HASAN FEHMİ TEZDOĞAN kaddesellâhü sırrahu’l azîz EFENDİ HAZRETLERİ

     1885 yılında Makedonya’nın İştip iline bağlı Muşansa köyünde dünyaya gelmiştir.  Babası Mahmutağalar namıyla bilinen sülalenin reisi Mahmut Efendi annesi ise Nefise hanımdır.  Osmanlılar’ın Avrupa’yı fethi sırasında, 2.  Kosova Meydan Savaşı’ndan sonra o yöreler tümüyle Türklerin eline geçmişti.  Elde edilen bu bölgeleri koruyabilmek için Türkleştirmek gerekiyordu.  Bu nedenle, Anadolu’dan Rumeli’ye Türk aileler getiriliyor ve gerekli görülen yerlere yerleştiriliyordu.  İşte bu işlem gereği, Hasan Fehmi Efendinin sülalesi de o zaman Bursa’nın Tomat nahiyesinden alınmış, Rumeli’ye getirilmiş ve İştip civarına yerleştirilmişti.  Yerleştirilen ailenin reisi Kadir Dede’nin Bursa’dan geldiği kendi kabir taşında yazılıdır.   

     Kadir Dede’nin dört oğlu olmuştur.  Bunlar; Halil, Arslan, Mehmet ve İbrahim dir.  Bu dört kardeşten Halil Dede’nin de dört oğlu olmuştur.  Bunlar da Zeynel, Talip, Nasuh ve Eyüp tür.  Hasan Fehmi Efendinin dedesi olan Talip Efendinin ise iki oğlu dünyaya gelmiştir.  Mahmut ve Şahin adında.  Hasan F.   efendinin birçok divanında Talibi mahlasını kullanması dedesi Talip Efendi ye izafeten olmasıda ihtimal dahilindedir.  Mahmut Efendininde dört oğlu olmuştur.  Halil, Ali Osman, İbrahim ve Hasan Fehmi Efendiler. 

     Sülale hayatı bu şekilde tesbit edilen Hasan Fehmi Tezdoğan Efendinin ilk tahsilini Tikveş’e bağlı Nigotin’de yaptığını görmekteyiz.  Öğretmeni Hacı Şeyho namıyla maruf Hacı Mustafa Efendi idi.  Kendisi bu zattan aynı zamanda zahir ilmini de tahsil etmiştir.  Hacı Şeyho batın ilmine vakıf bir zat olmasına rağmen delikanlı bir çağda olan Hasan Fehmi’ye oradaki tahsilin sonunda “Sen artık batın ilmini de almayı hakettin, ama ben senin sadece zahiri hocanım” demiş ve ilm-i tevhidi almak için onu başka bir mürşidi kamile salık vermiştir.  Hali vakti yerine olan babası Mahmut Efendi bu kere genç Hasan Fehmi’yi daha yüksek tahsil için İştip Medresesi’ne yollar.  Buradaki hocası Hacı Mustafa Efendinin salık verdiği Hacı Ali Rahmi Efendidir.  Bu zat hem zahir ilmine hem de batın ilmine vakıftır aynı zamanda.  Zahir ilminin tedrisi sırasında lüzum gördüğü anlayışlı talebelerine batın ilmini de öğretmektedir.  Bu talebelerden biri de Hasah Fehmi Efendidir.  Gerekli zahir ilmini öğrenen ve batıni ilmin mertebelerini de yaşayıp zevkeden Hasan Fehmi kısa bir zaman sonra genç yaşta, 22 yaşında batıni ilmi öğretme ve bu vazifeyi yürütme görevi olan Hilafeti almıştır, mürşidi Hacı Ali Rahmi Efendiden bu hususta divanında şöyle der:

Mürşidim Ali Rahmi

Bildirdi beni bana

Ol irşad-ı manevi

Bildirdi beni bana

Ali Rahmi Efendinin mürşidinin H.  Salih Rıfat Efendi  ve onunda mürşidinin Hz.  Pir Muhammed Nurül Arabi kaddesellâhü sırrahu’l azîz olduğunu aşağıdaki divanında açıkça belirtmektedir. 

Nakşibendinin salikleriyiz

Rif’at Melami havzeleriyiz

Seyyit Ali’nin dervişleriyiz

Nur Muhammed’in bendeleriyiz

Vahdet gülünün bülbülleriyiz

    Bu divanlarda hilafet silsilesi açıklanmakta ve kendisinin Hz.  Pir den sonra 3.  görevli olduğu görülmektedir.  Melamet neşvesiyle yana bir aileden gelen Hasan Fehmi mürşidi H.  Ali Rahmi Efendiden hilafet alınca, bu yönde kısa zamanda temayüz etmiş, ilmi, irfanı ve genç dinamizmiyle etrafına aşıkları ve temiz gönüllüleri toplamıştır.  Kendi köyü Muşansa’da olduğu gibi, yakın köy ve kasabalarda da ünü duyulmuş, salikleri tevhid zevkiyle erdirmeye son derece çaba sarfetmiştir.  Kendini bu yola vermiş, bu yola adamış, resmi göreve hiç yönelmemiştir.  Bilineceği üzere Hasan Fehmi’nin yaşadığı yıllar Osmanlı Devlet’nin çöküş Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yılları idi.  Dedeleri, Osmanlılar’ın parlak devirlerinde gelmişler, yeni yurtlar kurmuşlar, ömürlerini bu güzel düzende geçirmişlerdi.  Hasan Fehmi Tezdoğan ise çöküş yıllarında doğduğundan, bunun doğuracağı acı ama gerçek sebepler neticesi, dedelerinin doğum yerine, anayurda geçmişlerdir.  Hasan Fehmi’nin anayurda gelişi Balkan Harbi’nin olduğu yıllardır.  Yerleşim bölgesi olarak Egeyi seçer ve İzmir-Tire’ye yerleşir.  Edindiğimiz bilgilere göre.  Mürşidi H.  Ali Rahmi Efendi de anayurda göçtükten sonra bir müddet Tire’de oturmuş sonra Turgutlu’ya gitmiş ve orada Hakk’ın rahmetine kavuşarak, defnedilmiştir. 

     Balkan Harbi sona erer ama bu sefer 1.  Dünya Savaşı başlar.  Savaş yılları askerlik görevini “Bölük Emini” olarak yapar ve bu nedenle Serez’e kadar gider.  Savaşta Osmanlı Devleti yenilmiştir.  Bundan yararlanan düşman devletler Anadolu’yu işgale kalkarlar.  Yunanlılar İzmir’e çıkar.  Hasan Fehmi Efendi çocuklarının yanına Muşansa’ya döner.  Orada 10 yıl kadar kaldıktan sonra tekrar Anadolu’ya bu defa çocukları ve yakınlarıyla temelli gelir.  İzmir-Menemen’e yerleşir.  Ana yurdumuzdan düşman temizlenmiştir.  Menemen’de zahirecilik, bakkallık ve tütüncülük yapar.  Bu işler nüfusu kalabalık olan Hasan Fehmi Tezdoğan Efendinin ailesine yarar sağlamayınca 1939 yılında İzmir’de Darağacı semtine göçer.  12 yıl burada yaşamını temin eden ve sevenlerini aşk-ı ilahi ile bezeyen Hasan Fehmi 1951 yılında Hakk’ın rahmetine kavuşur.  Kabri İzmir-Altındağ’da Kokluca Mezarlığı’nda S:1A:19’dadır.  Mezar taşında divanındaki ilk ilahinin şu son mısrası yazılıdır:

Mahvedip Fehmi’yi mahzı zat eyle

Bekada baki kıl izzü cah eyle

Cemalin keşfedip dilküşad eyle

Hicrile Berzah’ta beni durdurma

 

“Bir kusuru var namaz kılar”

Cumhuriyet Türkiyesinde farklı bir Melami Mürşidi,  tavrı ve hali Melamiler hakkındaki pekçok su-izanı kaldırır cinsten. 

 

ŞER-İ PÂK-İ AHMEDÎ’DE İLM-İ LEDÜN GİZLİDİR

 

Şer-i pâk-i Ahmedî’de ilm-i ledün gizlidir

Bir sadeftir ol kim anda dürr-i yekta gizlidir

 

Sedef,  denizde yaşayan,  sert kabukları olan ve kabuğu açılınca içerisinden kıymetli inci çıkan bir deniz hayvanı ürünüdür.   Şer-i pak-i Ahmed ise; Hz.   Peygamber Efendimizin tertemiz şeriatı demektir.   İlm-i ledün,  ilm-i tevhid irfaniyetinin Kur’an’daki ismidir.   Bu itibarla,  Hz.   Peygamber Efendimiz’in tertemiz şeriatının iç yüzü,  mahiyetinde tevhid-i hakiki irfaniyeti gizlidir.   Bu irfaniyet,  kulun kendisini Hak’tan gayrı görmeyip,  her an Hak’la beraber olup Hakk’a vuslat keyfiyetidir.   Mesela,  namazın hakikati miraçtır.   Miraç ise,  kulun kendi nefsinde ve cümle alemde mevcut olan Rabbine kavuşmasıdır.   Hac ibadetinin hakikati,  Allah’ı evinde ziyaret etmektir.   Orucun hakikati,  gayriyetten,  masivadan perhizli olup bunlardan arınmaktır.   Zekatın hakikati,  kulun Hak’tan gayrı olan her şeyi fena etmesiyle ulaştığı bekabillah marifeti mülkünden fakirleri,  yani Hak yolundaki ihtiyaç sahiplerini gözetmesidir… Velhasıl şeriatın emir ve yasaklarının hakikat-i mahiyeti,  tevhid-i hakiki irfaniyetidir.   Bu itibarla şeriat,  hakikatin zuhuru olan ayn-ı marifettir.   Onun için ilm-i tevhid irfaniyetinden istifade etmemiş olan şeriat ehilleri,  Allah’ın emir ve yasaklarına riayet eder,  fakat bunların hakikat ve mahiyetini bilmezler.  

Zikr-i daim ve tevhid-i hakiki irfaniyetine mazhar olan arifler ise; Hz.   Peygamber’in tertemiz olan şeriatına hiç kimse uyup riayet etmese,  onlar bu emir ve yasaklarda gizli olan hakikat ve mahiyete arif olduklarından,  kesinlikle şeriatın emir ve yasaklarına uyarlar.   Çünkü şeriatın emir ve yasakları,  ehl-i kemal tarafından irfaniyetle tasnif edilip düzenlenmiştir.   Bu itibarla,  şeriatta gizli olan ilm-i ledüne yani tevhid-i hakiki irfaniyetine ulaşan ehl-i kemal,  şeriatın emir ve yasaklarının mahiyetine arif oldukları halde,  kesinlikle şeriat emir ve yasaklarına riayet ederler.   Tevhid-i hakiki irfaniyetinden mahrum olanlar ise,  şeriatta gizli olan hakikati bilmeden emir ve yasaklara uyarlar,  vesselam. 

Bunu beyanla Fehmi Efendi Hazretleri ‘Sedefin sert kabuğu içindeki mücevherin gizli olması gibi,  şer-i pak-i Ahmed’de ilm-i ledün / ilm-i tevhid irfaniyeti gizlidir.  ’ diyor.   Ahmed ismi,  Hz.   Resulullah’ın ilm-i hakikatteki ismidir.   Hakikat ise,  tevhid-i hakiki irfaniyetidir.   Bu itibarla,  şeriatın hakikatinde Hz.   Peygamber Efendimizin adı Ahmed’dir.   Allahualem. 

 

Âşıkın dün ü gün fikri mahbubun zikreylemek

Gönlünün her köşesinde hubb-i Mevlâ  gizlidir

 

Aşık olan,  sevgilisinden başka bir şeyle uğraşmaz ve meşgul olmaz.   Çünkü sevgiliyle meşguliyetten aşk hasıl olur.   İşte her kim ki,  daim zikre mazhar olur da her nefeste zikrullahla meşgul olursa,  onda aşk-ı ilahi hasıl olur ve onun gönlünde gayriyet muhabbeti kalmayıp,  Allah’ın muhabbeti,  yani Mevla  / dost olan Allah aşkı  hakim olur. 

Hz.   Ali (kerremallâhü veche): “Îman,  kalbde karanlıklar içinde beyaz bir noktadır.   Kim imanla meşgul olursa,  o beyaz nokta büyür ve kalbin her tarafını kaplar ve o kalbte karanlık kalmaz.  ” diyor.   Bunu beyanla,  daim zikirle her nefeste Allah’ı zikreden  Allah aşkına mazhar olup,  onun kalbinde muhabbetullah zevki hakim olur,  buyruluyor. 

 

Ehl-i istidlâle sun’un varlığına bir delil

Arifin her gördüğünde bir görünen gizlidir

 

İstidlal,  delil demektir.   Ehl-i istidlal ise,  eser ve sanatını delil yaparak Allah’a iman edenler demektir.   Bu kimseler Cenab-ı Hakk’ın eserlerini ve eserlerdeki sanatını delil yaparak Allah’ı bilir ve iman ederler.   Bunların en bilgilisi,  bu alemde Hakk’ın esması,  ef’ali ve sıfatları zahir olur anlayışıyla Allah’a iman eder.   Fakat bunlar müsemma,  fail ve mevsuf olan zat-ı ilahiden perdeli olup,  zat-ı ilahiye vasıl olmadıklarından,  Allah’ın zatı mevcut olmayıp mevhumdur,  derler.   Çünkü Allah’ın zatına bir kul,  ancak makamat-ı tevhid keşfi irfaniyetiyle hasıl olan kamil bir imanla vasıl olur.   Bu itibarla,  imanı delilli olan ehl-i istidlal,  eserlerini ve sanatını görüp,  eserlerinde ve sanatında mevcut olan zat-ı ilahiden mahcuptur,  perdelidir.   Fakat iman-ı kamile mazhar olan arifler,  zat-ı ilahiye vasıl olduklarından,  onlar her tecellide mevcut olan Allah’ın zat-ı mevcudiyetinden gayrı görmezler.   Vesselam. 

 

Hep celalin perdesidir oldu zâhide nikâb

Gördü âşıklar celâlinde cemâlin gizlidir

 

Cenab-ı Hak,  vücud-u vahdetinden yani vücut‘bir’liğinden,  bu alemde celal ve cemal isimleriyle zuhur edip,  celal ve cemaliyle her tecelliye,  yani cümle isimlere tesir etti.   Kur’an’da “Herkes fanidir,  baki olan Rabbin celal ve kerem yüzüdür.  ” (Rahman,  26-27) buyrulur.   İnsan ise,  her iki ismin,  yani celal ve cemalin tesirini kendinde topladığı için kemal isminin mazharı oldu.   Bunu beyanla ayette “Gerçekten biz emaneti göklere,  yere ve dağlara arz ettik,  onu taşımaktan çekindiler ve ondan korktular.   Fakat insan o emaneti kabul etti/yüklendi.  ” (Ahzab,  72) buyrulmaktadır.   Birinci ayet; her şeyin fena,  Rabbin yüzü olan celal ve kerem yani cemalin baki olduğunu beyan ediyor.   İkinci ayet ise; ilahi emaneti ancak insanın kabul ettiğini,  dağların ve taşların kabul etmediğini beyan ediyor.   İnsanın yüklendiği bu emanet,  hiç bir mahlukun mazhar olmadığı kemaldir.   Bu itibarla,  her insan potansiyel olarak kemalin mazharıdır.   Kişi isterse mazhariyetinde olan ism-i celalin tesirinde olan mudil ismine tabi olup,  dalaletle yaşayıp,  hidayete yönelmez.   İsterse cemal tesirinde olan hidayete tabi olup,  hidayet üzere yaşayıp mudile tabi olmaz. 

İsmail Hakkı Bursevi Hazretleri “Kötü kimselerde hidayet pasif,  dalalet ve kötülük aktiftir.   İyi kimselerde ise,  hidayet ve iyilik aktif,  kötülük pasiftir.  ” buyurmuştur.   Arifler,  aşk-ı ilahiyle daima hidayet üzere olmalarından dolayı,  ariflerde dalalet hakim olmaz.   Çünkü Hak aşıkları,  daim zikir ve makamat-ı tevhid keşfi mazhariyetiyle arif olduklarından,  celal tesirinde olan mudilin zuhuru,  onları dalalete düşürmez.   Bu itibarla celal; aşıklara perde,  nikap olmaz.   Hak aşıkları,  mazhar oldukları irfaniyetle,  her bir tecellide Rabbin cemalini yani güzel yüzünü müşahede ederler,  vesselam. 

Zahid ise; daim zikir ve makamat-ı tevhid irfaniyetiyle şereflenmemiş,  fazla ibadetle meşgul olmayı,  şekil ve suret düzerek,  kendini beğenip kendi gibi olmayanları eksik görüp de beğenmeyen ve bu halini de bir marifet zanneden kimsedir.   Zahid kimse,  zikr-i daim uyanıklığı ve makamat-ı tevhid keşfi irfaniyetiyle,  nisbet varlığının yokluğunda ve her tecellide mevcut olan Rabbini müşahededen mahrum ve mahcup olduğundan; her nereye bakarsa Rabbinden gayrı olan başka şeyler,  yani masiva görür.   İşte zahidin bu hal ve anlayışı,  hakikatte celal tesirindeki ism-i mudilin zuhuru olan dalalettir.   Bu dalalete tabi olmakla zahid,  Rabbin cemalini görmekten mahcuptur,  nikaplıdır.   Allahualem. 

 

 Cümle alem bir alamettir delil evsafına

Varlığın bu varlığın hem sayesinde gizlidir

 

Cümle alem denilen,  esmalardır ki; cümle esmayı Allah,  vahdaniyetinden yani ‘bir’liğinden zuhura getirdi ve halen getirmektedir.   Esmanın vücudu olmaz fakat tesiri vardır.   İşte bu tesirle insanlar her bir esmaya ayrı nisbet vücut verip,  varlık izafe ederek,  cehaletle esmaların vücudunun var olduğunu zanneder.   Hakikatte ise,  insanın var zannettiği cümle varlık Hakk’ın zuhurudur,  yani açığa çıkmasıdır. 

Hakk’ın varlığı olmasa,  kulun var zannettiği cümle nisbet varlıklar da olmaz.   İşte,  Hakk’ın zuhuru olan esmaların tesiriyle kendimize ve aleme nisbet ettiğimiz her şeyde,  Cenab-ı Hak mevcuttur.   Fakat cehil ve zan ehli olanlar,  her tecellide mevcut olan Rabbini göremediğinden,  Rabbin varlığı onlardan gizlidir.   Vesselam. 

 

 Vaslına azmeyleyen pervaneye yanmak nedir?

Aşığa nar-ı suzanda bağ-ı canan gizlidir  

Hz.   İbrahim’i Nemrut ateşe attığında,  dört büyük melek Hz.   İbrahim’e geldiler ve “Sana yardım edelim.  ” dediler.   Hz.   İbrahim de “Siz Rabbimle benim arama girmeyin!” diyerek,  Rabbinden başkasına teveccüh etmedi.   Cenab-ı Hak da Hz.   İbrahim’in bu halinden memnun oldu ve ateşe “Soğuk ve salim ol!” buyurdu.   (Enbiya,  69) Bunun üzerine ateş,  Hz.   İbrahim’i yakmadı ve sönünce; İbrahim’in yeşillikler içerisinde oturduğunu gördüler.   Pervane,  ateşin ışığına cesaretle tereddütsüz dalan kelebek vb.  dir. 

Fehmi Efendi Hazretleri “Rabbine vasıl olmaktan başka bir gayesi olmayan Hak aşığına yanmak nedir ki? Ateş ona Hz.   İbrahim gibi,  ilahi sevgiliyle buluştuğu yemyeşil bağ,  bahçe olur.  ” diyor.   Bu itibarla,  burada bahsedilen ateşten maksat,  kulu Rabbinden ayırmaya yönelik,  kendimizden ve cümle alemden meydana gelen tecellilerdir.   Ehl-i aşk her tecellide ilahi sevgiliyi gördüğünden,  sevgiliyle meşk edip zevklenir.   Böylece başkalarına cehalet ateşiyle perde olup Rabbinden ayıran tecelliler,  aşığın ilahi sevgilisiyle buluştuğu bağı ve bahçesi olur. 

 

Hüsnüne meftun olan mecnunları kimler bilir?

Evliyadır taht-ı kubabda o canlar gizlidir

 

Cenab-ı Hak,  hadis-i kudside “Gök kubbem altında benim evliya kullarım vardır.   Onları ancak ben bilirim.  ” buyurmuştur.   İşte Fehmi Efendi Hazretleri ‘Gök kubbe altındaki evliya kullar olup,  Hakk’ın güzel yüzüne aşkla tutulmuş olan mecnunları kim bilir?’ diye soruyor.   Bu kulları,  yine evliya olup da Hakk’a aşık olanlar,  yani Allah’ın dostluğunu kazanıp O’na aşkla yönelmiş olanlar ancak bilirler.   Fakat aşk-ı ilahiden mahrum olanlar,  Allah aşkıyla mecnun olan velileri tanıyamadıklarından,  o veliler onlara gizlidir.   Çünkü Hz.   Pir “Arifi yine arif olan bilir.  ” buyurmuştur. 

 

Hüsnünün mefhumu alem,  metni insandır hemen

Künh-i zatı hem sıfat-ı Rahman anda gizlidir

 

Cenab-ı Hak,  kendi zat-ı ehadiyetinden sıfatlarına,  sıfatlarından esmaya,  esmadan da ef’aline tecelli ederek,  cümle varlık alemini zuhura getirmektedir.   İşte varlık alemi dediğimiz cümle eşyada,  Allah bu tecellilerle güzelliğini sergileyip açığa çıkarır.   Bu yaratılanlar içerisinde Allah,  insanı ise zatına ve sıfatlarının kemaliyle tecellisine mazhar etti.   İnsandan başka hiç bir yaratılan bu tecellilere mazhar değildir.   Bu itibarla cümle alem,  Hakk’ın zat ve sıfatlarından ayrı olmamakla beraber; insandan başka hiç bir yaratılanda Allah,  sıfatlarının kemaliyle tecelli etmemiştir. 

Her varlıkta sıfat-ı subutiye muhakkak vardır fakat eksik olarak mevcuttur.   Mesela,  hayvanda hayat sıfatı vardır fakat insanda olan ilim sıfatı yoktur; kudret sıfatı vardır,  insandaki kelam sıfatı yoktur.   İşte insan,  Allah’ın sıfat-ı subutiyesinin kemal-i zuhuruna mazhar olması itibariyle alemin özetidir,  metnidir.   İnsanın kemali,  sıfatların ceminin,  yani toplamına mazhar olmasıyladır ki,  bu mazhariyet her insanda potansiyeldir.   Onun için iki türlü insan vardır: Biri,  bu potansiyelle var olan her insandır ki,  bunlar insan-ı nakıstır,  yani eksik insandır.   Diğeri,  mazhar olduğu potansiyeli,  zikr-i daim ve ilm-i tevhid irfaniyetiyle aktif kılan insan-ı kamildir.   Kur’an’da “Rahman arşı üstüva etti / kuşattı.  ” (Taha,  5) buyrulur.   İnsan-ı kamilin kemal ve marifeti,  her bir tecelliyi ihata edip kuşatması itibariyle,  Rahman mazharıdır. 

Velhasıl bunu beyanla Fehmi Efendi Hazretleri ‘Bu alem,  Allah’ın güzel yüzünü gösterdiği alemdir,  bu alemin metni ise insandır.  ’ Diyor ve devamla ‘Cümle insanlar içinde Rahman mazharı olan insan-ı kamil gizlidir.  ’ buyuruyor. 

 

Mevc-i zatındır vücudum katresi bunca sıfat

Katrenin her zerresinde bahr-ı umman gizlidir

 

Cümle varlıklar ve benim vücudum,  zat-ı ilahi denizinin dalgaları olup; sıfat-ı subutiye ise,  bu dalgaların damlası,  katresidir.   Katrenin,  yani damlanın her zerresi ise,  esmalardır.   O esmalarda bahr-ı umman,  yani Allah’ın zatı gizlidir.   Cenab-ı Hakk’ın zat-ı mevcudiyetinden başka varlık yoktur.   Cümle alem denilen varlıklar ve eşya ise,  zat-ı ilahi tecellisi olan sıfatlar ve sıfatların zuhuru olan esmalardır.   İşte cümle esmanın müsemması ve sıfatların mevsufu zattır.   Bu itibarla,  her tecellide Allah’ın zatı mevcuttur. 

Allah’ın zatı olmasa,  ne sıfat,  ne de esma olur.   Mesela; kudret sıfattır,  kudrette mevsuf olan Allah’ın zatıdır.   Kadir esmadır,  kadir isminin müsemması da zat-ı ilahidir.   İlim de sıfattır,  ilim sıfatında mevsuf olan zat-ı ilahidir.   Alim ise esmadır,  alim isminin müsemması da zat-ı ilahidir,  vesselam.   Bunu beyanla Fehmi Efendi Hazretleri ‘Her bir katrenin zerresinde bahr-ı umman gizlidir,  yani her bir tecellide Allah’ın zatı denizi gizlidir.  ’ buyuruyor.   Ki,  bu gizlilik ehl-i kemale olmayıp cahilleredir.   Allahualem. 

 

Mazhar-ı tam oldu insan mir’at-ı nüma-yı Hak

Beyt-i Hak’tır kalbi anın anda Allah gizlidir

 

Daha evvelki beytin açıklamasında ifade edildi ki; insan alemin metnidir.   İnsanlar içinde ise,  insan-ı kamil,  Hakk’ın kemal tecellisine mazhardır.   Cenab-ı Hak,  hadis-i kudside “Ben yerlere göklere sığmam,  ancak mümin kulumun kalbine sığarım.  ” buyurmuştur.   İşte insan-ı kamilin kalbi,  beyt-i Hak’tır yani Hakk’ın evidir.   Böyle bir kamil kulunda Allah,  kemaliyle zuhur ettiğinden,  onun irfaniyet ve müşahedesinde Allah,  yani makam-ı uluhiyet mevcut olup O’na müracat edenlere,  o kemalat ve irfaniyet irşadıyla yol gösterir.   Bu itibarla insan-ı kamilin irşadında makam-ı uluhiyet,  yani Allah gizlidir,  buyruluyor. 

 

Tal’atın ihsan buyurdun Fehmi’ye her zerreden

Bir şuhudi zevktir ol akl u hayalden gizlidir

 

Mürşid-i kamil Fehmi Efendi Hazretleri ‘Allah bana ihsan etti de,  insan-ı kamil marifetinin tal’atına / doğuşuna mazhar oldum ve zerre olan her tecelliden Rabbimi müşahede zevkine ulaştım.   Bu ulaştığım keyfiyet ve irfaniyet,  zan ehli olup da kendine ve cümle eşyaya varlık nisbet eden akl-ı maaş ve akl-ı meadın hayalinden gizlidir.  ’ diyor. 

Kur’an-ı Kerim’de “…ve gerçekten zan,  Hak’tan yana hiç bir fayda vermez.  ” (Necm,  28) Başka bir ayette ise “Onlar zandan başka hiç bir şeye uymuyorlar.   Doğrusu da şu ki; zan,  Hak’tan hiç bir şey ifade etmez…” (Yunus,  36) buyrulmuştur.   Bu itibarla ehl-i tevhid-i hakiki olan arif ve ehl-i kemalin kulluk şuhud ve zevki,  zan ehli olanlardan gizlidir.   Vesselam. 

Allah,  her şeyin en iyisini bilendir. 

 

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s