OSMAN ŞEMS EFENDİ Kaddesellâhü sırrahu’l azîz (1814-1893)

Kādiriyye tarikatının Enveriyye kolunun kurucusu, şair.


1 Rebîülâhir 1229 (23 Mart 1814) tarihinde İstanbul Sirkeci’de Hocapaşa mahallesinde doğdu. Asıl adı Osman Nûreddin’dir.

Şiirlerinde önce “Nûrî”, daha sonra “Şems” mahlasını kullanmış ve Osman Şems diye tanınmıştır.

Maliye Nezâreti Esham Kalemi hulefâsından ve Nakşibendiyye tarikatı mensuplarından Münzevî Mehmed Emin Efendi’nin oğludur. Osman Şems, henüz öğrenimini sürdürdüğü genç yaşlarında evinin yakınlarında oturan İsmâil Efendi adlı bir Nakşibendî şeyhine mürid oldu.

Yirmi beş yaşlarında iken şeyhin vefatı üzerine Halvetî-Şâbânî tarikatının Kuşadaviyye kolunun pîri Kuşadalı İbrâhim Efendi’ye intisap etti.

Bu yıllarda Sirkeci’de bir tütüncü dükkânı açarak geçimini sağlamaya çalıştı. Ancak dostlarına ve müşterilere cömertçe ikramları yüzünden altı ay sonra dükkânı kapatmak zorunda kaldı. Ardından Esham Kalemi’nde kâtip olarak memuriyete başladı.

1845 yılında bedestende mübâyaa kâtipliğine tayin edildi. Kuşadalı İbrâhim Efendi’nin 1846’da vefatından sonra seyrü sülûkünü tamamlamak için kâmil bir mürşid arayışına girdiği dönemde, kadılık teklifini reddedip Aksaray Sineklibakkal’daki evinde Kādî İyâz’ın eş-Şifâǿ adlı eserini istinsah ederek geçimini sağlayan Kādirî şeyhi Abdürrahim Ünyevî ile tanışıp kendisine intisap etti. Kādiriyye tarikatının Müştâkıyye kolunun pîri Şeyh Müştak Efendi’nin pîrdaşı ve Hacı Hasan Şirvânî’nin müridi olan şeyhinin yanında seyrü sülûkünü tamamlayıp 1849’da hilâfet aldı.

“Kādirî-meslek, Üveysî-meşrep bir gavs” diye tanımladığı mürşidi Abdürrahim Ünyevî 1856’da vefat etti. Osman Şems Efendi’nin, şeyhinin vefatından sonra doğrudan Kādiriyye tarikatının pîri Abdülkādir-i Geylânî’nin ruhaniyetinden feyiz aldığı, dolayısıyla Üveysîlik pâyesine ulaştığı kaydedilir. Nitekim bir şiirinde, “Gönülde buldum esrâr-ı Üveysî / Üveysîyim Üveysîyim Üveysî” ve “Geçip silk-i Nakşibend-i velîden / Göründüm Halvetî’den Kādirî’den / Üveysîyim Üveysîyim Üveysî” diyerek (Osman Şems Efendi Dîvânı’ndan Seçmeler, s. 173-174) bu hususu vurgulamıştır.

Fatîn Efendi’nin 1269 (1853) yılında tamamladığı tezkiresinde “Bedesten’de mübâyaa kâtibi” olarak tanıtılan Osman Şems Efendi, bu tarihten sonra ve muhtemelen şeyhinin vefatının ardından Darphâne-i Âmire’de arayıcıbaşılık görevine tayin edildi.

Osman Şems Efendi 1861 yılından itibaren, Hersekli Ârif Hikmet Bey’in Lâleli Çukurçeşme’deki evinde toplanan, aralarında Leskofçalı Galib, Koniçeli Kâzım Paşa, Ziyâ Bey (Paşa) gibi şair ve aydınlarla henüz genç yaşlarda olan Nâmık Kemal’in de bulunduğu Encümen-i Şuârâ toplantılarına devam etmeye başladı.

Sekiz ay kadar devam eden bu toplantılar sırasında Nâmık Kemal’in özellikle onun şiirlerinden etkilendiği kaydedilir. Karacaahmet Mezarlığı’ndaki aile sofasında medfun bulunan iki kızının, metinleri kendisine ait 1276 (1859) ve 1280 (1863) tarihli mezar kitâbelerinden bu yıllarda Darphâne-i Âmire’deki görevini sürdürdüğü anlaşılan Osman Şems Efendi 1863’ten sonraki bir tarihte emekliye ayrıldı ve Üsküdar İnadiye semtinde Nalçacı Halil Efendi Dergâhı civarındaki evinde inzivâya çekildi.

1882 yılına kadar süren inzivâ döneminin ardından Hüseyin Vassâf’a göre “mânevî bir işaretle” Bursa’ya gitti (Sefîne-i Evliyâ, I, 177). On sekiz gün sonra İstanbul’a dönen, dönüşünde sonraları halife tayin edeceği Bedreddin İzzî Efendi’nin evinde yine on sekiz gün misafir kalan ve tekrar Bursa’ya giden Osman Şems Efendi, Bursa ziyaretlerini çeşitli aralıklarla 1889 yılının sonlarına kadar sürdürdü. Kendisiyle tanıştığını söyleyen Ahmed Sâfî Bey onun Bursa’da ikamete memur edildiğini yazar (Sefînetü’s-Sâfî, XI, 1325).

Bu sıralarda hareketleri devletçe izlenen Ziyâ Paşa ve Nâmık Kemal ile Encümen-i Şuarâ dönemindeki dostlukları düşünülerek bu mümkün görülebilirse de ziyaretlerin sık ve kısa dönemli oluşu sürgünlüğün mantığına uymadığı gibi yakalandığı göğüs hastalığı sebebiyle Bursa’ya gittiğini belirten 1 Zilhicce 1303 (31 Ağustos 1886) tarihli mektubu (İbnülemin, s. 1762) Ahmed Sâfî Bey’in bu ifadesinin gerçeği yansıtmadığını ortaya koymaktadır. 1890 yılından sonra İstanbul’dan ayrılmayıp Üsküdar Selimiye’deki evinde müridlerini irşadla meşgul olan Osman Şems Efendi 18 Cemâziyelâhir 1311 (27 Aralık 1893) tarihinde vefat etti ve Karacaahmet Türbesi civarındaki aile sofasına defnedildi. Vefatına Üsküdarlı Mevlevî Talat Bey, “Eyledi Osman Efendi azm-i dergâh-ı bekā” mısraını tarih düşürmüştür.

Kādiriyye tarikatının Enveriyye kolunun pîri kabul edilen Osman Şems Efendi’nin tarikat silsilesi Abdürrahim Ünyevî, Hacı Hasan Şirvânî, Abdülcelîl-i Bitlisî vasıtasıyla yirmi üçüncü halkada Abdülkādir-i Geylânî’ye ulaşır. Abdülkādir-i Geylânî’nin “bâzü’l-eşheb” (alaca şahin) diye anılmasına karşılık Osman Şems mürşidini bir beytinde (“Zerre-i nâçîzi iksîr-i nazarla Şems eder / Bâzü’l-ebyaz hazret-i Abdürrahîm-i Kādirî”) “bâzü’l-ebyaz” (ak şahin) diye anmış, kendisi de mensuplarınca “bâzü’l-enver (en nurlu şahin) diye anılmış, bu sebeple pîri olduğu Kādirî-Üveysî koluna da Enveriyye adı verilmiştir.

XIX. yüzyılın “kâmil, ârif, Ehl-i beyt muhibbi, tevellâ-teberrâ sahibi, zühdden gelip aşkı rehber edinmiş, muhakkik” sûfîlerinden olan Osman Şems Efendi, Kuşadalı İbrâhim Efendi’den gelen melâmet neşvesiyle Üveysîlik meşrebini birleştirmiş, bu sebeple tekke şeyhliğine iltifat etmeyip mensuplarını evinde irşad etmeyi daha uygun bulmuştur. Osman Şems Efendi Şükrü Şehâbeddin, Bedreddin İzzî ve Necmeddin Bekir Sıddık Efendi adlı üç halife yetiştirmiştir. Bunlardan Canbazlar kethüdâsı Şükrü Şehâbeddin Efendi (ö. 1908) mânevî kızı Sadberk Hanım’ın eşidir. Bedreddin İzzî Sirkeci’deki Aydınoğlu Tekkesi’nde şeyhlik yapmış, vefatında (1919) Aziz Mahmud Hüdâyî hazîresine defnedilmiştir. Son halifesi Ispartalı Saatçı Bekir Efendi’dir (ö. 1949). Klasik Türk mûsikisinin önemli icracılarından Bekir Sıtkı Sezgin’in tarikat silsilesi babası vasıtasıyla Bekir Efendi’ye ulaşır. Ayrıca Bursa’da Gazzî Dergâhı şeyhi Ali Sırrı Efendi de Osman Şems Efendi’den hilâfet almış, onun vefatı üzerine Bedreddin İzzî Efendi’ye intisap etmiştir.

Osman Şems Efendi’nin sûfîliği yanında önemli bir yönü de şairliğidir. Kuşadalı İbrâhim Efendi’ye intisap ettikten sonra Nûrî mahlasını Şems olarak değiştiren Osman Şems Efendi’nin şiire çok genç yaşlarda başladığı anlaşılmaktadır. O, şiiri tasavvufî fikir ve kavramların anlatım aracı olarak gören mutasavvıf-şair değil vezin, dil, üslûp ve yeni mazmunlar kullanma açısından en az tasavvuf alanındaki yeri kadar değerli ve önemli bir şair-sûfîdir. Bu bağlamda Osman Şems Efendi’nin Şeyh Galib’e yakın bir şair olduğu söylenebilir. Hz. Peygamber hakkındaki, “Tîğ-i şer‘inden hirâsan olmasam ger der idim / Lafzatullāh ism-i pâkinden bir ismin mazharı” beytiyle, Kerbelâ mersiyeleri onun şiirinin dikkat çekici örneklerindendir.

Osman Şems Efendi’nin sağlığında elden ele dolaşıp ezberlenen, ancak çok azı yayımlanan şiirleri, vefatının ardından halifesi Bedreddin İzzî Efendi tarafından derlenerek Bursa Gazzî Dergâhı şeyhi Ali Sırrı Efendi hattıyla hacimli ve mürettep bir divan oluşturulmuştur. Hüseyin Vassâf’ın İzzî Efendi’nin halifesi Sâdeddin Efendi’nin elinde bulunduğunu söylediği bu nüshanın daha sonra kime intikal ettiği bilinmemektedir. Şairin müridlerinden baytar miralayı İbrâhim Bey’e ait, gayri mürettep şiirleriyle diğer eserlerini içerdiği söylenen, istinsahı 18 Haziran 1929’da tamamlanmış Külliyyât’ın Yeraltı Camii imamı Hâfız Ali Üsküdarlı ve Fuat Şemsi İnan’da bir filminin bulunduğu, bir filminin de Süleymaniye Kütüphanesi’ne verildiği kaydedilmektedir (Osman Şems Efendi Dîvânı’ndan Seçmeler, hazırlayanın önsözü, s. 43). Ancak bugün adı geçen kütüphanede böyle bir filme rastlanmamıştır. Bir fotokopisini elde eden Kemal Edip Kürkçüoğlu’nun verdiği bilgiye göre Külliyyât divanın yanı sıra Osman Şems Efendi’nin Şem-i Şebistân, Kenzü’l-meânî, Âdâbü’l-mürîd fî sohbeti’l-murâd adlı eserleri ve bir mektubuyla Abdürrahim Ünyevî ve İzzî Efendî’nin biyografilerinden oluşmakta, divanda yirmi yedi kaside, 574 gazel, üç müstezad gazel, on iki murabba, dört muhammes, altı müsebba‘, iki tahmîs, iki taştîr-tahmîs, dört tesdîs, üç mesnevi, otuz iki kıta, iki tarih, bir manzum tercüme ve hece vezniyle iki ilâhi yer almaktadır.

Divanın Yapı ve Kredi Bankası Sermet Çifter Araştırma Kütüphanesi (nr. 435, 514/ 1), İstanbul Belediyesi Atatürk Kitaplığı (Osman Ergin, nr. 1810) ve Süleymaniye Kütüphanesi’nde (Aslan Kaynardağ, nr. 198) dört eksik nüshası bulunmaktadır. Yukarıda adı geçen eserlerden Âdâbü’l-mürîd fî sohbeti’l-murâd’ın kütüphanelerde nüshalarına rastlanmaktadır (Yapı ve Kredi Bankası Sermet Çifter Araştırma Ktp., nr. 434; İstanbul Belediyesi Atatürk Kitaplığı, Osman Ergin, nr. 931, 1441; Süleymaniye Ktp., Yazma Bağışlar, nr. 4031). Kemal Edip Kürkçüoğlu, Osman Şems Efendi’nin 167 şiirini nesre çevirip açıklamalarıyla birlikte Osman Şems Efendi Dîvânı’ndan Seçmeler adıyla yayımlamıştır (İstanbul 1966). Şairin hayatı ve şahsiyeti hakkında bir incelemeyi de içeren bu yayında bazı şiirlerin kısaltılarak verildiği görülmektedir (meselâ bk. 102 ve 119. şiirler).

Onun üzerinde Kerbelâ mersiyesi (muharremiyye) yazan Osman Şems Efendi’nin, “Bugün mâh-ı muharrem vakt-i mâtemdir safâ olmaz” mısraıyla başlayan ve elli bendden oluşan muhammes mersiyesi Rifâî şeyhi Hayrullah Tâceddin Efendi (Yalım) tarafından Mersiye-i Cenâb-ı Seyyidü’ş-şühedâ adıyla yayımlanmıştır (İstanbul 1327); mersiyenin Selâmi Şimşek ve Şevkiye Kazan tarafından yapılan Latin harfli iki neşri de bulunmaktadır. İsmâil Hakkı Bursevî’nin Risâle-i Hüseyniyye’sinin (baskı yeri ve tarihi yok) sonunda (s. 34-39), “Ey nûr-i çeşm-i Ahmed-i muhtâr yâ Hüseyn” mısraıyla başlayan kırk beş beyitlik bir diğer mersiyesiyle, “Dîde-i fahr-i cihân oldu Hüseyn ile Hasan” ve “Nevni-hâl-i Murtazâ’sın yâ Hüseyn-i müctebâ” mısralarıyla başlayan methiye-mersiye tarzı iki manzumesi yer almaktadır. Osman Şems Efendi’nin bazı şiirleri ilâhi olarak bestelenip tekkelerde okunmuştur. Bunlardan bir kısmının notaları Ali Rıza Şengel’in Türk Musikisi Klâsikleri-İlâhiler koleksiyonu içinde yayımlanmıştır (I-VII, İstanbul 1979, nr. 55, 527, 835, 879).

BİBLİYOGRAFYA:

Osman Şems Efendi Dîvânı’ndan Seçmeler (haz. Kemâl Edip Kürkçüoğlu), İstanbul 1996, hazırlayanın önsözü, s. 7-53; Divan Edebiyatı Müzesi, Revnakoğlu Dosyaları, nr. A 14; Fatîn, Tezkire, s. 424; Hersekli Ârif Hikmet Bey, Divan (nşr. İbnülemin Mahmud Kemal), İstanbul 1334, neşredenin girişi, s. 18-19; Ahmed Sâfî Bey, Sefînetü’s-Sâfî, Cerrahpaşa Tıp Tarihi Enstitüsü Arşivi, nr. 2096, XI, 1321-1338; Osmanlı Müellifleri, II, 270-271; Hüseyin Vassâf, Sefîne-i Evliyâ (haz. Mehmet Akkuş – Ali Yılmaz), İstanbul 2006, I, 171-190; İbnülemin, Son Asır Türk Şairleri, s. 1761-1765; Sadettin Nüzhet Ergun, Namık Kemal: Hayatı ve Şiirleri, İstanbul 1933, s. 42-44; Mahir İz, Yılların İzi, İstanbul 1975, s. 237; Abdullah Öztemiz Hacıtahiroğlu, “Şeyh Osman Şems”, Diriliş, sy. 13, İstanbul 1975, s. 25-28; Selami Şimşek, “Bir Gönül Tekkesi Şeyhi Seyyid Osman Nureddin Şems (ö. 1893) ve Mersiyye-i Cenâb-ı Seyyidü’ş-şühedâ’sı”, Atatürk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, sy. 26, Erzurum 2004, s. 119-148; Şevkiye Kazan, “Üsküdarlı Osman Şems Efendi ve Kerbelâ Mersiyesi”, Üsküdar Sempozyumu II: 12-13 Mart 2004: Bildiriler (haz. Zekeriya Kurşun v.dğr.), İstanbul 2005, II, 131-152.

GÖNÜLDEN GÖNÜLE REDİFLİ GAZELİ

Ecille-i ricâal-i Kâdirîyye ve Üveysîyye’den es-Seyyid eş-Şeyh Osman Nûreddin-i Şems (kaddesellâhü sırrahu’l azîz) Efendi hazretleri’nin 41 beyitten oluşan “gönülden gönüle” redifli gazeli için 

Ahmed Sâfî hazine-i irfân’ dır buyurur.

 

Vahdet-i vücuda dair pek mühim hakâyıkı câmi’dir der Hüseyin Vassaf ve ekler: 

Aşk-ı ilahi cidden galeyân edip bu sayede âteşîn sözler söylemeye başlamış…

 

Kemal Edib Kürkçüoğlu’na göre şeyhliği şâirliğine mâye, şâirliği şeyhliğine sâye olmuştur Osman Şemsi (Kaddesellâhü sırrahu’l azîz Efendimin… 

 

Görünür tâbiş-i dîdâr gönülden gönüle

Berk urur pertev-i envâr gönülden gönüle

Gönülden gönüle yüzünün ışığı görünür sevgilinin

O’nun (yüzünün) nurları şimşek çakar gibi parlar gönülden gönüle

Mütekâbil iki mir’ât-ı musaffâya adîl

Aks eder hâlet-i ahyâr gönülden gönüle

Kirden, pastan arınmış ve birbirlerine denk iki ayna gibi gönülden gönüle yansır (ahyarın) yaratılıştan hayır ve iyilik üzere bulunanların halleri

Zâkiri vâsıl eder Hazret-i Mezkûr’a tamam

Nûr-ı bâlâ-rev-i ezkâr gönülden gönüle

Yüceliklerde yürüyüp giden zikirlerin nuru gönülden gönüle

Zikredeni, zikirdeki Hazrete kamilen eriştirir

Devr-i sahbâ-yı sürâhî vü piyâle gibidir;

Dökülür neş’e-i esrâr gönülden gönüle

Billur şarap şişesinden, kadehe şarabın devredildiği (döküldüğü) gibi

Yüce sırların neş’esi gönüle gönüle dökülür

Dem-i âheng-i ney-i şâh ile Mansur’a dönüp

Ratb olur sohbet-i ebrar gönülden gönüle

Şah neyin ahengindeki demden Mansur’a dönüp iyilik kötülük kaydından geçenlerin sohbetleri gönülden gönüle tazelenir.

Şah’ın nefesindeki ahenkten demlenerek Mansur gibi iyilik kötülük kaydından geçenlerin dostlukları (zaman mekan endişesi olmadan) gönülden gönüle her an devam eder, kesilmez.

Şah neyinden çıkan tok seslerin ahengindeki nefes ile (Hakkın sırlarını ifşa ile “Ene’l Hak” makamında şehid olan)

Hazreti Hallacı Mansur’a(ruhaniyetine selam olsun) döndürdü. (Şah ney akordundan daha tiz ahenge sahip mansur neye düşürdü manası da mahfuz) Olgun kimselerin sohbeti ta böylece tazelenir gönülden gönüle

Başka dil delme, bu gönlümden alıp cevr okunu

Gezmesin öyle sitemkâr gönülden gönüle

Cevir ve cefa okunu sakın bizim gönlümüzden çekip başka bir gönle atma

Bizim gönlümüzde dursun bu cevir ve cefa oku, eziyet ede ede gezmesin gönülden gönüle

Zühd ü imânını yağmaya gider ehl-i dilin,

Ateş-i aşk-ı tebeh-kâr gönülden gönüle

Gönül ehlinin imanını ve zühdünü yağmalamak için

Aşkın tebahkar ( yağmalayıcı, harap edici) ateşi, gönülden gönüle gezer durur

Tâ-müselsel erişip verdi bana feyz-i bekâ

Cezbe-i Ahmed-i Muhtar gönülden gönüle

Ahmed-i Muhtar’ın cezbesi gönülden gönüle aktarılan bir silsileyle beni sonsuzluğun feyzinden

nasiplendirdi

O bilir Ahmed-i Muhtâr’ı kime erdi ise

İlm-i mahiyyet-i Kerrâr gönülden gönüle

Döne döne savaşan (savaşta hiç durmadan hamle yapan) Ali’nin ilminin mahiyyetini gönülden gönüle aktarma yoluyla edinen bilebilir Ahmed-i Muhtar’ı

Oldu Mansûr ile ber-dâr ü Feridûn ile katl

Seyr edip neş’et-i ber-dâr gönülden gönüle

Aşk şehitlerinden Hallac-ı Mansur ile asılan, Feridûn ile katlolan

gönülden gönüle asılanlara yetişip seyretti

Lâ mekân olduğu için tutmadı âlemde mekân

Arz ider kendini dildâr gönülden gönüle

Mekandan münezzeh olduğu için alemde kendine bir mekan tutmadı

O sevgili kendini gönülden gönüle arz eder

Her zaman eyleyip bir kisve-i insânı ridâ

Azm ider Hazret-i Settâr gönülden gönüle

Her zaman bir insan suretine bürünüp

Hazret-i Settar ta böylece gönülden gönüle sefere azm eder 

Ben ne da’vi edem “ol sırrı Huda bende” deyu

Kendi eyler ânı izhar gönülden gönüle

Benim nasıl “Allah’ın sırrı bendedir” diye bir iddiam olabilir

Kendi bu iddiayı gönülden gönüle açığa vurur durur

Hızr’am ihyâ-yı dil-i mürdelere âb-ı hayât

Saky için eyledim imrâr gönülden gönüle

Gönlü ölülere can veren, hayat suyu olan Hızır gibiyim

Susuzluklarını gidermek için zaman misali geçtim gönülden gönüle

Nâmını feyzim ile münbit olan arz-ı kulûb

Görünür gülşen-i ezhâr gönülden gönüle

Adı her yana yayılan feyzim ile yerin merkezi bereketlendi

işbu sayede nice gülbahçeleri çiçekler görünür gönülden gönüle

Asumânım ki derûnumda nice şems ü kamer

Devreder sâbit ü seyyâr gönülden gönüle

Öyle bir feleğim ki içimde nice güneşler aylar var,

orada sabit duranlar, hareket edenler döner durur gönülden gönüle

Ederim meh gibi şeb-zindeye her şeb işrâk

Feyz-i cân-perver-i eshâr gönülden gönüle

Ruhu besleyen seher vakitlerinin feyzi gönülden gönüle dolaşır da

Gecelerini uykudan kesilip ihya eden her diri gönüllüyü ay gibi aydınlatır

Âb-ı rahmetle ben irvâ ederim her feleği

Rızk-ı maksum ile ikdâr gönülden gönüle

Rahmet suyuyla ben suya kandırırım her feleği

Taksim edilmiş (manevi) rızkın ilahi taksimi ile kudret veririm gönülden gönüle

Benem ol arz ki tâ zâviye-i kalbimde

Görünür kişver-i Cebbâr gönülden gönüle

Ben öyle bir yeryüzüyüm ki kalbimin bir köşesinden

Cebbar’ın ülkesi (makamı) görünür gönülden gönüle

Nice arş u nice kürsi nice âdem nice devr

Nice bin âlem-i devvâr gönülden gönüle

Nice arş, nice kürsi, nice adem, nice devir, çağ, zaman

Nice nice devreden alemler gizlidir gönülden gönüle

Benem ol maden-esma ki benim gencimden

Verilir gevher-i esrâr gönülden gönüle

O esmâ’nın mâdeni benim ki benim hazinemden

Gönülden gönüle bütün sırların cevheri verilir

Benem ol mahzen-i gencine-i halku icâd

Ederim fiilimi isdâr gönülden gönüle

Yaratılmanın, ortaya çıkmanın hazinesinin gizli kaynağı, mahzeni benim aslında

Ben fiilimi işlerimi gönülden gönüle ortaya çıkarırım

Fâlik-i habb u nevâ Gâfir u Settâr-ı uyûb

Olurum sun’ ile gir-dâr gönülden gönüle

Gönülden gönüle yaratma sanatındaki kudretle

tohumu çatlatıp yaran, rızkı veren, suçları bağışlayan ayıpları örten olurum

Mâlik-i dâr-ı celâlem ki celâlimden nihân

Yakaram nar-ı ciğer-hâr gönülden gönüle

Celal diyarının maliki benim ki celâlimden gizlice

Ciğerleri yiyen ateşi yakar yandırırım gönülden gönüle

Zevk-i suzânına hasretle gelir fevc-be-fevc

Bağlanıp sâhib-i zünnâr gönülden gönüle

Zünnar sahibi bile olsa akın akın gelir

Gönülden gönüle yakıcı ateşimin hasretiyle bağlanır

Özge rıdvâna ferâdis-i cemâlem açarım

Nurdan ravza-i gül-zâr gönülden gönüle

Cemalimin Firdevsleri bir başka cennet bir başka rıdvandır

Nurdan (yapılı) gülbahçesinin ravzasını gönülden gönüle ben açarım

Nice ta’rif edeyim vasfını, gel gir gönüle

Ki olur seyri bedîdâr gönülden gönüle

Ben nasıl tarif edeyim onun nasıl olduğunu gel gir gönle

ki apaçık olan (ancak) gönülden gönüle seyredilir

Kûh-sârında gulâmânına Yusuf hayrân

Derd-i aşk ile giriftâr gönülden gönüle

Gönülden gönüle aşk derdine tutulmuşların

Dağının tepesindeki delikanlılara güzellik timsali Yusuf bile hayrandır

Gül-sitânında ki hûrâna Züleyhâ meftûn

Zülf-i sevdâsına bîmâr gönülden gönüle

Gönülden gönüle (var olan) gül bahçesindeki hûriler Züleyha’yı bile büyülenmiştir

Züleyha bile o hurilerin zülfünün sevdasıyla hasta olmuştur

Nice vildân-ı gül-endâm u ne hûr-ı maksûr

Arz eder bûy-ı semen-bâr gönülden gönüle

Nice gülendamlı cennet hizmetkarları, nice övülmüş huriler

Gönülden gönüle o pek kıymetli kokuyu arz ederler

Sâki-i kevser-i aşkım, kadeh-âşâm-ı rahîk

Kim olur her biri fevvâr gönülden gönüle

Aşkın hayat veren kevserini dağıtırım ki o saf, duru ve kokulu aşk şarabından kadehinden her kim içerse coşar, taşar gönülden gönüle

Cür’a-çin-i kadehi zümre-i mestân-ı Hudâ

Bâde-i aşk ile ser-şâr gönülden gönüle

Hak şarabıyla kendin geçmişler zümresinden bir yudum alanlar, insanı kendinden geçiren ilahi aşk ile lebaleb (ağzına kadar) dolarlar gönülden gönüle

Garka-i lücce-i hayret-i ebediyyü’z-zaman

Olamaz fark ile hüşyâr gönülden gönüle

Gönülden gönüle sonsuza kadar hayret denizine dalmışlar

Bir daha kendilerine gelerek bu geçici alemi fark edemezler

Gül-nihâli şecer-i Tûr-ı tecelliye ‘ıyân

Gülleri nâr-ı şerer-bâr gönülden gönüle

O ağacın gülfidanı ki Tur dağında Hakkın nida ettiği tecelli onda apaçık bellidir

Gülleri kıvılcımlardan bir ateş saçar gönülden gönüle

Seyr-i ruhsârına Mûsî-i hıred âşüfte

Nûr-ı gül-bângine şeb-tar gönülden gönüle

Gönülden gönüle akseden gülbanginin nuru ile

Yüzünün seyrinin derdine düşmüş Hz. Musa’nın aklı başından gider

Nâr-ı gül-geşt-i temâşâ-yı dil-i İbrâhim

Dûdesi berd ü selâm-bâr gönülden gönüle

İbrahimin gül bahçesinde gezinen gönlü

Çırası gönülden gönüle serinlik ve selamet yağdıran ateş içindeydi

Hançer-i hârına kurban ser-i İsmâil

Cümle kurbânına ser-dâr gönülden gönüle

Hz. İsmail’in başı, delici hançerine kurban olsun ki

Gönülden gönüle kurban olanların hepsinin başıdır O

Kasr-ı vâlâsına sadr oldu tamâm mak’ad-ı sıdk

Medd-i nezzâresi dîdâr gönülden gönüle

Sadakat makamının baş köşesine, en yüce köşküne geçti oturdu

Gönülden gönüle sevgilinin yüzünü seyretmektedir sonsuz bir seyirde

Kenz-i mahfîdir, eder vahdet-i zâtiyle zuhûr,

Sırr-ı Mevlâyı cihân-dâr gönülden gönüle

Gizli bir hazinedir amma zatının tevhidiyle zuhur eder

Cihanın sahibi Mevlanın sırrı gönülden gönüle

Yeter ey Şems, yeter lâf ile keşf-i esrâr;

Keşf odur kim gide esrar gönülden gönüle

Yeter ey Şems, yeter bunca laf ile sırları orta yere dökmek, keşfetmek davası

Keşf odur ki sözsüz ve sessiz gönülden gönüle müphemiyeti giderir ( sırları gönülden gönüle iletir)

Tarz-ı etvâr-ı hâmûşânede bîsavt u huruf

Vahyolur ma’ni-i güftâr gönülden gönüle

Sessiz sedasız olarak sırları bilenlerin ve söyleyenlerin tavırları tarzı yine sözsüz sessiz ve harfsizdir. Bu tarz içre sözün özü, anlamı, gönülden gönüle bildirilir

SEYYİD OSMAN ŞEMS HAZRETLERİ NUTK-U ŞERİFLERİNDEN

**

 

Bir dilde ki zâhir ola envâr-ı Muhammed

Zâhir görünür çeşmine dîdâr-ı Muhammed

 

Mir’ât-ı mukâbildeki sûret gibi hâmuş

Dilden dile menkûl olur esrâr-ı Muhammed

 

Zencîr olana cezbe-i Rahmân irer elbet

Sevdâ-yı hum-ı zülf-i siyeh-kâr-ı Muhammed

 

Elbet olur Allâh evi kâşâne-i kalbî

Bir dilde ki takrîr ola ikrâr-ı Muhammed

 

Tâ rûz-ı ezel bâd-ı hazân ile dökülmez

Serv-i çemen-i gonca-i gül-zâr-ı Muhammed

 

Dîvân-ı İlâhî’de dahi bâde-perestdir

Ser-mest-i mey-i sâğar-ı ser-şâr-ı Muhammed

 

Huccâc gibi kâfilelerle çekilürler

Beyt-i harem-i vuslata seyyâr-ı Muhammed

 

Gelsün harem-i sîneye pervâne-gönüller

Yandı bu gece şem’-ı şerer-bâr-ı Muhammed

 

Sıddîk gibi Şems oturur ” mak’ad-ı sıdk”a

Kerrâr gibi her kim ki olur yâr-ı Muhammed

 

 **

 

Gözü, dünyâ mı görür âşık-ı dîdâr olanın

Dilberi, sen gibi bir mâh-ı dil-âzâr olanın

Gayre meyli olamaz, aşkın ile yâr olanın

Yücedir rütbesi mihrinle hevâ-dâr olanın

Ayağı yer mi basar zülfüne berdar olanın

Aşk u şevk ile verir cân ü serî döne döne

Nâr-ı aşkınla yanan, şem’a-i kâfûr gibi

Sâf eder sînesin âyîne-i billûr gibi

Cûş eder mevc-i dili, mevc-i yem-i nûr gibi

Görünür bâng-i “Ene’llâh!” ile Mansûr gibi

Tutuşur meş’al-i âhı şecer-i Tûr gibi

Savrulur göklere her bir şereri döne döne

Sana dil-beste olan, zülf-i perîşânın ile

Mest olur gerçi mey-i la’l-i gül-efşânın ile

Hûna âğâşte olur hancer-i müjgânın ile

Âkıbet yârelenür pençe-i hicrânın ile

Saplanıp sîh-i gama âteş-i sûzânın ile

Laht-ı biryâna döner tâ ciğeri döne döne

Her tecelli kim eder aşk-ı dil-efrûz-i niğâr

İnleyip bâd açar, la’lini gül-bâğ-ı bahar

Cûylar girye edip, na’re urur murg-ı hezâr

Raks eder pîr-i felek vecd ile bî-sabr ü karâr

Kimi bî-savt ü hurûf ü kimi pür-nâle vü zâr

Zikr eder Hakk’ı cihân zir ü beri döne döne

Cezbe-i aşk ile bir âleme kıldın ki hirâm

Düşdü sermest gönül, bezmine bî-bâde vü câm

Çeşmime oldu hüveydâ nice merdân-ı kirâm

Kimi Veys ü kimi Bedr ü kimisi Şems-i be-nâm

Mevlevî gibi şebistân-ı mahabbetde müdâm

Şem’inin yanmada pervâneleri döne döne

Âh kim gerdiş-i dûlâb-ı cihân gibi, nisâb

Aksine devr ile îdüp yine cüllâbı serab

Etdi bu bâğda bir serv-i revânım kem-yâb

Kıldı üftâde-i çâh-ı çemenistân-ı türâb

Nevh-i nâlemden olup devrine zencir-i tınâb

Dil ü çeşmin dökülür eşk-i teri döne döne

Kıldı hasret beni sergeşte vü mestâne-revân

Nâr-ı firkat dilime açdı nice dâğ-ı nihân

Başdan başa olup zâr tenim dîde-i cân

Görmeğe zülfü içinde ruh-i cânânı ayân

Şems olup, hem-reviş-i mihr ü meh-i nûr-efşan

Seyr eder çarh ile şâm ü seherî döne döne 

 

**

Gel gülşen-i tevhide şu bülbül gibi yâ Hû

Nâlân olub Allah diyelim hû diyelim Hû

Gözyaş ile gül-bûn-i aşka verelim su

Giryân olub Allah diyelim hû diyelim Hû

Mânend-i sabâ nefha edüb nefha-i Rahman

Olsan çemen-i dilde maârif ğüli hândan

Bâğ-ı melekûta per açub etmeğe seyran

Perrân olub Allah diyelim hû diyelim hû

Bildik ki beka yol bize bu dâr-ı fenada

Ahvâl-i bekayı görelim râh-i Hudâ’da

Bildirmeyelim kimseye esrarı kabâda

Pinhan olub Allah, diyelim hû diyelim hû

Dergâh-ı Îlâhî’de olub bende-i ferman

Meydân-ı mahabbetde idüb zikr ile cevlân

Cezbeyle semâ eyleyelim vecd ile devran

Gerdân olub Allah diyelim hû diyelim hû

Emri tutalım eyleyelim terk-i menâhî

Çıksun feleğe nefsimizin dûde-i âhı

Tennûr-i gönülde tutuşub aşk-i ilâhî

Sûzân olub Allah diyelim hû diyelim hû

Aşk ile yanub yanmayalım nâr-ı cahîme

Mevt irmeden ivvel girelim dâr-ı naime

Beyt-i Hak olan zâviye-i kalb-i selime

Mihmân olub Allah diyelim hû diyelim hû

Dilden çıkarub meşgale-i hubb-i sivâyi

Can gözlerin açub görelim fevk-ı ulâyı

Her yüzde temâşâ edelim vech-i Hudâ’yı

Hayrân olub Allah diyelim hû diyelim hû

Envâr-ı tecellîde olub mahv ü perişan

Fânî olalım tûr-i tecellî gibi yeksan

Humhâne-i Veysî’den içüb bâde-i irfan

Sekrân olub Allah diyelim hû diyelim hû

Bul Şemsi gibi aşk-ı Muhammed’le delili

Bil âteş ile sırr-ı gülistan-ı Halil’i

Mûsâ gibi seyr etmeğe envâr-ı celîli

Pûyan olub Allah diyelim hû diyelim hû

 

 

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s