VARLIK VE OLUŞ – Hilmi Ziya ÜLKEN

Hzl: Demet KESERCİ

Kitabın Tarihi ve Yazılış Maksadı: İlk planı 1933 yılında düşünülmüş, temel fikir değişikliklerinden dolayı 1934-1935 yılında Tarih felsefesi dersleri bu kitap için ilk adım olmuştur.1968 yılında tamamlanmıştır.

        Yazılış amacı: Başlangıç noktası klasik fiziği temelden sarsan tamamlayacak fikridir. İlim ve felsefe arasında başarılı karşılaştırmalar yapılmıştır.

FELSEFEDE İLK OLGU ARAŞTIRMASI

           Felsefe iki türlü anlaşılabilir: 1) Felsefeyi ilimlerin sınırını aşan problemleri özgür bir düşünce ile çözmeye çalışan bir araştırma yolu ile görmek. 2) Disiplinli bir düşünce tarzı olarak görmek.

           Felsefi düşüncenin en belirli vasfı bildiklerimizi temellendirecek ilk ilkeler olduğuna göre felsefeye bu anlamda ilk olgu denilebilir. Yani felsefenin bitmez tükenmez hareketliliği bir temellendirme ve tekrar bu temellendirmeyi temellendirecek yeni bir ilke araması onun belirli karakteridir.

         İnsan zihninin birinci adımda ortak duyu yardımıyla bulduğu ilk olgu, algıların kavradığı ve her şeyin kendisinden çıktığı sanılan ateş, hava, su vb. unsurlardı. Daha sonra bu kaba unsurların parçalanması, bu parçaların yeniden birleştirilmesiyle ikinci bir adım doğdu.’’Her şey parçaların bileşik dağılmasından doğar.’’fikri ortaya çıktı. Üçüncü adımda en küçük unsurlara (ortamlara) ayırış ortaya çıktı. Bu da yetmedi birleşmeler ve çözülmeler birbirini kovalıyorsa varlıkta ne bir ne öteki temel olabilir, öylesi ilk olgu değişmedir denildi. Daha sonra da ilk olgu insandır dendi.

           Varlığın Çift Manzarası

          Bir öncekinin yetmezliğinden atılan yeni bir adım öncekileri de içine alarak devam eder. Bugün bir temel felsefe değil, felsefeler var ve bu çoğalarak herkesin kendi felsefesi adını alıyor.

          Hayatımızda durdurma, itilme, mahrum olma gibi çok fiille karşılaşıyoruz. Bu fiiller bizim hangi çağda ve kültürde olursa olsun insanların ‘’emir ve yasaklar’’ içinde yaşamamızdan ileri gelir. Bu fiiller daima çift kutupluluk içinde yaşamamızın neticesidir. Bu yüzden eski ahlaklar akılla tutkular arasında zıtlık görmüşler, hep tutkuya karşı almışlar. Kararlar ve tutkular ruhi hayatımızın üstün derecede karakterini belirliyorlar.

        Derinliğine felsefe

        Neden insanlar çocuktan ergine, vahşiden medeniye, anormalden normale, bu karma varlığı gittikçe ayırmaya doğru gidiyor? Bu varlıkların hiç biri kendi başına hem zıt hem tamamlayıcı mahiyeti ile devam edemez. Bütün varlıklar birbirine dayanarak devam edebilirler.

        Âlemde insanda gördüğümüz çift vasıfların belirginleşmesi evrimin karakteridir. Buna çatallaşma da diyebiliriz. Varlığın gerginliği ile varlığın gevşemesi irade ve telkinle karşı karşıya gelir. Batı medeniyeti iradenin kötü kullanılması, Doğu medeniyeti telkini1 kötüye kullanmalarından dengeyi kaybetmişlerdir. İki medeniyet karşılıklı eksiklerini görür birbirini anlarsa dünya dengesini bulabilir. Oluş varlığın bir tavrıdır,varlığın yerini alamaz.Varlık olmadan oluştan bahsedilemez.

       Felsefeden doktrin ve problemler

          Felsefe bir problemin filan veya açıdan görülmesinden doğan bir doktrin2 değil. Felsefe problemlerin asıl kendisinden doğduğu kesin ilk ilimdir.

           Modern ilim felsefesine göre felsefe bir ilimdir. Filozof, gören, tahlil eden, yaşayan değil, görülen, tahlil edilen, yaşanan, üzerinde, düşünen, derinleşen kimsedir. İlim adamı gibi filozof da sorularla işe başlar. Problemlerin çözüm şekilleri sistemleştiği zaman doktrin adını alır.Her doktrin kendisinin karşıtı olan bir doktrin gerektirir.

          Yaşama Ve Bilme

          Bir şey algı ile tasavvur ile akıl yürütme ile hatırlama ile bilinir. Fakat bu şey algı, tasavvur ve akıl yürütmeden farklı olarak kalır.

Kısacası: Yaşanmış olan bir hal bilinmiş değildir. Objenin işe karışan biyo-psikolojik şartlardan sıyrılmış olması gerekir. Yani sırf öz haline konmalıdır. Aynı tarihi vakalar gibi zaman dışı bakacağız.

 

FELSEFENİN ORTAK TARAFLARI VE DEVAM EDEN FELSEFİ HAKİKAT

 Felsefi Düşünce Nasıl Başlamalı Ve Yürümelidir?

           İlmin ve felsefenin gelişmesi birbirine paralel görünmektedir. Birinin buhranları ve kazançları ötekinde de vardır. Bundan dolayı felsefede ilim gibi insanlar arasında ortak ve objektiftir. Filozofların gayreti eskiyi tamamlamak, düzeltmek onu ilerletmek içindir.

           Felsefenin metodu akıldır. Akıl felsefenin temeli değil aletidir. Düşüncemizin aleti mantıktır. Dolayısıyla felsefenin mantık dışında bir aletle kurulması imkânsızdır.

           Felsefe akılla kurulur, ancak aklı aşan problemleri de içine alır. Felsefenin temeli akıl değil varlıktır. Felsefe sembolik mantık ile kurulur, ancak kurulan şey varlıklardır. Aklın veya tenkitçi mantığın tespit ettiği şey varlık alanları olacaktır.O zaman felsefenin asıl kendi konusu ontolojidir.Bilgi tahlili felsefenin gayesi sayılırsa böyle bir tahlille varlıklara ait asıl konuya giremeden kapı kapanmış olur.Felsefe bilgi tahlili ile gelişir.Fakat bilgi tahlili gaye değil,vasıta olmalıdır.

Soyut Varlık Ve Konkre Varlık

        Soyut varlık kavramı asıl var olanlarla varoluşla ilişiği keser. Bu varlığın çeşitli anlamlar içinde bulanık kalmasına neden olur. Felsefe konkre3varlıklar arasında mertebelendirme yapar. Hilmi Ziya Ülken’e göre varlıklar arasında tabakalandırma yapmalı, fakat bunu üstün bir faktörün baskısı altında yapmamalıdır. Evrim fikrini temel alır ve bu ilk çağdan beri böyledir.

 Belirsizlikten Belirliliğe ve Sınırlılığa Geçiş

       Felsefe tarihinin gösterdiği sınırsızın sınırlanması dyade4 in belirli hale gelmesi şeklindeki bilgi süreci günümüzün desteklediği temel fikir olmuştur. Belirsizlik bilgi verilerimizin yetmezliğinden veya gözlem aletlerimizin eksikliğinden ileri gelmiyor, fenomenlerin mahiyetinden, özünden geliyor.

 Değişme

      İlmin ve felsefenin değişmesi, sabit temel aşaması, varlıkları öz farkları ile birbirinden ayırması, sonradan doğmuş ve bu insan zihninin gelişmesinin işaretidir. Değişmezi arayan ilk felsefe Pythagore’ya aittir.

     Şuur fiilleri iki türlü varlık alanını kavrar. Bazıları dolu ontolojileri, bazıları boş ontolojilerdir. Dolu ontolojilerde özleri kavrar bunlar değişmezler. Böylelikle öz fikri artık felsefenin gizli bir âlem gibi görülen öz fikrinden kurtulur.

     Son dönemde belirsizi belirleyen ‘’bir’’ tek başına ele alınmıyor, o dyade’nin ölçüsüdür. Dyade âlemin esasıdır.’’Bir ve ‘’sınır’’lal birleştiği zaman anlam kazanır.

     Kısacası düşünce tarihinin değişmez ile ilgili fikirleri ya gerçekten uzak ya parçalanmış ya da yakalanamaz, bilinemez bir alana gizlenmiştir.

VARLIK FİKRİ VE VARLIKLAR

        Felsefenin temel konusu varlıktır. Hakikat, gerçek ve düşünce ve varlık probleminden çıkar. Bir şeyin varlığını onunla ilgili her hükümden önce doğrudan kavrarız.

        ‘’Âlemde var olmak’’ âlemi aştığımızı göstermez. Sonlu varlık sonsuzu yaşayamaz ama düşünür. Bu insani düşünce insan varlığının kendini aşmak için yaptığı en büyük çabadır. Varlığa ait hakikat ile sırf semboller ve kelimeler arasındaki tutarlığa dayanan formel hakikat karıştırılmamalıdır.

        Büyük Yunan filozoflarının esaslı bir kusuru da varlıkta sınırlılık görmeleriydi. Modern ilim Plotinus’dan faydalanmıştır.(sonsuz bir)

 Varlık Kelimesinin Anlamları

        Yeni felsefe fikirleri arasında özel bir yer alan Existentialisme varoluş kavramı üzerinde durmakta ve onu varlık kavramından ayırmaktadır. Varoluş varlığı kendi başına değil de varlığını kazanmakta, bu varlık zaman meydana çıkmaktadır. Varoluşunun farkındadır.

        Var olanları kendiliğinden var olanlar ve meydana getirilenler olarak ikiye ayırırız. Kendiliğinden var olanların içinde bulunduğu varlıklar bütünü evreni oluşturur.

       Bütün varlık derecelerine ait gerçek kavramlar olmasa fikir değeri alamaz. İnsani varlık ve kişiler arası aşkın münasebetler olmasa ahlaki değer alamaz. Değerler âlemi, varlık âlemine, değer problemi, varlık problemine bağlıdır. Öyleyse bir değerler ontolojisi olmalıdır.

      Varlık kavramı bir özü, yüklemleri, sıfatları ve bazı tavırları gerektirir. Varlığın özü sıfatlar(yüklemler) halinde görünür. Örneğin, üçgenin üç kenarı, üç köşesi olması onun sıfatı, dik açılı üçgen olması onun tavırlarıdır. Varlığı sabit, tavırları değişir.

SİSTEMLERİN HASTALIKLARI

           Felsefe ve ilim insan eseridir. Her çağda ilmin ilerleyişi felsefeye yeni problemler kazandırmış bazen de ortadan kaldırmıştır. Dolayısıyla felsefeyi ilimden ilmi felsefeden ayırmak kabil değildir.

          Olasılık nispeti yüksek olan tarihi vakaların yorumlanmasında ideolojilerin inançların, tesirinden kurtulmak güçleşir. Bu yüzden en değerli kitaplar bir yarış içinde olmuştur. Felsefe aynı buhranın sistem hastalığının zararlı tesirlerinden kurtulmalıdır. Bunun için filozof problemleri ayrı ayrı ele alınmalı, çözüm yolu bulduktan sonra öteki problemlere geçmelidir.

          Filozofların büyük sistem kurmak istemeleri sistem hastalıklarını doğurmuştur. Asıl felsefenin sübjektif unsurlardan ayrılması, açıklamalarda ağırlık merkezi halini alması felsefe tarihinde fikrin bocalamasına sebep olmuştur.

          Çağımızda pragmatist, gerçek bilgi yerine başarı inananı ve hakikat yerine tatmini koyuyor. Biz bununla avunuyoruz, avunmak ise daima kendini aldatmaktır.Bu daha çok 19.yy da görülmüştür.Bugün yeni ontoloji devri objektif ve transandantel felsefe, diyalektif materyalizm akımlarının gelişmesiyle romantizm karmaşıklığı önlenebildi,tekrar felsefenin eski geleneğine dönüldü.

VARLIK KONUSUNDA DİKOTOMİLERİN ÇÖZÜLMESİ

       İlk konulan dikotomi5   varlık-yokluk problemidir. Bugünkü felsefede gittikçe bariz bir yer almaktadır. Hegel’e göre oluş yokluktan varlığa ve varlıktan yokluğa devamlı bir geçiştir. Daha sonra solcu Hegelcilere göre oluş, varlığın bir tavrı olarak ortaya koyuyor. Yaparak yeşeriyor kağıt sararıyor.Değişen bir şey var olmalı ki değişme olabilsin. Aynı şey varlık olması bakımından değişmez öz oluş görünüş, imkân olması bakımından değişen varoluştur. Bundan dolayı her varlık, gerçekleştirmesinde oluştur. Bu oluş insan içinde geçerlidir. Oluş varlığın sıfatı,oluşun tarzları onun tavırlarıdır.

Gözden Fiile Geçiş

                 İnsan gelişmesinde yalnız tohumda olan gelişmiyor. Çevre, eğitim ve kültürün büyük tesiri vardır. Manevi hayat tohumda olanın meydana çıkması değil, kazanılmış olan hayattır. İnsan yaşadıkça daha üstün manevi kuvvetlerini kazanıyor. Maddede değişme ve yenileşme maddenin bünyesindeki sarsıntılardan doğar.

Varlık-İdeal

             Fransız ihtilalinde ideologlar toplumun ne olduğu değil ne olması gerektiği peşindeydiler. Pozitif bilimciler ideologları hayalci olarak itham ettiler. İdeal, değerlerde insan eylemini harekete getiren kuvvettir. Gerçek ve ideal birbirleriyle karşıt fakat birbirini tamamlayan iki terimdir. Hakikat bunların tamamlanmış halidir.Varlığı varoluşun bütünlüğü içinde kavrarız. Kendi başına mekanizm hiçbir şey değildir. Bunlar birbirleriyle kaimdirler. Beden ruh olmayan şeydir,ruh da beden olmayan şeydir.biri olmadan öteki olmaz.Varoluş hem bedendir, hem ruhtur, hem ayrı ayrı hem bitişiktir.

VARLIKTA KRİZ VE RİTM

         Uçsuz bucaksızlık içinde başlamanın bitirmenin, tamamlamanın, toplanmanın, dağılmanın hiçbir anlamı yoktur. Radio-actif cisimlerin enerji kaybetmek üzere başka cisim halini alması ve sonunda kurşuna inmesi maddenin mahvolmakta olduğunu gösterir. Quanta teorisi cisimcik ve dalga mefhumlarını birleştiren bir teoridir. Bu birleşmenin zaruretini önce Niels Bohr gördü bunu ‘’tamamlayıcılık’’ ile ifade etti.

Cybernetique

       Robot veya makine adam neler yapabilir? Hesap makinelerinin çok mükemmel şekilleri elde edilmişse bile neticeler asla madde ve canlı unsurunun dolduracak kuvvetle değildir.

       Bitki hücresinin çift zarlı oluşu onda duyarlılık derecesini azaltır. Bitkide duyarlık azdır ama kendi tipinde özel bir duyarlığı vardır. Çevreden aldığı maddeyi kendi bünyesinde eritir. Bitkide olmayan şey farklılaşmış duyarlık ve sinir sistemidir. Sinir hücreleri hayvana vergidir. Canlı varlık hayvan derecesinde birdenbire değişiklik gösterir. Hücrenin tek zarlı oluşu depreşme ve duyarlığı artırır. Haber verme ve intibak cihazı olarak sinir sistemi hayvanı çevre içinde hareketleri ve şartları seçecek bir duruma koyar.

Araştırmalar soya çekmenin payı ve çevre ile değişmenin payını meydana çıkardıkça ikisinin de vazgeçilmez gerçekler olduğu görülmektedir. Demek ki fert gerçek olduğu kadar nevi6 de gerçektir. Canlılar varlık olarak nevilerden, oluş olarak fertlerden meydana gelirler.

   Geleceğe doğru açılmış bir zamani mekân inşası olduğu gibi, öte yandan geçmişe doğru katlanmış bir mekani zaman inşası vardır. Her iki süreç karşılıklı kurulur. Kısacası insani varlığın ritimli hareketi bir zaman-mekân sürekliliğidir.

Demet KESERCİ

Sh: 37-43

VARLIK VE OLUŞ(II. KISIM)

Şuur’un Fenomenolojisi – 1

Kendini bilme ilk olarak Sokrates’le ortaya çıkmıştır. Ancak bu kendini bilme tam anlamıyla bir ‘şuur’ değildir. Şuur, bu zamana ait bir kavramdır. Şuur kavramı, çeşitli dillerde farklı anlam ve kelimelerle ifade edilmiştir. Yel yani rüzgâr, bilinç, ruh ya da nefs gibi ifade şekilleri vardır. Sokrates’in ‘kendini bil’ formunu il olarak dönüştüren, ‘düşünüyorum o halde varım’ ifadesiyle Descartes’tir. Bununla birlikte şuur, nefs ve ruh kavramlarından kurtulup ilk defa bilgi ve sezgi konusu olmuştur. Descartes’le birlikte düalist bir anlayış başlar çünkü o maddenin iki cevherinden söz eder. Bu cevherler ise, âlem ile şuur arasındaki ayrımı ifade eder. Daha sonrasında ise cevher yani ‘öz’ü birçok düşünür ele aldı ve E. Husserl şuura yani öz olarak cevhere fenomenoloji adını verdi. Husserl’de şuur üç şekilde algılanmaktadır. Ona göre fenomenoloji, hem kastlı fiillerin hem de kastlı muhteva veya objelerin tasviridir. Fenomenoloji bu değişmez özlerin tasvirini yapan kesin bir ilimdir. Fenomenolojinin asıl konusu nesnelerden önce şuurun tasviridir. Âlemsiz şuur ve şuursuz âlem olmaz. İnsanın varlığı âlemde varlık olmasıdır. Âlem Husserl’e göre her şeyden önce cisimler kâinatıdır. Şuurun aktüel olan ve aktüel olmayan iki yönü vardır. Bu şuur dar anlamda bir bilgi fonksiyonu geniş anlamda ise bilgiye yönelmektir. Aktüel şuur asla bir kapalı şuur değildir, onun eylemi sonsuza kadar uzanır. Genel olarak bir şuura ait bir fenomenoloji kurmak istersek Husserl’e bakmamız gerekir. Fenomenoloji, matematikçiler, tabiat bilimcileri, manevi ilimler ve insan ilimlerinin yanında değerler felsefesinin de bir yöntem aracı olmuştur. Max Scheler daha çok insan felsefesine uygulamıştır. Fenomenolojinin günümüze yakın ki kullanım alanları daha çok ontolojiye fenomenalojik bir bakış açısıyla gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. Şuur, insani varlığın ilk açık özelliğidir. Şuur eğer kendini bilebilmedir. O halde diğer canlılarda kendini bilme ya da deli ve çocuklarda kendini bilme nasıl gerçekleşir? Bunu tartışması da önemli bir konudur. Kendi başınalık ve âlemde varlık ifadeleri şuur fenomenolojisi ile insani varlığı ontolojik anlamda birleştiriyor. Descartes düşünüyorum o halde varın Nietzsche varım o halde düşünüyorum ve Schopenhaur ise irade halinde âlemden söz eder. Bu da şuura yönelişi ifade eder. Şuur yalnız ben şuuru ya da kendi şuur değil, aynı zamanda âlem şuurudur da. Husserl’e göre insanın özelliği âlemde var olmaktır. Şuur bir oluşun şuuru, zaman şuurudur. Çünkü insan ruh ve beden bütünü halinde yaşayan bir varlıktır. Şuurun ilk hallerine Kierkegaard ölüm korkusu, Heidegger tasa, Sartre ise iç bunaltısı demiştir.

Sosyal şuur ise insanı toplumsal bir varlık yapar ve bir an için onu organik şuurdan uzaklaştırır. Sosyal şuur, toplumun mekân-zaman şemalarına göre kurulmuş bir şuurdur. Sosyal şuurun insani varlıkta rolü büyüktür. Organik şuur ile sosyal şuur insanın varoluşunda karşılıklı etkileşim ile rol alır. Organik ve sosyal şuur ritimler içinde gelişir. Kişi bir bakımdan toplumdur bir bakımdan ise ferttir. Ancak toplum olunca fert, fert olunca da toplum olmaz. Ayrıca organik ve sosyal şuur aynı zamanda zamana da bağlıdır. Çünkü şuur sahibi insan zamani varlıktır. Egzistansiyalist filozoflar insanın bu vasfı üzerinde çok dururlar. Örneğin; jaspers’a göre insanın başlıca faktörü ‘tarihilik’tir. Bu düşünürlerin görüşleri ‘her canlı varlık maddeyi kuşatır’ sonucuna ulaşılır. İnsan ise bu noktada tüm varlıkları kuşatır. Ancak bu egzistansiyalist zaman görüşü doğru değildir. Çünkü bu süreç içerisinde insan, yaşlanacağını ve öleceğini bilir. Yani oluşu bilen bir varlıktır. Şuurun zaman dışı ve zaman diye iki tür şuuru vardır. Zaman dışı olan şuur, Yunanlıların ‘logos’ ve ‘nous’ dediği, İslam filozoflarının ise ‘nur’ diye ifade ettiği şuurdur. Sühreverdiye göre nurdan nura yükseliş varlık tabakalarının aydınlanması ortaya çıkması demektir. Bu yükseliş sonunda nurlar nuruna yani Allah’a ulaşır. Jaspers ise buna ‘genel şuur’ adını verir. Egzistansiyalizm zaman dışı şuura önem vermemiştir. Buna ise Sartre’ın ‘varoluş özden önce gelir’ ifadesi açıklar. Eğer zaman dışı şuur olmasaydı geçmişi, geleceği ve bu günü bilemezdik. Çünkü geçmişi tekrar yaşayacak değil, hayalci gençlerin ise gelecekte yaşaması aktüel şuurun ya gevşemiş ya da henüz doğmamış olmasındandır.

Şuur’un Fenomenolojisi – 2

Şuurun ilk olgusu süje ve objedir. Süje ve obje, ruh-beden, tez-antitez gibi birbirini tamamlar. Süjesiz obje ve objesiz de süje olmaz. Şuur fenomeni objelerle birlikte bulunan hareketli bir kastlı fiiller sürecidir. Bilmek de bu süreç içerisinde süje ve objenin münasebetleri sonucunda gerçeklerleşir. Şuur işte bu süreç içerinde yani bilmek noktasında diğer varlıklardan ayrılan bir özelliktir. Obje şuur dışındaki bir mekânda ve belli bir mesafededir de denemez. Çünkü peygamberin hayatı bizden 1400 yıl uzaktadır. Ancak süje ve obje bütünlüğü sayesinde bu mesafe silinir. Süje ile obje arasında mantıki bir münasebet yoktur. Çünkü süje ya da obje birbirini içermez yahut biri birinden özellik olarak üstün değildir. Bazı düşünürler buna zihni münasebet deseler de yine de bu karmaşıklığı çözememişlerdir. Bu ifadelere baktığımızda öyle ise, süje-obje fiili, fiziki, ruhi, mantıki münasebetlerin hiçbiriyle açıklanamaz. Bu münasebet ancak tasvir edilebilir. Bu yüzden Husserl’in fenomenolojisi bir açıklama değil, yalnızca tasvir metodu ile kurulmuştur. Süje ile obje birbirini tamamlar. Bu yüzden birinin varlığı diğerini ortadan kaldırmaz. Yani farklı ve zıt olanlar birbirini dışta bırakır ve aynı zamanda tamamlarlar. Schopenhaur’a göre süje objesiz, obje de süjesiz olamaz. Süje gerçekleştikçe obje, obje gerçekleştikçe de süje karanlıkta kalır.

Bu noktada çeşitli filozof ve düşünürün görüşleri ele alınmış ve suje-obje arasındaki ilişkiye –özellikle psikoloji alanında çalışmış düşünürlerin fikirleri ele alınarak- çocuk psikoloji örnek verilmiştir. Çünkü çocuk özellikle de dış dünyayı algılamakta ve ardından kendi beninin farkına varmaktadır. Örneğin; Piaget’e göre çocuk şuuru kendine katlanış ile başlar. Bu daha sonra animizm yani objeye çevrilir. Sanat da bu noktada çocuk şuuruna benzetilebilir. Çünkü sanat da primitif şuur, rüya ya da çocuk şuuru gibi zaman dışılığa işaret eder. Bazı düşünürlere göre mitoloji de şuur dışında gerçektir. Ancak Schelling’e göre mitolojinin şuur dışında gerçekliği yoktur. Politeizm yani çok tanrıcılığın mitolojilerin ürünü olduğunu söyler. Ancak projektif şuurdan objektif şuura geçişe ait ilk esaslı bilgiyi felsefe ve ilim tarihi vermektedir. Felsefede primitif düşünce ile objektif düşüncenin ortasında doğdu. Bu düşünce mitoslar halinde ve ilk olarak sembolleştirme olarak Eflatunda ortaya çıktı. Kader düşüncesi de bununla birlikte varlık gösterdi. Çünkü kader tabiata dalma ve ona karşı koyma olarak mücadeleyi ifade eder.

Objektif şuurun gelişmesi ilmi düşüncenin gelişmesi demektir. Yani ilimlerin gelişmesi objektif şuurun ile paraleldir. Örneğin matematiğin gelişmesi Descartes’in objektif şuura kendini vermesiyle gerçekleşir.

Soyut obje tabiatın temelini oluşturur. Yani tabiat iç münasebetlerini, kanunlarını meydana çıkarma gücü yalnız ondadır. Ancak mitosta bu böyle değildir. Tabiatın genel münasebetlerini kavrama gücüne sahip değildir. Soyut obje objektif bilinç yani şuur alanına aittir ve bilgi cinsinden idealdir. Bilginin ve âlemin kaynağı suje ve obje bütünlüğüdür. Zaman ile mekân arasındaki ilişki sembol ve muhteva ilişkisidir. Zamansız mekân olmaz. Yani her ikisinde de bağlılığı süjeleşme ile objeleşmenin zıtlıklarına rağmen karşılıklı bağlılıkları vardır.

Şüphe bilmenin değil, inanmanın karşılığıdır. Bu yüzdendir ki Descartes “şüphe ediyorum, öyleyse varım” demiştir. Yani “inanmaya hazırlanıyorum” anlamında kullanmıştır. İnsanın ahlaki kişi olması insana insan olarak bakması ile gerçekleşir. Hürlük ise bu noktada irade hürlüğüdür. İrade hürlüğü insanların birbirine kişi olarak bakmaları ile gerçekleşir. İnsan beden olarak hatta beden ve ruh yetilerinin özelliği olarak bir ferttir. İçinde bulunduğu zümre veya zümreler organizasyonu olarak toplumdur. Bu durumda fert ve toplum kişinin iki manzarasıdır. Toplum kişiler arası münasebetlerde derece derece şiddeti artan sözleşme, anlaşma, dayanışma halinde bulunur. Bu münasebetlerin şiddet derecesine göre o toplum, cemaat ve komisyondur. Toplumlarda kişi seviyesi vardır ve kişiler arası münasebetler de söz konusudur. Toplumun olmaması sonucunda kişi, sürü, kalabalık, yığın, çete ve toplantı halini alır. Toplumda duygudaşlık ne kadar kuvvetli ise alet ve şey olarak görme vasfı o kadar silinir. Bu da gösterir ki fertlerin yan yana gelmeleri daima toplumu meydana getirmez. Yalnız yükümlülük ve sorumluluk duyguları olan hür kişiler arasında gerçek dayanışma ve cemaat doğar.

VARLIK VE ZAMAN

Cansız tabiat çözülme olarak bir yöne doğru değişme halindedir. Bu yöne enerjinin evrimi denir. Bu evrim bir yok olma manzarası gösterir. Her nerede varlık varsa ondan ilerisinde ancak onun imkânı, yani olacak olan vardır. Bu da varlık ve imkânı ifade eder. Varlık sonsuzluğu gerektirir. Sonsuz kendi kendisini kuşatamayacağı için sonsuz şuuru tasavvur edebilir. Varlığın enerji halinde şekil değiştirmesi ise sonsuzca yeni imkânlar kazanmasıdır. Varlığın enerji ile ilişkisine bakıldığında öncelikle varlık bir oluş içerisinde enerji olarak değişme halindedir. Yani mekân ve zamanda belli bir hareketi ve değişimi vardır. Bu düşünce Elealı Zenon’a kadar giden felsefi bir düşüncedir. Heisenberg’in ‘kesintisizlik teorisi’, Einstein’ın ‘izafiyet teorisi’ varlığın zamandaki hareketini ifade eden örneklerdendir.

Enerji olan ve olacak olan şeydir yani mümkün varlıktır. Bu yüzden enerjinin varlığı varlık halindedir. Madde enerjinin başka bir manzarasıdır. Ya enerji yoğunlaşarak madde halini alır ya da madde çözülerek enerji haline geçer. Âlem Einstein’a göre zamanı sonsuz, mekânı kapalı bir eğri olduğu için sınırlıdır. Yani âlem sonsuz bir harekete sahip sonlu bir küredir.

Maddi varlık hem gerçek hem de imkândır. Mutlak değişme dağılmadır. Mutlak değişmezlik hareketsizlik ve ölümdür. Maddi varlık yalnız mekani varlıktır. Maddenin bir evrimi vardır ve bu evrim sonlu varlığın başlangıç vasfıdır. Maddi varlıkta mekânın mahiyeti genişleme, şişme ve daralma şeklinde olur. Antik felsefede madde şekilsiz bir güç, varlığın alçalması ve yok olması gibi olumsuz anlamlara sahiptir. Ancak çağdaş felsefede Materyalizm denen akım maddeye bütün varlıkların kökü, devrimlerle üstün varlıklar kendinden doğan yaratıcı varlık anlamı verir. Minkowsky’nin mekân-zamanı statiktir, fakat boşluktur.

Maddedeki oluş yani değişme birçok düşünürü ve araştırmacıyı zaman içinde değişen enerji ve değişmeye bağlı olarak kâinatın yaşı nedir? Sorusuna yöneltmiştir. Yani evrendeki değişme ‘ilk hal’e götürebilirdi. Bu yüzden çeşitli araştırmalar yapıldı. Örneğin; Gamow, âlemin başlangıcından beri üç safhadan geçtiğini söyler:

  1. Patlama safhası
  2. Kesifleşme safhası ve
  3. Şimdiki safha

Kâinatın başlangıç tezini savunanların bir kısmı kelâm görüşüne bir kısmı ise filozoflara yakındır.

Canlı varlık imkâna doğru açılmış daha üstün bir mertebededir. Yani maddenin imkânlarına göre canlının imkânları daha geniştir. Canlı varlık ile madde arasındaki ayrımları, Hylozoism, Animisme, Mecanism, Vitalism, Yeni Vitalism, Psiko-Biyoloji gibi akımlar ifade etmiştir. Canlı için vardır diyemeyiz, var olacaktır diyebiliriz. Örneğin; Bergson’a göre madde parçalanmaya, bölünmeye elverişli olduğu halde, hayat meydana gelmekte ve devam etmektedir. Canlı daima yaratış ve spontanelik değildir. Varlığını, kendi varlık şartı olan maddeye bağlı olduğundan dolayı yaşlanma, alçalma, çözülme ve dağılma vasıfları vardır.

Canlı aynı zamanda hem sebat hem de değişme olarak görünür. Özümseme cansız varlıkların canlılarda eriyerek hayat bulmasıdır. Bir yerde özümseme varsa orada hayat da vardır. Buna en iyi örnek virüslerdir. Virüsler canlı ortama girerek hayat kazanırlar. Fertleşme canlı varlıkta başlar. Fertleşme özümsemedir, yayılmadır. Fertleşme, taşkın bir özümsemeye yüklenmiş sınırlamadır. Bütün-fert münasebeti canlı varlıkta kendini daha açık olarak gösterir. Canlı varlığın gelişimi onun evrimini de ifade eder bir anlamda. Evrim bir olgudur. Bergson bu evrimi, bütün varlıkların dinamiğinde bulunan “hayat hamlesi” fikriyle açıklamaya çalışır.

Canlının evriminde ağaç dalları gibi açılmanın ileriye veya yana doğru iki manzarası vardır. Canlı varlığın evrimi ile ilgili evrim teorileri vardır. Lamarcism, Darwin, Ernst Heackel, Weismann ve Naegeli’nin araştırmaları, Hugo De Vrier ve Mendel’in önce bitkiler ardından da hayvanlar üzerindeki mutasyon tecrübeleri, Eimer’in teorileri, Yeni Darwincilik, teorileri evrim teorilerine örnek verilebilir. Bu teorilerin en önemli özelliği ırkçı düşünen kişilerin işine gelmiş olmasıdır. Faşizm gibi bir ideolojinin ortaya çıkmasına neden olmuşlardır. Bunun yanı sıra Alman felsefesini de önemli ölçüde etkilemişlerdir. Evrim olguları parçalıdır ve aralarındaki boşluklar doldurulamamıştır. Evrimin ortak özellikleri:

  1. Evrim tekrar edilemez ve aksedilemez.
  2. Vergi evrimi ile madde ve enerjiye ait olan evrim karıştırılmamalıdır.
  3. Evrim ilerleyici veya gerileyici olabilir.
  4. Gerileyici veya ilerleyici evrimlerin türlü problemleri vardır.
  5. Devreli evrim ya da ihtiyarlama canlılara ait bir özelliktir.

bu sonuçlara bakılarak evrim yalnızca dış faktörlerin etkisiyle gerçekleşmez. İç faktörlerde bu noktada oldukça önemlidir.

Canlı varlık insanda içgüdü ve ona bağlı yetiler olarak beden, canlı varlığın olgunlaştırıcı fonksiyonunun gelişmesinden doğan zekâ, düşünce, dil, alet yapma, eğitim oarak ruhtur. Düşünce insanın en önemli vasfıdır. İnsana sübjektif ve objektif şuur güçlerini verir. Ancak insanın biyolojik özelliklerine bakıldığında insan, diğer canlılara oranla daha geç gelişir ve olgunlaşır. Örneğin; sinekler yumurtadan çıktığı gibi uçar, ördekler doğdukları gibi yüzerken insanın gelişimi 20-21 yaşlarındayken gerçekleşir. Ancak şu açıdan bakıldığında insan doğduğu gibi beyin kabuğu hızlı bir şekilde gelişir ve alıcıları kuvvetlidir. Vicdan ve şuur çocuğun büyümesiyle birlikte olgunlaşmaya başlar. Ruh hastalıklarında da vicdanın gerçekleşmesini engelleyen haller ortaya çıkar. Bu da yetişme döneminde kritik süreçlerin aşılamaması, kişiliğin gelişmemesi sonucunda gerçekleşir. Vicdan üstün bir evrim derecesidir ve fert-toplum krizinin aşılmış olmasına, kişiliğin normal işlemesine bağlıdır.

ZAMAN VE HAREKET

Bu iki kavramda soyut kavramlardır. Burada mutlak varlık ele alınır. Mutlak varlık başı ve sonu olmayan zamansız ve sonsuz bir varlıktır. Ancak zamanda bu zamansız varlığa bağlıdır. Bu durumda zaman sonsuzluğun içinden bir kesit, sonsuzluğa göre sonlunun değişme ölçüsüdür. Zaman ve sonsuzluk fikrini ilkçağ düşünürleri de ele alır. Özellikle Parmenides’in varlığa yüklediği özellikler bu anlamda önemlidir. Kant, Leibniz zamanı ele almış düşünürlerdir.

Varoluşçuluğa ait zaman fikri ize tamamen yeni felsefeye özgüdür. Ancak köklerini yine ilkçağ’dan alır. Örneğin, Herakleitos varlığı oluş sayar. Augustinus’ta ise “hatırlamak” ve “ümit etmek” zamanın boyutlarıdır. Sartre’a göre insan âlemde kendisi için vardır. “varlık ve yokluk” adlı eseri bu düşüncelerin açıklanmasında önemlidir. Heidegger ve Bergson da zamanı, yaşayan, şuur sahibi olan varlık insandır. Karl Jaspers ise varoluş fikrine hem ilim hem de felsefe yolundan yaklaşmış bir düşünürdür. Jaspers zamanın akışını engelleyen durumları ölüm, ıstırap ve hastalık olarak gösterir. Egzistansiyalizmin bu düşüncelerine rağmen eksik ve yetersiz düşünceleri de vardır. Çünkü insanı aşkın varlıktan ve tabiattan uzaklaştırmıştır.

Varlık konusu içerisinde “Hürriyet” meselesi de ele alınmıştır. İnsan hür müdür? Sorusu üzerinde durulur da çok. Özellikle Kant bu konu üzerinde durmuştur. Varoluşçulara göre şuur hürriyettir. Varoluşçularda da hürriyeti ele alan Merleau-Ponty’dur. Ona göre “ben” hürdür. Hürriyet sıfırdan başlamaz hürriyet, hem âlemden hem de âleme doğmaktır. Sınırlı hürriyette Merleau-Ponty, mutlak hürriyette ise, Sartre önemli düşünürlerdir. Sartre’a göre varoluşlar karşılıklı hürriyetlerin bozulması ile olur. İnsan ona göre, hür olmaya terk edilmiş bir varlıktır. İradi fiil ve hür fiil tam olarak insanda ortaya çıkar. İnsan sonlu varlığı içinde zamansız bir şuura sahip olduğu içindir ki sonsuz varlığa yönelir. Bergson hürriyeti ontolojik olarak inceler ve derin şuurda yani şuurun dinamizminde arar.

İnsan, hürriyetini çaba ile kazanır. Çaba ize tehlike zevkinden ölümü hiçe saymaktan gelir. Ruh insanın üstün yönüdür ve hürriyet ise bu üstün yön ile ilişkilidir. Bu yüzden insan dince ve hukukça kanunlar önünde yaptıklarından sorumlu tutulmuştur. Çünkü sorumlu olmak için hür olmak gerekmektedir. “Biz emaneti göklere ve yerlere verdik, onlar kabulden çekindiler. Sonra insana verdik, o kabul etti. Çünkü zalim ve cahildi.” Ayeti de insanın sorumluluk ve şuur sahibi varlık olduğuna işaret eder. Kierkegaard “ben nedir?” sorusuna “Hürriyet” diye cevap verir. Heidegger’e göre ise varoluş ve hürriyet aynı şeydir. Sartre’a göre de insanın en bariz vasfı hür olmaya mahkûm olmasıdır. Bunun için de ne âleme ne de başkalarına açılmayan yalnızlık içindedir.

Hegel zamanla hürriyeti birleştirmiştir. Her kurtuluş ona göre oluşta yani sentezde gerçekleşir. Bu noktada benin başka benlerle ilişkiye girmesi ve sosyalleşmesi ele alınır. Birçok düşünür benin diğer benlerle münasebet içerisinde olması gerektiğini söyler. Münasebet yalnızca benler değil ancak benler aracılığıyla başkalarına aktarılmaktadır. İnsanlığa ve sonsuzluğa açık olan inanış hürriyetlerin en yüksek derecesidir.

DÜŞÜNCENİN ANTİNOMİLERİ

Düşüncenin en üstün şekli kavrayan, yani insanda ortaya çıkar. Bu da karşılıklı çatışmalar şeklindedir. Hiçbir davranış tek cevaplı değildir, çeşitli yollara ayrılabilir. Bugün ortaya çıkan çatışma ve kavgalar ise bu çok çeşitli yollar yüzündendir. Mümkün yolların çıkmaza girmesiyle de birlikte problemler ortaya çıkar. Bu problematikler ise, insan ilimlerinden doğan problematikler, fizikten ve canlılar ilminden doğan problematikler, mantıktan doğan problematikler, felsefeden doğan, bir-çok, tecrübe-akıl şeklinde ortaya çıkan problemlerdir. Bu tartışma ve karşılaştırmalar ilkçağdan günümüze kadar devam etmiş tartışmalardır. Örneğin; Realizm-İdealizm karşıtlığı zamanla Realizm-Nominalizm karşıtlığı halini almış ve son halini ise günümüze varoluş felsefesi olarak gelmiştir. Bunun yanı sıra Dogmatizm-Septisizm, Mekanik-Organik, Bütün-Fert ilişkileri de ele alınmıştır. Sosyalizm bütüncülüğü, Liberalizm ise fertçiliği temsil eden anlayışlardır. Birçok antinomi ilkçağdan günümüze kadar çeşitli şekillerde gelmiştir. Kant fenomen kavramını görünen alem için ele alırken Husserl tam tersi olarak görünmeyen aleme atfetmiştir.

Bütün bu antinomiler içerisinde tarafsız bir görüş sergilemeye çalışmış olan Pragmatizm’dir. Bu anlayış Nietzsche ile başlamış ve son aşamasını ise Bergson’da bulmuştur. Pragmatizm için fayda tarafı önemlidir. Ona göre, bütün doktrinler pratik faydamızı tatmin ettikleri ölçüde doğrudurlar. Tarafsız durmaya çalışan bir diğer düşünce sistemi ise, Pyrron ile ortaya çıkmış olan şüpheciliktir. Bu sistem mutlak ve genel doğruları reddetmiş, her şeye hatta duyu organlarımıza bile şüphe ile bakılması gerektiğini söylemiştir.

Lezgi KARADAĞ

Sh:95-103

Kaynak: “Hilmi Ziya Ülken” Çağdaş Türk Düşünürleri – II,
T.C Gazi Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü, Ankara 2013

Dipnotlar

1  telkin
2 doktrin
3 konkre
4 dyade
5 dikotomi

 

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s