tasdik)

Ayrıca mantığında sezgiye önem verir. Ve sezginin iki duyumda algılanabileceği kurgusunu önerir.

1.       Duyuya ve akla aittir ki dış alemi, yani eşyayı kavramamızı sağlar.

2.       Nazariyata aittir ki o da bir tür sezgidir ve eşyanın prensiplerini içerir. Ancak nazari sezgi yolu ile soyut ve somut (mütehayyiz) biçimleri kavrayabiliriz.

Bu görüşleri nedeniyle, klasik kelamcılardan ayrılarak, Dialectigue (eytişim) yolunu tercih ederek mukayeseli (Analitik) hükme inanır. Ve yine madde ve suret birleşerek Cevheri oluştururlar. Bu birleşme (ittihad) sonradan değildir. Eğer Suret Ferdi meydana getiriyorsa cismi suret denilir. Yok eğer tür’ü (nev’i) meydana getiriyor ise nevv-i suret denilir. Bu nedenle madde, keyfiyyet değişimlerinden bağımsız olarak sürekli olarak kalır. Ancak, herhalikarda üç-boyut bitimlidir. (Na-mütenahi değildir) bundan dolayı alem sonlu’dur. Dolayısı ile Farabi Meşşaiyesinde Madde telakkisinin dışında mücerret bir mekan kabulü bulunmaz! Yeni Eflatun’cuların Feleği (kozmozu) tamamıyla manevi varlık saymalarına karşılık Farabi Feleğin maddi karakterinde ısrar eder. Ancak, bilinen Meşşai filozoflarının tersine, Farabi Teslis (trinite) konusunda Kudret-i Külliye (Gayr-ı mevcut’tan, mevcuda geçişin zorunluluğu) kavramanı geliştirerek kendine özgü ve Batı’da Sait-thomas’çılığın temelini teşkil eden Dynamic-metafizik kavramı ve teolojisi geliştirmiş olup bir anlamda kadim rasyonalist düşünce ile bir neviden tenakusa düşmüştür. Hatta, bir adım daha ileri giderek, Vacib-ül Vücut’ta bir Tanrının olabileceği ve mevcudiyet ile Zat’ın bir bütünlük içerdiğini iddia ederek Panteist yaklaşımlar ile de uzlaşmıştır. Ancak, bu kez bu alanda da Pozitif bir determinete’den yana görünür. O ilahi varlığın zarureti fikri üzerinde ısrarlıdır. Bu anlamda kelamcıların Agnosticisme’si yerine metafizik bir determinizm önermektedir. Farabi felsefesinde, Tanrı Akl-ı Evveldir bununla beraber ilk varlıkta Aristo’dan farklı (Aristo; birden bir çıkar, der) olarak çokluk telakki eder; zira ona göre iki tür bilgi mevcuttur. Biri aklın kendisini bilmesi, diğeri aklın kendisini külli akıldan bir parça olarak bilmesidir.

Farabi Meşaiyesinin Teolojisi, fizik bir zorunluluğun illeti olarak Metafizik zaruret görüşüne ağırlık vermektedir. Ona göre, madde zaruretini Tanrıdan almaktadır. Tanrı bilerek hareket eder. Ancak olması zorunlu olanı bilir. Ve yine Tanrı küllileri bilse dahi, cüzileri bilmez. (Yani doğal yasaları bilir, teferruat ile iştigal etmez) Aristo’dan farklı olarak (Aristo’da ilk muharrik Akl-ı küll veya Tanrıdır) Tanrının ilk yarattığı ondan sadır olan şeydir. (Bu görüş Harran kökenli Sabii dinin’in esasları ile yakın benzeşmeler gösterir.)

Farabi’nin Klasik Kelamcılardan ayrıldığı noktalar şunlardır:

1.       Vacib’te, yani Tanrıda varlık ve zat aynıdır. Ancak mümkünde, yani eşyada (vücutta) ayrılır.

2.       Rüh ebedi değildir ve haşr mümkün değildir.

Metafiziği altı mülhem ihtiva eder.

İlk illet (Tanrı), Tali illetler veya mertebeler, Faal Akıl, Nefis, Suret, Madde

Ve yine insani aklın dört mertebesi mevcuttur.

1.       Bil-kuvve akıl (Suret maddeden ayrılmamıştır.)

2.       Bil-fiil akıl (İstidatın zuhuru-Suret maddeden ayrılmıştır)

3.       Müstefat akıl (kazanılmış akıl-deneyim)

4.       Faal akıl (insani akıl, ilahi alem arasında köprüdür.)

Bir tür Tasavvuf olan bu görüşlerine banaen, Farabi’ye göre; Tanrı, Gayb’dadır. Ancak gizli değildir. Zuhurunun şiddetinden dolayı Batındır (gizlidir). Sözgelimi ışığının şiddeti gözümüze indiği vakit nasıl güneşi göremez isek, Tanrıya da zuhurundaki şiddet fiilleri nedeniyle göremeyiz. Ünlü mutasavvıf ve Vahdet-i mevcut’çu Muhiddin Arabi hazreterine bu tanım diasporasında önderlik etmiştir. Ancak daha öncede belirttiğim gibi Farabi’de Tasavvuf bir sistem değil, spekülatif olmayan bir rüh halidir…

Din felsefesi bakımından, Farabi; maddeyi ezeli olarak kabul eder. Bu bakımdan Tenasuh (metempsychose) fikrini reddeder. Rühun bedenden sonra geldiği düşüncesindedir. Ölümden sonra ferdi rühun devamını reddeder. Ancak, beşeri (toplam) rühu onaylar. (Bu fikir İbn-i Ruşd’de de mevcuttur) ona göre Peygamberlik vahyi değil, maküllere (istidat ve proboblite bakımından) ait hakikatleri, cahil halka bir takım semboller (ilhamlar) ile anlatan kazanılmış meleke’dir. Buna aklın Kutsal Kuvve derecesi demektir. Peygamberler ona göre, metafizik ve nazari hikmetten bihaberdir. Ancak sezgi gücü ile pratik hikmet ve ahlakta (etik) deha sahibidirler. Oysa filozof, Ameli (clinic) bilgilere sahip olması nedeniyle, peygamberlerden daha ileridedir.

Farabinin etkileri:

Meşşaiye’den İbn-i Sina, Ebu Bekr Razi ve Farabi’yi birleştirerek özgün bir felsefe geliştirmiştir.

Yine, Endülüslü Meşşaiye filozofu, İbn-i Bacce ünlü kitabı Tedbir’ül-Mütevahhid adlı eserinde, faal-akıl nazariyesini Farabi’den alarak geliştirmiş ve şu ünlü hükme varmıştı. İnsanı Terakkiye sevkeden amil, daima ideal bir hedef tasavvur etmesidir. Farabi’inin kelamcılar üzerine tesiri büyük olmuştur. Sözgelimi Gazali’nin ilahiyatında referans teşkil etmiştir. Ayrıca Ampirik (deneysel) rasyonalizm ile bağlantılı olarak, Nasıreddin Tusi üzerinde, ilim felsefesi olarak etkileri olmuştur, ve yine, Vahdet-i Mevcutçuların iki önemli şahsiyeti;

1.       Muhiddin Arabi’nin (Fusus-ül Hikem adlı ünlü eseri)

2.       Şeyh Bedreddin Simavi’nin (Varidat isimli ünlü eseri)

Üzerlerinde madde ve rüh telakkileri bakımından etkileri oldu. Ve yine işrakiyyun’un kurucularından, Vahdet-i Küsud’çu Şeyh Şehabettin Suhreverdi (Ünlü eseri Heyakil-ün Nur) ve kutbettin Şirazi, Celalettin Divani ve İbn–i Tufeyl üzerinde büyük etkileri oldu.

Bir başka Meşşaiye Filozofu da ünlü İbn-i Sina’dır. 980 yılında Buhara da dünyaya gelmiştir. Görüşlerinin teorik kimliği şu dört eserindedir.

1.       Şifa, 2. Necat, 3. İşaret-i vettenbihat (işaret diye anılır), 4. Hikmet-i Meşrikkiyye

Ampirist-rationalist görüşleri, giderek, Meşaiyye’den, işrakiyye’ye doğru bir yönelim gösterir.

İbn-i Sina Meşşaiyye’sinde ilimler tasnifi şöyledir.

1.       Tabiat ilimleridir ki (El-ilm-ül Esfel-Aşağı ilimler)

2.       Metafizik ilimlerdir ki (El-mülal-i-yukarı ilimler)

3.       Riyaziyat ilimleridir ki (El-ilm-ül evsat-orta yada köprü ilimler)

Riyaziyata verdiği önemle Leibniz’i andırır bir mantık ve metafizik önermesi söz konusudur.

Ona göre felsefe ikiye ayrılır.

1.       Hikmet-i Nazari (Teorik), 2. Hikmet-i Pratik (Ameli)

Nazari Hikmet yolu: Naturalizm, riyaziye, riyaziye felsefesi, metafizik

Amel-i Hikmet yolu: Siyaset, iktisat ve ahlak (etic)

Bu tasnifi ile Aristo’dan farklı olarak; Cem’iyyetten ferde doğru (obligational) bir sekans izler. Buna mantık ilmi içinde ve mekanik cevap arar. İşaret adlı eserinde Mantığın hedefi, hatadan arınmak olmalıdır der. Bu bakımdan, onun meşşaiyesinde; Descartes ve Bacın’da ifadesini bulan, mantığı felsefenin bir aleti gibi görmek düşüncesi yatar. Ancak, İbn-i Sina, Mantığı psikolojinin bir alanı olarak öngörmez. Ona göre, Tasavvur ve tasdik için delil ve hüccet (Argüman) zorunluluğu olmalıdır. Bunu da iki kategorik ayrışma ile ifade eder.

1.       Mantık-ı delalet, 2. Mefhum-u delalet

Yine ona göre üç nev’i küll (salt akil) olasıdır.

1.       Akl-i küll (Tanrı mutlak varlıktadır)

2.       Tabi-i Küll (Tanrı, eşyanın her zerresinde mündemiçtir)

3.       Mantık-ı Küll (Tanrı, zihinle kaim’dir)

Bu anlamda, İbn-i Sina bir tür Dogmatik sayılabilir. Bu nedenle rasyonalisttir. Çelişki yasası ve varlık prensiplerini her türlü reel deneyip üzerinde bir müstakil (mücerred değil) akıl da kabul eder. Ancak bilgiyi his ve idrake dayandırmasına karşılık bu görüşü ampirik (deneysel) değildir. Ve hatta tüm bilgileri zihni suretlerden ibaret görür ve bu bağlamda mantıki rasyonalizmin idealizmini öngörür. Filozofa göre: Tasavvur ve varlık birbirinin aynısıdır. Tasavvur durumu dışında varlık mümkün değildir. Tüm düşündüklerimiz mevcuttur ve tüm mevcutlar düşünülebilir.

İbn-i Sina’ya göre, tüm cisimler bir madde ve suretten mürekkeptir. Suretler ise; nerede, nasıl ve niçin sorularına cevap olmak üzere muhtelif türdendir. Şu halde her cisim madde ile muhtelif nev’ide suretlerden mürekkeptir. Suret, maddeden önce gelir. Maddeye cevher niteliğini kazandıran surettir.

 

Ona göre;

1.       Kemalat-ı Evvel (Birincil kemaller-perfeçtion) (ön olgunluklar)

2.       Kemalat-ı Sani (ikincil kemaller) (son olgunluklar)

1.       Kemalat-ı Evvel: Cisimle kaimdirler, cisim kaybolunca onlarda kaybolur. Söz gelimi, renk, koku, lezzet vs. gibi…

2.       Kemalat-ı Sani: Cisimden ayrı devam ederler. Sözgelimi; Kuvvet, Hareket, meleke vs. gibi…

Filozofa göre; Mevcut cisimlerden hiçbiri kendiliğinden sükündan veya eylemde değillerdir. Veyahut kendiliğinden oluşan bir iş veya eylem de değillerdir. Ancak bunlar, ona başka bir cisimden veya bir cismin vereceği kuvvetten de (Erk’ten de) gelmez. Ancak ve ancak, salt zatında gizli bir güçten doğar. Bu güç üçe ayrılır ve eylemin pratik prensibini oluşturur.

1.       Cazibe (Çekim), Ağırlık vs. benzerleri (Doğal güçler)

2.       Hareket ve süküneti koruyan ve vasıflarını (niteliklerini) bilinçli veya bilinçsiz olarak organlar aracılığı ile saklayan güçlerdir ki nefsini kuvvetler denilir. Bu da Hayvan-i Nefs (insani nefis-nefs-i natık’a) ve vebat-i nefs’tir.

3.       Bir organ yardımı olmaksızın sürekli bir irade ile eylemde bulunan güçlerdir ki, bunlar tabiat üstü varlıkların rühi kuvvetleri, yani feleklerin nefisleri (Nüfuz-u felekiyye’dir.)

İbn-i Sina’da Zaman: Filozof’a göre; Zamanın tasavvuru ancak hareket ile kaimdir. Hareketin hissedilmediği (sezisel) an yoktur. Bunun için ünlü Eshab-ı Kehf (Mağara eshabı-Yedi uyurlar) rivayetini örnek gösterir. Mağarada uyuyanlar, hareket etmedikleri için zamanın geçtiğini duymuyorlar. Bu nedenle başkaları için mevcut olan zaman onlar için yoktur. O halde zamanın, sükün ile ilgisi yoktur ve o halde zaman, ancak eylemin ölçü ve tarifi için söz konusu olabilir. İşte bu anlamda, feleklerin devri sürekli olduğuna göre, zamanda süreklidir. Zamanda mevcut olan şeyin kısımları mazi ve istikbal iledir. Ulaştığı yer An (ıstan) dır.

İbn-i Sina’da Boşluk: Atomculara muhalefeten, boşluğu reddeder. Eğer bir boşluk kabul edilirse, o salt yokluk olmaz, olamaz. Ancak, onun kendisi için (mahsus) bir zatı, kemiyyeti ve cevheri olabilir. O halde muayyen her boşluk için daha küçük ve daha büyük boşluk mevcut demektir. O halde boşluk varid olamaz. Ayrıca boşluğun bölünmeye elverir olması da gerekmektedir. Oysa, sırf boşluk için bölünebilen her şeyin kemiyyeti vardır. O halde boşluğun kemiyyeti bulunmaktadır. Her kemiyyet sürekli ve süreksizdir. Halbuki boşluk süreksiz değildir. Netice de süreksiz olan her şey, ya arızi ya da zati olarak süreksizdir. Arızi olarak süreksiz olan, mahiyetçe süreklidir. Zat bakımından süreksiz olan şeyin cüzileri arasında müşterek sanır olamaz. O halde, her cüzi bölünemez. Ve her cüz’i bölünemeyen şeyde, zat bakımından sürekli olamaz…

Bu sebeple, boşluk zat bakımından sınırsız değildir…

O halde sonsuzluk bilfiil yoktur, bil-kuvve vardır…

O halde, tüm felekler (kozmogoni) sonludur, ve ortasında ne doluluk ve ne de boşluk mevcuttur. Şayet bil-fiil mevcut iseler, bilfiil mevcut olan her şeyin sonlu olması gerektiğinden, sonludurlar…

İbn-i Sina’da Rüh: Filozofa göre rüh, düzen verdiği bedenin kemalatıdır. (Yetkinliğidir) Rüh bedenin kemali olması nedeniyledir ki, bedeni mevcut kılmaya mahkum kılan şeydir. O halde, rüh bedenden ayrıldığında, canlılar neviine ait olmaktan çıkar ve artık türünü değiştirir. O halde insan uzviyetine ait faaliyetin bağlı olduğu asıl cevher Rühtur.

İbn-i Sina’da Tanrı: Filozofa göre: İptida’da sadece Allah vardır. o tek, ilk ve zorunlu varlıktır. İlk illet Hakikattir. Tanrıdan zuhur eden ilk varlığa Malul-u Evvel denilir ve ondan, Alemin bütün nefsi ve bedeni (Akl-ı faal) ve bu Akl-ı Faal’den de Semavi Alemlerin nefisleri doğar. İlk malul kendi kendisini ve zorunlu varlığı biliyordu; burada ikilik doğdu. Aynı zamanda ilk malul kendine göre mümkün, fakat ilk varlık için zaruridir. Kendi kendisini bilmesi dolayısıyla, kendine ait bu iki tavır (mode) u’da biliyor demektir. O halde Teslis (trinite) zorunludur. Bu teslis (trinite)şu şekildedir.

1. Akl-ı evel’in, vücud-u evvel’i tanıma fili.

(Bu eylem kendisinden aşağıda aklı doğurur.

2.Vücud-u evvel’e göre onun kendi kendisini zorunlu olarak tanıması da Küre’nin nefsini teşkil eder.

3.Kendi, kendisini mümkün olarak tanıması fiili’de semavi kürelerin nefsini meydana getirir.

 Teslis fikri, felsefi sistematik bakımından, ilk kez, İbn-i Sina tarafından İslam içine intibak eylemiştir.

 

Cem Dergisi, Kasım-Aralık 2001

 

ODMAN BABA VELAYETNAMESİ VELAYETNAME-İ ŞAHİ GÖ’ÇEK ABDAL

Hzl: Şevki Koca

Bu çalışmamıza referans tekil eden eser;

GÖÇEK ABDAL (Köğçek Abdal, Küçük Abdal, Göğçek Abdal gibi isim ve mahlaslar ile de anılır) ismiyle ma’ruf, Od’man Baba’ya muti bir derviş’in yine Velayetname’de bizzat kendisinin bildirdiğine göre, Od’man Baba’nın vefatından altı yıl sonra Hicri takvim ile 888 (Miladi 1484) yılında, kaleme alınmıştır. Mevcut esere, “Velayetname-i Şahi” veya “Velayetname-i Sultan Baba” isimleri de denilmektedir. Söz konusu eser’in dominant kimliği olan Od’man Baba; Hacı Bektaş Veli kültür organizasyonuna dahil, Yesevi inanç sistematiğinin tasavvufi ve sosyal diaspora’sının Anadolu ve Balkan toprakları içindeki misyoner tipolojisinin, özgün bir örneğidir. Bir diğer bilinen ismi ise, Hüsam (keskin kılıç) olup, yine kendisine, kerem-mürüvvet ve bereket anlamlarına gelen Gani mahlas’ı da verilmiş olup, Od’man Baba dışında Hüsam Şah Gani olarak da anılmaktadır. Tarihsel verilere göre, Şücaaddin Veli ismiyle bilinen Şüca Sultan’ın çağdaşı olarak kabul edilmektedir. Öte yandan Cenab-ı Hakk’ın Celal esmasının müteradifi olan ateş’e benzetilerek, kendisine; Od’man (Ateş-adam) denmesi, kısaca “Vahdet-i mevcud” olarak anılan irade’nin yekliği düşüncesinin pratike edilme postülatıdır.

Velayetname’den (Vilayetname de denilir) elde edilen bilgilenmeye göre, Od’man Baba’nın vefat tarihi, Hicri 882 yılının, Recep ayının sekizinci günü olup, miladi takvim ile 13 ağustos 1478 tarihinde denk gelmektedir. Ve yine Velayetname’deki ifadeye göre, Fatih Sultan Mehmet’te, Od’man Baba’nın ardından iki yıl, sekiz ay sonra, miladi takvim ile 3 Mayıs 1481 tarihinde Hakk’a yürümüştür. Od’man Baba’nın, Rum’a geliş tarihi, Hicri 833 olarak tesbit edilmiştir.

Od’man Baba’dan sonra, yerine Kutub olarak Hacı Bektaş Veli Dergahı Halife Baba’larından Akyazılı Sultan’ın (Akyazı’lı İbrahim Sani Baba) geçtiğine dair bilgilere de, Miladi 1519 yılında (Hicri 952) Akyazılı Sultan ardalarından Yemini tarafından kaleme alınan “Faziletname” isimli eserde, manzum cümleler ile yer verilmektedir. (Yemini’nin Bektaşiy’ye tarikatı kültür argümanlarındaki bilinen ismi de, Hafız Kelam Yemini’dir) Söz konusu şiir (nefes) şu şekildedir;

 

Sekizyüzseksensekiz olunca hicret

Dem-i fani’dir o şah etti rihlet

 

Hüsam Şah idi ismiyle o sultan

Gani Baba der idi bazı insan

 

Nişan-ü kısveti seb-ül mesani

Yerine kutb oldu İbrahim Sani

 

Resul’ün hicret’inden anla ahir

Dokuzyüz bir içinde oldu zahir

 

Ki şimdi aleme ol candır kutub

Adı Akyazılı Sultan’dır kutub

 

Şiir’deki tarihe göre, Hicri 901 (M. 1495) yılında, Akyazılı Sultan’ın Kutub olarak atandığı belirtilmektedir. Ancak, diğer taraftan Yemini’ye göre Od’man Baba’nın vefatı Hicri 888 gösterilmesine karşın, Göçek Abdal Hicri 882 tarihini esas almaktadır. 1997 yılı, Kasım ayında Hakk’a yürüyen, Bedri Noyan Dedebaba Demir Baba Velayetnamesinde adı geçen Od’man Baba’nın soy zincirini, şu şekilde tesbit etmiştir:

“El-Hüsameddin bin İbrahim; bin İmam Musa Kazım, bin İmam Ca’fer Sadık, bin İmam Muhammed Bakır, bin İmam Zeynel Abidin, bin İmam Hüseyin, bin İmam Ali ve Od’man Baba’nın ismi, Hüsam’dır ve atası, Seyyid Ali’dir. (Bkz. Demir Baba Velayetnamesi. Doç. Dr. Bedri Noyan. Can Yay. S. 53 İST.) Yine aynı eseri karine alan, Bedri Noyan Dedebaba, Od’man Baba’nın yedi terk’li tac ile gezinmesini, soyunun 7’nci İmam olan İmam Musa-i Kazım’a çıkmasına, bağlamaktadır.

Prof. Dr. Fuat Köprülü’nün, “İlk Mutasavvuflar” isimli ünlü eserinde, Muhiddin Abdal (Kaligralı) isimli bir derviş’in bir dörtlüğünde, Od’man Baba’yı Pir olarak, mürşidi gösterdiğine değinmektedir. Söz konusu kıt’a şu şekildedir;

 

Şahım da rehberim oldu

Heman kıble’m nur’um oldu

Gani Od’man Pirim oldu

Anın eteğin tuttum ben

 

Söz konusu Derviş Muhiddin’in Hicri 880 (Miladi 1475) tarihinde kaleme aldığı “Hızırname” isimli manzum eserinde, Od’man Baba ve Akyazılı Sultan hakkında bilgiler mevcut’tur.

16’ncı yüzyıl’da yaşamış olan Feyzi Hasan Baba; kendisi, Od’man Baba Dergahı Postnişini Zati Baba’dan nasib almıştır. (Bkz. Bektaşi Şairleri ve Nefesleri. Turgut Koca Baba İst. Saatli Maarif Kitaphanesi. 1990 Shf. 143) Od’man Baba’nın bir isminin de, Sultan Baba olduğunu belirtmektedir. Konu ile ilgili şiir, şu şekildedir;

 

Nur-ı Ahmed seyr-i Hayder Hazret-i Od’man Baba

Namı Hüsam Şah Gani’dir bir adı Sultan Baba

 

Diğer yandan, Rüstem Abdal isimli bir Bektaşi dervişi tarafından (H. 1155-M.1742) tarihinde kopya edilen Onbeşinci yüzyılda yaşamış olan Sadık Abdal’ın divanında (Divan-ı Sadık Abdal. Ankara Genel Kütüphanesi. A 15/35 No’da mahfuz) Odman Baba’dan aşağıdaki beyitler ile söz edilir. (Bkz. Bektaşi Şairleri ve Nefesleri. Turgut Koca. İst. Maarif Kitaphanesi. 1990. Shf. 44)

 

“Dahi mahlas dediler ana Od’man

Anın sen batın ismin anla talib

Ki arifler dediler bil Gani Şah

Gani’dir bi-zeval ol kutb-i galib

Serapa nur idi ol şah-ı zinnur

Hakk’ı buldu erişen ana talib”

 

Evliya Çelebi, “Seyahatname”sinde Od’man Baba hakkında şu bilgileri kaydetmektedir:

“Od’man Baba, Hacı Bektaş-i Veli tarikatındandır. Musa’yı Kazım’ın soyundan Seyyid Ali’nin oğlu Hüsameddin’in çocuğudur.

Adı Hüsam Od’man’dır. Madendere’sinin kenarında, Edirne’ye giden yolun sağ tarafındaki, ormanlık ve yeşillik yeri yurt edinmiştir. Tekye’deki Kış meydanını ikinci Bayazıd, Yaz meydanını Yahya Paşa oğlu Mehmed Bey yaptırmıştır. Türbesinde; hırkası, seccadesi, tabl ve nakkaresi ve yedi terk’li tac’ı bulunup, korunmuştur.” (Turgut Koca, Bektaşi Tetkikleri, Ş. K.’da mahfuz)

Muhtar Yahya Dağlı, “Bektaşi Tomarı” isimli çalışmasında Od’man Baba’ya ilişkin şu bilgileri vermektedir:

“Mezarı, Edirne, Hasköy (Haskova) ılıcaları yanındadır. Üzerinde Malkoçoğulları tarafından kubbeli bir bina yapılmıştır. Evvelce Edirne halkı her yıl, arabalar ile gelip ılıcalarda eğlenir ve daha sonra asitane’yi ziyaret ederlermiş.”

Ahmet Yaşar Ocak, “Bektaşi Menkıbelerinde İslam Öncesi İnanç Motifleri” isimli eserinde, (Bkz. Enderun Kitabevi-İst. 1983 Shf. 16) Od’man Baba’nın doğum tarihini, Velayetname-i Şah-i’ye dayanarak, Hicri 780 (M.1379) olarak zikretmektedir.

Ayrıca, Noyan Dedebaba, “Demir Baba Velayetnamesi” önsözünde, Emirçin Od’man Baba’dan söz etmektedir. Tesbiti şu şekildedir;

“Ana, babası bu çocuğu Yesevi Dergahı’na adamış; çocuk kışın şeyhine taze üzüm getirir, keramet gösterirmiş. Çin’den gelen tüccarlar, oradaki bir ejderhanın öldürülmesini rica etmişler. Ahmed Yesevi, bir küçük Od’man’ın beline tahta kılıç kuşatarak Çin’e yollamış. Od’man ejderi öldürmüş. Bu yüzden Emirçin takma adı verilmiş. Sonradan Rum diyarına yollanmış. Hicri 600 (Miladi 1203) tarihlerinde Rum’a (ya’ni Anadolu’ya) gelip, Bozok Sancağı civarında Od’man Baba Tekkesi adında bir tekke kurmuştur.”

Velayetname-i kaleme alan Göçek Abdal hakkında Velayetname kapsamı içinde kendisi hakkında verdiği bilgiler dışında, bir malumat tesbit edilememiştir.

Turgut Koca Baba, daha önce adı geçen “Bektaşi Nefesleri ve Şairleri” adlı eserinde, kendisinin Ku’ran ve Hadis kültürüne hakim bir zat olduğundan söz etmektedir. Şiirlerinde genellikle, mesnevi tarzı ön plandadır. Yazmış olduğu Velayetname’nin, kendi türündeki eserlerin ilki olduğu iddiası varsa da, doğru değildir. Söz gelimi, Bedri Noyan Dedebaba’nın dilimize kazandırdığı bir Hacı Bektaş Veli Velayetname’sinin tarihsel muhtevası hakkında, yine Bedri Noyan Dedebaba’nın verdiği bilgiler, şu şekildedir:

“Bir yazısında, Hasan Fehmi Bey, Od’man Baba Velayetname’lerinden, te’lif itibariyle daha ziyade kıdemli olduğunu söylüyor ki, bunu anlamadım. Fakir’de bulunan güzel bir ta’lik yazı ve sonunda 24 Mart 1304, 28 Şevval 1305 (1887 M.) tarihinde “Derviş Abd-ün Nebi ez keza-yı Berat” cümlesi ile, yazarın adı ve kopye ediliş tarihi gösterilmiş olan bir Velayetname-i Hacı Bektaş Veli vardı. Bu Velayetname’nin, 380 ile 381’nci sahifesinde, şu tarihi kayıt yazılıydı:

 

Türbesinin üstünü kurşunlayan

Şah-ı Sultan Bayazıd’dır bi-güman

 

Ömr-ü baht-ın eylesin Allah Ziyad

Ta kıyamet devletiyle baki bad

 

Hak’ka minnet ahir oldu bu kitab

Var ümidin akıbet ola sevab

 

Resul’ün hicreti altı yüz kırk dörtte

İrişmişdi meşanım bu dertte

 

Yazub nakleyledik bu yadigarı

Cihanda kala bizden sonra bari

 

Okuyanlar, hayrile yad eylesin

Hakk anı korkudan azad eylesin

 

Halep şehrinde Baba Bayram

Ravzasında bu kitab oldu tamam

 

Kaydı vardır. Fakir’deki diğer yazma Velayetnamelerde bu tarih, Yedi yüz kırk dört olarak kayıtlıdır. Od’man Baba Velayetname’si H. 888’de yazıldığına göre, Hacı Bektaş Velayetnamesi, ondan daha eskidir. Esasen Od’man Baba’da, Hacı Bektaş’tan yüzelli-ikiyüz yıl daha sonra yaşamıştır.” (Bkz. Doç. Dr. Bedri Noyan Dedebaba, adı geçen, Demir Baba Velayetname’si.)

Yukarıda, Bedri Noyan Dedebaba’dan alıntıladığımız şiir’in yazarı olan Baba Bayram ile ilgili olarak, Abdülbaki Gölpınarlı, 1958 yılında yayınladığı, Hacı Bektaş Velayetnamesi önsözünde; “16. yüzyılda Divane Mehmet Çelebi ile Horasan’a giden ve dönüşte Halep’te kalan Bektaşi Baba Bayram’dır” demektedir.

Yine Od’man Baba Velayetnamesi’nin, Saru Saltuk ile ilgili bölümlerinde, Hacı Bektaş Veli Velayetname’lerinde geçen bir rivayet’ten söz edilir. Öyküye göre kaynar kazana giren Saru Saltuk, çok uzaklarda olan Hacı Bektaş’a malum olur ve Sulucakarahöyük’de bir mermer üzerine eliyle su serper ve soranlara “Saru Saltuk’un kazanı” soğuttuğunu söyler,

Bu durumda, Gö’çek Abdal’ın daha önce muhakkak ki bir Hacı Bektaş Veli Menakıbnamesi okuduğu ortaya çıkmaktadır.

Od’man Baba, (1490 sonrası, Balım Sultan tarafından kurumlaştırılan Mücerred “hiç evlenmemiş-kudsal Bekar” Derviş’lik sisteminin, Balım Sultan öncesi de mevcud olduğunun belgesi olmak bakımından ilginçtir) hiç evlenmemiş ve hatta, Velayetnamenin bir yerinde, mücerred (kutsal bekar) olmayan mürşid’lerin, kutup olmayacağını beyan etmiştir.

Bugün özellikle Balkanlar’da (Deliorman, Dobruca, Tuzluk, Gerlova) adına yolu sürdüren Kızılbaş Sürekleri olduğu gibi (Bkz. Trakya Sürekleri, Şevki Koca. Cem Dergisi. Ağustos 2000 Shf. 54) İstanbul, Firüzköy ve Zeytinburnu semtlerinde, ve Eskişehir yöresinde Seyyid Battal Gazi Türbesi civarında Od’man Baba (Hüsam Şah Gani) süreklerine tesadüf edilmektedir.

Od’man Baba Velayetnamesi dil özellikleri bakımından, halka inmiş halisane bir Türkçe’nin özgün nitelikleri ile bezenmiştir. Betimlemelerdeki, devrik gibi görünen cümleler dahi, tamamıyla halk kokmaktadır. Burgazi’nin “Fütüvvetname”si veyahut Kaygusuz Abdal’ın “Budalaname”si gibi, mensur risalelerde, hep bu türden bir lisan sıcaklığı ile başbaşa kalırız. Ayrıca terim ve kelime zenginliği bakımından da hayli ilgi çekicidir. Gerçek ve otantik bir Türk nesri için örnek teşkil edebilecek, orijinal mahiyette bir çok deyim içermektedir. Öte yandan, az dikkat ile, günümüz insanının dahi rahatlıkla anlayacağı söz konusu cümle ve kelimelere zorunlu olmadıkça, müdahale etmemeye özen gösterdim. Ve giderek bu anlatımdaki görkem’e ancak kendi hususiyeti içinde ulaşabileceği kaygısı ile, müdahale hakkını kendimde göremedim. Öte yandan, Gö’çek Abdal, Od’man Baba’nın irşad lisanının da, Oğuz dili ve lehçesi olduğunu, Velayetname içinde belirtmiş ve yer, yer Oğuz dilinin senkronatif özelliklerine de yer vermiştir.

Doç. Dr. Bedri Noyan Baba; Od’man Baba Velayetnamelerinden bir nüshanın, dergahlar kapatılmadan önce, Hacıbektaş İlçesi Merkez Dergahı Kütüphanesi’nde olduğunu belirtmektedir. (Demir Baba Velayetnamesi, Can Yay.) Dergahtaki bu nüshanın H. 1173 (M.1759) yılında, kopya edildiğini belirterek, yirmişer satırlı sahifeler halinde, toplam iki yüz altmış sahife olduğunu ifade etmektedir.

Ahmet Yaşar Ocak ise, Od’man Baba Velayetnamesi’ne ilişkin tek nüshanın, Cebeci Halk kütüphanesi, No:495’te kayıtlı olduğunu belirtse de, 16’ncı yüzyıla ait bir başka nüshanın da, A.Sadık Erzi’de bulunduğunu ancak kaybolduğunu zikretmektedir.

Diğer taraftan, fakir kulunuzun bizzat tanıdığı, halen İstanbul, Zeytinburnu muhitinde mukim sayın Taki Coşkun Bey’de bir adet orijinal yazma nüshanın olduğunu biliyorum. Hatta, Sayın Hakkı Saygı, 1996 yılında yayınladığı oldukça özet olan “Otman Baba Velayetnamesi”nde, bu nüshayı esas aldığını belirtmektedir.

Velayetname’ye ilişkin kısa ve özet alıntılar, daha önce başta Abdülbaki Gölpınarlı olmak üzere birçok yazar tarafından kamuoyuna sunulmuştur. Yine Hasan Fehmi Bey, 1927 yılında yayınladığı “Otman Baba Velayetnamesi”nde, oldukça özet bir çalışmaya başvurmuştur. Yine Tarihçi Cemal Kutay 1965 yılı, “Tarih Konuşuyor” adlı derginin değişik sayılarında, söz konusu Velayetname’den alıntılara başvurmuştur. Hazırlamış olduğumuz bu çalışmaya mesned teşkil eden yazma ise; Ünlü Mücerred Ahmet Sırrı Dedebaba’nın (Kahire, Magaravi yada Kaygusuz Abdal Dergahı, son postnişinidir. Mehmet Lütfi Baba’dan sonra postnişin olmuş ve 30 Ocak 1949 tarihinde, bir araya gelen Mücerred Halife Babalarca Hacı Bektaş Postnişini-Dedebaba, seçilmiş olup, 1965 yılında Hakk’a yürümüştür.) 1950 yılında, İstanbul Erenköy’e geldiği sıralarda, merhum Pederim Turgut Koca Baba’ya sunmuş olduğu bir yazma nüshadan, Turgut Baba’nın kendi el yazısı ile istinsah ettiği kopya’dan, alıntılanmış ve tam tekmil Tek Od’man Baba Velayetnamesi’dir. Eldeki yazma belgede, Turgut Baba yer-yer Osmanlıca’ya yer vermiş, ancak “esere-ötere” kullanmaksızın kaydetmiştir. Yine zamanın getirdiği tahribat ile Latin harfleriyle yazdığı bölümler de, oldukça zor çözümlenmiştir.

Ahmed Sırrı Baba’nın, Turgut Koca’ya verdiği orijinal yazma Velayetname suretinin, yine Velayetname sonunda verilen bilgiden anlaşılacağı üzre; Omar Kara Kürklü (M.1759) ve Muharrem ayının ilk Pazartesi günü olduğunu belirttiği nüsha’dır. Öte yandan, Bedri Noyan Dedebaba’nın daha önce bahsettiği, Pirevi kütüphanesinde olup ta bugün için kayıp görünen suret olma ihtimali, yüksektir. Yine bilindiği, Ahmed Sırrı Baba’nın vefatı sonrası, birçok doküman Leiden Üniversitesi kitaplığına, kayıt ile devrolunmuştur.

Velayetname, altmışaltı Farsça başlık altındaki öykü örgüsü içinde dizayn edilmiş ve almışaltı sayısı ile de huruf-u ebced tekniği gözetilerek, Cenab-ı Hak’kın huruf-u ebced’deki yazılım mazharına denk düşürülmek istenmiştir.

Abdülbaki Gölpınarlı’ya göre, Od’man Baba Velayetnamesi, bilinen Velayetnamelerden en hacimli olanaklarından biri olmaktan maada, Kitab-ı Dede Korkut ile başlayan ve Battalname, Danişmendname ve Saltıkname ile devam eden zincirin bir parçasıdır. (Bkz. A. Gölpınarlı, Hacı Bektaş Veli Menakıbnamesi) söz konusu Velayetname, gayr-ı resmi tarih araştırmacılarının dikkatini çekebilecek, tarihi ve coğrafi öğe ve unsurlar ile doludur. Eserde, Zağra, Kaliğra (Balçıkhisar), Tetova, Tırnova, Eski Edirne, Ağaçdenizi (Deliorman), Akkadınlar (Dulova), Karalar, Selanik, Vardar, Vidin, Yanbolu, Samandra gibi dönemin Osmanlı Balkan’ına ilişkin yöresel bilgiler mevcuttur. Öte yandan, anlatımda öyküler kronolojik bir sıralamaya değil, daha çok olay örgüsüne dayandırılarak ifade edilmiştir.

Velayetnamede yine, Vahdet-i Mevcud adı ile bilinen, ‘İstidatlar yasası’nın, teknik terkipleri olan; hulul, ittihad, tecessüd, tenasuh gibi devri kavramların, özellikle Od’man Baba’nın şahsında oldukça sık kullanıldığına tesadüf edilmektedir.

Velayetname; Vahdet-i Vücud ile Vahdet-i Mevcud arasındaki telesofik farkı göstermesi açısından oldukça ilginç imgeleyim ve betimlemeler içermektedir.

Kısaca, yayın yaşamımızdaki önemli bir boşluğu dolduracağına inandığımız bu çalışmayı, Kültür Bakanlığımızın katkılarıyla, arzetmiş bulunmaktayım.

Sehvi kusur ve hatalarımız olmuş ise, okuyanlar onaralar ve yüzbin dua ile analar.

 

Şevki KOCA,

‘Odman Baba Velayetnamesi Velayetname-İ Şahi Gö’çek Abdal’,

T.C. Kültür Bakanlığı Katkılarıyla, 2002

********************

CUMHURİYET TARİHİ SÜRECİNDE BEKTAŞİ KÜLTÜRÜNDE DEDEBABA’LAR (ÜLKEMİZDE VE DÜNYADA)*

Hzl:Şevki Koca

 

Değerli okurlarım, bu araştırmamızda çoğumuzun son derece hassas olduğu ve fakiyre sürekli sordukları Babagan Bektaşiliğin en üst kurumu olan Dedebaba’lık mertebesinin, içinde bulunduğu bugünkü konuma, hangi sübjektif koşullardan etkilenerek ulaştığını irdelemek arzusundayım. Üzerinde sürekli spekülasyon üretilen ve tarihsel gelişmelerden oldukça uzak düşmüş ön yargılı, karından konuşma formatına’da dönüşmüş yorum ve analizlere de bir cevap olacağı kanaatindeyim.

Esasen, peşinen göze aldığım müspet ve menfi tepkilere marüz kalabileceğim bu çalışmamızın, özellikle analitik düşünebilen değerli aydın ve araştırmacılarımızın hassaten yararlanabilecekleri perspektiflere ulaşması halinde, kendimi bahtiyar addedeceğim.

Günümüzde neredeyse, tasavvufi ve tasarrufi özü boşaltılarak, bir dernek başkanlığına idendifike edilen, bu ıtlak teslikinin karşılığı olan “İbn-ü Vakt” sırrının batini (exsotorigue) donanımını bir başka yazımızda arz etmek üzere (saklı tutarak) bu kurumu tarihi inkişafı boyutunda yansıtmak dileğindeyiz. (Bu makamın Tasavvufi kimliği hakkında, Tarikat Kültürüne dayalı bir araştırmamız, Turgut Koca Baba Divanı adlı derlememizin, 301-365 sahifelerinde detaylı olarak neşrolmuştur. İsteyen araştırmacılar bakabilirler. İst.1999)

Bilindiği üzere, Babagan (Nazenin) Bektaşilik kurumunda en üst makam olarak bilinen Dedebaba’, Bektaşiyye kültür ve teşkilatının mutlak egemen otoritesidir. 1499 yılında Balım Sultan tarafından organize edilen bu makama Dedebaba’ sıfatı ile ilk nasbedilen aziz, Sersem Ali Dedebaba’dır. Görev yılları (922-977 H.) yılları arasıdır. Sersem Ali Dedebaba’dan başlayarak, son Hacı Bektaş postnişini olan Salih Niyazi, Niyazi Dedebaba’ya kadar gelen yirmi altı Dedebaba’nın tümü mücerret olup, genellikle bu makama oy birliği ile seçilerek gelmişlerdir.

Esasen bu araştırmamız, Salih Niyazi Dedebaba’nın, Cumhuriyet Hükümetince çıkarılan “Tekke ve zaviyelerin ılgası”na dair yasa gereği, 1927 yılından itibaren yurtdışına sürgün edilmesiyle başlayan yakın tarihimizle ilgili süreçle yakından ilintili olacaktır.

Salih Niyazi Dedebaba’, 1927 yılında yurt dışına çıkarılması sonrasında, Mısır’a hareket eder ve ilk icraat olarak, elan burada icra-yı faaliyet eden önemli mücerret Bektaşi Dergahlarından olan Kahire yakınlarında Mukattam Dağında bulunan “Kasr-ül Ayn” veya bilinen isimleri ile El-Mağaravi veya Kaygusuz Abdal Tekyesine uğrar. O dönemde bu dergahın postnişinliğini, Mehmet Ali Baba yapmaktaydı. Bu dergahta ünlü Bestekar Şekerci Cemil beyin mahdumu, Hafız Tahsin Başpehlivan Babaya ve Ahmet Sırrı Babaya Halifelik verir. Daha sonra deniz yolu ile Girid’e uğrar ve oradan Arnavutluk’un başkenti Tiran’a gelir. Dönemin Arnavutluk kralı Zogo kendisini hoşnutluk ile karşılar ancak Dedebaba’lık yapmama koşulu ile kendisine Tiran’ın Ali Demi semtinde arazi vakfeder. İlerleyen yıllarda 1935 yılında Salih Niyazi Dedebaba’ buraya bir Dergah inşa eder. Salih Niyazi Dedebaba’, yurtdışına çıkmadan önce Hacı Bektaş’taki pir evinin emanet-i vekaletini ihtiva eden bir mektübu Halifelerinden, Adana P.T.T. Başmüdürlüğü görevinde bulunan Ali Naci Baykal Babaya emanet eder. Söz konusu bu mektubun suretleri halen birçok Bektaşi Babasının arşivlerinde mevcuttur.

Dedebaba’lar serüveni de Salih Niyazi Dedebaba’nın yurtdışına çıkışıyla başlar. Bu konuyu kategorik olarak incelemek gerekirse 1927 tarihi ile başlayan süreçte, bir adedi Arnavutluk da, bir adedi Mısır’da ve bir adedi de ülkemizde olmak üzere üç adet Dedebaba’lık müessesesi oluşmuştur. Şimdi yüksek izinleriniz ile bu üç oluşumu birbirinden münferit olarak arz etmek istiyorum.

 

Arnavutluk’ta Dedebaba’lar

Esasen kökleri tarihte yatan bir Arnavut milliyetçiliği söz konusu olup, özellikle II. Abdülhamit dönemi artan ölçülerde anti Osmanlı mücadeleye dönüşmüştür. Bu konu yazımızın çok dışında ve özel bir tarihsel analiz kapsamı içermesi nedeni ile, tarihi boyutunu saklı tutarak, konumuzla ilişkilendirmek istiyorum. Kısaca Arnavut’ların tüm din ve ilahiyat işlerini, Arnavut milliyetçiliğinden soyutlayarak izah etmek mümkün değildir. Özellikle 1920’lerde Fuji Martinensi ile başlayan bir Dedebaba’lık arayışları olup, merkezinin Tiran olması doğrultusunda baskın bir eğilim taşımaktaydılar.

1929 yılına gelindiğinde Salih Niyazi Dedebaba’yı devre dışı bırakan Arnavut Bektaşileri, dönemin ulusçu akımlarının rüzgarını da arkalarına alarak, Salih Niyazi Dedebaba’nın yüksek sesli muhalefetine rağmen, Arnavutluğun önemli bir Bektaşi merkezi olan Korça (Görice) kentinde; Priştine, Kruja, Elbasan, Tetova, Fraşeri, Koutche (kuş veya kuç), Timor, Melcan, Jirokastro ve Turan gibi önemli merkezlerde bulunan Bektaşi Tekyelerinden gelen delege Babalar ile bir kongre düzenlemişler ve gizli oy kullanılarak yapılan bir seçimle “Kutsal Dedeler meclisi” adı altında, bir Dedebaba’ ve 12 Babadan oluşan bir kurum oluşturmuşlardır. Kurumun fahri başkanlığına Salih Niyazi Dedebaba’yı getirmişler ve Dedebaba’ makamına, daha önce Pirevinde Atevi Babalığı yapan Görice’li Ahmet Feyzi Muhtar Babayı nasbetmişlerdir. Bu tarihten itibaren Arnavutlukta kurumsal olarak merkezi Tiran kabul edilen bir Dedebaba’lık mekanizması kurulmuş olup, aşağıda arz edeceğim Lahika’ya uygun olarak (zaman, zaman siyasi müdahaleler ile kesintiye uğrasa da) düzenli işleyen seçimler ile Dedebaba’lar seçmişlerdir.

Lahika’ya değinmeden önce bugün dahi dünya Bektaşileri arasında tartışılmakta olan Salih Niyazi Dedebaba’nın şüpheli ölümünden de konu ile doğrudan ilişkisi nedeniyle birkaç cümleyle bahsetmek istiyorum. Arnavutluk 1942 yılına kadar Mussolini İtalya’sının ve 1943 yılına kadar Hitler Almanya’sının işgali altında kalmıştır. 1943 yılından sonra kendisi de bir Bektaşi çocuğu olan Enver Hocanın Emek Partisi öncülüğünde örgütlenen Sosyalistler 1945 yılında Sosyalistler Arnavutluk devletini kurmuşlardır. Bu savaşta bazı Arnavut Bektaşiler, Enver Hocanın partizan örgütünün saflarında yer almalarına karşılık, bazı Bektaşilerse karşı milliyetçi kral Zogo’nun taraf olduğu cephede yer almışlardır.

Salih Niyazi Dedebaba’ böyle bir ortamda, Tiran’daki dergahında, Dervişi olan Aziz Niyazi Triandafil derviş ile birlikte 28 Kasım 1941 tarihinde kurşunlanarak öldürülmüş olarak bulunmuştur.

Salih Niyazi Dedebaba’nın öldürülme anına şehit olan bir tek fert bulunmamıştır. Ölümü üzerindeki sis perdesi hala kaldırılamamıştır. Klasik Arnavut söylemine göre, faşist İtalyan birlikleri tarafından öldürüldüğüdür. Öte yandan yakın zamanda bulunabilen İtalyan belgelerinde Arnavut Partizan birlikleri tarafından katledildiğine dair bilgiler bulunmaktadır. Ancak, eski ittihatçı bir gelenekten gelen Salih Niyazi Dedebaba’nın kral Zogo’ya olan yakınlığı bilinmekteydi. Özellikle 1929 yılı sonrası muhalefet ettiği Arnavut milliyetçiliğine dayalı Dedebaba’lık kurumunu onaylamadığı göz önüne alınırsa, İtalyanlar ile ittifak eden kral Zogo’ya ve anti, komünist İtalyan’lara daha yakın durabileceği savı’da göz ardı edilmemelidir. Kısaca ancak Arnavutluk Emek Partisi arşivlerinde uzman bir tarihçinin gerçekleştirebileceği bir çalışma ile gerçek ortaya çıkarılabilecektir kanaatindeyim.

Salih Niyazi Dedebaba’; 5 Nisan 1876’da dünyaya gelmiş ve 28 Kasım 1941’de Hak’ka yürümüştür. 1967 tarihinde Tiran’daki kabirlerinin Sosyalist Hükümetçe tahrip edilebileceği kuşkusuyla, naaşları taliplerince mezarlarından çıkarılmış ve Tiran yakınlarındaki Tufina kentine kaçırılmış ve 1991 yılında yeniden Tiran’daki dergahına defnolunmuştur. Hemen yanı başında Cafer Sadık Baba ve Ali Rıza Babanın kabirleri bulunmaktadır.

 

Arnavutluk Dedebaba’ Lahikası

1.         Ahmet Feyzi Muhtar Dedebaba’: Mücerret Babalardandır. Bir ara Hacı Bektaş ilçesinde Pirevinde Alevi Babalığı yapmıştır. 1929-1941 tarihleri arasında görevde bulunmuştur. Her ne kadar bugünün Arnavutları, Salih Niyazi Dedebaba’yı zımmen Dedebaba’ gösterselerde o yıllarda neşrolunan “Rrequllare e Bektashijvet Shqiptare-Tiran, 1930” isimli çalışmada konu ile ilgili net bilgiler bulmak mümkündür. Kendi isteği ile görevden ayrılmıştır. (Vefat; 1946)

2.         Ali Rıza Dedebaba’: Jirokastro’ludur. Mücerret Babalardandır. 1941-1944 yılları arası görev yapmıştır. 1876 doğumlu olup, Kabri Tiran’daki Dergah içinde, Salih Niyazi Dedebaba’nın yanındadır.

3.         Kamber Ali Dedebaba’: Mücerret Babalardandır. Çok kısa bir süre görev yapmıştır. Aslen Priştine’lidir. Sosyalist yönetime sıcak bakmaması üzerine yönetimce hapse atılmış ve cezaevinde Hak’ka yürümüştür. 1944-1945 yılları arasında görev yapmıştır. Yol adı Prishta’dır.

4.         Cafer Sadık Dedebaba’: Mücerret Babalardandır. 1874 doğumludur. Sosyalist Emek Partisinde görev yapmıştır. Enver Hocanın tazyiki ile Dedebaba’ seçilmiştir. 1945 yılında atandığı Dedebaba’lık görevinde uzun kalamamış, altı ay kadar bir süre Dedebaba’lık yapmıştır. Kabri Tiran Dergahındadır. Yakova Dergahı postnişini ünlü kazım Sipaho Bakali Babanın mürşididir. 1945 yılı sonunda Hakka yürümüştür.

5.         Abbas Hilmi Dedebaba’: Mücerret Babalardandır. 1946 yılında Arnavutluk anayasası, din ve vicdan hürriyetini teminat altına almış ancak, halveti, Bektaşi, Rufai ve Sadi gibi Arnavutlukta yaygın olarak bulunan tarikatlara kısıtlamalar getirmiştir. 1945 yılı sonunda Abbas Hilmi Baba Dedebaba’lığa seçilmiştir. Anayasaya muhalefet etmesi üzerine Bektaşi Babalarıyla arasında tartışma çıkmış, kendisini ihbar üzerine tutuklamaya gelen hükümet görevlilerini ve iki Bektaşi Babasını tabanca ile vurup öldürdükten sonra, Fuji Martinens Baba ve Feyzi Baba ile birlikte intihar etmiştir. 1945-1946 yılları arasında görev yapmıştır. Arnavut Bektaşiler arasında saygın bir mevkii vardır.

6.         Ahmet Muhtar Ağatay Dedebaba’: Mücerret Babalardandır. 1916 doğumludur. 1947 yılında “Kutsal Dedeler Meclisince” Dedebaba’ seçilmiştir. Bulunduğu dönemde, hükümet kendisinden sürekli siyasi mesajlar istemiştir. 1951 yılında Kore Savaşını kınayan Dedebaba’lık metinlerini Birleşmiş Milletlere göndermesi ile ünlenmiştir. Bütün çabalarına karşın hükümetçe kendisine güvenilmemiş ve 1958 yılında Dervişi Reşad Bardi ile birlikte tutuklanmış 1968 yılına değin cezaevinde kalmıştır. 1947-1958 yılları arasında görev yapmıştır.

7.         Fehmi İlyas Dedebaba’: Mücerret Babalardandır. 1958 yılında hükümet desteğinde yapılan bir seçimle Dedebaba’lık görevine getirilmiştir. Aynı zamanda Arnavutluk parlamentosunda milletvekili olarak görev yapmıştır. Kendisi ve dergah yaşamıyla ilgili bilgiler, 1966 yılında Arnavutluğa özel izinle girebilen Gazeteci Yılmaz Çetiner tarafından gerçekleştirilen bir röportaj ile saptanmış olup “Bilinmeyen Arnavutluk” isimli, kitapta neşrolunmuştur. 1967 yılında Arnavutluk da tüm dini kurumların faaliyeti yasaklanmış olup, Dedebaba’lık serüveni de böylece sona ermiştir. Fehmi İlyas Dedebaba’nın görev seneleri 1958 ile 1967 yılları arasındadır. Bugün Arnavut Bektaşileri Fehmi İlyas Babayı, Dedebaba’ olarak tanımazlar.

8.         Ahmet Muhtar Ağatay Dedebaba’: 1958 yılında cezaevinde, dervişi ile birlikte 10 yıl kalan, Ahmet Muhtar Dedebaba’ 1968 yılında, evinde göz altında tutulmak koşuluyla serbest bırakılır. Bir seçim yapılmasa da 1980 yılında Hak’ka yürüyene kadar, Arnavut Bektaşilerince Dedebaba’ sayılmıştır. Ahmet Muhtar Ağatay Dedebaba’, Yakova Dergahı postnişini Kazım Bakali Sipaho Babaya bir mektup yazarak, Detroit (A.B.D.) Dergahı postnişini, Recep Ferdi Halife Babayı tanımamasını emretmiştir. Dedebaba’lık müessesesini Arnavutların iç işleri telakki ederek, gerek Türkiye ve gerekse Dünyanın Arnavutluk dışındaki Babalık icazetnamelerini tanımamıştır. Kabri Tiran’dadır.

9.         Reşat Bardi Dedebaba’: Mücerret Babadır. Mürşidi Ahmet Muhtar Ağatay Dedebaba’dır. 1958-1968 yılları arasında hapse atılmıştır. 190 yılında Tiran Dergahına yerleşmiş ve yıkılan dergahın onarımını sağlamıştır. 1992 yılında İzmir’e gelerek Bedri Noyan Dedebaba’dan halifelik icazeti almıştır. Ancak 1993 yılında, Tepedelen, Vlora, Korça, Elbasan ve Timor Bektaşi Dergahlarından gelen Arnavut Babalar ile bir kongre düzenlemiş ve oy çokluğu ile Dedebaba’ seçilmiştir. Merhum Pederim Halife Turgut Baba bu kongrenin yapılacağı 19 Temmuz 1993 tarihinden önce kendisine 12 Temmuz 1993 tarihinde bir mektup ulaştırarak, Noyan Dedebaba’nın Halifesi olarak, mevcut Dedebaba’nın sağlığında ve üstelik ondan Halifelik icazeti almasına karşılık Dedebaba’ seçilemeyeceği konusunda kendisini uyarmıştır. (Söz konusu bu mektubun bir sureti fakirde mahfuzdur.)

10.       1993 yılında gerçekleştirilen bu seçimde bizzat Mürşidi Ahmet Muhtar Babanın onay vermediği Amerika, Detroit Dergahı postnişini Recep Ferdi Halife Babanın kendisine destek verdiğini iddia eden Reşat Bardi Babanın bu savı hilaf-ı Hakikat’dır. Zira Bedri Noyan Dedebaba’nın halifesi olan Recep Ferdi Halife Baba (vefat; 1995) bağlı bulunduğu Bedri Noyan Dedebaba’nın sağlığında; yol, erkan ve edebe son derece bağlı bir kimlik olarak bu tür ucuz polemiklere prim verecek karakterde hiçbir zaman olmamıştır. Hatta, Reşat Bardi Baba sırf bu nedenle Detroit Dergahına postnişin atayamamış ve bu dergaha Türkiye’de mükim İzmirli Mustafa Eke Dedebaba’ tarafından, Flamur Baba 2001 yılında Hacı Bektaş ilçesinde Halife yapılarak, mücerret Halife Baba sıfatıyla postnişin olarak atanmış olup, rehberlik hizmetlerini Gaziler Dergahı postnişini İlhami Teoman Güre Halife Baba erenler yapmışlardır. Ancak hakkını yememek için bir anektod’dan bahsetmek de burada gerekli olmaktadır. Halife Turgut Koca Baba erenler, Hakka yürümeden önce Cem Dergisinin Şubat 1997 tarihli nüshasında, vasiyet kabilinden bir röportajda; “Dedebaba’nın gerçekte mücerretlerin hakkı olduğunu belirtmiş ve Reşat Bardi Babaya, (eğer) Noyan Dedebaba’nın Hakka yürümesi sonrası yapılacak bir seçimde, Türkiye Cumhuriyeti Devleti vatandaşı olması teklif edilecektir, kabul etmesi halinde tek mücerret Halife Baba olarak, otomatik olarak Dedebaba’ olacağı belirtilmiş ise de, Noyan Dedebaba’’dan sonra yapılan seçim öncesi mevcüt halife babalarca böyle bir teklif yapılıp, yapılmadığı hakkında bir bilgim bulunmamaktadır. Şu anda Arnavutların son Dedebaba’sı olarak bilinen Reşat Bardi Babaya, Makedonya’da yeniden faaliyetlerine izin verilen, Kalkandelen (Tetova) Harabati Baba Dergahı postnişini Tahir Emini Baba ile yine Tetova (Kırçova) Dergahı postnişini Ziya Paşa Halife Baba biat etmemişlerdir. Kısaca, Arnavutların bugün kabul ettikleri son Dedebaba’ Reşat Bardi Dedebaba’ olmaktadır.

 

Mısır’da Dedebabalık Kurumu

 

Mısır’da bulunan Kaygusuz Abdal Dergahı postnişinleri Salih Niyazi Dedebaba’’ya Hakka yürüdüğü 1941 tarihine kadar, katıksız bağlı kalmışlardır. Bu tarihte Komünist Blok dışında dünyada dört merkezde Bektaşi dergahları Legal faaliyet yapabilmekteydiler.

1.         Arnavutluktan bağımsız olan Kosova bölgesinde Yakova Dergahı

2.         Yunanistan’da; Reni ve Katerin Tekyeleri

3.         Mısır’da Kaygusuz Dergahı

4.         Kıbrıs Bafe kentinde Kırklar Dergahı

 

Mısır Kaygusuz Dergahı, 1941 yılında Salih Niyazi Dedebaba’’nın Hakka yürümesi üzerinde hiçbir Dedebaba’’ya biat etmemiştir. Bu dergah 30 Ocak 1949 tarihinde bir toplantı yaparak aşağıda isimlerini zikredeceğim Halife Baba’ların oy birliği ile Halife Ahmed Sırrı Baba’yı Dedebaba’ seçerler.

Seçime katılan Halife Babalar:

A)         Halife Ahmed Sırrı Baba (Kaygusuz Postnişini)

B)         Halife Hafız Tahsin Baba (Şahkulu Postnişini)

C)         Ekrem Ramazanoğlu Halife Baba (Başıbüyük Postnişini)

D)        Halife Hüseyin Kazım Baba (Masumlar Postnişini)

E)         Halife Veli Can Baba (Katerin Dergahı Postnişini)

F)         Halife Tahir Baba (sonradan Katerin Postnişini)

G)         Halife Sadi Seyfi Baba (Reni Dergahı Postnişini)

H)        Halife Yusuf Fahir Ataer Baba (İnadiye Postnişini)

 

Seçilen Ahmed Sırrı Dedebaba’, İzmir’li Hazine Avukatı Feyzi Akeren Baba’dan, Bektaşi intisabı gören Başbakan Adnan Menderes ile (o zaman Başbakan değil) temas kurarak, Demokrat Parti yöneticileri ile Zeytinburnu ve Erenköy’de delegeleri vasıtası ile birer toplantı yapar ve Demokrat Partiye destek sözü vererek seçilmeleri halinde Hacı Bektaş Pirevinin eski statükosunun tanınarak Bektaşiliğe devri konusunda mutabakat sağlar. Demokrat Partinin iktidara gelmesi üzerine 677 sayılı yasa ile yasaklı olmasına rağmen Kısvey-i Rühani’yeyi çıkarmaksızın Türkiye’ye ayak basar. Öncelikle birkaç ay Tire’de bulunan Horasanlı Ali Baba Dergahında hizmet yapar. Daha sonra 1952 yılına kadar İstanbul’da ağırlanan Dedebaba’, maalesef Demokrat Partinin verdiği hiçbir sözü tutmadığına tanık olur. Henüz Harab olmamış olan, Nerdibanlı (Şahkulu Sultan) Dergahında bir “ayn-ül cemi” yönetirken polis tarafından basılarak mahkemeye sevk edilir. Mahkeme mevcut yasaya rağmen, idare-i maslahat bir karar alarak, Ahmed Sırrı Dedebaba’’yı yurtdışına sürgün kararı alır.

Ahmed Sırrı Dedebaba’, Mısır’a döner, dönmez 1952 yılında dervişlerinden Recep Ferdi Efendiyi baba yaparlar, A.B.D’ne irşad için gönderir. Recep Ferdi Baba 1954 yılında, A.B.D’nin Detroit kentinde Taylor Tekyesi adı altında bir Bektaşi Dergahı uyandırır.

1965 yılında Ahmed Sırrı Dedebaba’’nın Hakka yürümesi üzerine Mısır’a Dedebaba’lık serüveni sona erer. Ahmed Sırrı Dedebaba’ “vefatı öncesi Kaygusuz Dergahının tüm evrak envanterini Leiden Üniversitesine devretmiş olup, buradaki tüm evraklar, Sn. Dr. Hülya Küçük tarafından temin edilerek, fakire gönderilmişlerdir.

 

Türkiye’de Dedebabalık Süreci

Dünyada olduğu gibi ülkemizde de Dedebaba’lık serencamını, cumhuriyet dönemi siyasasından soyutlayarak izah edebilmek olanaklı değildir.

1924 tarihinde çıkarılan 677 Sayılı Kanun gereği tüm tarikatların faaliyetleri durdurulmasına karşılık, merkezi idarenin müsamahası ile Bektaşiler ve Masonlara faaliyetlerinde 1927 yılına değin pek dokunulmamıştır. (Bu konumdan Mustafa Kemal Paşanın iradesi olduğu anlamı da çıkarılabilir.)

Bektaşilik faaliyetlerine “de-faeto” son verilmesinin temel eksenlerinden birinde 17 Kasım 1924 yılında Başkanlığını Kazım Karabekir Paşanın yaptığı “Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının” kurulması ve bu partinin sürecindeki dramatik kurgunun büyük payı vardır. 1924 yılı sonrası Hacı Bektaş ilçesindeki Pirevi 1924 yılı sonrası Hacı Bektaş ilçesinde ki Pirevi kapatılmış ve Bektaşi Dergahlarının tüm vakıflarına el konsa da (sadece Tire, Horasan’lı Ali Baba Dergahı, özel bir yasayla açık tutulmuştur.) Salih Niyazi Dedebaba’ Ankara’da büyük bir otel kiralayarak tarikat hizmetlerini görmeye başlamıştır. Ancak bu yıllarda içinde “Terakki Perver Cumhuriyet Fırkasının” bazı üyelerinin de bulunduğu iddia edilen, Gazi Mustafa Kemal Paşaya bir suikast düzenleme (ünlü İzmir suikastı) girişimi tespit olunmuş ve dönemin İstiklal Mahkemelerince yapılan yargı tutanaklarına bazı Mason ve Bektaşi isimlerinin yansıması üzerine özellikle Arnavut ve Girid kökenli ve ittihatçı geçmişi bulunan Bektaşi Babalarına yönelik kuşkular algılanmıştır. Salih Niyazi Baba’da bu kuşkudan nasibini alır ve yurtdışına çıkarılır. Bu arada Ankara’da bulunan P.T.T. Müdürü Halifesi Ali Naci Baykal Baba’ya emanet-i vekalet ifade eden bir mektup teslim eder.

Cumhuriyetin modern hükümeti, o sıralar C.H. Fırkasından mebus seçilmiş olan Denizli milletvekili Hacı Hüseyin Mazlum Babadan (Hacı Hüseyin Mazlum Baba, Denizli Kazak Abdal Dergahının son Postnişinidir.) Bektaşiyye mensuplarının Cumhuriyet Devrimlerine muhalefet etmeyecek bir yapılanmaya gitmeleri doğrultusunda bir model üretmesini ister. Mazlum Baba, kendisinden nasipli ve Salih Niyazi Dedebaba’’dan Halifelik almış bulunan ve Cumhuriyetin güvenilir adamı konumundaki Ali Naci Baykal baba ile yeni bir teşkilatlanma modeli yaratırlar. Bu model aşağıdaki hususları içermekte idi.

1)         Bektaşilik bilinen Kadim Tarikat modelinden arındırılarak, ulus, devlet karakterlerine uygun milli bir bünyeye kavuşturulacaktır.

2)         Dedebaba’lık kurumunun mücerret olma koşulu esas alınmayacaktır.

3)         Dedebaba’ kimliği taşıyacaklar Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olacaklardır.

4)         Bektaşilik klasik tarikat formasyonu değil, ancak bir kültür ocağı olarak anlaşılacaktır.

5)         Özellikle “İttihat ve Terakki” kökenli, eski Bektaşilik anlayışından kalma, Arnavut ve Girid kökenli Bektaşiler titizlikle incelenerek tarikat kültüründen mümkün olduğunca soyutlanacaklardır.

 

Yukarıda yazılı ilkelere dayalı bir tüzük çalışması da gerçekleştirilmesine rağmen, Hatay olayları ve Gazi Paşanın rahatsızlığı nedenleri ile kendisine arz olunamamış idi. Bu illegal mutabakat, milli devletin ulusal karakterini esas alan muhtevası ile, Atatürk’ün özel doktoru Ragip Erensel Baba Erenler, yine bir Bektaşi olan Hakkı Tarık Us ve mebus Abdülhalik Renda Bey’in onayları ile Ali Naci Baykal Baba tarafından yürürlüğe konur.

Öte yandan bu süreçte kendilerine klasik Bektaşiyye formatını esas alan dönemin ünlü Halife Babaları ve Babaları aşağıda belirteceğim münferit tavırları sergilemişlerdir.

Özellikle Çamlıca Dergahı Postnişini Halife Ali Nutki Baba (vefat, 1936) ne içeride ne de dışarıda bir Dedebaba’’yı kabul etmese de, bir tek halifelik icazeti dahi vermemiştir. Diğer yandan İstiklal Savaşında büyük yararlıklar göstermiş olan Yalvaç’lı Halife Topal Tevfik Baba, İzmir Balpınar Dergahı Postnişini Ali Ulvi Baba ve Üsküp’lü Halife Süleyman Türabi Baba ile birlikte “Üçler” adı verdikleri bir kurum oluşturarak, halifelik icazeti dağıtmaya başlarlar. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Ancak, Halife Ali Naci Baykal’da dahil hiçbir aklı başında Bektaşi Babası, yurtdışında dahi olsa Salih Niyazi Dedebaba’’nın sağlığında yol adına herhangi bir tasarrufta bulunmamıştır.

Salih Niyazi Dedebaba’’nın 1941 yılında Hakka yürümesi üzerine, üç yıl bekleyen Halife Ali Naci Baykal Baba, uhdesinde bulunan Salih Niyazi Dedebaba’’nın mektubunu öne sürerek, Dedebaba’ olmak istemiş ve dönemin tanınmış Baba’larının onayı ile Dedebaba’ ilan edilmiştir. 1944 yılında kendisine ilk biat edenler, sırası ile şunlardır.

1)         Kula’lı Mehmet Ercan Türabi Baba (vefat 1961)

2)         İzmir’li Ali Rıza Öke Kadimi Baba

3)         Naci Mu Atabeyli Baba

4)         Ali Nihat Tarlan Baba

 

Ancak, Ali Naci Baykal Dedebaba’’ya geniş ölçekli bir biat’da olmaz. Esasen burada halifelik babaların katıldığı bir seçimde mevzuu bahis değildir.

1949 yılında Mısır’da daha önce sözünü ettiğimiz Ahmet Sırrı Dedebaba’’nın Türkiye’ye gelmesi üzerine, o yıllarda ülkemizde yaşayan aşağıda isimlerini vereceğim tanınmış babalar, Sırrı Dedebaba’’ya biat ederler.

1)         Yağlıkçı Basri Baba

2)         Tire Dergahı Babaları

3)         Çamlıcalı Süreyya Baba

4)         Postacı Tayyar Baba

5)         Havzalı Muharrem Baba

6)         Eyüplü Postacı Ali Baba

7)         Rusçuklu Haydar Cemil Baba

8)         Turgut Koca Baba

9)         Kızılcıkdere’li Mehmet Baba

 

Türkiye Bektaşileri Ahmet Sırrı Dedebaba’’nın Hakka yürüdüğü 1965 yılına değin, yukarıda izah ettiğim iki başlılık çevresinde yürümüştür.

Diğer yandan Ali Naci Baykal Dedebaba’’da 13 Temmuz 1960 tarihinde Hakka yürümüştür. Bunun üzerine özellikle İzmir yöresinde mükim, sırasıyla yazarsam;

1.         Semerci Yunus Ölmez Baba

2.         İzmirli Keresteci İbrahim Taşkıran Baba

3.         Faiz Tuncer Baba

4.         1946 yılı Hacı Bektaş Müze Müdürlüğü görevinde bulunan, İbrahim Turan Baba

 

Ülkemizdeki tek mücerret Halife olan 87 yaşındaki Girid Muhaciri, Cafer Sadık Babayı Mersin’de ziyaret ederler ve önerisi üzerine Bedri Noyan Babayı (o zamanlar Halifelik icazeti almamış idi.) Dedebaba’ olarak kabul edib, biat ederler.

1965 tarihinde Ahmet Sırrı Dedebaba’’nın Hakk’a yürümesi üzerine ülkemizde Bektaşilerin hizmetini görebilecek tek Dedebaba’ olarak Bedri Noyan Dedebaba’ kalmıştı. Bu tarihten itibaren başta sırası ile yazarsam;

1)         Girid’li Safaeddin Baba Erenler

2)         İzmirli Trenci Zeynel Baba

3)         Necmeddin Alp Güvenç Baba

4)         Hulusi Kıvrık Baba

5)         Hacı Bektaş’lı Salih Baba

6)         Denizli’li Asım Giritlioğlu Baba

7)         Bandırma’lı Ali Galip Eren Baba

 

Öncülüğünde bir biat kampanyası başlatılmıştır. Özellikle merhüm Babam Turgut Koca Baba erenlerin de biat etmesiyle birlikte Turgut Baba ile kader birliği yapan, Detroit Dergahı postnişini Recep Ferdi Baba’da Noyan Dedebaba’’yı, kutup olarak tanır.

Bu biat’tan sonra Bedri Noyan Dedebaba’ Dünya Bektaşiliğinin tartışmasız Dedebaba’sı kabul edilerek, Vatikan kayıtlarına girer. Ancak yine münferit tartışmalar sürer. Halen Kozlu Kabristanında sırlanmış olan Ziya Şişman Baba, Dedebaba’lığını ilan ederek Halifelik icazeti dağıtmaya başlar. diğer yandan Postacı Ali Baba’nın oğlu, Eyüplü Avni Baba, Yakova Dergahı postnişini Kazım Bakali Baba’dan Halifelik icazeti alarak (Kazım Babanın kendisi bir Halife Baba’dır, bir halife, bir başka babayı Halife yapamaz Halifelik icazetini ancak Dedebaba’ verebilir) erkan dışı olarak, Babalık dağıtmaya başlar. Yine İzmirli Cafer Tuncer Baba, Kazım Bakali Halife Babadan icazet alarak, Baba çıkartır. Öte yandan Tire Dergahı postnişini Hasan Balım Baba önce Yakova Dergahı Postnişini Kazım Bakali Babadan Halifelik alsa da, bu hatasından çabuk döner ve “Tecdid-i Vüzü” yaparak Noyan Dedebaba’’dan yeniden Halifelik icazeti alır. Yukarıda izah ettiğim tüm müteferrik hadiselere rağmen, Bedri Noyan Dedebaba’ Erenler, Hakka sırlandığı 1997 yılına değin Dedebaba’lığın, tartışmasız devam ettirir. Kabri Aydın Kabristanındadır. Rüh-u revan-ı şad-ı handan olsun.

 

Noyan Dedebaba’dan Sonraki Süreç

Tarih boyunca kendi dışındaki birçok nedenle kesintilere maruz kalmış olan Bektaşilik, Cumhuriyet döneminde ki en görkemli devirlerinden birini Bedri Noyan Dedebaba’ döneminde yaşamıştır. Bektaşiler bu devirde dini inançlarını Cumhuriyet potasında eritmiş ve Büyük Atatürk’ün öngördüğü çağdaş ışıklı yolda büyük adımlar atmışlardır. Noyan Dedebaba’’nın vefatı sonrası Bektaşiler yeni Dedebaba’larını süratle belirlemişler ve zincirin kopmasına fırsat vermemişlerdir. Bu meyanda, yeni Dedebaba’ seçiminden söz etmeden önce Babagan Bektaşilikte, Dedebaba’nın ve seçiminin Erkannamelere göre nasıl olduğunun izahını yapmak gerekecektir.

 

Dedebaba Seçiminin Esasları

1.         Seçim dünya üzerinde sisteme bağlı Halife Babaların, Hacı Bektaş ilçesi Pirevinde; meydanevi denilen mekanda toplanmaları ile gerçekleştirilir.

2.         Genellikle en büyük aday, eski Dedebaba’nın sağlığında Ahçı (aşçı) Postu’na atanmış olan, postnişin Halife Baba olurdu.

3.         Seçimde, arzulanan mutlak ittifak yani oy birliğidir. Bu amaçla, seçimden mutlak ittifak çıkmasına gayret edilirdi.

4.         Seçimde oybirliği esas alındığından, şayet oybirliği çıkmaz ise on bir kez seçim turlarına devam edilirdi. Şayet bu on bir kez yapılan seçimde bir sonuç alınamaz ise seçim otuz gün ertelenerek yeniden yapılırdı. Ancak bu kez oy çokluğu esas alınarak bir tur oylama yapılırdı. Bu seçime Şeyh-ül İslam’ın bir temsilcisi mutlaka katılırdı. Her şeye rağmen oylarda eşitlik çıkarsa, daha önce Hakk’a yürümüş olan Dedebaba’nın içinde (gönlündeki) isim yazılı olan “Pazlı Benti” (kol bandı-deridendir) açılarak, eski Dedebaba’nın öngördüğü aday iki oy kabul edilerek, Dedebaba ilan edilirdi.

5.         Dedebaba mutlaka mücerred Halifeler arasından seçilirdi.

6.         Bu seçim esnasında, Hakka yürümüş Dedebaba’ (24) saat defnedilmeyerek, aşevi mutfağında bekletilirdi. Defin işlemi yapılmadan Halife Babalar derhal seçime girerler ve önce bir tur oylama yaparlardı. Bu tur sonunda oybirliği ile bir Dedebaba seçilmiş ise, Dedebaba’ya biat ve ikrar verilir ve yeni Dedebaba eski Dedebaba’yı aşevinde üzerinden giysilerini çıkarmadan Gasl eder ve emanetleri ile defnederdi. Giysilerini çıkarmadan yapılan Gusl işlemi ise “Muti Kable entemuti” sırrı gereği idi. Bu ilk tur sonucunda oybirliği çıkmaz ise en yaşlı Halife Baba aynı işlemi yapar ve yeniden seçime dönerlerdi.

7.         Seçim esnasında, seçim yapılan meydanevine sadece Halife Baba’lar ve hizmetleri görmek için bir mücerret derviş ve birde sağlık hizmetleri için Atasagun Derviş girerdi.

8.         Seçime mümkünse Halife Baba’ların tümünün fiziksel katılımı arzu edilirdi. (Sırf bu nedenle Hakka yürüyen Dedebaba’nın otuz gün sonraya varan definleri çok olmuştur.)

9.         Seçim sonrası bir mazbata ile zapt-ı rapt altına alınır ve bu tutanağa “Şeref, Vasıl” veya “İlan-ı Şahika” denilirdi. Bu tutanakta seçilen yeni Dedebaba’nın ismi üste yazılır ve Dedebaba’nın ismi üste yazılır ve Dedebaba’dan yana oy veren Halifeler ise mavi güherçile ile mühürlerini basarlardı.

10.       Bu mazbata üç nüsha tertip olup, bir nüshası Kırşehir Naipliğine, bir nüshası Şeyhül İslam’a gönderilir ve bir nüshası da yeni Dedebaba’da mahfüz kalır. Bu nüsha bir sonraki Dedebaba tarafından imha olunurdu.

11.       Dedebaba seçiminde ittifak sağlanmış ise; seçilen Dedebaba, kendisini seçen Halife Babaların ayaklarını yıkar ve sularını bir kapta toplar, ve “Ya Süphan,, Ya Hannan, Ya Kayyum” diyerek üç yudum içerdi. (Bu kapta genellikle keşkül olurdu) Böyle bir uygulama günümüzde yapılmamaktadır.

12.       Seçim sonrası Halifeler arası bir tören (ritüel) uygulanır ve meydanevindeki küre (ocak) yakılarak bacadan duman salınmak suretiyle dışarıda merakla bekleyen ihvana seçimin bittiği duyulurdu.

13.       Dedebaba, baş parmağına ilahi asaleti simgeleyen çelik koncu takardı.

14.       Meydanevinin kapısı açılır, önce Halife Baba’lar kıdem sırasıyla dışarı çıkarlar ve nihayet Dedebaba, içerideki dervişin Nefir’i üflemesi ile dışarı çıkardı.

15.       Dedebaba, bir yıl içinde Hacca gider dönüşte, İstanbul’a uğrar ve 66’ıncı Yeniçeri ortasında mukim, Orta Babasının sancağını tekbirler. Daha sonra Sadrazamın Hırkasına gülbank çeker ve sonunda Saray’a uğrayarak, padişahın kılıcını tekbirlerdi.

16.       Dedebaba, bir önceki Dedebaba’dan devrolmuş Sancak-ı Şerifin içindeki özel bölüme kendi işaretini koyarak, Sancağını Pirevi meydanevine asardı.

17.       Dedebaba “Kayd-ı Hayat” şartı ile seçilmiş olurdu. (Ömür boyu anlamına gelmez.)

 

Yukarıda belirttiğim ilkeler çerçevesinde 1826 yılından bugüne kadar bir seçim yapılamamıştır. Teknik olarak da mümkün değildir.

 

Dedebabalık Seçimleri

1997 sonrası, Noyan Dedebaba’nın Hakka yürümesi üzerinden bir ay sonra, İzmir’de toplanan Halife Baba’lar bir seçim girişiminde bulunurlar. Burada Halife Haydar Ercan Baba Dedebaba ilan edilirdi. Ancak bu seçime kısa bir süre sonra aşağıda belirteceğim nedenlerle itiraz eden Halife Baba’lar, seçim sonucunu usulsüz ilan ederler.

1998 yılı Ağustos ayı sonlarında Hacı Bektaş ilçesinde, beş Halife Baba’nın toplanması ile yeniden realize olunmuş ve beş Halife Baba’nın oybirliği bir tek tur seçim sonucunda İzmirli Mustafa Eke; Dedebaba seçilmiştir. Bir önceki seçimde yapılan hata ve usulsüzlükler bu seçimde telafi edilmiş ve Bektaşilik müessesesi içine düşebileceği bir büyük kaostan en az zararla kurtulmuştur. Mustafa Eke Dedebaba; Amerika Birleşik Devletleri ve Balkanlar’da dahil birçok dergahı süratle bir araya toplamıştır. Haydar Ercan babanın dedebabalığı Bektaşi camiasının bir kısmında kabul görmeye devam etmiştir.

Esasen; söz konusu, deyim yerinde ise, acemiliklerin temel nedeni, Bektaşilerin Salih Niyazi Dedebaba’nın, Dedebaba seçildiği 1922 yılından, bu güne kadar gerçekte Halife Baba’lar eli ile bir gerçek seçim yapmamış olmalarında yatmaktadır. Belki de, tüm Cumhuriyet sürecinde yapılmış olan ilk ve tek seçim, Noyan Dedebaba’dan sonra gerçekleşmiştir.

 

Sonuç ve Temenni

Değerli okurlarım sizlere tüm yazı boyunca fazla ayrıntılara girmeden de olsa, Bektaşi kültür kurumunun içinde bulunduğu durumu özetlemeye çalıştım. Esasen, halen gerek Arnavutluk’ta ve gerekse ülkemizde, mevcut Dedebaba’ların saflarında yer alan ve fakir kulunuzun bizzat tanıdığım çok değerli, Bektaşi Babaları, derviş ve muhipler bulunmaktadır. Kendileri ile olan samimi temaslarım sürmektedir. Tüm Cumhuriyet tarihi boyunca çözülememiş problemlerin, sihirli bir değnekle hallolacağını düşünmek iyi niyetli bir hayalden başka bir şey olamaz. Benzeri dedebabalık problemi geçmişte de olmuş zamanlan bu sorunlar çözülmüştür. Bundan sonrada karşılıklı görüşmelerle bu sıkıntının giderileceğine inancımız tamdır. Hazret-i Pir yolu ve erkanını yalnız bırakmaz ve muhakkaktır ki, eninde sonunda birliği sağlayacaktır. Hüü…

 

(Yazı Notu: Şevki Koca bana bu yazıyı, olur da emri hak vaki olur, ölürsem o zaman yayınla diye, iki yıl önce getirmişti. Ayhan Aydın.)

*************************

II. BÖLÜM  BEKTAŞİ DERGAHLARI

 

KATERİN BEKTAŞİ DERGAHI YUNANİSTAN’DA BİR ERENLER OCAĞI

Hzl: Şevki Koca

 

Değerli okurlarım, bu yazımızda Osmanlı İmparatorluğunun görkemli devirlerinden yadigar bir Bektaşi Tekye’sinden bilgiler aktarmak arzusundayım.

Söz konusu dergah, Selanik şehrini Atina’ya bağlayan otoyolun kıyısında ve Selanik’e 65 km. mesafede bulunan ünlü Katerin Dergahı’dır. Dergahın halk arasında bilinen ismi Sarı Abdullah Baba Tekye’sidir. Dergah II. Murad dönemi Selanik yöresinin fethi sonrası Miladi 1430 yılında bir Ahi zaviyesi olarak kurulmuş olup, ünlü Epir (Teselya) Valisi; Tepedelen’li Mehmet Ali Paşa dönemi Bektaşi Tekye’sine çevrilmiştir. Mehmet Ali Paşa’nın icraat seneleri M. 1790 ile M.1822 yılları arası olduğuna göre, Tekye’nin Bektaşiliğe devir tarihi bu dönem de olsa gerektir.

Katerin Dergahı ismini o yörenin bu isimle anılmasından dolayı almıştır. Tekye Yeniçeriliğin ve Bektaşiliğin yasaklandığı M. 1826 yılında kapatılsa da M. 1861 yılında Sultan Abdülaziz iradesi ile yeniden açılmış ve irşad hizmetine başlamıştır.

Dergahın bilinen ilk postnişini bugün hala mevcüd olan Türbesinde medfün, Mücerred Halife Adni Sarı Abdullah Baba’dır. Abdullah Baba aslen Epir’li (Teselyalı) olup, Arnavut Dokakin zade’ler sülalesinden gelmektedir. Hicri 1309 (M. 1892) tarihinde Hakk’a yürüyen Abdullah Baba’ya müntesibleri tarafından klasik uslüpta yedigen bir türbe inşa edilerek cesedi mübarekesi buraya defnolunmuştur. Kabri ve türbesi elan koruma altındadır. Derviş’i Süzi efendi tarafından yazılan kabir şahidesinde mevtine tarih düşürülmüş olup, nefes aşağıdaki gibidir.

 

KABİR TAŞINDAKİ MEVDUA

 

Gel bu kabr-i evliya’ya sür yüzün ey taliba

Kıl niyaz, eyle ziyaret derde istersen deva

Feyz ihsan eyler ehl-i aşka rühaniyyeti

Türbesinden enf-i irfana gelir buy-i vefa

Varis-i al-i abadır dahi kutb-ül arifiyn

Hem rical-i hanedangah-ı Ali el-Mürteza

Dilde evrad-ı müdama çarnde-i masum idi

Zikrederdi on iki şehzadeyi subh-u mesa

Hacı Bektaş-ı Veli’den, hüsn-ü himmet ahz’edib

Bu kaza-i ali’de bu tekyeyi etti bina

Zevk-i tecridde bitip geçti Mücerred fani’den

Seyyidü’s-sa’data kıldı Hü deyip canın feda

Suzi’ya bir er gelip menkul-i tarihin dedi

Cay-ı gah etti niyaz-ı Adni Abdullah Baba

 

Yevm-i Salı- 8 Ramazan Hicri 1309

 

Söz konusu Türbe’nin kuzeyinde ve hemen yanında kendisinden sonra kısa bir süre postnişinlik yapan Jirokastro’lu (Ergiri’li) Cafer Tayyar Baba’nın kabri bulunmaktadır. Bir işgüzar tarafından hatıra olmak üzere çalınan kabir taşının yerinde, bugün üzeri yazısız bir silindirik kesme mermer bulunmaktadır. Cafer baba M. 1895 yılında Hakk’a yürümüştür.

Yine Dergahın hazeresinde (Kabristanında) bir Kabir daha bulunmaktadır. Burada medfün Bektaşi azizinin ismi Elmalı’lı Ramazan (Ramadan) Baba’dır. Ramadan Baba; Antalya / Finike’sinde bulunan Kafi Baba Tekkesinin son postnişinidir. Ziyaret maksadı ile geldiği Katerin Dergahında H. 1326 (M.1911) Hak’ka yürümüştür. Tarihte geçen bir başka Ramazan Baba’da, Bursa vilayetinde adına Bektaşi Dergahı kurulan azizdir ki, ışıklar semtindedir. Daha sonraları bu dergah Işıklar Askeri Mektebi olarak kullanılmıştır. Bizim Ramazan (Ramadan) Babamız ise 1911 yılında irtihal eylemiş olup, kabir taşındaki kitabe aşağıdaki gibi olup, kabri elan sapasağlam durmaktadır.

 

Hü…

Bu merkad’dir cihanı can penahı bütün ehl-i tarikat dedhahı urüc eyler bu yerden fikr-i ilahi olunca cephe say-ı sıdkı ihlas gider elbette rü-i siyahı ulüvv-i halkı seyret bu yerde açıp bir kerre çeşm-i intibahı olur aşk-ı ilahiy’e müberhan açan varsa hicab-ı iştibahı

Tarik-i Aliyye-i Nazeninden Finike Dergahı Postnişini mübdi-i Ramazan Baba

Hicri 1326 (1911) fi-22 Teşrin-i sani Rüh-u revan-ı şad-ı handan ola

Katerin Dergahı’nın sondan bir evvelki postnişini, Mücerred Halife Veli Marendi Baba’dır. Aslen Epir’li bir Arnavut’tur. 1960 yılına kadar meşihatte bulunmuş olup, 10 Ocak 1949 yılında Mısır, Kaygusuz Abdal (Mağaravi) Dergahı’nda gerçekleştirilen Dedebaba seçimine, Yunanistan Reni Dergahı Postnişini Mücerred Halife Sadi Seyfi Baba ile birlikte katılarak, ünlü Mücerred Halife Ahmed Sırrı Baba’nın Dedebaba seçilmesini sağlamışlardır. Veli Baba’nın Kabri Katerin Dergahı hazeresinde bulunmamaktadır. Vasiyeti gereği yine Yunanistan’da; Teselya’nın Pharsala kasabasında mevcüd Durbali (Torbalı) veya bilinen ismiyle Reni Dergahına defnedilmiştir. Hakk’a yürüme tarihi 1961 yılıdır. Veli Marendi Baba, merhum pederim Halife Turgut Baba ile de yazışmış olup, mektuplar fakir’de mahfuzdur. Veli Baba Arnavutluk Derviş Koleji mezunu olup iyi derecede Türkçe ve Fransızca bilmekteydi. Veli Babanın Hak’ka yürümesi üzerine Katerin Tekyesi Postnişinliğine mücerred Halife Tahir Baba nasbedilmiştir. Ancak Tahir Baba Dergahta ikamet etmemiş ve İstanbul’a göç etmiştir. 20 Eylül 1965 yılında Hak’ka yürümüş olup, kabri İstanbul, Şahkulu Sultan Dergahı, Mansur Baba hazeresindedir. Yine Dervişlerinden Vezire Bacı erenler hemen yanında medfün’dur. Bugün dahi ziyaretçileri çokçadır.

Bugün Katerin Dergahında arazileri yunan hükümetince kamulaştırılmış olsa da; Abdullah Baba türbesi, mezarlık ve kabirler ve Mürşıdevi resmi koruma altındadır. İki taraflı (Müslüman- Hristiyan ) ziyaret mekanlarındandır. Dergahta 1987 yılına kadar bir yunanlı Bektaşı olan Yorgo MEVCUDİ dervişin fiilen Türbedarlıkta bulunduğuna dair istihbaratımız olmuştur. Dergahın Kırılan Arslanlı çeşme mermeri ve post, çerağ, Levha gibi emanetleri mürşit evinde muhafaza altındadır. Dergah Balkan savaşları dönemi büyük tahribata uğramış olup; Atevi, mehman evi, kilerevi, aşevi gibi reyonlar maalesef artık bulunmamaktadır.

Katerin Dergahı’na ait mimari bilgiler Sn. Dr. Baha Tanman tarafından “Sanat Tarihi Araştırmaları Dergisi’nin Aralık 1990 sayısında yayımlanmıştır. Öte yandan Dergaha ilişkin Teknik Bilgiler Von Hasluck’un “Bektaşilik Tetkikleri” isimli çalışmasında mevcüddur. Emeği geçenlerin hizmetleri, Hak katında kabul ve makbül ola…

Çaker-i Al-i aba

El-fakiyr derviş-i mücerred Fecri

Şevki KOCA

Cem Dergisi, Eylül 2001

 

KIBRIS BEKTAŞİ DERGAHLARI

 

Hzl: Şevki Koca

Değerli okurlarım; bu çalışmamızda hakkında oldukça az bilgi sahibi olduğumuz, Kıbrıs Bektaşi dergahlarını tespit arzusundayız. Çalışmamıza; maddi ve güncel veriler sağlayan değerli dostum Sn. Mimar Mehmet Suat Bergil Bey’e teberrüken şükranlarımı bilvesile arz ederek başlamak istiyorum.

Kıbrıs’ın Osmanlı Devleti tarafından fethedilmesi 1570 M. yılına denk düşmektedir. II. Sultan Selim dönemi Osmanlı topraklarına katılan Kıbrıs adası, bu tarihe değin dokuz adet dükalık şeklinde, Ceneviz’liler tarafından yönetilmekteydi. Fetih sonrası, bir çok Bektaşi azizinin, peş peşe irfan ve hizmet ocağı uyandırdığını görmekteyiz.

 

Bunlardan, evkaf kayıtlarına geçenler şunlardır:

1.         Zuhurat (Zuhüri) Baba Dergahı (Larnaka)

2.         Kırklar (can baba) Dergahı (Lefkoşe)

3.         Katip Osman (Kutup Odman) baba dergahı (Magosa)

4.         Bayraktar Baba dergahı (Lefkoşe)

5.         Hasan baba Dergahı (Baf)

 

Zuhüri (Zuhurat) Baba Dergahı

Bilinen ismiyle Zuhüri Baba Tekyesi olan Bektaşi zaviyesi “Larnaka” kentindedir. Tekye, Kalegora (Kaligra) ile Dionysou caddelerinin kesiştikleri kavşak mahallindedir. Zuhüri Baba’nın Türbesini ihtiva etmektedir. Hemen türbe yanındı Aya Spridion isimli bir Ortodoks azizinin kabri mevcuttur. Dergaha ait yapılar ve özellikle meydanevi metrükda olsa bugün elan ayakta durmaktadır. Kıbrıs Evkaf kayıtlarına; 1570 yılı sonrası açılan zaviyelerden sayılarak “Zuhüri baba dergahı ve Sıbyan Mektebi” olarak geçmiştir. (Bkz. Kıbrıs Vakıflar İdaresi Yay. C: 1. S. 161-165)

Bu dergah 1826 yılı sonrası, Yeniçeri ve Bektaşiliğin ilgası esnasında kısmen tahribat görmüştür. Çift kubbeli mimari mekanların çok özgün bir örneğidir. Dergah, Sultan Abdülaziz dönemi (M. 1860) aslına uygun olarak yeniden restore edilmiş ancak, tek şerefeli ve çifte kemerli bir camii minaresi de plana ilave edilmiştir. Dergah bu tarihten itibaren Nakşibendiye tarikatına devredilmiş ve M. 1869 yılında buraya, Sünnisi ve Naksibendiye tarikatından icazetli Hafız Hüseyin Efendi nasbolunmuştur. (Bkz. Kıbrıs Vakıflar İdaresi Yay. S: 161-165) Bu dergah ilerleyen yıllarda Mevlevi Dergahı olarak da hizmet vermiştir. Tekye; Evliya Çelebi kayıtlarında, Osmanlı Temaşaa ve gölge oyunları, ustalarını ihtiva eden Zuhuri kolu adı verilen esnaf loncasının önemli bir şubesi olarak zikredilmektedir. Bugün Türbe ve minaresiyle ayakta olan yapı, metrük durumdadır.

 

Kırklar (Can Baba) Dergahı

Lefkoşe’de bulunan bu dergah halk arasında “Kara Donlu Can Baba” Tekyesi adı ile anılmaktadır. Dergah hazeresinde kırk adet Bektaşi azizine ait isimsiz kabir tümülüsleri bulunmaktadır.

Bu tekye civarında “Kırklar” köyü bulunmaktadır. Köyün Rumca ismi Timbu’dur. Köyde halen Bektaşi olan demografi çok az bulunmaktadır. 1925 yılına kadar üç bin civarında olan Bektaşi nüfustan, maalesef bugün eser yoktur.

Dergahın 1908 yılına kadar bilinen son postnişini; ayni zamanda, Muhammed Nür’ül Arabi Hz.’lerinden icazetli Melami olan Hacı Feyzullah (Seyyid) Baba Erenlerdir. Mevlevi olarak da bilinen Feyzullah Baba’nın tek kızı olan Sadberk hanım, burada askeri görevle bulunan büyük dedem Hüseyin Şevki Baba ile evlenmişlerdir. Sadberk hanım 1947 yılında Hakk’a yürümüş olup, İst. Feriköy Kabristanında medfündur. Hüseyin Şevki Baba ise Rumi 1323 yılında Hakk’a yürümüş olup, Kabri Cizri Mustafa Paşa bugünkü Svelingrad kentindedir. Ünlü şair Namık Kemal, Magosa’da sürgün olarak bulunduğu dönemde, bu dergahlarda bulunmuş, fakat Hacı Hüsnü Baba’dan nasib almıştıt. Mürşidine yakın olmak içinde Tekirdağ’a defin edilmesini istemiştir.

Kırklar Dergahı iki taraflı ziyaret mekanlarındandır. Ünlü araştırmacı Sir Harry Lucke Dergahı, faal zamanlarında ziyaret ettiğini eserlerinde bildirmektedir. Bugün Türbe ve tekke halen onarım altındadır. 1816 yılında inşa edilmiş olan mescid oldukça bakımlıdır. Bir zamanlar türbe de duvara saplı bir kılıç ve bir ok olduğu rivayet olunmaktadır. Dergahın güney bölümünde yer alan duvara saplı oku tutarak, bir nefeste üç kez Allah diyenlerin dileklerinin yerine geldiği belirtilmektedir.

 

Katip Osman (Kutüp Odman) Baba Dergahı

IV. Sultan Mehmet (Avcı Mehmet) dönemi, Hurüc-ü Alel Sultan (Padişah’a başkaldırı) suçu töhmeti ile 1690 tarihinde Magosa’ya sürgün edilmiş bir Melami ve Bektaşi azizidir. H. 1102 (17 Aralık 1691) tarihinde Hakk’a yürümüş ve Magosa’da üzerine bir türbe ve Bektaşi Dergahı inşa edilmiştir. Hakkındaki bilgiler, Kırklar Dergahı son postnişini Hacı Feyzullah Baba’nın H. 1251 (1835) tarihinde Odman (Katip Osman) Baba, için bir ahşap levha üzerine yazdığı, türbe şahidesinden derlenmiştir. Bu ahşap kabir şahidesi, bugün Kıbrıs Canbulat müzesinde korunma altındadır.

H. 1240 (1824) tarihinde Kıbrıs kapıcı başılarından Halvetiye tarikatı mensubu Seyyid Mehmet Efendi tarafından türbesi restore edilmiştir. Bu dergah, Magosa, Akkule kapısının civarların bulunan eski Türk Mezarlığının (Bu günkü Namık Kemal Lisesi) bahçesinde görülen bir çifte kubbeli taş yapılardan oluşmaktadır. Dergah 1826 tarihi sonrası Halveti tarikatına devredilmiştir. Kutup Osman Babanın bir dönem saray imamlığı yaptığı da bilinmektedir. Dergaha 1826 yılı sonrası bir mescit ilave edilerek, dergahın Bektaşice düzenlenmiş bulunan iç mimar planı oldukça değiştirilmiştir. Dergah tamamen kesme taştan yapılmıştır. Dergah halen oldukça bakımlıdır.

 

Bayraktar Baba Dergahı

Lefkoşe kentindedir. Lefkoşe kalesi, Venedik Surları üzerinde, Kostanza Burcu diye anılan yörede mukim’dir. 1570 yılında kalenin alınması esnasında, buraya bayrak dikerken şehit düşen bir Yeniçeri Bektaşi azizinin anısına izafeten inşa olunmuştur. Bayraktar Baba’nın türbesi de burada olup, koruma altındadır. II. Mahmud dönemi dergah Camii’ye tahvil edilmiştir.

1821 tarihinden itibaren dergaha, Nakşibendi şeyhler nasbolunmuştur. 1826 yılındaki dergaha atanan Nakşi Şeyhinin ismi; Mora’lı Mustafa Nuri Efendi’dir. Bugün camii aktif olup, iki taraflı ziyaret mekanlarındandır. Dergahın hazeresinde, Şahkulu Dergahı Postnişini Mehmet Ali Hilmi Dedebaba’dan icazetli, ünlü melami şeyhi kaymakam Ahmet Baba’nın kabri bulunmaktadır. Ahmet Baba 1341 H. yılında Hakk’a yürümüştür. Dergah, Türbe, camii ve Hazere bugün oldukça bakımlıdır.

 

Hasan Baba Dergahı

Kıbrıs’ın Baf (Bafe) kentinde olan bu dergah, 17’inci yüzyılda inşaa edilmiş, ancak Tekye girişindeki yazılı levhada belirtildiği üzere; 1865 yılında yeniden restore edilmiştir. Dergahta ünlü Bektaşi Şeyhi Hacı Mehmet Haki Baba’ya ait bir türbe bulunmaktadır. Tekye 1963 yılında çıkan çatışmalarda tahribat görmüş ve bugün metrük konumdadır.

 

07 Eylül 2001

ŞEVKİ KOCA

Hakir-i pür taksir

El-fakir Derviş Fecri

Cem Dergisi, Ekim 2001

 

KOSOVA’DA BİR ERENLER OCAĞI YAKOVA (DJAKOVICA) BEKTAŞİ DERGAHI

Hzl: Şevki Koca

 

Değerli okurlarım; sizlere bu çalışmamızda yakın dönemlere değin Balkanlar’da yoğun savaş dumanları arasında kalan Kosova yöresinde mükim, mühim bir Bektaşi Dergahı olan Yakova (Djakovıca) Tekyesi’ne ilişkin bilgiler aktarmak arzusundayım.

Dergah’ın kurucusu 1. Murat Han dönemi Kosova fütühatına katılmış olan Ahi Şeyhi Suzi Horasani Veli Hz.’leridir. Divan sahibidir. Söz konusu bu Dergah Kosova özerk bölgesi civarında bulunan Prizren kentinin kırk kilometre güneyinde ve eski Osmanlı İpek bölge sancağı sınırları içindedir.

 Dergah’ın ilk postnişini; Hacı Bektaş Postnişini, Vidinli Mahmud Dedebaba (1253-1258) tarafından nasbedilen Şemseddin Baba’dır. (Şemsi) Kendisi aynı zamanda Sadiyye tarikatı Şeyhi idi. Bu dergaha yörede “Şemseddin Baba Dergahı” da derler. Tekye; iki katlı, geniş arazilere sahip, kagir bir bina olup, oldukça geniş bir meydan evi vardır. Dergah’ın ilk Bektaşi Postnişini olan Şemseddin Baba’nın Türbesi, Dergah’ın bahçesi içindedir.

Yakova Dergahı’nı, mimari özelliklerinden daha çok, kültür tarihi bakımından irdelemek maksadı ile yaşayan postnişinleri çerçevesinde tanıtmayı amaçladık. Konularla ilgili özgün bilgileri Temmuz 2000 yılında Hakk’a yürüyen ve ataları bu Dergah’ta hizmet gören “Zeynel Abidin Baba” erenlerin cemaatinden derledik.

 

Yakova Dergahı Postnişinleri Ve Yaşam Öyküleri

1.         Suzi Horasani Veli: Dergah’ın kurucusu Ahi Şeyhi’dir. 1. Murat dönemi Kosova’nın fethinde bulunmuştur. Kabri, Prizren kenti yakınlarında Potuga nehri kıyısındadır. (H. 794 – M. 1393)

2.         El-Hacc Şemseddin Baba: Pirevi Postnişini Vidin’li Mahmüd Baba tarafından nasbedilmiştir. Meşihat yılları Bektaşi tarikatının saray tarafından sıkı bir denetim altında tutulduğu döneme tesadüf eder. Mahmud Dedebaba, II. Mahmud töhmetinde kurtulabilmek için, Bektaşi felsefesine yakın olan Şemseddin Baba’yı özellikle Sadi tarikatı şeyhi olması nedeni ile Bektaşi Halifesi olarak, dergaha nasbeder. Meşihat seneleri (H. 1253 – M. 1835) ile (H. 1258 – M. 1840) arasıdır.

3.         El-Hacc Abdülgani Baba: Mücerred Baba’dır. Müverrihler yıllar sonra; 06 Teşrin-i Sani 1307 tarihinde Yakova’lı Ramazan bin Seydi Efendi’nin bir evrakına binaen, kendisinin evli olduğuna hükmetseler de, yol oğlu ile bel oğlunu birbirine karıştırarak, yanlış tarihsel sonuçlara ulaşmışlardır.

Abdülgani Baba (H. 1258-M. 1840) tarihinde Postnişin olup (H. 1289 M. 1873) yılında Hakk’a irtihal eylemiştir. O dönemin Pirevi postnişini Selanik’li Hacı Hasan Dedebaba’yı (1285-1291) Hacı Bektaş ilçesinde ziyaret etmiş ancak dönüşte hastalanmıştır.

Dönemin önemli makamlarından biri olan Kazlıçeşme (Eryek-Erikli Baba) Dergahı’nda konaklar. Ancak ömr-ü vaadi kifayet etmez ve burada Hakk’a yürür. Haki Baba tarafından defnolunan Abdülgani Baba’nın kabrinin bu dergahta olmasına binaen, bazı müverrihler Abdülgani Baba’yı Eryek Baba Postnişinleri arasında göstermişseler de, doğru değildir.

Abdülgani Baba Erenler’in Kabir taşı Şahidesi, Kalkandelen Tetova (Harabati Baba) Dergahı postnişinlerinden Hacı İbrahim Meyli Baba tarafından, tarih düşürülerek hak’edilmiştir. Şahi’de aşağıdaki gibidir. Hacı İbrahim Meyli Baba (H.1300) yılında Hakk’a yürümüştür.

 

Hü Dost

 

“Bakma dehri-yi bi-kararın varına derviş isen

Eyle kardaşını La ya Hü ile daim hasbıhal

 

Ger geda ger şah’isen alem’de yok bil cismini

Hızr’a yoldaş olmuşan dur gitme emr-i muhal

 

İşte bak Yakova’lı Gani Baba’dan al haber

Rihlet-i gülbang-ı duyunca, mürg-i rühu açtı al

 

Ehl-i Beyt-i Hazret-i Hünkar Hace Bektaş ile

Haydar-ı Safder ola kim ana raz-ı sual

 

Söyledim cevher ile Meyli fevt’inin tarihin

Vasıl-ı kevserin oldu Gani Baba hem bu sal”

H. 1289 – M.1873

 

4.         Prizren’li Halife Adem Baba; Hicri 1291 (M.1875) tarihinde Yakova Dergahı Postnişinliğine nasbedilmiştir. Hicri 1311 (M.1894) tarihinde Hakk’a yürümüş mücerred Baba’lardandır. Mürşidi; Tetova (Harabati Baba) dergahı postnişinlerinden Köprü’lü Emin Baba’dır. (Vefatı H.1298) Emin Baba ünlü Nakşibendi Şeyhi Sünnetçizadelerden Nakşi intisabı’da görmüştür. Prizren’li Adem Baba halifelik icazetini dönemin Hazreti Pir Postnişini Yanbolu’lu Hacı Ali Türabi Dedebaba’dan almıştır. Adem Baba’nın kabri dergahın bahçesinde olup, Şahidesi daha sonra ki yıllarda Mehmet Ali Hilmi Dedebaba tarafından yazılmış olup, aşağıda zikredilmiştir.

 

Hü Dost

 

“Bu bezm-i fani’de beka menziline ermek için

Geldiler seyr-i temaşaa’ya cihan-ı urefa

 

İşte Adem Baba bu zaviyede hayli zaman

Postnişin olmuş iken eyledi azm-i ukba

 

Merd-i meydanı tecerrüd’de miyan-best olup

Mürşid-i Kamil-i ala, münsalika al-i aba

 

Havz-ı kevser’den edib rüh-u revan-ı seyrap

Ede mahşerde şefaat ana hem al-i aba

 

Yazdı göz yaşın ile Hilmi Dede tarihin

Gitti Hak’ka Hü diyerek Hazret-i Adem Baba”

H.1311 – M.1894

 

Yukarıdaki Mehmet Ali Hilmi Baba’ya ait Mevdüa Filibe’li Mehdi Baba tarafından neşredilen divanda bulunmamaktadır.

5.         Mehmet Ali Şemseddin Baba: Abdülgani Baba’dan dervişlik almıştır. Mücerret babadır. Adem Vechi Baba’dan icazetlidir. Velican Dergahı postnişinliği görevinde bulunan Adem Vechi Baba’nın tavassutu ile (H.1310-M.1896) yılında Hakk’a yürümüştür.

6.         Abdurrahman Baba: Mücerret babadır. Halifelik icazetini Malatyalı Hacı Mehmet Dede baba vermiştir. İcazetnamesi elan Dergahta koruma altındadır. (H.1313-M.1896) yılında, Yakova dergahı postnişinliğine atanmış olup, H.1323 (M.1907) tarihinde Hakk’a yürümüştür.

7.         Hafız Ali Mürteza Baba: Rumi 1327 (M.1907) yılında postnişin olmuştur. Mücerret babadır. Toplam on beş yıl bu hizmette bulunmuştur. (Rumi 1342-M.1922) tarihinde Hak’ka yürümüştür.

8.         El-Hac Halife Adem Vechi Baba: Arnavutluk Bektaşi tarih ve kültürü üzerinde silinmez izler bırakmış bir Bektaşi babasıdır. Bir çok şiir ve nefesi bulunmaktadır. Dedem Hüseyin Kazım Baba erenlerin mürşididir. Ünlü Şair Edib Harabi Baba bizzat kendisini ziyaret edib mülaki olmuşlardır. Rumi 1342 (M.1922) tarihinde Yakova Dergahı postnişinliğine nasbolunmuştur.

Hacı Adem Vechi Baba’nın mürşidi, Arnavutluk Krujije bölgesi yakınlarında, Horasan’lı Ali Baba’nın türbesini ihtiva eden Şemimi Baba Dergahı postnişinlerinden Mehmet Baba’dır. Halifelik icazetini Pirevi Son postnişini olan Salih Niyazi Dede babadan almıştır. Dönemin ittihat ve terakki cemiyeti başkanlarından Talat Paşa’nın kendisini dedebaba yapmak üzere siyasal baskı uygulamak istemesine karşı çıkarak, bunun usul, teamül ve erkana aykırı olduğunu belirterek, kabul etmemesiyle Bektaşi camiası arasında taktir toplamıştır.

Yakova Dergahı’nda, erkan harici dem almayı (içki içmeği) yasaklamıştır. Kabri Dergah bahçesinde, kendisinden sonra postnişinlik yapan Hacı Hamza Baba ile aynı Türbe içindedir. Adem Vechi Baba erenler Rumi. 1345 (M.1927) tarihinde Hakk’a yürümüştür. Recep Ferdi Baba, 1970 yılında Arnavutça olarak neşrettiği “Mıstıcızma İslame Dhe Bektazhızma” adlı eserinin, 339-340 sayfalarını Adem Baba’nın eserlerine ayırmıştır. Şimdi aşağıda, popüler nefeslerinden birini arz etmek istiyorum.

 

Hü Dost

 

“Meydan-ı ezelde teslim olmuşum

Cemalin nürünu gördüm eyvallah

Anasır bahrinde mukim olmuşum

Ahsen-i takvimde gördüm eyvallah

 

Didar-ı aşk ile süzana geldim

Şem-i cemaline pervane geldim

Vuslatın şevkiyle mestane geldim

Kadehin cur’asın içtim eyvallah

 

Muhammed Ali’den erdi inayet

Hak’ka makbül oldu ettiğim hizmet

Canım canan ile olunca halvet

Hayat-ı daim-i buldum eyvallah

 

Bülbül gibi her dem avaz ederim

Düşürme nazardan niyaz ederim

Kemal-i feyzinle dilbaz ederim

Tercüman-ı nütk’un oldum eyvallah

 

Vücüdum varlığı feda olmuştur

Tasarruf Hak’kındır nida olmuştur

Kulluğumun Vechi eda olmuştur

Huzür-u mürşid’e geldim eyvallah”

 

Adem Vecihi Baba

Aslen Yakova doğumlu olan Adem Vechi Baba 1302 (M.1884) tarihinde “Baba”lık icazetini aldığı bu tarihi günün anısına, Yakova Dergahı’nın ihvanının yoğun talebiyle aşağıda arz edeceğim ve bu dergahın mazisini özetleyen manzum bir kitabe kaleme almış olup, bu şiir elan hatt-ı sülüs ile bir levha üzerinde dergahın meydan evinde asılı durmaktadır. Levha 64×42 cm ebadında olup, orijinal ahşap çerçevelidir.

 

“Bismillahirrahmanirrahiym

 

Ma Şah’e Allah’u feys’e ke’misliki

Ve hüve es’semiu elbasir

 

Ya ilahi bu münevver hanigah-ı ba-safa

Zikri tevhid ile mamur eyle yarab daima

 

İşk-ı şevk-i Mustafa ve Mürteza ziynet eyle

Haşredek meftüh ola bu Dergah-ı al-i aba

 

Her kim bu darigahın feyzi olursa rehberi

Lacerem kalmaya mağlup, hamley-i nefs-i heva

 

Kim bu dergaha ianet’le sadakat göstere

Maksüd-u sıdk’ın verir mahşerde hatm-ü Enbiya

 

Şemseddin Baba bu dergahı küşad etmiş idi

Nice devran küşe-i vahdet’te kalmış inziva

 

Hacı Bektaş-ı Veli erkan ile irşad idüp

Bunca sahip-i dil buldular kürb-u lika

 

Merhüm oldu Şemseddin Baba yerinde postnişin

Sıbt’ül Ekrem Abdülgani Baba kaldı rehnüma

 

Dersa’adet’te vefat etmiş idi zat-ı püredep

Teşrifin etdi Prizenli Hacı Adem Baba

 

Hazret-i Pir dergahında perverde olmuş idi

Pak mücerred olup anda tallük-u masiva

 

Bal-i himmetin açup bu menzile etti nüzül

Dergaha ziynet veren bu postnişin-i salisa

 

Diyk-ü tenk gayet idi bu dergah-ı sır-rı ilahi

Tevsi-ü terfi edüp Adem Baba kan-ı Veli

 

Himmet-i Pir ile tecdid eyledi bu tekyeyi

Yakova şehrinde oldu mürşid-i müşkil-kuşa

 

Tarih-i tecdid-i dergah söyle vech-i derd’mend

Dest-grin ola mahşer’de şehid-i Kerbela

 

Evvela mah-ı Muharrem tarih-i hicret şagap

Tetmim-ü tekmil olup bu Tekye-yi tab-ı rıza”

 

Adem Vechi Baba, ilim ve irfan sahibi birçok ihvan yetiştirmiştir. Ancak kendisinden bizzat tedris-i tevhid gören bir Şani Efendi vardır ki, maalesef “nefs-i emmare”nin kolayca terk edilemediğinin tipik bir örneğini teşkil etmektedir. Şani Efendi Balkan harbi sırasında, kardeşleri Mürteza, Abdullah ve Behlül Efendiler ile Türkiye’ye göç ederler. O sıralar İstanbul Nerdibanköy (Şahkulu) Dergahı’nda Mehmet Ali Hilmi Dede baba’dan sonra postnişin olan Hafız Ahmet Burhanullah Baba erenler bulunmaktaydı. Bu dergaha usul dışı manevralar ile musallat olmuş Yalvaçlı Topal Tevfik Baba’ya intisab ederler. Giderek usül, erkan ve edep dışına çıkarak Topak Tevfik Baba ile insüyet kespedib, zavallı Ahmet Burhan Baba’yı taciz ederler. Giderek bu Dergaha mülaki olmuş münevver Bektaşilerden, şair Edib Harabi Baba’yı, şair Muhiddin Raif Derviş vs.’ye yapmadıkları taciz ve eziyet kalmaz. Dergah’ın tüm aydın müntesiplerini bu köklü irfan ocağına küstürürler. Özellikle Edib Harabi Baba bu bizariyatını şiirlerine döker ve hatta Divanı’nda yer alan birkaç şiirini bizzat bu zat’lara ithaf eder. Özellikle Yalvaç’lı Topal Tevfik Baba’dan dervişlikte alan Şani Efendi’yi hedef alan şiirlerde yazar. (Bu dönemde ki hadiseler ile ilgili mufassal bilgileri, Sn. Dursun Gümüşoğlu ile birlikte neşredeceğimiz; “Tam Tekmil Edib Harabi Baba Divanı” adlı kitabımızda bizatihi açıklayacağız.)

Edib Harabi Baba’nın Divanı’nda yer alan Derviş Şani Efendi’ye ilişkin bir taşlamaya burada bilgi kavilinden yer vermek arzusundayım. Yergi aşağıdaki ithaf ile başlamaktadır.

“Derviş Şani için söylenmiştir.

 

Pişmiş Olaydın

 

Herkesin matlübu bir gül olurdun

Bu gülşenden gonca dermiş olaydın

Ayn-el yakiyn görüp Hakk’ı bulurdun

Bezm-i erenlere ermiş olaydın

 

Kendini bileydin Hak’kı bilirdir

Eğri yoldan doğru yola gelidin

Bir sofraya konsan belki yenirdin

Böyle çiğ kalmayıp pişmiş olaydın

 

Harabi seninle düştü davaya

Daha ala idi öbür dünyaya

Ey Şani postunu sermiş olaydın

Giriftar olmazdın derd-ü belaya

 

Edib Harabi

 

Derviş Şani 1933 yılında Yalvaç’lı Topal Tevfik Baba’nın vefatı üzerine, İzmir/Balpınar Dergahı postnişini, tabur imamı Ali Ulvi Baba’ya biat etmiştir. Ali Ulvi Baba 1954 yılında vefat etmiştir.

9.         Hacı Hamza Baba: Hamza Baba, Hacı Feyzullah Dede baba’nın halifelik döneminde babalık icazeti alarak Üsküp’te mükim İştiptar (Yusuf Baba) Dergahı’na R.1324 (M.1905) yılında postnişin olarak atanmıştır.

Yine bir dönem Tetova/Kalkandelen (Harabati Baba) Dergahı’nın hizmetlerini görmüştür. Yakova Dergahı postnişini Adem Vechi Baba’nın R.1345 (M.1927) tarihinde Hakk’a yürümesi üzerine Salih Niyazi Dedebaba tarafından halifelik icazeti, Yakova dergahı postnişinliği üzerine verilmiştir. (Bu icazetname dergahta halen sergilenmektedir.) Rumi 1347 (M.1927) tarihinde postnişin olan Hacı Hamza Baba tam on dokuz yıl meşihatta bulunmuştur. Mücerret baba idi. Dervişlik döneminde Hacca gitmiş ve Hindistan’ın Keşmir Bölgesinde medfün olan Hacı Bektaşi Veli hazretlerinin ünlü Halifesi Ağu İbcan (Ağuçan) Veli hazretlerini de ziyaret eylemiştir. (Bugün Keşmir’de Ağuçan-ı Veli hazretlerinin kabri ziyaret mekanıdır.) Fakir ismi mutahharı ile birçok şiir ve nefes yazmıştır. Türkçe, Arnavutça ve Sırpça lisanlarına bi-hakkın vakıf idi. Rumi 1366 (M.1947) yılında Hakk’a yürümüştür.

Aşağıda olduğu gibi bir nefesini zikretmek istiyorum.

 

Hü Dost

 

“Biz İran’lı-Turan’lıyız

Dizarımız sersem baba

Dinimiz ve imanımız

Gülzarımız Sersem Baba

 

Gül gibi şerbet içerler

Kafirin başın ezerler

Yezidler andan ürkerler

Hünkarımız Sersem Baba

 

Recep Paşa ulumuzdur

Edep erkan yolumuzdur

Şeriat de kavlimizdir

İmdadımız Sersem Baba

 

Bu fakirin hanenizde

Yüz süründük nurünuza

Nice yıl hizmetinizde

İkrarımız Sersem Baba”

 

Nefeste sözü edilen Sersem Baba, Bektaşi tarikatının ilk dedebabası Sersem Ali Dedebaba’dır. Hicri 922 ile 977 yılları arasında görev yapmıştır. Hacı Hamza Baba Tetova Dergahı’nda hizmet ettiği yıllarda bu nefesi yazmıştır. Bu dergahın bir ismi Harabati Sultan olduğu gibi bir diğer ismi de Sersem Ali Baba Dergahı’dır. Halen Dergah Hazeresinde Sersem Ali Baba’ya ait bir merkat bulunmaktadır. Esasen Sersem Ali Babanın kabri Hacı Bektaş Veli’nin, Kırklar avlusu yanındaki Sulucakarahöyük’teki hazeresindedir. Bu dergaha Tetova’nın eski isminden kinaye olarak Kalkandelen Tekyesi’de derler.

Öte yandan yine nefes de ismi geçen Recep Paşa Kalkandelen sancak beyidir. Hicri 1208 tarihinde Tetova Dergahı postnişini Hacı Hasan Baba’dan Bektaşi icazeti almıştır. Bu yörede bulunan arazilerini (Şipska Dağı etekleri) dergaha vakfetmiştir. Maalesef yıllar geçince torunları vefakar çıkmamışlar ve dergahın arazilerine el koymak maksadıyla, önce Hacı Hamza Babayı ve daha sonra Kazım Bakali Baba’yı devlet gücü ile dergahtan uzaklaştırmışlardır. Bugün Makedonya sınırları içinde bulunan bu dergahın temyiz hakkı 1993 yılında yeniden Bektaşilere verilmiş olup, dergahın bugünkü postnişini olan Tahir Emini Baba 1996 yılında Hacı Bektaş ilçesine uğramış ve merhum Babam, Halife Turgut Koca Baba ile tavassut sağlamıştır. Öte yandan Cem Dergisi’nin değerli yazarlarından Murat Küçük Bey’de bu dergaha bizzat ulaşmış olup Tahir Baba ile gerçekleştirdiği geniş ölçekli bir röportajı, Cem Dergisi’nin, Aralık 1996 sayısında neşretmiştir. Recep Paşa ise M.1822’de vefat etmiştir.

Efendim, konumuzun esası olan Yakova Dergahı’nın dokuzuncu postnişini Hacı Hamza Baba Rümi (1366)-Miladi (1946) tarihinde Hak’ka yürümüştür. Hacı Hamza Baba (1937) yılında Türkiye’ye gelmiş ve İzmirli Hüseyin Hüsnü Erdekut Baba ile de bir görüşme gerçekleştirmiştir.

10.       Kazım Bakali Sipaho Baba: Kazım Baba, Yakova doğumlu mücerret babalardandır. Üsküp Dar’ül-Muallim Mektebi mezunudur. Babası yörede tanınmış bir Bektaşi olan Derviş Selim Cemali’dir. Sülben fakiyr kulunuzun akrabalarındandır. Arnavutluk’un son kralı Zogo’nun, Savunma Bakanı Bayram Çuriye’nin özel sekreterliğini yapmıştır. Kroya (Akçahisar), Elbasan, Velican ve Timor Bektaşi dergahlarında hizmet etmiştir. 1921 yılında Babalık icazeti almıştır. 2’inci Dünya Savaşı sırasında, Tetova / Harabati Baba Dergahı’nda postnişin iken Recep Paşa’nın torunlarınca taciz edilmiş ve 1941 yılında Yakova Dergahı’na muhacir olarak taşınmıştır.

1927 yılından sonra, son Hacı Bektaş Veli postnişini Salih Niyazi Dedebaba’nın, Türkiye Cumhuriyet Hükümetince yurt dışına çıkarılması sonrası, Salih Niyazi Baba’yı devre dışı bırakan Arnavut Bektaşiler, 1930 yılında Tiran kentinde; Priştine, Kroya (Akçahisar), Elbasan, Korche (Görice), ve Fraşeri Tekyelerinden gelen delege babalar ile On İkiler Meclisi adı verdikleri, edep-erkan ve usül dışı bir kurum oluşturmuşlar ve tamamen Arnavutluk sınırlarına atfen bir sözde dedebaba seçmişlerdir. Seçtikleri bu dedebabanın ismi Ahmet Muhtar Baba’dır. Daha sonraları Enver Hoca ile birlikte iyice siyasallaşan bu kurum 1945 yılı kongrelerinde (?) Komünist hükümetin desteği ile Cafer Sadık Baba’yı dedebaba ilan etmişlerdir. İşte bu Cafer Baba, Kazım Bakali Sipaho Baba’ya Halifelik icazeti vermiştir.

Arnavutlar tarafından çok sevilen Kazım Bakali Baba, oldukça iyi düzeyde Türkçe, Arnavutça, Sırpça, Fars’ça, Arapça, Fransızca ve Latince okur ve yazar idi. Öte yandan, hemen hemen aynı teknik meziyetlere sahip A.B.D’nin Detroit kentinde bir Bektaşi Dergahı uyandıran Jirekastro’lu bir Arnavut olan Recep Ferdi Baba ile (vefatı; 1995) hiçbir zaman temas kurmak istememiştir. Hatta Recep Ferdi Baba’nın, usul ve adaba uygun olarak aldığı Halifelik icazetinin sırf Bedri Noyan Dedebaba tarafından verilmesini bahane ederek, yok saymıştır. Yine kendisi dedebaba olmadığı halde, kendisine ulaşan, Tire-Horasanlı Ali Baba Dergahı postnişini Hasan Balım Baba’ya, usul ve erkan dışı halifelik vermiştir. Hasan Balım Baba, bu nedenle ihvanından yoğun eleştirilere hedef olması üzerine “Tecdid-i Vüzü” erkanına tabi tutularak, Bedri Noyan Dedebaba’dan 1975 yılında yeniden halifelik erkanı görmek zorunda kalmıştır.

1967 yılında, Aydın’da ikamet eden Bedri Noyan Dedebaba’yı ziyaret ederek Balım Sultan Erkannamesi’nin teamül prensipleri üzerine bir mutabakatı kabul etmiş ancak birkaç yıl sonra, İzmir’de mukim Cafer Tuncer Baba’ya yeniden Halifelik icazeti vermekten çekinmemiştir.

Kazım Bakali Baba 1983 yılında Hakk’a sırlanmış olup, Yakova Bektaşi Dergahı’nın postnişin serüveninin son üyesi olarak tarih de ki yerini almıştır. Dervişlerinden İsa Baba ise İstanbul Sağmalcılarda Kanatlar Dergahı postnişini olarak yakın zamanlara kadar hizmet görmüştür.

Yakova Dergahı’nın bugün için boş olan postnişinlik makamına, kısa bir süre sonra bugünün Dedebabası İzmirli Mustafa Eke Baba tarafından bir atama yapılacaktır. Diğer yandan Recep Ferdi Baba’nın vefatı ile boşalan A.B.D Detroit Dergahı postnişinliğine Ağustos 2001 tarihinde, Mustafa Eke Dedebaba tarafından, mücerret halife Felamur Baba nasbedilmiştir.

Kazım Bakali Baba’nın mürşidi Jirokastro Dergahı postnişini Selim Rühi Baba’dır.

 

Yakova Dergahından Yazıt Özetleri

Yakova Dergahı Hazeresinde mebzül miktarda Bektaşi büyüklerine ait Kabre rastlamak mümkündür. Oldukça bakımlı olan dergahtaki Kabir Şahidelerinden birisi aşağıdaki gibidir. Şahideyi ünlü Şair Nakdi Baba yazmıştır.

 

Hü Dost…

 

“Semt-i canan’dan esüp bad-ı saba

İrci-i emrine ettim küy-u merhaba

Menbaımdır daima al-i aba

Nam-ı tev’il eyledi Nakdi Baba”

 

Yine dergahtaki; Şemsi bir levha da aşağıdaki gibidir. (Muhuddin Raif’e ait bir Rubai’dir.)

 

Hü Dost

 

“Müh-i rih-i can’dır dudağın ey püser

Meserred güldür yanağın serteser

Mest olupdur gözlerin kanım içer

Muhyi ana kim eylemesin şür-u şer”

Derviş Muhüddin Raif

 

Efendim, Yakova Dergahı’nın uzun tarihini, naçizane özetlemeye gayret ettik. Kusurlarımızı berrak niyetimize sayınız.

 

Cem Dergisi, Şubat 2002

 

ABD’DE BİR ERENLER OCAĞI TAYLOR (RECEP BABA) BEKTAŞİ DERGAHI

 

Hzl: Şevki Koca

 

Değerli okurlarım; bu çalışmamızda çağımız Bektaşi kültürünün özgün örneklerinden olan, Amerika Birleşik Devletlerinin, Detroit kenti yakınlarında mükim Recep Baba dergahı hakkında bilgiler arz etmek arzusundayım. Bu dergahın kurucusu Mücerred Halife Baba olan Ergiri’li Recep Ferdi (Erbil) Baba erenlerdir. Kendisi Arnavutluk’un Jırokastro (Ergiri) kentinde 1901 yılında dünyaya gelmiştir. Aslen dönemin Arnavutluk kralı, kral Zogo’nun sulben akrabalarındandır. Sülalesi 1807 tarihinde şehit edilen ve bugünün Arnavutluk’unda dahi ulusal kahraman olarak varsayılan Kruja’lı Şemimi Baba’dan intisab görmüştür. Genç yaşlarda temeli Tepedelen’li Mehmed Ali Paşa tarafından atılan Tırhala Derviş Kolej’ine (Kolegjin Fetar) yazılarak metafizik eğitimi almıştır. Yine jirokastro kentinde klasik lise eğitimi görmüş ve medreseye giderek ünlü müderris Molla Rakip Efendi’den Arapça ve Farsça öğrenmiştir. Türkçe, Arnavutça, Sırpça, İtalyanca, İngilizce ve Fransızca lisanlarına akademik düzeyde aşinaydı.

1929 yılında Salih Niyazi Dedebaba’nın Arnavutluk’ta yaşadığı günlerde, Korça (Akçahisar) Turan Dergahında toplanan ilk Dünya Bektaşilik Kongresine, jirokastro Asım Baba Dergahı delegesi olarak Recep Baba tarafından Divan Başkanlığına seçilmiştir. Kendisi büyük dedem, şair Hüseyin Şevki Baba’nında mürşidi olan jirokastro’lu mücerred Halife Selim Rühi Baba’dan 1917 tarihinde Asım Baba Dergahında Bektaşi intisabı görmüştür. 1922 yılında Vakf-ı Vücud töreni ile mücerred dervişlik alır. Recep Baba Arnavutluk’da bulunduğu yıllarda tüm Bektaşi erkannamesini ve Süleyman Çelebi’nin Mevlid’ini Arnavutça’ya çevirmiştir. Salih Niyazi Dedebaba’nın 28 Kasım 1941’de şehid edilmesi sonrası, kendisi de bir Bektaşi olan ve ilerleyen yıllarda Arnavutluk’un başına geçen ve sosyalist bir lider olan Enver Hoca’nın sosyalist partizan örgütünün karşına Arnavutluk kralı Zogo tarafından çıkarılmış milliyetçi teşkilat “Balli Kombetar” da üst düzeyde yöneticilik yapmıştır. 1944 yılında iktidara gelen Komünist hükümet tarafından ülke dışına sürgüne gönderilmiştir. 1948 tarihine kadar İtalya mülteci kamplarında kalan Recep Baba, bu tarihte Mısır, Mukattum tepesinde bulunan Kaygusuz Abdal Dergahına Hicret eder.

30 Ocak 1949 tarihinde Mısır’da bir araya gelen, Hür Dünyadaki Bektaşi Babaları, oy birliği ile, Kaygusuz Dergahının postnişini olan Ahmet Sırrı Baba’yı Dedebaba seçerler. Ahmet Sırrı Baba 1950 yılında seçimleri kazanan Demokrat Parti’nin daveti üzerine Türkiye’ye gelse de siyasetin değişen rüzgarından nasibini alarak, Mahkeme kararıyla Türkiye’den sürgün edilir. Ahmet Sırrı Baba, 1953 yılında hüzün ve kırgınlık içinde Mısır’a döner. Önce Girit-Kandiye Dergahına yerleşmek istese de Yunan hükümeti izin vermez. Öte yandan Mısır Devlet Başkanı Cemal Abdülnasır’ın iradesi ile Kaygusuz Dergahından da çıkarılan Ahmed Sırrı Baba, Bektaşiliğin geleceğinden endişe duyarak, Recep Ferdi Derviş’e Babalık icazeti vererek A.B.D.’ye görevli olarak gönderir.

Amerika Birleşik Devletleri, ikinci dünya harbinin sonunda özellikle Arnavutluk’tan kaçan Bektaşilere kucak açar ve kıtanın kuzeyinde Albany denilen yörede yoğun Arnavut nüfus oluşur. Recep Ferdi Baba bu yöredeki Bektaşiler ile gerçekleştirdiği 24 Ekim 1953 tarihindeki kongrede, A.B.D.’nin Detroit kentinde bir Bektaşi Dergahı açma kararı alır. Michigan eyaleti, Detroit kenti, Taylor kasabasında 15 Mayıs 1954 yılında Dergah törenle hizmete açılır ve Bektaşiler eyalet yasaları gereği, hukuken bir dini cemaat olarak tanınırlar.

Dergah yaklaşık (120) dönüm araziye sahip olup son derece modern bir üslup ile inşa edilmiştir. Meydan evi, konuk evleri oldukça görkemlidir. Dergaha bağlı çalışan büyük bir çiftlik bulunmaktadır. Recep Ferdi Baba’nın Mısır’dan yanında götürdüğü dervişler şunlardır. Ergiri’li Derviş Lütfi, Avlonyalı Derviş Arşi, Yakovalı Derviş Bayram, Derviş Ali, Derviş Abbas Mürteza idi. Tümü mücerred olan bu dervişlerin hepsi Hakk’a yürümüşlerdir. Kendisinden mücerred dervişlik alan Bektaş Karamartin ise daha sonra mücerretliği kırması üzerine yine Recep Baba tarafından yoldan düşük ilan edilmiştir. Yöredeki Bektaşilerin ideolojik zeminin pekiştirmeyi amaçlayan Recep Ferdi Baba yılda iki kez bugün dahi düzenli olarak yayınlanan “Zeri-i Bektashızmes” (Bektaşiliğin Sesi) isimli dergiyi neşretmeye başlar. 1970 yılında “ihvan”dan gelen talep üzerine Bektaşi Mistiğinin önemli örneklerinden sayılabilecek olan “Mıstıcızma İslame Dhe Bektashızma” adlı eserini yayımlar. Merhum pederim Halife Turgut Koca Baba’nın yakın dostu olan Recep Ferdi Baba, orjinali fakir’de mahfuz olan 16 Kasım 1979 yılında yazmış olduğu mektupla Turgut Baba’dan, ileride kendi yerine Detroit Dergahı postnişini yetiştirmek üzere, Arnavutça ve İngilizce’ye vakıf bir mücerred Bektaşi Dervişi talep etmişse de, Turgut Baba tüm aramalarına karşın maalesef o dönemde söz konusu vasıflara sahip bir dervişi Türkiye’de bulamamış idi. Arnavutluk’ta ki Bektaşilerin siyasileşmiş kimliğinden oldukça yılmış olan Recep Baba, Dünya Bektaşiliğinin Türkiye merkezli olması yönünde yoğun gayret içinde olmuş ve sırf bu nedenle 24 Haziran 1990 yılında A.B.D.’ye davet ettiği Bedri Noyan Dedebaba’dan Halifelik icazeti almıştır. Vefatından dört yıl önce sağlığında Dergahın Bahçesinde türbesini yaptırmış 14 Eylül 1995 tarihinde Hakk’a yürümüştür. Rüh-u revanı şad-ı handan olsun…

Vefatı sonrası dergaha Arnavutluk’tan Felamür Baba postnişin olduysa da özellikle Arnavut Bektaşi ihvan tarafından Türkiye’ye bağlanması istenilmiştir. Bunun üzerine 29 Ekim 2001 tarihinde Hacı Bektaş ilçesine gelen Felamür Baba, burada Halife Teoman Güre Baba’nın rehberliğinde, İzmir’li Mustafa Eke Dedebaba’dan halifelik icazeti alarak, Detroit Dergahı postnişinliğine mücerred Baba olarak yeniden nasbedilmiştir.

Halen Dergahın idari sekreterliğini, Matmazel Frances Trıx yürütmekte olup iyi derecede Türkçe bilmektedir.

Tüm Ehlibeyt dostları için Dergahın yazışma adresini vermek istiyorum.

 

First Albanian Teke Bektashiane in America
Teqeja Bektashijane Shqıptare
21749 North Lıne Road
Taylor – Mıchıgan 48180
U.S.A.

 

Aynı zamanda bir şair’de olan Recep Ferdi Baba’nın bir nefeslerine yer vererek, şimdilik yazımızı noktalayalım.

Gerçeğe Hü…

 

Hü Dost

 

Bihamdillah keşf’olundu, bize sırr-ı Ali kimdir

Ayan oldu bu alemde, Hacı Bektaş Veli kimdir

 

Muhammed zikrini ifşa eden ol zat-ı bi-hemta

Ali yolun kılan icra, bülendi ol celi kimdir

 

Keramatın beyan etti, heme salik necat buldu

Kamu alem ziyalandı, hakikat kandili kimdir

 

Odur mahbüb-u aşıkan, odur maksüd-u arifan

Bütün derde eden derman, acep can bülbülü kimdir

 

Hayat indi cemadata, semer verdi nebatata

Günahkarı münacata götüren ol beli kimdir

 

Kulun FERDİ nida eyler, bedaim himmetin bekler

Hakikat çün ana ezher, ki er sahib dili kimdir

 

Cem Dergisi, Mayıs 2002

 

AKDENİZ’DE BİR ERENLER OCAĞI KAFİ BABA BEKTAŞİ DERGAHI

Hzl:Şevki Koca

 

Değerli okurlarım bu naçiz çalışmamızda döneminin önemli “Seyf-i Meşreb” Tekye’lerinden sayılan Kafi Baba Bektaşi Dergahı’na ilişkin bilgiler arz etmek istiyorum.

Söz konusu dergaha ismini veren Kafi Baba’nın asıl ismi “Muhammed Bin Nida-i Kasım” olarak, Ahmed Sırrı Baba’ya ait “Risalet’ül Ahmediye” adlı dosyada kayıtlıdır. Nida-i Kasım Baba; 1826 yılındaki büyük yıkımdan nasibini almış bulunan Bektaşi dergahlarında el yazma suretlerinin bulunduğuna inanılan ve ünlü Alamut Dai’lerinden Hasan Sabbah’ın “İkan” isimli batıni Kur’an tefsirine ilişkin yazmış olduğu ve tamamen hurüfi öğelerle işlenmiş “Maarifname-i Kaf u Nün isimli eserin sahibi olarak ünlenmiştir. Hicri 870 (M. 1454)’te Hakk’a yürüdüğü bilinen Nidai Kasım (Kafi) Baba’nın 14. yüzyılda Şeyh Aliyül Ala (Seyyid Ali Sultan) ile Bektaşi kültür dokusu içinde geniş yer bulan Hurüfilikten etkilenerek bu çalışmayı gerçekleştirdiği rivayet edilir. Yine gerçekte Nidai Kasım’a bu eserinden dolayı Kafi Baba dendiği söylenmektedir. Maalesef bu meş’üm eserden, Çorlu’lu merhum Mehmet Ali Çarıkçı Baba (vefat. M. 1992) tarafından duyumla istinsah edilebilmiş birkaç sahife kalmış olup, “Vücutname-i Ademullah” adıyla mahfuz el yazma bir cönk içinde fakirde bulunmaktadır. Menakıbname ve rivayetlerde ise Kafi Baba’ya ilişkin olarak aşağıdaki örgütlenme zikredilir; “Abdal Musa Sultan kırk dervişini Kaygusuz Abdal’ın emrine vererek Mısır’a gönderir. O dönemler Mısır sultanının (verem) hastalığı olan bir kız evladı bulunmaktadır. Sultan Kaygusuz’dan yardım ister; bunun üzerine Kaygusuz Abdal yanında getirdiği dervişlerinden olan Nida-i Kasım’ı görevlendirir. Kasım derviş, hastaya nefes ve nazar eyleyerek kızı hızla sağlığına kavuşturur. Bu kerametten etkilenen Mısır Sultanı, Kasım Dervişten bir dileği olup, olmadığını sorar. Bunun üzerine Kasım Derviş kuşağından Nefir’ini çıkarır, (Nefir: Bektaşilikte mücerret dervişlerin kutsal emanetlerindendir. Erkan-nameler’de özel bir tercümanı vardır. Genellikle geyik boynuzundan imal edilir. İki tarafı huni şekilde delikli bir boru olup, bir ağzı Hz. Ali’nin kılıcına benzer şekilde çatal olup, üflendiğinde “Hü” sesi çıkarır. İsrafil’in emaneti addedilir. Yuf borusu da denir.) Ve sultanım fazla bir talebim yok, şu nefir’i dolduracak kadar yağ verirseniz (bazı menkıbelerde pirinç olarak da geçer) yeterli bulunur. Bunu küçümseyen Mısır Sultanı Nefir’e yağ koydursa da Mısır’ın bir yıllık yağ stok’u boşalmasına rağmen nefir’in dolmadığını görünce panik içinde seslenir. “Kafi derviş, kafi” bunun üzerine Kasım Derviş Nefir’i kuşağına yeniden takar, ancak; o gün, bu gündür ismi Kafi Baba şeklinde anılır olur.

Kafi Baba Dergahı, Finike’nin kuzeyinde ve Antalya vilayetine yaklaşık 120 km. mesafede antik ismi Lymra (Lunyra yada bilinen ismiyle Alara) olarak tanınan yöre sınırları içinde, Yuvalı köyünün bitişiğindedir. Evliya Çelebi M. 1671 yılında bölgeye yaptığı gezi esnasında bu dergaha uğradığını ve türbeyi ziyaret ettiğini beyan ile burada bağ ve bahçeler arasında mükim bulunan Tekye’de kalabalık bir derviş topluluğunun hizmet verdiğinden söz etse de, herhangi bir isim zikretmez. Diğer yandan ünlü tarih araştırmacısı ve seyyah Von Hasluck “Bektaşiliğin Coğrafi Dağılımı” isimli kitabında M. 1884 yılında bu dergahta iki derviş bulunduğunu kaydederek yine yörede ismini batini bir kişilik olan Hallac-ı Mansur’dan alan “Hallac” köyünün varlığından bahseder. Bu bölge bugün için kesif miktarda Türkmen asıllı Alevi-Bektaşi demografi içermektedir. Kafi Baba dergahının bilinen postnişinlerinin sıralaması aşağıdaki gibidir.

 

Postnişin Sıralaması:

 

1.         Kafi Baba         Vefat (H. 870-M. 1454)

2.         Ayni Hasan Baba         Vefat (H. 1227-M. 1811)

3.         Kalecik’li Haki Baba    Vefat (H. 1229-M. 1813)

4.         Seyyid İbrahim Baba    Vefat (H. 1237-M. 1821)

5.         Mustafa Baba   Vefat (H. 1276-M. 1859)

6.         Yaşar Agahi Baba        Vefat (H. 1301-M. 1885)

7.         Cafer Baba       Vefat (H. 1313-M. 1897)

8.         Süleyman Vehbi Baba  Vefat (M. 1901)

9.         Ramazan Baba Vefat (M. 1911)

 

Şimdi bu zatların özgeçmişlerine ilişkin kısa notlar arz etmek istiyorum.

 

1)           Kafi Baba:

Aslen Alaiye’li olan bu zat, H. 870 yılında Hakk’a yürümüş olup, kabri dergah hazeresine sırlanmıştır. Kafi Baba Dergahının bugün için sadece temel kalıntıları kalmış olsa da türbesi (aslına pek uygun olmamakla beraber) onarılmış durumdadır. Özellikle “Yuvalı” köyü müntesiplerinin fedakarca gayretleri ile oldukça bakımlı durumdadır. Dergah maalesef cumhuriyet dönemi büyük tahribat görmüş, kutsal emanetlerin tümü yağma edilmiştir. Türbede bugün için görevli bir türbedar bulunmaktadır. Her yıl 31 Mayıs 2 Haziran tarihleri arasında Kafi Baba şenlikleri düzenlenmekte olup, konaklama sorunları yaşanmaktadır. Bu dergahta kısa bir süre postnişinlik yapan “Seyyid İbrahim Baba” tarafından Kafi Baba türbesine bir kitabe diktirilmiş olup, yine İbrahim Baba tarafından yazılan metin aşağıda ki gibidir.

 

Hü Dost

 

“Pir-i sani Hazret-i Abdal Musa hadim-i

Gülşen-i zar içre esrar-ı Hakayık mahremi

Askeri’dir ol şahın devlet-ü eyyamında

Kafi Baba dirler idi işbü erin namına

“Kaf u Nün” La dile geldi eyledi Hakkel-yakiyn

Seyyid İbrahim Dede ol Pişuva’yı müminiyn

Saye-i sal mescidinde olmuşum bağdaşnişiyn

Tariha’dır şeş cihana padşah-ı dide’ban”

 

H. 1231 (M. 1815)

 

2)           Ayni Hasan Baba:

H. 1227 yılında Hakk’a yürümüştür. Denizli-Tavas Kazak Abdal Dergahı müntesiplerinden olup aslen Gördes’lidir. Türbe Hazeresinde medfün olup, kabir şahidesi tahribat nedeniyle okunamamaktadır. Kabri bugün için korunaklı durumdadır. Kabir taşında on iki terkli Bektaşi tacı bulunmaktadır. Vefatına değin postnişinlik yapmıştır. Kazak Abdal Dergahının son postnişini (milletvekili) Hacı Hüseyin Mazlum Baba (vefat 1944) bir nefeslerinde Hasan Baba’dan şöyle bahseder.

 

Hü Dost

 

“Ayni Hasan Baba ki, has hemşehrimizdir

sırlanmış’idi Kafi Baba’nın muhteriminde”

 

3)           Kalecik’li Haki Baba:

Kısa bir dönem Kalecik Koçu Baba Dergahı türbedarlığı yapmıştır. Yeniçeri 66’ncı Orta Baba’lığı görevinde bulunmuştur. Horasan’lı Muhammed Nur Baba (vefatı H. 1214-M. 1798) tarafından, Kafi Baba Dergahı postnişinliğine getirilmiştir. Asıl adı Halil’dir. Kendisi pir evinde medfündur. H. 1214 (M. 1798) tarihinde Dedebaba seçilerek Hacı Bektaş Dergahına yerleşmiştir. H. 1229 (M. 1813) tarihine kadar Hacı Bektaş postnişini olarak hizmet vermiştir. Kabir taşı şahidesi aşağıdaki gibidir.

 

Hü Dost

 

“Kaşif-i ilm-ü Ledün’dür hem hakikatle tamam

Zümre-i Naci’ye dahil nür Halil Haki Baba

Fes’cüdu emrinde izhar-ı sadakat gösterib

Mazhar-ı zat-ı hidayettir Halil Haki Baba

Bunca dem ol Hazret-i Pir’in makamında mükim

Dest-gir’i üns-ü olupdur ol Halil Haki Baba

Sidk-ı ahd’inde vefa kıldı, erenler rahına

Gitti firdevs’e hak’ile pir Halil Haki Baba”

H. 1229

 

4)           Seyyid İbrahim Baba:

Aslen Sivas’lıdır. Abdal Musa Dergahı postnişini iken, Haki, Baba’nın Dedebaba seçilmesi üzerine, geçici olarak Kafi Baba postnişinliğine vekalet etmiştir. Yüksek düzeyde tasavvufi nefes ve şiirleri vardır. Kafi Baba Dergahında bulunduğu tarihlerde Kafi Baba erenlerin kabrine yedi köşeli bir türbe yaptırıp, daha önce söz ettiğim kitabeyi yazmıştır. Yine Abdal Musa Dergahında, Abdal Musa’nın Lahdi üzerine çelik bir donatı yaptırarak yine çelikten mamul işçilik ile “En’el fakir es-seyyid ibrahim nercü-i mink’eş, el-şefaat” kaydını yazdırmıştır. İcazetnamesinde Halil Haki Dedebaba’nın yanı sıra dönemin Hacı Bektaş Çelebi Postnişini Muhammed Abdullah Çelebi’nin (vefat. H. 1240-M. 1824) mührü de bulunmaktadır. Seyid İbrahim Baba, Abdal Musa Dergahında bir su kaynağı bularak buraya bir kuyu açtırmıştır. Bugün dahi yöre halkı tarafından “Zemzem Suyu” denilerek itibar edilir. Bu kuyunun Lengerine yazılan kitabe metnini de Seyyid İbrahim Baba yazmış olup aşağıda arz edeceğim Nutük’da buyrulduğu gibi hurüf-u ebced’le kuyunun inşa tarihini belirlemiştir. Kitabe şu şekildedir.

 

Hü Dost

 

“Tekye-i sidk-ı rıza’yla gösterir envar sıfat

Hak sana etmiş müyesser dahbil-i kant-ı nebat

Vasfına mümkün değildir sırrına ermek muhal

Dost muhibb-i hanedan-ı ba-safa’dır nur-u zat

Ol Nübüvvet bendesidir eyledi keşf-i zuhür

Sahib-i sırr-ı vilayet müjdesidir beyyinat

Gördüler cümle kemalin “Barekallah” dediler

Gel ziyaret eyle anı bundadır Hakk’a necat

Ab-ı Kevser nüş’edenler Hızır ile hemdem olur

Dü-cihan’da vasıl olmuş rahmet’e sahip-berat

Bu gülistan goncasıdır Seyyid İbrahim Dede

Bülbülü-ves her seherkam nutku’dur, fil’kainat

Şeş cihet’le tekmil olur tarihimiz meşrür’iya

Yedi başlı ejderan kim çıktı çah’tan bü-hayat”

H. 1234 (M. 1818)

 

Elmalı Abdal Musa Dergahında medfün olan Seyyid İbrahim Baba H. 1237 (M. 1821) yılında Hakk’a yürümüştür. Kabri bugün dahi yoğun ziyretlere mekan olup oldukça bakımlı bir durumdadır. Kabrin’de on iki terkli Bektaşi tacı konumlu bir kitabe olup, Azmi Baba tarafından yazılarak vefatına tarih düşürülmüştür. Merhum pederim Turgut Koca Baba tarafından deşifre edilen kabir şahidesi aşağıdaki gibidir.

 

Seyyid İbrahim Baba’nın Kabir Şahidesi

Hüv’el Hay’yül Bakiy

“Mürşid-i rah-ı hakiykat Seyyid İbrahim Dede

Arif-i ilm-i Ledün her ükde-i müşkil-kaşa

Postnişin-i Hazreti Abdal Musa olup

Damenin kim duttu ise buldu feyz vü reha

Üç erenler geldiler koynuna tarih didiler

Rüh-u küds-ü eyledi Azmi gülistan-ı beka

 

H. 1237 (M. 1821)

 

5)           Mustafa Baba:

Aslen Denizli vilayetinin Çal kazası, Çalçakırlar Köyü’ndendir. H. 1276 (M. 1859) tarihinde Hakk’a yürümüştür. 1826 Yeniçeri ve Bektaşi katliamının yapıldığı ve Bektaşi dergahlarının zor döneminde pasif postnişinlik görevi yürütmüştür. Genellikle Abdal Musa Dergahın da oturmuştur. Kabri halen Abdal Musa Dergahında olup, oldukça bakımlıdır. Kendisini Abdal Musa postnişini gösterseler de doğru değildir. Girid Kandiye Dergahında da bir merkad’di bulunmaktadır.

 

6)           Yaşar Agahi Baba:

Kafi Baba Dergahı 1826 yılı II. Mahmud tarafından faaliyetten men edilse de askeri stratejik amaçlar nedeniyle fiziksel bir tahribata maruz kalmamıştır. öte yandan bu dergah özellikle Kıbrıs Bektaşi dergahlarından gelen dervişlere ilk konaklama mekanı olmuştur. Tekye 1863 yılında Sultan Abdülaziz iradesi ile yeniden Bektaşiliğe devrolunduğunda Kafi Baba Dergahı postnişinliğine Seyyid Nebi Dedebaba tarafından, Kadiri tarikatı kökenli olan Belgrad’lı Yaşar Agahi Baba nasbedilir. Hacı Bektaş Dergahına vakfettiği bir nefes dergisinde üzerinde “Kafi Baba Dergahı Postnişini” kaydı olan bir mührü olup, H. 1275 (M. 1869) kaydı vardır.

Önemli bir şair olan Agahi Baba’nın bir semai’sini teberrüken arz etmek istiyorum.

 

Hü Dost

 

“Ey sofi bana mescid-ü meyhane de birdir

Savt-ı zühd-ü nara-i mestane de birdir

Haktan sana ermez ise esrarı hidayet

Bu zikr-ü ibadet ile peymane de birdir

Gel geç bu riyadan hele gör taht-ı cihan’la

Bu fanide bir, küşe-i virane’de birdir

İlla başı dünyaya gönül verme diriga

Arif olana akil-ü divane de birdir

Agahi gibi nür olagör ey gözü ama

Bu aşka yanan şem’ile pervane de birdir”

 

Yaşar Agahi Baba, H. 1301 (M. 1885) yılında Hakk’a yürümüştür.

 

7)           Cafer Baba:

Bu zat Leskovik’lidir. Mehmet Ali Hilmi Dedebaba tarafından Kafi Baba Dergahı postnişinliğine nasbedilmiştir. Mücerred babalardandır. Kısa bir dönem hizmette kalabilmiştir. H. 1313 (M. 1897) yılında Hakk’a yürümüş olup kabri Kafi Baba Dergahı hazeresindedir. Kitabesini M. Ali Hilmi Dedebaba yazmış olup, aşağıdaki gibidir.

 

Hü Dost

 

“Kafi Baba Dergahında postnişin iken bu zat

İrci-i, emrin duyunca eyledi azmi beka

Ehl-i tecrid olmuş’idi varlığından el-çeküb

Kalmamıştı zerre-veş kalbinde hubb-u masiva

Hac-ı Bektaş Veli’ye bende idi sıdk’ile

Şafi-i olsun anın mahşerde Al-i Mustafa

Hubb-u fillah ile girmişti Tariyk-i Naci’ye

Zikri, fikri olmuş idi macera-yı Kerbi bela

Çıktı üç er söyledi Hilmi Dede tarihini

Canını canana virdi Aşk ile Cafer Baba”

 

8)           Süleyman Vehbi Baba:

Aslen Amasya’lıdır. M. 1901 yılında Hakk’a yürümüştür. Kısa bir dönem bu dergahta postnişinlik yapmışsa da icazetnamesi seccadişinlik üzeredir. Kabri, Elmalı Abdal Musa Dergahındadır. Mehmed Ali Hilmi Dedebaba tarafından (postnişin) nasbedilmiştir.

 

9)           Ramazan Baba:

Selanik’li diye bilinse de dervişlik dönemini Selanik Reni (Durbali) dergahında geçirmesi nedeniyle bu sıfat’la yad olunur. Esasen Kıbrıs’lı olup, Kıbrıs Can Baba Dergahında Babalık hizmetinde bulunmuştur. Mücerred Bektaşi Babalarındandır. Dokuz yıl Kafi Baba Dergahı postnişinliği yapmıştır. 1910 yılında özlem duyarak Yunanistan Selanik, Reni dergahına seyahat eder ve yine yakınlarda bulunan Katerin Dergahını ziyaret eder. Bu dergahta kötüleşir ve 1911 yılında Hakk’a yürür. Kabri Katerin Dergahı hazeresinde medfün katerin Dergahının son postnişinlerinden Tahir Baba (vefat. M. 1956) tarafından yazılan kabir kitabesi aşağıdaki gibidir.

 

Hü Dost

 

“Bu merkad’dir cihan-ı can penahı

Bütün ehl-i tarikat dadhah’ı

Urüc eyler bu yerden fikr-i zahir

Nihayette bulur feyz-i ilahi

Olunca cephe-i say-ı sidk-u ihlas

Giderir elbette rü-i siyahı

Ulüvv’ü halkı seyret bu yerde

Açub bir kerre çeşm-i intibah-ı

Olur aşk-ı ilahi’yi müberhan

Açan var ise hicab-ı iştibahı”

 

Tariyk-i Aliyye-i Nazenin’den Finike Dergahı postnişin-i mübdi-i Ramazan Baba. Sene; 1326 fi 22 Teşrin-i Sani.

Kafi Baba Dergahına, Ramazan Baba’nın Hakk’a yürümesi sonrasında, Salih Niyazi Dedebaba tarafından bir postnişin atanmak istenilmişse de gerek 1912 yılında çıkan Balkan Harbi ve gerekse “İttihat ve Terakki” cemiyetinin bu Tekye’yi askeri amaçlar için kullanması üzerine post cumhuriyetin kuruluşuna kadar boş kalmış ve bu dergahın müntesipleri Abdal Musa Dergahından hizmet görmüştür. İstanbul Topkapı Dergahı postnişini Büyük Abdullah Baba burada yeniden bir toparlanmaya niyet etmişse de, bazı (kendini bilmeyen) süreklerin tacizine maruz kalması üzerine yeniden İstanbul’a dönmüştür.

Kısaca, Kafi Baba Dergahının postnişinlik Lahikasında hizmet gören son zat-ı kiram Ramazan Baba olmuştur.

Bugün yörede Antik dönemlerden kalma bir Anfi-tiatr kalıntısı ve antik harabelerle birlikte birçok ırmak ve doğal güzelliklerle dolu piknik mekanları bulunmaktadır. Yine beldede çevre köylülerinin “Bedri Zaman Baba” ve “Ali Baba” dedikleri zat’lara ait yatır merkad’leri bulunmaktadır.

Efendim, dilimiz döndüğünce büyük evliya Kafi Baba Hazretleri ve Dergahı hakkında tenviratı arz eylemeye gayret eyledik. Sehv-i kusur ve hatalarımız oldu ise okuyanlar onaranlar ve hem düa ile analar. Gerçeğe Hü…

 

Kaynakça

 

1)         Bektaşiliğin Coğrafi Dağılımı-Von Hasluck. Çev. Turgut Koca

2)         Mehmet Ali Hilmi Dedebaba Divanı-Çev. Doç. Dr. Bedri Noyan

3)         Risalet-i Ahmediye-Ahmet Sırrı Baba-Kahire-1939

4)         Kaygusuz ve Abdal Musa Menakıpları-Yazma Mahfuz Sahifeler

5)         Bektaşilik-Murat Sertoğlu-İst. 1969

6)         Noyan-Koca / Yazışmalar-Mahfüz

7)         Ali Koca Baba / Sözlü bilgilenme (Tekke köyünde mükim)

8)         Evliya Çelebi Tetkikleri / Turgut Koca’dan veraset

9)         Katerin Bektaşi Dergahı / Ş. Koca-Cem Dergisi-Sayı: 113

10)       Ata’dan veraset vesikalar / Ş. Koca / Mahfuz

11)       Şevki Koca / Gezi notları

12)       Mehmet Ali Çarıkçı Baba / Vucüd-u Ademullah-el yazma-mahfüz

 

Notlar:

 

1)         Kafi Baba Dergahı, Evkaf kayıtlarında (maalesef) Finike Nakşibendi Dergahı olarak geçer

2)         Hicri 862 yıllarında Hakk’a yürüdüğü sanılan, Seyyid Ali Sultan Dergahı postnişinlerinden Sadık Abdal’ın bir nefeslerinde; Otman Baba Dergahı müntesiplerinden Kara Baba’nın, Akdeniz, Taşlık köyünde postnişinlik yapmasına binaen Kafi Baba Dergahı kanaati uyanmış ise de, o dönem Ege Denizine de Akdeniz denmesinden mütevellittir. Kara Baba Dergahı Trakya’dadır. Konuya mehas teşkil eden Sadık Abdal’ın Otman Baba hakkında nutkunun son kısmı şöyledir.

 

Hü Dost

 

“Olup meskün kenar-ı Akdeniz’de

Ki ol Taşlık köyü kurbinde saib

Eya Sadık rehinde can veren er

Naimi Lütfüna erdi o talib”

 

3)         Bu dergah H. 917 tarihinde II. Beyazıd dönemi onarım görmüştür.

4)         Merhüm pederim Turgut Koca Baba bu Tekye’yi 1967 yılı ziyaretlerinde türbe taşı üzerinde bir kuş’un uzun süre ötmesi üzerine aşağıdaki dörtlüğü teberrüken yazıp, yöredeki köylülere hediye etmiştir.

5)        

Hü Dost

 

“Kaf-ü Nün Zikreylemiş Kafi Baba

Bilene izhar-ı Veliyullah’dır bu

Dem çeken kumru bile hü akteder

Vallahi Hazret-i Kur’an’dır bu”

Turgut Koca Baba

 

Cem Dergisi, Haziran 2002

 

YUNANİSTAN’DA İRŞAD OCAKLARI:

RENİ (DURBALİ) VE İSKEÇE (KHOUTCEH) HASİB BABA BEKTAŞİ DERGAHLARI

Hzl: Şevki Koca

 

Muhterem okurlarım bu yazımızda Yunanistan’da mükim ecdad yadigarı Bektaşi dergahlarına ilişkin naçizane bilgiler aktarmak arzusundayım. Bu tekyeler Reni ve İskeçe isimleriyle maruf asitaneler olup bunların dışında önemli bir dergahta, Cem Dergisinin 113’üncü sayısında malumat verdiğimiz Katarin (Angelista) hanikah’ı ve Dimetoka’daki Seyyid Ali Sultan (Kızıldeli) Dergahıdır.

 

Reni (Durbali) Dergahı

Dergahlarımızdan Reni Tekyesi ismiyle tanınmış olan mekanın Bektaşi Argümanlarındaki ismi Durbali Sultan Dergahıdır. Durbali Sultan Horasan kökenli Seyf-i meşreb Bektaşi azizlerinden olup, Dimetko’lı Seyyid Ali Sultan’ın çağdaşlarındandır. Seyyid Ali Sultan H. 804 (M. 1390) yılında Hakk’a yürümüştür. Orhan Gazi’nin hükümdarlığı esnasında Rumeli’ye yapılan (H. 738-M.1337) tarihli seferde, Durbali Sultanında olduğu rivayet edilmektedir. Durbali Baba, Seyyid Ali Sultan tarafından icazet verilerek Mora yarımadası sınırları dışında bir dergah açmakla görevlendirilir. (Ancak teknik olarak elimizde bulunan bilgiler bu dergahın kuruluş yılını H. 869-M.1480 tarihinden başlatmaktadır.) Çevre de yaşayan Arnavut kökenli Bektaşi müntesipleri dergaha Torbalı Baba Tekyesi ismi vererek “Tegjae Madh” (Büyük Tekye) sıfatıyla anarlar. Dergah Mora yarımadasının kuzeyinde, Teselya bölgesinin Pharsala kentindedir. Tepedelen’li Mehmet Ali Paşa’nın M.1790-1822 yılları arasındaki Epirus Valiliği döneminde büyük ölçekli himaye görmüştür. 1882 yılından sonra Teselya’nın Yunanlılar tarafından ilhakı üzerine dergah bu tarihten itibaren Osmanlı sınırları dışında kalmıştır. Durbali Baba rivayetlerde; Osmanlı ordusunun Mora yarımadasını fethi esnasında, yerden bir avuç kum alır ve Meriç nehrine atar ve böylece kuruyan Meriç nehri üzerinden Yeniçerileri geçirmesi kerametiyle zikredilir. Yine rivayetlere göre, Selanik de; “Üçler çeşmesi” yöresi ve Yenice Karasu’da “Kırklar Tekyesi” isimleri adı altında dergahlar uyandırır. Yine müritlerinden Şahin Baba’yı “Temple” vadisi olan yöreye göndererek “Köpekli” (kepekli) köyü yakınlarında bir dergah açtırır. Durbali Baba Dergahının son postnişinlerden Muharrem Mahzüni Baba erenler, aşağıda arzedeceğim bir nefeslerinde bu rivayetlere yer vermektedir.

 

Hü Dost

 

“Horasan şehrinden geliyor Veli

Rüm’a kadem bastı Şah’ım Durbali

Derya’ya bend’edüp nür-u ezeli

Bir avuç kum ile Şah’ım Durbali

 

Üçler çeşmesinde dergah eyledi

Kırklar dergahında er’ler peyledi

Şahin Babam köperli’ye meyledi

Dürlü kerametle Şah’ım Durbali

 

Yedi dağ üstüne hazer indiren

Dembedem daima mü’ciz gösteren

Meş’e palamudundan kiraz verdiren

Kanün-u Sani’de Şah’ım Durbali

 

Ey Mahzuni terk’ol uyma cihana

Fani kulun üç günlük safasına

İmam-ı zaman’ın yüz sür babına

Günahkarım affet, Şah’ım Durbali

 

Tanınmış müverrih ve gezgin Von Hasluck “Bektaşiliğin Coğrafi Dağılımı” isimli çalışmasında bu dergah’a İsevi’lerin Aya Yorgi ve Aya Dimitri isimli Ortodoks azizlerinin ismini atfederek, ziyaret’de bulunduklarını zikreder. Ayrıca kaynağını belirtmeksizin (1888) yılında 54 dervişin olduğunu kaydeder. Yine M. 1914 yılında yaptığı tesbitlere göre dergahın postnişini ile bizzat görüştüğünü ve Durbali Sultan ile Cafer ve Mustafa Babalara ait türbelerin ziyaret mekanları olduğundan söz eder. Ayrıca dergah hazeresinde birçok gazinin medfün olduğundan bahseder. Dergah; II. Mahmud dönemi yapılan Bektaşi katliamı esnasında Nakşibendi kökenli Bektaşi babalarının postnişinlik yapmaları nedeniyle 1826-1840 yıllarını hasarsız atlatmıştır. Dergahın, kuruluşundan çağımıza kadar olan postnişin lahikası, A.B.D. Detroit Tekyesi postnişini Recep Ferdi Baba tarafından açıklanmış olup bilinen rivayetlerin aksine Durbali Babayı (M. 1480-M. 1522) yılları arasına yerleştirmektedir.

 

Durbali Dergahı Postnişinleri:

1.         Durbali Baba……………………… Vefat M.1522

2.         Bağdatlı Musa Baba …………… Vefat M.1553

3.         Horasanlı Şahin Baba ………… Vefat M.1581

4.         Halep’li Cafer Baba …………… Vefat M.1596

5.         Hacı Ali Baba (Mısır’lı) ………….Vefat M.1604

6.         İskenderunlu Tayyar Baba……..Vefat M.1627

7.         Bağdatlı Kasım Baba…………… Vefat M.1643

8.         Kerbela’lı Emin baba …………… Vefat M.1655

9.         Lahor’lu Mustafa Baba…………..Vefat M.1660

10.       Basra’lı Zeynel Abidin Baba……Vefat M.1663

11.       Kırşehir’li Yahya Hadi Baba…….Vefat M.1680

12.       Şemseddin Ali Baba (Bosna’lı) …………… Vefat M.1694

13.       Bağdat’lı Seyyid Maksüd Baba……………. Vefat M.1713

14.       Bağdat’lı Salih Ali Baba………………………. Vefat M.1725

15.       Basra’lı Mahsur Baba…………………………. Vefat M.1736

16.       Erzurum’lu Edhem Naki Baba…………… …Vefat M.1744

17.       Bağdat’lı Selim Baba…………… ……………Vefat M.1753

18.       Tiran’lı Hüseyin Baba…………………………… Vefat M.1779

19.       Gega Hasan Baba…………… ……………….Vefat M.1794

20.       Debre’li Hasan Baba…………… …………….Vefat M.1794 (Altı ay)

21.       Gega Ahmed Baba………………………………. Vefat M.1802

22.       İpek’li Mehmed Baba…………… …………….Vefat M.1809

23.       Gega Mahmüd Baba…………… …………….Vefat M.1811

24.       Jirokastro’lu Cemali Baba…………… ……….Vefat M.1815

25.       Koniça’lı Cemal Baba……………………………. Vefat M.1819

26.       Gega Hüseyin Baba……………………………… Vefat M.1845

27.       Ergiri’li Muharrem Mahzüni Baba…………… ..Vefat M.1867

28.       Ahçı Baba (Konya’lı) …………………………….. Vefat M.1869

29.       Piremeti’li Bayram Baba…………..,…………. Vefat M.1904

30.       Koplara’lı Nazif Baba……………………………… Vefat M.1905

31.       Bubzi’li Tahir Baba…………………………………. Vefat M.1919

32.       Berat’lı Kazım Baba………………………………… Vefat M.1942

33.       Skrpar’lı Seyyid Said Seyfi Baba…………… …Vefat M.1961-62

 

Dergahın son postnişini Said Seyfi Baba erenler, Salih Niyazi Dedebaba’dan halifelik icazeti de almış olan bir zat-ı kiramdır. Kabri dergah hazeresindedir. Öte yandan yakınlarında bulunan katerin dergahının 1961 yılında Hakk’a yürüyen son postnişini halife Veli Marendi Baba ise vasiyeti gereği bu dergaha defnolmuştur. Durbali Baba Dergahından çok önemli Bektaşi şairleri çıkmıştır. Daha önce bir nefesini zikrettiğimiz Jirokastro’lu (Ergiri’li) Muharrem Mahzuni Baba aslen, Mora-Yenişehir’li olmasına rağmen Ergiri’li bilinir olup aruz ve serbest vezin ile birçok nefes yazmıştır. Kendisi Leskovik’li Abidin Baba’nın mürşidi olup, el yazma divanı halen Jirokastro Asım Baba (zall) dergahında mahfuz’dur. Öte yandan yine tanınmış şairlerden Ali Resmi Girid’i Baba bu dergah’ta yetişmiş olup, buradan Girid-Kandiye’sinde olan Horasanlı Ali Baba dergahına postnişin olarak atanmıştır.

Durbali Sultan dergahına postnişinlik yapan otuz üç Bektaşi Babasının tümü de mücerred (kutsal bekar) olup, bu dergah tarihi boyunca evladiye olarak değil erbabiye bir seyir göstermiştir. Dergahın son postnişini Seyfi Babanın 1962 yılında Hakk’a yürümesinden bu yana postnişinsiz kalan bu dergah elan metrük fakat korunaklı durumdadır.

 

İskeçe (Khoutech) Dergahı

Değerli okurlarım, özellikle Avrupa’da mukim Bektaşi dergahlarının hakkında özet bilgiler aktardığımız bu dönemimizde bilhassa halen Batı-Trakya’da yaşamakta olan ihvan-ı Bektaşiyanın serzenişine muhatap kılındık. Bu yazımızda hem onlara bir ölçüde tercüman olabilmek hem de ismi oldukça karıştırılan İskeçe Dergahına ilişkin somut bilgiler arzetmek istedik. Dergah’ın kuruluş rivayetleri içinde verilen tarih H.830 (M.1414) olarak geçmektedir. Dergahı “Kasım Baba, isimli bir zat’ın kurduğu söylenmektedir. Müverrih’ler gerek yeterli coğrafik tesbit’ten yoksun olmaları ve gerekse halk dilindeki değişik Lisan varyantlarına binaen, asıl ismi İskeçe olan tekyenin Kuş, Kuç, Khoutech yazılışlarından dolayı ayrı birer dergah zannetmişlerdir. Dergah Makedonya-Epirus deltasında Görice-Kesriye güzergahındadır. Dergahın 1826 yılında büyük bir tahribat gördüğü bilinmektedir. Dergahın metrük dönemi olan 1887 yılına değin postnişini Hafız Kemali Baba’dır. Hafız Baba’nın Hakk’a yürümesi sonrasında dergaha Limni’li İbrahim Baba postnişin olarak nasbedilmiştir. Oldukça yıpranık durumda olan dergahın haline üzülen İbrahim Baba dönemin kutbu Mehmet Ali Hilmi dedebaba’dan dergahın yeniden onarımı amacıyla yardım ister. Mehmet Ali Hilmi Dedebaba bu iş için, aslen Mora’lı olan, İstanbul Sütlüce’si Cafer Abad Dergahı postnişini Hacı Hasip Baba’yı görevlendirir.

Dergah H. 1303 (M.1885) yılında baştan aşağı yenilenir. Mehmet Ali Hilmi Dedebaba’nın bu onarım dolayısıyla yazmış olduğu dörtlük kitabe haline getirilerek dergah girişine asılır ve bu kitabe halen yerinde durmaktadır. Bu dörtlük şu şekildedir.

 

Hü Dost

 

“İdüp bezl-i himem Hacı Hasip Baba Kerim-i mütad

Müceddid eyledi bu İskeçe dergahını bünyad

Hem İbrahim Baba’dır ta bu rütbeye bais-i abad

Bin üçyüz üç’de çerağın avn-i Hak ile itdiler ikad”

 

Yukarıdaki kitabede Hasip Baba ve İbrahim Baba’nın dergahın onarımına olan katkıları övülmektedir son postnişinlerden İbrahim Baba 1922 yılında Hakk’a yürümüş olup, dergah hazeresinde medfün’dur. Öte yandan Hacı Hasip Baba yaklaşık doksan yaşlarında burada Hakk’a yürür ve İskeçe dergahına defn’edilir. Dedebaba tarafından yazılmış olup, bugün dahi rahatlıkla okunmaktadır. Hasip Baba H.1304-M.1886 yılında vefat etmiştir. Kabir kitabesi şu şekildedir.

 

Hü Dost

 

“Hacı Hasip Baba kim bu dergah-ı irşad’da

Mürşid-i agah’idi sırr-ı sülük’a aşina

Pir-i erkan-ı tariyk-i nazenin’den yad tutup

Hacı Bektaş-ı Veli’yi eylemişti Pişuva

Lücce-i Tevhid’e gark olmuştu zikr-i Hak’ile

Eylemezdi sohbet-i efsane-i çün-ü çerağ

Vakiat-ı Kerbela’yı yad’idüp leyl-ü nehar

Ah-ı matem’le hemişe eyler idi huy-u hay

Himmet-i Pir’ile say’etti muvaffak oldu hem

Yaptı bir derah olup ihyay-ı bu cay-ı dil küşa

Alem-i Ukba’ya seyyah oldu seyran itmeğe

Şafi-i mahşer’de olsun Hamse-i Al-i Aba

Cevher-i hüzn’ile Hilmi söyledim tarihini;

Ravza-i cennet ola yarab Hasib Baba’ya cay

(H. 1304-M.1886)

 

İskeçe Bektaşi Dergahı maalesef bugün için metrük haldedir. Dergah hazeresindeki kabir ve mümülüsler bakımsız durumdadır. Yıkık durumundaki meydanevinde orijinal bir “Taht-ı Muhammedi” (minber) ve yine bakımsız Teber’ler mahfuzdur. Bu dergaha en son olarak Tekirdağ’lı Mustafa Mahfi Baba atanmış ise de 1924 yılında Yunan hükümetince dergah’tan çıkarılmıştır. Mustafa Mahfi Baba H. 1324 (M.1906) tarihinde Tekirdağ’da Hakk’a yürümüştür.

Muhterem okurlarım sizlere tarihe tanıklık eden iki dergahtan bilgiler arzetmeye çalıştım, sehvi kusur ve hatalarımızı berrak niyetimize sayınız. Gerçeğe Hüü.

 

Reni Dergahı Hakkında Notlar:

1.         Durbali Sultan’ın Halifeleri arasında adı geçen Şahin Baba’nın Temple Vadisi civarında, köpekli köyü civarında uyandırdığı dergah, Halk arasında Ferecik/Sıraca (Sarrac Ali) Tekyesi olarak bilinir.

2.         Yine metinde Durbali Sultan tarafından uyandırıldığı belirtilen Kırklar Tekyesi, Vardar yenice’sinin Karasu kasabası yolu üzerindedir.

3.         Durbali Dergahının son dönem postnişinlerinden, Muharrem Mahzuni (V. M. 1867) ünlü mutasavvıf ve şair Leskovik’li Zeynel Abidin Babanın (V. R. 1325) mürşididir. Leskovik’li Bektaşi Dergahında postnişinlik yapması nedeniyle Leskovik’li bilinir. H. 1293 yılında M. Ali Perişan Dedebaba’dan halifelik icazeti almış mücerred babalardandır. Ünlü şair Edib Harabi Baba tarafından, Leskovik dergahı ziyaretlerinde yazılmış olan kabir kitabesi aşağıdaki gibidir. Tespit olunması açısından arz’ediyorum.

 

Hü Dost

 

“Bani-i dergah-ı Ali Zeynel Abidin Baba

Mahz-ı bir lütfü celi-i Hazret-i Allah idi

Hak anı irşade me’mür eylemiştir bi-güman

Vakıf-ı remz-i hafaya-yı kelamullah idi

Hem halife hem de bir merd-i mücerred pak idi

Şüphesiz kim kenz-i esrar-ı Resulullah idi

Zatına ilm-ü Ledün üstadı dense çok değil

Vasıl-ı sırr-ı Ali hem sırr-ı Bismillah idi

Men aref hem nokta-i ba sırrına mazhar olup

Öyle iman eyleriz kim sırr-ı sırrullah idi

Sal-i rümi’den Harabi yazdı tarih-i güher

Kendisi Kur’an-ı natık nutk-u nutkullah idi

Çıktı kırklar Pir Balım Sultan gelip tarihine

Zeynel Abidin Baba bir arif-i billah idi.”

R. 1325

 

4.         Şahkulu Sultan Dergahı postnişlerinden Filibeli Hacı Mehmet Yesari Baba, Mehmet Ali Hilmi Dedebaba tarafından Reni (Durbali) dergahına postnişin olarak nasbedilmişse de yolculuk sırasında Hakk’a yürümüş (Galos’ta) ve (5 Muharrem 1325-18 Şubat 1907) yılında, Reni dergahına defnolunmuştur.

 

İskeçe Dergahı Hakkında Notlar:

1.         İskeçe (Kuş-Kuç) Dergahına yöre halkı Hasip Baba Tekyesi demektedir. Metin de belirttiğimiz gibi bu dergahın onarımını yapmış ve yine bu dergahta Hakk’a yürümüştür. Hacı Hasip Baba 1870 yılında İstanbul Sütlüce Caferabad Dergahı postnişinliğine nasbedilmiştir. Hacı Hasip Baba, İstanbul Karaağaç (Teberli Baba) Dergahının son postnişinlerinden Hüseyin Zeki Baba’nın dedesidir. Hüseyin Zeki Baba, Atatürk’ün silah arkadaşı Samih Lütfi Bey’in mürşididir.

2.         İskeçe dergahının 1887’de ki postnişini olan Hafız Kemali Baba, aslen Kastorya’lı (Kesriye)’dır.

3.         İskeçe (Kuç) Tekyesi, Batı-Trakya sınırları kapsamında olup Gümülcine’ye çok yakındır. Yenice, Karasu yolunda olup, Bulgaristan’ın tam güney sınırları mıntıkasına düşmektedir.

4.         İskeçe dergahının son postnişinlerinden İbrahim Baba (vefat 1922) aslen Limni’li olup, Mehmet Ali Hilmi Dedebaba’da mücerred dervişlik erkanı üzere babalık icazeti almıştır.

 

Kaynakça:

1.         Bektaşiliğin Coğrafi Dağılımı-V.Hasluk/Turgut Koca çevirisi

2.         Mıstıcızma İslame Dhe Bektashızme-Baba Rexhebi-1970 Waldon Press. A.B.D.

3.         N. Greese 28. IV-Leake (Hasluck’dan aktarma)

4.         Bektaşi Zaviyeleri-Başbakanlık arşivi Gnl. Md. H. 1423’e ait, 9771 ve 1243 nolu evrak.

5.         Vie D’ali Pacha-Bequcamp-Holland Travers (mahfüz)

6.         Bektaşi Nefesleri ve Şairleri-Turgut Koca Baba. İst. Maarif Kitapları-1990 / İst.

7.         El-Risale Al-Ahmediye Fi-Tarikatı Bektaşiyye-Ahmed Sırrı Baba Caıro 1959-Abduh Enver Matbaası

8.         Divan-ı Edib Harabi-(Henüz basılmamış tam tekmil Edib Harabi Divanı.) Şevki Koca-Dursun Gümüşoğlu

9.         Mehmed Ali Hilmi Dedebaba Divanı-Filibeli Abidin Mehdi Baba H. 1327-İst. / Yazma

10.       Kitabeler-İsmail Hakkı Uzunçarşılı-İst. 1929

11.       Turgut Koca Baba’dan veraset bilgiler ve cönkler.

Cem Dergisi, Temmuz 2002

 

ŞAHKULU BEKTAŞİ DERGAHININ SON BABAGAN POSTNİŞİNLERİ VE BEKTAŞİLERİN ZOR YILLARI (1826-1953)

Hzl: Şevki Koca

 

Değerli okurlarım; bu naciz çalışmamızda sizlere tüm cumhuriyet tarihimiz boyunca çeşitli nedenlerle deşifre edilmemiş bulunan Bektaşilik tarihinin paronayal bir dönemine ilişkin özgün bilgileri aktarmak arzusundayız. Özellikle yaşanan tüm hadislerin, stratejik konumu dolayısıyla tam merkezinde bulunan Şahkulu (Nerdiban veya Merd-i iman) Tekyesinin, 1804-1953 yılları arasında hizmet gören postnişin lahikası çerçevesinde yansıtacağım oldukça özet ve biyografik kronogramları dikkatlice takip ettiğinizde, 1826 yılından günümüze değin yaşanan; hüzün, kırgınlık, hüsran, yeis ve gizlilik içindeki karanlık yılları ve trajedik disiplini çok net değerlendirebileceğinizden eminim. Çoğu zaman beşeri siyasetin kaçınılmaz rüzgarlarından ve yine dönem, dönem şahsi ihtiras ve çıkar ilişkilerinden sarhoş düşmüş, hatta “esir-i nefs” olmuş, deyim yerinde ise taklidi Bektaşilerin içine düştükleri dramatik duruma ibretle hayret edeceksiniz!..

Şahkulu Dergahının son devirlerine ilişkin ve yazılı metin haline gelmiş bütün çalışmalar genellikle, Ehlibeyt dostu, ünlü araştırmacı merhum Cemalettin Server Revnakoğlu’nun Galata Mevlihanesine vakfettiği ve Şahkulu Dergahının son dönemine ilişkin belgelere havi kodeks’i baz alınarak realize edilmiştir. Oysa bu dosya, dışarıdan bir bakış açısı olmaktan maada oldukça eksik ve yanlış bir istifin sonucunda, hem tashihe muhtaç ve aynı zamanda içeriden açınımlara gereksinim duymaktadır.

Bu yazımız vesilesi ile bu alanda çalışmalar yapacak akademisyenlere yeni bir veri tabanı oluşturacak ölçüde ve spekülatif olmayan nesnel zenginler sunacağımız kanısındayız. Öte yandan belirtmeden de geçemeyeceğim. Söz konusu bu içerikle ilgili yeni bir çalışma da değerli dostum, Selçuk Üniversitesi öğretim üyelerinden Sn. Dr. Hülya Küçük tarafından bu yıl yayımlanan “The Role Of Bekteshısın Turkey’s Natıonal Struggle” isimli eserde sunulmuştur. Konu ile ilgili araştırmacılara spesifik perspektifler açabilecek mahiyette taze bir soluk olarak önermek arzusundayım. Diğer yandan arşivimizden seçtiğimiz özgün fotoğraflar ile konumuzu pekiştirmeyi amaçladık. Hak erenler daim yardımcımız olsun.

 

Şahkulu Dergahının Son Postnişinleri (*) (1804-1953)           Görev Yılları                Vefat

1. Mehmet Ahir Baba                                                              1804-1826                 1839

2. Hacı Ahmet Nür Baba                                                         1840-1849                 1850

3. Halil Revnaki Baba                                                             1849-1850                 1850

4. Ali Türabi Baba                                                                  1850-1851                 1869

5. Üsküp’lü Hacı Sadık Baba                                                  1851-1853                 1853

6. Hacı Hasan Baba                                                                1853-1856                 1857

7. Kesriye’li Hacı Ali baba                                                      1857-1863                 1863

8. Mehmet Ali Hilmi Baba                                                      1863-1885                 1907

9. Mustafa Yesari Baba                                                           1885-1908                 1908

10. Ahmed Burhan Baba                                                         1908-1918                 1918

11. İbrahim Feyzi Baba                                                           1918-1921                 1927

12. Mehmed Tevfik Baba (1’nci geliş)                         1921-1922                 (…..)

13. Ahmed Nuri Baba                                                             1922-1924                 1924

14. Mehmed Tevfik Baba (2’nci geliş)                         1927-1935                 1939

15. Pepe Niyazi Baba                                                              1935-1936                 1936

16. Prizren’li Behül Baba                                                        1936-1941                 1971

17. Hasan Tahsin Baba                                                          1941-1953                 1953

 

Postnişinlerin Biyografi ve Tevelüd’leri

 

1.            Mehmed Ahir Baba:

1804 yılında nasbedildiği, Şahkulu postnişinliğinden 1826 yılında (II. Mahmud dönemi) Bektaşi Tarikatının yasaklanması ile ayrılmış ve Şeyh ül İslam Tahir Efendi fetvası mucibince İzmir’in Tire ilçesine sürgün edilmiştir. 1839 yılında Hakk’a yürümüş olup, muhiblerince Tire’nin bilinen iki Bektaşi dergahından birisi olan ve Erbain Dağı eteklerinde, Bozdağ yaylası kurbindeki Baba Sultan ismiyle maruf Tekye’nin hazeresine defnolunmuştur. Bugün yıkıntı halindeki dergahın harab kabristanında ki kitabesiz ve elfi taç’lı kabir kendisinindir. Baba Sultan dergahının bir diğer ismi de “Arap Pınarı” tekyesidir. Bu dergahın faaliyetine Abdülhamid dönemi yeniden izin verilmiş olup bu yıllardaki postnişini Hacı İbrahim Baba’dır. (V. 1889) Daha sonra Hacı Hüsnü Baba (V. 1916) hizmet görmüştür. (Bu zatı, Mehmed Ali Perişan Dedebabadan icazetli ve 1894 yılında Hakk’a yürümüş olan Sturga’lı şair Hüsnü Baba ile karıştırırlar.) Bu dergaha Hacı Hüsnü Babadan sonra Mora-Yenişehirli Hacı Ahmed Baba (V. 1924) ve daha sonraları şair Cevdet Şimşir (Aşki) Baba postnişin olarak nasbedilmiştir. Son postnişini ise Ahmet Sırrı Dedebaba’dan 1951 yılı icazet alan Hasan Hulki (Can) Baba olup 1967 yılında Hakk’a yürümüştür. Fıkralara konu olmuş Can Baba bu zattır.

 

2.            Hacı Ahmed Nür Baba:

Kayıtlarda Ahmed Santuri Nür Baba olarak da yer alır. Mücerred Baba’dır. Abdülmecid Han’ın zevcesi Bezm-i alem Valide Sultan’ın kişisel karizması ile Şahkulu postnişinliğine nasbolunmuştur. Esasen sarayın Cuma vaizi iken, Seyyid Nebi Dedebaba’dan el alır. Nakşibendi kökenlidir. Bilinenlerin Aksine bu dergah hizmete, Halil Revnaki Baba dönemi değil, Hacı Ahmed Nur Baba eli ile 1840 yılında açılmıştır. Dokuz yıl postnişinlik yapan Hacı Ahmed Baba, 1849 yılında Hakk’a yürümüş olup, kabri Şahkulu dergahı hazeresindedir. Derviş Selim tarafından hazırlanan kabir kitabesi aşağıdaki gibidir.

 

Ya Hü

 

“Cedd-ü evlad-ı Resul’ım bende-i Ali-i aba

Hamdülillah gine anlardan bana oldu deva

Fani dünyadan geçüp etdim beka’ya irtihal

Al-i evlad-ı Resul’e canımı kıldım feda

Şahkulu Sultan’ile Mansur Baba darındayım

Anların sermestiyem etmez katarından cüda

“Merdiman” dergahının çün bani-i saniy’yesidir

Rüh-u Pak-i şad’ola hem hep gelen etsün dua

Çıkdı bir nür arşa Selim söylegil tarihini

Lücce-i envar-ı dosta gitti Hazret-Ahmed Baba”

H. 1266 (M. 1850)

 

3.            Hacı Halil Revnaki Baba:

Halil Revnaki Baba 1849 yılında, Çorum’lu Hüsnü Dedebaba tarafından Şahkulu Postnişinliğine nasbedilmiştir. Esasen Halveti tarikatı kökenlidir. Bu hizmet’te bir yıl kalarak Hakk’a yürümüştür. Dönemin Halveti Şeyh’lerinden Avcızade Mümtaz Efendi’nin ısrarıyla, bir Halveti Şabani Tekyesi olan Silivrikapı-Emirler semtinde mükim “Seyyid Nizam” camiinin kurbindeki hazereye 1850 yılında defnolunmuştur. Dönemin şeyh ül islamı olan, Arif Hikmet Efendi nezaretinde kılınan cenaze namazına 1’nci Abdülmecid’in katıldığı kayıtlıdır. Halil Revnaki Baba’nın kabrini ihtiva eden hazerede bugün neredeyse hiçbir örneği kalmayan üç adet Yeniçeri kabri de bulunmaktadır. (İnşallah korunalar. Ş. K.)

Halil Revnaki Baba’nın kabir taşındaki Bektaşi başlığı alışılmışın dışında (12 dilimli olmayıp) dört dilimli, “Ethemi-Yesevi” taç biçimindedir. Öte yandan sanırım bir izansız meczüp tarafından da 12 dilimli Teslim taşı motifi kazınmış durumdadır. Kabir şahidesinde aşağıdaki ibareler yazılıdır.

 

Hü Dost

 

“Tarikat-ı A’liyye-i nazenin’den

Mürşid-i agah ve vasl-ı illallah

Bende-i Ali aba, Sahib-i illa edep

Vel haya, Esseyid Halil Revnaki Baba

Kaffe-i ehl-i imanın ervah-ı şerifleri

Şad-u handan ola”

H. 1267 (M. 1850)

 

4.            Hacı Ali Türabi Baba:

Mücerred Bektaşilerdendir. Usülen Nakşibendi icazeti de almıştır. Aslen Yanbolu’ludur. Şahkulu postnişinliğinde bir yıl kalabilmiş, 1851 yılında Çorum’lu Hüsnü Dedebaba’nın Hakk’a yürümesi üzerine ittifakla Dedebaba seçilerek, Hacı Bektaş ilçesindeki Pirevine taşınmıştır. Kendisi hurüfi öğelere son derece egemen önemli bir Bektaşi şairidir. Ankara, Maarif Kitaphanesinde A13/26 Dosya no ile kayıtlı bir Divan’ı bulunmaktadır. Bu divan, muhiblerinden Halim Derviş tarafından Hicri 1269 yılında derlenmiştir. Nevruziyeleri çok meşhurdur. Bektaşi kültür geleneğinde Türabi mahlaslı birçok şair mevcuttur. Bunların en meşhuru, genelde hurüfi-meşrep nefesler yazan ve 1951 yılında Tire’de Ahmed Sırrı Dedebaba’dan Babalık icazeti alan ve 1961 yılında Hakk’a yürüyen Kula’lı Mehmed Ercan Türabi’dir ki “Türab-i Sani” ismiyle bilinir. Nefesleri genellikle Hacı Ali Türabi Baba ile birbirine karıştırılır. Diğer yandan Hacı Ali Türabi dedebaba 1869 yılında Hakk’a yürümüş olup kabri Pirevi-hazret avlusunda medfündur. Abdullah Baba tarafından hazırlanan kabir kitabesi aşağıdaki gibidir.

 

Hü Dost

“Şerbet-i mevt-i içirdi akıbet devran bana

Vakt-ü sa’at erdi mühlet vermedi bir an bana

Var ümidim kat’ı dest etmen dutup damenini

Merhamet şefkat kılar elbet Şah-ı Merdan bana

Mahlasım derler Türabi namıma el-hacc Ali

Postnişinlik hizmetin Hakk eyledi ihsan bana

Vüsatin elde iken şöyle dedi tarihini

Hame destinde işaret eyledi bir can bana

Şerm’sarım rü-siyah cürmümle Şah’ım el-aman

Pir-i Hünkarım meded kıl eyle bir derman bana”

H. 1285 (M. 1869)

 

5.            Üsküp’lü Sadık Baba

Hacı Sadık Baba, Yanbollu Türabi Dedebaba tarafından Şahkulu Dergahı postnişinliğine getirilmiştir. Ancak bu hizmette fazla kalamamış ve 1853 yılında Hakk’a yürümüştür. Usulen Nakşibendi icazeti de almıştır. Dervişlik ve Babalık dönemleri Arnavutluk’taki en eski Bektaşi Tekyelerinden olan Jirokastro’daki Asım Baba (Zall) dergahında geçmiştir. Halen bu dergahta adına yapılmış bir merkad (nazarlama) bulunmaktadır.

Hacı Sadık baba’nın görevde bulunduğu yıllarda Şahkulu dergahının fiziksel arazisi büyütülmüş ve dergah, dünyada bulunan sadece beş büyük dergahta yapılabilen mücerred dervişlik ritüelini uygulamaya bu dönemde hak kazanmıştır.

Mücerred Babalardan olan Sadık Baba’nın kabri Şahkulu dergahı hazeresinde olup, teslim taşı motifli özgün örneklerden biridir. Şahide’si dervişlerinden kerimi tarafından yazılmış olup, aşağıdaki gibidir.

 

Ya Hü

 

“Pişiva-yı ehl-i irfan mukteda-yı salikiyn

Vakıf-ı sırr-ı tarikat çaker-i al-i aba

Arif-i billah-ı devran mürşid-i agah idi

Salik-i rah-ı hakikat’dır muhibb-i Mürteza

Hanigah-ı alemin kıldı şikeste camını

Nüş’edüp peymane-i ukba’yı oldu rehnüma

Ah-u matem’di işi her dem imaman aşkına

Aşina’yı ravza-yi Şah-ı Şerif-i Kerbela

Hac-ı Bektaş Veli’nin bende-i hass-i idi

Zikr-i eyvallah ile itdi yolunda can feda

Katre-i rahmet-i Kerim-i fevt’inin tarihidir

Hac-ı Sadık Baba’ya oldu mekan bağ-ı safa

H. 1269 (M. 1853)

 

6.            Hacı Hasan Baba

Bu zat aslen İstanbul’lu olmasına rağmen, 1868 yılında dedebaba olan Selanik’li Hasan Baba ile karıştırılmıştır. Aslen Nakşibendi kökenli, mücerred Bektaşi Babalarındandır. İleride arz edeceğim Mehmed Ali Hilmi Baba’nın mürşididir. Sultan Abdülmecid Han’ın yakın dostlarındandır. 1853 yılında getirildiği Şahkulu postnişinliğinde ancak üç yıl kalabilmiş ve 1856 yılında Hakka yürümüştür.

Bugün Merdivenköy’de bulunan ve dergahın vakfı içindeki camii’ye meşhuta yaptırarak, onarımını sağlamıştır. Kabri Şahkulu Dergahı hazeresinde olup kabir kitabesi Girit’li Derviş Saffet tarafından hazırlanmış olup, aşağıdaki gibidir.

 

Ya Hü

 

“Gel nefir ah eyleme ya-hü acüz-u çarh’a yuf

kıldı cevherveş bu yeri hak-i kabr içre nihan

Masiva’dan el çeküp, kesmişti baş hırkaya

Etdi bu dergahta vahdet’le ibadet çok zaman

Eyledi isbat makbul-u erenler olduğun

Şahkuluveş bir aziz’in duttu kurbinde mekan

Kevser-i Rahmet ile rüh-u revanın şad’edüb

Şafi-i edsün Aliy’yel Mürteza-yı müstean

Himmet-i Pir’an ile Saffet dedim tarihini

Hanigah olsun Hasan Baba’ya ulya-yı cihan”

H. 1274 (M. 1857)

 

7.            Kesriye’li Ali Baba

İstanbul’lu Hacı Hasan Baba dönemi dergahın aşçı babasıydı. Mücerred babalardandır. Mehmet Ali Hilmi Babanın nasibi sırasında rehberlik yapmıştır. 1857 yılında postnişinliğe getirilmiş olup 1863 yılında Hakk’a yürümüştür. Kabri Şahkulu hazeresinde olup, şahidesi Derviş Saffet tarafından yazılmıştır. Kitabe aşağıdaki gibidir.

 

La-mevcüda illa Hü

“Çalış terk-i sivaya varlığın ifna edüp ya Hü

Değildir çünki Baki kimseye bu Tekiyye-i Baki

Vücudun aşk-ı Hak’ıla işte mahvetti Ali Baba

Firak-u matemi ağlattı bil’cümle muhibbanı

O şems-i evci himmet saye-i evlad-ı Zehra’da

Çerağ etmişdi çok cüyendegan-ı nür-u irfanı

Tarikatında ederdi iktifa asar-ı eslafa

Şuyüh-u salikan içre aransa ender akranı

Erenler müin-i Şahkulu Sultan ola yarab

Bu zat-ı ekremin her kim olursa Fatihanı

Oku tarihini yazdı münacat eyleyüb saffet

Ede Şafi-i Ali Baba’ya Mevla şir-i yezdanı”

H. 1280 (M. 1863)

 

8.            Mehmed Ali Hilmi Baba

Hilmi Baba 1863 yılında Selanik’li Hacı Hasan Dedebaba tarafından Şahkulu postnişinliğine getirilmiştir. Babası tarafından Şahkulu postnişinliğine getirilmiştir. Babası Sultanahmed Camii’nin “Vaiz-i avam”ı olan Hafız Osman Nuri Efendidir. Hafız Osman, ayni zamanda bir Bektaşi Babası da olan, Olukbayır (Çırçır) Nakşibendi Tekyesinin o dönemki şeyhi Seyyid Mustafa Baba Efendi’den (V. 1854) Nakşibendi icazeti almıştır. Aynı yıl, dönemin Şahkulu postnişini İstanbul’lu Hacı Hasan Baba’dan, eşleri olan Hacı Emine Şerife Hanım ile birlikte Bektaşiye’den de el alırlar. Hafız Osman uzun yıllar saray imamlığı yapmıştır. Aslen Arnavutluğun, Zavalan yöresinin tanınmış eşrafındandırlar. Hafız Osman Efendi, oğlu Mehmet Ali Hilmi Baba’dan bir yıl daha uzun yaşamış olup kabirleri eşi Emine hanım ile, Göztepe Gözcü Baba hazaresinde yan yanadır. Emine hanım 1898 ve Hacı Osman efendi 1908 yılında vefat etmişlerdir. Mehmed Ali Hilmi Baba ise çocuk yaşlarda Üsküdar, Balaban Nakşibendi dergahına bağlanmış ve çok yüksek düzeyde şeriat ve tarikat ilimleri tahsil etmiştir. On beş yaşında Şahkulu Postnişini İstanbul’lu Hacı Hasan Baba’dan el alarak Bektaşi olmuştur. 1857 yılı olan bu tarihteki rehberlik hizmetini, aşçı Ali Baba yapmıştır. Hızla terakki etmiş ve 1861 yılında mücerred dervişlik almıştır. 1862 yılında Türabi Ali Dedebaba’dan dönemin türbedarı Hacı Mehmed Tahir Baba’nın rehberliğinde Babalık icazeti almış ve 1863 yılında Şahkulu Tekyesi postnişinliğine nasbedilmiştir. 1870 tarihinde, Hacı Hasan Dedebaba’dan dönemin türbedarı Mehmed Yesari Babanın rehberliğinde Halifelik Mehmed Yesari Babanın rehberliğinde Halifelik icazeti almış ve tarihe yirmi sekiz yaşında halife baba olan ilk Bektaşi olarak geçmiştir. Öte yandan bilindiği gibi Hünkar Hacı Bektaşi Veli Hazretlerinin Diyar-ı Rum’a geldikleri tarihlerde yirmi altı yaşında olduğu bilinmektedir.

1875 yılında Selanik’li Hasan Dedebaba’nın Hakk’a yürümesi üzerine bu göreve Eryek (Erikli) Baba Dergahı postnişini Konya’lı olarak bilinse de aslen İşkodra’lı olan, Hafız Mehmed Ali Perişan Baba, Dedebabalığa getirilir. Perişan Baba, Bektaşiliğin 1826’dan önceki orijinal kimliğini savunan ve Dedebabalık kurumunun Osmanlı Saray yönetimince denetlenip, yönlendirilmesinden oldukça rahatsız bir kişiliğe ve seyr-ü sülük’a sahiptir. Bu aşamada saray yönetimiyle sıcak ilişkileri olan Mehmed Ali Hilmi Baba, Perişan Baba’nın Dedebabalığını kabul etmeyerek, Bektaşi tarikatında ki ilk ayrılığın maalesef temelini atar. Giderek yakın dostu II. Abdülhamid’in de saray desteğini arkasına alan Hilmi Baba, Dedebabalık makamının kendisine verilmesini talep eder. Bu durum karşısında, Nakşibendi tandans’lı bir Bektaşiliğin ortaya çıkmasından ürken Mehmed Ali Perişan Dedebaba, H. 1300 yılı sonunda; Dedebabalıktan, Hilmi Baba lehine sarf-ı nazar ederek, eski mekan-ı olan Kazlıçeşme Eryek Baba dergahına yerleşir. H. 1301 yılında yeniden Hacı Bektaş-Pirevine dönüş yapan Perişan Baba, Nevrüz ayında burada Hakk’a yürür ve Hazret avlusuna defnedilir. Ancak her şeye karşın Bektaşilik bu tarihten sonra iki ayrı tasavvufi zeminde hareket ederek, Perişan Baba izleyicileri “Vahdet-i Mevcüd” öte yandan Hilmi Baba izleyicileri ise “Vahdet-i Vücüd” prensiplerini şiar edinirler.

Bu gizli çekişme günümüzde dahi farklı bir formatta devam etmektedir. Perişan Baba ekolünde olanlara “Harabati”, Hilmi Baba ekolünde olanlara “Müteşerri” denilir. Konumuzla doğrudan ilişkisi olmaması nedeniyle bu mevzü ile ilgili olarak bu kadarıyla iktifa etmek istiyorum. (Bu hadiseler ile ilgili Musfassal bilgiler, fakir tarafından yayımlanan 1999 tarihli “Koca Turgut Baba” Divanının 301- 364 sahifelerinde mahfüzdur.)

Mehmet Ali Hilmi Baba Şahkulu postnişinliğinde 22 yıl ve Dedebabalık postunda 22 yıl aralıksız hizmet vermiştir. Özellikle Kur’an, Hadis, kelam, fıkıh gibi konularda uzman bir kişiliktir. Büyük bir mutasavvıf ve şairdir. Arapça, Arnavutça ve Fransızca’ya oldukça hakimdir. Başta Şahkulu olmak üzere Balkanlarda, Mısır’a kadar birçok Bektaşi Dergahı ya onun eliyle tamir olmuş veyahut yeniden hizmete girmiştir. Ünlü şair Edib Harabi’nin mürşididir. Balım Sultan erkannamesinin eski hükümlerinin saray yönetimini rahatsız etmesi üzerine, saray Mabeyninde görevli Dervişlerinden Sıtkı İstanbuli’ye 1876 yılında yeni bir Bektaşi Erkanı hazırlatmıştır. Mehmed Ali Hilmi Baba Erkanı olarak bilinen bu mevzuat, esasen Derviş Sıtkı’nın hazırladığı düzenlemenin taslak malzemesidir. Hilmi Baba, saray yönetimiyle mutlak bir uyumu amaçlayarak, kadim erkanname içinde yer alan Alp-eren gelenek ve Fütüvvete ilişkin tercüman ve gülbankların çoğunu ayıklamıştır. Ancak bir el yazma nüshasının fakir’de de olduğu bu erkanname bugün için hiçbir Bektaşi ihvanınca uygulanmamaktadır.

Hilmi Baba’nın divanı, vefatı sonrasında Şahkulu dergahı aşevi babası olan Filibeli Abidin Ahmed Mehdi Baba tarafından 1908 yılında yayımlanmıştır. Ancak bu divanda birçok nefes ve tarih-i tevellüd eksiktir. (Bu nutukların çoğu fakir’de mahfüzdur.) öte yandan Ahmed Mehdi Baba 1910 yılında Girid, Horasanlı Ali Baba Dergahına postnişin olarak nasbedilmiş olup, 1929 yılında burada Hakk’a yürümüştür.

Bu arada kardeşi olarak bilinen “Arif Baba” ise, aynı gün nasip aldığı, yol kardeşidir. Çanakkale, Akbaş dergahı postnişinlerinden olup, 1888 yılında Hakk’a yürümüştür. Kabri Şahkulu Dergahı Hazeresinde olup, Hilmi Baba tarafından yazılan kitabesi aşağıdaki gibidir. Tesbit olunması açısından arzediyorum.

 

Hü Dost

“Masiva’dan el çeküp hem bezm-i fani’den ayak

İrci-i gülbangini çekdi olup gamdan reha

Postnişin iken Akbaş Baba dergahının

Geldi işbü hanigaha eyledi azm-i beka

Mürşid-i agah idi hem arif-i billah idi

Sadıkan-ı pir-i aşka olmuş idi reh-nüma

Emr-i Hak’la yatdı kurb-ı Şah-ı Sultanda

Daderi Hilmi Dede’yle mader-i aytdı bana

Hac-e Bektaş Veli’ye bende-i Sadık idi

Şefi-i mahşerde olsun hamse-i al-i aba

Çıkdı üçler söyledi Hilmi Dede tarihini

Canını, canana verdi aşk ile Arif Baba”

H. 1305

 

Mehmed Ali Hilmi Dedebaba, 1895 yılında Pirevini bırakarak, Şahkulu Dergahına çekilmiştir. Ancak, İstanbul’da dönemin siyasi rüzgarlarından nasibini alarak özellikle “İttihad ve Terakki” cemiyeti mensübu olan Bektaşilere karşı katı bir tutum içinde olmuştur.

1907 yılında Hakk’a yürüyen Hilmi Baba, dergahın kış meydanının yola bakan cephesine defnedilse de bir süre sonra cesed-i mübarekesi buradan çıkarılarak nakl-i kubur ile Göztepe-Gözcü Baba tepesinde toprağa verilmiştir. Şahkulu dergahındaki kabrinin metan gazı patlamasıyla çöktüğü ve kemiklerinin etrafa dağıldığına dair bir rivayet olsa da doğru değildir. İşin esası, Abdülhamid sonrası iktidara gelen İttihat ve Terakki mensubu Bektaşiler kabrini burada istememişlerdir. Kabri halen Gözcü Baba tepesindeki hazere içinde, Sancaktar Baba, Yörük Baba, Gözcü Baba kabirlerinin yanındadır.

Mehmet Ali Hilmi baba buraya sağlığında bir köşk yaptırmış olup, 1960 yıllarına kadar, kıpti asıllı ince Hüseyin Baba ikamet etmiş idi. Öte yandan Hilmi Baba sağlığında Merdivenköy esnafıyla ve eşrafıyla bir vakıf senedi ihdas etmiş olup, dergahın günümüzdeki onarımı bu sened saikiyle yapılabilmiştir. Bu arada dostlarımızın ricası üzerine bir açıklamayı da burada ifade etmek istiyorum. Kendisinin farmason olduğuna dair bir iddia varsa da esasen bu şahıs isim benzerliği olan Girid’li Mehmed Ali Beybaba isimli bir başka Bektaşi olup, mesleği doktorluktur. (Bkz. Far-Masonluk-Haydar Rifat-1934-Teşvikiye) Müverrihler genellikle bu iki Mehmed Ali’yi karıştırırlar.

Zihni derviş tarafından yazılmış olan, Hilmi Baba’nın kabir kitabesi aşağıdaki gibidir. Derviş Zihni ise 1956 yılında Hakk’a yürümüş olup, kabri Çamlıca’dadır.

 

Hü Allah

 

Yazdı evc-i kainata gelip kudret kaf-u nün

Yok katrede oldu peyda küll-i şey’ün turceün

Kendine kendini mirat etdi eşya koydu ad

Semme vecehüllahı seyr’etmek çün hep müminiyn

Her eser oldu müessirden ayan merd-i Hakk

Künt-ü kenz’in sırrını fehm’etdi andan hazirün

 

Gerçi abdiyetle zahir oldu fahr-ı enbiya

Alem-i küdsiyyet-i mana’da hatta daimün

Kalb-i Adem’dir tecelligah-ı Rab’bül alemiyn

Kim ki vakıfdır bu sırra oldu ehl-i faizün

Her mezahirde sıfat-ı Hakk’ı isbat eyleyen

Oldu bi-şekk cennet-i irfan içinde halidün

Nüş edince cam-ı mevti aşk ile Hilmi Dede

Güş idenler diyeler ana ileyh-i raci’ün

H. 1324 ( M. 1907)

 

(*) Şahkulu Dergahının Babagan Postnişin profili, tarafımızdan ilk kez açıklanmaktadır. Konu ile ilgili müverrih ve akademisyenlere analitik anlamda rehberlik edeceği kanaatindeyim.

 

9.            Mustafa Yesari Baba

Mehmed Ali Hilmi Baba’nın 1885 yılında Dedebaba olması üzerine; Mustafa Yesari Baba, Şahkulu postnişinliğine getirilmiştir. 22 yıl postnişinlik yapmıştır. Şahkulu Dergahı Mansür Baba hazaresine düzenleme getirmiş ve büyük ölçüde tarhib olan Mansur Baba türbesini tamir ettirmiştir. Türbede bugün görülen kitabeyi yazmış olup, aşağıdaki gibidir.

 

Hüv’el Baki

“Haraba müşrif olmuşdı bu türbe çün dil-i uşşak

Görüp Yahya Ağa namında bir merd eylemiş ihya

Gelüp Rüm’a beraber Şahkulu ile bunda kalmışdır

Zaman-ı asrının Mansur’udur bu zat-ı hemta

Ketebe Mustafa Yesari Baba. H. 1299”

 

Mustafa Yesari Baba Şahkulu Dergahı aşçı postundan yetişmiştir. Bir dönem Pirevinde Kilerevi Babalığı ve türbedar’lık görevlerinde de bulunan ve Mehmet Ali Hilmi Baba’nın Halifelik erkanında rehberlik eden, Batum’lu şair Mehmed Yesari Baba ile karıştırılır. Mehmed Yesari Baba’ya ait nefesler genellikle Mustafa Yesari’ye ait olarak gösterilir. Mehmet Yesari Baba, ömrünün son yıllarında Sinop, Hakerenler dergahında postnişinlik yapmış mücerred Babalardan olup, Sinop Zeytinlik mezrasında toprağa verilmiştir. Tokatlı Gedayi Baba tarafından yazılmış olan kabir kitabesi aşağıdaki gibidir.

 

Hü Dost

 

“İşitti irci-i savt’ın çekildi dar-ı kesretten

Erişdi vahdete azm-i keh-i dar-ı beka etdi

Nice yıllar kiler-i hanigah-ı Hazret-i Pir’de

Edüp Sıdk’ile hizmet Hakk’a tahsil-i rıza etdi

Zaman-ı postnişinlik geldi amma olmadı kısmet

Çerağ-ı ömrünü bad-ı ecel geldi fena etdi

Erenler hizmetinde şöyle pir-i natüvan oldu

Tariyk-i nazeninde namını fevkal’ula etdi

Batum’lu Yesari’nin şöhreti kaldı bu alemde

Yetişdi menzil-i maksuduna terk-i siva etdi

Çıküb bir er Gedayi söyledi amma düta tarih

Yesari Hazret-i Pir’ine canını feda etti”

 

H. 1297

 

Şahkulu postnişini olan Mustafa Yesari Baba ise aslen Filibeli olup, 80 yaşlarında, Tselya-Pharsala (Yunanistan) Durbali (Reni) dergahına postnişin olarak atanmıştır. Ancak ömrü yetmeyen Yesari Baba, 1909 yılında yolculuk esnasında Golos kentinde Hakk’a yürümüş ve burada defnedilmiştir. Öte yandan bu elim hadise üzerine Durbali dergahı postnişinliğe Bubzi’li Tahir Baba (vefat: 1919) getirilmiştir. Araştırmacılar bu Tahir Baba’yı halen Şahkulu dergahı, Mansur Baba hazeresinde yatmakta olan ve Yunanistan’da bulunan (Avengelista) katerin Bektaşi dergahının postnişinlerinden Gostivar’lı Koca Tahir Baba ile karıştırırlar. Koca Tahir Baba 1956 yılında Hakk’a yürümüş olup, 1965’de Hakk’a yürüyen Kaygusuz Postnişini Ahmed Sırrı Dedebaba’nın çağdaşıdır.

Öte yandan Golos’ta medfün Mustafa Yesari Baba’nın kabir kitabesi maalesef bulunamamıştır.

 

10.         Ahmed Burhan Baba

Ahmed Burhan Baba, Mehmed Ali Hilmi Dedebaba’nın vasiyyeti esas alınarak, 1908 yılı sonunda Şahkulu Postnişinliğine getirilir. Mürşidi, Durbali Tekyesinin postnişinlerinden Premeti’li Bayram Babadır. (v. 1904) Mehmet Ali Hilmi Dedebaba’dan Babalık almıştır. Postnişinlik dönemi, ileride arzedeceğim gibi Yalvaç’lı Topal Tevfik Baba’nın tacizleri içinde geçmiştir. Bektaşiler kendisini Hafız Burhaneddin Baba ismiyle anarlar. Yalvaç’lı Topal Tevfik Baba’nın hırs, menfaat ve riya temeline dayalı kariyerist saldırılarından bizar olmuş ve üzüntüden görme problemleri yaşamıştır. Bir ara dergahtan ayrılmaya dahi karar vermiş olsa da, ihvanın devreye girmesi ile bir nevi inzivaya çekilmiş ve pasif postnişinlik hizmetinde bulunmuştur. Şimdi sizlere ihvanından, Mora Yenişehir’li Hatice Bacı erenlerin günümüze belge olarak ulaşan ve Ahmed Burhan Baba’ya yapılan haksızlıkları irdeleyen uzun destanından bazı beyitler aktarmak istiyorum.

 

Hü Dost

 

“Şahkulu Sultan bülbülü, sensin bu dergahın gülü

Senin hecrinle ah-u eyvah, Hacı Ahmed Burhan Baba

 

Mehmed Ali Hilmi Dede, sen olmuşsun ona bende

Himmet etmiş sana hemde, Hacı Ahmed Burhan Baba

 

Düşmanların etti merak, vermediler sana durak

Dergahtan ettiler ırak, Hacı Ahmed Burhan Baba

 

Bunlar biz dervişiz derler, mangırı çokça severler

Hakk’a karşı diş bilerler, Hacı Ahmed Burhan Baba

 

Kimi softa kimi molla, kimisi lenk-i har amma

Bunlardan saklasın Mevla, Hacı Ahmed Burhan Baba

 

Mehmed Ali Hilmi Dedebaba’nın son nefesindeki vasiyyeti gereği Ahmed Burhan Baba Şahkulu postnişinliğe getirilmiştir. Dergahın aşçı babası ve Sami mahlaslı Mehdi Baba bir nefeslerinde bu vasiyete değinmiş ve Ahmed Burhan Baba ile kavgaya giren Tevfik Babayı kastederek aşağıdaki beyitleri yazmıştır.

 

Hü Dost

 

“Hanigah-ın bani-i sanisi meşhür-el-enam

Vasıl-ı kurb-u Ali merhum Hilmi Dede Baba

Bir vasiyyet eyledi ulviyetin izhar edib

Canişini olmağa çün seza Ahmed Baba

Hamdülillah posta geçdi işte bu zat-ı kerim

Makdemiyle oldu sadıklar uyün-u rüşena

Asitan-ı hazret-i Pir-i olurken rüy-u mal

Bir gürüh hasedler etti ihtilafa ictira

Niyyet-i fasidleri bir şeyi intac etmeden

Der’kaab oldu medetres rüh-u pak-u Mürteza

Karh-ı Haydar’la olup makhür-u mahzül cümlesi

Postuna Ahmed Baba oldu şerefsar Saniya

Çaker-i Al-i aba Sami dedi tarihini

Şahkulu postunda kaim yüm ile Ahmed Baba”

H. 1324

 

Hacı Ahmed Burhan Baba mücerred Baba idi. Özellikle Derviş Sıdkı Stanbüli tarafından Balım Sultan erkannamesine girmiş olan, Nakşibendiliğe özgü Seyr-i Sülük remizlerini mevcüd erkannamelerden tek, tek ayıklayarak, nazenin Bektaşilik yoluna büyük hizmetler vermiştir. 1918 yılında Hakk’a yürüyen Ahmed Burhan Baba, Şahkulu dergahının hazeresine defnedilmiş olup, kabir kitabesini Midilli’li Haydar Baba yazmıştır. Haydar Baba ise ilerleyen yıllarda Girid-Kandiye dergahına postnişin olarak nasbedilmiştir. Ahmed Burhan Baba’nın kabir kitabesi aşağıdaki gibidir.

 

Allah Hü Dost

 

Çekti üsretgah-ı alemden etek el pir iken

Etdi cam-ı ömrünü mevte sunup azm-i baka

Şah-ı Merdanın kulu olmuş idi kütb-u kainat

Hac-ı Bektaş Veli’nin bendesiydi bi-riya

Postnişin-i Asitane-i Şahkulu Sultan idi

Etdi rüh-u dergah-ı Al-i aba’ya iltica

Şüphesiz erdi huzür-u Mürteza’ya şevk’ile

Kıldı İhsan-ı şefaat çünk-i fahr-ı Enbiya

Haydari tarih-i cevherdanına pay etdi hat

Nüş-u kevser etdi Haydar’dan Hacı Ahmed Baba

H. 1336

 

11.         İbrahim Feyzi Baba

Aslen Bulgaristan’ın Filibe Vilayetindendir. İhvan arasında Küçük İbrahim Baba olarak bilinir. 1918 yılında Şahkulu postnişinliğine nasbedilmiştir. Genellikle, 1912-1921 yılları arasında Dedebabalık yapan Tepedelen-Yanya’lı Hacı Feyzi (Feyzüllah) Baba ile karıştırılır. Son derece ılımlı ve münis yaradılışlı bir insan-ı kamil olması nedeniyle, Yalvaç’lı Topal Tevfik Babanın rezaletlerine dayanamaz ve kendi arzusuyla Şahkulu postnişinliğinden sarf-ı nazar eder. Önceleri memleketi olan Filibe Tatar-viranı denilen yörede bulunan Ballı Baba Tekyesine yerleşse de metrük haldeki bina’da duramaz ve buradan Elbasan-Cefai Baba dergahına geçer. 1923 yılında Hakk’a yürüyen İbrahim Feyzi Baba, buraya defnedilir. Bugün ise talan edilen Tekyenin kabristanında bulunan kabir kitabesi tarib olsa da, ismini ihtiva eden bölüm korunaklı olup, aşağıdaki gibidir.

 

“Hatt-ı üstadanesin yazdı Necmi Kethüda

Hak-i Yezdan oldu Şah-ı Hazret-i Feyzi Baba”

 

Elbasan-Cefai Baba Dergahının son postnişini ise önceleri Bağdat-Kazımiye dergahı postnişini iken daha sonraları Elbasan’a geçen ve Denizli’li ünlü Asım Giritlioğlu Baba’nın mürşidi, mücerred halife Selman Cemali Baba’dır. Selman Cemali Baba, Şehitlik Tekyesi postnişini Nafi Baba’dan icazetlidir. Ünlü araştırmacı Yazar Birge 1933 yılında Cefai Baba dergahına uğramış ve Selman Cemali Babadan Bektaşiye intisabı görmüştür. Selman Cemali Baba uzun saçlarından dolayı Saçlı Cemal Baba olarak bilinir. Selman Cemali Baba 1943 yılında Hakk’a yürümüştür.

 

12.         Mehmed Tevfik Baba

Çocuk felci nedeniyle sol ayağı ve sol kolu özürlü kalmıştır. Bektaşiler arasında Topal Tevfik olarak anılır. Bu şahıs; hırs, riya, yalan, hile, ihtiras, desise, komplo, menfaat, vs. gibi tüm olumsuz fiil ve sıfatların bir insanda nasıl bir arada olabileceğinin tipik bir örneği olarak dünyaya gelmiş gibidir. Yaşamı boyunca siyasal, sosyal, kültürel, huküki ve şehevi ahlaksızlığın batağında yüzmüş, hiç bir etik değer tanımaksızın özellikle nazenin Bektaşilik ülküsüne ve özgür insanlık idealine günümüzde dahi kapanması zor, onmaz yaralar açmıştır. Gerek merhum Noyan Dedebaba ve gerekse merhum Turgut Koca Baba, bu zat’ın Hacı Bektaş Veli’nin kurmuş olduğu bu tasavvuf okuluna vermiş olduğu tahribatı yakinen bildikleri halde tüm Bektaşiler’in toptancı bir yaklaşımla zarar görmelerini amaçlamaları nedeniyle hiçbir yazı ve söylemlerinde söz etmemişlerdir. Onların yaşamları süresince sürdürdükleri suskunluklarının, bugün için hiçbir anlamı kalmadığı gibi özellikle bir özeleştiri mekanizmasını yaşama geçirme gerekliliğine giderek daha fazla inanmam nedeniyle, cumhuriyet tarihi boyunca değinilmemiş hadise ve şahıslara bu vesile ile yer vereceğim. Yalvaç’lı olan Tevfik Baba’nın asıl ismi Mehmed’dir. Tarikat içinde entrikacı niteliğinden dolayı Tilki Tevfik sıfatıyla yad’edilirdi. Mürşidi, Hafız Ahmed Burhan Baba’dır. Dönemin tanınmış kadiri tarikatı şeyhlerindendir. Rumelihisar- Şehitlik dergahı postnişini Nafi Baba’dan aynı gün mücerred dervişlik ve Babalık icazeti almıştır. Özellikle Saray yönetiminden baskı gören Nafi Baba bu muhteris ve fırsatçı şahsın histerik tavrından ürkerek kendisini o dönemler faaliyeti sona erdirmiş bulunan ve müntesibi kalmayan Edirnekapı-Kuyubaşı semtindeki metrük bir Tekye olan Emin Baba dergahına seccadenişiyn olarak nasbeder. Ancak bu tekyede oturulamayacağını sezen Tevfik Baba, saray ve Bab-ı Meşayıh emrince dönemin yasaları gereği ehl-i sünnet postnişin olarak Şahkulu Dergahına atanır. Burada o dönemler Yakova’dan muhacir olarak gelmiş bulunan ve adem Vechi Baba’dan nasibli Şani Efendi’ye dervişlik vererek ve özellikle Şani Efendi’nin Arnavut kimliğinden ırkçı bir yaklaşımla yararlanarak genellikle bu dönem Şahkulu Dergahında yoğun olarak bulunan Arnavut kökenli muhibler üzerinde mutlak bir etkinlik sağlar. Bununla da kalmaz, bu arada “Meclis-i Meşayıh” adı ile bilinen ve II. Mahmud’dan bu yana Bektaşi Dergahlarına Nakşi Şeyhi atayan resmi devlet kuruluşunun başında bulunan yakın dostu Şeyhislam Musa kazım Efendinin tavassutu ile (Musa Kazım Efendi, Nakşibendi şeyhi, mason ve Bektaşi olan ilginç bir kişilik ve anne tarafından Tevfik Baba’nın akrabasıdır.) dönemin Üsküdar, Nakşibendi dergahı postnişini Hasan Hüsnü Efendi’den, Nakşibendi şeyhi olduğuna dair bir icazetname alır. (Bu Hüsnü Efendi daha sonraları “İttihat ve Terakki” cemiyetinde Tekye ve zaviyeler baş müfettişi olarak görev yapmıştır.) Topal Tevfik bu aralar siyasete de girerek saray yanlısı olarak bilinen “Hürriyet ve ihtilaf” partisinin kadroları arasında yer alır. Öte yandan, kuruculuğunu İskilip’li Atıf Hoca’nın yaptığı ve ileride cumhuriyet karşıtı bir rol üstlenecek olan ve içinde birçok tarikat mensubu ve farmasonları da barındıran “Tarikat-ı Salahiye” isimli cemiyetin “kırklar” adı ile anılan yönetim kadrosunda aktif rol üstlenir. Bu arada muhbirlik damarı tutarak, Şahkulu postnişini Ahmed Burhan Baba’yı “İttihat ve Terakki” yanlısı olmakla jurnal eder. Ahmed Burhan Baba sarayca fişlenerek tehlikeli şahıs görülmesi üzerine yönetimce takibata alınır. Ahmed Burhan Baba Bektaşilerin bu nedenle zarar görmesinden ürkerek postnişinlikten ayrılmak istese de Hacı Feyzullah Baba’nın ricasıyla sıkıntılar içinde hizmete devam eder. Tevfik Baba, özellikle Şahkulu Dergahının müdavimlerinden olan, Şair Edib Harabi Baba, Çanakkale’li Recai Baba, ünlü Rubaici Muhiddin Raif derviş, Kesriye’li Sıtkı gibi münevver Bektaşileri Dervişi Şani Efendiyi kullanarak dergaha sokmamaya çalışır. Dergah bu dönemler neredeyse cahil softaların uğrak mekanı haline gelir. Edib Harabi’nin Türbedar Mehmet Baba’dan Çamlıca’lı Nuri Baba rehberliğinde almış olduğu babalık icazeti üzerinde şaibe yaratarak (özellikle Nuri Babanın Hakk’a yürümesi üzerine) Babalığının geçerli olmadığını iddia eder. Bunun üzerine Edib Harabi, (alışılmışın dışında bir özveriyle) Ali Nutki Baba’dan, Babalık erkanını yeniden görmek zorunda kalır. Harabi’yi dergahtan uzaklaştıramayan Yalvaç’lı Tevfik Baba, koyu bir “ittihatçı” olan Edib Harabi’yi bu kez Şahkulu Dergahında saray karşıtı faaliyetlerde bulunduğu jurnaliyle ihbar eder. Bunun üzerine bir Deniz Subayı olan Harabi, o zamanlar Osmanlı sınırları içinde bulunan Meis adası Liman müdürlüğüne sürgün gönderilir. Harabi bu durumu aşağıdaki nefesiyle, Tevfik Baba’nın şahsında tel’in eder.

 

Fitne-Fücürsun

 

“Ben ehl-i tariykim diye davalar edersin

Bir hırka giyip heyet-i dervişle gezersin

Lakin biliriz biz seni her boku yersin

 

Noksan seni halketti Hüda çünkü bodursun

Lanet sana mecra-yı fesad-fitne fücürsun

 

Tan eyledi çün hükm-ü kazaya-ya Harabi

Şimden’gerü bilmiş olasın sen de fedayı

Bu beyt ile yad’eyleyelim Tevfik Babayı

 

Noksan seni halk’etti Hüda çünkü bodursun

Lanet sana mecr’a-yı fesad-fitne fücürsun”

 

Harabi, özellikle Hafız Ahmed Baba’yı taciz ederek Şahkulu dergahından uzaklaştırmaya çalışan Topal Tevfik’i ayağındaki özrü bahane ederek, aşağıdaki dörtlükle hicveder.

 

Hü Dost

 

“Hilmi’ye peyrev olmak

Haddin midir Harabi

Hiç şahsuvarı takip

Mümkün müdür Topale”

 

Harabi Baba 1917 yılında Hakk’a yürümüştür. Tevfik Baba 1916 yılında Hırka-i Şerif’de ikamet eden Harabi’ye çok sevdiği bir zat olan Bayram Dervişi aracı kılarak yeniden barışmak ister. Derviş Sani ile birlikte gelen, Derviş Bayram çok üstelese de Tevfik Babayla barışmayan Harabi, Derviş Saniye aşağıdaki hicvi verir.

“Derviş Sani-i şenaat’ten Topal Tevfik’e nezirdir”

 

Barışma

 

“Mürşidin it, sen onun yavşağısın

Harabi yavşağı itten ayırma

Bayram gelmiş küslük olmaz diyorlar

Dayan Edib yavşaklarla barışma”

 

Derviş Sani, Topal Tevfik’in 1939’da vefatı üzerine Şahkulu Dergahında barınamamış, İzmir Balpınar Dergahı postnişini tabur imamı Ali Ulvi Babaya bağlanarak 1951 yılında vefat etmiş ve İzmir Kozluca mezarlığında toprağa verilmiştir. Tanrı taksiratını affetsin.

Bu sıralar Şahkulu postnişini olan Ahmet Burhan Baba 1918 yılında Hakk’a yürür ve yerine Filibe’li Küçük İbrahim Feyzi Baba nasbedilir. Bunun üzerine Topal Tevfik’in yeni hedefi İbrahim Feyzi Baba olur. Özellikle saray yönetiminin Tevfik Babayı kendisine yakın görmesi üzerine İbrahim Feyzi Baba postnişinlikten sarf-ı nazar eder. Dönemin Dedebabası Salih Niyazi Baba gelen baskılara dayanamayarak Topal Tevfik’i 1922 yılında, Şahkulu postnişinliğine tayin eder. Topal Tevfik Baba meşihatte kaldığı 1922-24 yılları arasında hemen her hizmet için maddi çıkar teminine başlar. Dergaha çivi çakmak şöyle dursun ne kadar Kadiri ve Nakşi kökenli softa varsa, derviş adı altında dergaha doluşur. Tevfik Baba siyasetin yeni rüzgarlarını ölçerek derhal “İngiliz Muhibler Cemiyeti”ne de üye olur. Ancak cumhuriyet rejiminin tesisi ve 677 sayılı yasa gereği 1924 yılında karanlık geçmişi nedeniyle hükümetçe görevden alınır ve “Tarikat-i Salahiyye” cemiyetti üyesi olarak tutuklanır. Yeni cumhuriyet hükümetince Salih Niyazi Dedebaba’dan cumhuriyetin kuruluşundaki hizmetleri göz önüne alınarak Şahkulu Dergahına, yeni rejime sadık bir postnişin atamasını isterler. Salih Niyazi Dedebaba bunun üzerine Kütahya Armağan Baba dergahı postnişini Ahmed Nuri Babayı Şahkulu Postnişini olarak nasbeder. Ancak Topal Tevfik’in serüveni burada bitmez ve ileride anlatacağım gibi 1927 yılında cumhuriyet hükümetince yeniden Şahkulu postnişini olarak atanır.

 

13.         Ahmed Nuri Baba

Aslen Filibe’lidir. Kendisinin hafızlığı vardır. Mücerred Babalardandır. Dervişliği Durbali Baba dergahında geçmiştir. Köse olmamasına rağmen, alafranga sakalından ötürü Köse Nuri ismiyle yer almıştır. Şahkulu dergahının 1953 yılında Hakk’a yürüyen son postnişini Hafız Tahsin Baba’nın dedesi olan Hafız Nurettin Baba’nın kardeşidir. 1924 yılında Tekirdağ’ın Kızılcıkdere köyünde, Derviş Mehmed Ali’nin Babalık töreninde hastalanarak burada Hakk’a yürümüştür. Kütahya’lı bilinir. İstiklal savaşı esnasında, kısaca (M.M.) adı ile bilinen Kuva-i Milliye’nin istihbarat örgütünde görev almıştır.

 

14.         Mehmed Tevfik Baba

Şahkulu Dergahı Köse Nuri Babanın 1924 yılındaki ani vefatı üzerine 1927 yılına kadar postnişinsiz kalmıştır. Öte yandan 1924 yılında Tarikat-ı Salahiyye Cemiyeti üyesi olarak suçlanan Tevfik Baba, 1925 yılında Ankara-İstiklal mahkemesine yargılanmak üzere çıkarılır. Duruşmalar esnasında gizli celse talep eden Tevfik Baba burada herkesi şaşırtan bir ifşaatta bulunur. 1918 yılında o güne kadar yanında olduğu saray yönetiminden çark eden Tevfik Baba’nın, İngiliz Muhibler cemiyyetinde bulunduğu dönem içinde, Gazi Paşa’nın istihbarat birimi olan M.M (Milli Mücadele) teşkilatında görev yaptığı ortaya çıkar. Üstüne üstlük burada aktif ajanlık yaparak daha önce dostluk yaptığı birçok zevatı ihbar ettiği özellikle M.M’in başkanlığını yapan Çengelköy’lü Yarbay Hüsamettin Ertürk Baba erenlerin şahadetiyle belgelenir. Bunun üzerine cezalandırılması bir yana Topal Tevfik Baba’ya bir de İstiklal madalyası verilir. Ayrıca cumhuriyet hükümetince Şahkulu dergahında oturması için resmi bir izin belgesi de temin edilir. 1927 yılında Şahkulu postuna yeniden oturan Tevfik Baba, 1930 yılında Salih Niyazi Dedebaba’nın yurtdışına sürgün edilmesi sonrası hızlı bir cumhuriyetçi kesilir. Yönetimin güvendiği ideologlardan Etnolog Naci Kum (Atabeyli)’a yanaşarak, Üsküp’lü Süleyman Türabi Baba’dan (rehberliğini yaparak) Bektaşi intisabı almasını sağlar. 1931 yılında yanına aldığı, tabur imamı Ali Ulvi Baba’ya, Üsküp’lü Süleyman Türabi Baba’ya ve İnce Hüseyin Baba’ya “Dedebaba” sıfatıyla halifelik icazeti verir. Bununla da kalmaz, Bektaşilerin tüzüğü olan Balım Sultan erkannamesine el atarak Kadiri ve Nakşi öğelerini monte eder. Ahlaki konumu itibarıyla da zaaf içinde olan Tevfik Baba 1932 yılı gazetelerine Beykoz Rezaleti manşetiyle de kapak olur. Davetli olduğu Beykoz Gregoryan Kilisesinin mahseninde adı çıkmış bir Ermeni kadınıyla uygunsuz durumda yakalanır. Günümüzün “Müslüm Gündüz”ü gibi lanse edilen Tevfik Baba’nın bu durumundan oldukça zor durumda kalan Bektaşi Babaları, kendisi de bir Bektaşi olan Kazım Özalp paşanın olayı örtmesiyle rahat bir nefes alırlar. Ancak 1935 yılında bu kez Davutpaşa rezaleti adı altında ve aynı mahiyetli bir yeni olayla gündeme gelen Tevfik Baba’nın karakol kayıtlarına geçmesi üzerine dönemin milletvekili Hakkı Tarık Us tarafından kendisine o günün jargonuyla “deli raporu” alınır. Bu aşamada devreye giren tanınmış Bektaşi Babaları (Dedem Hüseyin Kazım Baba, Şaban Sırrı Baba, Ekrem Ramazanoğlu Baba, Yusuf Fahir Ataer Baba, Hüseyin Hüsnü Erdekut Baba, Yaşar Baba, Ercan Türabi Baba, Tahir Baba) aralarında imza toplayarak Topal Tevfik’in Şahkulu postnişinliğini iptal ettirirler. 1935 yılında sakalları kesilerek, Bursa’nın Mustafakemalpaşa (Kirmasti) ilçesinde bulunan on haneli Garipçe-tekke köyüne, harabe halinde bulunan Garipçe Baba dergahına sürgün edilir. 1939 yılında vefat ederek bu dergahın hazeresine defnedilir. Kabri oldukça bakımlıdır. Tevfik Baba’nın postnişinlik serüveni burada sona erer. Yalvaç’lı Topal Tevfik 1933 yılında ünlü araştırmacı Birge ile Şahkulu dergahında görüşmüşlerdir.

 

15.         Pepe Niyazi Baba

Aslen Girid’lidir. 1935 yılında Postacı Ali Baba tarafından postnişin olarak nasbedilmiş olsa da, 677 sayılı yasanın ek maddeleri gereği dergahın postnişinleri ile akrabalık bağının olduğunu kanıtlayamaması üzerine, 1936 yılında buradan çıkarılmıştır. Konuşurken kekelemesi nedeniyle kendisine Pepe lakabı takılmıştır. Yaşamının son günlerinde kendisine Hazreti Musa dedirtmesiyle ünlüdür.

 

16.         Behlül Baba

Aslen Prizrenli’dir 1936-1941 yılları arasında dergahta ikamet eylese de resmi postnişin değildir. İnadiye Dergahının son postnişini Halife Yusuf Fahir Ataer Baba’nın tensipleri ile buraya dikilmiştir. 1941 yılında, Yunanistan Katerin dergahından ziyarete gelen Halife Koca Tahir Baba’ya densizlik yapması üzerine Yusuf Fahir Ataer Baba tarafından, dergahtan uzaklaştırılmıştır. Uzun yaşamış olup 1971 yılında Hakk’a yürümüştür. Kabri Zuhuratbaba mezarlığındadır. Fakir kendisiyle görüşmüştüm.

 

17.         Hafız Tahsin Baba

Şahkulu Dergahının son resmi postnişinidir. Dedesi Nurettin Baba, son postnişinlerden Köse Nuri Babanın kardeşidir. Babası Saray Mızaka-i Hümayun teşkilatından reislik yapmış olan tanınmış bestekar Şekerci Cemil Efendidir. Ataları Filibe asıllı olmasına rağmen İstanbul doğumludur. Hürriyet ilanı yıllarında Sultan Reşad’ın tahtan indirilmesi esnasında, saraya olan mensubiyetleri gereği ailece Mısır’a sürgüne gönderilirler. Ahmed Burhan Baba’dan nasiplidir. Mısır’da Girid asıllı Meryem Gülsüm Bacıyla evlenmiştir. Pırlanta isimli bir tek kızları olmuştur. Kahire, Mukattam Dergahı postnişini Halife Mehmed Lütfi Baba’dan, dervişlik ve Babalık icazeti almıştır. 1930 yılında kısa bir süre Mısır’a uğrayan Salih Niyazi Dedebaba’dan Halifelik icazeti alıp, Şahkulu postnişinliğine getirilmiştir. İcazetnamesinde Halife Halim Baba ve Halife Said Seyfi Baba’nın mühürleri mevcüddur. Bu icazetnamenin noter onaylı bir süreti, bir meseleden dolayı üsküdar Asliye Hukuk mahkemesi arşivlerinde bulunmaktadır. 1931 yılında, cumhuriyet hükümetine ilettiği dilekçesinde, Türkiye’ye dönüş talebi ailesinin Sultan Vahidet’tin tarafından sürgün edildiği dikkate alınarak, 1935 yılında yeniden yurda girişine izin verilir. 1939 yılına değin Elmalı-Abdal Musa dergahında ikamet eder. Tesadüfen burayı ziyaret eden Fevzi Çakmak paşa ile görüşürken, Hafız Köse Nuri Baba’nın akrabası olduğunu bildirerek, Şahkulu dergahına yerleşme izni ister. 677 sayılı yasanın ek maddelerinin akrabası olduğunu belgeleyenlerin, tarikat hizmeti yapmama koşulu ile dergahlarında ikamet edebilecekleri hükmüne dayanarak, 1941 yılında Çakmak Paşa’nın riyasetiyle Şahkulu Dergahına yerleştirilir. Yüksek düzeyde Kur’an bilgisi olan Tahsin Baba aynı zamanda hafızhan idi. Çakmak Paşa Tahsin Baba’ya Üsküdar Emniyet Amirliğinde polis olarak da bir kadro sağlar. Hafız Tahsin Babanın da başına bu kez Yalvaç’lı Topal Tevfik’in halifelerinden Postacı Ali Baba musallat olur. (Postacı Ali Baba, 1923 yılında Girid’den mübadele ile Türkiye’ye gelmiştir. Ali Nutki Baba’dan nasib almıştır. Babalık icazetnamesini Eyüp-Karyağdı Baba dergahının son postnişini zakir Yaşar Babadan alsa da burada anlatamayacağım gayr-ı etic bir nedenle icazetnamesi Yaşar Baba tarafından iptal edilmiştir. Bunun üzerine Yalvaç’lı Topal Tevfik Baba’dan 1934 yılında yeni bir Babalık icazeti alır. 1950 yıllarında vefat etmiş olup, kabri Eyüp kabristanındadır.)

Hafız Tahsin Babanın dergaha gelişiyle buradaki iptidai çıkarları zedelenen Ali baba, üzülerek söylemeliyim ki Merdivenköy’ün bazı Arnavut esnafıyla işbirliği yaparak, Tahsin Babayı gelen Bektaşi muhiblerinin gözünden düşürmek için, Babalık icazeti olmadığına dair bir söylenti yayarlar. Tahsin Baba, celalli bir Bektaşi Babasıydı. Hayatı boyunca kimliğini ispat etmiş ahlak sahibi Bektaşilerle dostluk etmiştir. Tahsin baba çıkan söylentilerden sonra Postacı Ali Fethi Baba ve şurekasını dergahtan tamamen uzaklaştırmıştır. İşler giderek zıvanadan çıkmış ve maalesef kendini bilmeyecek kadar gözü dönmüş birisi tarafından, Tahsin Babanın sabahları yemeği alışkanlık haline getirdiği sütlacının içine gizlice alçı tozu konulmuş ve nefessiz bırakılmak suretiyle şehid edilmiştir. Üstüne üstlük dergahta yalnız başına ikamet eden Tahsin Babanın eşleri olan Meryem Gülsüm Bacıyı korkutarak kaçırmak amacıyla dergahın Baba meşhutası yakılmak istenirken ölçü kaçırılmış ve yangın büyüyerek tüm dergahı sarmıştır. Tüm yapı kısa bir sürede harabeye dönmüş ve tabir-i caiz ise “yorgan gitmiş ve kavga da bitmiştir.” (Dergah, 1962, yılında bir kez daha kundaklanmıştır.) Meryem Gülsüm Anabacı ise 1972 yılında üç-beş bileziğine tamahan, dergahın bekçisi tarafından katledilmiştir. Hafız Tahsin Baba ve Meryem Gülsüm Anabacının kabirleri, merhum Babam Turgut Koca Baba tarafından yaptırılmış olup kabir kitabeleri yine Turgut baba tarafından yazılmıştır.

 

Halife Tahsin Babanın Şahkulu Postnişinliği esnasında icazet verdiği Babalar şunlardır:

1.         Bursa’lı Veli Baba

2.         Orhangazi’li Davüd Baba

3.         Firüzköy’lü Ahmed Baba, Babaeski’li Halil Baba

4.         Silivri’li Hasan Baba

5.         Silivri-Fenerköy’lü Küçük Ahmed Baba

6.         Sinop’lu Asım Baba

7.         Davutpaşa’lı Mahbüp Baba

 

Kısaca Şahkulu Dergahının postnişinlik serüveninde yer alan, son postnişini Hafız Tahsin baba olmuştur. Hafız Hasan Tahsin Baba, genellikle Çamlıca’da kahvehane işleten İvaz Fakih Dergahı postnişinlerinden Seyyid Hasan Tahsin Baba ile karıştırılır. Hafız Tahsin Baba’nın soyadı Başpehlivan’dır. Kısacası Şahkulu Dergahının postnişinlik serüveni Hafız Tahsin Baba’nın 1953 yılında Hakk’a yürümesiyle son bulmuştur.

 

Sonuç

Değerli okurlarım sizlere bilinmeyen bir devrin perde ardındaki hadise ve gelişmelerini oldukça özet bir disiplik ve epistomoloji ekseninde aktarmaya gayret eyledim. En geniş anlamda, bir insanlık, fazilet ve ahlak yolu olan nazenin Bektaşilik metaforunda dahi maalesef Tarikat aşamamasından, mağrifete batıni bir yol bulamamış nice taklidi iman sahibiyle karşılaşmanız olasıdır. Gönül arzu eder ki sizlere dikensiz bir gül bahçesi sunabileyim; ancak ademoğlunun olduğu her cemiyette iyeler olduğu gibi, kötüler de var olacaktır. Hazret-i Pir cümlemizi münkir, münafık şerrinden uzak eyleye…

Sözlerimi merhum Turgut Koca Baba’nın bir nefeslerinden üç dörtlükle tamamlamak istiyorum.

 

Hü Dost

 

Gel esiri olma hurafelerin

Akıl yollarıdır bu din-i mübin

On sekizbin alem senin tasvirin;

İnsanı remz eder bütün deyimler

 

Gerçekler gönülde meydan açtılar

Masiva bendini kırıp geçtiler

Ali sofrasından aşkı içtiler

Rıza’dan yapılmış lokma yiyenler

 

Turgut Baba eşk-i didem kurumaz

Sevdalı başların karı erimez

Mana ile ölmez, ölse çürümez

Bir nefes’de üç kez Allah diyenler”

 

(*) Şahkulu Dergahının Babagan Postnişin profili, tarafımızdan ilk kez açıklanmaktadır. Konu ile ilgili müverrih ve akademisyenlere analitik anlamda rehberlik edeceği kanaatindeyim. (Ş. K.)

 

Cem Dergisi, Ağustos-Eylül 2002

DİMETOKA’DA BİR ERENLER OCAĞI SEYYİD ALİ SULTAN-KIZILDELİ (MİCRODORİAN) BEKTAŞİ DERGAHI

Hzl: Şevki Koca

 

Değerli okurlarım bu araştırmamızda Bektaşi gelenek ve kültürü üzerinde derin yapısal izler bırakmış olan ve bugünün Yunanistan-Dimetoka bölgesi sınırları içinde kalmış bulunan Microdorian (Demirviran) köyünde ve Kızıldeli çayının hemen kıyısında bulunan “Seyyid Ali Sultan” Dergahına ilişkin didaktik açıklamalar yapmak ve münhasıran beyan edeceğim Postnişinlik profili ve biyografiler eşliğinde bu gizemli Tekyenin otantik tarihinden özgün açınımlar arz etmek arzusundayım.

Bilindiği gibi Bektaşiliğin bir tarikat kültürü olarak Balkanlar ve Doğu Avrupa coğrafyasına difüzyonu ve bu yörelerdeki mutlak (absulute) etkinliğine ulaştığı yıllar incelendiğinde karışımıza Sarı Saltuk mahlaslı esatirik evliya çıkmaktadır. Hünkar Hace Bektaş Veli’ye ilişkin velayetname varyantlarında bu zat Hace Bektaş Veli’den bizzat el almış bir derviş olarak görünmektedir. Diğer yandan çeşitli tarihi kaynaklarda bu şahsın Aya Naume, Aya Sprıdone, aya Nicolas, Saint Clause vb. gibi meşhur Ortodoks tandaslı İsevi Azizlerine tahvil edildiği görülmektedir. Merhum Turgut Koca Baba; 1991 yılında neşrettiği W. Hasluck’un “Bektaşiliğin Coğrafi Dağılımı” isimli eserinin çevirisinin önsözünde; Sarı Saltuk’un İseviler’ce kutsallık atfedilen ünlü Azizleri Santa Klause’nin Noel Baba adıyla bir exajerasyon geçirerek söylencelerde yer bulduğunu savlamış ve bu mana da oldukça naif bir muhakeme ve mantık içeren deliller arz etmiştir. Yine Evliya Çelebi’nin gezi notlarında ve Cem Sultan’ın vakıanüvisti Ebul Hayr Rumi’nin (1473-1480) “Saltukname” isimli eserinde kendisinden çok geniş bir mübahese söz konusudur. Ebu’ul Hayr Rumi, Saru Saltuk’tan söz ederken kendisini Horasan’dan Diyar-ı Rum’a (Anadolu’ya) yerleşmiş “Şerif Hızır” (Hızır Gazi) isimli ehl-i Sünnet bir evliya olarak yad etmektedir. (Fakir’e göre bu tespit oldukça makül olup bilinenlerin aksine Kadim Bektaşilik temelinde bir Yesevi postulatı olarak “Ehl-i Sünnet Ve’l Cemaat” bir konsept’tir) Diğer bir başka belge de aslen Fas-Marakeşli olan ve ünlü bir seyyah olarak bilinen “İbn-i Batuta’nın” gezi notlarıdır. Bu belgede İbn-i Batuta Sarı Saltık’tan “Baba Saltuk” olarak bahsetmektedir. Evliya Çelebi ise bu azizi Horasan doğumlu olarak tespit edib gerçek adının Muhammed Buhuri olduğunu savlamaktadır. (Bazı müverrihler Buhuri’yi, Buhari olarak okuyup farklı senaryolar üretmişlerdir) Evliya Çelebi, Saru Saltuk’un 1263 yılında Romanya, Babadağı’nda bir büyük dergah uyandırdığını belirtmiştir. Çelebi verdiği bilgileri Özi Valisi “Koca Kenan Paşa” tarafından yaklaşık 1611 yıllarında yazılmış “Fütühat-ı Toktamış” adlı eserden ve Gelibolu’lu tarihçi Mehmet Yazıcıoğlu’nun (vefat. 1451) “Muhammediyye” isimli çalışmasından istinsah ettiğini zikretmektedir. Saru Saltuk özellikle “Türkapol” adıyla maruf ve Güney Rusya’dan göç ederek Romanya-Dobruca’ya yerleşmiş Hıristiyan Türk Tatar’ların Bektaşileşmesinde önemli roller oynamıştır. Hacı Bektaş Velayetnamelerine göre, Hz. Pir kendisine görev vererek yanına kattığı “Ulu Abdal” ve “Kiçi Abdal” isimli dervişler ile birlikte Balkanların irşadına memur eder. Saru Saltuk Hazretleri tahta (batın) kılıcıyla Kırım başta olmak üzere Azerbaycan, Sinop, Moldavia, Kaligra, Dobruca, Varna, Gerlova, Niş, Lej vs. gibi yöre ve merkezlerde birçok keramet izhar ederek ön Bektaşilik diye adlandırabileceğimiz döneme damgasını vurmuş ve tüm Doğu Avrupa’da irşat merkezleri uyandırmış Abdalan-ı Rum mahlaslı Alperenlerdendir. Saru Saltuk bilinen kayıtlara göre 14’ncü yüzyıl başlarında Hakk’a yürümüş olup, dünya üzerinde tam on yedi ayrı yerde kabir merkaddi (nazarlaması) bulunmaktadır. (Şimdilik mevzuumuzla doğrudan ilişkisi olmaması nedeniyle bu özet bilgilerle iktifa eylemek arzusundayız.)

Ön-Osmanlı Fatihlerinin fetih ve fütüvvet (feta) amaçlı kıt’a Avrupa’sına geçiş teşebbüsleri 1221-1360 yılları arasında (tam anlamıyla yerleşik bir konuma ulaşılıncaya kadar) tam on sekiz kez yenilenmiştir. Diğer yandan, Seyfiyan-ı Rum, Gaziyan-ı Rum, Abdalan-ı Rum ve Bacıyan-ı Rum ortak paydasıyla bilinen Alp-eren dervişlerin gerçek manada Avrupa’da iskanları ancak dokuzuncu sefer ile gerçekleşmiş olup Orhan Gazi döneminin 1337 yılına tekabül etmektedir.

1337 yılında gerçekleşen bu geçiş esnasında konumuza mehas teşkil eden ünlü Bektaşi azizi Seyyid Ali Sultanda yer almışlardır. Bu sefere daha önce Saru Saltuk’un geçişi karine alınarak Alperenlerin ikinci Rumeli geçişi veya Kırkların birinci geçişi denilmekte olup Bektaşi sözlü geleneğinde önemli bir yer tutmaktadır. Ancak gerçek anlamda iskan ihtiva eden Rumeli Fütühatı ise on sekizinci geçiş ile sağlanabilmiş olup buna da Kırklar’ın ikinci geçişi denilmektedir. (Kırklareli vilayetinin adı buradan karinedir.) Bu tarihte Doğu Roma (Bizans) İmparatoru “Yuanis Kantakuzinos”tur. 1354 yılında Orhangazi’nin kumandanlarından Süleyman Paşa komutasında bir ordu ile Gelibolu tarikiyle Rumeli’ne (Trakya’ya) ayak basılmıştır. Güzergah takip edilerek; Bolayır (Purgaz), Koşukavak, Edrene, Eceabad, Konurhisar, Tekfurdağı, Rusçuk, Slistire, Şumnu, Niğbolu, İpsala, Malkara, Hayrabolu, Keşan, çorlu, Dimetoka gibi mekanlar tamamıyla Osmanlıların mutlak denetimi altına girmişlerdir. Bu sefer esnasında bölgenin önemli müstahkemlerinden sayılan Çimpe, Haçie, Mürsed (Mürsad), Baç’in gibi kaleler ele geçirilmiştir. Bu fetihlere ilişkin olay örgüsü (1644-1701) yılları arasında burada postnişinlik yapmış “Cezbi Abdal” tarafından yazılan “Seyyid Ali Sultan” Velayetnamesinin içeriğinde oldukça allegorik bir uslüp ve esatirik mahiyette tespit olunmuştur. Söz konusu Velayetname’de Emir Sultan (1), Seyyid Rüstem Gazi, Abdüssamed Fakih, Seyyid Ahmed gibi Abdalan-ı Rum mensuplarının isimleri tek, tek zikredilerek bu geçişin Yıldırım Han’ın (1’nci Bayazıd) emir ve önderliğinde yapıldığı tespit olunmuştur. Velayetname burada bir çelişki arz etmektedir; zira söz konusu Rumeli Fethinin 1357 yılında olduğuna dair müverrihlerin ittifakı esas alındığında, bu tarihlerde Osmanlı iktidarında Yıldırım Han yani 1’nci Bayazıd değil Orhan Gazi Han bulunmaktadır. Diğer yandan 1’nci Bayazıd’ın 1387’de Karaman Savaşına bizzat katıldığı ve gösterdiği üstün kahramanlıklardan dolayı “Yıldırım” mahlasını aldığı kayıtlarda belirtilmiştir. Asasen Orhan Gazi’nin vefatı 1389 ve 1’nci Bayazıd’ın cülusu ise 1389 tarihlerindedir. Diğer yandan Velayetname’de yer alan Alperenler’in (2) çoğunun Orhan Gazi dönemi yaşadıkları bilinmektedir. Bu zatlar şunlardır; Süleyman Paşa, Akçakoca, Konuralp, Abdurrahman Gazi, Kara Mürsel, Aykut Alp, Tez Ali, Akbaş Mahmud, Kara Tekin, Gündüz Bey, Hacı İlbey, Lala Şahin, gazi Fazıl, Evrenos Bey, Turgut Alp, Ece Bey, Hızır Bey, Eflegan Bey, Rüstem Gazi, Seyyid Ali Sultan, Abdüssamed Fakih, Seyyid Ahmet, vb. (3) Toplam kırk yiğide exajere edilerek mitolojik hüviyet kazanmış olan bu geçiş esnasında şehit düşmüş zatlardan birinin kabri Gelibolu’da medfün olup kumsalda bulunan kabri dolayısıyla bugünün halkı tarafından Kum Baba ismiyle anılarak ziyaret edilmektedir. Bazı kaynaklarda bu sefere Orhan Gazi’nin bizzat katıldığı, ordunun sol tarafında yer aldığı ve ortada Sarıca Paşa ve sağ kanaatta Süleyman Paşa’nın olduğuna dair bilgilerde mahfuzdur.

Seyyid Ali Sultan 1385 yılında Dimetoka’nın Microdorian (Demirviran) adı verilen köyünde Kızıldeli Çayının bitişiğinde bir Bektaşi Dergahı kurarak ilk postnişini olmuştur. Yine bu dergahın kuzeyine kalan “Kırca Ali” köyünde bir makam (nazarlaması) mevcud olup, A.B.D. / Detroit Dergahı Postnişini Merhum Recep Ferdi Baba’nın “Bektaşi Mistisizmi” isimli Arnavutça eserinde bir tesbit açısından burasını zikreden Rusçuk’lu Şair Zarifi’nin aşağıda belirttiğimiz dörtlüğüne yer verilmiştir.

 

Hü Dost

 

Aşıklar der sana beli

Eyasadık gerçek veli

Kırcali’de Kızıldeli

Maksuduma ir’gör beni

 

Dimetoka Dergahı dünya üzerinde mücerret hilafet erkanı yapılabilen beş büyük tekyesinden biridir. Bu nedenle Arnavut muhiblerce “Tegejah Madh” yani Büyük Tekye ismiyle anılır. Dergah 1’nci Bayazıd dönemi vakfıyyeye sayılmıştır. Tekyenin Kızıltepe mezrasında türbesi bulunan Seyyid Ali Sultan’ın anısına binaen buraya bir meydanevi inşa edilmiş olup Yukarı Dergah ismiyle anılmaktadır. Daha çukurda bulunan bir meydan evi de bulunmakta olup aşağı Dergah denilmektedir. Değerli araştırmacı dostum Ahmet Hezarfen tarafından Başbakanlık Osmanlı Arşivleri titizlikle incelenerek söz konusu Dergah’ın 1829 tarihi itibarı ile devletçe gasp edilen vakıf ve mamelek envanteri “Tarih ve Toplum” Dergisinin 1999 yılı 189’ncu sayısında deklare edilmiştir. Dimetoka Sancağının, Çirmen (Ormenion) Liva’sında Mürsel Gazi veya Mürsel Baba (Balım Sultan’ın Babası) adına kayıtlı bir Tekye daha bulunmaktadır.

Dimetoka Dergahı 1826 yılında 2’nci Mahmud tarafından başlatılan Yeniçeri-Bektaşi Kıtal’inden nasibini almış ve tahrip edilerek kapatılmış, son postnişini olan İbrahim Cefai Baba ise şehit edilmiştir. Diğer yandan 1807 yılında Hakk’a yürümüş bulunan ve Kruja (Görice) Kentindeki Nepravişta kasabasında kurulu “Abdullah Melcan” Dergahının ilk postnişini olan Kemalettin İbrahim Şemimi Baba tarafından Elbasan’da bir meşhuta inşa edilmiş ve yıllar sonra Dimetoka Dergahının şehit edilen son postnişini İbrahim Baba’nın ismi bu meşhutaya izafe edilerek “Elbasan İbrahim Cefai Baba” Tekyesi olarak yad edilmiştir. Cefai Baba Tekyesinin son postnişini ise önceleri Bağdat Kazımiye Dergahının postnişinliğini derühte eden ve şehitlik dergahı postnişini Halife Nafi Baba’dan nasipli, mücerret Halife Selman Cemali Baba olup bu zat 1943 yılında Hakk’a yürümüştür. Tekirdağlı Belediye Başkanı Hasan Cemali Baba ile genellikle karıştırılır.

 

Dimetoka Seyyid Ali Sultan Dergahının Postnişinlik Profili Aşağıdaki Gibidir:

 

Seyyid Ali Sultan Dergahı Postnişinleri (1385-1826) Görev Yılları     Vefatı

1)         Seyyid Ali Sultan (Kızıldeli)     1385-1387      1402 (1420)

2)         Yağbali Sultan (Yabalı Baba)    1402-1420      1484

3)         Yaren Baba      1420-1445      1445

4)         Balım Sultan    1445-1484 (1487-1499)        1520

5)         Sersem Ali Baba          1499-1520      1569

6)         Ak Abdullah Baba        1520-1559      1596

7)         Kara Halil Baba            1559-1596      1628

8)         Vahdeti Baba   1596-1628      1649

9)         Pakize Sultan (Pak Baba)         1628-1644      1644

10)       Cezbi Abdal     1644-1701      1701

11)       Mehmet Haceti Baba (Hace Baba)        1701-1740      1740

12)       Mehmed Musli Rahmi Baba (Rehmet Abdal)    1740-1765      1765

13)       Mustafa Gurbi Baba     1765-1797      1797

14)       Kara Ali Baba   1797-1813      1813

15)       İbrahim Cefai Baba      1813-1826      1836

 

(-) Bu profilik lahika Djocovıca (Yakova) Dergahında Postnişinlik yapmış olan, aslen eski Yogoslavya Kosmet iline kayıtlı Kazım Bakali Sipaho Baba (vefat 1983) tarafından kayıt altına alınmıştır. (Ş. K.)

 

1.            Seyyid Ali Sultan:

Mısır’da 1879 yıllarında valilik yapan “Ahmed Hamdi Zaza Paşa” CAIRO / 1939’da yayınlanan “Musavver-El E’immet’il İsna-i Aşere” isimli eserinde Seyyid Ali Sultan’ın doğum ve vefat tarihlerini 1307 ile 1402 olarak tesbit etmişse de vefatını 1420 yılına taşıyan kayıtlarda söz konusudur. Aslen Esterabad’lı Fazlullah Hurüfi (Fazl-ı Yezdan) Hazretlerinin şakirdlerindendir. Fazlullah Hurüfi tarafından 1398 yılında intişar ettirilen exotoriquie (enfüsi) aritmetik tevil sistem ve metodolojisine kısaca “Hurüfilik” adı verilmiştir. Bu görüşün savunucuları daima takibat içinde olmuşlardır. Fazlullah Hurüfi Hazretleri Timur-u Gürkan tarafından Azerbaycan’da öldürülmüştür. Yine halifelerinden ünlü Nesimi Hazretleri ise Halep’te derisi yüzülerek katledilmiştir. Seyyid Aliy’yül a’la olarak bilinen Seyyid Ali Sultan ve yine ünlü Hurüfilerden Feriştehzede Hazretleri, Fazlullah Hurüfi’nin katli üzerine Kırşehir’e gelerek Hünkar Hace Bektaş-ı Veli’ye intisab etmişlerdir. Bazı müverrihler bu teze takılmayarak Bektaşilik içinde Hurüfiliğe yönelik müstakil bir teknik meylin olmadığı iddiası ile Seyyid Aliyyüy a’la ile Seyyid Ali Sultan’ın ayrı, ayrı şahıslar olduklarını beyan etmişlerdir. Ancak bu görüş nesnel realite ihtiva etmez; zira özellikle 14’ncü Yüzyıldan itibaren Bektaşi Tarikat metaforuna dahil kesif miktarda eser üreten (nesir yada manzum) şair ve yazar görülmüştür. Hatta zaman zaman “Işıklar” adıyla nitelenen bu zümre hukuken, siyaseten ve hatta şeriaten takibata maruz kalmışlardır. Diğer yandan Bursa ilinin Işıklar semtinde bulunan “Ramazan Baba” Dergahının müntesiplerinin Hurüfilik yaptığına dair Osmanlı kovuşturmalarına haiz fetva ve fermanlar arşivlerde mebzul miktarda mevcuttur. Öte yandan adı geçen Ramazan Baba Dergahı 1826 yılından sonra Nakşibendi Dergahına çevrilmişse de 1911 yılında İttihat ve Terakki idaresince el konularak uzun yıllar “Işıklar Askeri Mektebi” olarak hizmet vermiştir. Yine Od’man Baba Velayetnamesinde Hurüfi enstrümanlara rastlanıldığı gibi, Faziletname adlı eserinde yazarı “Yemini” ve Virani Abdal’ın Divanında oldukça mufassal ve geniş olarak yer almaktadır. Tescilli bir Bektaşi düşmanı olarak tanınan “Harput’lu İshak Efendi” tarafından 1873 yılında yazılan “Kaşif’ül Esrar ve Da’fiül Eşrar” isimli eserde, Seyyid Ali Sultan’ın, Seyyid Aliy’yül A’la olduğuna dair somut beyyine bulunmaktadır. Yine bir yöntem olarak Hurüfi tandanslı nefesler üreten Bektaşiler gizemil bir takiyye şablonu altına girerek özellikle Mehmed Ali Perişan Dedebaba’nın kadim Bektaşilik anlayışını benimsemişler ve bunlara “Harabatiler” denilmiştir. Diğer yandan 1907 yılında Hakk’a yürüyen Mehmed Ali Hilmi Dedebaba’nın izleyicilerinin çizgisinde ise Hurüfilik müstakilen pek yer bulmamış, ancak edebi ve sanatsal bir telakki olarak algılanmıştır. Bunlara da “Müteşerri” denilmiştir. Bu ciddi ve teknik ayrılım günümüzde dahi Bektaşilik yortusunda daha değişik bir formata bürünerek zımnen devam etmektedir. Seyyid Ali Sultan’ın Babası Horasın’lı Hasan Hüseyin Atabay’dır. Seyyid Ali Sultan ise kendi adına izafe edilen Dimetoka Tekyesinin ilk postnişinidir. 1385 yılında meşihate geçmiştir. Mahlası “Kızıldeli”dir. Diğer yandan 1483 yıllarından sonra Haskova (Hasköy) Od’man Baba Tekyesine postnişin olan zatın ismi İbrahim Sani olup mahlası “Akyazılı”dır. Bektaşilerin Rakıya “Akyazılı” ve şaraba “Kızıldeli” ismi mutahharını izafe ettikleri rivayet edilse de bu kavramlar tev ile muhtaçtır. Bu etimolojik terimler Tasavvuf-u Itlak’da ve kısaca “Vahdet-i Mevcud” konvensiyonuyla ifade edilen Vücud ve İrade’nin tekliği ve Allah’tan gayri her şeyin sanal (halogramic) ve na-vücud olduğunu ön gören düşünsel mantığın ikili karakterini ifade için remzedilmiş epistomolojik konsepttir. Akyazılı’dan murad kısaca “kaf” ve Kızıldeli’den murad kısaca “Nun” harflerileri olup, Tanrı’nın tekvin determinizmini ihata eden (emrin kaynağı olan) Kaf-u Nun (ol) emrinin gerekleridir. Yani tek bir oluşu değil sürekli oluş halini (irtihal) bir başka deyimle an-ı daim’i ifade içindir. Mesleki dille yazar isek, Cevher’in bir araz ve tesadüfe ihtiyaç duymaksızın bir nevi geometrik astralite’den (Batından, yani vacib-ül vücud’dan) yine bir nevi aritmetik astraliteye (zahir’e-zuhura yani mümkün-ül vücud’a) deplasmanının hikmet karşılıklarıdır. Hükema’nın sofistik izanına göre aktif ve pasif güçlerin yani kısaca zıtların birliği olarak tanınan dialektik (eytişimsel) gnostik davranışının zorumlu yaşama geçiş postulatıdır. Tekvinin (yaradış ve yaradılış manzumesi) vahye dayanan şer’i izahatı ancak bu mantıkla yapılabilir ve bu sürekli olan Gayb’dır. (İmam-ı Ali’den ravi bir hadiste şu karşılık bulunmaktadır. “Ervahüküm eşbahüküm, Eşbahüküm ervahüküm; yani vücud aynı rüh ve rüh aynı vücud’dur.) Bektaşiler bu düşünce dışındaki her yorumu mücerreten tenzih ve müstakilen teşbih’e izafe ederek inkar veya şirk olarak nitelerler. (5)

Ahmed Hamdi Zaza Paşa, metinde daha önce ismi geçen Arapça eserinde ve Cezbi Abdal tarafından 17’nci yüzyılda yazılan Velayetnamede, Seyyid Ali Sultan’ın asıl isminin Seyyid Hızır Lala (lale) olduğu beyan edilmiştir. Diğer yandan Cemaleddin Çelebi’nin “Müdafaa” isimli kitabında Seyyid Ali Sultan Kadıncık Ana’nın oğlu gösterilerek “Timurtaş” ile ilişkilendirilmektedir. Yine “Veli Baba Menakıbnamesinde” benzer iddialara başvurulmaktadır. Ancak her iki çalışmada Bektaşiyyeye mensubiyet içeren akademisyenlerce ciddi veriler olarak onay görmezler. Fakir’de manzum “Hac-ı Bektaş Veli Velayetnamesinde” Seyyid Ali Sultan’dan “Hızır Lale” olarak söz edilmekte olup, yine kısa bir dönem Pirevi postnişinliği yapmış olan Habib Emirci Sultan ile buluşmalarından bahisler mevcuttur. Ayrıca burada Kadıncık Ana’nın Mahmud ve yurdumoğlu isimli iki çocuğu olduğundan bahisle Mahmud isimli çocuğunun çok genç yaşta Hakk’a yürüdüğünü ve Yurdumoğlu isimli çocuğunu ve dergaha dışarıdan gelerek intisab eden Seyyid Ali Sultan’a teslim ettiğini belirtir manzum bir bölüm bulunmakta olup aşağıda bu bölümü arz ediyorum.

 

Hü Dost

 

“Kardeşim Hızır dahi bunda idi

Bu haberi ol dahi öyle dedi

Hace Bektaş Veli nik-ü nam

Kendü kendüye didi böyle kelam

Didi kim Hızır Lale’m gelmişdürür

Yurdumoğlu hem didi olmuşdurur

Didi İsmail Fatıma’ya bunu

İşidüb şad oldu Fatıma anı

 

Doğdu üçüncü çün gördüler

Emrider adını Mahmud virdiler

Nefesi geçkün er oldı ol aziz

Çok yaşamadı geçti girü tiz

Kaldı Hızır Lale ile ol Habib

Yurdumoğlu bunlara oldu nasib”

 

Seyyid Ali Sultan mücerred Babalardan olup 1385-1387 yıllarında Kızıldeli Dergahı postnişinliğinde bulunmuş ve 1387 yılı sonunda Pirevi Postnişinliğine getirilmiştir. 1389 yılında 1’nci Murad dönemi Kosova Savaşına katılmıştır. 1402 yılına kadar Pirevi postnişinliğine Habib Emirci Sultan vekalet etmiştir. Seyyid Ali Sultan 1402 yılında Hakk’a yürümüş olup, türbesi Kızıldeli Tekyesindedir. 28 Haziran 1363 tarihinde Vezir Çandarlı Kara Halil Paşa, Rüstem Gazi (Rüstem Paşa) ve Seyyid Ali Sultan’ın imzaladığı bir mutabakatname ile Osmanlı Kara Ordusunun profesyonel anlamda örgütlenmesini sağlayan “Pençik” (beşte bir) yasasının metni hükümleri ilk kez ortaya çıkmıştır. Ayrıcı Enfal suresindeki amir ayet gereğince asr-ı saadetten beri İslam ordularınca uygulanmakta olan ve pirevine vakfedilmiş bulunan Hams Hakkını (beşte birlik savaşlardan edinilen ganimet hakkı), Pirevinden alarak orduya devretmiştir. Öte yandan yağlı güreş adı ile icra edilen ulusal spor dalımızda yenme ve yenilmeye ilişkin kaideler sistemi ihdas etmiştir. Seyyid Ali Sultan pek nefes yazmamış ise de adına izafe birçok şiir bulunmaktadır. Bunlardan Bektaşi çevrelerinde pek meşhur olanlarından birini aşağıda arz ediyorum. Rüh-u revan-ı Şad-ü handan olsun. Safa himmet nazarları daima üzerimizde olsun…

 

Hü Dost

 

Can Ali, canan Ali canda cananım Ali

Alemin ümidi sensin Hac-ı Bektaş-ı Veli

 

Biz bir ayet okuruz hiç Kur’ana benzemez

Bu bizim imanımız kör imana benzemez

 

Namazımız sıdk ile niyazımız Hak ile

Biz bir oruç tutarız Ramazan’a benzemez

 

Kamu cihan okuyor dillerde medhin senin

Seyyid Ali kuluna daim olsun himmetin

 

2.            Yağbali Sultan:

Dimetoka doğumlu mücerred babalardandır. Halk arasında Yabalı Baba olarak bilinir. 1402 yılında postnişinliğe getirilmiştir. 1420 yılında Pirevi postnişinliğe seçilmiştir. 1402-1420 yılları arasında Pirevi Postnişinliğine Dimetoka’dan vekalet etmiştir. uzun bir yaşam seyranı olmuştur. Kabri Kızıldeli Sultan Dergahında olup 1484 yılında Hak’ka yürümüştür. 1420-1484 yılları arasında asaleten Pirevi Postnişinliği yapmıştır.

 

3.            Yaren Baba:

Dimetoka’lı mücerred Babalardandır. 1420-1445 yılları arasında postnişinlik yapmıştır. Kısa bir süre Pirevi postuna bakmıştır. 1445 yılında Hak’ka yürümüş olup türbesi Kızıldeli Dergahı Dolu Babalar Hazeresindedir. Adına izafe nefesler bulunmaktadır.

 

4.            Balım Sultan:

Bektaşilik tarihinde Hace Bektaş Veli’den sonra akla hemen Balım Sultan gelir. Bektaşiliğin kurumsallaşmasında mühim sofistike roller üstlenmiş olup bu nedenle “Pir-i Sani” yani İkinci Pir olarak anılmaktadır. Tarikat ritüelini tanzim ederek, “Kanun-u Evliya” ismiyle bilinen bir erkanname ve tüzük hazırlamıştır. Bektaşi Kültür kurumu bugün dahi bu erkanname formatının ön gördüğü ilke, disiplin ve muhakemat ile idare olunmaktadır. Babası Kadıncık Ana’nın (Bacıyan-ı Rum’dan İdris Hoca’nın eşleri olup, Bektaşiler arasında çok büyük kutsallık atfedilen Kutlu Melek isimli Azize’dir. Kabri Kırşehir Ahi Evran mezrasındadır. Öte yandan Bacıyan-ı Rum adı verilen konsept ise bilindiği gibi Anadolu Bacılarını kapsayan bir teşkilat olmayıp, Roma Tekfurlarına Bac yani vergi ödemek suretiyle toprak işleyebilme özgürlüğü ve özerkliği kazanmış ve ilerleyen dönemlerde Türkler adına istihbarat görevi yapmış olan bir Ahi disiplinidir.) torunlarından Mürsel Gazi (Mürsel Baba) dir. Annesi dönemin Dimetoka Tekfurunun kızı Maria’dır. Mürsel Gazi ile olan evliliklerinin öyküsü oldukça esatirik boyuttadır. Bu kadın evliya “Kızana” mahlasıyla bilinir. Diğer yandan Mürsel Baba adına Ormenion (Çirmen) veyahut bilinen adıyla Harmancık kasabasında bir Bektaşi Dergahı olup, Mürsel Gazi bu Türbede medfündur. Azize Maria ise Bulgaristan’ın Eski Cuma yöresinde medfün olup burada kurulu dergaha Kızane Tekyesi denilmektedir. (6)

1428 yılında doğan Balım Sultan Hazretlerinin asıl ismi Hızır’dır. Annesi doğumundan hemen sonra Hakka yürümüştür. Bu nedenle süt yerine Ballı su ile büyütülmüş ve buradan karine olarak Balım Sultan mahlasıyla anılmıştır. Mürşidi Yağbali Sultan’dır. Balım Sultan Kızıldeli Dergahında 1445-1484 yılları arasında postnişinlik yapmıştır. 1484 yılında Kırşehir pirevi postnişinliğine getirilmişse de 1487 yılında 2’nci Bayazıd’ın kardeşi Cem Sultan ile girdiği iktidar kavgasında Bektaşi-yeniçeri organik bağından ürken padişahın bir tedbir olarak Pirevi faaliyetlerine on iki yıl sürecek bir dönem kapatması üzerine yeniden Dimetoka’ya dönmüş ve 1487 ile 1499 yılları arasında Kızıldeli Dergahında ikamet eylemiştir. 1499 yılında muhtemel bir Safevi saldırısından ürken 2’nci Bayazıd tarafından Pirevi hizmete açılmış ve Balım Sultan İstanbul’a davet edilerek sarayda karşılanmıştır. Aynı yıl Çinili Köşkte Balım Sultan’dan Bektaşi intisabı alan padişah tarafından izzet-i ikram görerek, Pirevi postunda yeniden ikamete başlamıştır. Balım Sultan 1520 yılında Hakka yürümüş olup, 1516 yılında daha sağlığında ve kendisinin gözetiminde Şahsuvaoğlu Ali Bey’e bir türbe inşa ettirmiştir. 1520 yılında bu türbeye defnedilmiştir. Türbe kapısının revaklarında “inna fetehna leke fethan mubiyna” ayet-i kerimesi işlenmiş olup yan yana üç adet teslim taşı da hak edilmiştir. Bu teslim taşlarından büyük olanı Hace Bektaş Veli’ye, küçük olanlar ise Abdal Musa Sultan ve Balım Sultan’a izafe edilmişlerdir. Taç kapıda daha sonraki yıllarda yazılmış olan Arapça bir kitabe olup, aşağıdaki gibidir:

“Bina-i haza el-kubbet’üs şerife el-emr Ali bey bin şahsuvar bey al-i kutb’al evliya ve hülasat’ül budala Hızır bali bin resul bali bin Hac-ı Bektaş Veliy’yül Horasani Nevverallahü merkadihi fi sene hamse işriyn ve tis’emmie”

 

Enel Noktatül Hü

“Bir nokta-i taht’etdi verüb rühunu bad’e

Hak oldu ayaklarda çok şah-ı felek rıf’at”

 

Balım Sultan adına kayıtlı bir nefese tesadüf edilmese de halen Bulgaristan’ın Filibe ili Tatarpazarcığı yöresinde türbesi ve dergahı olan Ballı Baba’ya ait nefesler Balım Sultan adına izafe edilmektedir. (7)

 

5.            Sersem Ali Baba:

Sersem Ali Baba Kanuni Sultan Süleyman Han’ın zevcelerinden Mah-ı Devran Sultan’ın ağabeyidir. Asıl ismi Server Ali Paşa olup Kanuninin vezir-i azamlarındandır. Enderun’da yetişmiş bir devşirmedir. Acemi oğlanlığı esnasında Bektaşiliğe intisab etmiştir. Mürşidi Balım Sultandır. Muhtemel bir kalender Çelebi isyanında tarafsız kalabilmek amacıyla vezir-i azamlık görevinden sarf-ı nazar ederek Pirevine yerleşmiştir. Bunun üzerine Kanuni kendisine; bundan sonra senin adın Server değil Sersem olsun buyururlar. Bu tarihten itibaren Sersem Ali baba ismi mutahharı ile anılır olur. Hicri 927 (M. 1520) Hacı Bektaş ilçesi Pirevi Postnişinliğine atanır. Bektaşi kültür tarihi boyunca Dedebaba mahlas-ı şerifini ilk kullanan tarikat şeyhi Sersem Ali Dedebabadır. Bugünden itibaren tüm Bektaşi kutupları dedebaba mahlası ile anılır olur.

Kalender Çelebinin Huruc-u Alel Sultan etmesinden ürken padişah, dedebaba ile organik bağı olan Yeniçeri ordusu üzerinde mutlak etkisini sürdürebilmek amacıyla, ikinci eşleri Hürrem Sultan’ın önerisi ile (Hürrem Sultan aslen Ukrayna’lı olup asıl adı Raksolandır. Kanuni üzerinde etkinlik sağlayıp, Mah-ı Devran Sultan’ı gözden düşürmüştür.) Pirevini kapatır ve Sersem Ali Dedebabayı dönemin Yunanistan sınırları içinde bulunan Vardar Yenicesine zorunlu ikamete icbar eyler. Burada Hayreti Baba Dergahında (Hayreti Babanın kardeşleri olan ünlü Melami şeyhi Yusuf Sineçak Hazretlerinin kabr-i şerifleri Eyüp Kabristanında olup, oldukça bakımlıdır.) Bir süre kalan Sersem Ali Baba daha sonra Tetova Vales’e (Köprülü) geçerek burada bir dergah uyandırır. (H. 933-M. 1526) Bu arada 1527 yılında Kalender Çelebi İsyanı oldukça kanlı olarak bastırılır. Kalender Çelebi’nin kesik başı Pirevine getirilerek defnedilir. Bugün Balım Sultan’ın hemen yanındaki türbe Kalender Çelebiye aittir. Bu tarihten sonra İstanbul’da veba (taun) salgının baş göstermesi üzerine bir şefaat arzusu duyan Kanuni bu defa Sersem Ali Babayı yeniden Pirevinin başına getirir. Hicri 957 (M. 1550) yılında yeniden Pirevi postnişinliğine getirilen Dedebaba hicri 977 (M. 1569) yılında Hakk’a yürür. Sürgünde bulunduğu yıllarda bir dönem kaldığı Tetova-Harabati Baba Dergahında da bir nazarlaması bulunmaktadır. Sersem Ali Dedebabanın asıl kabri Pirevinde olup kabir taşındaki kitabe aşağıdaki gibidir.

 

Hü Dost

 

“Ehl-i diller zümresinden olmaz illa ehl-i dil

Hicret-i Sersem Ali Baba akupdur Rud-i Nil”

 

Yine Pirevinde bulunan (halen) Karakazan’ın üst iç kısmında şu aşağıdaki kayıt bulunmaktadır.

“Hac-ı Bektaş Veli, Yadigar-ı Sersem Ali”

Sersem Ali Baba birçok nefes yazmıştır. Sizlere bir nefeslerinden taç beytini içeren kıt’asını arz ediyorum. Gerçeğe Hüüü…

 

Hü Dost

 

“Sersem Ali vardı Pir’e dayandı

Çerağımız kırk budaktan uyandı

Mürşid olan her boyaya boyandı

Hünkar Hac-ı Bektaş Pirim Hü deyü”

 

6.            Ak Abdullah Baba:

Aslen Dimetoka’lı mücerred Babadır. 1559-1596 yılları arasında postnişinlik hizmetinde bulunmuştur. Bu zatı Tekirdağ’ın Dallık Beldesi, Omurca köyünde medfün olan Karababa ile karıştırırlar. Hatta bazı Rumeli Kızılbaş süreklerinin meydanlarında bulunan çerağa Karababa dediklerine dahi şahit oldum. Öte yandan Kara Halil Baba 1596-1628 yılları arasında dedebabalığa seçilmiştir. 1628 yılında Hakka yürümüş olup Pirevi hazeresinde medfündur. Kabir kitabesi aşağıdaki gibidir:

 

Hü Dost

 

“Her kula olmaz müyesser sen nasibe bak Baba

Rüh-u şad olsun yer etmiş Ak kapıda Ak Baba

Canını canana tapşurdu niyaz oldu Şeha

Pir eşiğine koyup başın şehid oldu Ak Baba”

 

7.            Kara Halil Baba:

Aslen Dimetokalı mücerred Babadır. 1559-1596 yılları arasında postnişinlik hizmetinde bulunmuştur. Bu zatı tekirdağ’ın Dallık Beldesi, Omurca köyünde medfün olan Karababa ile karıştırırlar. Hatta bazı Rumeli Kızılbaş süreklerinin meydanlarında bulunan çerağa Karababa dediklerine dahi şahit oldum. Öte yandan Kara Halil Baba 1596-1628 yılları arasında Dedebabalığa seçilmiştir. 1628 yılında Hakka yürümüş olup Pirevi hazeresinde medfündur. Kabir kitabesi aşağıdaki gibidir:

 

Hü Dost

“Kabe-i vaslında ermiş mahrem oldu la-ü ba

Pir eşiğin eylemiştir meskenin Kara Baba”

 

8.            Hacı Vahdeti Baba:

Dimetoka’lı mücerred babadır. 1596-1628 yılları arasında Kızıldeli Tekyesinde postnişinlik yapmıştır. 1596 yılında dedebabalığa seçilmiştir. Nefesleri 1598 yılında Hakka yürümüş bulunan Bosnalı şair Vahdeti Baba ile karıştırılmıştır. 1649 yılında göçmüş olup kabri Pirevinde Kırklar avlusu yanındadır. Kabir kitabesi aşağıdaki gibidir:

 

Hü Dost

“Geç, göçenden sorma ey dil mazi-i müstakbeli

Himmetin hazır-ı nazır ola her dem Baba Vahdeti”

 

9.            Hacı Paki Baba:

Aslen İskeçelidir. (Koutche) 1628-1644 yılları arasında Kızıldeli Tekyesi postnişinliğinde bulunmuştur. Yakın zamanlara kadar ayakta olan Batı Trakya Kuş (Koutche) Tekyesinde de adına izafe edilmiş bir merkaddi mevcuttu. 1644 yılında Hakka yürümüş olup kabri, Kızıldeli Tekyesinin Dolu Babalar Hazeresindedir. Kuruluşundan bugüne kadar tüm dedebabalar bu dergahtan seçilmiş olup, Hacı Paki Babadan sonra Seyyid Ali Sultan Dergahından Dedebaba çıkmamıştır. Ayni zamanda bir şair de olan Hacı Paki Baba’ya ait bir nefes örneğini aşağıda teberrüken arz ediyorum.

 

Hü Dost

 

Çok şükürler olsun sürdüm yüzümü

Eşiğine Seyyid Ali Sultan’ın

Sıdk ile, bağladım ben de özümü

Eşiğine Seyyid Ali Sultan’ın

 

Ğelbolu’dan geçti Hakk’a dayandı

Tahta kılıç al kanlara boyandı

Bürhan’ın görenler geldi inandı

Eşiğine Seyyid Ali Sultan’ın

 

Koru yaylasından attı okunu

Baba pınarının deldi taşını

Kırklar beli dedi koydu başını

Eşiğine Seyyid Ali Sultan’ın

 

Paki’nin ezelden vardır imanı

Seyyid Ali dert ehlinin dermanı

Rahında fedadır baş ile canı

Eşiğine Seyyid Ali Sultan’ın

 

10.         Cezbi Abdal:

Pınarhisar’lıdır. 1644-1701 tarihleri arasında postnişinlik yapmıştır. Seyyid Ali sultan adına bir Velayetname yazış olsa da içindeki menakıpların çoğu Rüstem Gazi’ye aittir. Velayetnamenin bir nüshası Cebeci İl Halk Kütüphanesinde 1189 no ile kayıtlıdır, kendisini medreseden yetişme Tırhala’lı Paşmakçızade İbrahim Cezbi Efendi ile karıştırırlar. 1701 yılında Hak’ka yürümüş olup kabri, S. Ali Sultan Dergahı Dolu Babalar hazeresindedir. Nefeslerinden bir örneği aşağıda arz ediyorum.

 

Hü Dost

 

Gel gönül sen yanlış yollara gitme

Yol Ali yoludur inan vallahi

Bu yoldan ayrılıp gayrıya gitme

Yol Ali yoludur inan vallahi

 

Cihana bir er geldi ol yüzü Hurşid

Kulak dut can ile sözlerim işid

Durma gafil bul kendine bir mürşid

Yol Ali yoludur inan vallahi

 

Bulunca kendine mürşid-i salik

Olur zahir batın mülkine malik

Açulur gönülde ol gül-ü nazik

Yol Ali yoludur inan vallahi

 

Özün bildi Mecnun buldu Mevla’yı

Çıkardı gönülden sildi Leylayı

Görmek ister isen Fatma Anayı

Yol Ali yoludur inan vallahi

 

Cezbi Abdal aşk’la söyledi ya Hü

Garibler haline la demez şu, bu

Gider Hak’ka doğru söylenir Hü, Hü

Yol Ali yoludur inan vallahi

 

11.         Mehmet Haceti Baba:

Dimetoka’lı mücerred Babadır. Köprülü (Tetova Vales) şehrinde adına izafe edilmiş bir Tekye vardır. Haceti Baba diye anılan bu dergahta dervişlik yapmıştır. 1701-1740 yılları arasında Seyyid Ali Sultan (Kızıldeli) Dergahında postnişinlik hizmetinde bulunmuştur. 1740 yılında Hak’ka yürümüş olup, kabri dergahın “Dolu Babalar” ismiyle maruf hazeresindedir.

 

12.         Hacı Rahmi Baba:

Edirne doğumlu mücerred babadır. Asıl adı Mehmet Müslihiddin’dir. Halk arasında Rahmet Baba mahlası ile anılır. Nefeslerini Rahmi mahlası ile yazmıştır. 1740-1765 yılları arasında postnişinlik yapmıştır. Kabri “Dolu Babalar” hazeresindedir. Nefeslerinden bir örneği aşağıda arz ediyorum.

 

Hü Dost

 

Yaz bahar eyyamı cennetin kanı

Bahçesi bağları Seyyid Ali’nin

Öter bülbülleri ab-ı revanı

Özgedir dağları Kızıldeli’nin

 

Arafat yaylası bayram günleri

Seyrangah’tır Şahım Sultan evleri

Seyran ile gelip yüz sürenleri

Mekke’dir yerleri Kızıldeli’nin

 

Sema’a kalkdık da abdal üryan’lar

Çekülür gülbank’ler döner peymanlar

Nice muhabbetler dem-ü devranlar

Sürer dervişleri Seyyid Ali’nin

 

Rahmi dilim senden çağlayu geldi

Pir’ine özünü bağluyu geldi

Yüz sürüp yerlere ağlayu geldi

Nice muhibleri Kızıldeli’nin

 

13.         Mustafa Gurbi Baba:

Aslen Bosna Yenipazar’lıdır. (Nove Pazar) Mücerred Baba’dır. Asıl adı Mustafa Ahmed’dir. Mürşidi Hacı Rahmi Baba’dır. 1765-1797 yılları arasında postnişinlik yapmıştır. Divan sahibi olup el yazma Divanı Djocovica (Yakova) Dergahında mahfuzdur. 1797 Hak’ka yürümüş olup kabri “Dolu Babalar” hazeresindedir. 1774’te tamamladığı Divanın’da Derviş Ahmed mahlas’lı şiirlerde bulunmaktadır. Nutuk’larından bir tanesini aşağıda arz ediyorum.

 

Hü Dost

 

Bezm-i maşuk’una bir dem eremez

Gözün yaşın serap eylemeyen

Kabe-i vuslatı bil kim göremez

Secdesini türab eyleyemeyen

 

Şevk’a pervane sıfata erdi yanan

Meclis-i yar’a erişmez bil ayan

Pişürüb ateş-i aşk ile nihan

Bağrın özün kebap eyleyemeyen

 

Dövünme, yeri değil ol Dar-üs selam

Olamaz şehir-i vücud’da İmam

Cümle halka sehavet ile tamam

Kend’özün Al’cenab eyleyemeyen

 

Sözü inci gibi hergiz dizemez

Doğru dir her kişi Gurbi diyemez

Kalb-i viranını ma’mur edemez

Mülk cismini viran eyleyemeyen

 

14.         Kara Ali Baba:

Aslen Yakova’lı mücerred Baba’dır. 1797-1813 yılları arasında postnişinlik yapmıştır. Misafirlik maksadı ile gittiği Djocovıca (Yakova) Dergahında 1813 tarihinde Hakk’a yürümüştür. Kabri bu dergahta medfün olup, El-Hacc Mürteza Baba (vefat. 1794) ile yanyanadır. Yakova’lı Bektaşilerce Ali Dede Sultan olarak yad edilir.

 

15.         İbrahim Cefai Baba

1813 yılında Kızıldeli dergahına postnişin olmuş mücerred Baba’dır. 1826 yılında Kızıldeli Dergahının kapatılmasına direndiği için şehid edilmiştir. Bu dergahın aktif görev yapan son postnişini olarak tarihe geçmiştir. Kemikleri buradan alınarak Elbasan Dergahına nakl-i kubur yapılmıştır. 1826 yılından sonra Kızıldeli Dergahının kapatılması üzerine mücerred erkan yapabilme yetkisi Jirokastro (Asım Baba) Dergahına devredilmiştir. Kızıldeli (Seyyid Ali Sultan) Dergahı halen Yunanistan Askeri bölge sınırları içinde olup, Dergahın “Dolu Babalar” adıyla bilinen kabristanı oldukça korunaklıdır.

 

Seyyid Ali Sultan Dergahının ünlü Şairleri

Bu dergahtan çok miktarda değerli Bektaşi şairi yetişmiş olup bazılarının isimlerini şu şekilde zikretmek istiyoruz. Sadık Abdal, Mahremoğlu Telemsani, Rahmi, Gurbi-Nesli Abdal, Paki, Kıbrıslı Kenzi. Daha önce metin içinde yukarıdaki şairlerin bazılarından örnekler vermiştik bu nedenle örneklemediğimiz şairlerden söz etmek istiyoruz.

 

1.            Sadık Abdal:

On beşinci yüzyılda Balım Sultan öncesi devirde yaşamış Dimetko’lı bir Bektaşi şairidir. Seyyid Ali Sultan’dan el almıştır. Divanın bir nüshası Ankara / Genel Kütüphanesinde A1-5 / 35 No ile kayıtlıdır. Bu divan Rüstem Abdal tarafından 1742 yılında istinsah edilmiştir. Nefesleri genellikle Balkan’lar da da çok gezmiş bulunan Malatya’lı Sefil Sadık ile karıştırılır. Şiirlerinde Kaygusuz Abdal’dan ve Od’man Baba’dan sıkça söz edilmektedir. Turgut Koca Babanın tesbitine göre H. 862 yılında Hakk’a yürümüş olup bir nefesi aşağıda verilmiştir.

 

Hü Dost

 

Dediler ism-i bülendine anın Seyyid Ali

Dahi mahlasına Kızıldeli denildi güzin

Akrabadır ana Sultan Hacı Bektaş-ı Veli

Ya’ni evlad-ı Ali aslı şerifi ile said

Çaker-i Sadık’a ol Şah-ı Veli kıldı nazar

Bermurad etdi beni kılmadı mahrum-u ümid”

 

Sadık Abdal bu nefeslerinde Seyyid Ali Sultan’dan nasib aldığını belirterek mücerred (yani hiç evlenmemiş ve kutsal bekar manasına) Hünkar Hace Bektaş Veli ile Seyyid Ali Sultan’ın akrabalıklarını her ikisinin de İmam-ı Ali sülalesine çıkmasına bağlayarak günümüzde dahi defalarca yenilenen bir yanlışlığı kendi sesiyle bertaraf etmektedir. Bilindiği üzere Hünkar Hace Bektaş-ı Veli Hazretleri 7’nci İmamın 12’nci göbekten evladıdır.

 

2.            Telemsani:

On sekizinci yüzyılda bu dergahta yetişmiş bir Bektaşi şairidir. Bir nefesini arz ediyorum.

 

Hü Dost

 

Yayla dağlarının sahillerinde

Şahım Kızıldeli Sultan evleri

Barigahlar kurmuş bağ evlerinde

Şahım Kızıldeli Sultan erleri

 

Nevbahar vaktinde gonca gülleri

Müferrah seyrangah olur elleri

Aşk-ı sadık’ların tatlı dilleri

Şahım Kızıldeli Sultan erleri

 

Gelip Beytullah’a yüzler sürenler

Hakk’ı bildi şahım seni bilenler

Arz ederler günah sana gelenler

Şahım Kızıldeli Sultan erleri

 

Hakk’ın kitabını söyler dilleri

Öter çevresinde can bülbülleri

Zümre-i Dervişan dilaverleri

Şahım Kızıldeli Sultan erleri

 

Seyyid Ali Sultan Şah-ı Velayet

Erenler serveri mert’tir begayet

Telemsani kulun bekler şefaat

Şahım Kızıldeli Sultan erleri

 

3.            Nesli Abdal:

On dokuzuncu yüzyılda yaşamıştır. Dergahın son postnişini İbrahim Cefai Baba’dan el almıştır. Aslen Ferecik’li olup asıl ismi Ali’dir. Bu zat’ın Divanı matbu olup, gelecekde basılmak üzere bir yazma nüsha-i istinsah ata’dan veraseten fakir’de mahfuzdur. Eserlerinden bir örneği aşağıda arz ediyorum.

 

Hü Dost

 

Gelin ey erenler dirlik edelim

Kapuları açık Seyyid Ali’nin

Eksiklikte kalup dar’da durana

Himmeti de çokdur Seyyid Ali’nin

 

Ne güzel baharlar çimlenmiş şimdi

Lalesi sümbülü açılmış şimdi

Abdalan semah’a vurulmuş şimdi

Sekran’dır meydanı Seyyid Ali’nin

 

Baba’mız İbrahim şehiddir, erdir

Kırklar cemiyyeti kabir yeridir

Cansuz duvarlara binüp yürüdür

Muhib’dir Pir’leri Seyyid Ali’nin

 

Nesli Abdal muhabbetle söyledi

Gerçek erenlerin medhin eyledi

Medet mürüvvetle kerem diledi

İhsanı kim çokdur Seyyid Ali’nin

 

4.            Kul Kenzi:

Aslen Kıbrıslıdır. Uzun yıllar Seyyid Ali Sultan Tekyesinde bulunmuştur. Divanı 1838 yılında neşr’olunmuştur. Kıbrıs Can Baba Dergahında (bu dergah Kıbrıs’ın Bafa kentinde olup, Kırklar Dergahı ismiyle vakıflara kayıtlıdır. Hacı Feyzullah Baba Dergahı da denilmektedir.) Bir süre hizmet görmüştür. Bir nefeslerini tesbit olunması açısından arz ediyorum.

 

Hü Dost

 

Dimetoka şehrini seyran eyledim

Açıkdır dergahı Mürsel Baba’nın

Manend-i cennet’tir anın her yeri

Daim’dir çerağı Mürsel Baba’nın

 

Hamdolsun Dergah’a yüzümüz sürdük

Anda ayan beyan bürhanın gördük

Bin iki yüz elli dördüne erdik

Meydan’da semah-ı Mürsel Baba’nın

 

Erenler yoluna canımız feda

Hep canların sırrı bağlıdır ana

İsteklerin verir hep mihmanlara

Gani’dir ihvanı Mürsel Baba’nın

 

Mürsel Baba Sultan Kırkların başı

Baba Sadullah’dır yoldaş, yardaşı

Horasan’dan getirdi mermeri, taşı

Dimetoka Kırk’ları Mürsel Baba’nın

 

Meydanında yatur Şah’ımın Pir’ler

Mürşidimiz Ahmed Baba gerçek er

Kul Kenzi kemter’dir gayrıyı neyler

İhsanı büyüktür Mürsel Baba’nın

 

5.            Mahremoğlu:

Mustafa Gurbi Baba’dan el almıştır. Asıl adı Haydar’dır. Deliorman ve Makedonya’da tüm dergahları gezmişdir. Nefesleri bugün dahi Balkan’larda popülerdir. Aşağıda bir nefesini arz ediyoruz.

 

Hü Dost

 

Ey benim sevdiğim hey iki gözlüm

Salın bizi İmamlara gidelim

Cümlenizden budur naz-ü niyazım

Salın bizi İmamlara gidelim

 

Üstad eşiğinden rıza alalım

Gönülden ayırman yola gidelim

Ol dergaha varup yüzler sürelim

Salın bizi İmamlara gidelim

 

Evvel muradım Muhammed Ali’ye

Erenler ulusu gerçek Veli’ye

Od’man Baba ile Kızıldeli’ye

Salın bizi İmamlara gidelim

 

Kızıldeli İmamların yolu ya

Oradan geçilür Gelibolu’ya

Pirim Hünkar Bektaş Veli’ye

Salın bizi İmamlara gidelim

 

Destur aldım Mustafa Gurbi Baba’dan

Emir geldi bana sırr-ı Hüda’dan

Aşk göründü Mahremoğlu Geda’dan

Salın bizi İmamlara gidelim

 

Değerli okurlarım Seyyid Ali Sultan Dergahının Bektaşi Kültürü içindeki önemini yansıtabilmek için, metin içinde numaraladığım konulara açıklık getirmek zorunluluğu hasıl olduğundan aşağıda bu mevzuatla ilgili spesifik bilgiler aktarmak arzusundayım.

 

Metin İçindeki Numaralı konulardaki Açıklamalar

1.         Metinde adı geçen Emir Sultan hazretleri maalesef genellikle Bursa’da Medfün Emir Sultan hazretleri yada bir ara Pirevi postnişinliğinde bulunmuş olan Habib Emirci Sultan ile karıştırılmaktadır. Söz konusu Emir Sultan, keşan / Koşukavak Bektaşi Dergahında medfün olan Emir Alem Evhad Baba’dır, ki türbesi günümüzde dahi gidilen bir ziyaretgahtır.

2.         Bugün Alp Dağları adıyla bilinen sıradağların Batıdaki bilinen ismi Apenin’dir. Kosova’nın Alperenler’ce fethinden sonra Alp ismi karine alınarak madifike edilmiş ve Alp Dağları adıyla anılır olmuştur. Arnavutlar kendilerine Alpan dedirtirler. Latinler bu yörelere “Patriya Alpanya” (Babalar diyarındaki Alp’liler anlamında) ve Yunanlılar “Patrite Arnavite” (yani Arnavut Babaları) demektedirler. Türkler daha çok Yunanca’dan exajere ederek “Arnavutluk” demişlerdir. Amerikan devletinin kuruluşu esnasında A.B.D.’nin kuzeyinde (kısmen dağlık bölgelerdir) yerleşen İtalyan ve Arnavut kökenli popülasyon bu bölgeye Albany adını vermişlerdir. Yörede ünlü bir Bektaşi Dergahı olan Michigan / Taylor Recep Baba Bektaşi Tekyesi mevcut olup oldukça mühim bir sayıda Bektaşi ihvan barındırmaktadır.

3.         Orhangazi döneminin Rumeli fütühatına iştirak etmiş olan komutan ve evliyalarına ait mufassal sayılabilecek isim ve lakap dökümü tarihçi merhum Zuhuri Danışman Beyin “Osmanlı İmparatorluk Tarihi” isimli eserinde mevcuttur. (Bkz. 2. cilt. 1956. shf. 135) Diğer yandan Cezbi Abdal vefat etmiş olan Yıldırım Han (1. Bayazıd) devrinde olmuş gibi göstererek kendi olay örgüsüne tarihi açıdan mantıklı bir senaryo bütünlüğü sağlamıştır.

4.         Metinde adı geçen Kızıldeli Çayı ile ilgili olarak Şemseddin Sami Bey Kamus isimli ünlü lügatında şu coğrafi bilgiyi tesbit etmiştir. “Edrene Vilayetinden bir nehirdir ki, Rodop şuabatından, Koca Yayla dağından nebe’an ile şimal-i şarkiyye ve sonra şarka doğru cereyan ederek Dimetoka’nın alt tarafından Meriç ırmağına dökülür.” Yukarıdaki metinde adı geçen Koca Yaylaya yöre köylüleri Arafat Yaylası ismi verirler.

5.         Mısır Kaygusuz Abdal Dergahının son resmi Postnişini olan Ahmed Sırrı Dedebaba (Vefat 1965) “Risalet-ül Ahmeddiyye isimli cönkünde Kaf-u Nün bahsiyle ilgili olarak aşağıdaki betimlemeyi izhar eylemiştir. Daha önce metinde geçen konumuzu pekiştirmek maksadıyla arz ediyorum: “Cenab-ı Hak’kı ne muayyen bir şeye tahsis veya teşbih veyahut ne de muayyen bir şeyden tenzih edebilirsiniz. Tahsis veya teşbih ederseniz “müşrik” veyahut tenzih ederseniz “münkir” olursunuz. Yani o her zaman ve her mekan ve her şeyle muttasıf olması hasebinden onu herhangi bir zaman veya herhangi bir mekan veya herhangi bir şeyle tarif edemezsiniz. Hulasat’ül Hulasa, o her şey ile beraber ve her şeyden gayrıdır. Yani onun noksan sıfatlardan münezzeh olması demek tüm sıfatlarla muttasıf olması demektir. Yani uykunun tarifi olmaz amma uykusuz da kalınmaz. Anladınız mı ey Evlad-ı Hüda. Yine Merhum Turgut Koca Baba aynı konuya şu şekilde yaklaşmaktadır. “Onun vacip durumuna Feyz-i Akdes, onun mümkün durumuna Feyz-i Mukaddes denilir. Kısaca Feyz-i mukaddes olan buğdaycı Adem değil Adem Safiullah’dır.” Kaygusuz Abdal Turgut Baba’nın nesren ifade ettiği mantığı manzumen şu şekilde dile getirmiştir.

 

“Şu Adem dedikleri el ayakla baş değil

Adem mana’ya derler suret ile kaş değil”

 

Bu meyanda fakir’de naçizane bir ariza sunar isem: O insanın tıpkısı değil, belki de aynısıdır, ve zaten Ayn’ül cem’de bu değil mi dost’lar…

 

6.         Metinde geçen Kızane Dergahı ve türbesi: Bulgaristan-Yunanistan sınır ekseninde Tirgovişta adıyla bilinen “Eski Cuma” kentindedir. Balım Sultan’ın annesi olan “Azize Maria” burada medfündur. Yöre Bektaşileri kendisine “Meryem Ana” derler. Ortodoks İsevilerce de ziyaret edilen bir mekan olup “Aya Maria” demektedir. Tekye bugün dahi korunaklıdır. Bu tekyenin bilinen son postnişini esasen Kürt kökenli İdris-i Bitlis-i soyundan gelen Adana eşrafından Hacı Hafız Babadır. (V. H. 1276-M. 1859) Kızane’nin türbesinin bu zat’ın döneminde onarım gördüğü bilinmektedir.

7.         Metin’de adı geçen Ballı Baba: Sarsem Ali Dedebaba’nın sürgünde bulunduğu Tetova’da M. 1527 yılında Halifelik verdiği önemli bir şahsiyettir. Türbesi ve Tekyesi Filibe ili Tatar-Pazarcığı mevkiindedir. Bal ile ilgili kerametleriyle ünlüdür. Mühim bir Bektaşi şairidir. Nefeslerinden bir kıt’ayı aşağıda arz ediyorum.

 

Hü Dost

 

Hiç bina gördünmü duvarı üçlü

Nice sırlar vardır sırlardan özlü

Cihan’da varmıdır Ballı’dan suçlu

Mümin vicdanında Hakk’ı bulmalı

 

8.         Haceti Baba Dergahı: Bugünün Makedonya sınırları içinde kalan Köprülü (Tetova Vales) kentindedir. Üsküp’ün güneyine düşen bir tepedeki önemli bir Bektaşi Tekyesidir. Bu dergah bazı kayıtlarda Hace Baba Tekyesi olarak da geçmektedir. Bilinen son postnişinlerinden birisi de Hacı Hasan Baba’dır. Kalkandelen’li (Tetova) olarak bilinse de aslen “Servi”li olan (Niğde “Nazenin” Dergahının son postnişinlerinden) Halife Mecdi Baba’nın (Bu zat bir süre Mora’da hizmet vermesi nedeniyle Mora’lı Mecdi Baba olarak da bilinir) Baba’lık icazeti verdiği ve ünlü Bektaşi Şairi Edib Harabi Baba’nın 1950 yılında Divanını yayınlayan İzmir’li Hüseyin Hüsnü Erdekut Babanın kısa bir dönem Haceti Baba Dergahı postnişinliğini de derühte ettiği bilinmektedir. Dergahın kurucusu Haceti Baba için yazılmış birçok nefes bulunmaktadır. Bunlardan Kul Geda Müsli’ye ait olanlardan tespit olunması açısından bir kıt’a arz ediyorum.

 

Hü Dost

 

Geda Kul’un sana geldi ey Şah’ım

Gönlümün sahibi Şems ile mah’ım

Her dem uğradığım gönül penahım

Daim kurbanıyım Hacet Baba’nın

 

Metin’de adı geçen bazı spesifik konulara ilişkin açıklamalara ise aşağıda özel notlar adı altında yer vermekteyiz.

 

Özel Notlar

1.         Ebusuud Efendi’nin Saru Saltuk ile ilgili Fetvası şu şekildedir.

“El cevap; Riyazaat ile kadid olmuş bir keşişdir” Mealen (İbadet ile vücudi zevkleri terk etmiş ve dinin şer’i kayıtlarından kurtulmuş bir manastır rahibi gibidir.) Ebusuud Efendinin bu tesbiti son derece yerinde olup, bu fetva’dan sonra Saru Saltuk muhtemel bir takibattan kurtulmuştur. Ebusuud Efendinin fetvasında Bektaşiliğe yergi değil tam tersine bir övgü söz konusudur. Hakikaten Bektaşi evliyaları kendilerini Allah ibadetlerine adamış ve din gibi aidiyetlerin dışına çıkabilmiş ve gerçek anlamda ıtlak mertebesi olan; “Enel Hak” namazını Macaristan’da bizzat kaldırmıştır.

2.         Merhum Bedri Noyan Dedebaba “Bektaşilik Alevilik Nedir” isimli eserinde Hacı Bektaş Veli Hazretlerinin vefatı sonrası Pirevi postnişinlik makamına sırası ile ilk olarak İdris Hoca’nın oğlu Yusuf Bali daha sonra onun oğlu Resul Bali daha sonra onun oğlu Yusuf Bali daha sonra Yusuf Bali’nin kardeşi Mürsel Bali ve daha sonra onun oğlu Balım Sultan’ın geçtiğini tesbit eylemiştir. Bu seneratif beyan tamamen spekülatif hayal mahsulü ve gerçek dışıdır. Tamamen hilaf-ı Hakikatdir. Bektaşilik mücerred bir sistem vaz eder. Kutbiyyet yasası gereği bel evladını değil yol evladını esas alır. Pirevi postnişinliğinin Hacı Bektaş Veli’den sonraki profili metin dede arz ettiğim vechiyle şu şekildedir.

a)         Hacı Bektaş-ı Veli

b)         Seyyid Ali Sultan (mürşidi Hacı Bektaş Veli)

c)         Yağbali Sultan (Mürşidi Seyyid Ali Sultan)

d)         Balım Sultan (Mürşidi Yağbali Sultan / Rumeli Bölgelerinde Balım Sultan’a yöresel dilde (retorikte) Hızır Bali denmesi nedeniyle çok karışıklıklar olmuştur.)

e)         Sersem Ali Dedebaba (Balım Sultan’dan icazetli olup Dedebaba sıfatını kullanan ilk Bektaşi Kutbu’dur.)

 

Söz konusu bu zat’ların tümü de mücerred olup, başlarından herhangi bir evlilik geçmemiştir. Merhum Bedri Noyan Dedebaba’nın hiçbir vesaik ibraz etmeksizin öngördüğü bu gayr-i analitik, eklektik, pragmatik, opotunitik ve senaritif tez’e, Tasavvuf-u Itlak’a vakıf ve gelenekten gelen hiçbir Bektaşi Fukarasının katılması olası değildir. Diğer yandan dizayn ettiğimiz Pirevi Postnişinlik profili son derece somut belgelerle Djovica (Yakova) Dergahının son postnişini Kazım Bakali Sipaho Baba (V. 1983) tarafından tesbit edilmiş olup, Yakova Dergahının arşivlerinde aynen mevcuttur.

 

Bibliyografya

 

1)         İstinsah Sahifeleri, Bektaşilik Zaviye Defterleri Başbakanlık Arşiv Gen. Müd. No: 771-H. 1243 (1827)

2)         Ahmed Hezarfen, Tarih ve Toplum Dergisi, Yıl. 1999 Sayı. 189

3)         Bedri Noyan Dedebaba, Seyyid Ali Sultan Velayetnamesi, Cezbi Abdal / 17. Yüzyıl İstinsah: Ali Rıza Kadimi Baba

4)         Bedri Noyan Dedebaba, Bektaşilik Alevilik Nedir. Ant / Can Yay. 1995 İst.

5)         Turgut Koca Baba, Bektaşi Şairleri ve Nefesleri, İstanbul Maarif Kitaphanesi İst. 1990

6)         Won Hasluck, Bektaşiliğin Coğrafi Dağılımı, Turgut Koca / Nezihi Erginsoy

7)         Velayetname-i Seyyid Ali Sultan, Cezbi Abdal, Cebeci İl Halk Kütüphanesi No: 1189

8)         Velayetname-i Seyyid Ali,  Ahmet Sırrı Dedebaba, Cairo 1932-İstinsah Sahifeler

9)         Yemini, Faziletname, Hzl. Fevzi Gürgen İst. 1960

10)       Şemsettin Sami, Kamus-ul A’lam, İst. 1314

11)       Harput’lu İshak Efendi, Kaşif-ül Esrar ve Daf’i-ül Eşrar 1873-İstinsah Sahifeler / Mahfuz

12)       Edirne’li Seyyid Emin Baba, Bektaşilik ve Tasavvuf Kılavuzlu köyünde mukim Halife Tevfik Çetin Baba’da mahfuz cüz.

13)       Ahmed Sırrı Baba, Kaygusuz Dergahı envanteri Leiden Üniversitesi Fakir’de mahfuz. Temin eden: Dr. Hülya Küçük

14)       Ahmed Hamdi Zaza Paşa, Musavver-el Eimmet’il İsna-i Aşere Turgut Koca’dan Veraseten mahfuz Caıro-1930

15)       Mehmet Tevfik, Menkıbe-i Tevfik Baba, İst.1287 / İstinsah

16)       Zuhuri Danışman, Osmanlı İmparatorluk Tarihi, İst. 1956, S. Güniz / S. Özaygen Matbaası

17)       Eb’ul Hayr Rumi, Saltukname, Topkapı Sarayı Hazine Dai. No: 1612

18)       Evliya Çelebi, Seyahatname, Turgut Koca’dan intikal mahfuz cüz.

19)       Latifi, Tezkire-i Latifi, İst. 1314

20)       Refik Soykut, Orta Yol Ahilik, Ankara 1971

21)       John. K. Bırge, Bektaşilik Tarihi, Çev. R. Çamuroğlu, Ant. Yay. 1991. İst

22)       Gelibolu’lu Ali, Muhammediye, Kaynak: Nihal Kitapevinden Sn. İsmail Kalkan / Sahaflar Çarşısı

23)       Koca Kenan Paşa, Fütühat-ı Toktamış, Kaynak: Merhum Çorlu’lu Mehmet Ali Çarıkçı Baba’dan istinsahi bazı sahifeler / Mahfuz

24)       Turgut Koca Baba’dan devren: Evrak-ı metruke, Dergah kayıtları, Yazma Velayetname ve menakıpnameler. Yazma Balım Sultan Erkanname cüzleri. Cönkler. Yakova / Kaygusuz ve Detroit Dergahları ile yaptığı yazışmalar.

25)       Djovica (Yakova) Bektaşi Dergahı Postnişini-Kosmet’li Kazım Bakali Sipaho Baba ile merhum Turgut Koca Baba’nın yaptıkları yazışma metinleri / mahfuz

 

Cem Dergisi, Ocak-Şubat-Mart 2003

 

MAKEDONYA’DA BİR ERENLER OCAĞI SERSEM ALİ BABA (TETOVA) DERGAHI

Hzl: Şevki Koca

 

Değerli okurlarım; bu yazımızda halen Makedonya’nın Tetova (Kalkandelen) kenti sınırları içinde bulunan yaklaşık dört yüz elli yıllık bir Bektaşi dergahının tarihsel gelişimini incelemek istiyoruz.

Söz konusu dergah Tetova vilayetini sarmalayan Sıpkovıca (Şipska) dağlarının eteklerinde yer almaktadır. Dergaha, değişik dönemlerde; 1. Sersem Ali Baba dergahı, 2. Harabati Sultan dergahı, 3. Tetova dergahı, 4. Kalkandelen dergahı, 5. Zuhurat Baba dergahı… gibi isimler verilmiştir. Makedonya vakıf kayıtlarında Mahrem Baba Dergahı kaydı da bulunmaktadır.

Dergahın ilk kurucusunun Sersem Ali Dedebaba olduğu bilinmektedir. Sersem Ali Baba, Kanüni Sultan Süleyman’ın zevcelerinden Mah-ı Devran Sultan’ın ağabeyidir. Tarihe kayıtlı olan ismi Server Paşa olup, Kanüni’nin Sadr-ı azam’larındandır. Enderün’da yetişmiş bir devşirmedir. Acemi oğlanlığı esnasında, Bektaşi tarikatına intisab etmiştir. Mürşidi, ünlü Balım Sultan’dır. Yaklaşan Kalender Çelebi isyanından haberdar olması nedeniyle (Kalender Çelebi, ünlü Bektaşi Azize’si Kadıncık Ana ve eşleri İdris Hoca Efendi’nin küçük torunlarıdır) bir siyaset adamı olarak zor durumda kalmış ve ayak divanına çıkarak Kanuni’den Sadrazam’lık görevinden azlini talep ederek, Hacı Bektaş Dergahı’na yerleşme izni istemesi üzerine; padişah kendisine: “Bundan böyle senin ismin Server değil, Sersem olsun der.” Bunun üzerine lakabı Sersem Ali Baba olarak anılmaya başlar.

Hicri 927 yılında (M.1520) Hacı Bektaş ilçesi Pirevi postnişinliğine getirilen Ali Baba, Dedebaba sıfat tamlaması ile anılan ilk Bektaşi Kütbu olur. Bu arada Kalender Çelebi’nin hurüc-u alel Sultan etmesinden çekinen Kanuni Sultan Süleyman; Dedebaba ile içli, dışlı olan yeniçeri (Osmanlı kapıkulu askeri) üzerinde etkisini sürdürebilmek için, ikinci eşi ünlü entrikacı Hürrem Sultan’ın önerisi ile (Hürrem Sultan, Raksolan isimli bir Rus kızıdır. Kanuni üzerinde çok etkili olup, Mah-ı Devran Sultan’ı gözden düşürmüştür.) Sersem Ali Dedebaba’yı Bulgaristan, Yunanistan sınırları arasında yer alan, Vardar bölgesi, Yenice iline sürgüne yollar. Sersem Ali Baba bir süre sonra Yenice’den, Tetova’ya geçer ve burada bir Bektaşi Dergahı uyandırır. H. 933 (M. 1526) Bu dergahta kendisine aşağıda isimleri yazılı ünlü zatlar hizmet verir. Bunlar; Koyun Baba, Kızılca Baba, Yarar (Yaren) Baba, Ballı ve Harabati Sultan’dır. Bu azizlerden Koyun Baba; Tetova’nın Kicevo (Kırçova-Karacaova) köyünde, Yarar (Yaren) Baba; Tetova’nın Peroy (Purod) köyünde, Ballı Baba’da; Bulgaristan’ın Filibe ili Tatarpazarcığı yöresinde birer dergah uyarırlar ve halen Türbeleri bu bölgelerde Mahfüz’dur. Harabati Sultan ise, Sersem Ali Baba’nın yanında kalır.

Bu arada M. 1527 yılında, Anadolu’da Kalender Çelebi isyanı oldukça kanlı bir şekilde bastırılır. Kalender Çelebi’nin kesik başı Hacı Bektaş Pirevi’ne getirilip, defnedilir. Bugün Balım Sultan Türbesi’nin sol yanında bulunan makam Kalender Çelebi’nindir. Bu tarihten sonra İstanbul’da veba salgını baş göstermesi üzerine, Kanuni bir şefaat arzusu ile Sersem Ali Dedebaba’yı yeniden Pirevi’nin başına oturtur. Hicri 957 (M. 1550) Sersem Ali Dedebaba (19) yıl “meşihat”te kalır. ve H. 977 (M. 1569) yılında Hakk’a yürür. Yerine dönemin yeniçeri teşkilatı 66’ncı Orta Babası, Ak Abdullah Baba Dedebaba seçilir.

Tetova’daki Dergahta kalan Harabati Sultan, burada hizmete devam eder ve dergah yörede Harabati Sultan Tekyesi olarak ün kazanır. Harabati Sultan rivayete göre H. 1027 (1620) yılında Hakk’a irtihal eder ve dergah hazeresine sırlanır. Ancak nedendir bu tarihten sonra dergah ve kabir ortadan kaybolur. Daha sonraları alem-i mana’da Sersem Ali Baba’nın kandilinin Tetova’nın bir yöresinde yandığını gören Mahrem (Mahrep) Baba, Kupinik tepesinin Tekke köyü civarına gelerek, kayıp olan Harabati Sultan’ın kabrini bulur ve buraya küçük bir asitane inşa eder. Mahrem Baba’nın ve daha sonra arz edeceğim Tetova Beylerbeyi Rıza Paşa’nın kabirleri bu mahalde yanyana olup, her ikisine ortakmış izlenimi veren vefat tarihlerini ihtiva eden şahidede H. 1237 (1823) tarihi kayıtlıdır.

Bu Dergah’ın önemli bir irşad merkezi olmasına neden olan zat ise, dönemin ünlü Tetova Valisi Recep Paşa’dır. Beylerbeyi Rıza Paşa’nın çağdaşıdır. Recep Paşa’nın Kalkandelen’li Sadık Baba’nın rehberliğinde (vefat H. 1203), Hacı Hasan Baba’dan (vefat 1204) Bektaşi intisabı gördüğü, vakfiyelerde kayıtlıdır.

Recep Paşa’nın atalarının Kosova’nın fethinde gösterdiği yararlılıklardan dolayı Osmanlı’dan Tımar aldığı bilinmektedir. Gördüğü bir keramet üzerine bu dergaha Şipska Dağı eteklerinden elli hektarlık bir arazi vakfeder ve Dergahı oldukça modern şekilde yeniden inşaa eder.

Bugün Makedonya mahkemelerince tescil edilmiş olan Vakfi’yede H. 1214 (M.1799) tarihi görülmektedir. Dergah’ta efsanevi Harabati Sultan adına, Mahrem Baba tarafından keşif ve zuhur ile bulunmuş bölgeye hala ziyaret edilen bir merkad, türbe yapılmıştır. Yine dergah bahçesi içine Mahrem Baba’nın talebi üzerine, Rıza Paşa tarafından Sersem Ali Baba’nın anısına bir merkad, türbe daha inşaa edilmiştir. Bugün, Harabati Sultan’ın olduğu bölgeye; aşağı dergah, Sersem Ali Baba’nın olduğu bölgeye; yukarı dergah denilmektedir. Esasen Sersem Ali Baba’nın gerçek kabri, Hacı Bektaş’ta Pirevindedir. Kırklar meydanının solunda olup şahidesinde kitabe şu şekildedir.

 

Hü Dost

 

“Ehl-i diller zümresinden olmaz illa ehl-i dil

Hicret-i Sersem Ali Baba akupdur rüd-i Nil”

 

Yine Pirevi’nde bulunan Karakazan’ın üst iç kenarında şu yazı okunmaktadır. “Hacı Bektaş Veli, yadigar-ı Sersem Ali” bu kazan yaklaşık dört yüz yetmiş yaşındadır.

Sersem Ali Baba (Harabati Sultan) Dergahı’nda ki Ali Baba’nın hemen yanı başında El-Hacc Ahmed Baba (H.1210) ismiyle kayıtlı bir Bektaşi azizinin on iki terkli tac şahideli kabri de bulunmaktadır. Sersem Ali Dedebaba aynı zamanda döneminin tanınmış şairlerinden olup, nefesleri birçok mecmuada yayımlanmıştır. Şimdi kendisinin bir nefesinden bir dörtlük arz ediyorum.

 

Hü Dost

 

“Sersem Ali vardı Pir’e dayandı

Çerağımız kırk budaktan uyandı

Mürşit olan her boyaya boyandı

Hünkar Hacı Bektaş, Pir’im Hü deyü”

 

Dergaha büyük hizmetleri geçmiş olan Recep Paşa’nın kabri de dergah hazeresi içindedir. Özel bir türbe içinde ve süslü bir “lahid”e defnolunmuştur. Şahidesinde “cennet mekan Recep Paşa’nın kabr-i ali’leridir. Allah onun rühühu şad eylesin. H.1238 (M.1822) kaydı bulunmaktadır.” Recep Paşa, tekyeye ettiği hizmetlerden dolayı, Yanbol’lu Türabi Dedebaba’nın (vefat H. 1285) bir nefesinde aşağıdaki gibi yad edilmektedir.

 

Hü Dost

 

“Gerçek erenlerden budur niyazım

Eşiğinde Sersem Ali Baba’nın

Recep Paşa eyler gönülden yardım

Dergahında Sersem Ali Baba’nın”

 

Diğer yandan tekyenin son dönem postnişinlerinden, “Fakiyr” mahlaslı Hacı Hamza Babanın (vefat 1947) bir nütkunda Recep Paşa’ya ithaf bulunmaktadır.

 

Hü Dost

 

“Recep Paşa ulumuzdur

Edep erkan yolumuzdur

Şeriat’de kavlimizdir

İmdadımız Sersem Baba”

 

Tekye’nin Harem-i Şerif diye anılan bölgesinde, genç yaşta verem hastalığından vefat eden, Recep Paşa’nın kızı olan “Fatıma” hanımın kabri olup, kabir şahidesinde “Bakara” Süresi’nin tamamı yazılı ve ölüm tarihi H.1194 (1779) olarak tespitlidir. Bu duruma göre, kızının Recep Paşa’nın sağlığında Hakk’a yürüdüğü anlaşılmaktadır.

Dergahın bahçesinde Recep Paşa tarafından yaptırılan tarihi bir şadırvan olup, dört köşe ve kiremitle örülmüş bir çatısı vardır. üzerinde yazılı kayda göre bitiriliş tarihi M.1551 tarihini göstermektedir. Çatı kirişinde ahşap üzerine oyma sülüs hat ile “Ey müfet’tih’ül ebvab eftahlena hayr’ül bab” ayet-i kerimesi işlenmiştir. Revakları hala yerindedir.

Şadırvanın kuzeybatısında yine Recep Paşa tarafından yaptırılmış bakımlı bir çeşme bulunmaktadır. Çeşme kitabesi şu şekildedir.

 

Hü Dost

 

“Hamdülillah bu çeşme sebil-ü ber kemal

Sahib’ül hayrat Recep Paşa’ya gelmeye zeval

Eya varup içen bu su’dan tarihine kıl nazar

Nüş edüp İmam Hüseyn’in aşkına ab-ı zülal”

 

Dergah’ta iki adet meydanevi bulunmaktadır. Bunlardan ahşap olanına yaz meydanı, diğerine kış meydanı denilmektedir. Aşevi, kilerevi, atevi, mihmanevi gibi mekanlar aslına uygun olarak restore edilmiştir. Güzel ve bakımlı bir kütüphanesi bulunmaktadır.

Dergahın yaz meydanı önünde, Hakk’a yürümüş eski Bektaşilerin oldukça bakımlı kabirleri bulunmaktadır. Yakova Dergahı postnişinlerinden Sünnetçizade Köprü’lü Emin Baba’dan icazetli Mustafa Şükrü Baba (vefat H. 1323) tarafından yazılmış bir cönk içinde buraya defin edilmiş Bektaşilerin bir listesi olup, bu defter halen Yakova Dergahındadır. Adı geçen Mustafa Şükrü Baba ise, Mehmet Ali Hilmi Dedebaba’dan H. 1301 tarihinde nasib almış olup, uzun bir dönem Üsküp’te bulunan Eştiptar (Yusuf Baba, Kır Tekyesi) Dergahında postnişinlik yapmıştır. Dönemin önemli Melami Kutuplarından Muhammed Nür’ül Arabi Hazretlerinden Melami intisabı görmüştür. Sağlığında yazdığı ve vefatı halinde kabir taşına yazılmasını istediği nütku, İştip Tekyesindeki kabri üzerine hak edilmiştir. Büyük dedem Hüseyin Şevki Baba tarafından vefatına düşürülen (ebced ile) tarihi beyit, kabir şahidesine işlenmiş olup, aşağıdaki gibidir.

 

Hü Dost

 

“Tam tarih-i vefatın derim hüzn ile Şevki

Nagiban-ı cennete kondu Hacı Şükrü Baba”

 

H. 1323

 

Şükrü Baba’nın Yakova Dergahı’nda mahfüz kaydına göre, Sersem Ali Baba Dergahı’nda sırlanmış Bektaşiler şunlardır.

 

1.         Es-Seyyid Hasan Baba vefat: H. 1194

2.         Gostivar’lı Hasan Baba vefat: H. 1208

3.         Hacı Ahmet Baba vefat: H. 1210

4.         Ayanzade Mürteza Baba vefat: H. 1210

5.         Seyyid Ali Sultan’lı Kara Ali Baba vefat: H. 1229

6.         Hacı Hüseyin Baba vefat: H. 1232

7.         Hüseyin Bali Baba vefat: H. 1236

8.         El-Hacc Ahmed Baba vefat: H. 1302

 

Dergahın Postnişinlik sıralamasını gösteren Lahika ise, Yakova Dergahı postnişinlerinden Kazım Bakali Baba tarafından tesbit olunmuş olup, halen Yakova Dergahı kütüphanesinde bulunmaktadır. Bu Lahika’yı aşağıda tesbit olunması açısından arz etmek istiyorum. Sersem Ali Baba Dergahı II. Mahmud dönemi uygulanan Yeniçeri, Bektaşi katliamından ve tahribatından bizar olup, yıkılmak istenilmişse de, dönemin Tetova Valisi olan Abdurrahman Paşa’nın devreye girmesiyle; İştip, Kır Tekye’sinde postnişin olan ve aynı zamanda Nakşibendi tarikatından icazetli meşhur Sünnetçizade Emin Baba Hz. leri (vefat H. 1298) postnişin olarak, Harabati Sultan Dergahında posta oturtulmuş ve muhtemel bir yıkım ve tahribattan kurtulmuştur.

 

Sersem Ali (Harabati Sultan) Dergahı Postnişin Sıralaması

1.         Sersem Ali Baba vefat H. 977

2.         Harabati Sultan vefat H. 1027

3.         Malatya’lı Mehmet Baba vefat H. 1199

4.         Hüseyin Baba (Sivas’lı) vefat H. 1200

5.         Hacı Hasan Baba (Tetova’lı) vefat H. 1204

6.         Kalkandelen’li Sadık Baba vefat H. 1205

7.         Peroy’lu Mahrem Mahrebi Baba vefat H. 1237

8.         Ali Baba (Debre’li) vefat H. 1248

9.         Muharrem Baba (Tetova’lı) vefat H. 1249

10.       Alican Baba (Köprülü) vefat H. 1250

11.       Sünnetçizade Emin Baba (Köprülü) vefat H. 1298

12.       Servi’li İbrahim Mehmed Meyli Baba vefat H. 1300

13.       El-Hacc melek Ahmed Baba vefat H. 1304

14.       Debre’li Hamid Baba vefat H. 1328

15.       Hacı Hamza Baba (Tetova’lı) vefat M. 1947

16.       Kazım Bakali Sipaho Baba vefat M. 1983

17.       Tayyar Baba (Tetova’lı) vefat M. 1984

18.       Tahir Emini Baba (Tetova’lı) Halen görevde

 

Bu sıralamanın sonlarında yer alan Hacı Hamza Baba, M. 1905 yılında Hacı Feyzullah Dedebaba’dan (vefat 1328) Babalık icazeti almış olup önceleri İştiptar (Yusuf Baba) Dergahı postnişinliğine atanmıştır. Daha sonraları Sersem Ali (Harabati) Dergahı postnişinliğine getirilmiş ise de, maalesef Recep Paşa’nın mahdumu varislerin bu dergah arazilerine el koyması üzerine H. 1345 (M. 1927) yılında buradan alınmış, Salih Niyazi Dedebaba (vefat 1941) tarafından, özellikle Kosova’da mükim taliplerin talebi üzerine Kosova’da bulunan Djovica (Yakova) Dergahı’na postnişin olarak nasbedilmiştir. Yine postnişinlik lahikasının sonlarında yer alan Kazım Bakali Baba, önceleri Sersem Ali (Harabati) Dergahı postnişini iken, 1941-42 yıllarında anti-sosyalist görüşleri nedeniyle Sosyalist-partizan milislerince taciz edilmiş ve buradan özerk Kosova bölgesinde bulunan Yakova Dergahı’na muhacir olarak yerleşmek zorunda kalmıştır. Bu dergahın postnişini Hacı Hamza Baba’nın M. 1947 yılında Hakka yürümesi üzerine, Arnavut’ların Dedebaba kabul ettikleri Ahmet Muhtar Ağatay (vefat 1980) tarafından Yakova Dergahı’na postnişin olarak atanmış ve Hakk’a yürüdüğü M. 1983 yılına değin bu görevde kalmıştır. Harabati Sultan Dergahı elan müze ve turistik tesisler kompleksi olarak görevdedir. Ancak, halen bu dergahın postnişinliğini yapmakta olan Tahir Emini Baba tarafından Dergahın ve elli hektar tutarındaki vakıf arazisinin yeniden Bektaşilere devrinin sağlanması amacıyla Makedonya mahkemeleri nezdinde dava açılmıştır.

Dergahın bugünkü postnişini olan Tahir Emini Baba, Tayyar Baba’dan icazetli olup, 1995 yılında Hacı Bektaş ilçesine bir ziyarette bulunarak, Hanbağı mevkiinde Gaziler Dergahı meşhutasında merhum pederim Halife Turgut Koca Baba ile bir tarihi görüşme gerçekleştirmişlerdir.

Harabati Sultan (Sersem Ali Baba) Dergahının çok tanınmış postnişinlerinden El-Hacc İbrahim Mehmed Meyli Baba’nın H. 1300 tarihinde Hakk’a yürümesi üzerine Mehmet Ali Hilmi Dedebaba tarafından vefatına tarih düşürülen nutuk aşağıya çıkarılmıştır. (Hacı Meyli Baba’da; H. 1289 tarihinde Hakk’a yürümüş olan, Kazlıçeşme Erikli Baba (Eryek) Dergahı hazeresinde medfün Yakova Dergahı postnişini Abdülgani Baba’nın Kabir şahidesini yazan zat-ı kiramdır.) Mücerret Halife Mehmet Meyli Baba’nın Kabir Şahidesi şu şekildedir.

 

Hü Dost

 

“Hayf kim el-hacc Muhammed Meyli Baba-yı reşid

Nüş idüp camı, beka’ya eyledi terk-i fena

Ehl-i mengüş olmuş idi menzil-i tecrid’de

Hem hilafet’le olup sırr-ı tariyka bir aşina

Postnişinlik eyledi bu hanigahta bir zaman

Olmuş idi salikan-ı rah-ı Pire rehnüma

Şair-i irfan idi eylerdi medh-i Ehlibeyt

Rühunu şad ide daim hamse-i Al-i Aba

Çehar alemetle dedim, Hilmi Dede tarihini

Gitti Firdevs-i beka içre bugün Meyli Baba”

Hicri 1300 (M. 1882)

 

Efendim, yörede Harabati Dergahının dışında, bir ünlü Dergah’ta Kiçevo (Kırçova, Kırcaova) Bektaşi Dergahı’dır. Tetova’nın Kolonya bölgesindedir. Yakınında Hasan Baba’nın kabri vardır. Kızılca Baba Tekyesi de denilmektedir. Şu anda Dergahın postnişini olarak görünen zat; 1981 yılında Bedri Noyan Dedebaba’dan halifelik icazeti alan Ziya Paşoli Baba Erenlerdir. Ziya Baba önce, Yugoslavya’da, Kanatlar Köyü Dikmen Baba Dergahı postnişini Selman Baba’dan, dervişlik icazeti almış olsa da, dönemin Arnavut Bektaşileri tarafından muteber sayılmamış ve Ziya Baba, bunun üzerine, Yakova Dergahı postnişini Kazım Bakali Babadan 1974 yılında yeniden dervişlik icazeti almıştır. Genellikle Mücerred postnişinlere sahip olan Harabati Dergahına karşılık, Kiçevo Dergahı postnişinleri, müteehhil seyir göstermişlerdir. Halen samimi mektuplaşmalarımızın sürdüğü Halife Ziya Paşa Baba erenlerin, eşleri olan Anabacının ismi Şefika olup, oğulları Mürteza Efendi’de halen bir Bektaşi Babasıdır. Ziya Baba “tarihi kadim” Kıçevo Dergahının yanı sıra, Makedonya Tetova’sının Leninova köyünde yeni ve modern bir dergahta inşaa etmiş olup, meydan açmaktadır.

Efendim, kalemimiz döndüğünce Tetova Harabati Sultan Dergahına ilişkin bilgilerimizi paylaşmak murad eyledik. Eksik ve hatalarımızı temiz niyetimize sayınız. Gerçeğe Hüü…

 

Kaynaklar

1.         Bektaşiliğin Coğrafi Dağılımı, Von Haslook. İst. 1991, Çeviri ve katkı, Turgut Koca, A. Nezihi Erginsoy, shf. 24

2.         Mehmet Ali Hilmi Dedebaba Divanı, Şahkulu Yayınları, Çeviri, Bedri Noyan. Göztepe, Shf. 293

3.         THE BEKTASHI ORDER OF DERVISHES. J. K. BİRGE, Luzac and Co. LTD. 1963

4.         Üsküp’ten Kosova’ya, Y. Bülent Bakiler

5.         Kalkandelen’de Harabati Sultan Tekkesi, Aydın Oy. Çev. Priştine, Yıl, 7, say. 4 Aralık 1980. Shf. 23

6.         Rumeli Bektaşileri, Max Choubller, Hayat, Tarih. Ocak, 1969, Shf. 25. Çev. Aslı Can

7.         Harabati Baba Tekyesi, Murad Küçük. Cem Dergisi, 1997, say. 61

8.         Dergah’lar Diyarı Makedonya, Murad Küçük. Cem Dergisi, 1997. Say. 63

9.         Les Tekkes’an Mache Doine (18, 19 Sıecle) (Harabati Sultan Araştırmaları) Galapa Palıcruseva

10.       Bektaşi Nefesleri, Turgut Koca. İst. Maarif Kitaphanesi, İst. 1989, shf. 199

11.       Şevki Divanı, Turgut Koca, İst. 1967, Çınar Matbaası

12.       Kırçova Dergahı Postnişini, Halife Ziya Paşoli Baba ile yaptığım yazışmalar

13.       Ata’dan veraseten mahfüz, cönk ve vesikalar.

 

Notlar

1.         Genel kanaate göre, bulunamayan Sersem Ali Baba Dergahı, Mahrem Baba tarafından tesbit olunduğu istikametindeyse de, dedebabalık yapmış bir zatın makamının kaybolmuş olması, teknik olarak mümkün değildir. Sanırım bir süre postnişinsiz kalmış dergaha mecazi ve esatirik bir hüviyet kazandırılmak istenmiştir.

2.         Metin içinde ismi sıkça geçen İştip Kır Tekke’nin bir ismi de Veli dede (Veli can) Dergahıdır. Dergahın kurucusu olan Yusuf Baba’dan, Mustafa Şükrü Baba, bir nefeslerinde şu şekilde bahsetmektedir. (Bu Dergah 1929 yılında çıkan bir yangınla ortadan kalkmış ise de bugün onarımdadır. Çevre köylüler Hamza Baba Dergahı derler.)

 

Hü Dost

 

Kızıldeli Sultan Hulefa’sından

Kudema-yı tariyk urefa’sından

Çok çerağ uyanmış hem ziyasından

Şükrü’de bir gülü Yusuf Baba’nın”

 

3.         Metinde adı geçen, Yakova postnişinlerinden Abdülgani Baba’nın, Hacı İbrahim Meyli Baba tarafından yazılmış Kabir taşı şahidesi, tarafımızdan (Cem Dergisi, Şubat 2002 Sayısında) Yakova Dergahına dair bilgiler arasında zikredilmiştir.

4.         Sersem Ali Dedebabanın Vardar yenicesinde sürgünde iken kaldığı Dergahın ismi Hayreti Baba Tekyesidir. Latifi Tezkiresinde yazdığına göre, Hayreti Baba Hicri 941 (M. 1534) yılında Hakk’a yürümüştür.

5.         Kiçevo Dergahında Hıdır Baba’nın da kabri bulunmaktadır. Tekye bahçesine köylüler “Hıdırlık” da derler.

6.         Metinde adı geçen Eştiptar (Yusuf Baba) Dergahı postnişini Hacı Mustafa Şükrü Baba’nın sağlığında yazdığı ve ölümü halinde kabir taşına yazılmasını istediği nutük aşağıdadır. Bu vasiyyet yerine getirilmiştir.

 

Hü Dost

 

Hin-i vefatımda kabir taşıma yazsınlar. Hüü…

 

“Ben şeh-i rü-yi zeminim meskenimdir asuman

Damen-i tecrid-i tuttum bana hayradır cihan

Vech-i Hakk-ı çün görüp adem’de ikrar eyledim

Ol sebebten tabi’imdir Hür-u gılman, hem cinan

 

On sekiz bin aleme tayran ile geldik kamü

Kimseye baki değilmiş gez cihanı sü-besü

“Küll-i şey’in yercei” dur ahar-i encam-ı bü

Ol cihetten arş-ü kürs-ü seyrederler naciyan

 

Aşk’ile baki’dünur cümle halayik, cümle can

Aşk’ile canlar feda kıldı cihanda gaziyan

Canını ver Ehlibeyt’e ey muhib-bi hanedan

Ram’ola her emrine cinn-i peri-yi gümanan

 

Al-i evlad bendesi’dir ehl-i kurba hem veli

Hızr-ı İlyas anlara hadim olur daim beli

On sekiz bin alemin eşrafıdır nesl-i Ali

Anlara hayran kamü ervah-ı hep Peyamberan

 

Hacı Bektaş-ı Veli’nin Şükri’ya en kemteri

Aklını yağma edüp aşk etti anı serseri

Geçti dünya lezzetinden terk’edüp can-u seri

Cennet-i didara karşı Hü deyüb hem verdi can”

15 Ramazan 1306

***************

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM ŞEVKİ KOCA’YLA BEKTAŞİLİK ÜZERİNE SÖYLEŞİLER-AYHAN AYDIN

ŞEVKİ KOCA (ARAŞTIRMACI, YAYINCI, BEKTAŞİ DERVİŞİ)

(30 Temmuz 1953, İstanbul / 5 Mayıs 2003, İzmir)

BİRİNCİ SÖYLEŞİ 

Cem Radyo, 12.06.2001

Dosttan Dostta Programı

Koyun beni Hakk aşkına yanayım

Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan

Yolumdan dönüp mahrum mu kalayım

Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan

 

Kadılar müftüler fetva yazarsa

İşte kement işte boynum asarsa

İşte hançer işte kellem keserse

Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan

 

Ulu mahşer olur divan kurulur

Suçlu suçsuz gelir anda derilir

Piri olmayanlar anda bilinir

Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan

 

Pir Sultan’ım arşa çıkar ünümüz

O da bizim ulumuzdur pirimiz

Hakk’a teslim olsun garip canımız

Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan

 

Merhaba sevgili Cem Radyo dnleyicileri, merhaba Anadolu’nun, Balkanlar’ın güzel insanları, merhaba Kazakistan’dan Almanya’ya Türk kültürünü, töresini, güzelliklerini yaşatan güzel insanlar, merhaba! Ben Ayhan Aydın bir Dosttan Dosta programında daha sizlerle beraberiz.

Bugün çok heyecanlıyım, çok kıvançlıyım, çok mutluyum, çok duyguluyum bugün sadece İstanbul’a değil bugün tüm Anadolu’ya, bugün tüm Balkanlar’a seslenebilmenin mutluluğunu, güzelliğini yaşıyorum. Aylardır sürdürdüğümüz onlarca dedeyi, babayı, halk ozanını, bilim adamını konuk ettiğimiz bu programa emeği geçen tüm canlara teşekkür ediyorum ve radyomuzu Anadolu sınırlarının dışına taşıyan sevgili Cem Radyo’nun çok kıymetli çalışanlarını, yöneticilerini de canı yürekten kutluyorum.

“Dosttan Dosta” programımız konuklarıyla sazı ile sözü ile deyişleri ile, Alevi – Bektaşi inanç ve kültürünün derinliklerini siz sevgili Cem Radyo dinleyicilerine aktarmayı bir görev biliyor, bir vazife biliyor.

Bugünkü program konuğum ise yine bu yolun, erkanın sürdürücülerinden, değerli bir isim, değerli bir araştırmacı / yazar Bektaşi süreğinin içinden süzülüp gelen güzel bir isim.

Şevki Koca hoş geldiniz programımıza.

 

Eyvallah, hoş bulduk.

Sevgi, barış, kardeşlik, dostluk insanları ayırmama, yetmiş iki millete bir nazarla bakma bu Hakk – Muhammed – Ali yolunun sürdürücüleri tarafından yüzyıllardır işlendi… Dedeler, babalar, ozanlar tarafından anlatıldı… Pir Sultanlar tarafından dile getirildi, sazlar susmadı, deyişler, türküler söylenmeye devam etti devam da edecek… Siz değerli canlar oldukça, sizin güzel fikirleriniz oldukça bu yol kalmayacak ilelebet sürüp gidecek, demokrasiden, insan haklarından Atatürk devrimlerinden yana bir Türkiye ve bir dünya özlemi ile bu aydınlık gelecek kuşaklara taşınacak. O kadar çok özelliği var ki Şevki Koca’nın bir araştırmacı, bir yazar ve alanında uzman bir isim, aynı zamanda bu yola öyle bir gönül vermiş ki tüm dünya varlığını terk etmiş bu yolun bir neferi, eri olarak yıllardır işin içine girmiş… Hem inancı hem kültürü kaynaştırmış ve gelecek kuşaklara aktarma gibi büyük bir mücadele de veriyor.

Birçok kitabı yayınlandı, birçok dergide makaleleri, araştırma – ları, incelemeleri yayınlandı ve yayınlanmaya devam ediyor.

Bu gelenek ve kültür içerisinden süzülüp gelmek aynı zamanda sorumluluk gerektiriyor çünkü tarihten alınmış olan miras gelecek kuşaklara aktarılırken yaşayan bir inanç ve kültür olarak da gençlere özellikle birçok şeyin verilmesi, doğru şekilde aktarılması gerekiyor.

Bu nedenlerle sorumluluk biraz daha artıyor sizler ve bizler açısından kolay bir yol değil, öyle değil mi?

 

Son derece haklısınız. Özellikle taşıdığımız Batıni yükün önemine ve içinde yaşadığımız ülke koşullarını da göz önüne alırsak bu yola emek vermiş olanların sadece ilmi değil aynı zamanda siyasi, sosyal, hukuki her alanda bir başka sorumluluk yüklendiği de ortada.

 

Sizinle şu anda bir güzelliği ve mutluluğu yaşıyorum benim uyduya geçtikten ve tüm dünyaya seslenmeye başladıktan sonraki ilk programım ama diğer arkadaşlarım, dostlarım daha önce de programlarımı yaptılar.

Şimdi birçok kıtaya sesleniyoruz; Kazakistan’dan, Almanya’ya kadar bizi dinleyen canlar var. Beni şu anda televizyonu karşısında diyeceğim çünkü radyolar yanında şimdi uydu marifetiyle televizyonla halka ulaşıyoruz. Bizi şu anda Gümüşhane Şiran Çal Köyü Muhtarı Cemal Gündüz dinliyor, Almanya Berlin’den sevgili dostum Dr. İsmail Engin dinliyor, Bulgaristan Razgrat’tan Veysel Bayram dinliyor, çok sevgili annem de Ankara Mamak’ta beni dinliyor ayrı bir mutluluk çok duygusal bir an benim için, çok sevinçliyim o mutluluğu da aynı zamanda sizinle paylaşıyorum.

Biraz sonra değineceğimiz konularla mutluluğumuz daha da artacak.

Siz araştırmacı lafının arkasını dolduran güzel bir isimsiniz. Araştırmak demek sadece yazılı metinler üzerinde yapılan birtakım fikri jimnastikler, yorumlar, okumalar değil de bir de alan araştırmaları var bunun önemi yadsınamaz. Siz fırsat buldukça olanaklar ölçüsünde birçok ülkeyi de gezdiniz ve en son bugünkü programımızın ana konusunu teşkil edecek son seyahatinizden bahsedeceksiniz… Makedonya, Mısır, Bulgaristan, Girit birçok ülkeye ziyarette bulundunuz. Nasıl doğdu bu fikir, bu geziler nasıl başladı, nerelere gittiniz?

 

Naçizane söylüyorum bu yola bir çivi çakan kim varsa onun kulu kölesi olurum, öncelikle bunu söylemek arzusundayım. Bu konuşmanın başında da Cem Radyo’nun değerli dinleyicileri, Fakiri tanıyanlara ayrıca saygı, sevgi ve aşkı niyazlarımı iletmek istiyorum. Mesele Fakir burada didaktik olarak bir şeyler anlatmak istemiyor, bu meseleyi hatta sohbeti de aşan muhabbet anlamına getirmek gerekiyor. Çünkü sohbette birisi anlatır birisi de dinler, sanki medrese de hoca var elinde falaka karşı da öğrenci var. Muhabbette karşılıklı iletişim vardır, hüb kökünden gelir Kur’an’ı Kerim’de. Muhabbet karşılıklı olduğu için sohbetten farkı vardır. Kabul buyurursanız analitik bir program yapmaktan ziyade daha muhibbi, daha didari, daha cemali bir program haline getirmek istiyorum ve bunu bir muhabbet formatına indirmek istiyorum.

 

Eyvallah, bizim programımızın özü de bu aslında.

 

Ünlü Mimar Sinan, Selimiye Camii’ni yaparken, bitirmiş camiyi karşısına geçmiş bir seyredeyim şu eserimi demiş; kubbeye bakmış, minareye bakmış bir de küçük çocuk seyrediyor yanında, evlat beğendin mi demiş camiyi, vallahi amca yaptın ama bunda bir sakatlık var demiş, nesi yanlış demiş Mimar Sinan, minare yamuk demiş, olacak iş değil ama çocuk doğru söylüyor, nasıl anladın demiş Mimar, kubbenin üzerine doğru gidiyor minare yarın orada namaz kılacaklar minare devrilirse herkes ölecek demiş, hemen çağırın ameleleri diyor Mimar Sinan, minareye bir ip bağlıyorlar, oğlum sen de karşıya geç diyor. Bunlar çekiyor düzeldiği zaman emir ver dursunlar diyor, adamlar çekiyorlar oldu mu oldu demiş çocuk; tamam demiş, düzeldi bırakıp gitmiş.

Bu çocuğun sözüne uydum böyle işler yaptırdım… Niye yaptırdım bunu?, “Bir şeyin şuünu vukuündan beterdir” demiş. Bu çocuğun söz yarın büyür Mimar bir cami yapmış ama minaresi yamuk diye. Hadiseleri erenlerimin nazarlarının gözünde de bu açıdan bakarak izah etmek istiyorum. Biz doğru olan caminin minaresini düzelteceğiz, yoksa zannedildiği gibi izlenimlere ekosantirik düşüncelere bir anlamda meyil vermek arzusunda değilim.

Bizim tarih kültürümüzde bir harp tarihi anlatılır bizde bildik bileli, bir kültür tarihi anlatılmaz. Bütün Osmanlı tarihine bakın hatta eski Selçuklu tarihlerine; genellikle didişmeler üzerine kurulmuştur tarih, oysa bir de kültür tarihi vardır toplumun ve Diyarı Rum’a, Hacı Bektaş-i Veli’nin teşrifleri ilim getirmiştir. (Sanıldığı gibi Hacı Bektaş-i Veli 80 yaşında değil 26 yaşındaydı) Diyar-ı Rum dediğimizin de sınırı yok, ilmin varabileceği sınırdı orası. Genellikle de Tariki Bektaşiye Kültürü ve Ehlibeyt eksenindeki büyük kültür daima bunu bir saptama olarak söylüyorum, Ortodoks Hıristiyanlığı üzerinde yürümüştür. Ortodoks Bizans İmparatorluğu 17 tane Haçlı Seferi görmüştür ama bu Haçlı Seferleri sadece Müslümanlara yönelik değildir. Bilinmeyen taraf buradadır, aynı zamanda dönemin her gelen Bizans İmparatoru gelen bu adamları kendisinden uzaklaştırmaya çalışmıştır. Çünkü bunlar Hıristiyan, Müslüman demiyor herkesi talan ediyor, Katolik zihniyetidir bu oysa Ortodokslar bunlara karşı bir mukavemet ağı koymuşlardır ve dikkat edin bütün Fütüvvet yolları da Ortodoksların üzerinde olmuştur.

Osmanlı’nın gidebileceği en son sınır Avusturya, Macaristan’ı geçmiştir ondan sonra Katolik alemi başlamıştır, yedi düvel bir olmuştur. Bütün Balkanlar olsun ve bütün Osmanlı toprağının üzerinde olsun Antakya’sından nereye kadar giderseniz gidin Hıristiyan kültürü de Ortodoks kültürü üzerinde yaşamıştır. Ortodoks kültürü, Bektaşi kültüründe bir uzlaşma vardır. Sözgelimi Alevi, Bektaşi düşüncesinde o eksende fakir Orta Asya’ya da gitmişimdir çeşitli yörelerine, hiçbir yerinde bizde yaşanan bir Alevi, Bektaşi ekseni göremezsiniz; isterseniz Ahmet Yesevi’nin memleketine gidin, isterseniz geniş alanları dolaşın…. Dolayısıyla bütün düşünce sistematiği Hacı Bektaş-i Veli’nin girişi ile başlayan Anadolu topraklarında Balkanlar’a kadar giden Ortodoks mekanları üzerindedir. Fütüvvet yolu dedim enteresandır, bugün biz seyahatler yaptığımız için zaman zaman temaslar da yapıyoruz. Fütüvvet yolu Bulgaristan’ın kuzeyinden gitmiştir daima, Osmanlı’nın yayılma politikasının içinde de bu vardı. Çünkü Bulgaristan’ın güneyinde yol yok, iz yok orduyu geçiremezsin ve askerin gidebileceği yere önce kolanizatör dervişler gitmiştir her zaman. Yani önce gönül fethi yapılmıştır; sadece kılıç zoru ile hiçbir yere varamazsınız.

Aşağı yukarı 650 – 700 yıllık bir Osmanlı sadece kılıç zoru ile almaya kalkışılsa 700 sene sürdüremezdi. Bu birlikteliği, bu çeşitli dinlerden, çeşitli kültürlerden, çeşitli örflerden bileşkelerden olan düşüncelerin bir büyük insanlık düşüncesinde örtüşmesiydi.

Bugün Bulgaristan’a gidin Kuzey Bulgaristan’a orada birçok Hıristiyan’ın yanı başında da bir Bektaşi yatırı göreceksinizdir, hala da öyledir. Hıristiyan’ın çocuğu olur Bektaşi babasına götürür başını okutturur, onlar için fark etmez bir aziz kültürü gelişmiştir, bir Alperen Kültürü gelişmiştir. Bugün teknik olarak anlatıldığında mesela Kuzey Bulgaristan’a Demir Baba’dan çıkın Razgrat’tan, Hasköy’e gidin Otman Baba’ya, Demirviran’a gidin, Kızılcıkburun’a gidin, Karalar’a gidin nerelere giderseniz gidin Kuzeyinde Bulgaristan’ın bir aziz, bir Bektaşi yatırı görmemek mümkün değildir… Ama hemen yanında bir Ortodoks kilisesi ve Ortodoks azizi de görürsünüz.

Bu nasıl bir eklenmedir pek tarifi mümkün değil; ama ortak bir insanlık düşüncesinin ortak paydasını yaratmış gibi bir düşünce oluşturuyor. Mesela bizim 1826’da bir ünlü Yeniçeri katliamı ve Bektaşi tarikatının kapatılması vardır, esasen o enteresan bir gelişmedir, 1826’da diğer tarikatları da serbest Bektaşiliği kapatıp diğerlerini serbest bırakmışlar görünse de zamanında onlar da bundan payını almışlardır. Bu büyük bir kırılma olmuş II. Abdülmecit zamanı 1869 – 1870’lerde dergahlar yeniden açılmış ama dergah eski kristirazosyonda açılamamış hiçbiri. Çünkü bugün Kuzey Bulgaristan’da olsun, Makedonya’da olsun, Üsküp’te olsun, Razgrat’da olsun akla gelen Balkanlar’ın neresi aklınıza gelirse; artık Yunanistan’ı olsun, Mora’sı olsun, Balım Sultan Erkannamesi ile Kaygusuz Abdal Erkannamesi arasında sıkışmış bir düşünce ekseni görürsünüz.

Kuzey Bulgaristan’ın Avlonya’sına bakınız bir tarafında Balım Sultan Erkannamesi’ni yürüten bir yapı göremezsiniz, daima Kaygusuz Abdal döneminin hatta Kızıldeli süreklerinin, Otman Baba süreklerinin erkannamesine dayalı cemler görürsünüz. Burada kimsenin de bir suçu yok burada büyük bir düşünsel kırılma olmuş. 1924’lere gelmişiz Cumhuriyetin başına ikinci bir kırılma yaşanmış Pir evi kapanmış. Pir evi, Hz. Pir’in bulunduğu Hacı Bektaş İlçesi Pir evi ve bağlı bulunan dergahlar kapanmış, 677 sayılı hukuki kanunla, ikinci travma daha yaşamışız.

Canlar sanıyorlar ki, köylerinde yeni keşfedilmiş gibi bir Alevilik, yeni keşfedilmiş gibi bir Bektaşilik görüyorlar, oysa bu büyük kültür 700 yıldır Balkan’ından Trablusgarp’ına kadar; Cezayir’inden Gürcistan’ına kadar vardı.

Bugün Sarı Saltık’ın Dazing’de kabri vardır, Rusya’da kabri vardır, Bohemya’da kabri vardır, Babadağ’da kabri vardır, Kıbrıs’ta kabri vardır, Bayraktar Baba Dergahı’nın altında… Yani canlara tenzihen söylüyorum biz bu düşünceyi yeni keşfetmedik; fakat imkanlarımız ve şartlarımız bize yeni karşımıza çıkardığı için tabiri caizse Cenabı Hak sevdiği kuluna merkebini önce kaybettirir üzer, sonra buldururmuş bizim yaşadığımız biraz da ona benzedi.

 

Yüzyıllardır yaşıyor bu inanç ve kültür ve yaşayacak. Hakk – Muhammet – Ali’yi söylüyor, dostluğu, barışı, kardeşliği söylüyor, Alevi – Bektaşi inanç ve kültürü, sizin de çok güzel belirttiğiniz gibi Balkanlar’a kadar uzandığı Gürcistan’ına, Kafkasya’sına… Anadolu’nun değil Ön Asya’nın, Balkanlar’ın her tarafına kadar uzandı bu dostluk ve barışı öğütleyen inanç. Bu kültür o kadar geniş bir coğrafyaya yayılmış ki mesela Mısır’a kadar gitmiş. Mısır deyince piramitler, Nil ve Kahire akla geliyor fakat elbette ki Alevi – Bektaşi inancının da merkezlerinden birisidir, Mısır.

Niçin Mısır, oraya gitmekteki amacınız neydi, ne gördünüz, ne buldunuz Mısır’da?

 

Düşünce sistematiğimizin bir kere açığa çıkması lazım. Bektaşi ekseni batıni bir yoldur; yani zarfa değil, mazrufa önem verir. Dolayısıyla medreseyle ilgilidir, tekkeyle ilgilidir, dış yüze değil, iç yüze önem verir. Dolayısıyla bir tekke kültürü vardır Bektaşi yapılanması içerisinde. Kaygusuz Abdal Sultan’ın bir dergahı var Kahire’de. Bu birçok kitapta Kasrül Ayn Tekkesi ile karıştırılır. Kahire’de iki tane dergah var; bir Kasrül Ayn Dergahı sahildedir. Mukattam Tepesi’ne Doğru, Kaygusuz Abdal El Magaravi Dergahı’dır.

Kaygusuz Abdal bilindiği gibi Abdal Musa Sultan’ın halifelerinden Alaiya Beyi’nin oğlu ve aldığı görev üzerine Mısır’a gidiyor. Mısır’da irşadlar yapar ve dergahlar kurar kendisi de orada bir mağaraya girer ve orada sır olur El Magaravi Dergahı derler, sır olduğu mağarayı da gösterirler. Kaygusuz Abdal’dan 1945’e kadar bütün mücerret postnişinler buradan gelmiştir, çok yüksek bir dergah kültürü yaşamışlar ve son postnişin de Ahmet Sırrı Baba idi. 1956 yılında Cemal Abdül Nasır burada iktidara geldiği zaman dergahı kapattı. Fakir’in de bu noktada bir girişimi olmuştu zaten. Bu dergahın yazılı belgelerinin hepsi Norveç gibi, İsveç gibi Felemenk ülkelerin üniversitelerin hepsine kayıtla devir oldu. Hatta nazarlarıma biraz sonra göstereceğim Hülya Küçük Hanımefendi var, Konya Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Görevlisi, şu anda İsveç ve Hollanda’da staj yapıyor, o evrakların hepsini buldu ve fakire birer fotokopi yolladı. Yalnız bu dergahın bazı emanetleri var ki, Fakirin girişi de o noktada oldu, Mısır Kültür Bakanlığı nezdinde olduğu için siyasi bir mahiyet taşıyor; yani bizim almamız teknik olarak mümkün değil devletten devlete geçecek. Türkiye’deki Kültür Bakanlığı’nda bu konuda duyarlılık göstermesi gerekir.

Zaten bu konuda birtakım naçizane girişimlerim oldu ve devam da edecek. Orada dergah duruyor üzerine bir atom santrali yapmışlar ama dergahın bütün yapılanması duruyor, bütün kabirleri duruyor. Hatta Ahmet Sırrı Baba’nın kabri üzerinde kendi heykeli de vardır, ona kadar kurulmuş onun üzerine bir şapka giydirmişler santrali kurmuşlar.

Çok özel bir izinle girilebiliyor içeriye, dergahı almak mümkün değil, artık orası milli bir devlet. Artık böyle bir iddia sahibi içinde olmak komik. Ama emanetleri almak mümkün, kütüphanesiyle, meydan emanetleriyle ve bunları ya Pirevi’nde Hz. Pir’de yada daha merkezi bir yerde sergilemek ve bu kültürü de Mısır’da da bir kültürümüz olduğunu, bir tasavvuf kültürü olduğunu anlatabilmek için bundan da somut birtakım simgeler bulamayız, yaşantılar bulamayız.

Sadece Mısır mı, Girit. Şu anda yeni bir girişim var; Resmo, Kandiya ve Hanya Dergahları var. 1945’lerden sonra oradaki insanları aldık, buradaki insanlar oraya gitti, ne oradaki Giritli olabildi, ne de oradaki Türk burada Türk olabildi. Bu karışık bir iş oldu. Orada bir kültür kalmış, dergahların hepsini Ortodoks politeni onardı. Onların da Yunanistan’la zannediyorum milli bir devlet olabilme, Giritlilik şuuru var, kendilerine bir alt tarih arıyorlar ve burada da Rodos’un Kanuni döneminden beri fethinden beri, Rodos olsun On İki Adalar’da olsun bir Alp eren kültürü var, bunlarla bütünleşmişler. Dolayısıyla bu kültüre o kadar sahip çıkıyorlar ki, dergahlarınızı onarmışlar.

 

Bu kültür, bu inanç, bu sevgi, bu aşk işte nasıl işlenmiş ilmik ilmik dört kıtaya bu anlaşılıyor anlattıklarınızla. Ama andaki acı durumu da var. Sadece şekil değil, öze köz şeklinde girmiş ve artık o közlerin alevlenmesi gerekiyor. Alevi – Bektaşi inancı dediğimiz zaman insanı merkez alan, 72 millete bir nazarla bakan çok derin bir felsefenin, çok derin bir felsefi ürünü olan bir inanç uzanıyor başka başka diyarlara… ve Mısır ve Girit. Çok ilginç gerçekten bu seyahatler esnasında edindiğiniz izlenimler belki de ilk kez duyuluyor bunlar.

Girit hakkında belki tarihte bildiğimiz şeyler var ama günümüzde neler olup bitiyor, bunları bilmiyoruz.

 

Çok enteresan şeyler vardı. Tire’de Horasanlı Ali Baba vardır, kabri de vardır. Fakat orada enteresan bir gelişme oldu; biz Tire’deki Ali Baba Dergahı’nı elimizden çıkarttık, Atatürk’ün kanunla verdiği dergahı koruyamadık, örnek vermek açısından söylüyorum. Elli yıllık kopuştan sonra bir Ortodoks metropolitenliği dergahı onarıyor gelin bize postnişin verin diyor. Mesela yine Bulgaristan, bizde yanlış anlaşılan bir şey vardı; Bulgaristan Bektaşiliğinde Romanya Bektaşiliğini de saymak lazım çünkü bu Balkan sınırları her zaman değişiyor şimdi de değişti biliyorsunuz, dün Makedonya’da olan bugün Sırbistan’a geçiyor yarın ne olacağı belli değil. Bulgaristan’ın kuzeyi aynı zamanda Romanya’dır yani öyle insanlar görürsünüz ki 1940 yılına kadar Romanyalıdır, 1940’tan sonra Bulgar vatandaşıdır.

Balkanlar’da böyle bir şey var, orada Hasköy Haskova, Tekke Köyü vardır; Odman Baba’nın Velayeti’nin olduğu yerler… Zaten 20 haneli bir köy orası, Ustrunca vardır, Razgrat’da Demir Baba vardır. Bunlar aynı zamanda Romanya sınırına o kadar yakındır ki, o tarafta da birçok evliya bunlarla örtüşür. Turgut Baba’nın saptaması içinde Sarı Saltık’ın yine Romanya sınırı şimdi bir kısmı Bulgaristan içinde kalmıştır Kalikra diye geçer yada Kili diye geçer.

 

Tutrakan diye bir yer var. Biz geçen sene biliyorsunuz oraları ziyaret ettik Tuna Boylarına, Romanya sınırlarına kadar ilerledik ve gerçekten çok benzer özelliklere sahip bu yöre insanı kültür bakımından.

 

Enteresandır. Ünlü şair Nazım Hikmet sürgün yıllarında Varna’ya gider o ünlü peynirli pide getirdiler, diye güzel şiirini yazmıştır özlem yaratan, ama şiiri enteresan bitirir. Bugün peynirli pide getirirler memleketinde, insanın kendi evi, kardeş evinde gibi olmuyor der. Yaşamak güzel, kardeşim şiirlerinde Varna sınırlarında Sofya’da yazmıştır. Çünkü kendinden bir parça bulmuştur orada.

 

Biz de büyük bir hayranlıkla gezdik. İçim o kadar oralara kaynadı ki, kesinlikle Anadolu’dan ayırt edemedim oraları. Sizler de gidip gördünüz, bizler de gördük tabiatıyla, topraklarıyla, insanıyla çok özdeş yönler var Anadolu insanıyla. Kısmet olursa yine gider görürüz bu sefer inşallah sizinle gideriz.

 

İnşallah. Birtakım hayıflanmaları var Fakir’in. Şehitlik Dergahı vardır. Bırakın yurtdışını şu anda Boğaziçi Üniversitesi’nin sınırları içinde şu anda bütün duvarları yıkılmıştır ama bütün kabirleri oradadır hazirenin. Yani yeniden yapma imkanı da vardır ve bütün mütevellisi de üniversiteye devir olmuştur bugün.

Günümüzde Karyağdı Baba Dergahı vardı.. Şimdi dergah yok ortada. Yani neye sahip çıkıldığını neye sahip çıkılmadığını, değerlerimize sahip çıkılmazsa bir başka ifade ile söyleyeyim, Muhiddin-i Arabi Hazretleri’nin bir sözü var; “geçmişinde yenilik olmayan, geleceğinde de yenilik yapamaz” diyor.

Geçmişinde bir devrimi olmayan devrimci olmayan, gelecekte de devrimci olamaz; geçmişte ilerici olmayan gelecekte de ilerici olamaz; geçmişte aydın olmayan gelecekte de aydın olamaz. Bu bir köprüdür. Tetova var, Balçık Bulgaristan’da. Orada Akyazılı Baba Türbesi vardır, Akyazılı Baba Odman Baba’nın dervişlerinden. Yine şükretmek gerekiyor iyi – kötü kabirler duruyor, orada aşure kaynatıyorlar; Hıristiyanlar ve İseviler de geliyor. O kadar geniş bir coğrafyada o kadar geniş bir kültür ki aslında lokal olarak bir tek yere gidip detaylı araştırma yapmak gerekiyor.

Fakirin yaptığı gibi pır pır pır olmuyor bu hadise. Çünkü tarih kitaplarının dışında o insanla güzel, o yaşayan insanla orası güzel, İstanbul’u eskisi gibi yapsak ne olur, eski insanları içine koyamadıktan sonra. Yaşar Kemal’in güzel bir sözü var “o güzel insanlar, o güzel atlara binip gittiler” o güzel insanları da bulmak ve yerleştirmek gerekiyor. Bir evi şereflendiren, içinde yaşayan insan ise bir mekanı, bir düşünceyi şereflendiren de onu hak etmiş insandır. Yine Gerlova yada Bulgaristan’da adım başı göreceksiniz nereyi gezseniz bir evliya vardır. O bazı evliyaları ziyarete dediğim gibi İseviler de gelir, Kuzey Bulgaristan’da Gök Oğuzlar vardır, Patriotlar vardır, Pomaklar vardır… Değişik etnik kültürden yapılar vardır, farklı örfleri dahi olmasına rağmen onların önce bir çocuğu olursa; önce Ortodoks papazına götürür, sonra bulursa Bektaşi yatırına okutur, sonra bulursa bir Rufai babasına götürür. Yani iç içe bir kültür bunu ayırmak çok zor.

 

Ben de Birinci Bulgaristan ziyaretim esnasında tanık olmuştum, bir Türk ailesi gelmiş adak adamış, kurban kesmişti Kızana Türbesi’nde. Dediğiniz gibi Türk, Bulgar, Hıristiyan farklı inanç ve kökenlerden herkes gelip adak adıyor, çocuğu olmayanlar çocuk diliyorlar, dua ediyorlar… Ateşler yandı, lokmalar pişirildi ve dağıtıldı.

 

Bugün Makedonya’da Tahir Emini Baba’nın bulunduğu bir dergah var. Şu anda postnişini olduğu canlı bir dergah, yaşayan bir Bektaşilik var. Biliyorsunuz bu Sosyalist sistem dağıldıktan sonra bütün bu ülkeler eski kültür varlıklarının inanışlarını aldılar, dergahlarını aldılar. Yine Kosova’da olsun, Arnavutluk’ta olsun oralarda haklar alındı. Yalnız birtakım şeylerde hata yapıyoruz gibime geliyor. Bu ülkede 40 yıl sosyalist iktidar altında kaldılar diyoruz üretemediler, Yunanistan hiç sosyalist iktidar altında kalmamasına rağmen orada Bektaşi dergahlarıyla dolu hepsi ölü. Sosyolojik bir problem var; Macaristan, Arnavutluk, Yugoslavya hatta Polonya, Bulgaristan akla gelebilecek her ülke orada karada hepsi sosyalist sistemin altında, diyoruz ki bunlar kültürünü geliştiremedi. Yunanistan hiç sosyalist sisteme girmemesine rağmen Reni’de vardı, Kesriye’de vardı, Katerin Dergahı vardı, postnişinleri vardı onlar orada niye yürümedi öte yandan Girit’te mübadele vardı diyelim, şimdi sosyolojik bir analiz yapmak gerekir derken bunu kastediyorum.

Yerinde lokal çalışmalar yapmak gerekiyor o insanlarla. Böyle afaki Fakir’in anlattığı gibi konuşmakla bir şey çözmüyor.

 

Siz o güzel izlenimlerinizi bizimle paylaştıkça bilmeyenler biliyor, duyuyor çok önemli bilgiler aktarıyorsunuz şimdi kaç kişi gidip Kaygusuz Abdal Dergahı’nı görebilir, işte siz ne güzel gidip / geldiniz anlatıyorsunuz; Girit’teki olaylar, Bulgaristan’daki olaylar. Bu kültür bu inanç değerli dedelerin, babaların, ozanların sayesinde buralara geldi derken bunu tabii abartmıyoruz birilerinin söylediği gibi, onları çok ön plana çıkararak dergahları, bu inanç gözelerini, inanç temsili yerlerini çok ön plana çıkararak biz bir şeylerin peşinde değiliz. Bilakis biz bir gerçeğin teslim edilmesi boyutunda bir hizmette bulunuyoruz. Eğer Hacı Bektaş-i Veli, eğer Abdal Musa, Kızıldeli, Odman Baba gerçekten bu yolun bu inancın çeşmeleri olan bu büyük insanlar; evliyalar, erenler bu düşünce insanları, bu Pir Sultan Abdallar, Şeyh Bedreddinler, Kaygusuz Abdallar bu güzel felsefeyi bu büyük coğrafya içerisinde hakkı ile yaymamış olsalardı bugün bu inancın devam etmesi mümkün olur muydu?

Bir gerçeği de teslim etmek gerekmez mi, bugün milyonlarca insanın gönül kabesi olmuş bu büyük isimler, bu büyük dergahlar, bu ulu zatlar gerçekten de bizim yüzyıllar sonra bile önümüzü aydınlatmıyorlar mı, bizim yıldızlarımız kılavuzlarımız değiller mi?

Elbette biz bunları zikredeceğiz, onları anlatacağız, onların yolunu sürmeye çalışan değerlerimizi de mikrofonlarda sizlere sunacağız, onların fikirlerini aktaracağız, bu bizim görevimiz.

 

Sadece görev olsun diye değil, giyilmiş bir hilat bu her şeyden önce bir aydın sorumluluğudur. Çünkü başkası adına giyilir. Konuşmamızı türbeleri, dergahları gezerek anlatmıştım. Fakir şöyle bir notlarıma baktım mesela tabii bu sınırlar değiştiği için eski kitaplarda Sırbistan sınırları içinde gösterilen bir yer bugün farklı yerde olabiliyor. Mesela Tetova Kalkandelen vardır, orada Harabati Dergahı var ve başında şu an bir Bektaşi babası var fakat burası Sersem Ali Baba tarafından inşaa edilmiş, kurulmuş bir X Bektaşi dedebabası kabul edilir, Sersem Ali Baba’nın bir kabri de Hacı Bektaş İlçesi’ndedir bu merkattır orada. Yani vurgulamak istediğim Komonovası’ndan, İştip’te Köprülü denilen yerde işte o köprülülerin çıktığı yer devşirme olarak geldikleri sadrazam köprülülerin bulunduğu yerler. Bosna’da birçok Bektaşi dergahı göreceksiniz ve inanç mekanları göreceksiniz, yine Yunanistan’da Koşu Kavak’ta göreceksiniz, Selanik’te göreceksiniz, Reni’de göreceksiniz, Kesriye’de göreceksiniz. Hatta burada pek alınmamış Vodorina’da, Odra’da, Eski Cuma’da, Bucak’da, Aya Dimitre Ayazması’nın hemen kıyısında Ali Paşa Dergahı göreceksiniz o kadar iç içe bir kültürü göreceksiniz gittiğinizde. Dediğim gibi lokal olarak analiz etmek gerekmektedir. Böyle üstünden bakarak Nurettin Caca’nın havuzu gibi çözmek mümkün değil bu hadiseyi.

 

Aydın olmanın gereği dedik. Gerçekten de eğer tarihimizi, inancımızı, kültürümüzü bu büyük değerleri biz tanımazsak, bilmezsek nasıl geleceği inşa edebiliriz ki? Yani bizden önce yaşayan bizim atalarımız, bizim dedelerimiz bu topraklar üzerinde yaşayan insanlar nasıl bir dünya kurdular, nasıl bir sosyal kurum, inanç kurumu, kültür kurumu içerisinde yaşadılar, nasıl bir toplumsal düzen içerisinde yaşadılar? Biz bunu anlayamazsak, çözemezsek, buraları araştırmazsak, bunların eserlerini okumazsak şu andaki noktamızı nasıl tespit edebiliriz ki? Toplum yaşayan bir organizmadır, çünkü insanlardan oluşmuştur. İnsanların gelenekleri, görenekleri, bunlar yaşıyor değil mi, siz bunları da gördünüz?

 

Eyvallah erenlerim. Fakir çok didaktik bir örnek nazarlarıma arz etmek istiyorum. Birkaç sene önce iş hayatı gereği Kayseri Develi’ye gitmiştim, eski adı Everek’tir. Eski bir Ermeni kentidir, Everekli Seyrani, Aşık Seyrani’nin memleketidir. Orada dediler ki bir yatır var, Şevki Derviş gider misin? Kim dedim bu yatırda yatan? Havadan Baba, dediler. Nerede bu yatır gösterin, gidelim, dedim. O zaman yol yok, iz yok, koca bir dağı yürüyerek, aşarak gittik türbeye. Vardık, içeride baktım Bektaşi emanetleri var… Oldukça eski bir şey, bir de kabir taşı gördük; Havva’dan Baba ismini okudum. Yani herhangi bir eğitim görmemiş annesinden doğduğu gibi baba anlamına bir sözcük… Havva’dan Baba olmuş Havadan Baba… Ulaşamazsan oraya, o da o hale geliyor.

Göynüklü Emir Sıkkyin Baba vardı, Pir Ali Aksarayi vardı bunlar Melamiyedendir. Mesela Ahmet Sarban Baba vardır, Kaygusuz Abdal ismi ile de yazı yazar, zannederler ki Alayiye Beyi Kaygusuz Abdal… Evet onlar da Ehlibeyt dostudur ama Alevi – Bektaşi ekseninde değillerdir, kurum olarak değillerdir. Gönül olarak başka eksen yok zaten tartıştığımızda gönül değil, kurum olduğu için problemler çıkıyor.

 

En azından çok basit ve somut bir örnek, yüzyıllar boyunca Kul Himmet ve Kul Himmet Üstadım aynı ozan olarak anılmışlar yani Kul Himmet veya Kul Himmet Üstadım ne fark eder ki denmiştir… Aynıdır ikisi de isimler aynı gibi zaten. Şiirler aynı konuları işliyor zaten, denmiştir. Halbuki ikisi ayrı ozanlardır, bu son dönem de çözüldü ikisinin ayrı ayrı kitapları çıktı İbrahim Aslanoğlu bunları neşretti ve ortaya bir gerçek çıktı. Uzun yıllar boyunca belki insanlar her ikisini de birbiriyle özdeşleştirerek anmışlardı.

 

Tabii gönülde fark etmiyor. Mesele kurumsal yapı içinde oluyor. Bektaşi terminolojisinde Sarı Saltık, Noel Baba karşılığı alınır. Demre’de hayatta kar düşmemiştir ne geyikle kızak yapmış ne bir şey Noel Baba.

Sarı Saltık Danzing’te Kaligra’da zamanında gidiyor oradaki bir derebeyinin Hıristiyan çocuklarını kurtarıyor; hu dediği için, ho diyor bugünküler. Ho getirdim çocukları, deniyor..

Bektaşiler onun için Sarı Saltık bayramı olarak kutlarlar Noel’in birinci gününü.

Düşüncemiz farklı olunca kaynaklarımız da farklı oluyor, Leskovik, Başkak, Fraşeri, Ketre, Bermaş, Görüce, Turan, Kanakuru… daha sayabilirim Kuzey Epir’in güneyinde ve altında yüzlerce dergah var, yüzlerce evliya var. Yani bir düşünceyi sadece uygulamak istediğin kılıçla götüremezsiniz erenlerim; muhakkak onu tatbik eden bir ilahi insanlık kavramı vardır, büyük insanlık düşüncesi vardır ve bu büyük azizler hakikaten o feodal baskı altında ezilen Ortodoks toplumlarına bu meşaleyi sunabilmişler, zannediyorum bunun anlaşılmasıyla Türkiye içinde bulunduğu birçok sıkıntıyı da aşacak. Yeter ki tarihe bir başka gözlükle bakmasını bilin.

 

Yüzyıllar boyunca defteri dürüldü, ilden ile sürüldü bu insanlar… hep yanlış tanıtıldı, yanlış anlatıldı, karalandı, horlandı, dışlandı. Ve sevgili, çok değerli, bu ülkeyi onlarla var eden Sünni vatandaşlarımıza da çok yanlış anlatıldılar.

Yüzyıllar boyunca bir karalama sürüp gitti… Aslında aynı Türk, aynı kan, aynı bayrak, aynı vatan bunlar da sloganvari sözler değil. Biz burada bir güzelliği anlatmak istiyoruz, güzelliği paylaşmak istiyoruz.

Gerçekten de bu vatan, bu topraklar, bu insanların Alevi’si ile, Sünni’si ile, Bektaşi’si ile, Mevlevi’si ile yeter ki insanlar birbirlerine yanlış tanıtılmasın, yanlış anlatılmasın… Gerçekler gün yüzüne çıktıkça, güzellikler gün yüzüne çıktıkça görülecektir ki kökte bir fark yok.

 

Güzel insanlık düşüncesi herkes için geçerlidir. Merhum Turgut Baba şöyle bir söz söylerdi; “Cenab-ı Hak Müslüman’ın bahçesine taş yağdırıp da, gayri Müslim’in bahçesine yağmur yağdırmaz; ya da tersini yaptırmaz” derdi. Çünkü O adildir. Bugün Afganistan’dan Yemen’e kadar insanlar yoksulluk içinde, çile içinde… Başka devletlerin oyuncağı olmuşlar… Yahu sana hastane lazım değil mi, sen çocuğunun tahsilini yaptırmak istemiyor musun? Bu dertler herkes için ortak değil mi? Sünni’si için de ortak, Alevi’si içinde ortak, Halveti’si için de ortak, Celveti’si için de ortak. Herkes çocuğuma daha iyi bir tahsil yaptırayım, içinde bulunduğum konumdan daha iyi bir konuma çıkayım demek istemez mi? Mesele bunu kavrayabilmektir. Bu büyük azizler bunu vermeye çalışmışlardır yani bir aidiyetten kurtarmaya çalışmışlar.

 

O yüzden de tüm yeryüzü insanlığının ortak yolu olmuşlar.

 

Eyvallah. Başka manzumesi var mı erenlerim.

 

Ne güzel özetlediniz, ne güzel anlattınız. Bu güzel fikirlerin sahibi, bu güzel araştırmaların sahibi Şevki Koca’nın eserleri var, çalışmaları var bu güzel uğraşlar kitap çalışmalarına dönüştü, en başta da söylediğimiz gibi birçok dergi makalesi de var Cem Dergisi’nin de yazarlarından aynı zamanda. Bu izlenimlerini de Cem Dergisi aracılığıyla siz sevgili Cem Radyo dinleyicilerine de aktaracak daha kalıcı olacak fotoğraflarıyla bu izlenimleri daha kalıcı bir şekilde gelecek kuşaklara aktarabileceksiniz okuduktan sonra. Hem yayınlanmış hem de yayına hazır birçok çalışma var. Bir önceki programda Sayın Ahmet Hezarfen ile sohbet etmiştik, rahmetli Nejat Birdoğan kendilerine Odman Baba Velayetnamesi vermişti bunun çevrilmesi gerektiğini söylemişti gözlerim kapalı giderim demişti. Aslında gözleri hiç de kapalı gitmiyor çünkü o çalışmayı zaten siz yaptınız.

 

Fakir’in evinde Göçek Abdal Ankara Cebeci Kütüphanesi’nde de vardır bunlar. Zeytinburnu tarafında Taki Baba diye bir zat var onun elinde de orijinali var, İzmir’de Nazım Akbaşlı diye bir canımız var onun elinde de bir orijinal var yalnız versiyoneldir. Fakir’deki versiyonu Derviş Ömer Karaköklünün 1475’de yazılmış olan aynı metin 1800’lü yıllarda yada başka yıllarda yazılıyor bu. Dergahların 1924’te kapanmasından sonra orada orijinal bir nüsha vardı o kayıp yani 1475 orijinal Odman Baba Velayetnamesi vardır diğerlerinin hepsi versiyondur, ama dil aynıdır. İnşallah bir finansman yaratıp da basmak istiyorum, çünkü Türk Kültürüne de otantik Türk nesrine çok güzel bir örnek yani bugün o Türkçe’ye, o zenginliğe

 

Çağatayca değil mi?

 

Çağatay Türkçe’sinden bir de Hakaniye vardır. Mesela Yunus Emre’nin şiirlerini Hakani lehçesinde yazmıştır çok zordur anlamak.

 

Hangi yazarımız daha orijinaline yakın kaleme aldı daha doğrusu kitaplaştırdı, mesela Abdülbaki Bey?

 

Genelde Abdülbaki Gölpınarlı Bey daha isabetli yapmış çünkü bu biraz da onun dayandığı Mevlevi kültüründen gelen bir yapısı var onun.

 

Konumuz dışı ama bu farklı bir halkbilimsel konu mesela tabii Şah İsmail Hatayi, Anadolu Hatayileri var diyor İbrahim Aslanoğlu bir çalışmasında tarihte de yaşayan Hatayi ile diğer Hatayiler birbirinden farklı diyor.

 

Turgut Baba’nın da Bektaşi Nefesleri diye bir kitabı vardı; orada iki Pir Sultan olduğundan bahsediyordu. Biri Serezli Pir Sultan, diğeri ise Banazlı Pir Sultan. Onun da kendine göre birtakım argümanları var, bunu izah etmeye çalışıyor.

Mesele şuradadır; tabii ki bu çalışmalar olacak, Yunus’un şiirini kim daha güzel çevirdi, kim daha kötü çevirdi… Böyle bir mukayese olması doğal. Herkes tuttuğu pencere içinde güzelliğini verecektir; mesele budur. Daha doğrusu şiir de tek başına bir şey ifade etmez. Onun ne anladığı, senin yada benim ne anladığımız önemlidir.

 

Bin kişi okusa bin farklı anlamda yaşar bir şiiri.

 

Onu uygulamaya çalışacağım. Mesela Vahdet-i Küsut vardır, Vahdet-i Şuhut vardır, Vahdet-i Vücut vardır, Vahdet-i Mevcut vardır. Bütün Batıni ezoterik enfüsi düşüncelerin temelinde bu dört kavram kavga etmiştir. Ya Vahdet-i Küsutçudur, ya Vahdet-i Şuhutçudur, ya Vahdet-i Vücutçudur, ya Vahdet-i Mevcutçudur.

Bazı tarikatlar Vahdet-i Küsuta kadar gelmiş ama Tanrı ve kul ayrımı devam ediyor. Vahdet-i Şuhuta gelmiş şahadete dünyada Tanrısal bir görüntüye inanmış ama yine Tanrı ve kul ayrımı devamı irade iki Vahdet-i Vücutçular vücudu birlemeye çalışmışlar. Halbuki Vahdet-i Mevcut’çular vücut zaten birdir diyor, ikiye bölemezsiniz İlla hü derler. İşte Ahmet Yesevi ekolünden gelen Bahattin Nakşibendi ve Hacı Bektaş-i Veli iki ayrı ekol olarak gelmiştir. Bugünkü Nakşibendi 19’ncu yolda çıkmış Halvetilik’tir bu orijinalini söylüyorum dört kapı kırk makamda şekillenen. Onun içinde Vahdet-i Vücut ve Vahdet-i Mevcut kavramları vardır, dolayısıyla bunlar o kıta Avrupa’sının Olimpos kültürüne karşı, Olimpos’taki Zeus kültürünün Ortodoks kültürünün karşısında, özdeşliğini görmüşler ve Vahdet-i Vücut Allah’tan başka hiçbir gerçek yoktur, bizim de vücudumuz yoktur, bizden Enfal Suresi 17’nci ayet-i surenin ne yapıyorsak, Allah’tan yapıyoruz, benden bir şey yok demişlerdir. Dolayısıyla inandırıcı olmuşlardır. Yoksa kendilerine vücut vermiş olsaydılar rühban papazlardan farkı olmazdı. Onları çok görmüştü Avrupalılar.

 

Çok güzel anlattınız. Kitap çalışması dedik…

 

Fakir’in bir çalışması buydu Vahdet-i Mevcut ile ilgili Melami Bektaşi Metaforunda İrşad Paradigması diye. Ünlü Muhiddini Arabi Hz. 1170’de Endülüs’te doğdu. İbni Sina ile, Farabi ile gelen düşünce ekolünün bir insanı. Bunlar zamanla gelişmiş Vahdet-i Mevcudu yarattı ve Fütühat-ı Mekkiye gibi iki büyük kitap yarattı. Daha sonra Şeyh Bedreddin Hz. Varidatı yazdı. Büyük bir teoloji Vahdet-i Vücut düşüncesi. Bunları özetleyen bir çalışma idi. Yani kaynaklarını bundan alan Hacı Bektaşlar, Hacı Bektaş-i Veli ile Hacı Bayram Veliler, İbrahim Hakkı Busevi ile İsmail Hakkı ile Somuncu Baba ile Şah Hatayi ile zenginleşmiş bir çalışma. Bunun dışında da Fakir’in bazı çalışmaları var.

 

Çok önemli bir kaynak. Sizin çalışmalarınız çok çok önemli gerçekten. Zaten yayınlananlara hiç giremedik. Bir başka programımızda aslında yayınlanan eserlere de yer vermeliyiz. Çok önemli, eserler yayınladınız ve yayınlamak istiyorsunuz. Tüm çalışmalarınızdan dolayı size çok teşekkür ediyor, çalışmalarınızda kolaylıklar diliyorum.

 

Ben de erenlerime aşk-ı niyazlarda bulunurum. Cem Radyo dinleyenlere de aşk-ı niyazlarda bulunurum.

 

Sevgili dostlar bugün Bektaşilik içinde yapmış olduğu çalışmalarla özellikle tasavvufi çalışmalar ve dergahlarla ilgili yapmış olduğu çalışmalarla tanıdığımız, birçok yayınlanmış eseri olan Şevki Koca’yı konuk ettik. Kendisine tekrar teşekkür ederken; hepinizi en içten sevgilerimle selamlıyorum; hoşça kalın, dostça kalın, Cem Radyo’dan ayrılmayın, diyorum.

 

 

İKİNCİ SÖYLEŞİ- 13 Temmuz 2001

 

Bu yolu süren, bu güzellikleri devam ettiren insanlara aşk olsun diyoruz.

Bu sadece sevgi ile olan bir şey değil, belki sevilen, tutulan bir yol ama siz olayın başka bir boyutundasınız.

Sadece kendiniz için değil, insanlık için, diğer insanlar için bir şeyler üretiyorsunuz. Bu bir manevi hizmet, insanlara, topluma, dünyaya bir şeyler verebilme çabası. Sizin eserlerinizi, hizmetlerinizi görüyoruz çok duygulanıyoruz ve devam etmesini hararetle bekliyoruz. Otman Baba Velayetnamesi Türk kültürü için büyük bir hizmet.

Alevi-Bektaşi diyoruz, çünkü 1000 yıldan fazladır bu yolun uluları bu yolu ince bir işçilikle örmüşler. Bu yolun kuralları var, kaideleri var, nefesleri var, cemi var bunlar kolay değil.

Biraz daha yakın tanıyalım sizi. Turgut Koca gibi bir büyük Bektaşi babasının evladı olarak, bu yolun içerisinde hizmetleriniz var.

Biraz yaşamınızdan anlatır mısınız? Bugüne kadar neler yaptınız, neler yapmaya çalıştınız.

 

Denizde balık olabilmek… kıyıya vuran dalgalar muhakkak denize döner. Eski tasavvufçular buna mevc derler. Bütün mevcler deryaya dönecektir. Vahdette de bu böyledir. Bir söz vardır, başlangıç ondandır nihayet yine onadır. Bu sözcük denize benzetilir dalgalara oluşunca şekiller ortaya çıkar, durulunca her şey herine varır şekil ve suret kalmaz. Zaman zaman bir takım şeyler ifade etmemiz o vahdetten, o cemden ayrı olduğumuz anlamına gelmemeli, bu bakımdan özel olarak bir Şevki Koca kelime-i değil Ali oldum, Veli oldum bahane güvercin donunda kondum demiş Hacı Bektaş-i Veli.

108 temel element bir gün Şevki olacak, bir gün Ali olacak, bir gün Veli olacak yine aynı malzeme toplanıp gelecek.

Kendimizi bir vücut vermemektir maksat vücut vermeden yani “LA” mevcut olup mevcudu anlamak içindir. Tasavvufçular buna “La ilahe illallahtan” farklı olarak “La” mevcut “illa” olduğu derler asıl olan Allah’tır. Hepimiz onun tecelli sırrı olarak bir yerlerde görünüp tekrar bu denize döneriz.

Bu bakımdan kendim şahsi kariyerim ile ilgili bir şeyler söylemeyi istemiyorum ama aydınlanmak açısından basit bir iki şey nazarlarımı istediğiniz için kırmak istemiyorum kabul buyurursanız. Kendim makine mühendisiyim. Çevre kuruluşlarında çalıştım, gençlik yaşlarımda siyasetle uğraştım. Mesele bir özel şablona sığınmak değil. Çok iyi yazar olduğumu sanmıyorum yalnız bilgileri bir ayna gibi yansıtmaya çalışıyoruz.

Fakirin bir gönlü Bektaşi ama bir gönlü de Melami’dir.

Yani yukarıda görünmek değil mümkün olduğu kadar zemine inmek de fayda var, Çünkü Kubur’la Kabir aynı yazılır çukur demektir. Kibir yüksekliktir ama aslında çukura girmekten farkı yoktur. Önemli olan Kabire girmektir, Kabristana girmektir ve paylaşımcı olmaktır.

Horasan evliyası Bağdat evliyasına soruyor; “ne yapıyorsunuz erenlerim?, Bağdat evliyası cevap verir “biz bulduğumuz zaman yiyoruz, bulamadığımız zaman şükrediyoruz” demiş, Horasan evliyası çok güzel bir cevabı var “onu Bağdat’ın köpekleri de yapar, biz bulduğumuz zaman dağıtıyoruz, bulamadığımız zaman peşinde koşuyoruz”.

Yine Cenab-ı Peygamber bir harabelik yerden geçerken diyor ki; bir adam görüyor devamlı namaz kılıyor 24 saat, “yahu kardeşim sen burada namaz kılıyorsun ama senin karnını kim doyuruyor?. “Vallahi ben burada Allah’a ibadet ediyorum benim bir deli kardeşim var o gidip çalışır, benim karnımı doyurur. O zaman Cenab-ı Peygamber buyuruyor; “Allah katında kardeşinin yeri senden yüksektir.” Demek ki bu evreni biz bir yerden atıfetle bulmadık bu evren bize bir miras kalmışsa, Kızılderili’lerin bir sözü var; “bu dünya bize miras değil atalarımızdan çocuklarımıza miras kaldı” diyor. Düğmeye basıyoruz elektrik geliyor yapacağımız tek şey elektrik idaresine para vermektir. Birileri bunlar için ömrünü verdi bu dünyayı böyle hazır bulmadık. Yani üreten insanlardan devir aldık, üreten bir insan olarak da gelecek kuşaklara devir edeceğiz.

Onun için Cenab-ı Allah emanet-i dağlara hut suresinde “emaneti dağlara taşlara teklif ettim kabul etmediler, insan cahildi ve aceleciydi o kabul etti” diyor. Buradaki cahil abdi anlamında, olumlu anlamda, pozitif anlamda cehalettir. Çocuğumuzu cahil olduğu için okula yollarız. Aceleciydi ancak kendisinin nefsine zulmeden insanoğludur, gerektiği zaman yemez, gerektiği zaman içmez disiplinler uygulayabilen insanoğludur. Dolayısıyla insan idrak durağıdır, bu bakımdan gizli güzellikler, her şeyde bir şeyin olduğu Hacı Bektaşi Veli’nin dediği gibi her şeyin güzel olduğu mantığıyla güzellenmiştir insanoğlu. Hz. Peygamber efendimiz bir gün bir çadırın etrafından geçerken bir hayvan leşi görüyor, herkes burnunu tıkıyor Cenab-ı Peygamber “ne güzel dişleri var” diyor. Onda da ilk cemali görebilmektir hüner. İşte bizlerin yaptığı da fakir görebildiğim kadarıyla her şeyin hayır olduğuna, hayra tekabül ettiğine inancım var. Biz filmin sonunu bilmediğimiz için başında seyrettiğimiz adamı kötü adam biliyoruz, bir de bakıyoruz ki filmin sonunda iyi adam olarak karşımıza çıkıyor.

Eskiden kaza derlerdi, kaza iyi olamamış, gecikmiş anlamına gelir, buradan diyelim ki Bostancıdan Kadıköy’e giderken arabamız kaza geçirse gecikiyoruz, kızıyoruz halbuki kaza olmazsa belki de başka bir şey olup da öleceğiz, o kazada da bir hayır vardır. İşte tarikat-i Bektaşi kültürü ve Hacı Bektaş’la gelişen tevhid akidesi bütün escamda vücutlanmış bulunan her şeyin hayır üzerine tekabül etmesi gerçeğini oturtmuştur, ve her şey dışarıyı hiç görmez Bektaşilik, efendim sana göredir o hayvanın leş olması, Akbabaya sorarsan çok güzel bir ziyafettir.

Mevlana Celalleddin Rümi Hazretleri talibi ile yürürken mürebbi ile, yolda bir gübre görüyor hemen burnunu tıkıyor talibi ağzını açmıyor akşam lokma yaptıklarında yemeğe otururken meydanda marul çıkartıyor talip yemeye başlıyor marulu, beğendin mi derviş diyor marulu, çok güzel diyor, işte o gübrenin içinde yetişiyor. Dolayısıyla bal böceğini balda, gübre böceğini gübrede yaşatmak lazım. Her ikisinin de cenneti odur. O bakımdan Ali’yi balda Muaviye’yi gübrede yaşatmak lazım, karıştırırsanız ikisine de eziyet etmiş olursunuz.

Hacı Bektaşi Veli Hazretleri 1294’de Osmanlı sistematiği içinde kullanılan bir özel kimlik, Ahmet Yesevi ekolünden gelmiş 4 kapı 40 makamı idare ederek ilk doktorini kurmuştur. 4 okul vardı Yesevi Ocaklarında, ikiye ayrılıyor bir Erdebil okulu var, bir de Horasan ekolü var. Horasan ekolü 4 kapıyı bulmuş, şeriat, tarikat, marifet, hakikat. Bektaşilik dışındaki diğerleri marifetle, hakikati değiştirirler yerini, Hacı Bektaş sonra koymuş her birine de 10 tane konak koymuş ve bu sistematikle şeriat, tarikat, hakikat ve marifet basamağı ile insanı tahrik etmiştir. İnsan kendi vücudu zaten 4 cari havludur bunu her gün yaşar.

Bakara suresi Elif, lam, mim diyor, kitaptan şüphe etme diyor, öyle başlar. Neden öyle başlıyor, insan anne karnına bir mim olarak düşer rüküya bakar lam olur, sonra Elif olur dünyaya gelir. Yine ayet-i kerimede Kur’an ve insan ikizdir diyor, insana gelen bir Kur’anı Kerim’in mantığını koymaya çalışmıştır, rafta duran Kur’anı Kerim’den bahsetmemiştir. Hayatımızda günlük işleyişimizde, üretimimizde ben size şah damarınızdan daha yakınım diyor, arada aya mı var ki aracı olsun, ben kulumun gören gözü, konuşan ağzı, duyan kulağıyım diyor. Senden gayrılık mı var ki ayrılık olsun. Demek ki şeriat, tarikat, marifet, hakikat basamaklarında idrak eden bir insan sembolize açı yorumunu Hacı Bektaş ön görmüş, onu da üçe ayırmış. Benim sistemin taassuptan kurtulmaktır, cehaletten kurtulmaktır, fakirlikten kurtulmaktır. Taassuptan kurtulmaktır fikri sabitten kurtulmaktır, cehaletten kurtulmaktır ilim sahibi olmayı hedeflemiştir, sefaletten kurtulmaktır diri, çalışkan olmayı, emek sahibi olmayı emretmiştir. Yani Kur’anı Kerim’in Arapça manzumelerin içine sıkışmış olan ruhunu Hacı Bektaşi Veli Hazretleri yaşamımıza indirmiştir. Osmanlı devleti bu yaşamı, bu felsefeyi bütün kurumlara indirgediği için Balkanlarda, Kuzey Rusya’da, Yemen’de akla gelebilecek birçok yerde hudut kurabilmiştir. Sadece kılıçla kurulmuş olsaydı 70 yıllık Sovyet rejimi çökmezdi. 690 sene süren bir devlet sadece kılıçla ayakta kalamaz, onu besleyen kaynaklar muhakkak vardır. O Ortodoks düşünceye karşı, Batı Katolik düşüncesine karşı insanı öne getirdiler ve sürekli olarak Yunus Emre olsun, Hacı Bektaş Veli olsun, Hacı Bayram Veli olsun akla gelen hangi aziz vardır ki insanı amaçlamaz. Bütün mesele insana gelen bir dokuyu analiz etmek ve ortaya koymak. Neyi kast etmiş Cenab-ı Hak; o kuru kelimeleri, lem yelid velem yüled velem yeküllehu küfüven ehad. Ne diyor; doğurmamış ve doğmamış, demek ki bizim bildiğimiz anlamda değil, dişilik erkeklikten zatını ifade etmeye, şimdi tabiri caiz ise Allah dişi midir, erkek midir böyle soru olur mu? Onun tecelli sırrı nereye düşüyorsa o istikamete göre feyiz alır, yani arpa ekiince buğday çıkmaz. Bileşim çevresinde 21 saatte dünya bir tur atıyor, bu kader bu kanun demek, güneşe yaklaştığı zaman kış ayı geliyor, güneşten uzaklaşınca yaz ayı geliyor, biz bunun tersini biliriz. Bütün mesele cenab-ı Hakkın zatını anlayabilmektir. Mesela Necm suresinde diyor ki; “ben kulumla o kadar yaklaştım ki arada hiç mesafe kalmadı, bir yay boyu, bir kaş boyu, iki kaş arası, Pir Sultan’da diyor ki; “mihrabımdır kaşlarının arası” bu ayeti anlatmaya çalışıyor. Hacı Bektaşi Veli, Allah ile kulun yakınlaşmasını istemiş, öbür dünyanın karanlıklarına götürmek değil insanı, öbür dünyayı bu dünyaya getirmeye çalışmıştır. Ölmeden önce ölmektir marifet..

 

O karanlıkları aydınlıklara çevirebilecek, Hacı Bektaşi Veli hangi düşünce akımındaydı?

 

Hacı Bektaşi Veli’nin Türkçe’si tarikat Türklüğüdür, tarikat kültürü Türklüğüdür. Kur’anı Kerim’in manzum yapısını değiştirmek değil ama sana anlatırken onu Türkçe anlatmak zorundadır. Yolunu Türklük üzerine kurmuştur.

 

Genel kanının dışında bir şey yani Türk töresi ile, gelenek ve görenekleriyle övünmüş bir sistem diyoruz ama eserlerinin Arapça yazıldığı, yazanlar, çizenler tarafından kabul görülmemiş öyle mi?

 

Kitaplarının hepsi Arapça hepsini de Sait Emre çevirmiştir. Kur’an’ı Kerim’de Ayan-ı Sabite yazıyor bunun Türkçe’sini bulamazsınız, çünkü Türkçe’si yok, Ayan-ı Sabite çekirdeğin içindeki sır demektir. Onun içinde yaprağı var, dalı var, dokusu da var bunu nasıl Türkçe’ye çevireceksin. O bakımdan onu yol yani Bektaşilik tercüme etmiştir, Bektaşiliğin bütün erkanları Türkçe’dir.

 

Babailer içerisinde, Kalenderiler içerisinde Türkçe bilen tasavvufun derinliklerine girmemiş bir Türk öncüsü olarak öne çıkan Hacı Bektaşi Veli kimliğinin dışında siz bilakis İslam tasavvufu içerisinde derinliklere inmiş bir Hacı Bektaşi Veli portresi çiziyorsunuz.

 

Birisi yabancı ayet okusun hemen anlıyorum çünkü içinde Alevilik olacak, Mevlevilik olacak, Alperenlik olacak hepsinin tutması lazım. Hacı Bektaşi Veli tevhidten şaşmamış, Allah’tan başkası yok ama bu Türklük kültür Türklüğüdür. Onun içinde Laz’ı, Arnavut’u, Kürt’ü, Boşnağı, Çerkez’i kim varsa fark etmiyor bir üst kimliktir ama orijinal çevirilerini Arapça yapmıştır ama Arap’ın anladığı Arapça değil, Rab’ça yapmıştır. Kur’anı Kerime “kulhuvallahü ehad” denmiş “ehad” bir demektir, zatı ifade etmektir. İnsanoğlu bu evrende halden hale geçiyor, evrende yaptığımız bir şey yok ne çoğalma var nede eksilme var.

 

Orada da bir şey yok her şey dünya düşüncesinin içerisinde

 

İskoçların bir atasözü var; “Bu yeryüzü çatısı altın söylenmiş yeni bir söz yoktur.”

Amerika’yı keşfettim diyor, yahu Amerika yok muydu? Hadi diyelim ki keşfettin kim keşfetti, Kızılderili için keşif olur mu, adam orada yaşıyor zaten.

Pastör kuduz aşısını buldu diyorlar yahu o aşı bir çiçeğin içinde duruyor sen gidip onu bulmuşsun.

 

Dediniz ki; öyle bir şey ki Tanrı istediği anda, ol deyince oluyor.

 

İnsanlar dünyaya Türkçe gelmişlerdir. Manayı anlamak lazım, Alevi, Bektaşi kökenliyiz diye gidip camilerde milleti mi keselim, Yezitten ne farkımız kalır. Demek ki mana olan Ali’ye, mana olan Hüseyin’e gelmedikten sonra adamın ne kabahati var. Adam Allah diyerek gidiyor iyi bir şeyler yapmaya çalışıyor. Mesele kendi içinde olgun insan olabilmek.

 

Yüzlerce veliler, erenler bu yola hizmet edenler gelip geçmiş dünyadan, düşünmüşler, söylemişler, toplumlar üzerinde çok kalıcı etkiler bırakmışlar, o düşünceleri ortaya koyabilmeleri önemli, özgürce onu ifade edebilmeleri önemli ve daha sonraki talipleri olan, izleyicileri olan insanları sistemli bir şekilde bir yol yüzyıllar boyunca sürecek bir sistem haline getirebilmeleri önemli, bu İslam tasavvufundan mı kaynaklanıyor, Hacı Bektaşi Veli’ler ve diğer ulular hangi damardan beslendiler?

 

Kimisi Hikmet nazariyesi derler, eshab-ı suffa vardır Hz. Peygamberin yanında. Bunlar 40 kişidir. Cenab-ı Peygamber halka işle ilmini anlatıyor ama buraya tevhid ilmini anlatıyor. Suffa boşalma demek, tasavvuf boşalmış demek, ayıplardan boşalmış seccadeyi ve tespihin her şey olmadığını tefekkür eden manayı anlayan insanlar, Romen Diyojen’de tasavvufçudur. İlk insan ne zaman başlamışsa iki kişi bir araya gelince tasavvuf başlar biri zahir diğeri batındır, biri içe bakmış diğeri dışa bakmıştır, ama tasavvufun bir de talak tasavvufu vardır o da boşalma demektir yani üç kere boş ol deyince boşanırsın işte öyle ama fenafillah. Hacı Bektaşi Veli; ikiye ayrılıyor diyor semavi dinler, birisi Hakka giden yoldur diğeri menzildir, biri Hakka salavat diğeri Hakta olan salavattır diyor. Hakka olan salavat vücutta ikilik vardır, iradelerle ikidir. Hakta olan salavat tektir, zaten evrende irade tek olduğu için güneş sisteminin manzumesi şaşmıyor. Sonuçta Baki olan Allah’tır, mesela fani deriz; şeker nereye kadar şekerdir örneğin çayın yanına kadar ama çayın içine girdikten sonra şeker denmez çay olmuştur o yani fani olmuştur ama kaybolmamıştır. İki zamanda bir zuhur, iki zuhurda bir zamanda olmaz, kalp her atışında bir zaman için atar işte bu talaka geçebilmek Bektaşi’ye buna vahdet-i mevcut demiş. Diğer tarikatlar vahdet-i vücut demiş, vücut varsa vahdet birlik demek vücut iki iki birlemeye çalışıyorsun. Vahdet-i mevcut senin benim, vücudu yok, Allah’tan başka bir vücut yok demektir. Bunları anlatmak zor bir hadisedir. Bunlar katlı anlatımdır sadece bu sözlerle sınırlamakta yanlış olur.

İşte Hacı Bektaşi Veli o büyük tevhid düşüncesini Ahmet Yesevi ile gelen sistematize etmiş meydanına koymuş onun için Bektaşilik 12 post 17 niyaz. Nutfe anne karnına düştükten sonra 17 ili gezerek dünyaya gelir. Kur’anı Kerim’de Adem erkek midir, dişi midir diye yazmaz, Havva için ise Adem ve eşi diye geçer. Adem kız anlamına da gelir, erkek anlamına da gelir. Hz. Adem başka, Adem başkadır karıştırmayalım. Nutfeden bahsetmesi İbrahim Peygamberim nefsi ile İsmail, nefsini kesmeye çalıştı. Kışın canın dondurma ister yersin, yesen de zulmedersin yemesen de.Yesen canına zulmetmiş olursun, yemesen nefsine zulmetmiş olursun. O bakımdan İbrahim Peygambere diyor ki; nefsini tut.

ÜÇÜNCÜ SÖYLEŞİ

Cem Radyo, 30.10.2001

Dosttan Dostta Programı

 

Sevgili Cem Radyo dinleyi-cileri merhaba. Ben Ayhan Aydın, bir Dosttan Dosta programında daha sizlerle beraberiz. Hepinizi içten duygularımla selamlıyorum. Bugün çok değerli konuğum Şevki Koca ile özellikle Bektaşilik üzerine sohbet edeceğiz, söyleşeceğiz.

Hoş geldiniz programımıza efendim.

 

Hoş bulduk. Cemal gördük.

 

Alevilik, Bektaşilik dediğimiz İslam tasavvufu içinde her birinin ayrılmaz bağlarla bağlı olması yanında çok özel kurumlar olarak öne çıkan, değerlerimiz olarak nitelendirilen bu güzel inanç kurumları, kültür kurumları günümüzde de tüm canlılığını yaşıyor. Nihayetinde siz de buradaydınız, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı yıldönümüydü belki ama Cem Vakfı Genel Merkezi’nde çok daha anlamlı, çok daha güzel bir perspektifte sunuldu, yüzyıllardır bu inancı yaşatan dedeler, babalar, ozanlar, aşıklar artık bir araya geliyorlar, görüşlerini açıklıyorlar, hayli mesafeler alınıyor.

Bunlar güzel başlangıçlar Cem Vakfı’nın da öncülüğünde ilk iki Anadolu İnanç Önderleri Toplantısının arkasından üçüncü büyük toplantı ile bir Alevi, Bektaşi, Mevlevi İnanç Önderleri Meclisi kurulmasına yönelik bir ön toplantı yapıldı.

Prof. Dr. İzzettin Doğan başkanlığında, 500’den fazla inanç önderinin katıldığı bu etkinlikte gerçekten onlarca dedemiz ve babamız konuştular fikirlerini, görüşlerini açıkladılar. Bizi de gerçekten umutlandırdılar, sevindirdiler geleceğe yönelik beklentilerimiz arttı.

Öyle bir sevda, öyle bir aşk, öyle bir sevgi vardı ki onlarda şiirlerini okuyan, içinden geldiği gibi duygularını dile getiren, aynı zamanda toplumun sorunlarına zihinsel açıklamalar getirebilen, yön çizebilen insanlarımızı da görmüş olduk. Her boyutuyla çok sevindik, doyduk, dolduk.

Alevilik, Bektaşilik dediğimiz İslam tasavvufu içerisindeki iki önemli kurumun temsilcileri dimağlarını diğer katılımcılarla paylaştılar onlara açtılar benliklerini ve rühlarını.

Şevki Koca deyince, daha önce de mikrofonlar başındaydınız bizi dinleyen onlarca insana seslenme olanağı buldunuz ve kısmen de tanıyorlar sizi fakat radyomuz sadece İstanbul’da ve Anadolu’da dinlenmiyor bütün Balkanlar’da, Avrupa’da dinlenen bir radyo. Biliyoruz ki coğrafi dağılım bakımından siz daha önce de belirtmiştiniz coğrafya sınırlandırılamaz bir parça aslında, insan bir yerde doğuyor, büyüyor, gelişiyor fakat devamlı hareket halindedir, rühlar, kültürler birbirine bir bütündür, birbiri ile etkileşim halindedir.

Onun için Anadolu nerede başlar, Rumeli nerede biter bunu kestirmek zor dediniz.

O nedenlerle bizi radyoları başında ve yurtdışında da dinleyen tüm dostlara yeniden hatırlatmakta fayda var.

Siz özellikle Alevi, Bektaşi, Mevlevi ekseninde, Bektaşilik üzerinde yapmış olduğunuz derin araştırmalar ve çalışmalarla tanınıyorsunuz zaten bu inanç gözesinden gelen ve çok ünlü, çok sevilen Turgut Koca’nın oğlu olarak da çok uzun yıllar öncesinden bu felsefe içinde yoğruldunuz.

Yoğrulmak o kadar köklü oldu ki, bu araştırmalarınıza ve kitaplarınıza yansıdı; bugüne kadar da birçok eseriniz yayınlandı ve yayınlanmak üzere baskıyı bekleyen, hasretle bekleyen ve bizim de bir an önce okumak için sabırsızlandığımız, inşallah yayınevlerinin ilgisi ile karşılanıp da bu Türk toplumuna sunulacak güzel eserlerinizle de bize ufuklar açan, ufuklar açmak için de çaba harcayan bir insansınız.

O nedenlerle böyle değerli bir aydınımızı bugün ağırlamakla da çok mutluyum. Daha önce de sizinle sohbetlerimiz ve söyleşilerimiz olmuştu, orada çok önemli noktalar yakaladık. Neye ilişkindi, sevgiye, saygıya, insanlığa ilişkindi.

Ben yine bu inanç ve kültürün felsefenin en önemlisi olan insana dönmek istiyorum. Bektaşilik konusunda araştırmaları olan, bu inancın içinden gelen bir insan olarak, İslam tasavvufu veyahut da daha da daraltalım Alevi, Bektaşi tasavvufunun insana bir bakışı var, insanı bir yorumlayışı var.

Alevilik, Bektaşilik’teki bu tasavvuf anlayışı insana nasıl bakıyor, insanın yeri nedir, ne olmalıdır bu inanç ve felsefede?

 

Çok teşekkür ederim.

Sorunun didaktik tarafı var ona geçmeden önce lütfunuz olursa tasavvuf kavramına geçmek istiyorum.

Bilindiği gibi bu konuda çok nazariyeler var. Bir tanesi suffanın kökünden geldiğini iddia eder. Geçmişte bu tür hikmet ilimleri ile uğraşanlar yünlü elbiseler giyerlermiş tasavvufu buradan türetenler var. Bir kısmı Yunanca sofia’dan, hikmet sözcüğünden geldiğini söyler. Yine Bektaşi kültür geleneğinden ve Ehlibeyt ekseninde eshab-ı suffa denilen Hz. Peygamber’in kırk kişilik bir meclisinden bahseder ve bunların batın ilimleri verdiğinden söz edilir.

Fakat tasavvufun teknik anlamdaki karşılığını Melami cephede suffa’yı boşanma anlamına alırlar, suf boşanma demektir. Bir başka ifade ile evin sofası vardır, yani boşalmış kısmı. Kayıtlardan boşalmış, özgür kalmış insan anlamına gelir. Amaçlanan da özgür bir insan profili çizmektir.

Bir kölelikten, bir köleliğe değil, bir kölelikten bir özgürlüğe giden yol olursa bu şeriat, tarikat, marifet ve hakikat mahkemelerinin bir anlamı olur. Teknik olarak tasavvufçuların üzerinde tutsak ettikleri kavram, insanları birtakım kayıtlardan azade kılmak, özgürleştirmek demektir. İş bu anlama gelince insanın da rolü ortaya çıkıyor. Bu arzımızın üzerinde şerefli kılan onu insan varlığıdır. Eğer insanoğlu yoksa dağın, taşın, kayanın kimseye faydası yoktur, dolayısıyla vacibi – ül vücutta olan bir feyiz akdesi insanla feyzi mukaddes olarak yeryüzüne inmesidir.

İnsanın morfolojik tanımıdır bu. Bir de içimizi insan yapabilme yeteneği olması lazım. Yani kastedilen, ayeti kerimede belirtirken gizli hazine küntü kenz olan o gizli hazineyi ve bütün güzellikler donanmış insanı ortaya çıkarmanın bir yolu olmalı ve bu bakımdan birtakım inanç yolları, tarikler ortaya çıkmıştır. Tarik Arapça, yol demektir. Bir sisteme götüren bir yol ama hiçbir zaman bir amaç değildir, araçtır. Amaç insanın özgür kalmasıdır. Buna bağlı Hünkar Hacı Bektaş-i Veli’nin Menakıbnamesi’nden bir anekdotu ile cevap vereyim: rivayet edilir ki, Mevlana Celaleddin rümi Hazretleri bir haber salar Hacı Bektaş-i Veli Hazretleri’ne, bana bir dede (mürşid) yolla diye haber gönderir. Hacı Bektaş-i Veli sorar “Molla bizden bir dede ister kim ister”. Şemsi Tebrizi “ben giderim” deyince, Şemsi gönderir. Hacı Bektaş-i Veli “korktum Molla bizden bir derviş isteseydi kendim gitmek lazım gelirdi” der.

Bu bir anekdottur ama mutlak insanı yani dervişlikten kastedilen fakirlik benim iftiharımdır diyen, fakir olma sözcüğünün ta kendisi olan bir kavram olarak ortaya çıkar. Bir başka ifade ile insanın varlığı, şerefli bir mahlukun özgür olarak ortaya çıkışını ifade eder.

Mısri Niyazi Hazretleri bir sözünde “Hak yüzü insan yüzünden görünür, zatı rahman şekli nisan eylemiş” buyurmaktadır, yine “ben taşrada arar idim o can içinde can imiş” buyurur bir nefeste. Feylesof Rıza Tevfik’in

 

İbadet namına kalkıp oturma

Bağırma, tepinme, göğsüne vurma

Yahu, ya Hakk diye köpürüp durma

Zikr-i Hakk hazm için geviş değildir.

 

Levhi mahfuzdur yüzün anı şerh eyler sözün arif bilir iç yüzün cahil düşer zevale” demek ki insanda gizli olan güzellikleri küntü kenz sırrını, o gizli hazineyi, defineyi ortaya çıkartmak için bir yola ihtiyacı var. Bu bakımdan tasavvuf bir araç olarak hizmet etmiştir, amaç değildir. Amaç; insanın tasavvufudur, eğer cahiliye döneminden bir farkımız olması için kastedilen insanı anlamamız lazımdır.

Hacı Bektaş-i Veli Hazretleri teorisini üç baz’a oturtmuştur; bir, delaletten kurtuluş yani sapkınlıktan kurtuluş, iki; sefaletten kurtuluş, üç; korku ve taassuptan kurtuluş. Bu onun pratik diksiyonu olmuştur. Bir başka ifade ile; şeriat, tarikat, marifet ve hakikat ismi verilen dört kapı kırk konağın deklarasyonudur bu üç madde. Delaletten kurtuluştur, sapkınlıktan kurtuluştur yani bir başka ifade ile fikri sabitten kurtuluştur. Bir şeyin sadece siyah, sadece beyaz olmadığını başka renklerin de olabileceğini, özgür bir insanın düşünebileceği yani bir anlamda felsefeye, bilime bütün bilimlere açık bir insan morfolojisi oluşturmayı amaçlamıştır. Bektaşi babası sürekli sıcaktan ve soğuktan şikayet ediyormuş, yazın sıcaktan, kışın soğuktan şikayet ediyor. Tutulmuşlar buna “Yahu baba erenler! Allah da sana mevsim beğendiremiyor” demişler, “ilkbahar ile sonbahara bir şey dediğimiz var mı?” demiş. Demek ki hayat sadece sıcak ve soğuk değil bunların bir bütünü. İkincisi korku ve taassuptan kurtuluş: taassubun fanatizmin ne boyutlarda neler yaptığını anlatmak istemiyorum burada, hepimizin gözü önünde birçok güncel hadiseler var, ama korku ile yapılan ibadetin de sürekli babasından dayak yiyen bir çocuğun yetişmesindeki pisikopatik şartları düşünün, demek ki Tanrıya da korkusuz yaklaşmamız lazım, bir naz ile yaklaşmamız lazım. Sözgelimi; ya cennet beklentisi yada cehennem korkusu ile hiçbir şeyi pazarlık etmeden. Buna hevasıl hasın evbesi derler, çünkü üç tane tövbe tipi vardır. Bir tanesi tövbedir, tövbe suresinde yazılmıştır; tövbe edenler günahlarından tamamen arınmışlardır, hiç günah işlememiş gibilerdir. İkincisi; inabedir, genellikle Alevi canlar görgü cemi yaparlar, Bektaşiler baş okutma derler, bir mürşide gidip bağlanırsın günahlarından onun üzerinde sarfı nazar edersiniz. Bir de evbe vardır evbe hevai heves yani mutlak insanın, özgür insanın tövbesidir, o da şudur; Allah’ın rızalığından razı olma halidir, ister beni cehennemine koyar, ister cennetine onunla pazarlık edecek halim yok demektir. Bir de sefaletten kurtuluş; sağ ehli çalışkan insanlar olmaktır. Hz. Peygamber bir gün gezerken biriyle karşılaşır. “Ne yapıyorsun burada” der, “Ben sabah akşam namaz kılıyorum, Allah’a ibadet ediyorum” der. Peygamber “Senin geçimini kim temin ediyor” der “Benim bir deli kardeşim var o çalışır bana getirir. Ben de 24 saat namaz kılarım” der. “Hak katında o deli kardeşin senden daha öndedir” demek ki; alın teri ile çalışıp üreten insanlar olmak kısaca delaletten kurtuluş, sefaletten kurtuluş korku ve taassuptan kurtuluş yolu olarak biz eshab-ı suffanın yolundan giden bir özgür tasavvuftan bahsediyoruz.

Geçen Pazar günü Hürriyet gazetesinde bir fotoğraf gördüm “evrensel kardeşlik” diye bir röportaj yapmışlar. Mersin mezarlığında tabiri caizse Müslüman, İsevi, Musevi üç tane kabir resmi çekmiş fotoğrafçı, bakın evrensel kardeşlik diyor. Bunun dirisi kardeşlik yapsın, ölüsünü ne yapacaksın.

 

İnsanlar bu şekilde bir nevi hayalinde ve düşünde olan bazı yapay mutluluk resimlerini sunuyorlar ama bizim onlarla kaybedecek zamanımız yok, Çünkü gerçek ortada iken biz gerçeğe yalınlıkla ulaşabilecekken, aslında bizim ütopyalarla işimiz olmaması gerekir. İnsanın elindedir dünyayı cennete çevirmek, güzellikleri var edebilmek. Çok güzel örnek verdiniz kabir taşları ile Musevi, İsevi, Muhammedi üç dinin temsilcisi yan yana yatıyormuş.

 

Dirisi kavga ediyor; ölüsü ile yan yana yatıyor.

 

Ölülerden medet ummaya benziyor. Biz eren ve evliyalara bir şey söylemiyoruz. Yüzyıllardır onlara yakarışlarla, onlara sevgi seli ile geldi bu inanç Hacı Bektaşlarla, Pir Sultanlarla, Yunuslarla. Fakat şunu unutmamak gerekir ki; o büyük isimlerin dünyada yapmış oldukları, insanlığa vermiş oldukları güzellikler için biz onları anlıyoruz. Siz de çok güzel izah ettiniz tasavvufu Alevi, Bektaşi inancına sahip olanlar da gerçekten herhalde sizin bahsettiğiniz o güzelliklerden nasip almış olacaklar ki, bizim programlarımızda her zaman vurguladığımız bir husus var, Alevisi ile Sünnisi ile iyi insan iyidir, güzel insan güzeldir, yararlı olan yararlıdır. Dünyayı güzelleştiren insan mezhebi, inancı ile, dini ile ayrılmaz fakat bir de felsefi kaynağına indiğimiz zaman farklılıkları ile karşılaştığımızda onu özellikle belirtmek zorunda kalıyoruz. Alevi, Bektaşi, Mevlevi tasavvufunun temeline inilince sizin o söylediğinizi hayata geçiren değerlerimiz var, öncülerimiz var, rehberlerimiz var, pirlerimiz var, dedelerimiz var, babalarımız var yani büyük bir kaynağımız var onlardan beslenmişiz, onların yolunu zincirleme bir şekilde sürüyoruz.

O güzel tasavvuf akımından beslenen ve o silsileyi, sistemi yaşatan kurumlar özellikle Bektaşilikteki inançsal, ibadetsel formda kişileri ön plana çıkaracağız dervişlik, babalık, halifebabalık, dedebabalık nedir, nasıl yürüyor şu andaki durumu nedir bunlar çok merak edilen ve çok fazla da bilinmeyen belki de yalan yanlış bilinen şeyler.

Alevi, Bektaşi, Mevlevi kelimesini yan yana kullanıyoruz. Bektaşiliğin de inanç önderleri var sosyal, kültürel ve inançsal yapıyı yaşama geçirenler var bugün binlerce Bektaşi var. Onların da baş bağlaması, cem görmesi ve diğer hizmetleri devam ediyor ellerindeki yazılı metinlerle yüzyıllardır bu güzel, büyük bir inancı uyguluyorlar, yaşıyorlar.

Yaşanmış, tarihte kalmış bir şey değil ve dervişlik, babalık, halifebabalık, dedebabalık kurumları da bugün hayatta olan yaşayan kurumlar bu nedenlerle bu hatırlatmayı yapmakta ben çok büyük bir zorunluluk gördüm, bunlar üzerlerinde durulması gereken konular zaten merak edilen konular olmakla beraber, hatırlatılması gereken de maalesef çünkü bilinmiyor.

Bu güzel inancımız yaşıyor ama gerçekten nasıl yaşıyor, kimlerdir bu değerli insanlar, nasıl yürüyor bu sistem, bu sorunun yanıtını da sizden alalım?

 

Ayhan Bey erenlerim, naçizane ilk bölüme bir ilave yapmak istiyorum belki de atlamış olabilir esprisi var çünkü. Bizim aidiyetler cihetinde baktığımız zaman dinler kavga konusu dahi olabilir. İman açısından bakmayın inanç ekseninden bakıldığı zaman şeriat kavramı her zaman için değişmiştir. Abbasi şeriatı başkadır, Emevi şeriatı başkadır, Osmanlı şeriatı başkadır. Şeriat kavramı Muhammedileşmedikçe ortaya çıkmayan bir hadise. Şöyle söyleyeyim; her Müslüman Muhammedi olmayabilir, her Hıristiyan İsevi olmayabilir, her Yahudi Musevi olmayabilir, her İbrani’de İbrahimi olmayabilir. Bunların her biri zaten İbrahim şeriat makamıdır, Musa tarikat makamıdır, İsa marifet makamıdır, Muhammet hakikat makamıdır. Muhammedi olursak Ademi oluruz dolayısıyla dinler arasında fark kalmaz. Muhammedi olmazsak işte işimiz o zaman zor.

Bu arada Ali’ye gelmek istiyorum çok kısa olarak, Ali; yücelik demektir, daima önümüzde olan daha önceki programlarımızda da söylemiştim, arkamda olan değil daima önümüzde giden yükseklik demektir, o büyük insanlık demektir Ali. Mehmet Ali Hilmi Baba bir nefesinde “Aynayı tuttum yüzüme Ali göründü gözüme” diyor, Turgut Baba erenler “Ali görünmezse yüzüne kır aynayı tükür yüzüne” derdi.

Şimdi o nefesin:

 

Ali evvel Ali Ahir, Ali batın Ali zahir,

Ali tayyip Ali tahir Ali göründü gözüme,

Ali candır Ali canan, Ali dindir Ali iman,

Ali rahim Ali rahman Ali göründü gözüme,

Hilmi gedai bir kemter, görür gözünü dilim söyler,

Her nereye kılsam nazar, Ali göründü gözüme.

 

Bu son iki mısra Bakara Suresi’ne telmihtir, 115’ncü ayette nereye dönerseniz maşrik’ten mağrıbe kadar Allah’ın yüzü o taraftadır. Demek ki Hakk’tan başka hiçbir şey yok, onun için Bektaşi, La ilahe illallah’ta kalmaz, La mevcude illallah’ı kabul etmiştir. Hakk’tan başka hiçbir şey yoktur, bizler yörüngeyiz, yörüngenin zaten birbirine kavgası söz konusu değildir. Bunu bir anekdot olarak söyledim ve sorumuza gelmek istiyorum.

İmam Ali’nin bir sözü var, Nehc-ül Belaga’da yazar “Cemsiz fark şirktir, farksız cem zındıklıktır, farkta cem tevhittir” bunu Türkçe söylersek; her şeyi birbirinden ayrı görüp dirliği görmemek zındıklıktır, her şeyi bir görüp farkları görmemek müşrikliktir, her şeyde bir şeyi, bir şeyde her şeyi görmek ise tevhidtir. Onun için Kur’an’ı Kerim de Kulhuvallahu Ehad der tevhid için, Kulhuvallahu vahid demez. Araplar’da sayı say derseniz Arap size vahit, diye saymaya başlar, ehadle başlamaz ehad bölünemeyen birlik demektir. Onun için kulhuvallahu ehad diyor. Çünkü biri bir ile çarparsanız bir yapar, biri bir ile bölerseniz yine bir yapar diğeri sayılabilen ve toplanabilendir, biri birden çıkartırsan sıfır bir bir daha iki yapar demek ki ehadiyyet sırrının sembolü olan bir sistematik olarak tarikatı anlamak lazım. Yani kesreti değil vahdeti anlamak için olmalı tarikat, bu anlamda bir tarikat kültürü olursa bizim niçin kendimizi eğitmemiz gerektiği konusunda bir seyri sülük yöntemi koyabilir. Bektaşilik organizasyonunda bir merkez vardır 1499 yılında Hacı Bektaş-i Veli’den sonra kesintiye uğrayarak dağınıklık göstermiştir ve 1490’da II. Bayazıt döneminde Çinili Köşke geliyor Balım Sultan Dimetoka’da, kendisi mücerret ve bir erkanname yapıyor. Buna Bektaşi erkannamesi de deniyor çeşitli isimleri de vardır. Bu erkannamede Bektaşilerin bütün seyri sülüklarını, evrakını, atacakları adıma kadar yazılmıştır. Burada bazı makamlar koymuşlardır aşıklık dönemi, dervişlik dönemi, babalık dönemi, halifebabalık dönemi ve dedebabalık kutup kutbiyet dönemi. Esasen kutup nazariyesi uzun bir hadise inşallah bir gün ayrı bir program yapma olanağımız olursa onu arz etmeye çalışacağım. Balım Sultan 1520’de göçmüştür, tarihçiler yanılırlar 1516 yazar kabirde halbuki sağlığından 4 sene evvel yaptırmıştı onun için öyle yazmıştır, bundan sonra birçok dedebaba gelmiş.

 

Onların kayıtları var, sizin kitaplarınızda da ayrıntılı bilgi var sanırım?

 

Var. Birkaç ana başlık vermek istiyorum. Hacı Bektaş-i Veli’den hemen sonra dedebabalı sistemi yok bir kutbiyet var ama sistem olarak olmamış Balım Sultan’a kadar, ondan önce Seyit Ali Sultan bir süre kaldı 836’ya kadar ondan sonra Yağbalı Sultan 900’lü yıllara kadar ondan sonra Balım Sultan geliyor, H. 922’de Hakk’a yürüyor. Sonra Sersem Ali Dedebaba ile ilk dedebabalık başlıyor, oradan günümüzde Mustafa Eke Dedebabaya kadar 28 dedebaba bu sistemin başında durmuşlar.

Bu sistemi kısaca aşağıdan başlayıp anlatırsak, Bektaşilikte testik yolu vardır, tasavvufla yükselme yolu var, bir seyri sülük yolu var onu bilmeden dervişliği, babalığı anlamak mümkün değil. Bir nefis mertebeleri var, bir rüh mertebeleri var, Bektaşilik nefis mertebelerindeki insana nasip vermez, aşık sayılır çünkü bunlar yedi tane canavarı vardır, yedi devi vardır insanın, bunlardan bir tanesi Nefsi Emmare, ikincisi Nefsi Levame, üçüncüsü Nefsi Mühimme, dördüncüsü Nefsi Mutmaimme, beşincisi Nefsi Radiye, altıncısı Nefsi Merdiye, yedincisi Nefsi Radyat-i merdiye. Bu basamağa geldikten sonra rüh özgürdür artık; aşıklıktan maşukluğa geçmiştir.

Bu yedi basamağa çeşitli ifadeler verilebilir; ama bu Fatiha Suresi de bunlara remizdir. Ama bir başka Türkçe ifadesi daha var ki, yedi delikli tokmak bunu bilmeyen ahmakta derler, Anadolu’da. Bu yedi basamağı anlatır. Ondan sonra rüh mertebesine geçilir, rüh mertebesi kendi içinde altı basamak taşır, bu seyri sülüktur Bektaşilikte. Onu yaşaması lazım o canın, nasip aldı devam ediyor bu altı basamağı, kalp, rüh, sır, hafi, ahva, ahvetül ahva, en gizli yani buna biz natıka konuşan Kur’an hali deriz, bu noktaya geldi mi artık bu cana dervişlik yolu açılmıştır.

Tasavvufun anlamını anlatırsak organizasyon çok net çıkacak ortaya, ondan sonra dört tane sıfat kazanması lazım. Fatiha Suresi’nde dört tane sıfat vardır; bir tanesi uluhiyyet Tanrısallık, iki rahmaniyet, üçüncüsü rahimiyet yani özel bir bağış hali, dördüncüsü malikiye bu on yedinci basamağa gelir ve evren teorisi de tasavvufta on sekizinci basamakta oksijen girmiştir yani hayatiyet başlamıştır dervişlik verilir. Bundan sonra pratik hizmetler vardır kilerci derviş, kahveci derviş, türbedar derviş, mihmandar derviş, kurbancı derviş, ayakçı derviş, çerağcı derviş, gözcü derviş, ekmekçi derviş, aşçı dervişlik yirmi dokuzuncu basamağa geldiği zaman babalık verilir, o artık otuzuncu basamaktaki babadır.

Bundan sonra otuz birinci basamak başlar baba efendidir, otuz ikinci basamak kutbül emin ve kutbül yesar sırrıdır, kuzey kutbu ve güney kutbu gibidir halife babalar başlar ondan sonra da bir tek yer olur yeryüzünde otuz üçüncü kutup dedebaba.

Bu bir organizasyon… Balım Sultan Erkannamesi’yle, demek ki sistemin önce bir aşıkları var… O, bir seyri sülük görüyor. O seyri süluğu ikmal edebilmişse kendi rühundaki cihadı yapabilmişse, kendi şeytanını Müslüman yapabilmişse; Hz. Peygamber’in buyurduğu gibi ona dervişlik basamağı geliyor

Dervişler bir babaya tabii olurlar, eskiden dervişlik risaleleri vardı. Osmanlı toprakları çok geniş bir yelpazede olduğu için her dervişe bir risale verilirdi, şimdi böyle bir risale verilmiyor. Yani kim hangi baba hangi dervişi çıkarttı. Dervişliğinde kendi meydan içinde hizmetleri vardır. Söylediğim gibi bu Fatiha Suresi’nin kastetmiş olduğu kamil insan formunu ve formatını edinebilmektir. Nazari bir medrese ilmi de değil tekke ilmidir, yani keşif yapım ve mükaşefe ile buna varabilir ancak ve mürşit tutarak.

 

Balım Sultan’dan bahsettik. Balım Sultan Erkannamesi var, bu demin ki çok güzel sıraladığınız ve anlaşılır bir şekilde belirttiğiniz; belli kademeleri var aşıklık, dervişlik, babalık, halife babalık, dedebabalık.

Bunlar tarihler boyunca aynı şekilde uygulanmış değil mi?

 

Tabii. Aşağı yukarı şöyle söyleyeyim; H. 922’den bugüne kadar artık 28 dedebaba döneminden beri bu sistematik zaman zaman kesintiye de uğramış ama sistem yürümüş. Çünkü Erkanname ellerinde. Balım Sultan Erkannamesi nasıl baba çıkar, nasıl derviş çıkar, nasıl halifebaba çıkar sözgelimi dünya üzerinde 12 tane halifebabadan fazla olamaz.

 

Bu bir kuraldır.

 

Kural. Çünkü On İki İmam ve Kutbiyet sistematiğidir on iki yıldız vardır, On İki Havari vardır, on iki burç vardır… On üçüncüyü bulamazsınız. Bir evrenin işleyiş kozmoğrafyasından çıkmıştır o şablon.

 

Yüzyıllar boyunca Bektaşilik içinde Balım Sultan Erkannamesi uygulanmış orada bir problem yok. O Erkannameye bağlı bütün babalar, halifebabalar ve dedebaba görevini, yükümlülüklerini, sorumluluklarını biliyor kendisine bağlı muhipler, talipler de o şekilde aynı eğitim içerisinde o yolun incelikleri ile yaşıyorlar.

Şu anda da aynı şekilde yürüyor, Mustafa Eke dedebaba yine Türkiye’de 8 tane mi, kaç tane halife babamız var?

 

Türkiye’de şu anda 12 tane halife babamız var. Teknik olarak şöyle yaparlardı bir tane boş bırakırlardı. Çünkü her an bu işi başarabilecek bir halife babadır, seyru sülük ona bir imkan olsun diye ama çok özel koşulları oldu ülkemizin, muhterem Bedri Noyan Dedebaba’nın Hakk’a yürümesinden sonra birtakım sıkıntılarımız oldu. Dolayısıyla bunu doldurmak gereği oldu. Çünkü bir de değişen bir dünya ile karşılaştık. Balkanlar’da sosyalist sistemlerin yıkılmasından sonra bir anda dergahlar çıktı, Detroit Dergahı Postnişini Flamur Baba Amerika’dan geldi geçenlerde nazarlarıma da getireceğim, halifelik aldı. Coğrafya bir anda genişledi. Yani bir başka ifade ile Allah sevgili kuluna önce merkebini kaybettirip sonra buldururmuş, biz elimizdeki dergahları tekrar elimizde bulunca oraları irşad edebilmek için baba çıkartmak, atamak zorunluluğu doğdu.

Fakat söylediğim gibi bütün mesele bu işin pratik kısmıdır teoride bunu ikna etmemişse yani sizi bir kölelikten alıp bir köleliğe götüren bir sistem ise o tarikattan uzaklaşın, her zaman söylüyorum şeriat vardır tabii. Ama Hacı Bektaş’ın dediği gibi bir şeriattır, tarikat vardır nasıl bir tarikat? Hacı Bektaş’ın dediği gibi bir tarikattır, nasıl bir marifet? Hacı Bektaş’ın tarif ettiği gibi bir marifet, nasıl bir hakikat? Hakikat tarif edilmez. Onun için sona koymuştur Hz. Pir.

Hadirilik, Halvetilik, Celvetilik, Rufailik, Sadilik, Akla gelen bütün tarikatlarda marifet son basamaktır, kendini Allah yerine koyarlar. Haşa huzurdan ve onun için birçok tabiri caizse rezilhane ve kepaze karşılaşıyoruz tarikat şeylerinin.

 

Sizler de Bektaşi okulunun mensupları olarak, pir olarak Hacı Bektaş-i Veli ve onun dergahını kabul ediyorsunuz o sistemi yürütüyorsunuz.

Coğrafi dağılım bakımından biraz önce söylediğiniz dedebabalık sistemine bağlı Balım Sultan Erkannamesi’nin yürüdüğü Türkiye’de ve dünyadaki ana noktaları söyleyebilir misiniz?

 

Kısaca bir şey söylemek istiyorum, Hz. Pir postnişinini iki kalemle gitmiştir ve gerçeği de ifade etmem lazım burada, bunlardan bir tanesi yol evladı, bir tanesi bel evladı.

Bektaşilik ilahi düşünceyi mefküre (fikir) dostuluğu ile kazanılabileceği kanaatindedir, Babagan kolu. Fakat Hz. pirin çelebi postnişinleri de var. Fakir o tarafa müthiş de saygım var. Herkes iman üzerine bir tartışma açamaz, fakir Babagan Kolunu anlatabiliyorum size ancak onun mensubu olarak.

Bektaşi babası yolda yürüyormuş subaşı ramazan günü çevirmiş, çıkar elindeki şişeyi ne şişesi taşıyorsun, su şişesi demiş, çıkar şişeyi deyince rakı ol ya mübarek demiş, subaşı gülmüş suyu rakı yaptın da şurada yangın var onu da söndürsene demiş, vallahi o işe Rufailer karışır demiş.

Şimdi fakirin ihtisas alanı Babagan Bektaşiliğin merkezleri, öbür tarafları bilmem.

Büyük merkezler olmuş; ama Bektaşilik mücerret esaslı gittiği için beş altı temel mücerret dergahı sayılmış; bir tanesi Hz. Pir Dergahı, bir tanesi Abdülkadir Geylani Sultan Medine’de, bir tanesi Dimetoka’da, bir tanesi de Şahkulu Sultan Dergahı 16’ncı yüzyıldan itibaren şimdi aklıma gelmiyor daha sonra net olarak sayabilirim.

Altı temel merkezli büyük mücerret dergah üzerinde şekillenmiş bunun bir kısmı Balkanlar’da tabiri caizse Mısır’da bir ucu, bir ucu Cezayir’de, bir ucu Fas’ta yani Osmanlı’nın Fütüvvet sınırları içinde müthiş bir organizasyon ve her yere baba lazım, derviş lazım irşad hizmeti lazım. Fakat en yoğunluklu olarak yine Osmanlı’nın Fütüvvet ilişkileri içinde görmek lazım nazarlarım bir kere söylemiştim Bulgaristan içinde Bektaşi Dergahı arıyorsanız ortada aramayın yukarı doğru çıkın Romanya tarafına doğru yada Yunanistan’a giden sınırda bulun. Fütüvvet olmayan yerde Bektaşi Dergahı pek açılmamış çünkü bir anlamda sadece kılıçla bir yeri fethedemezsiniz, gönül fethi olmadan o batın tahta kılıçlarınız olmadan fethedemezsiniz. 700 yıllık Osmanlı Balkanlar’da öyle köklü bir şekilde durdu ise kılıçla duramamıştır, kılıçla dursaydı KGB ile Rusya dururdu o da duramadı Sovyetler Birliği, gönül fethi yapmamışsanız ve böyle dergahlar uyandırmışlar, Makedonya’da, Sırbistan’da, Karadağ’da, Mora’da hatta zaman zaman Cem Dergisi’nde de her aklıma geldikçe birkaç tanesini yazıyorum Selanik’te, Manastırda, Köstence’de, Dobruca’da, Polonya’da, Macaristan’da, İtalya’da bütün Balkanlar’da Fütüvvet açısı içerisinde birçok dergah var ve bunlara bir irşad hizmetlisi olarak ya bir baba yollamışlar yada bir halife baba yollamışlar ama dünya üzerindeki sistem o kadar kontrollü ki dergah sistemi oniki halifebabayı geçmemiş, bunu bir bilgi olarak sunmak istiyorum.

 

Çok teşekkür ediyorum programımızın sonuna yaklaşırken çok zevk aldığımız söyleşiyi maalesef bugünlük aralamak istiyorum. Şevki Koca ile bundan sonra da başka programlar yapacağız; çünkü Bektaşilikle ilgili bilgilerimiz sınırlı. Biraz önce dinledik bu yoğunluğun nerelerde olduğunu, babalık, halifebabalık, dedebabalık, kurumları nasıl işliyor? Bunlara genel bir giriş yaptık. Fakat eminim ki daha çok detaylandığı zaman bilinmedik nokta ortaya çıkacak bu bilgi eksikliğimizi de sizin sayenizde gidermek istiyoruz.

Çok teşekkür ediyorum efendim sizlere, programımıza katıldığınız için.

 

Fakire vazife düşerse onu bir vazife ederim, bütün canlara, dinleyenlere, nazar edenlere aşkı niyazlar ederim, kerem bulduk, gönüllü olduk aşk olsun, nur olsun.

 

Çok teşekkür ediyorum. Sevgili dostlar bir programımızın daha sonuna geldik. Hoşça kalın, dostça kalın, Cem Radyo’dan ayrılmayın, diyoruz.

 

DÖRDÜNCÜ SÖYLEŞİ

26.02.2002

Cem Radyo

 

Sevgili Cem Radyo dinleyicileri merhaba. Bir Dosttan Dosta programında daha sizlerle beraber olmanın mutluluğunu ve kıvancını yaşıyorum.

Sesimizin ulaştığı Anadolu’da, Balkanlar’da, Avrupa’da bizi dinleyen milyonlarca dost, can merhabalar.

Cem Radyo Hakk Muhammed Ali sevgisini dünyanın her tarafına deyişlerle ulaştırıyor, insan sevgisini türkülerle ulaştırıyor aynı zamanda söyleşilerle, güzel programları ile bilgili insanları araştırmacıları, yazarları, dedeleri, babaları sizin evlerinize, arabalarınıza konuk etmeye gayret ediyor.

Biz de dosttan dosta programı olarak yine ülkemizin değerlerini, güzel insanlarını sizlere tanıştırıyoruz, aktarıyoruz onların güzel fikirlerinden yararlanmanıza olanak sağlamaya gayret ediyoruz. Bugün yine çok önemli bir konuğum var, Şevki Koca erenler bizimle beraber olacak. Hoş geldiniz programımıza.

 

Hoş bulduk.

 

Alevi-Bektaşi-Mevlevi inanç ve kültürü içerisinde kendisine ayrıcalıklı bir yer edinmiş araştırmacı yazar. Özellikle Bektaşilik tarihi üzerindeki incelemeleri ve araştırmalarıyla tanınıyor, araştırmaları son derece önemli, Bektaşi dergahları, Bektaşi uluları önde gelenleriyle ilgili, yaşam öyküleri, fotoğrafları, derlemeleri bu toplum belleği için çok önemli.

 

Anadolu’da ve Anadolu dışında bulunan dergahlar üzerinde duracağız, çok güncel bir konuydu biliyorsunuz Suudi Arabistan’da bir Türk kalesi yıkılmıştı onlar Türk eserlerine karşı gösterdikleri olumsuz tutumu sürdürme gayretindeydiler bu konuya değineceğiz ve Mimar Sinan diyeceğiz yine bu kültür içinden çıkmış, Suüdi Arabistan’daki yetkililerin yıkmaya çalıştığını yüzyıllar öncesinden kuran bir Bektaşi öncüsü, ulusu olan Mimar Sinan’ın çalışmaları üzerinde durmaya gayret edeceğiz.

Sizin kitaplara yansıyan birçok çalışmanız var, sayısız makalelerin yanı sıra Yeniçerilikle ilgili güzel çalışmalarınız var, Alevi edebiyatı ile ilgili güzel çalışmalarınız var.

Rahmetli babanızdan, çok değerli Turgut Koca’dan büyük bir miras devraldınız ona layık olarak da bu mirası yaşatıyorsunuz, gelecek kuşaklara aktarmak için de faaliyetlerde bulunuyorsunuz.

Sevgili Şevki Koca kaç kitabınız yayınlandı?

 

Şu anda dört tane bitti.

 

Potansiyel kitaplarımız var ama yayında değil.

 

Yayımlanmak üzere Edib Harabi Baba Divanı var onu da Dursun Gümüşoğlu ile hazırlıyoruz. 578 sayfalık orijinal Süleymaniye nüshasını aldık, zaten Harabi Baba’nın 1937’lerde Hüseyin Erdekut Baba tarafından İzmir’de çıkartılmış dar bir kopyası vardı, bu bulduğumuzda aslında orijinal değildir. Harabi Babanın taslağıdır, orijinali kayıp.

Fakat çevirebildiğimiz kadarıyla bu metni hazırladık o da yakında Can Yayınları’nda basıma girecek.

Odman Baba Velayetnamesi’ni, Göçek Abdal’ı 1473 orijinal versiyonundan çevirdik, Çağatay Türkçe’si ile ve bugünün otantik Türk diline çok çarpıcı örnekler getirecek bir güzellikte bir tadı var, inşallah yayınlama alanı bulabilirsek hem tarihsel açıdan bir bilgiyi yerine ikmal etmiş olacağız bir de genetik kültürümüze, toplumsal kültürümüze katkıda bulunmuş olacağız.

 

Çok daha geniş boyutlu ve ileriye dönük çalışmalarınız da var, Bektaşilik tarihi ile ilgili.

 

Bütün Bektaşi dergahlarının, 600 yıllık Osmanlı sürecinden cumhuriyete sarkmış olanlarda dahil, Balkanlar’dan Mısır’a kadar, Danzink’ten Cezayir’e kadar olan geniş yelpazedeki Bektaşi Dergahları ve Bektaşi dergahlarının postnişinleri, diye ve mümkün olduğunca resim ve belgelerle, fotoğraflarla donanmış bir şekilde tanıtmaya amaçlayan bir potansiyel çalışmamız var. Ama bu vadeli bir çalışma sanırım.

 

Ansiklopedik bir çalışma ve bütün kütüphanelerde bulunması gereken bir eser olacak Alevilik, Bektaşilik, Mevlevilikle ilgili.

Dünyanın dört bir tarafına yayılmıştır desek yeridir Bektaşilik, Amerika’ya kadar dünyanın dört bir yanına yayılmıştır.

 

Nasıl oluyor da sınırlar aşan Hıristiyan dünyasındaki azizlerin gönüllerini fetheden ve Türk düşünce dünyasının derinliklerinde Türk dilini ve edebiyatını da İslam çerçevesinde yaşatan Alevilik, Bektaşilik, Mevlevilik bu büyük inanç ve kültür Balkanlardan Avrupa’ya kadar yayılmış?

 

Nasıl bir yol ki insanların gönlünü fethetmiş?

 

Tarihsel olarak Selçukluların son dönemi yani III. Alaeddin Keykubat dönemlerinin içinde bulunduğu mobilizasyona adil topraklar içinde çok iyi bilmek gerekiyor.

 

Hacı Bektaş Veli Hazretleri 1242 yılında Horasan-Nişabur’da dünyaya gelmiştir. Tarih üzerinde üç aşağı beş yukarı tartışmalar varsa da an-ı daim denilen bir şey vardır zaten büyük evliyaların bu kadar yıl aradan sonra santim santim doğum tarihlerini söylemek mümkün değildir ama bilinen bir gerçek bilinen bir teyit vardır müverrihler(tarihçi) tarafından o da 1242 yılında Horasan’dan geliyor, neyle geliyor?

 

Bir kültürle geliyor ortada Selçukluların son döneminde merkezi birlikte kalmamıştı eyalet reisliği yapan Nurettin Caca gibi yada Karamanoğlunun beylikleri gibi parçalanmış bir milli birlik vardı, bir de Moğol saldırıları vardı. Bu arada bir büyük düşüncenin gelmesi lazım, birleştirici bir düşüncenin gelmesi lazım menakıblarda Hz. Pir güvercin donunda gelir yani güvercinden daha masum bir don olsaydı onunla gelirdik der kitaplarda.

Bu mürşit köklü bir Yesevi ekolünden tasavvuf eğitimi almıştır. Yani bir başka ifade ile anti radikal bir düşünce bir din anlayışı getirmiştir, keskinliklere agresif yapılara karşı mütemeyyin olan daha liberal dini daha objektif tanımlayan ve daima dostluk ve insanlık mesajlarını içeren bir yapı getirmiştir Hz. Pir.

1299 yılında bir kurultay toplanır, Türkmen geleneğine göre bir kurultaydır bu. O kurultayda menakıblara göre Osman Gazi’nin hanlığa atandığı dönem olarak geçer ve bu atama sırasında Hacı Bektaş Veli’nin kendisini kutsadığı anlatılır, hatta burada Kumral Baba, Şeyh Süleyman-i Türkmani, Sarı İsmail, Ahi Evran, Taptuk Sultan gibi azizlerinde bulunduğu rivayet edilir.

Bu büyük insanlık düşüncesi çok kısa zamanda gerek Hıristiyan dünyasının kendi iç çelişkilerindeki feodal baskılara maruz kalmış halk arasında ve gerekse büyük Moğol baskıları altında kalmış Anadolu halkı arasında bir birleştirici meşale olur, topluma zaten felsefe yapabilme gücü vardır.

Anadolu toplumu felsefe yapabilen bir toplumdur, yapabildiği için bugün ayaktayız. Yunus Emre’yi çıkartabilmiştir, Mevlana Celaleddin’i çıkarmıştır, Hacı Bayram Veli’yi çıkarmıştır.

Genetik bir felsefe bilinci vardır toplumsal katmanların her yerinde o bakımdan bir Acem yada bir Arap tasavvufu hiçbir zaman emperyalist bir şekilde Anadolu insanına yansımamıştır.

Bu kadar baskıya, bu kadar darbeye karşın Anadolu halkı direniş gösterebiliyorsa bu 700 yıllık geleneksel felsefe yapabilme gücünden gelebilmektedir.

Hacı Bektaş din kadim anlamında bir felsefe değildir ama düşünerek akıl ve aşkın dengesini bularak yaklaşmıştır. Keskinliklerden yani Kuran-ı Kerim ve ayetlerinin egzotorik yoğunluğu ile gelmiştir, batıni yoğunluğu ile gelmiştir yani insana gelen yorumları ile gelmiştir.

İnsanın dışında bir merkez tanımadığı için özellikle Ortodoks dünyasında gerekse Anadolu toprakları içindeki gayri kabil dini akımlar karşısında Bektaşilik yıkmaya bir orta yol bulmuştur Ahilik gibi, bir orta denge bulmuştur, keskinlikleri ortadan atmıştır, aşıladıkları taassubu ortadan atmıştır.

Hz. Pir’in geniş felsefesi de üç temele dayanır; taassuptan kurtulmak, cehaletten kurtulmak, sefaletten kurtulmak.

Bizim Allah-Muhammed-Ali dediğimiz tevhid-i sıfat, tevhid-i efal, tevhid-i zat dediğimiz bütün üçlemelerimizin temelinde büyük insanlığa yaklaşmak vardır.

Çünkü Cenab-ı Hakk “bilinmek istedim halkı yarattım” diyor, ben kulumun gören gözü konuşan ağzı duyan kulağıyım diyor.

İnsan Cenab-ı Hakk’ın mahzarında tecellisinden başka bir şey değildir, bütün şerefleri üzerinde toplayarak yaratılmış bir canlıyı nefsi-i emmare batağında yanlış yollara sürükleyen dini akımlar karşısında bir süspansiyon rolü oynamıştır ve Osmanlının kuruluş felsefesi temelinde de bu barışçı ve devşirme gelenek vardır. Bir başka ifade ile söylersem zürriyeten Müslüman değil fıtren Müslüman yapmaya çalışan bir zihniyet vardır, dolayısıyla bakarsanız sadrazamların birçoğu Sırp’tır. Sokullu Paşa Osmanlının günümüze kadar yansıyan birçok yasalarınız yapan değerli bir sadrazam olursanız Sırp prensidir. Mimar Sinan Hz. Ağırnaslı bir Ermeni çocuğudur.

Yeniçeri teşkilatı kurulacağı sırada bir Pençik Kanunu yapıldı. Daha sonra da Yeniçeri antlaşmasına döndürüldü, devşirme kanunu yapıldı.

Bu devşirme kanununda da temel fikri mefküre birliği arandı, büyük insanlık düşüncesine intisap edenlerin dinleri, imanları sorgulanmaksızın sadece insanlığa yapacakları katkılar düzeyinde büyük bir barış ortamı yaratıldı ve burada yapılan bir anlaşmaya göre Acemler, Araplar ve Yahudiler dışındaki kalan kesimlerden devşirme asker toplandı. Bunlar 40 yaşına kadar evlenmezlerdi. Müslüman olurlardı ve Bektaşi tarikatına girerlerdi.

Giderek zamanla bu yapıların içinde de bozulmalar oldu. Ama kuruluş felsefesi büyük insanlığı taşımakta hangi dinden, hangi niyetten olursan ol, Mevlana Celaleddin Rumi Hazretleri’nin dediği gibi yüz bin defa tövbeni kırsan yine gel, umutsuzluk kapısı değil burası, zaten din umut kapısı olmalı maalesef umutsuzluk kapısı haline getirenler yüzünden çekiyoruz günümüzdeki çileleri de.

Hz. Pir bu büyük düşünceyi koyduğu zaman insanoğlunun genetiğinde yatan, genlerinde yatan o büyük saygın ruh yeniden canlandı ve çok süratli bir şekilde gerek Balkanlarda gerek Karadeniz’in kuzeyinde, gerek Doğuda gerekse Akdeniz’in kıyısında yüksek ölçekli bir tasavvuf bilinci ve dostluk köprüsü oluştu ve onların çoğu da Bektaşi oldular, birçok dergahımız da oldu.

Söz gelimi Bulgaristan’ın Pazarcık İlçesi’nde Ballı Baba vardır. Ballı Baba Tetova’ya gelmiş bir azizdir ama Sersem Ali Dedebaba’yı Kanuni Sultan Süleyman sürgüne yollamışlardı o da kendisine biat etti ve gitti Ballı Baba’ya.

 

Bizim Osmanlı Tarihine bakış açımız nasıl olursa doğru olur?

 

Fakire göre şöyle olursa doğru olur; hepsi kötüdür dersem doğru olmaz. Onun iyi tarafları da vardır, kötü tarafları da vardır. Her siyasi mekanizma gibi, bunun neresinden baktığınıza bağlı.

Hiçbir evliya, ulular siyasete bulaşmamıştır ama siyasetçiler daima bulaşmışlardır.

O bakımdan Osmanlının iyi tarafına baktığımız zaman bizim genetik Anadolu kültürünü folkunu ve bütün jeneriğini eski Friglerden gelen, Etilerden gelen 1200 yıllık Bizans üzerine kurulmuş olan bütün o batı medeniyetlerinin bir tümü latif ortamı olarak geldiği için bütün güzel değerlerle bezenmişti dolayısıyla güzel değerler Ehlulullah yolunda büyük bir tasavvuf ülküsü yaratarak bir barışçı ruh yarattı.

 

Balkanlar ve oradan da ileriye giderek Mısır’dan Arabistan içlerine kadar birçok diyar fethedildi, gönül fethiydi bu.

Alevi, Bektaşi, Mevlevi inancı dört kıtada yayıldı.

Osmanlının kuruluşundan bahsettik, Bektaşiliğin de Balkanlar’da yayılma gerekçelerinden söz ederken çok geniş bir coğrafyada, geniş bir alanda sayısız dergahın kurulduğunu söylediniz.

Anadolu dışında en büyük dergahlarımız hangileridir?

 

Dimetoka’da Seyit Ali Sultan, Mısır’da Kaygusuz Abdal Dergahı. Yalnız Mısır Kaygusuz Abdal Dergahı’nda müverrihler bir hata yaparlar bir postnişinlik silsilesi ile tek bir dergahtan, bir koyundan altı post çıkartırlar, altı dergah sayarlar.

Halbuki onların hepsi meşrutadır, asıl dergah Kasr-ül Ayn Dergahı’dır, Nil Nehri’nin kıyısındadır, bu temel kuruluş buradadır.

Bu dergah Abdal Musa döneminde Kaygusuz Abdal tarafından kurulmuş bir dergahtır. Fakat zaman içinde bu dergahın meşrutaları oluşmuştur, bir başka Kaygusuz oluşmuştur, El Mukattam Dergahı, Abdullah Ensari Dergahı oluşmuştur ama bir tek postnişinlik silsilesine bağlıdır önemli bir dergahtır.

Önemli Bektaşi dergahlarında Harabati Baba Dergahı vardır; Tetova’dadır. Makedonya’da olan Çiçevo Dergahı yada Karacaoğlan Dergahı vardır.

Bunların bugün yaşayan postnişinleri vardır.

Mesela Tahir Emini Baba hazretleri şu anda son postnişin olarak Tetova Dergahı’nda postnişinlik yapmaktadır. Ziya Paşoli Baba da Çiçevo Dergahı’nın postnişinliğini yapmakta.

Bunlar tarihi dergahlardır. Bunların dışında yakın zamanlarda özellikle 1990’dan sonra yeni yapılanan Avrupa içinde mesela Çiçevo yakınında Nininova Köyü’nde bir dini dergah daha yapmışlardır. Bir anlamda cemevi dergah birleşimi bir kapsamdır, daha geniş mahiyette bir kültürü vardır ve yapısı vardır. Bunun dışında Danzingde var, Rusya’da var, Filibe’de var, Yunanistan’ın Katerin ve Reni Dergahı vardır, Reni Dergahının eski ismi Durbaali Baba Dergahıdır. Hz. Pir’in postnişinliğine kısa bir dönem bakmıştır, Durbalı Baba da derler.

Gazi Paşa’nın annesi buranın son postnişinlerinden Tayyar Baba’dan Bektaşi intisabı almıştır, Reni Dergahından.

Yunan hükümeti de onun bilincine vardı, bir dönem metruk kalmasına rağmen şu anda onarmaya başlamışlar ama içleri kuru dergah postnişin yok.

Girit’in Resmo, Kandiye, Hanya gibi bölgelerinde Bektaşi dergahları vardır. Şimdi Girit hükümeti tarafından onarıldı, ziyarete açıldı.

Yine modern çağımızda açılan 1954 yılında Recep Ferdi Baba tarafından Amerika Birleşik Devletleri tarafından Detroit’te büyük bir dergah açıldı, Taylor Bektaşi Dergahı ismi altında.

Şu anda hatırlayamıyorum ama yüzlerce dergahımız var.

 

Çok güzel anlatıyorsunuz.

Alevilik, Bektaşilik İslam dışıdır, diyen fakat aynı zamanda Aleviliğin meyvelerini yiyen, Aleviliği sömürmeye gayret eden kişilerin de iştahları kabarıyor, siz anlattıkça.

Bu dergahlar var Avrupa’da ve Balkanlar’da buna olanak sağlanıyor bir de gidip oraları görsek oralardan yararlansak diyen sinsiler de var.

Bu kutsal yol oralardaki çerağlarını yüzyıllar boyunca yakmış, hiç sönmemiş ve postnişin olmasa bile o ulu dergahlar yerli yerinde Türk kültürü Alevi, Bektaşi inancı Balkanlar’da da sadece Bulgaristan’da değil ki bizim programlarımızı yoğun bir şekilde dinleyen Deliorman’daki canları da selamlıyoruz, Yunanistan’da var, Arnavutluk’ta, Kosova’da var buralarda da milyonlarca Türk, yüzbinlerce Alevi, Bektaşi, Mevlevi inancına sahip insan var. Yani tasavvufi yoruma sahip insanlar gidip ibadetlerini yapıyorlar.

Sizler anlattıkça gözümüzün önünde bir inanç ve kültür canlanıyor.

Birçok dergahımız var saymakla bitmiyor fakat sadece dergahlarımız yok Türk milleti vefakar bir millet, Türk ulusu kadirşinas bir millet gittiği bütün topraklarda güzel eserler meydana getirmiş göz yaşartıcı gönül kabartıcı güzel çalışmalara imza atmış.

Tarihler boyunca ulusal gurur kaynaklarımızdan birisi de Mimar Sinan ölümsüz eserler yaratmış bir mimar.

Sinanlar ölmez, eserleri de ölmez, mimarlar şahı Mimar Sinan bir Bektaşi mimari değil mi?

Mimar Sinan’a dahi diyorlar, tarihlerin içinden çıkmış bir dahi, gerçekten dahi değil mi?

 

Mimari açıdan eserlerini değerlendirmeden önce kendisini tanımak lazım.

Kendisi bahsettiğim gibi Bektaşiliğin engin, fikri kültürel potasında erimiş bir insan. Kendisi 1490 yılında Kayseri’nin Ağırnas İlçesi’nde doğuyor ve Yeniçeri teşkilatına giriyor, kabiliyetli de bir genç, bunu kısa zamanda kışla mektebinde alıyorlar mimar olarak yetiştirmeye başlıyorlar 1512’lerde.

Kısaca anılarını şöyle anlatıyor;

“Kendimi elimden düşmeyen pergele benzetirdim, pergel nasıl bir ayağı bir noktaya saptamıştır ve öbür ayağı ile gezer dolaşırsa, bende hem mesleğime canı gönülden sarılıp mesleğimde yükselmek hem de gaza yollarının verdiği fırsatla memleketler dolaşıp görmek isterdim.”

Yaşamından 40 yıl sonra yazılmış bir nefes vardır, uzundur ama kısaca okumak istiyorum:

 

Olup Yeniçeri çektim cefayı

Piyade eyledim nice gazayı

Yolumla, san’atımla, hizmetimle

Day-ı akran içinde gayretimle

Vuruştum taa tıfriyet çağında

Yetiştim Hacı Bektaş Ocağında

 

Rodos’uyla, Belgrat’ta azimet

İdip geldik sağ-u selamet

Yoluma eylediler altı sedvan

Seffer kıldı fuatça şahi devran

Adım Agop idi Sinan eylediler

Hacı Bektaş Ocağına kul eylediler

 

Bu şair ve yazar anlatırken onun ruh halini de anlatmış. İşte bu mühtedi dedikleri, dönme dedikleri ama dostluk noktasında gerçek anlamda Müslüman olmuş olan insan kırk yıllık ömrüne 81 cami, 65 tekke, 51 mescit, 55 medrese, 26 okuma odası, 18 imaret, 3 tane hastane, 7 büyük su kemeri, 8 büyük köprü, 18 kervansaray, 6 mahzen, 33 saray, 35 hamam, 17 türbe ve sayısız sebil ve çeşme yapmıştır.

Hatta İstanbul’un suyunu getirten Büyük Çekmece ve Terkos’tan bu zatın evine su çekti diye ceza vermişlerdir. Osmanlı son döneminde maaşını kesmiştir. Burada bir kadir bilmemezlik yapılmıştır kendisine.

 

Suüdi Arabistan büyükelçisi diyor ki; siz kalenin yıkımı ile uğraşıyorsunuz Anadolu’daki bazı kiliseler yıkılıyor, bazı eserler tahrip ediliyor onlara neden sesinizi çıkarmıyorsunuz? Bizi yönetme gayretinde olan beceriksiz hükümet yöneticilerine böyle anlamlı sorular yöneltiyorlar.

Yine gelelim Mimar Sinan’a. Şaheserler yaratmış, gerçekten gönüller fethetmiş aynı zamanda, o ne aşk, o ne heyecan, o ne sevgi?

 

Süleymaniye Camii’nin, Selimiye’ye göre bir özelliği vardır. Süleymaniye Camii’ne kuşbakışı bakıldığında çekilen fotoğrafları ile yandan kubbeye aldığımızda Osmanlıca, Ya Ali Hü! yazar.

Sizin geçen seneki oturumlarda topladığınız yazılardan bir yazar tarafından bir mimardan alıntı olarak yansıtılmış.

Güzel olan Süleymaniye ve büyük olan Selimiye’dir.

Çünkü dönemin padişahı Ya Süleyman seni yendim dedi, Süleyman Peygamber’e bir nazire yapıldığını söyledi. Bütün bunların inşaatlarında mekanik işçilik yapmamıştır Mimar Sinan, ama mimarlık çizimlerini yapmıştır.

O 1200 yılı Bizans’ın heybetli binalarının karşısında rekabet unsuru olarak hep Mimar Sinan dönemi onun açtığı çığırla gidilmiştir.

Bugün Arap kültüründe sabah akşam camiden bahsederler ama cami yapmasını dahi bilmiyorlar.

Kabe-i mutaharanın dışındaki revaklara kadar bizim mimarlarımız yapmıştır.

Mısır’da, Kahire’de bütün büyük camileri de Osmanlı mimarları tarafından yapılmıştır. Yani teknik anlamda yine Balkanlar’da o güzel köprüleri Mimar Sinan’ın açmış olduğu o şevkle yapılabilecek, o günkü mimarlar bugünkü mimarları görseler intihar ederler.

Mimar Sinan’ın bir estetiği vardır,

 

Mimar Sinan’la kimlik bulan Bektaşiliğin ulaştığı sınıfsal dokudur önemli olan.

Yeniçerilik dediğimiz o sistemin içinden çıkan öyle dahiler, öyle güzel insanlar var ki, bunlar tarihin kayıtlarına geçiyor. Nice ozanlar ve şairler değil mi Bektaşi?

 

Öyle bir kültür ki, hicri 749’da Hz. Pir’in Hakk’a yürüdüğü varsayılır, 750’de I. Murat iktidara gelmiştir, 20 sene sonra Odman Baba diye bir zat geliyor.

Hz. Pir’in Hakk’a yürümesinden, Bulgaristan’ın Hoskova Kasabası’na geliyor orada dergah kuruyor ve irşada başlıyor. Mümkün müdür bir inşaat yapıp içine girmek? Onun sanatı var, estetiği var. O münevver bilincin yansıması var ve kabir taşında da, kısaca okuyabilir miyim Odman Baba’nın

 

Hanigah-ı dergahında aşk-ı can-ı baş’ıla

Hizmetirde bendelerdim nice ala vü geda

Horasan’da yediyüzdoksanda uruc eyleyip

Nice abd-i al ile geçti Rumeli’ye haliye

Hem sekizyüzseksenüçte göçtü şol Od’man Baba

 

Demek ki o kadar eskilerden gelen bir Odman Baba bir kültürel dokunun mahsulü bu yaşadığımız kültür yani bir kul himmet, hatta çağımızda bir Aşık Veysel çıkabiliyorsa gökten zembille inmiş değil, onun alt yapısında var, toplumun yüreğinde var, bilincinde var.

 

Kardan kaleler değil, külden kaleler değil, gönül kaleleri yapmışlar erenler diyoruz. Büyük dergahlar yüzden yıkılmaz. Onlar sonsuza kadar ölümsüz eserler yaratılmış Anadolu’da ve Balkanlar’da.

 

Bizim bir ecdat kalemiz vardı kalenin ismi cedten de gelir, fakat temelde Osmanlı’nın kurduğu bir kale bu. Mesele buranın yıkımı değil biz neler yaptık Araplar yıkıyor, bir öz eleştiri yapmamız lazım.

Bugün bakınız Şehitlik Dergahı perişan halde, Karyağdı Baba Dergahı perişan halde.

Bırakın insanımız perişan halde.

Biz gönül kabelerini kırmışız, en başında eleştiriyi kendimize dönerek yapmamız lazım.

Neyimizi koruyabildik? 1964 yılında Pir Evi müze oldu. 1964’e kadar mezbeleydi özel kanunla oldu.

Düşünün Hacı Bektaşi Veli gibi dünyayı etkilemiş bir şahsiyetin evine sahip çıkamadık biz.

Şahkulu Sultan Dergahı 3 defa yakıldı, hırsızlandı. 1980’lerden sonra Alevi canların biraraya gelip gayretiyle ayakta durdu, bugüne kadar devletten hiçbir şey görmediler.

Bütün mesele şuradadır: dışarıdakini eleştirmek kolaydır, kendin evini temizlemişsen dışarıdakini eleştirme hakkın vardır.

Bugün bütün Balkanlardan, Balkan hükümetleri tarafından sosyalizmden çıkıldı bütün vakıf arazilerine kadar dergahlar bulundu Bektaşilere verildi. Sadece Bektaşilere değil halvetiyi buldu verdi, celvetiyi buldu verdi, kadriyi buldu verdi.

Bu genetik kültür onları da etkilemiştir çünkü bu insanlığın ortak malıdır. Afganistan’da talibanlar eski tarihi eserleri tahrif ettiler, onun ortak değer olduğunun farkında değil, onların kafasının içinde putlar var, o putu kendi kafasının içinde kıramadığı için Ecyad Kalesini Arap yıkar, buradaki Karyağdı Baba Dergahı’nı da biz yıkarız. Onlar oradan, biz buradan bu işi çok güzel başarıyoruz.

Çocuklarımıza anlatacak yol kalmadı.

Eskiden tarihi çeşmeden çık, tarihi fırınının yanından geç, tarihi çam ağacının altındaki evdir, dersin. Şimdi böyle bir tarifi yok ki, kendim semt değiştirirsem kendim kaybolurum, 700 yıllık İstanbul çocuğuyum.

 

Siz 700 yıllık İstanbul çocuğu olmaya devam edin.

Anadolu’ya ve Balkanlar’a mührünü vuran Türk kültürü sonsuza kadar yaşayacak, sizin gibi araştırmacılar bunları toparlıyor dedeler, babalar, ozanlar, aşıklar gönül kalelerini yapmışlar dergahları ölümsüzleştirmişler. Basiretsiz yöneticiler tarafından hırpalanmak, hiç de hak etmediği yönetim tarzına maruz kalmak… ama bir gün onlarda silinecek tabii, Yunusça, Mevlanaca, Hacı Bektaşça sevgi yerleşecek bu topraklara sonsuza dek. Gönlümüz el vermiyor Suüdi Arabistan’da yıkılan kaleyede. Maalesef tabii televizyonumuz olmadığı için ben bakıyorum inşallah bir gün bizi dinleyenler bize de izleyecek aynı zamanda, şaheser bir muazzam kalemiz ki Atlas Dergisi’nin son sayısında da yazılmış, şimdi önümde bunları umarım sizlere canlı canlı gösterek aktarırız.

Suriye’de var, başka yerlerde de var. Onlarca yerde eserlerimiz var hepsi yağmalanıyor, yıkılıyor.

 

Kültür Bakanlıklarının ne iş yaptıklarını anlayabilmiş değilim.

Bu işten başka ne iş varsa onu yapıyorlar yani asli işlerin eğer siz o taş binayı ortadan kaldırırsanız zannetmeyin ki mimari bir binayı ortadan kaldırıyorsunuz, geleceğimizi ortadan kaldırıyorsunuz, torunlarımızı ortadan kaldırıyorsunuz.

Bir atasözü vardır; “Biz bu dünyayı atalarımızdan miras almadık, çocuklarımızdan miras aldık”. Meyve çağındaki ağacı anlatamazsam çocuğa, eriğin nasıl yetiştiğini anlatamazsam bu çocuk geleceği yönetecek hayatı idame ettirecek maalesef bu titizlik içinde değiller.

 

Gerek hükümetin aymazlığı, bakanlıkların çalışmaması ülkenin de dışişlerini yöneten tabii dışişleri bakanımız başarılı ona bir şey demiyoruz ama bir kişinin çalışması yetmiyor, ciddi bir politika yok.

************************

 

BEKTAŞİ NEFESLERİ- Turgut Koca Babaerenlerden

Yakın zamanda Hakka yürümüş olan mutasavvıf Babaerenlerden Eryek Postnişini Turgut Baba’nın gençlik dönemindeki bir nefesi:

On iki tarikin başı,

Nazeniniz eyvallah…

Meyan beste-yi Bektaşi

Nazeniniz eyvallah.

Bize destur veren Haktır,

Gönlümüzde kara yoktur,

Gözümüz mangıra toktur,

Nazeniniz eyvallah…

Ayırmayız mar ü nuru,

Müslüman ile gavuru,

Harama bağlı uçkuru,

Nazeniniz eyvallah.

Hak olup Hakka göçeriz,

Hak doldururur biz içeriz,

Sır için serden geçeriz,

Nazeniniz eyvallah…

Hem saz ile, hem söz ile,

Binlik pelaye düz ile,

Üç nefes bir düvaz ile,

Nazeniniz eyvallah…

Turgut Abdal eder feryat

Saki bize eyle imdat

Harabatiyiz harabat,

Nazeniniz eyvallah…

 

Kaynak: BEKTAŞİLİK VE BEKTAŞİ DERGAHLARI, Cem Vakfı Yayınları: 11,  (Cumhuriyetçi Eğitim ve Kültür Merkezi Vakfı) Alevi İslam Temel Araştırma  Kitapları Dizisi: 1, http://www.cemvakfi.orgcemvakfi@cemvakfi.org

 

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s