ZİYA BABA kaddesellâhü sırrahu’l azîz DÎVÂN-I İLÂHİYYÂTI

MEHMET ZİYA BABA kaddesellâhü sırrahu’l azîz “Akıbet çekilir zuhûr-u cemâle perde Bu hatt-ı hatıram kalsın bergüzâr sizde ”

MEHMET ZİYA BABA
kaddesellâhü sırrahu’l azîz
“Akıbet çekilir zuhûr-u cemâle perde
Bu hatt-ı hatıram kalsın bergüzâr sizde ”

ÖNSÖZ

Doğan Güneş Ülkesi anlamına gelen Horasan dan yola çıktıklarında on ikinci yüzyıl bitiyordu. Onların Anadolu’ya doğru oluşturdukları ışık çizgilerinden, daha sonra Türk atlıları geçtiler…

Horasan Erenleri kılıç kullanmadılar, nutuklar söylediler. Ok atmadılar, nefesler okudular. Böylece Anadolu insanını bedeninden değil, rûhundan vurdular. O gönül sultanlarının kimi Sulucakarahöyük’de, kimileri başka yerde karar kıldılar. Otağlarını gönüllere kurdular…

Sevgiyi-saygıyı, doğruyu-güzeli, hakkı-adâleti öğrenmişlerdi. İnsanlara bunları öğrettiler, son nefeslerine kadar da bunları savundular. Hepsi Yaratan’a âşıktılar. Yaratılmışları, Yaratan’dan ötürü hoş gördüler…

Onlar, yediveren gülü gibiydiler. Budandıkça büyüdüler. Koparıldıklarında, rüzgârın savurduğu çiçek tozlan gibi uçuştular. Toprak bulamasalar bile, kayalarda, damlarda, duvarlarda yeşerdiler…

İşte öyle yeşermiş gönül erlerinden ve zamanının sahibi olanlardan biri, bu dîvânla çağırıyor insanlığı gerçek yola. Mehmet Ziya Baba Erenler’imizin ve cümle erenlerin keremi üzerimizde daim olsun…

Hasan Baba (Efe)

MEHMET ZİYA BABA
Kaddesellâhü sırrahu’l azîz

 

Nutuklarında Abdal Ziya mâhlasını kullanan M. Ziya Baba (Şişman), 1894 yılında Üsküp’te dünyaya gelmişlerdir. Babaları Hâmid bey, Anneleri Kâmile hanımefendidir.

 

Çocukluk yıllarını Üsküp’te geçiren M. Ziya Baba Erenler, daha genç yaşlarında iken tarikatlara ilgi duymuş ve Kadiri, Rufâi, Hâlveti, Nakşibendî tarikatlarına girerek, bu tarikatlarda hizmet etmiştir.

 

1927 yılında Üsküp’te Nazmiye hanımefendi ile evlenmişler ve bu evliliklerinden yedi çocukları dünyaya gelmiştir.

 

1932 yılında, eşi, çocukları ve babası Hâmid bey ile birlikte Türkiye’ye gelerek, İstanbul’un Aksaray semtine yerleşmişlerdir. Hâlen hayatta olan iki kızı ve torunları İstanbul’da oturmaktadırlar.

 

İstanbul’da hayatını doğramacılık mesleği ile sürdüren M. Ziya Baba Erenler, nihayet Seyyid Hasan Basri Taptuk Baba Erenler’e ulaşarak Tarik-i Nâzenîn (Bektaşî) yoluna intisâb etmiş ve ömrünün sonuna kadar da bu yolda hizmet vermişlerdir.

 

H. Basri Babaın 1949 yılında Hakk’a yürümesinden sonra, sırası ile Derviş ve Baba olarak Ali Cemâlî Baba’da hizmete devam eden M. Ziya Baba Erenler, bilâhare Ankara’ya gelerek burada pek çok canları uyandırmıştır.

 

1967 yılında İzmir’de Hüseyin Hâki Baba’dan Halife Baba olan M. Ziya Baba Erenler, 08 Ocak 1973 tarihinde İstanbul’da Hakk’a yürümüş ve Kozlu mezarlığına   defnedilmiştir.

 

Bilâhare 20 Mayıs 2001 tarihinde, naaşı buradan alınarak Ankara Sincan Kesiktaş’da olan Taptuk Baba Türbesindeki özel yerine sırlanmıştır.

 

Zamanının sahibi olan M.Ziya Baba Erenler, nutuklarında geleceğe yönelik pek çok hakikatları işaret etmişlerdir.

 

Himmetleri üzerimizde daim olsun.

 

Hasan Baba (Efe)  

MEHMET ZİYA BABA

kaddesellâhü sırrahu’l azîz

 

 

DÎVÂN-I

İLÂHİYYATI

[NUTK-U ŞERİFLERİ]

بِسْـــمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

 

الحمد لله رب العالمين والصلاة والسلام على رسولنا محمد وعلى اله وصحبه وسلم اجمعين

 

Âciz günahkâr mücrimiz, kıl terahhum hâlimize

Ey nesl-i Ali, Hak Muhammed Ali, Hasan aşkına

İlticâgâh sensin ey kutbü’l-evvelîn ve’l-âhirîn

Medet mürüvvet, deşt-i Kerbelâ Hüseyin aşkına

 

Arş u kürsî, levh u kalem senin yedd-i âlândadır

Bu fakirlere şevk ü şefkat senin gülzârındadır

Himmet-i âsârın bu kemterlere bürhânındadır

Zeynel-abâ, Bâkır, hem mezheb-i pâk Câfer aşkına

 

Bu gurbet illerde garîb kaldık hâlimiz pek yaman

Ey kutb-u âlem sensin dertlilerin derdine dermân

Feyzinle feyz-i yâb et bu bî-çâreleri el-amân

Mûsâ Kâzım, Ali Rıza, Şâh-ı Horasan aşkına

 

Dür eyleme kapından, yok başka bir penâh-gâhımız

Merhamet eyle bizlere ganî ulu sultânımız

Cümlemizin mûtemedisin, sana intisâbımız

Bağışla suçumuz Takî, Nakî, Askerî aşkına

 

Âşk-ı şevk ile niyâza geldik azîm dergâhına

Cân-u dil yüzümüz gözümüz sürdük hâk-i pâyine

Şefâat kânısın, şefâat Abdal Ziya kuluna

Muhammed Mehdi hem, çâr-deh ma’sûmân-ı pâk aşkına

 

 

 

 

 

Açılan meydân Hünkâr Hacı Bektâş dîvânıdır

Dîvân-ı ezelde ikrârın veren alan gelsin

 

Bu dîvânda vahdet şarâbın içenler mest olur

“Künt-ü kenzen mahfıyen” deryâsına dalan gelsin

 

Tevhid demine ledün ilminden alınır sebak

Eline, diline, beline gerçek olan gelsin

 

Gerçek bezmine giren er, Varlığından soyunur

Huzûra baş açık sîne-çâk üryân kalan gelsin

 

“Mutû kable ente mûtu”yu üryân olandan sor

Cândan geçmiş zevrakını ummâna salan gelsin

 

Erkân ile ârifân cemâlinin hayranıdır

“Elest Bezmi”nde bin yıllık namazın kılan gelsin

 

Abdal Ziya gelen gelsin, gören görsün yârini

Gelir de görmez Hakk’ı ayân kılan bulan gelsin

 

 

 

 

 

 

Âlemde bir zerre yok ki zikretmez Mevlâ’sını

Bilen kuş dilin işitir zerrâtın esmâsını

 

Vech-i nûru gülistan eylemiş bu âlemleri

Görmek dileyenler silsin gönlündeki pasını

 

Hak’da âlâ-ednâ müsâvi, ednâ ednâ görür

Gerçek olan görür cümle zerrâtın âlâsını

 

Soyunup üryân kalan bu âlemde mi’râc eder

Enîs geldi nurlandırdı lâ-mekân sahrâsını

 

Saray-ı vahdet bağının sırrını izhâr için

Abdal Ziya bülbül-veş gözler gül-i rânâsını

 

 

 

 

 

Ali râhına girdin

Nedendir bu gafletin

Ömr-ü hayat dediğin

Bir seldir akar gider

 

Gel bu gafletten uyan

Bir demin etme ziyân

Cihâna neş’e salan

Bir yeldir eser gider

 

Uzun sanılır yıllar

Dilde artar arzular

Aldatır seni bunlar

Bir gözdür kapar gider

 

Bu mihneti dünyada

Her biri bir sevdada

Ten kafesinde vâde

Bir kuştur uçar gider

 

Bizden önce gelenler

Dünya malın sevenler

Karûn zevkin sürenler

Bir yerdir batar gider

 

 

Yola düzülür katar

Evlâd ayâlin ağlar

Bilmem üç beş gün kadar

Bir nârdır yakar gider

 

Abdal Ziya göz açtın

Yine fâni dünyaya

Yâr olur isen yâr’e

Yaranı sarar gider

 

 

 

 

 

 

Ali râhında ol ferrâş

Gerçek aşkın cemâl olsun

Hak dostlarına ol kardaş

Gerçek aşkın cemâl olsun

 

Nefsinle gel eyle savaş

Akıt çeşminden kanlı yaş

Mertler menziline ulaş

Gerçek aşkın cemâl olsun

 

Mert ol kimseye eğme baş

Kalmazsa taş üstünde taş

Ser ver, sırrı eyleme faş

Gerçek aşkın cemâl olsun

 

Nâ-merd ile olma yoldaş

Varıp yeme anınla aş

Bir an olsun olma hâldaş

Gerçek aşkın cemâl olsun

 

Abdal Ziya Hacı Bektâş

Nahn u kasemnâdan sırdaş

Sen de bu kervâna yanaş

Gerçek aşkın cemâl olsun

 

 

 

 

Ali zümresinden bizler almışız aş

Hasan Hüseyin’e biz olalım yoldaş

Nâdâna eylemeyiz sırrımızı faş

Ko desinler onlar bizlere kızılbaş

 

Yezîdî’ler kaldılar bu yoldan cüdâ

Dil-i lâet vallahi bunlara gıda

Dîn, imân, mezheb bunlarda yoktur hâşâ

Hamdolsun ki bizlere derler kızılbaş

 

Ne bilsin, Ali Muhammed birdir Hüdâ

Düştü saltanatın peşine o güm-râh

Affeylemez bunları Şâh-ı Kerbelâ

Ko desinler onlar bizlere kızılbaş

 

Sefil Ahmed’dir bu nefesin rehberi

Muzaffer Tanrı mevcûdâtın dilberi

Abdal Ziya “Ehl-i Beyt” gedâ kemteri

Hamdolsun ki bizlere derler kızılbaş

 

 

 

 

 

 

Aliin ey vâiz evsâfın nokta-i bâ’dan sor

Aliin ilm ü fazlın var Nebî-i zî-şân’dan sor

 

Ali “Hallâk” değil amma nice mürde kıldı Hayy

Aliin meâl-i miktarın feyz-i Hûda’dan sor

 

Ali “rezzâk” desem olmaz adl ile muadildir

Aliin adl ü şanın, “sûre-i hel’etâ”dan sor

 

Ali her sûret-i zerrâtın mir’at-ı zâtıdır

Aliin vasf-ı esrârın, esmaülhüsnâ’dan sor

 

Ali abdâlı Abdal Ziya baş eğmez cihâna

Aliin kadrin var esrâra vâkıf olandan sor

 

 

 

 

 

 

Ankara’dan ayrıldık vakt-i seher

Yolumuza engel olmasın ağyar

Menzilimiz Beypazar’ın Karaşar

Yolumuza engel olmasın ağyâr

 

Kıvrım kıvamdır ulu Ayaş beli

İçinde yatar Bünyamîn-i Velî

Geçit verir bize ırmağı seli

Yolumuza engel olmasın ağyâr

 

Uhud çayırında çok davar kışlar

Gömleksiz köprüsünden seller taşar

Ârif gelin, Gelinkaya’yı aşar

Yolumuza engel olmasın ağyâr

 

Akyazı Karaşar güzergâhıdır

Tekkeköy Karadavut dergâhıdır

Geçit yerimiz dolaşım râhıdır

Yolumuza engel olmasın ağyâr

 

Mûtedil Tekke dağının havası

Temâşa yeri Elmalı yaylası

Nallıkaş’dan engin cânsız tarlası

Yolumuza engel olmasın ağyâr

Aluççuk’da atını sürme, durdur

Tatar deresi Erenlerin yurdudur

Çakmacık yol verir bizi güldürür

Yolumuza engel olmasın ağyâr

 

Çatağın deresi güllük meyvalık

Kozbeli zümrüdü çayır çimenlik

Kocakız dereden öte esenlik

Yolumuza engel olmasın ağyâr

 

Ali, İmirze Babalar şar gülü

Üç dağ tepesinde yatar üç velî

Abdal Ziya bunların kemter kulu

Yolumuza engel olmasın ağyâr

 

 

 

 

 

 

Âşık isen terket dilden dâvâyı

Gönülden sil cümle hubb-i sivâyı

Her nazarın şeksiz görür Hüdâ’yı

Tecelliye pâyân yok bul rızâyı

 

Bende isen ol Haydar-ı Kerrâr’a

Yalvar velîler sultânı Hünkâr’a

 

Enfüse bak o yâr değil afakta

Cemâl-i Hak sende değil uzakta

Kur’ân sensin, Kur’ân değil mızrakta

Kör körüne münkir gezer nifâkta

 

Bende isen ol Haydar-ı Kerrâr’a

Yalvar velîler sultânı Hünkâr’a

 

Nâzenin fukarasında yok sağ sol

Mücahedesiyle bulur doğru yol

Müşahedesiyle zevki olur bol

Ledün esrarına bil vâkıflar ol

 

Bende isen ol Haydar-ı Kerrâr’a

Yalvar velîler sultânı Hünkâr’a

 

 

Âl-i abâ gerçek erler durağı

O nurdan uyanmış Hünkâr çerağı

Abdal Ziya neyler behişt burağı

“Ehl-i Beyf’in yeter bize otağı

 

Bende isen ol Haydar-ı Kerrâr’a

Yalvar velîler sultânı Hünkâr’a

 

 

 

 

 

Âşık özün bilmeyince

Bilebilir mi kendini

Emmâreden geçmeyince

Bilebilir mi kendini

 

Kuyûdâtı terketmeden

Zühd ü tâatdan geçmeden

Vahdet şarabın içmeden

Bilebilir mi kendini

 

Âşk bahrine dalmayınca

Rehberini bulmayınca

Mürşid pendin tutmayınca

Bilebilir mi kendini

 

Hak yoluna varmayanlar

Nasibini almayanlar

Hakk’ı ayân görmeyenler

Bilebilir mi kendini

 

Ne var onsekiz bin âlem

Bir fazla vücûd-i Âdem

Bilmeyen bunu dem-â-dem

Bilebilir mi kendini

 

Abdal Ziya aç can gözün

Ki zât-ı mutlaktır özün

Tanımayanlar Hak yüzün

Bilebilir mi kendini

 

 

 

 

Âşık, şarâb-ı aşkı âşk elinden

Dâim içmezse Hak’la Hak olamaz

Âşık deryâlar gibi âşk elinden

 

Dâim coşmazsa Hak’la Hak olamaz

Çün bî-gânedir Hakk’a kul olamaz

 

Fedâ-yı cân etmeyen Hak dostuna

Hakîkî berat almayan destine

Âşık geçip otursa pîr postuna

 

Dâim geçmezse Hak’la Hak olamaz

Çün bî-gânedir Hakk’a kul olamaz

 

Bülbül olup etse efgânı zârı

Gül açar dökülür dökülmez hân

Âşıkta eser bâtın rûzîgârı

Dâim esmezse Hak’la Hak olamaz

Çün bî-gânedir Hakk’a kul olamaz

 

Söyleyenle söyleten gayn değil

Abdal Ziya da Hak’tan gayn değil

Hak Hakk’ı seçmeyenden gayn değil

 

Dâim seçmezse Hak’la Hak olamaz

Çün bî-gânedir Hakk’a kul olamaz

 

 

 

 

 

Âşık, ister isen bulmak kemâli

Zikrin Ali ola, makamın Mahmûd

Sende ara, sende bul ol cemâli

Zikrin Ali ola, makamın Mahmûd

 

Her nereye bakıp Hak görse gözün

Kimya olur bil ki senin her sözün

Sen fanisin amma bil Hak’dır özün

Zikrin Ali ola, makamın Mahmûd

 

Gayre bakma, sensin ol dilber hemân

Şendedir bil cümle güher cümle kân

Hadîs-i Nebeviyle oldu beyân

Zikrin Ali ola, makamın Mahmûd

 

Gittiğin yolları evvelâ düşün

Birlikse Hak ile yapacak işin

Zâhirde kul, bâtında Hak’dır eşin

Zikrin Ali ola, makamın Mahmûd

 

Huzûrda kalbini eyle dürr-i nâb

Feth olur sana bil ne var cümle bâb

Hak ile aranda kalmaz bir hicâb

 

Zikrin Ali ola, makamın Mahmûd

 

Abdal Ziya yürür sırrullah ile

Birliktir her anda ol Allah ile

Gece gün kâimdir zikrullah ile

Zikrin Ali ola, makamın Mahmûd

 

 

 

 

 

 

Âşık-ı billâh gelen geçen devrândan usanmaz

Cânânına verdiği ahd ü peymândan usanmaz

 

Ettiği ahde sıdk u sadâkatle sâdık olur

Huzûr-i âşk ile gördüğü seyrândan usanmaz

 

Meydân görüp verdi ikrâr neş’e- yâb oldu Sâdık

Er meydânına koydu ser, o meydândan usanmaz

 

Sâdıkların sabrına mümkün mü hayran olmamak

Cân-ı cânâna verir çün terk-i cândan usanmaz

 

Abdal Ziya bunca hâli ahvâli etti beyân

Hâk-i pâyine yüz sürdüğü sultândan usanmaz

 

 

 

 

 

 

Aşıkız ezelden sana güzelim

Sâdıkız sıdk ile bezme girelim

Lâyıkız sanırım cemâl görelim

 

Lûtf eyle yâr ayırma visâlinden

Bizi dûr eyleme nûr cemâlinden

 

Zâhid anlamaz dür-kelâmımızı

Selâm versek almaz selâmımızı

Yâ Rab sen bilirsin meramımızı

 

Lûtf eyle yâr ayırma visâlinden

Bizi dûr eyleme nûr cemâlinden

 

Câhilin sözüne ebed uymayız

Edebi irfanı elden koymayız

Muhammed Ali tadına doymayız

 

Lûtf eyle yâr ayırma visâlinden

Bizi dûr eyleme nûr cemâlinden

 

Varlıktan geçmişiz hânmız yoktur

Güzeli severiz ârımız yoktur

Bizim Hak’tan gayrı yârımız yoktur

 

 

Lûtf eyle yâr ayırma visâlinden

Bizi dûr eyleme nûr cemâlinden

 

İnn-Allah’e cemil yuhubbül cemâl

Sırrına vâkıf oldu ehl-i kemâl

Abdal Ziya ne cennet diler ne mal

 

Lûtf eyle yâr ayırma visâlinden

Bizi dûr eyleme nûr cemâlinden

 

 

Âşıkken arardım derdime derman

Buldum üstâdımı açıldı meydân

Vuslat-ı cânânla oldum nâciyân

 

Nidem gayrı sevda Ali kuluyum

Hünkâr Hacı Bektâş Velî gülüyüm

 

Bu derde düştüm ki dermân neylerim

Derman arayana acır gülerim

Rûz ü şeb cânânla gönül eğlerim

 

Nidem gayrı sevda Ali kuluyum

Hünkâr Hacı Bektâş Velî gülüyüm

 

Verdi murâdımı ol avn-i Yezdân

Attım varlık kaftanın kaldım üryân

O dem ref oldu perde-i dü-cihân

 

Nidem gayrı sevdâ Ali kuluyum

Hünkâr Hacı Bektâş Velî gülüyüm

 

Abdal Ziya’yım pîr nutkun hakladım

Mürşid pendini cân içre sakladım

Gönlüm sivâdan arıtıp pakladım

 

Nidem gayrı sevdâ Ali kuluyum

Hünkâr Hacı Bektâş Velî gülüyüm

 

 

 

 

Aşıklar diler gül ile sümbülü

Gülümdür Muhammed sümbülüm Ali

Cân içre cânım Hacı Bektâş Veli

Gülümdür Muhammed sümbülüm Ali

 

Hasan Hüseyin gül ü sümbül balı

Fâtımatüz-Zehrâ’dır anaları

Bunlar mevcûdâtın nûr-i cemâli

Gülümdür Muhammed sümbülüm Ali

 

Zeynel-abâ Bâkır rayiha-yi gül

Câfer-i Sâdık’dır mâye-i sümbül

Mûsa Kâzım gülü sümbülde bülbül

Gülümdür Muhammed sümbülüm Ali

 

Ali Rıza Takı gül, sümbül lâli

Nakî Askerî gül, sümbül visâli

Mehdi-hâtemî gül, sümbül cemâli

Gülümdür Muhammed sümbülüm Ali

 

Abdal Ziya, gezdi bunca cibâli

Nefsiyle eyledi ceng ü cidâli

Seyyid Basrî’de buldu Hak cemâli

Gülümdür Muhammed sümbülüm Ali

 

Âşıksan Hakk’a ol râcî

Olursun gürûh-i nâcî

Melâmet nâcinin tâcı

 

Melâmet’le bed-nâm olur

Melâmet’le sultân olur

 

Âşık olmaz ehl-i gaflet

Kesret-i âlem bir külfet

Melâmet bir ulu devlet

 

Melâmet’le bed-nâm olur

Melâmet’le sultân olur

 

Âşık yâr aşkıyla yanar

Her nefes mâ’şûkun anar

Melâmet bâbında kanar

 

Melâmet’le bed-nâm olur

Melâmet’le sultân olur

 

Âşık, rumuzlu söz söyler

Gâh velî, gâh deli derler

Melâmette gönül eğler

 

Melâmet’le bed-nâm olur

Melâmet’le sultân olur

 

Âşık cânânmı gözler

Geçersiz kalır kem sözler

Melâmet Hak Vech-in gizler

 

Melâmet’le bed-nâm olur

Melâmet’le sultân olur

 

Âşık, mâ-sivâdan el çek

İstersen olasın gerçek

Melâmet’te olan köçek

 

Melâmet’le bed-nâm olur

Melâmet’le sultân olur

 

Âşık, kadîm yol bu yoldur

Abdal Ziya dâim kuldur

Melâmet deryâ-yı külldür

 

Melâmet’le bed-nâm olur

Melâmet’le sultân olur

 

 

 

 

 

 

Âşk ile bezmimize merdâne olan gelsin

Âşk şem’-i İlâhidir pervâne olan gelsin

 

Sâkî, âşıka sun bir câm-ı müheyyâ içsin

Bu meclis-i ârâya mestâne olan gelsin

 

Cüsse-i ser-bülend’in berbâd u harâb edip

Yok etmiş cümle varın, vîrâne olan gelsin

 

Bu devrân-ı Ali’dir, akıl eylemez idrâk

Fedâ-yı cân eyleyip dîvâne olan gelsin

 

Abdal Ziya bu meydâna evsâfe lâyık cân

Serâir-i âşk dolu ferzâne olan gelsin

 

 

 

 

 

 

Aşkı bilmek diler isen

Aşkla bağlan bir kâmile

Huzûr bulmak ister isen

Aşkla bağlan bir kâmile

 

Diler isen ilm-i irfan

Hakikat-i aşka boyan

Gaflet uykusundan uyan

Aşkla bağlan bir kâmile

 

Aşka ver bütün vârını

Aşkla bulursun yârini

Çekme bu dünya kahrını

Aşkla bağlan bir kâmile

 

Koyma gönülde gıll ü gışş

Cân-ı gönülden aşka düş

Nefsinle eyle ceng-i iş

Aşkla bağlan bir kâmile

 

Dâr-ı Mansûr vuslat yolu

Gönül aşkla olsun dolu

Yoktur aşkın sağı solu

Aşkla bağlan bir kâmile

 

Aşık gönlü ebed solmaz

Hak’dan gayrı mihmân olmaz

Âşk ehlinde riya olmaz

Aşkla bağlan bir kâmile

 

Âşk bu âlemin mâyesi

Hak dostunun sermâyesi

Hakk’a ulaşmak gayesi

Aşkla bağlan bir kâmile

 

Aşktır hakikatin özü

Aşkla uyanır cân gözü

Doğrudur fakirin sözü

Aşkla bağlan bir kâmile

 

Âşk, Hakk’ın kendi zâtıdır

Eşya anın sıfatıdır

Mürşid, gönül mir’atıdır

Aşkla bağlan bir kâmile

 

Abdal Ziya gedâ kemter

Hak aşkıyla yanar tüter

Cümle işler aşkla biter

Aşkla bağlan bir kâmile

 

 

 

 

Aşkımı izhâr etmeğe

Mülk-i bekadan gelmişim

Mihnet-i dünya gam değil

Sevdiğimi ben sevmişim

 

Sevdiğim Muhammed Ali

Nûr-î  ayn Bektâş-ı Velî

 

Cihâna gelmemiş misli

Muhammed Ali’dir ismi

Hasan Hüseyin’in nesli

Bu mükevvenâtın aslı

 

Sevdiğim Muhammed Ali

Nûr-î ayn Bektâş-ı Velî

 

Hasanü’l-Müctebâ Şâhım

Kıblem ile secde-gâhım

Dinim-imânım hem mâhım

İki cihânda penâhım

 

Sevdiğim Muhammed Ali

Nûr-î ayn Bektâş-ı Velî

 

 

 

Hüseyn Şâh-ı Kerbelâ’dır

Server-i sırr-ı Hüdâ’dır

Nûr-i çeşmi Mustafâ’dır

Dü-cihânda pîşivâdır

 

Sevdiğim Muhammed Ali

Nûr-i ayn Bektâş-ı Velî

 

Zeynel-abâ kutb-i emced

Seyyidü’l-kevneyn ced be ced

Hüsrân-ı Kerbelâ hüccet

Gencîne-i fazl-ı hikmet

 

Sevdiğim Muhammed Ali

Nûr-i ayn Bektâş-ı Velî

 

Muhammed Bâkır tayyibdir

Kurret-ül-ayn-ı habîbdir

Dîn-i mübîne hâtibdir

Cümle dertlere tâbibdir

 

Sevdiğim Muhammed Ali

Nûr-i ayn Bektâş-ı Velî

 

Câfer Sâdık imâm-ı Hak

Velîlerin şâhı mutlak

Ehl-i irfan sana müştak

Yolun nâcî, mezhebin pak

 

Sevdiğim Muhammed Ali

Nûr-i ayn Bektâş-ı Velî

 

İmâm Kâzım Velî server

Kâşif-i esrâr-ı hüner

Yoktur andan ulu rehber

Mûcize-i “hayr-ül beşer”

 

Sevdiğim Muhammed Ali

Nûr-i ayn Bektâş-ı Velî

 

İmâm-ı Ali Rızâ’sın

Nûr-i çeşm-i Evliyâ’sın

Cihâna şems ü ziyâsın

Bî-keslere hem devâsın

 

Sevdiğim Muhammed Ali

Nûr-i ayn Bektâş-ı Velî

 

Sırr-ı velâyettir Takî

Hem esrâr-ı hüvelbâkî

Şârab-ı kevsere sâkî

Râhmda olduk muttakî

 

Sevdiğim Muhammed Ali

Nûr-i ayn Bektâş-ı Velî

 

İmâm Nakî hâdî-i cûd

Nûr-i İlâhî bir vücûd

Emr-i Hak’tır eyle sücûd

Kâinat bu nurla mevcûd

 

Sevdiğim Muhammed Ali

Nûr-i ayn Bektâş-ı Velî

 

İmâm Hasanü’l-Askerî

Cümle âlemin mihveri

Arş-ı a’lâ’enveri

Oniki İmâm serveri

 

Sevdiğim Muhammed Ali

Nûr-i ayn Bektâş-ı Velî

 

İmâm Mehdî, muktedâmız

Gelmek üzre reh-nümâmız

Oluptur hem-i pîşvâmız

Enbiyâ vü Evliyâız

 

Sevdiğim Muhammed Ali

Nûr-i ayn Bektâş-ı Velî

Abdal Ziya der ki billâh

Hak Muhammed Ali vali âh

Bu nutka sen de eyvallah

Demeyen kâfir-i billâh

Sevdiğim Muhammed Ali

Nûr-i ayn Bektâş-ı Velî

 

 

 

 

Aşkın beni deli dîvâne etti

Sinemde dermânım kalmadı gitti

Artık derd-i hicrân cânıma yetti

 

Rûz u şeb virdim Hak Muhammed Ali

Pîrim Hünkâr Hacı Bektâş-ı Velî

 

Nâr-ı firâkınla sîne-çâk oldum

Eridi yürek yağı gamla doldum

Kurtuluş demin esmânında buldum

 

Rûz u şeb virdim Hak Muhammed Ali

Şâhım Hasan Hüseyn Bektâş-ı Velî

 

Esmaü’l-hüsnânla kuruldu cihân

Nûr-i Muhammed’le oldu nümâyân

Bunca Nebî ve Oniki İmâm’ân

 

Rûz u şeb virdim Hak Muhammed Ali

Zeynel-abâ Bâkır Bektâş-ı Velî

 

Oniki İmâm’a bin cânım fedâ

İnâyet et yolum doğrult ey Hüdâ

Olmayayım katarlarından cüdâ

 

Rûz u şeb virdim Hakk Muhammed Ali

Câfer Musa Kâzım Bektâş-ı Velî

 

“Ehl-i Beyt” katarı katarımızdır

Fedâ-yı cân etmek ikrârımızdır

Hakk deriz Haydar-ı Kerrâr’ımızdır

 

Rûz u şeb virdim Hakk Muhammed Ali

Ali Rıza Takî Bektâş-ı Velî

 

Hakk Haydar-ı Kerrâr Ali’dir Ali

Tâ “Bezm-i Elest”te demişiz belî

Zikrimiz dâim olsun seyenceli

 

Rûz u şeb virdim Hakk Muhammed Ali

Nakî Hasan Asker Bektâş-ı Velî

 

Seyenceli olunca ezkânmız

Dâim olur Abdal Ziya kârımız

Kimse anlamaz bizim esrarımız

 

Rûz u şeb virdim Hakk Muhammed Ali

Kutb-u âlem Mehdî Bektâş-ı Velî

 

 

 

 

 

 

 

Aşkla bağlıyım gevher-i kâna ben

Bende oldum ol ulu sultâna ben

Bülbül olup vardım gülistânına

Feryâd ettim Sultân Süleymân’a ben

 

Giriftâr-ı aşkla cânı cân ettim

Terk-i cân eyleyip cânâna yettim

 

Âşk elinden türlü cefâ çekilir

Zehir olsa yâr elinden içilir

Bu devrânda yâr u ağyâr seçilir

Visâl-i yâr için cândan geçilir

 

Giriftâr-ı aşkla cânı cân ettim

Terk-i cân eyleyip cânâna yettim

 

Hicrinle ey yâr nâ-tüvân olmuşum

Nâr-ı aşkınla gör ne hâl almışım

Zevkle melâmet bahrine dalmışım

Ki sâyenle derde dermân bulmuşum

 

Giriftâr-ı aşkla cânı cân ettim

Terk-i cân eyleyip cânâna yettim

 

 

Senle her kim ederse etsin nizâ

Melâmet râhındadır cümle rızâ

Sakın feryâd eyleme Abdal Ziya

Yardımcındır şâhlar şâhı Mürtezâ

 

Giriftâr-ı aşkla câm cân ettim

Terk-i cân eyleyip cânâna yettim

 

 

 

 

 

 

Aşkla döner şems ü kamer nühfelek

Döner öyle, döner sarhoş sanırsın

Ey gönül aşktan sen kâm almaz isen

Huzûr-u Hakk’da yarın utanırsın

 

Âşk bir bahr-i ummân, yoktur fezâsı

Hakikatle mecâz bir kıl arası

Mecaz baki değil, bil var fenâsı

Bu süfli aşktan bir gün usanırsın

 

Gel gönül bu âşk-ı mecâzla solma

Cânavarı Hakk’ın katına salma

Hakk sende mihmân, gel bî-edeb olma

Edebten ayrılma, bil aldanırsın

 

Âşk cümleye Hakk’tan bir beşârettir

Aşkdan gelen derde âşk kefarettir

Âşk-ı mecâz değil, âşk sefâlettir

Mecâzı hakikat et, nurlanırsın

 

Gel gönül derdini dermâna verme

Sakla cân sırrını bî-câna deme

Bedr oldu âşk gel sen mecâza girme

Âşk’ı hakikatle bil, kazanırsın

 

Âşk ile bu gönül girdi seyrâne

Ne Abdal Ziya ’yım ve ne divâne

Âşk-ı hakikatte yanan pervâne

Âşk nûruna sen de, bil boyanırsın

 

 

 

 

 

 

Aşr-ı Muharrem oldu, nâ-tuvânım Yâ Hüseyn

Alevlendi nârı dil-i sûzânım Yâ Hüseyn

Cûy-i revân oldu çeşm-i giryânım Yâ Hüseyn

 

Senin râhına fedâdır bu cânım Yâ Hüseyn

Sun şarâb-ı vuslatı, teşne-gânım Yâ Hüseyn

 

Âteş-i hicrinle sen yakma bu nâr-ı hasreti

Çün susadım yetmez mi hem bu fâninin mihneti

Lâet edin ol Yezîd’e ey Muhammed ümmeti

 

Senin râhma fedâdır bu cânım Yâ Hüseyn

Sun şarâb-ı vuslatı, teşne-gânım Yâ Hüseyn

 

“Ehl-i Beyt”den esirgedin felek mâ’ül-hayat

Bu dil-i sûzânım sana eder mi iltifat

Susuz kıydırdı Hüseyin’i Yezîd ü Ziyad

 

Senin râhma fedâdır bu cânım Yâ Hüseyn

Sun şarâb-ı vuslatı, teşne-gânım Yâ Hüseyn

 

Bâgiler evlâdı Resûl’ü dilhûn ettiler

Ana koynunda mâsûmu tîr ile vurdular

Vallahi bunlar İslâm değil kâfir idiler

 

Senin râhına fedâdır bu cânım Yâ Hüseyn

Sun şarâb-ı vuslatı, teşne-gânım Yâ Hüseyn

 

Dîn-i mübîni yıkmağa Yezîd etti kıyam

Dinin bekası senin şâhâdetin Yâ İmâm

Abdal Ziya Yezîd’e lâet eder subh u şâm

 

Senin râhına fedâdır bu cânım Yâ Hüseyn

Sun şarâb-ı vuslatı, teşne-gâmın Yâ Hüseyn

 

 

  

 

 

 

Aşr-ı Muharrem’dir bugün, kan ağladı ins ü peri

Zâhid bile ağlar varsa bir parça îmân eseri

 

Yârâniyle Şâh-ı cihân gelip göçtü Kerbelâ’ya

Çün geldi eyyâm-ı belâ titredi arşın mihveri

 

Kerbelâ’da cem oldu yirmi iki bin kavm-i Yezîd

Oklarına hedef etti a’dâ sıbt-ı Peygamber’i

 

Ey Yezîd sınar mı sandın tîr-i barandan ol velî

Cân fedâ etti, cihanda şâd olsun cedd-i minberi

 

Gürûh-i erâzil yıkmağa kalktı dîn-i mübîni

Belâ-yı azimle oldu nâr-ı cehennem yerleri

 

Hür zaleme fırkasından ayrılıp oldu Hüseynî

Ki tevellâ ile oldu Şâh Hüseyn’in fermanberi

 

Destur alıp Şâh’dan oldu Hür şehidânın önderi

Yetmişiki velîyullâh ki şehid oldu herbiri

 

Mızrağa taktılar mazlûm şühedânın re’slerini

Bağn taş küfrile kâfir oldu ol Yezîd leşkeri

 

Durma yâd edin mazlumlarla ma’sûmeyn-i Zehrâ’yı

Lâetle analım gaddâr u şerir serdar Ömer’i

 

Derûnundan kanlı yaşların akıttı Abdal Ziya

Şâh-ı Sultân’ın sıdk ile bir çâkeridir çâkeri

 

Bad -hezâr lâet ceddine ecdâdına ey şûm Yezîd

Etba’ğma lâetler, tâ küfr-i cehâletden beri

 

 

 

 

 

 

Bâr-i hakikate gönül verenler

Bu fenada gayrı sevdâyı neyler

Hünkâr eşiğine postu serenler

Meyledip dünya vü ukbâyı neyler

 

Nûr-i hakikate müştâk olanlar

Pervâne-veş nâr-ı aşka dalanlar

Cilve-i Rabbânî ile dolanlar

Görünen kesreti, eşyayı neyler

 

Gülzâr-ı hakikat râhm seçenler

Sermest olup varlığından geçenler

Ol “Bezm-i Elest” badesin içenler

Ey sofu, bâde-i hamrâyı neyler

 

Âşk-ı hakikatte pervâz edenler

Mecnûn gibi âşk-ı Leylâ çekenler

Abdal Ziya, vech-i yâri görenler

Olur mazhar-ı Hakk, Leylâ’yı neyler

 

 

 

 

 

Bâr-i hakikatte olur mu cân cânândan güzel

Âşık olanlarda firkat-i cânân, cândan güzel

 

Nâr-ı firâkınla pervâne-veş yansam gam değil

Âşık-ı şeydâya nâr-ı hicrân, hicrândan güzel

 

Derd-i dilbeste olanlar derde derman neylesin

Dil-i-âgâh bir âşıkın derdi dermândan güzel

 

Dildâr sarayında âşk rüşd-i sultân olmak diler

Yok bu dil tahtında sultân olan, sultândan güzel

 

Levh-i dilde hûbb-i yâri nakşetti Abdal Ziya

Öyle bir yâr-i Yusuf ki hûri-gılmandan güzel

 

 

 

 

 

 

Bektaşi namaz kılmaz der dururlar

Hakk bilir anın namaz niyâzını

Bilinmez müin muvahhid kim dürür

Hakk kimsenin ifşa etmez râzını

 

Ey zâhid bu gafletten gel ol bîdar

Cennete girip de görmezsen dîdar

Neye yarar o cennet, yoksa dildâr

Özünde ara bul dil-nüvâzını

 

Bektâşi kesret içre Hakk’ı seçer

Ser koyup kesret âleminden geçer

Tevhîd’i mânâ kadehinden içer

Sermest olur da bulur dem-sâzını

 

Zâhid, bir er’in almazsan destini

Hem-hâl olup sevmezsen Hakk dostunu

Bir gün zebâniler yüzer postunu

Hem-dest olanlar buldu hem-râzını

 

Bektâşi salâtdan ayrılmaz bir an

Ayrılan Bektâşi değildir o cân

Abdal Ziya, cânda mihmânsa cânân

Cânân bu cânın çekmez mi nâzını

 

 

 

 

Bektâşisin her akşam demlenirsin

O demi nûr etmeğe hâlin var mı

Yüksekten dem vurur atar tutarsın

Öyle yüksek uçmağa bâlin var mı

 

Bektaşi verdiği ikrârdan dönmez

Yaradılmışın noksanını görmez

Derûnundan hicrân ateşi sönmez

Ey cân senin böyle bir âlin var mı

 

Bektâşi dârına üryân girilir

Huzûra varıp murâda erilir

Pîr dîvânında safalar sürülür

Pır’den miras kalan malın var mı

 

Bektâşiler âb-ı engür ezerler

Erenlerin rumûzâtın çözerler

Türlü çiçekten bal alır süzerler

An isen sorarlar, balın var mı

 

Bektâşî bâde-i hamrâya kanmaz

Mürşidim Hakk der gayriye inanmaz

Abdal Ziya bülbül her dala konmaz

Konduracak bir kızıl gülün var mı

 

 

 

 

Ben bu cismi teslim ettim yâre, geri alınmaz

Ölmezden evvel öldüm gayri bir daha ölünmez

 

İkilikten bire yettim, iki vârı bir ettim

Bir olunca Hâlik, mahlûk, kulluk artık kalınmaz

 

Gören zâtında zât’ı, basar “ene-l-Hakk” nârâsın

Aşikâr olunca esrâr-ı hakikat gizlenmez

 

Varmayan bir er’e, erişemez bekâ-yı devlete

Allâme-i cihân olsa da o devlet bilinmez

 

Abdal Ziya cân içre cânânı mihmân etmeyen

O cânın mihmânı şeytandır onda yâr bulunmaz

 

 

 

 

 

 

Benden elin çek ey hâzık bu derdin dermânı Ali

Gör âşk mı firkat mi, derûn-i hakikat mıdır Ali

 

Ko beni hâlime ey tabîb tedbir gerekmez bana

Sor cân mı cânân mı, devrân-ı hakikat mıdır Ali

 

Bin cânım olsa, fedâ olsun Şâh-ı Merdân râhına

Gör dert mi devâ mı, bürhân-ı hakikat mıdır Ali

 

Cemâli ayn-ı Hakk’dır döndüm yüzüm zâtı pâkine

Sor, dîn mi imân mı, edyân-ı hakikat mıdır Ali

 

Abdal Ziya der gördüm ayân sırrı zâtım’dır Ali

Gör harf mi âyet mi, Kur’ân-ı hakikat mıdır Ali

 

 

 

 

 

 

“Bezm-i Elest” hamrını nûş eden mestâneleriz

Esrâr-ı Hüdâ’ya bağ-ı pîr de hizâneleriz

 

El-dil-bel ikrârmı verdik bâb-ı tevekkülde

Himmet-i dâr-üş-şifa’yı bekler dîvâneleriz

 

Âşk-ı peymân ile vardık ol huzûr-u Hazret’e

Yolunda cân vermeğe her şem’a pervâneleriz

 

Geldik bu fenâ mülküne devrimiz olsun tamam

Nahn u kasemnâdan gelen dürr-i şâhdâneleriz

 

Özümüz ayrı değil râh-ı rızâdan ey sofi

Bizim şânımız Mansûr, dârına merdaneleriz

 

Geçip bütün varlıktan tecerrüd eyledik bugün

Cümle ehl-i irfan erbâbma rahşâneleriz

 

Yeter, sırr-ı kasemnâya sükût et Abdal Ziya

Çün melâmet kaftanını giyen rindâneleriz

 

 

 

 

 

 

Bezm-i irfana girer Hakk’ı görmez irfan değil

İkrârmdan dönene muhib denmez, insan değil

 

Yâr u yaranına dil uzatır, erkân beğenmez

Gözün aç riyâ-kâra varma, çün muhibbân değil

 

Çeşm-i dilden gubân sil, kalma zulmet içinde

Fâriğ ol âkil isen, bunlar sana yârân değil

 

İkilikte kalanlar hicrânda kaldı dem-â-dem

Âteş-i sûzân olur çünkü hâli yek-sân değil

 

Bîmâr-ı aşka çare bulamaz etıbbâ zînhâr

Bu derdin devâsı vuslat-ı yârdır, Lokmân değil

 

Ne yoldan gelip ne yola girdiğini bilirse

Nazar-ı vech-i Rahmân ona ayân, nihân değil

 

Abdal Ziya her kim ki bu esrâra vâkıf oldu

Müin ü muvahhiddir bil yalnız Müslüman değil

 

 

 

 

 

 

Bî-basardır “Elest Bezmi”nde nasîbin almayan

Bu fânide gezer bî-hûş, ne yol bilir ne meydân

 

Meydân görmeyen uşşâk burda kör ukbâda da kör

Nâr-ı hicran ile kavrulur gider olur giryân

 

Bu meydâna vâsıl olan görür cemâl-ullah’ı

“İllel meveddete fil kurbâ”ya olur hem kurbân

 

Huzûr-u Hakk’ta erkân ile sülük gören âşık

Peymân ile ikrâr verip destine alır ferman

 

Bütün mazhariyyetiyle zâtında görür zât-ı

Bir olup mir’at-ı cihân, âşikâr olur Sübhân

 

Yâr ile hem yâr olur, yâr varı ile var  olur

“Men-aref ’ esrârına vâkıf olup olur sultân

 

Ki ezelde yâr ile âşinâ oldu Abdal Ziya

Bu fenâ içre buldu bekayı hem oldu hayrân

 

 

 

 

 

 

Bilâ-fark hoş görmeye sebepdir ikrâbana

Neylerse eylesin gam değildir ağyârım bana

 

Mürşid-i dânâ bildirdi esrâr-ı hakikati

Yâr ü ağyân bir etti çeşm-i en varım bana

 

Nokta-i vahdet rumûzun anlayan yüzbinde bir

Hamdülillah bahşetti ol ulu Settâr’ım bana

 

Hünkâr eşiğine baş koyup terk-i cân eyledim

Âlî himmetin sundu Hazret-i Hünkâr’ım bana

 

Abdal Ziya der ledün sırrına vâkıf olmaya

Feyz-i ihsân eyledi Haydar-ı Kerrâr’ım bana

 

 

 

 

 

 

Bir cân cân değildir, cân-ı cânâna etmezse fedâ

Cefâdır o câna cânân eylemezse nâz ü edâ

 

Fedâ-yı cân ile cânân arasında olmaz nizâ

Cânân cefâsı, canın safası bir cilve-i Hüdâ

 

Nazeninlerde âdet, cânân eder nâz ü istiğnâ

Hiç bir an nâz ü edâ cânı cânândan kılmaz cüdâ

 

Ki bu cân cânâna “Belî” dedi “Nahnü Kasemnâ”da

Her emre hâzır-nâzır cân cânândan bekler bir nidâ

 

Bir gün eriştikde o muhrik sadâ cânândan câna

Cân cânâna Abdal Ziya olur cânân câna gıda

 

 

 

 

 

 

Bir dem ayrılmaz Şâh’ından bu gönül

Nice gönül fethetti Basrî Baba

Lebinden akardı nâme-i bülbül

Sözlerin hep âyetti Basrî Baba

 

Şâh-ı Merdân katarı katarımız

Lâl-ü gevher pazarı pazarımız

İlâhi bir nazardır nazarımız

Bu hicran câna yetti Basrî Baba

 

Akl-ı maad değil akıl, akl-ı küll

Külliyât serde esrarengiz bir gül

Kahr-ı lûtf-u bir eyle gam çekme, gül

Katara bizi kattı Basrî Baba

 

Eteğinden ayırmadık elimiz

Senin sayenle koruduk belimiz

Her seherde methin okur dilimiz

Bir nûr-i hidayettir Basrî Baba

 

Sultân-ı Enbiyâın envârıdır

İmâmlar Şâhıın bergüzârıdır

Abdal Ziyaın mihr-i esrândır

Ki, hâss-ül-hass Seyyiddi Basrî Baba

 

 

 

 

Bir garibim nideyim

Ben ağlarım yâr güler

Hâlim kime söyleyim

Ben ağlarım yâr güler

 

Yâd edin bu şaşkını

Olmuşum yâr düşkünü

Yollardayım kış günü

Ben ağlarım yâr güler

 

Menzil uzak, varılmaz

Yârin hâli sorulmaz

Yedi derya aşılmaz

Ben ağlarım yâr güler

 

Kuş olup kanat açsam

Yâr diyarına uçsam

Ol yâr ile kavuşsam

Ben ağlarım yâr güler

 

Rûz ü şeb inletirsin

Sözünü dinletirsin

Gelmeyip bekletirsin

Ben ağlarım yâr güler

 

 

Ne bostan ne bağım var

Ne şöhret ne nâmım var

Gurbette bir yârim var

Ben ağlarım yâr güler

 

Abdal Ziya iniler

Açmış tomurcuk güller

Bülbül ağlar gül güler

Ben ağlarım yâr güler

 

 

 

 

 

 

Biz abdal olmuşuz her cana cânân olmak için

Hem dertliyiz cânda cânânı mihmân kılmak için

 

Abdal olup ledün ilmin tâ’lim ettik bir er’den

Noksânımızı nefsimizde rûhen bilmek için

 

Abdallar vahdet deminden nûş eder olur sekrân

Ki “Semme Vechûllah” bezminde hayrân kalmak için

 

Abdal divâneyiz çerağı Pîr’de pervâneyiz

Yanarız nâr-ı aşka derde dermân bulmak için

 

Abdal nokta-ı bâ sırrına vâkıf olsa bile

Gece gündüz yalvarır ele ferman almak için

 

Abdala ne dünya ve ne ukbâ hicâb olamaz

Çün coşkundur deryâ-yı vahdete’ dalmak için

 

Abdal Ziya abdal değildir abdal yok olmadan

Abdal gözler ölmezden evvel zaman ölmek için

 

 

 

 

 

 

Biz harâbat ehliyiz, sanma dîvâne deliyiz

Halka menfuruz amma, Hakk’ın sevgili kuluyuz

 

Mazhar-ı sırrı Hüdâ Beyt-i mâmur muallâyız

Melekler secde-gâhı arş-ı âlâ sünbülüyüz

 

Kıyamet kopar zâhid hûri gılman cennet arar

Biz tâlib-i dıdârız bağ-ı cinâgülüyüz

 

Ledün ilmin okuduk “aref ’ dersin fehmeyledik

Ümmî sâdıkız amma müfessirler bülbülüyüz

 

Sûrette dîvâneyiz, çün yurdumuz virâneler

Genc-i Hakk’tır gönlümüz Hünkâr yoluna bağlıyız

 

Âşk cur’asın içeli Hak yolunda mest olmuşuz

Bağrı yanık sîne-çâk aşkullah ile doluyuz

 

Abdal Ziya melâmet yolunda bulmuştur necât

Sofu taeder bilmez, biz Hüseynî mevâlîyiz

 

 

 

 

 

 

Bu fani cihânın nerde vefası

Üryan gelir üryan olup gideriz

Vücûd-u beşerin yoktur bekası

Üryan gelir türâb olup gideriz

 

Ol ulu Tanrı ın yoktur şeriki

Cümle âlemlerin oldur mâliki

Nâzenindir Hacı Bektâş tarîki

Üryân gelir sultân olup gideriz

 

Muhammed Ali’den gelir yolumuz

Kevser ırmağından dolar dolumuz

Hünkâr Hacı Bektâş Veli ulumuz

Üryân gelir Lokmân olup gideriz

 

Ali râhma gir, gel kalma zelil

Yoktur bu cihânda gayrı bir delil

Hünkârdan göründü ol Zât-ı çelil

Üryân gelir Rahmân olup gideriz

 

Abdal Ziya’dan bu nasihat size

Münkir münâfıkla girmeyin söze

Nâzenin fukarâsı derler bize

Üryân gelir hayrân olup gideriz

 

 

 

 

 

Bu fenâya her gelende vardır âşk-ı ezel

Nasb edip kısmet eylerse Hüdâ-yı lem-yezel

Âşk u şevk ile açılır gülistanda güller

Nasb edip kısmet eylerse Hüdâ-yı lem-yezel

 

Ger âşıksan izzet-i nefs’in terkeyle aşka

Tutup mürşid dâmenin, cân-ı berk eyle aşka

Aç kalp gözün, feyz-i kemâlin derk eyle aşka

Nasb edip kısmet eylerse Hüdâ-yı lem-yezel

 

Her kimde kim rûşen oldu ise Hünkâr-ı âşk

Abdal Ziya derûnunda kalmaz inkâr-ı âşk

Olur küll-i âşk hem lâ-yezâlî esrâr-ı âşk

Nasb edip kısmet eylerse Hüdâ-yı lem-yezel

 

 

 

 

 

 

Bu gönül cemâl-i yârdan başka bir yâr istemez

Gece gün zikr-i Ali’dir gayrı ezkâr istemez

 

Hadis-i Nebevi ile ayândır zikr-i Ali

Gerçekler dâr-ı rızâdan başka bir dâr istemez

 

Harisler ömrün geçirir hevâ vü heves ile

Gelir meclis-i irfâna girer ebrâr istemez

 

Giymiş varlık kaftanını andan gayrı bilen yok

Hakikat bezminde bile Hakk’ı izhâr istemez

 

Abdal Ziya diler daima âşk ile inlesin

Dilde ikrâr olmayınca sözde ikrâr istemez

 

 

 

 

 

 

Bu menzil Hakk menzilidir

Sanma yeni, ezelîdir

Menzillerin güzelidir

 

Mürüvvet senin Yâ Ali

Himmet Yâ velîler şâhı

 

Yâr menzilin bulmak gerek

Nâr-ı aşka yanmak gerek

Kılı kırka yarmak gerek

 

Mürüvvet senin Yâ Ali

Himmet Yâ velîler şâhı

 

Cemâl-i yâre doyulmaz

Bundan özge menzil olmaz

Âşıka Bağdat sorulmaz

 

Mürüvvet senin Yâ Ali

Himmet Yâ velîler şâhı

 

Bu menzilde yâr görünür

Ölmezden evvel ölünür

Âşık dost Vech-in bürünür

 

Mürüvvet senin Yâ Ali

Himmet Yâ velîler şâhı

 

Kur’ân’dır Hak rehberimiz

Câferî’dir mezhebimiz

Hacı Bektâş serverimiz

 

Mürüvvet senin Yâ Ali

Himmet Yâ velîler şahı

 

Abdal Ziya pek bî-çâre

Gece gün yalvarır yâre

Düşmüşlere nedir çâre

 

Mürüvvet senin Yâ Ali

Himmet Yâ velîler şâhı

 

 

 

 

 

 

Bu meydânda her kim ki kıyar câna

Üryân olur Hakk’la eyler hasbihâl

Aşkla varanlar bu ulu dîvâna

Üryân olur Hakk’la eyler hasbihâl

 

Dîvân-ı hakikate bir ulaşan

Müinlerdir has bahçede dolaşan

“Ehl-i Beyt”in düşmanıyla savaşan

Üryân olur Hakk’la eyler hasbihâl

 

Savaşa giren er âmân dilemez

Hakk’tan gayrisini gözü göremez

Er meydânında başın esirgemez

Üryân olur Hakk’la eyler hasbihâl

 

Başın meydâna koyan ölmez, göçer

Kendi huzûr gömleğin kendi biçer

Erler ölmezden evvel ser’den geçer

Üryân olur Hakk’ la eyler hasbihâl

 

Serdengeçtinin olmaz sağı solu

Kevser ırmağından içmiştir dolu

Mest olan Abdal Ziya Ali kulu

Üryân olur Hakk’la eyler hasbihâl

 

 

 

 

 

Bu mihnet-i dünyada gerekmez gam Âdem’e

Gam Yezîd’indir cefâ, safâ her dem Âdem’e

 

“Ehl-i Beyt”e cefa sandı safayı ol Yezîd

Mülk-i fenâ hiç, vuslat-ı Hak mâdem Âdem’e

 

Devlet-i dünya verildi hasût zâlimlere

Bu devlet kahrı lütûftur dü-âlem Âdem’e

 

Kurdu ol denî saltanatı şûm Yezîd bed-nâm

Ki erişti âteş-i sûzân o dem Âdem’e

 

Nârınla yansın Abdal Ziya dermân gerekmez

Dîdârın görünce seyrân, dem-be-dem Âdem’e

 

 

 

 

 

 

Bu vakâr kibrinle olma arş-ı â’lâdan yüce

Remz-i noktayı bilmez olursun cihândan yüce

 

Nüsha-yı kübrâ dört kitap toplamı nokta-i bâ’dır

Çok velîler yazdı olmadı Enbiyâ’dan yüce

 

Hâlik-mahlûk, fâil-mef ûl cümlesi bir noktadır

Bilgin ne ki gösterirsin kendin kübrâdan yüce

 

Gördüğün dervîşânı “hayâsız” der taedersin

Bilmezsin o gönülde nokta var dünyadan yüce

 

Riyâdan ârî ol, savm u salât da bir noktadır

Yatıp kalkmakla sanma kendini semâdan yüce

 

Gâhi Âdem’e secde edersin gâhi mihrâba

Sanki bir bildiğin varmış nokta-i bâ’dan yüce

 

Bu nokta esrarına vâkıf olan Abdal Ziya

Görmedi gayrı bir yol, nâzenin yolundan yüce

 

 

 

 

 

 

Bu yol Hak Muhammed Ali yoludur

Yetiş imdâdıma Taptığım yetiş

Ol Taptığım Basrî üçler gülüdür

Yetiş imdâdıma Taptığım yetiş

 

Bâb-ı Tevellâya sürdüm yüzümü

Vech-i yâr ile pâk ettim özümü

Uyandırdı Basrî bu cân gözümü

Yetiş imdâdıma Taptığım yetiş

 

Cemâlinde gördüm dârü’l-âmânı

Kalmadı gönlümün şekk ü gümânı

Destin tutan Basrî buldu dermânı

Yetiş imdâdıma Taptığım yetiş

 

Eyledi esrârın künhünü beyân

Dedi gel gaflet uykusundan uyan

Sen de bu Basrîin rengine boyan

Yetiş imdâdıma Taptığım yetiş

 

Gark olup bu renge battık dediler

Mâsivâ’ullah-ı attık dediler

Mahlâsına Basrî Taptık dediler

Yetiş imdâdıma Taptığım yetiş

 

Abdal Ziya Pir’den diler himmeti

Mürşidi Basrî’den diler nusreti

Emriyle ihvâna eder hizmeti

Yetiş imdâdıma Taptığım yetiş

 

 

 

 

 

 

Cânân yolunda varlığı terk edip

Geçip oturduk kûşe-i uzlete

Tevhid ile kahr-ı lûtf-u bir edip

Mülk-i dilde vardık taht-ı devlete

 

Dünya umûrunu gönülden attık

Kibr ü kin, hasedi odlara yaktık

Coşkun sular gibi çağlayıp aktık

Hamdülillah eriştik bu rif âte

 

Esrâr-ı hakikate gönül verdik

Cânımız canana teslim eyledik

Bu bâbda insanlık çağma yettik

Sâye-i mürşidle erdik vuslate

 

Ki vuslat ile Hakk’a olduk hem-dem

Hakk’tır özümüz, sûretimiz Âdem

Şükredelim hâlimize dem-â-dem

Meydân görüp nâil olduk vahdete

 

Erkân-ı Erenler bağ-ı hürremdir

Hünkâr Hacı Bektâş şâh-ı keremdir

Abdal Ziya gözün aç dem bu demdir

Gerçekler lâyık olur bu izzete

 

 

 

 

 

Cemâli yârdan bir an ayrılma kâdir isen

Oku ümmü’l-kitâbı, Vech-inde mâhir isen

 

Ayırmazsan nazarın ol mihrâbı kübrâdan

Nûr olur çeşm-i fer’in nefsine câbir isen

 

Aç gözün ol mihrâbdır arş kürsî levhi kalem

Soyun bu varlığından, yokluğa hâzır isen

 

Sırat-ı müstakîmde yok olmadan varlık yok

Kıldan ince demişler bas geç bahadır isen

 

Ehl-i irfan bezminden geri kalma bir dem sen

Kılı kırk yardıkların görürsün tâhir isen

 

Dilde sabit kadem ol, Mecnûn misâl aşka düş

Yârdan gayrı nesne yok, yârine nâzır isen

 

Abdal Ziya muhabbet bir lemeân-ı şemsdir

Şendedir o şems-i nûr, delîl-i bahir isen

 

 

 

 

 

 

Cihân neş’elendi Nevrûz-u Sultân’dır bugün

Rûz-i ezelden beri Veliyy-i Yezdân’dır bugün

 

Dünyaya geldi bugün âlemler şehin-şâhı

Felekü’l-eflâk bahr-i berr devrandadır bugün

 

Kâinat gül-zâr-ı cinâne döndü serteser

Şâh’dan dile dileğin, derde dermândır bugün

 

Iyd-i ekberi bugün zümre-i nâciyânın

Dervışâna seyahat Şâh-ı Merdân’dır bugün

 

Zevk-i muhabbet diler, uşşâka Abdal Ziya

Çün aşıka dem-i çemen-zâr seyrândır bugün

 

 

 

 

 

Cümle mezheb ne var terket

Hakikat esrarına yet

Mürşid pendini etme red

Gayrı bir puta tapma sen

 

Sakın gönül koyma yâre

Mansûr gibi çekse dâre

Ağyâr ile atsa nâre

Gayrı bir puta tapma sen

 

Bu yollar ki çetincedir

Çekme kopar, pek incedir

Cümle ne var yerincedir

Gayrı bir puta tapma sen

 

Gel ol ulu Allah’ı bul

Merhametullâh ile dol

Rahmetullâh ile gark ol

Gayrı bir puta tapma sen

 

Abdal Ziya dîvânedir

Sözleri hep merdânedir

Taptığım der bir tanedir

Gayrı bir puta tapma sen

 

 

 

 

 

Çâr anâsırdan yoğrulduk

“Kûn” emriyle hayat bulduk

Değirmen misâl kurulduk

Değirmen kuran Muhammed

Kurduran Ali’dir Ali

 

El dil bel bağlı tığbentle

Niyâz ederiz hürmetle

Bahtlar açılır himmetle

 

Bahtımız açan Muhammed

Açtıran Ali’dir Ali

 

Değirmenin oluk tahtın

Yerleştiren Dede Hâtûn

Sırdaştırlar zâhir bâtın

 

Zâhirde sırdaş Muhammed

Bâtında Ali’dir Ali

 

Kesret içre gören Hakk’ı

Gerçeklerden yoktur farkı

Harıl harıl akar arkı

 

Suyunu bulan Muhammed

Akıtan Ali’dir Ali

 

Gerçek mihveri mürüvvet

Âşıkın gıdası sohbet

Bu mihverde bütün kudret

 

Mihverde duran Muhammed

Durduran Ali’dir Ali

 

Şan var Hakk’ın hikmetinde

Gayret göster hizmetinde

Çarkın dönsün mihverinde

 

Çarkını kuran Muhammed

Döndüren Ali’dir Ali

 

Nûr şol değirmenin taşı

Öğütür kuruyu-yaşı

Nefsinle eyle savaşı

 

Savaş meydânı Muhammed

Savaşan Ali’dir Ali

 

Meydânda yanandır ayân

Bâtın çerağı uyanan

Erdir ol vallahi inan

 

 

Yanan çerağ-ı Muhammed

Yandıran Ali’dir Ali

 

Her ne ise hükm-i kader

Rızâ göster anla haber

Sen ne elem çek ne keder

 

Hükmünü veren Muhammed

Hükümran Ali’dir Ali

 

Azm ile çalış, kalma geç

İkilikten birliğe geç

Cân içinde cânânı seç

 

Cân içre cânım Muhammed

Cân cânân Ali’dir Ali

 

Pendin tut Fahr-i cihânın

Yâri ol Oniki İmâmın

Gerçek okunsun fermânın

 

Fermânı yazan Muhammed

Yazdıran Ali’dir Ali

 

Nebî-i zî-şân-ı hikmet

Hadîsdir, Ali’yi zikret

Abdal Ziya budur servet

Dilde zikrim Yâ Muhammed

Her zaman Ali’dir Ali

 

 

 

 

 

Dedim ey Pîr’im, neden böyle dil-efkârsın

Dedi kalmadı merd-i meydân acısıdır

Dedim ey mîrim neden böyle eşk-i bârsın

Dedi kalmadı bir ârifan acısıdır

 

Dedim âşıkların sana câterk eder

Dedi doğru olanlar murâdma erer

Dedim Hünkârım bizleri eyleme heder

Dedi kalmadı bir âşıkân acısıdır

 

Dedim bağın düz ettin, gül gülistan iken

Dedi bilmediler kıymetin, bitti diken

Dedim merhamet kıl gönder yeni bir diken

Dedi kalmadı bir sâdıkan acısıdır

 

Dedim himmet eyle ey velîler serveri

Dedi hizmetle geçerler ırmakla nehri

Dedim mürüvvet et âcizlerin rehberi

Dedi kalmadı bir muhibbân acısıdır

 

Dedim bu Abdal Ziya’da dermân kalmadı

Dedi amma bu günü ferdaya salmadı

Dedim daha mı cevr ü cefamız dolmadı

Dedi kalmadı bir dervîşân acısıdır

 

 

 

 

Derde düşmüş ehl-i derd derdine dermândır Ali

Nâr-ı hicrânda kalmış her cana cânândır Ali

 

Şânına nâzil olmuş sûre-i sırr-ı haleti

Ekmel-i sırr-ı velâyet celîlü’ş-şândır Ali

 

Vech-i keremullahda okunur seb’ü’l-mesâni

Ki mahrem-i esrâr-ı Hak, emr-i Kur’ân’dır Ali

 

Âlemü’l-gaybın sıfatı, zât-ı anda âşikâr

Çün ulûmu nûr-i Nebi, mâhitâbândır Ali

 

Fahr-i Âlem “İlmin şehri benim, Ali kapısı”

Hadîsü-Nebevî hem Halilü’l-Rahmân’dır Ali

 

Hidâyet-i Şâh ile âşık Hakk’a vuslat eder

Gel gözün aç olma gafil, Şâh-ı Merdândır Ali

 

Nâ-çîz Abdal Ziyaın her an virdi Nâd-ı Ali

Evvel âhir zâhir bâtın hükm ü fermandır Ali

 

 

 

 

 

 

Dergâh-ı İmirze Baba çerâğın uyarmağa

Huzûr-ı Pîr’de peymân ile ikrar ver eyvallah

 

Lâ’dan geçtik bütün zikrimiz oldu illâ bizim

Ali Efendi Baba’da postu sen ser eyvallah

 

Bir yandan nûr-i Muhammed, bir yandan nûr-i Ali

Hâtemimiz “Kulhüvallah-ü ahad” er eyvallah

 

Rehberimiz oldu Muhammed mürşidimiz Ali

Giydirdiler hırka taç, bele kemer sar eyvallah

 

Gerçekçe söz vermişiz ikrârımızdan dönmeyiz

Sermest olup coşkun akan seli dür eyvallah

 

Karaşar ilinde tek bir münkir-münâfik olmasın

Emr-i Muhammed Ali hizmetine gir eyvallah

 

Abdal Ziya der rehber gönlüne gir mürşidi bul

Geç postuna has bahçenin güllerin der eyvallah

 

 

 

 

 

 

Dergâh-ı izzetten geldi bir hitâb

Nevrûz’unuz kutlu olsun erenler

Doğdu Kâbe içre ol mihr ü mehtâb

Nevrûz’unuz kutlu olsun cânânlar

 

Mevlüdü bugün Haydâr-ı Kerrâr’ın

Bu gelen sahibidir Zülfıkâr’ın

Gelmez bir misli daha bu serdârın

Nevrûz’unuz kutlu olsun gerçekler

 

Cihâna geldi bu Kadıyül hâcât

Yeni bir hayata döndü kâinat

Fesecedû emri, bil râh-ı necât

Nevrûz’unuz kutlu olsun ihvanlar

 

Cümle Nebî’lerle çok geldi nihân

Esed-ullah ismi olunca ayan

Nebî-i zî-şanla oldu nümâyân

Nevrûz’unuz kutlu olsun yâranlar

 

Zahiri Ali’dir bâtını Allah

Rahm-i mâderde Ali kelâmullah

Abdal Ziya beyân sırrı sırrullah

Nevrûz’unuz kutlu olsun âşıklar

 

 

 

 

 

Derviş fırka-i nâcîdir

Yâr ü ağyâr ser-tâcıdır

Her an Allah’a râcîdir

Dervişlikte murat alan

 

Derviş olanlar merd olur

Kalmaz kalbinde kin gurur

“Kâlû Belî’den dem vurur

Dervişlikte murat alan

 

Derviş gönlü melûl olmaz

Dünyayı bir pula saymaz

Ne riyâ-kârdır ne gammaz

Dervişlikte murat alan

 

Derviş çevirmez yüzünü

Yarıda koymaz sözünü

Hak’tan ayırmaz özünü

Dervişlikte murat alan

 

Derviş ser verir sır vermez

Verdiği ikrârdan dönmez

Kimsenin aybını görmez

 

Dervişlikte murat alan

 

Derviş kanâatle gezer

Cân içre cânânı sezer

Muammâyı burda çözer

Dervişlikte murat alan

 

Derviş Tevellâ ehlidir

Şâh-ı Merdân kuludur

Oniki İmâm gülüdür

Dervişlikte murat alan

 

Derviş, sabrın menba’-ıdır

Mürüvveti hem ganîdir

Abdal Ziya ın cânıdır

Dervişlikte murat alan

 

 

 

 

 

 

Derviş olursan dervîş-i bürhân ol

Kanâat eyleyip hakikatle dol

Budur râh-ı Hakk’a varan doğru yol

Sen bürhân ender bürhânsın ey derviş

 

Dervişin kalbi Hakk’ın mihmân evi

Derviş gizli hazineler mahzeni

Uşşâk-a derviş muhabbet mâdeni

Sen yâr-ı kevn-i mekânsın ey derviş

 

Temâşâ dervişe rû-yi Sübhân’dır

Bu fazilet dervişe sehâdandır

Dervişe iki cihân nümâyandır

Sen Sübhân ender Sübhân’sın ey derviş

 

Kamu âlemsin misal-i yâr sensin

Bâb-ı vuslatsın cemâl-i yâr sensin

Kerem-kâmsın visâl-i yâr sensin

Pirler yâr u yârânısın ey derviş

 

Derviş gönlü her gönülden yücedir

Abdal Ziya yol inceden incedir

Bu fani dervişe bir eğlencedir

Sen sultân ender sultânsın ey derviş

 

 

 

 

 

Dil tahtında senden gayrı sultânı neylerim

Yeter bir yâr bana, sânî cânânı neylerim

 

Âşıkların dîdâra muhtaç, kaldır hicâbın

Göster hüsn-ü aynın, hûri-cinânı neylerim

 

Nâle-i efgan ile dem-â-dem mest olmağa

Bağ-ı hüsnün dururken, gülistânı neylerim

 

Lem’a-i hüsnünle dü-cihân olmuş ziyâ-dâr

Vech-i pertevinden özge nûr-feşânı neylerim

 

Şems ü mâh zâtındır görünen bu âlem içre

Nur cemâlinden başka bir ihsânı neylerim

 

Zât-ı yâre terk ettim cism ü cânı bî-riyâ

Ki vahdet demidir, dem ü devrânı neylerim

 

Abdal Ziya derd-i aşkta buldu derde devâ

Derd-i aşktan gelen derde, dermânı neylerim

 

 

 

 

 

 

Dün gece seyrânım vuslat-ı cânân

Attım varlık kaftanın oldum üryân

Visâlimde ne ben kaldım ne cihân

 

Budur ol mi’râc-ün-nebiyy-i zî-şân

Görmez oldu gözler gayrı bir seyrân

 

Gencîne-i esrârı Hüdâ’dır bu

Ehl-i irfan olana gıdâdır bu

Her dem yâr ile zevk u atâdır bu

 

Budur ol mi’râc-ün-nebiyy-i zî-şân

Görmez oldu gözler gayrı bir seyrân

 

Bu ilden yol yoktur gayrı bir ile

Bu ilde vuslat edilir yâr ile

Bu bî-pâyan zevk hiç sığar mı dile

 

Budur ol mi’râc-ün-nebiyy-i zî-şân

Görmez oldu gözler gayrı bir seyrân

 

Gel gerçek ol, söz sarfetme boş yere

Kayar pâyın düşersin birdenbire

Giydin hırka-kemer, taç koydun sere

 

Budur ol mi’râc-ün-nebiyy-i zî-şân

Görmez oldu gözler gayrı bir seyrân

 

Kitle kapunu bed-mâyeye açma

Tatlı aşına semm-i katil katma

Abdal Ziya yolundan ebed şaşma

 

Budur ol mi’râc-ün-nebiyy-i zişân

Görmez oldu gözler gayrı bir seyrân

 

  

 

 

 

Düştü gönül şehrine nâr-ı hicrân Yâ Ali

Hasretinle dîdeler hûn-i giryân Yâ Ali

 

Ben etmez isem kimler etsin âh-u efganı

Kanlı yaşım oldu buhâr-ı sûzân Yâ Ali

 

Himmet ulu Şâhım garîk-i bahr-i isyanını

Mürüvvetin ganîdir, eyle ihsân Yâ Ali

 

Hâli koyma göster cemâlin bu dil-dâdene

Şefkatin dilerim, hâlim perîşan Yâ Ali

 

Nâr-ı yâr puhte eder âşıkı Abdal Ziya

Vuslata lâyık değil mi puhtegân Yâ Ali

 

 

 

 

 

 

Düşürdün gam sahrâsına şâd olan gönlümü

Cevr-ü cefaya saldın azâd olan gönlümü

 

Âteş-i sûzânınla kavurup kebâb ettin

Sen ki gamze-i cellâd, âbâd olan gönlümü

 

Ey cânân, yeter artık bu hicrân-ı elemin

Yıkıp harâb eyledin bünyâd olan gönlümü

 

Firakın koymadı derdimi takrire mecâl

Avutamaz oldum ah vedâd olan gönlümü

 

Dil-âşûb emrazdan gezmeye kalmadı hâlim

Mecnûn edip pâ-mâl etti bâd olan gönlümü

 

Gam, zevk-u safa boş, dem bu dem devrân o devrân

Yalnız âvâre kılar mûtad olan gönlümü

 

Şahım, Abdal Ziya’yı dur etme cemâlinden

Ey âfitab rûşen et bî-dâd olan gönlümü

 

 

 

 

 

 

 

Ehl-i vahdet ceminde bizler olduk mest-i müdâm

Gönlümüz pasın siler âyinedir cem’-i irfan

Erkânımız kerem-kân çar mezhebe etmem îmân

Nemize yetmez Muhammed, Ali, Oniki İmâm

 

Kil ü kal’im yok benim, özümü söylerim ayân

Mezheb-i Caferi’yim, Muhammed’den budur beyân

Kimde var âşk-ı nişan, ona ayân olur pîran

Nemize yetmez Muhammed, Ali, Oniki İmâm

 

Muzaffer Tanrı-yâre her an için canım kurbân

Dileğim cennet değil cemâlullahdır her zaman

Abdal Ziya kâr zarar, bunlara etmiştir imân

Nemize yetmez Muhammed, Ali, Oniki İmâm

 

 

 

 

 

 

Elvân elvân mürşide ettim hizmet

Dönmezem birinden, yâ ne döneyim

Himmetleriyle buldum Hakk’a vuslat

Dönmezem birinden, yâ ne döneyim

 

Birinin Süleyman derler adına

Nâzenindi doyamadım tadına

Göçünce bugünü koydu yarma

Dönmezem birinden, yâ ne döneyim

 

İkinci, Ahmed’di, koç kolu Kadrî

Üçüncü Hasan, tarîk-i Rufâi

Göçtüler kaldım başbuğsuz sipâhî

Dönmezem birinden, yâ ne döneyim

 

Halvetî olup ettim halvetullah

Şeyhime derlerdi Hacı Feyzullah

Göçünce kaldım fi îmânılillah

Dönmezem birinden, yâ ne döneyim

 

Beşte nakşeyledim Nakşı Velî’den

Fakir yed tuttum Hüseyin-Ali’den

Göçtüler, farkım kalmadı deliden

Dönmezem birinden, yâ ne döneyim

 

 

 

 

Ki Mecnûn âvâre gezdim bir zaman

Elimden tuttu ol sâhibü’d-devran

Seyyid Basrî ile oldum şâduman

Dönmezem birinden, yâ ne döneyim

 

Bahşetti fakir’e sırr-ı Ali’yi

Ayırmazam bir uludan, uluyu

Şarab-ı kevserden içtim doluyu

Dönmezem birinden, yâ ne döneyim

 

Tâcım tekbirledi Ali Cemâli

Sormayın bana gayri bir suâli

Bunların cümlesi şüphesiz velî

Dönmezem birinden, yâ ne döneyim

 

Şeyhzâdem teşvişi kalbinden çıkar

Nehir, ırmak, çaylar deryâya akar

Ârif ol, göz iki amma bir bakar

Dönmezem birinden, yâ ne döneyim

 

Bu Abdal Ziya bende-i pîrandır

Anâsır donundan çıktı üryândır

Oniki İmâm aşkına kurbândır

Dönmezem birinden, yâ ne döneyim

 

 

 

 

Emr-i pîr uşşâka dilsâz olurum

Ararım bu yola âşık olucu

Âşık olanlara cân fedâ olsun

Olmayanlara olurum duacı

 

Bu yolun sahibi Muhammed Ali

Kırklara teslim ettiler meydânı

Geldi pirim oldu Kırklar serdarı

Ser-dâra cümlemiz olalım râci

 

Hak yola girenin kalmaz vebâli

Dilinden atmak gerek kil ü kali

Atmayanın bilinmez ne olur hâli

Yolsuzun sonu olur pek çok acı

 

Mehdîin zuhûratı yakın ola

Müin muvahhidleri hem-dem kıla

Münkir münafık boyunların vura

Elinde sıdk-ı sadâkat kılıncı

 

Abdal Ziya Hakk’ı görüp gelen yok

Bin nasihat etsen birin alan yok

Dertli hâlinden anlayan bilen yok

Herkes kesilmiş bir gürûh-i nâci

 

 

 

 

 

Er meydânına gir de gör

Cân-ı cânâna ver de gör

İrfan yoluna er de gör

Yol Muhammed Aliindir

Hacı Bektâş Velîindir

 

Bir mürşid-i kâmil gözle

Menzile erilmez sözle

Marifet yolların izle

Yol Muhammed Aliindir

Hacı Bektâş Velîindir

 

Vahdet bezminde ola gör

Bahr-i ummâna dala gör

Ol kenz-i mahfı bula gör

Yol Muhammed Aliindir

Hacı Bektâş Velîindir

 

Derûn-i aşkla eyle zâr

Varından kalmasın âsâr

Bir olsun yâr ile ağyâr

Yol Muhammed Aliindir

Hacı Bektâş Velîindir

 

Kâmil pendini tuta gör

Cân-u dil hizmet yapa gör

Mukabil hizmet âtâ gör

Yol Muhammed Aliindir

Hacı Bektâş Velîindir

 

Abdal Ziya der yanarım

Cânân yüz on dur envârım

Şâh Hüseyin’dir ebrârım

Yol Muhammed Aliindir

Hacı Bektâş Velîindir

 

 

 

 

 

 

Er olana bu kuyûdat bir külfet

Dilde olan azîm dâvâyı yok et

Rızâ göster hem kazâ vü belâya

Erlik er’e, muhabbettir muhabbet

 

Er’sen şekk ü şekvâyı ayân eyleme

Rızâ bâbmda ol, bühtân eyleme

Âşk-ı hakikati pinhân eyleme

Erlik er’e, muhabbettir muhabbet

 

Er, yâr u ağyâre eyler delâlet

Ağyar der gördüm yolları dalâlet

Er hoş nazar eyler, budur adâlet

Erlik er’e, muhabbettir muhabbet

 

Er isen fariğ ol hatâlardan

Kurtulursun vallahi cefâlardan

Birgün bıkarsın böyle sefalardan

Erlik er’e, muhabbettir muhabbet

 

Ere yekdürür her belâ vü kazâ

Hulk-i kerîmdir ol, eylemez nizâ

Melâmetle yoğruldu Abdal Ziya

Erlik er’e, muhabbettir muhabbet

 

 

 

 

Er’sen eğer sorma Hakk aşkı nedir

Söyleyemem, serde Bektâşilik var

Esîr-i nefs olan görmez Hak yüzün

Gösteremem, serde Bektâşilik var

 

Şerîatle, tarîkatten sorulmaz

Tarîkatle, marifetten sorulmaz

Marifetle, hakikatten sorulmaz

Söyleyemem, serde Bektâşilik var

 

İmâmlar katarını yedemezsin

Zevk-i Âl-i abâyı bilemezsin

Şer ile hakayık-ı göremezsin

Gösteremem, serde Bektâşilik var

 

Ne acebdir kendine verir varlık

Dü-cihânda vallahi çeker darlık

Aâdır göremez yapar barbarlık

Gösteremem, serde Bektâşilik var

 

Abdal Ziya kelâmın oldu tamam

Sözün riyâsız, anlar ârif olan

Tövbe, ahmak bunu bir daha soran

Söyleyemem, serde Bektâşilik var

 

 

 

 

Erenlerin selâmet deryâsına

Bu köhne zevrakım saldım Erenler

Gönül vermedim dünya sâfâsına

Hem nefha-i sûru çaldım Erenler

 

Erenlerin kokladım lâl-gülünden

Serden geçtim ebed yılmam ölümden

Münkir , münâfık, hasûdun dilinden

Bir çok zamanlar bunaldım Erenler

 

Erenlerin hakikat kitabından

Okudum sabr-ü tahammül bâbdan

Ki ben içtim âb-ı hayat âbından

Sohbet-i rindâne daldım Erenler

 

Erenlerin sohbetidir evrâdım

Cemâl-i yâri görmektir murâdım

Yedi iklim dört köşeyi dolandım

Nâr-ı hicrân içre kaldım Erenler

 

Erenlerin bezminde kana kandım

Ki gafletin uykusundan uyandım

Hak bende imiş ben gayride sandım

Çün zâhidlere emsaldim Erenler

 

 

 

Erenlerin giydim gerçek hâlini

Terk-i terk ile terkettim varımı

Her nazarda gördüm Hak cemâlini

Âşıka tat veren baldım Erenler

 

Erenlerin nûrun alâ nûr yüzü

Allah bir Muhammed Ali’dir özü

Abdal Ziya der tekmil ettim sözü

Murâdını bu bâbda aldım Erenler

 

 

 

 

 

 

Esrarengiz yollara akıl ermez

İcâzet olmayınca varıp gitme

Ser-encâmı neye varır bilinmez

îcâzet olmayınca varıp gitme

 

Dost yurduna iradenle gidersin

Dost bağının güllerini derersin

Dost gönlüne girer destur dilersin

İcâzet olmayınca varıp gitme

 

İkrârı tam, iradesi uludur

Sâkînin sunduğu kevser doludur

Rızâ-yı gönül selâmet yoludur

İcâzet olmayınca varıp gitme

 

İradeni kullan dostun yolunda

Görürsün yârini sağ u solunda

Bu lezzet bulunmaz arı balında

İcâzet olmayınca varıp gitme

 

Abdal Ziya yek dil olmak dininde

İrâde-i cüz’iyyesi elinde

İrâde-i küll mürşidin dilinde

İcâzet olmayınca varıp gitme

 

 

 

 

 

Esrâr-ı hakikati, fahr-i âlem Mustafâ’dan sor

Ledün esrârını vâsi-i Resûl Murtazâ’dan sor

Ciğerpare derdini Fâtıma Hayr-ün nisâ’dan sor

Zehri-âb kahrını Hazret-i İmâm Müctebâ’dan sor

 

Girdâb-ı Kerbelâ’yı Şâh-ı şehid Kerbelâ’dan sor

Melhame-i kübrâyı İmâm-ı Zeynel-abâ’dan sor

 

Yetmişiki mazlûma karşı yirmi iki bin mülhit

Saf dizip mazlûmlardan men etti nehri kavm-i Yezîd

Gerden-i Şâh-ı zî-şânâ sürdü hançer Şimr-i pelit

Eyledi kurretü’l-ayn Habîb-i leb-teşne şehid

 

Girdâb-ı Kerbelâ’yı Şâh-ı şehid Kerbelâ’dan sor

Melhame-i kübrâyı İmâm-ı Zeynel-abâ’dan sor

 

Hüseynî meşrebde derd-i hicrâna deva olur mu

Şâh aşkına yaş döken katarından cüdâ olur mu

“Tevellâ-Teberrâ”sın bilen illâ ve lâ olur mu

Şâh-ı şehidin bir zerre kanma paha olur mu

 

Girdâb-ı Kerbelâ’yı Şâh-ı şehid Kerbelâ’dan sor

Melhame-i kübrâyı İmâm-ı Zeynel-abâ’dan sor

 

Bugün mâh-ı Muharrem, durma an Şâh-ı şehîdâm

Mazlum âtişânı eritir, taşı değil insanı

Abdal Ziya men edemez giryeden çeşm-i giryânı

Dem-â-dem derûndan akıtır gam sahrasına kanı

 

Girdâb-ı Kerbelâ’yı Şâh-ı şehid Kerbelâ’dan sor

Melhame-i kübrâyı İmâm-ı Zeynel-abâ’ dan sor

 

 

 

 

 

 

Ey âşık, “Bezm-i Elest” ikrârın güdenlerden ol

Gel bu sahrâ-yı vahdette postu serenlerden ol

 

Yüz sürüp eşiğine aşkla gir pîr dîvânına

Gel bu bezm-i pîrde cân-ı başı verenlerden ol

 

Mukaddes bu bezmin şarâbın içen felah bulur

Gel bu bezmin içinde mest olan Erenlerden ol

 

Gönül mir’at-ı cemâlin, var islâh eyle hâlin

Gel esrâr-ı hakikat sırrına girenlerden ol

 

Varın terk et, mesken tut yokluk içre Abdal Ziya

Gel bu fânîde cemâl-i yâri görenlerden ol

 

 

 

 

 

 

Ey benim yâr u yârânım

Hem cân içinde cânânım

Hakk’ı Hak’tandır beyânım

Gelir kaflar kaf üstüne

 

Senden gayrı hasenim yok

Râz’dan bir encümenim yok

Dil var amma dehânım yok

Kalır lâflar lâf üstüne

 

Karar verirler bir işe

Sonra düşerler teşvişe

Lâflar değişe değişe

Dolar zarflar zarf üstüne

 

Tutanlar varlık izini

Düşünmezler hiç sözünü

Sıkarlar râbih özünü

Gider gaflar gaf üstüne

 

Sözünden dönerler hemân

Bütün sözler olur yavan

Ezeldir bu devr-i devrân

Olur tavlar tav üstüne

 

 

İşi rızâyla sağladık

Hakkaniyyetle bağladık

Ağyâr olanı dağladık

Olur aflar af üstüne

 

Bunların hepsi rivâyet

Doğruya Hak’tan inâyet

Abdal Ziya’ ya dirayet

Verir saflar saf üstüne

 

 

 

 

 

 

Ey cânım el sözünü arz etme öz cânına

Dost sırrını fâş etme, bak kendi noksanına

 

Hakikattir sözüm, meramım Hakk’ı icrâdır

Levm eyleme Hak dostunu yâr-u ağyarına

 

Nâ-merd sözüyle hakikat-ı Hak izhâr olmaz

Alma mazlûm ahını, bir danış vicdânına

 

Vicdânın kabul ederse âlâ, etmezse ger

Kim girerse girsin sen girme dostun kanma

 

Selim-ül-hâl ol ayrılma râh-ı hakikatten

Hak ile Hak ol da dön sadâkat meydânına

 

Gör “Ehl-i Beyt”i çekmediği sitem mi kaldı

Kimi sehm, kimi tığla vardı Hak dîvânına

 

Abdal Ziya fedâ-yı cân etti erbâbına

Şems-i Tebriz misâl ser-î hazır ihvânına

 

 

 

 

 

 

Ey gafil bu fânîde arzû-yu nefse tâlib olma

Dü-cihân senin olsa arzû-yu hırs artar bölünmez

 

Çeşme-i reh-güzârdan bir yudum bin de içen doymaz

Düşer girdâb-ı belâya, gussası artar tükenmez

 

Bu mihnet-i dünya gamından gel fâriğ ol durma sen

Zira bu bir âteş-i sûzândır, nârı artar sönmez

 

Bâb-ı rızâda sâbit kadem ol hâline şükreyle

Minnet etme kâinata bârân-ı gam artar dinmez

 

Nâ-merd malın yemez artırır eller târ u mâr eder

Merd olan Abdal Ziya, yer yedirir artar eksilmez

 

 

 

 

 

 

Ey gönül inim inim ne inlersin

Olur olmaz şekvâyı mı dinlersin

Boş yere kendini telef eylersin

Cân sen, cânân da sen Kayyûm’sun Yâ Hayy

 

Gönül bir esrâr-ı sırr-ı Hüdâ’dır

Kıran kınlan da Hak’tan cüdâdır

Ne incit ne incin, câna gıdadır

Cân sen, cânân da sen Kayyûm’sun Yâ Hayy

 

Gönül, Hakk’ın ihsânı kullarına

Eğer dil-dâde isen yollarına

Vâkıf olursun cümle sırlarına

Cân sen, cânân da sen Kayyûm’sun Yâ Hayy

 

Gönül bir azamet-i İlâhîdir

Âşık sâdıkların seyrângâhıdır

Gerçek erenlerin secde-gâhıdır

Cân sen, cânân da sen Kayyûm’sun Yâ Hayy

 

Gönül hasletini bilmeyen bir cân

Kendinden bî-haber şekvâsı nişan

Abdal Ziya yalvar, Hak eyler ihsân

Cân sen, cânân da sen Kayyûm’sun Yâ Hayy

 

 

Ey hâce-i dânâ, ne dördü bilirsin ne de beşi

Râh-ı Hakk’ı bilmeyen kişi boştur hacca gidişi

 

Kılar namazın eyler ziyaret “Hâcer-i Esved’i”

Safa-Merve yedi tavâf eyler serîdir gidişi

 

Hoş, farzı edâ etmeğe dört-beş defa gider hacca

Fakat ne yazık ki hacı ticarete döker işi

 

Aklın almış hırs u tama’ milyar olsa yeter demez

Ne çare koç kurbân eyler, çölde kalır yenmez aşı

 

Hacca tek şeytanla varıp bini ile dönen hacı

Zavallı esîr-i nefs’dir, der “şeytana attım taşı”

 

Hâce-i ekbere içi-dışı bir varmazsa bir hacı

Riyâ-kâr şeytan değil, vallahi şeytanın kardaşı

 

Türbe-i saadete varır kalbde varsa teşvişi

Sûrette hacı, sîrette Âdem değildir ol kişi

 

Gel hacım var bir er’e göstersin sana râh-ı Hakk’ı

Bildirsin, kim doğan, kim doğuran, kim kimindir eşi

 

Gör hacı ne acâib sözler söyler bu Abdal Ziya

Bir mahlûk var imiş anası erkek yavrusu dişi

 

 

 

 

 

Ey Şâhım, gönder bize bir sâhibü’z-zaman

Din de belirsiz oldu, îmân da belirsiz

 

Hiç eser-i ahlâk kalmadı bu âlemde

Bay da belirsiz oldu, bayan da belirsiz

 

Öz evlâdımdır demeğe imkân kalmadı

Baba belirsiz oldu, ana da belirsiz

 

Bir göz gezdirilirse etrafa kalmaz iz’ân

Bacı belirsiz oldu, zennân da belirsiz

 

Yuva kurayım dersen eğer yum gözünü

Kız da belirsiz oldu, dulân da belirsiz

 

Sakın olma bir kimse ile yâr u yârân

Yâr da belirsiz oldu, yârân da belirsiz

 

Abdal Ziya bu devir Yezîd Mervan devri

Yol da belirsiz oldu, erkân da belirsiz

 

 

 

 

 

 

Ey şâhların şâhı, cân içre cânım nerdesin

Dü-cihânda misli yok nevcivânım nerdesin

 

Aradım yedi iklim dört köşe kararım yok

Kevn ü mekânsız ey kaşı kemânım nerdesin

 

Hasret-i hicrinle perişandır bu bî-çâren

Câvidân-ı cihân, mâh-ı tâbânım nerdesin

 

Aşkınla yandım yakıldım, kalmadı mecâlim

Derdimin dermânı ulu sultânım nerdesin

 

Tükendi sabr ü kararı bu Abdal Ziyaın

Cemâlinin hayrânıdır, cânânım nerdesin

 

 

 

 

 

 

Ey tâlib, zâtını sen bildin ise

İklîm-i zât’a bir kez erdin ise

Zât ile zâtını bir ettin ise

Kalmamıştır sende senden hiç eser

 

Sende südûr etti Hakk’ın dîdârı

Şendedir Hüdâ’cümle esrân

Zât-ı celî sende kıldı kararı

Sen seni bil, sensin ol zât-ı Güher

 

Zâtını zâtında sen var zât eyle

Beratın alıp ele mir’ât eyle

Var beka mülkünde sen sebat eyle

Zât ile aranda kalmasın sefer

 

Mülkü bekada kim oldu pâdişâh

Eyledi kendinde zât’ı temâşâ

Abdal Ziya akar sel coşa coşa

Şarab-ı lâ-yezâlden içer kevser

 

 

 

 

 

 

Ey sofî, Hak cemâlini gördüğümden miyim zındık

Sen tevhidi bilmezsin, ben bildiğimden miyim zındık

 

Bu mülk-i fenâda eli dili beli pek bağladım

Ser-â-pâ aşkullah ile dolduğumdan mıyım zındık

 

Kenz-i hakikati ilm-i zâhirinle bulamazsın

Bu nâ-çîz vîrân gönlümde bulduğumdan mıyım zındık

 

Küfr ile kaim kâfirler, zühd ile dâim zâhidler

Ben dost cemâline hayran olduğumdan mıyım zındık

 

Zühdünle varlık bulup taetme bu Abdal Ziya’yı

Cümle varımdan soyundum, yokluğumdan mıyım zındık

 

 

 

 

 

 

Fedâ-yı cân ile cânâna olmuşum dil-beste

Maksûdum cemâl-i yâr, zâhidan varsın cennete

 

Cennet’in zevk-u safasın gönül dilemez aslâ

Dîdâr hayranıyım ben, katlanırım her mihnete

 

Rahmeyle hâlime ey yâr sen sâhibü’l-keremsin

Derd-i fırâkınla olmayayım kalbi şikeste

 

Sîne-çâk oldu nâr-ı aşkınla hem-dest olalı

Teselli kâr eylemez âteş-i sûzân hasrete

 

Hasretinle nâ-tüvân oldu bu âşık-ı şeydâ

Nur cemâlini göster, nihayet ver bu zulmete

 

Hak beyânı gelüp bî-beyânda ettim der-beyân

Abdal Ziya der, beyân nâ-puhteyi eder puhte

 

 

 

 

 

 

Figan eder bülbüller, lâle-zâr eyyâmı geldi

Tomurcuk gonca güller, bülbülün ahkâmı geldi

Yeşil giydi ovalar çimenler, hengamı geldi

Açıldı gül-i bahar, bülbülün ârâmı geldi

 

Gencîne-i irfanın âşıka in’âmı geldi

Bu gün Nevrûz-u Sultân, dervîşân bayramı geldi

 

Doğdu seherde şems-i hakikat nûr-i Hallâk’dan

Dâreyn nûra gark oldu, geldi Şâh cânib-i Hak’dan

Hitâb-ı Esedullah duyuldu rûz-i misâkdan

Nebî-i zî-şan şâd oldu ol sadâ-yı muhrîkdan

 

Gencîne-i irfanın âşıka in’âmı geldi

Bu gün Nevrûz-u Sultân, dervîşân bayramı geldi

 

Âl-i esbakdan zuhûra geldi Kadi-ül-hâcât

Dağ-taş, sular-hâmûnlar, bütün zerrât buldu necat

Nühfelek cinn ü melek, nev-i beşer doldu neşât

Şâhım’ın esrârını neşre âcizdir külliyât

 

Gencîne-i irfanın âşıka in’âmı geldi

Bu gün Nevrûz-u Sultân, dervîşân bayramı geldi

 

 

Cihânın serveri, vâkıf-ı esrâr-ı Hüdâ’dır

Gencîne-i ledün’ün miftâhı hem-reh-nümâdır

Hak fermânı “Lâ fetâ illâ Ali Mürtezâ” dır

Abdal Ziya yoluna bin cân ile fedâdır

 

Gencîne-i irfanın âşıka in’âmı geldi

Bu gün Nevrûz-u Sultân, dervîşân bayramı geldi

 

 

 

 

 

 

Firâkınla beni cânân perişan kılacaksın

Kereminle meclûbunu şâdıman kılacaksın

 

Göster cemâlin inletme, ağlatma bî-çareni

Çünkü sonunda katlime sen fermân kılacaksın

 

Sahib-i basirettir cevr-ü cefaya katlanan

Encâmı hoştur derdime sen dermân kılacaksın

 

Şüphe yok lâl-i lebinden dökülür âşk-ı hayat

Rû-be-rû gelip o demde sen devrân kılacaksın

 

Hasretin yetti cânıma, cân da sen cânân da sen

Abdal Ziya âkıbet sen şâdân kılacaksın

 

 

 

 

 

 

Gafletten uyanıver

Fahr-i dervîş ol dervîş

Vârını cânâna ver

Fahr-i dervîş ol dervîş

 

Sû-i zann etme yâra

Çekerler seni dâra

Gel aldanma ağyâra

Fahr-i dervîş ol dervîş

 

Yâre vehmin elimdir

Sonu nâr-ı cahîmdir

Doğruya Hak kerîmdir

Fahr-i dervîş ol dervîş

 

Göz aç, vech-i yâre bak

Kandesin sen, kande Hak

Aşkla gel gafli bırak

Fahr-i dervîş ol dervîş

 

Ol yâr cân-ı tendedir

Gayrı değil şendedir

Cihân sana bendedir

Fahr-i dervîş ol dervîş

 

 

Sen senliğinde iken

Gönül doludur diken

Geç bu ikiliğinden

Fahr-i derviş ol dervîş

 

Vahdet deryâsı dipsiz

Durma dal ona ipsiz

Sakın kalma mürşidsiz

Fahr-i derviş ol dervîş

 

Abdal Ziya pervâsız

Kalbi selim, iğvâsız

Bu faniye sevdâsız

Fahr-i derviş ol dervîş

 

 

 

 

 

 

Gam çekme dertliyim diye ey kardaş

Ali’yi görenin derdi kalır mı

Derdin muradın birgün olur haldaş

Ali’yi görenin derdi kalır mı?

 

Bu dünyanın üç-beş gündür sefası

Kanma sakın, sonra çoktur cefası

Sev Hüseyn’i odur kevser sakisi

Ali’yi görenin derdi kalır mı?

 

“Ehl-i Beyt”e eyle aşkı muhabbet

Cân-u başla eyle bu yola hizmet

Hüseyin’den gayriye etme minnet

Ali’yi görenin derdi kalır mı?

 

Pirim Hacı Bektâş Veli’dir Velî

Mürşidim Basrî ululardan ulu

Abdal Ziya kemter kuludur kulu

Ali’yi görenin derdi kalır mı?

 

 

 

 

 

 

Garip kaldım imdat ey nesl-i Ali

Hak Muhammed Ali Hasan aşkına

Kutb-u âlem Hacı Bektâş-ı Veli

Deşt-i Kerbelâ Hüseyin aşkına

 

Levh-i kalem senin dîdârındadır

Şevk-ü şefkat senin gülzârındadır

Bu gedâna himmet âsârındadır

Zeynel-abâ, Bâkır, Câfer aşkına

 

Serde tâkat kalmadı hâlim yaman

Şensin dertlilerin derdine derman

Medet, mürüvvet dilerim el-amân

Musa Kâzım, Ali Rıza aşkına

 

Dûr eyleme kapından, bir gedânım

Terk eyledim mezheb ile edyânım

Merhamet, ey benim ulu sultânım

Takı, hem Nakî Askerî aşkına

 

Âşk ı şevk ile vardım dergâhına

Yüzüm gözüm sürdüm kademgâhma

Şefaat bu Abdal Ziya kuluna

Ol sâhib-üz-zaman Mehdi aşkına

 

 

 

 

Gel ey âşık yanma bu âşk nârına

Ki nâr-ı âşk demir derûnu yakar

Pek güçtür tahammül bu aşkın bârına

İlâhi âşk sevdâ-yı hâm’ı yıkar

 

İşte esrâr-ı hakikat bu b âbdır

İlm-i ledün hakikate sebakdır

İlm-i zâhir hakikate hicâbdır

Mekteb-i irfana gir, olma bakar

 

Mekteb-i irfândan almadan dersin

Mürşid eşiğine koymadan re’sin

Visâl-i Hakk’ı nasıl arzularsın

Sende varken bu benlikle bu vakar

 

Temizle kalbin at cümle sivâyı ,

Bir kâmile teslim et baş ve cân-ı

O demde görürsün vech-i Sübhân-ı

Mest eden lâhûtî bir koku kokar

 

Pîr âsitânesi nûr-i ziyâdır

Çerağı-şem’ası nûr-i ziyâdır

Şem’in pervânesi Abdal Ziya’dır

Nûr şem’inden feyz-i İlâhi akar

 

 

 

 

 

Gel ey gönül hoyrat hoyrat gezme bu fânî cihânı

Eğer Hak meclûbu isen özünde ara Mevlâ’yı

 

Özün bilmeyen anlamaz bu bir esrâr-ı Hüdâ’dır

Zâhid kenz-i irfanı bilmez, nasıl bilsin mânâyı

 

Âşinâ olmak dilersen âsitân-ı Hünkâr’a ser koy

Oku “aref “ dersin tâlim eyle âlem-ül-esmâyı

 

Uyansın gönül çerağın Hacı Bektâş çerağından

Derûnun nûr ile dolsun sil kalbden gayrı sevdâyı

 

Her sefine bu ummânda menzil alamaz Abdal Ziya

Bir deryâ-yı azimdir, gerçekler aşar bu deryâyı

 

 

 

 

 

 

Gel ey vaiz olma anut, Hüdâ’dan ihsan iste

Beyhûde feryâd eyleme tûti-misâl kafeste

 

Zâhir ilminle kendini âzâde sanma sakın

Îmânından şüphen var ki dilersin son nefeste

 

Var ledün ilmin ta’lim et melâmet râhına gir

Yalnız erkân-ı şeriat ile olma pâ-beste

 

Savm-u salâtla varılmaz bil dergâh-ı izzete

Terket kin ü garaz-ı ol hakikate dil-beste

 

Ey hocam gel sedd-i nutk et piş öyle bir kâmilde

Komasın sende senlik kîl ü kal’den ol vareste

 

Abdal Ziya’ya. dinsiz der cühelâlık edersin

Hamdülillah “beli” dedik biz tâ “Bezm-i Elest”te

 

 

 

 

 

 

Gel gönül bu vahdet âleminde olma bî-huzûr

Huzûr ile cemâl gör çalınmadan nefhâ-i sûr

 

Secde ettin Âdem’e İblis olup taeyleme

Kendi nefsin anla bil, bildiğine olma mağrur

 

Bildiğin bir esrârı kimseye izhâr eyleme

Hak’tan gayrı bilen yok, fâş eyleyen oldu menfur

 

Hak söyleyen Hak bilen, Hak’tır “ene-l-Hak” işiten

Hak’tır gören görünen Hak Hak’tan eyledi zuhur

 

Bir nazar kıl âleme “fesemme-vechullah”ı gör

Abdal Ziya bildiğin bilme budur hayr-el umûr

 

 

 

 

 

 

Gel mürşid pendini tut

Sonra nâ-çar kalırsın

Zehir bile verse yut

Sonra nâ-çar kalırsın

 

Çıkma mürşid sözünden

Ayrılma hiç izinden

Düşmeyesin gözünden

Sonra nâ-çar kalırsın

 

Mürşide ettirme âh

Budur Hakk’a doğru râh

Ettirir isen eyvâh

Sonra nâ-çar kalırsın

 

Mürşid kelâmın hakla

Gönül evinde sakla

Ser ver sırrını açma

Sonra nâ-çar kalırsın

 

Sanl mürşid destine

Niyâz et pîr postuna

Kem bakma Hak dostuna

Sonra nâ-çar kalırsın

Mürşid pendin bu sebak

Yandan görme doğru bak

Kurmasınlar bir tuzak

Sonra nâ-çar kalırsın

 

Düş mürşidin izine

Kanma münkir sözüne

Kurt düşürme özüne

Sonra nâ-çar kalırsın

 

Mürş iddir âl-i himmet

Kaçınma eyle hizmet

Budur hem farz hem sünnet

Sonra nâ-çar kalırsın

 

Mürşid gönlünü sarsma

Cihâna kulak asma

Mert ol aç elin, kısma

Sonra nâ-çar kalırsın

 

Mürşide et niyâzın

Gizleme hiçbir râzın

Doğru tartsın terâzin

Sonra nâ-çar kalırsın

 

Gönlün mürşidle olsun

Sofran mihmânla dolsun

Sakın riyâ olmasın

Sonra nâ-çar kalırsın

 

Mürşid gönlü bir konak

Mihmân olur orda Hak

Serden geç girmene bak

Sonra nâ-çar kalırsın

 

Mürşidi olmayanın

Mürşidi şeytan anın

Görmezsen Hak cemâlin

Sonra nâ-çar kalırsın

 

Abdal Ziya nutku kes

Yeter, anladı herkes

Nutkunda olma nekes

Sonra nâ-çar kalırsın

 

 

 

 

 

 

Gerçek cem’i âşıkların derdinin dermânıdır

Ten kaydın terk etmeyen âşık değil berrânîdir

 

Kanma bunların güler yüzüne ey dil-i âgâh

Açma mi’rac kapusun zira bunlar Mervânî’dir

 

Tâlib-i Hak geçer cân ile tenden olur üryân

Bunlar ki Cennet-i a’lâ’hûri gılmânîdir

 

Kutlu mübarek olsun bunlara Mi’râc-ün-Nebî

Tulûat-ı ilm-i ledün bunların irfanîdır

 

Abdal Ziya der, aldanmayın her ikrâr verene

Meydâna giren kimi Rahmâni, kimi şeytânîdir

 

 

 

 

 

 

Gerçekler ululardan haya eder

Nasihatlarını eylemez heder

Bilgi gurur inat değildir kader

Vallahi billâhi görürsün keder

 

Ârif ol neylersin benliği kini

Gözetle özünü tanı kendini

Gel boş yere üzme karşındakini

Vallahi billâhi görürsün keder

 

Şeriatta yoktur böyle bir esrar

Tarîkatta bine hizmet bir ikrâr

Uyup nefsine gel olma bî-karar

Vallahi billâhi görürsün keder

 

Âr edersen hakikate erersin

Erenler katında devrân edersin

Âr etmez isen gümâna düşersin

Vallahi billâhi görürsün keder

 

Abdal Ziya böyle görmüş hayâtı

Âşıklar da burda bulmuş necâtı

Sâkin ol gel olma demirden katı

Vallahi billâhi görürsün keder

 

 

 

 

Gerçeklerle gerçek olayım dersen

Kendi noksâgözet, elin görme

Kahr ile lûtf-u bir edeyim dersen

Kendi noksâgözet, elin görme

 

Mürşid pendini nakşeyle özüne

Kulak verme gayrilerin sözüne

Yâr u ağyâr bir görünsün gözüne

Kendi noksânın gözet, elin görme

 

Erenler yolunu daima izle

Riyâdan âri ol kalbin temizle

Gel sırrı faş etme cân içre gizle

Kendi noksâgözet, elin görme

 

Meydân-ı erenlerde riyâ olmaz

Gördüklerin bir hayâl, bâki kalmaz

Kimsenin âr’ı kimseden sorulmaz

Kendi noksâgözet, elin görme

 

Kâmil görür örter, bilir söylemez

Bu mânâyı her bir âlim çözemez

Nefsini bilmeyen Rabbin bilemez

Kendi noksânın gözet, elin görme

 

 

Abdal Ziya bu devrân gelip geçer

Her yaratık ecel şerbetin içer

Birgün Melekül-mevt seni de seçer

Kendi noksânın gözet, elin görme

 

 

 

 

 

 

Gerçeksen gemini salma engine

Gerçek esrârına pâyan bulunmaz

İncinme çalınır kara gönlüne

Gönül yarasına dermân bulunmaz

 

Âşıklara lâzım olan şehâmet

Gösterme efsâne ile kerâmet

İncitme bir gönül, etme nedâmet

Bil, senden yüce bir sultân bulunmaz

 

Nâzenin ikrân cümleye faik

Yolumuz hülyâya değildir lâyık

Sanma sakın her yolda var hakayık

Ali’ler çok, Şâh-ı Merdân bulunmaz

 

Tanınmaz oldu bu âlemde erler

Çıktı bir takım efsâne hünerler

Eblehlere sorsan ârifiz derler

Yalnız benden gedâ nâdan bulunmaz

 

Abdal Ziya bu âlemin kemteri

Sim ü zer efsânede yok hüneri

Hüseyin aşkına terketti ser-î

Hüseyin’den ulu cânân bulunmaz

 

 

 

 

Gevher-i Hak kelâm-ı mürşid gûşuna menkuş et

Gaflet etme sen de derya gibi cûş ü hurûş et

 

Ten tahtım seyr-ü sefer eyle durma ey âşık

Fenâ ender fenâ ol kervansarayın bir hoş et

 

Nefse uyup hâz duyma sen dünya alâyişinden

“El fakr-ü fahr-i” sırrında kendini abâ pûş et

 

Görme aybın kimsenin sen kendi hâline bak

Nefsine hâkim ol merd isen bu pendimi gûş et

 

Ber-murâd olmak ister isen ey âşık-ı billâh

“Ente mutu” sırrına vâkıf ol nefsini medhûş et

 

Bu fâni varlığın bir kâr eylemez Abdal Ziya

Yürü git gerçek bezminde vahdet cûr’asın nûş et

 

 

 

 

 

 

Gönül kadehinden şarâb-ı aşkı

İçmeyen kesrette vahdet bulamaz

Geç benlik hicabından olma şakî

Geçmeyen kesrette vahdet bulamaz

 

Ser koymazsan erenler erkânına

Feda etmezsen cân-ı cânânına

Pervasızca feleğin devrânına

Uçmayan kesrette vahdet bulamaz

 

Olma evlâd-ü ayâl mal düşkünü

Olursun sûret-i âlem şaşkını

Per aç vech-i yârin bölme aşkını

Açmayan kesrette vahdet bulamaz

 

Leyl-ü nehar Mecnûn gibi eyle zâr

Gönlünde kalmasın yârdan gayrı yâr

Varlığın saç savur, budur iyi kâr

Saçmayan kesrette vahdet bulamaz

 

Sevilen sevenden gayrı değildir

Gülün han gülden gayn değildir

Abdal Ziya Hak’dan ayrı değildir

Seçmeyen kesrette vahdet bulamaz

 

 

 

 

 

Gönül lûtf-u İlâhî, pertev-i nûr-efşândır

Gönül avn-i İlâhi, nazargâhı cânândır

 

Kalb-i müin, Allah’ın bir Beytü’l-muazzamı

Gönül feyz-i İlâhi, temâşâ-i cihandır

 

Kalb-i müin, Allah’ın nûr-i inâyet bâb-ı

Gönül zikr-i İlâhi, mdr’at-ı nümâyândır

 

Kalb-i müin, Allah’ın mülk-i kân-ı keremi

Gönül taht-ı İlâhi, “fakr ü fahri” ayândır

 

Kalb-i müin, Allah’ın gencîne-i irfanı

Gönül vehb-i İlâhi, Kâbe-i câvidandır

 

Kalb-i müin, Allah’ın kenz-i esrar mâhzeni

Gönül âşk-ı İlâhi, saltanat-ı Rahmân’dır

 

Kalb-i müin Tûr-i Sîna tecellî envârı

Gönül şem-i İlâhi, Abdal Ziya hayrandır

 

 

 

 

 

 

Gönül şehrinin sultânına varsam

Dîvânına kabûl eder mi dersin

Hâk-i pâyine yüz sürüp yalvarsam

Bu hâk-i sârine acır mı dersin

 

Pek perîşânım ey sâhib-i kudret

Bu âciz gedâna eyle mürüvvet

Cürm ü günâhım çok, dilerim himmet

Sâye-i bezmine alır mı dersin

 

Cemâlinin meftûnuyum ey şahım

Yoktur senden gayrı bir secde-gâhım

Her iki cihânda sensin penâhım

Âşık vech-i yâre doyar mı dersin

 

Feyz-i nazar kıl senin kurbânenem

Sen Hak’sın ben bende-i fermanenem

Rahmeyle hâlime, bir divânenem

Bu nâr-ı firkatte koyar mı dersin

 

Şimdi buldum sonsuz zevk-u safayı

Bir eyledim safa ile cefayı

Bu miskin bî-çâre Abdal Ziya’yı

Ali katarına katar mı dersin

 

 

 

 

 

Gönülden yol gider diyâr-ı aşka

Her gönülün devrânı başka başka

Diyâr-ı aşktan ben ayrılmam hâşâ

Her Kanber’in kervânı başka başka

 

Nüsha-i kübrâ’dır bil zât-ı Ali

Şâh-ı Sultân mükerremdir ol velî

Aşkıyla olmuşum divâne deli

Her âşıkın seyrânı başka başka

 

Ne cennet dilerim ne hûri Rıdvân

Cihânda maksûdum cemâl-i cânân

Şensin destegîrim Yâ Şâh-ı Merdân

Her kişinin yârânı başka başka

 

Şâhım, Abdal Ziya bir bî-çâredir

Şem’inde aşkla yanan pervânedir

Mecnûn olmuş bilmez ki divânedir

Her Mecnûn’un hayrânı başka başka

 

 

 

 

 

 

Gördüğün yolun ulviyyeti çoktur

Yaraşmaz kibr-ü kin, tama’ girene

Bu yolda nifâk, yalan, riyâ yoktur

Meyl-i dünya haram, meydân görene

 

Meydân alıkoymaz seni işinden

Daim sakın, yeme nâ-merd aşından

Merd ol ayrılma hiç merdlik peşinden

Meydân görüp bilenedir köre ne

 

Buhûl, hased olanda olmaz refâ

Hâris olur cihânla eyler nizâ

Aşktan kâm almamış hayvandır hazâ

Âşk olsun dokuzu kalpten sürene

 

Ulvî makamda bu dokuz bulunmaz

Varsa gemisi deryâya salınmaz

Biri olsa bile menzil alınmaz

Makam-ı ulviyyet Hak’tan erene

 

Abdal Ziya bir miskin bî-çâredir

Hamd-U sena bunlardan azadedir

Kim ne derse desin bir divânedir

Cân-ı da fedâ ezelden verene

 

Güzel Şâhım, dosta düşmana dost eyle sen beni

Himmet eyleyüp nûrunla sermest eyle sen beni

Zerrâk dilinden kurtarıp bâ-best eyle sen beni

 

Gönlüm nâr eyledi nâr-ı zerrâk meded Yâ Ali

Âşkınla yanmışım, nâre hâcet mi var Yâ Velî

 

Ehl-i hakikat “Bezm-i Elest”de terki terk etmiş

Ehli harâbât olup cemâlullahı zevk etmiş

Ehli zerrâk ise âşıklara zehr-i zerk etmiş

 

Gönlüm nâr eyledi nâr-ı zerrâk meded Yâ Ali

Aşkınla yanmışım, nâre hâcet mi var Yâ Velî

 

Ehl-i fesat bırakmadı îtikad âşıkânda

Kem sözlerle bırakmadı kanâat muhibbânda

Yolsuz zerrâk bırakmadı sadâkat sâdıkanda

 

Gönlüm nâr eyledi nâr-ı zerrâk meded Yâ Ali

Aşkınla yanmışım, nâre hâcet mi var Yâ Velî

 

Abdal Ziya’ya taeden derde dûçâr olmasın

Dilerim bâr-i Hûda’dan gayriye bâr olmasın

Kurtulup zerrâk bed-gümândan, ehl-i nâr olmasın

 

Gönlüm nâr eyledi nâr-ı zerrâk meded Yâ Ali

Aşkınla yanmışım, nâre hâcet mi var Yâ Velî

 

 

 

 

Güzellikte yok bir eşin

Kendini sevdirmek işin

Kim bırakır senin peşin

Cihan sana cân verici

 

Varıp gideyim bir er’e

Günüm geçmesin âvâre

Gönül vermişim ne çâre

Cihân sana cân verici

 

Erenlere bende oldum

O demde âşk ile doldum

Cân-ı koyup seni buldum

Cihân sana cân verici

 

Çün bu cânım sana kurbân

Varlığım yok oldu hemân

Aranmaz bu derde dermân

Cihân sana cân verici

 

Yokluk derdimin dermânı

Gönlümün sensin mihmânı

Neyleyim gayrı seyrânı

Cihân sana cân verici

 

İkilikten bire ermek

Canını cânâna vermek

Ölmezden evveldir ölmek

Cihân sana can verici

 

Abdal Ziya Hak’tır sözün

Hakk’ı görür daim gözün

Ayırmazsan Hak’tan özün

Cihân sana cân verici

 

 

 

 

 

 

Gel aldanma ârif ol, bu fanînin yoktur bekası

Bu bir zıll-ü hayâldir sanma bâkî kalır bir devlet

 

Gönül verme beş-on günlük tantanalı âlâyişe

Gözler kapandıkta o saltanatın olur bir zillet

 

Nûr-i hakikate göz aç rehâ o nûr-i ziyâdır

Ko saltanatı bil “fakr-u fahr-i” kemâl-i fazilet

 

Gerçek vermedi kıymet kâinatın bir zerresine

Kahr-ı lûtf-u bir eyleyip oldu sâhib-i adâlet

 

Gerçekçesine cân feda eyler isen Abdal Ziya

Hak mahrum koymaz elbette ihsân eder bir menzilet

 

 

 

 

 

 

Hâcet kalmadı hâlimi beyâna

Gülmezsem kızar, gülsem azar gider

Küssem, küstahlık saçar her bir yana

Cemâl ister, celâlden kaçar gider

 

Dost celâl cemâli bir etmek gerek

Yâr zehr-i bal şerbettir içmek gerek

Dağ taş, dere tepeyi geçmek gerek

Çün sel gelir ırmaklar taşar gider

 

Taşmadan yâr ile yâr olmadınsa

Gaflet uykusundan uyanmadınsa

Bunca yıl yârini anlamadınsa

Heyhât sana nâdan da şaşar gider

 

Vahdet şarâbın yâr elinden içen

Münkire uyup da yârinden geçen

Elinle ektiğin elinle biçen

Ağlamaz başına derd açar gider

 

Vahdetle sürülür kırkların demi

Vahdetle uyanır erenler cemi

Vahdetle uzun yola çıkan gemi

Şüphesiz yedi ummân aşar gider

 

 

Kırklar dem-i devrânıdır bu devrân

Pîr eteğin tutanlar oldu hayrân

Fedâ-yı cân edip olanlar kurbân

Kıldan ince sırât-ı basar gider

 

Abdal Ziya miskin, gedâ bir kemter

Dosta taeden olur kelbten beter

“Hümeze” tin sûresin oku yeter

Bir gün bu fırsat elden uçar gider

 

 

 

 

 

 

Hak aşkıyla koyun güden bir çoban

Kıraç yerlerde hiç koyun güder mi

Çalıda kuş, vîrânelerde baykuş,

Gül dalında bülbül gibi öter mi

 

Dü-cihân gül Muhammed, bülbül Ali

Hasan Hüseyn kâinatın serveri

Aşklarıyla oldum dîvâne deli

Aşık-ı şeydânın nârı söner mi

 

Âşıkı yâr katarına katsalar

Yedi iklim dört köşede gütseler

Mansûr gibi Hak darına çekseler

Hiç bu âşık ikrârmdan döner mi

 

Katılanlar Şâh Hüseyn sürüsüne

Tenleri sığmaz oldu derisine

Karşı koydular adüvv çerisine

Bu âşık yâr üstüne yâr sever mi

 

Bu yol Hak Muhammed Ali yoludur

Esrâr-ı hakikat ile doludur

Abdal Ziya güden Hakk’ın kuludur

Aşık-ı billâh güdenden bezer mi

 

 

  

 

Hak cemâlin görmeye, âyine-i insana bak

Ârif isen sen seni bil gör mâh-ı tâbâna bak

 

Nûr-i tecellâ-yı aşktan zâhir oldu ol vücûd

Vücûd-u zerren ayan içün bahr-i ummâna bak

 

Hakk’ın nûrundan cümle eşya tecelli eyledi

Uyan gafletten aç gözün, ol ulu devrâna bak

 

Min-küll-il-vücûh âşikâr etmiş Hüdâ kendini

Yetmez mi bu bürhân sana, gördüğün seyrâna bak

 

Bu âlemde yâr yüzün görmeyen yarın göremez

Kanma ağyâre nûr-i Hak’la dolmuş cihâna bak

 

Hak yüzü nihân değil, andan ayân bir nesne yok

Delil “semme vechullah”, aç âyât-ı Kur’ân’a bak

 

Gezdim cihânı cânândan gayrı bir cân görmedim

Abdal Ziya ser-mest olup cemâl-i cânâna bak

 

 

 

 

 

 

Hak cümle esrarını insanda belirtmiş

Vech-i Rahman Âdemdir Furkan’da belirtmiş

 

Deryâ-yı Hak’dan var oldu vücûd-i Âdem

Ki zerre-i Âdemi cihanda belirtmiş

 

Muhammed-Ali Hak nûrunun tecellâsı

Münâvebe ile ârifanda belirtmiş

 

Yâr Vech-in burda görmeyen yarın göremez

Bu bir emr-i İlâhi, Kur’ân’da belirtmiş

 

Abdal Ziya görmek dilersen Hak cemâlin

Nazar kıl vech-i insana, anda belirtmiş

 

 

 

 

 

 

Hak yola girdin kaim ol, bul hidayet er’sen sen

Hacı Bektâş gibi yetmiş üç’ü bir et er’sen sen

 

Gafletten uyan ehl-i tecrit ol, bil bul aslım

Dü-cihânda zerre kalma bul saadet er’sen sen

 

Mtilk-i fenada fena bulmaz gerçek olan erler

Sivâyı terket eyle gerçeğe hizmet er’sen sen

 

Çıkar gönülden kuyûdât-ı mihmân eyle zât’ı

Fenâ mülkünden beri ol, bul reşâdet er’sen sen

 

Görünen bu mükevvenât Hakk’ın tecellisidir

Tecellîden âgâh ol şendedir kudret er’sen sen

 

Beka-yı zât-ı mutlaksın fani olan ekvandır

Bil ki zâtındadır mânâ-yı ulviyyet er’sen sen

 

Bu sözler senden değil, tecellidir Abdal Ziya

Arama mezheb-ü dîn eyle fütüvvet er’sen sen

 

 

 

 

 

 

Hak yoluna serden geçip girenler

Gönülde ara bul Hakk’ı dediler

Hakk’ı vâhid halkta ayân görenler

Gönülde ara bul Hakk’ı dediler

 

Zât-ı tecelliye terkeden vârın

Nâm-ı hem nişânı kalmaz ağyârın

Her zerrede görür vech-ini yârin

Gönülde ara bul Hakk’ı dediler

 

Ârif olanların aşktır burağı

Her an uyanıktır gönül çerağı

Gönül arşı Rahmân Hakk’ın durağı

Gönülde ara bul Hakk’ı dediler

 

“İsm-i âzam” sırrı zikr-i Ali’dir

Abdal Ziya eşiğinin kuludur

“Ehl-i Beyt”in yolu gönül yoludur

Gönülde ara bul Hakk’ı dediler

 

 

 

 

 

 

Hakikatin zübdesiyiz

Ali kulu derler bize

Âl-i abâ bendesiyiz

Ali kulu derler bize

 

Cihânın sultânı Ali

Cemâlidir zât-ı celî

Zikrimiz hep seyenceli

Ali kulu derler bize

 

Zâhir-bâtın, evvel-âhir

Ali külli şey’in kadîr

Şerîatte olduk tâhir

Ali kulu derler bize

 

Ali’dir bâtın olan râh

Oldur cümleye secde-gâh

Tarîkatte olduk agâh

Ali kulu derler bize

 

Oniki İmâm kuluyuz

Has bahçenin biz gülüyüz

Marifetin bülbülüyüz

Ali kulu derler bize

 

Ali’yle yâr olan kişi

Kalbinden siler teşvişi

Hakikattir cümle işi

Ali kulu derler bize

 

Abdal Ziya aç meydânı

Sürülsün kırklar erkânı

Saki, sun geldi zamânı

Ali kulu derler bize

 

 

 

 

 

 

Hakk’a vuslat dilersen, gönül verme yabana

Çünkü Hak şendedir, sen nerdesin bir sorsana

 

Aldanma nefsin âlâyişine gel kıl hâzer

Uyan gafletten seyrin olsun hakikat-nümâ

 

Bilmeyen “aref ’ dersin, Hakk’ı idrâk eylemez

Bu sim bahşetti bize Muhammed Mustafa

 

Geç dünya emelinden gönlün arıt kederden

Dü-cihân şefi’in olsun Aliyye’l-Mürteza

 

Bezm-i celî’de âşk şarâbın kim ki tatmadı

Sâki-i sâgardan olmaz derdine bir devâ

 

Soyun varlığından derûnun olsun mücellâ

Muinindir Hazret-i Hünkâr ey Abdal Ziya

 

 

 

 

 

 

Hakk’ın cemâli sende, kemâli de sendedir

Aşık-ı billâh olan aşkullâha bendedir

 

Bende olan faş etmez hakikat esrârını

Hazîne-i esrâr-ı İlâhi o tendedir

 

Vücûd-u gerçektir zât-ı Hakk’a mutlak nişan

Sırrullâha vâkıf olan vahdet cem’indedir

 

Cümle gerçekler sim sır eder sır içinde

Ser verir sır vermez, zât-ı Hakk’ın demindedir

 

Zâhirin ayrı değildir, bâtının aynıdır

Evvel, âhir, zâhirin esrarı bâtındadır

 

Hak’tır senden görünen çün Hak’tan gayrı yok

Hak mir’âtısın Hak da senin mir’âtındadır

 

Bütün varlık esrar-ı zât-ı Hak Abdal Ziya

Tecelliyât-ı sırr-ı İlâhi zâtmdadır

 

 

 

 

 

 

Hamdülillah ayân oldu sırr-ı nihânım bu gece

Nûr-u esrâr-ı İlâhi oldu bürhânım bu gece

Ref oldu cümle hicablar mest ü hayrânım bu gece

Lebbeyk lebbeyk diye nûr-feşândır dehânım bu gece

 

Soyundum mâ-sivâdan bî-riyâ üryânım bu gece

Kurbân sana bu cân sultânım bu gece, ah bu gece

 

Viran gönül mülkümü kereminle âbâd eyledin

Nâ-çîz aşkımı fazl-ı ihsânınla müzdâd eyledin

İçirip cur’a-yı aşkı gussadan âzâd eyledin

Lûtfunla Abdal Ziya’yı mesrûrül-fuad eyledin

 

Soyundum mâ-sivâdan bî-riyâ üryânım bu gece

Kurbân sana bu cân sultânım bu gece, ah bu gece

 

 

 

 

 

 

Hamdülillah bende oldum Haydar-ı Kerrâr’a ben

Gördüm Hak cemâlin belî dedim ol ser-dâra ben

 

Zâhid Hak dîdârını görecekmiş cennette

Sabrım tükendi burda ulaştım ol dîdâre ben

 

Nâ-ehl-e âlem içre Hak vech-in mestûr eylemiş

Ehl-e izhâr etmiş vardım ol tecelli-zâre ben

 

Gafil idrâk eylemez her zerre Hak ile kaim

Bî-basardır, nesin yalvarayım ol settâr’e ben

 

Çün kâinat Abdal Ziya zât-ı yâr ile mevsûf

Nâr-ı aşkla yandım yakıldım ol vech-i yâre ben

 

 

 

 

 

 

Harâbât ehline hayat vermiş vîrâneler

Hiçbir ferde hayat vermemiştir kâşâneler

 

Harâbât’a sorma keyfiyetin arz edemez

Bu esrân nihân eylemiştir hizâneler

 

Sekahüm şarâbın vahdet bezminde nûş eden

Olur bî-hûş çün ana refiktir mestâneler

 

Âşk oduna yanan bu esrâra vâkıf olan

Bilir nakledemez, numûnedir pervâneler

 

Ey âşık hass-ül-hass iken gel sen olma taklîd

İşte meydân, işte erkân, işte cemhâneler

 

Müşkülün nedir ki gayriden esrâr sorarsın

Var cemhânede sor, nene gerek demhâneler

 

Nâr-ı aşkla yanıp dîvâne ol Abdal Ziya

Huzûr-ı Pîr’de murâda ermiş dîvâneler

 

 

 

 

 

 

Harmanım savurdu Hünkâr’ın yeli

Tâ “Bezm-i Elest”de demişiz belî

Şâhidim Muhammed, kefilim Ali

İkrâra geldim ey gerçekler gülü

 

Cem’ oldu erenler sürüldü demler

Fetholdu hayırlar, defoldu şerler

 

Çekildi tekbirler tığlandı kurbân

Okundu tercüman kuruldu kazan

Uyandı çerağlar açıldı meydân

Bâ-safa devrâna oturdu yâran

 

Cem’ oldu erenler sürüldü demler

Fetholdu hayırlar, defoldu şerler

 

Adabla edildi namazlar edâ

Cümlenin hem câm cânâna fedâ

İşte bu yoldadır esrâr-ı Hüdâ

Ayrılmaz bu cemde bay ile gedâ

 

Cem’ oldu erenler sürüldü demler

Fetholdu hayırlar, defoldu şerler

 

 

Postlara oturdu meclis-i ârâ

Teveccüh ederler cemâl-i yâra

Çektiler fakiri meydân-ı dara

And içip ikrâeyledim sârâ

 

Cem’ oldu erenler sürüldü demler

Fetholdu hayırlar, defoldu şerler

 

Mürşidim Muhammed, sahib-i ebrâr

Rehberim Hazret-i Haydar-ı Kerrâr

Nasibim vermeğe verdiler karar

El dil bel bağlanıp çözüldü esrâr

 

Cem’oldu erenler sürüldü demler

Fetholdu hayırlar, defoldu şerler

 

Boynuma doladı Tığ-bendi rehber

“Yâ miftahül-ebvâb” dedi ol güher

Dört kapı selâmın verdi bâ-hüner

Çekildi gülbanglar, inledi heryer

 

Cem’ oldu erenler sürüldü demler

Fetholdu hayırlar, defoldu şerler

 

Varınca meydâna eyledik niyâz

Rehberim okudu âyâtı feyyâz

Mi’râca o demde ettikdi pervâz

Hak ile konuştuk nice binbir râz

 

Cem’ oldu erenler sürüldü demler

Fetholdu hayırlar, defoldu şerler

 

Emr-i Hak Âdem’e sücûdu ettim

Varlıktan soyunup benliği attım

Kesrette, deryâ-yı vahdete battım

“Vemâ erselnâke” sırrına yettim

 

Cem’ oldu erenler sürüldü demler

Fetholdu hayırlar, defoldu şerler

 

El el’e el-Hakk’a verûben uçtum

Sırât-ı müstakim köprüsün geçtim

Şarâb-ı kevserden bir dolu içtim

Hak ile nâ-Hakk’ı o demde seçtim

 

Cem’ oldu erenler sürüldü demler

Fetholdu hayırlar, defoldu şerler

 

Mi’râcım kutladı ezcümle pîran

Yeniden eyledim tecdîd-i îmân

Bu Abdal Ziya’ ya ettiler ihsan

Pîrim Hacı Bektâş göründü ayan

 

 

 

 

 

 

Hayâlinden gayrı yok dîde-i giryân içinde

Ey Hüseynî Hakk’a vâsıl oldun al kan içinde

 

Düştü âteş-i firakın sîne-i sûzânıma

Seng-i sînem çâk oldu âteş-i sûzân içinde

 

Devr-i âlem halimde eser-i tâkat koymadı

Göçüp gitti bunca nârı kaldı bu cân içinde

 

Oldum bir deli-dîvâne Hak bana olsun muin

Terâzî-i adâlet kalmadı bu cihân içinde

 

Abdal Ziya gönül âlemin kime şerh eylesin

Cümle yârân bunaldı bu nâr-ı hicrân içinde

 

 

 

 

 

 

Her an açıktır erenler kapısı

Riyâsız aşıklar alır murâdın

Erden yayılır hakikat kokusu

Riyâsız aşıklar alır muradın

 

Ehl-i hakikat sohbetine varan

Kerem kuşağını beline saran

Ser verir sır vermez huzûrda duran

Riyasız aşıklar alır murâdın

 

Sahib-i hakikat mestâne olur

Aradığın kendi özünde bulur

Bu menzilde cân-u cânân bir durur

Riyâsız aşıklar alır murâdın

 

Dâr-ı Pîr’e yüz süren mahrum kalmaz

Has bahçesinde açan güller solmaz

Himmeti ganîdir keremsiz olmaz

Riyâsız aşıklar alır murâdın

 

Gerçekçesine verenler ikrârın

Soyunur varlıktan terk eder ârın

Abdal Ziya hâdimidir bunların

Riyasız aşıklar alır murâdın

 

 

 

 

 

Her seherde aşkla menzilim seyrân ederken

Ki devrânım bir nûr-u mücellâya dayandı

 

Nidâ-i erci-i sem’ime dolup girerken

Ki hasreti hicrân yârin nuruna boyandı

 

Bu gönül suvar olmuşken kal’a-i bekaya

Bir müddet için sed çekildi ahd-u vefaya

 

Zira muhibban düştü hengame-i vegaya

Seven sevmeyen gafiller uykudan uyandı

 

Abdal Ziya’yi mest etti kurbü Hüdayı âşk

Meyli dünya etmeyip buldu cavidan-ı âşk

 

 

 

 

 

 

Her yolcuyu kabûl etmez bu katâr

Çünkü bu yol bu diyarın değildir

Zâhid emvalini satmaz bu aktar

Bâtın kârı senin kârın değildir

 

Âşıkın dileği dîdar-ı Hak’tır

Zâhid dileği cennet’le Burak’dır

Varacağımız yer kara topraktır

Bâtın vârı senin vârın değildir

 

Düstur almazsan kendi dârından

Kurtulamazsın ikilik bârından

Menzile varılmaz el diyârından

Bâtın dârı senin dârın değildir

 

Riyâ ile yaşanmaz bu diyârda

Kendini bulursun divân-ı dârda

Sorarlar: İşin ne senin bu şârda

Bâtın şârı senin şârın değildir

 

Abdal Ziya hâdimdir bu katarda

Zühd ile zâhid kendin görür var’da

Senin varlığın geçmez bu hisârda

Bâtın sârı senin sârin değildir

 

 

 

 

Herşey bir sıfatla mevsûf âlemde

Her sıfattan geçip geldim bu âne

Devrim tamam oldu erdim Adem’e

Sevinmiştim buldum diye bir hâne

 

Ettiler bir süflî zevki bahane

Attılar bu cânsız teni zindâne

Kaldı bu işimiz hükm-ü fermâne

Hükmüm idam, menfî geldim cihâne

 

Yeniden göründü devrân fezâsı

Sardılar nice bir hamam bohçası

Ziyaret eyledi genci, kocası

Hoş geldin sen de bu kahpe mekâne

 

Bu yüzsüz avratta yoktur bir emsâl

Cümlesi yalandır verdiği nevâl

Karun eyler seni, sonu bil hayâl

Ne çare girdik biz de bu seyrâne

 

Her seyrân bana bir düğüm bağladı

Gönlümü bu cadı avrât dağladı

Bu halime insan olan ağladı

Çok sefer gidip geldim bu yâbâne

 

Bu cadıdan kimse görmemiş vefa

Gönlünü kaptıran çok çeker cefâ

Şekli, insan gelip gider zürafa

Nâ-dandır tutulan bil bu ceryâne

 

Bu yollar ki oldu cümlesi beyân

Gaflet uykusundan gel artık uyan

Bu âlem bir cisim Hak rûh-i revân

Al-i Nebî derler, gir bu devrâne

 

Abdal Ziya üç ile beşi seçti

Oniki ırmağın hamrinden içti

Hamdülillah yaban çöllerin geçti

Dahil oldu asıl olan kervâne

 

 

 

 

 

 

Hiç kimse sırrına vâkıf olamaz

Hak bilip ol şâh’a kul olmayınca

Her şâh olan Şâh-ı Merdân olamaz

Şâhlar şâhıa vuslat bulmayınca

 

Sanma uzak, senden sana yakını

Ârif ol eline al berâtını

Bilemezsin özündeki zâtını

Erkânla âşk bahrine dalmayınca

 

Bir âşık yanmadan aşkın nârına

Sevilse de koymazlar şâh yurduna

Kimseler inanmaz onun ahdına

Aşktan benzi sararıp solmayınca

 

Münkirse âşık bu yola giremez

Bam telini düzenleyip geremez

Kırk yıl koşar durur meydân göremez

Rehber gönlüne ziyâ dolmayınca

 

Mecnûn gezer aklı fikri dostunda

Hünkâr fermânı olsa da destinde

Abdal Ziya oturamaz postunda

Mürşid nazarından kâm almayınca

 

 

 

 

Himmet-i velîler hidâyetindir Yâ Hüseyin

Bu dinin bekası şehâdetindir Yâ Hüseyin

 

Dü-cihânda gam çekmez bezmine vâkıf olanlar

Çün bendelerine beşâretindir Yâ Hüseyin

 

Bunca yârânınla pervâz ettin arş-ı Rahman’a

Şüphesiz ki feyz-i kerametindir Yâ Hüseyin

 

Yetmiş iki şâh-ı şehîdin sensin reh-nümâsı

Şân-ı şerefleri inâyetindir Yâ Hüseyin

 

Senin şanına nazil oldu “âyât-ı sakahüm”

Ol şarab-ı kevser sahâvetindir Yâ Hüseyin

 

Âciz ve hem bîkes kulların gözler fahâmetin

Kurtaracak senin şefaatindir Yâ Hüseyin

 

Ki cân-u dil Abdal Ziya bağlı bir kuldur sana

Râhında cân vermek saâdetimdir Yâ Hüseyin

 

 

 

 

 

 

Horasan’dan gelen diyâr-ı Rûm’a

İmâm nesli Bektâş-ı Velî’dir bu

Urum erleri ağ çekti yoluna

Basıp geçer, kudret-i Ali’dir bu

 

Cümleyi ikaz etti Fâtıma nur

Bir güvercin var yurtta eşsiz durur

Gözcü gördü de etmediler fütur

İmâm nesli Bektâş-ı Velî’dir bu

 

Haber gönderdi urum erlerine

Gelmedi hiç biri davet yerine

Yedd-i kudretini sundu birine

Basıp geçer, kudret-i Ali’dir bu

 

Yed tutarken gördüm yeşil enveri

Verdiğim ikrârdan dönmezem geri

Taptuk der sensin velîler serveri

İmâm nesli Bektâş-ı Velî’dir bu

 

Uyanmaz oldu bâtın çerağları

Zulmet içinde kaldı bucakları

Kim bu er kişi durdu dimağları

Basıp geçer, kudret-i Ali’dir bu

 

 

 

 

 

Kabûl oldu erenlerin dileği

Şâhit geldi bahr-i ummân semeği

Bu gelen er mutlak dinin direği

İmâm nesli Bektâş-ı Velî’dir bu

 

Üçler beşler kırklar ettiler akın

Hünkâr otağına olunca yakın

Tedbîr-i elden koymayalım sakın

Basıp geçer, kudret-i Ali’dir bu

 

Bu kerâmet Şâh-ı velâyet işi

Bu gelen âşikâr kırkların başı

Yürüttü duvarı bile beş taşı

İmâm nesli Bektâş-ı Velî’dir bu

 

Abdal Ziya düştü imâmlar peşine

İmâmlar tâcını koydu başına

Bu gün bastı elliyedi yaşma

Basıp geçer, kudret-i Ali’dir bu

 

 

 

 

 

 

İki cihânda sâkî-i kevser Haydar-ı Kerrâr

Rahm-i mâderde binbir kelâm etti perverdigâr

Velâyet kudretiyle dinimiz oldu âşikâr

Kavm-i Süfyânî’leri seyfiyle eyledi tîmâr

 

Ki Ali’dir ol velî, velâyet bâbında serdar

“Lâ fetâ illâ Ali, Lâ seyfe illâ Zülfekâr”

 

Dîn-i Muhammedi’yem, râhımdır esrâr-ı Ali

Hakikat mâdenidir hem velîler’in ekmeli

Kıyamette şefaat dileriz sizden ey velî

Velâyet’ine belî demeyen buldu esfeli

 

Ki Ali’dir ol velî, velâyet babında serdar

“Lâ fetâ illâ Ali, Lâ seyfe illâ Zülfekâr”

 

Evvel vâris-i Nebevi Şâh-ı Merdân sırr-ı Hüdâ

Bir sefer dönüşünde arâm etti Kerbelâ’da

Hüseyn’im bu belâda susuz ede cânın fedâ

Hüccetle eyleyecek o gürûh-ı Hak’tan cüdâ

 

Ki Ali’dir ol velî, velâyet bâbında serdar

“Lâ fetâ illâ Ali, Lâ seyfe illâ Zülfekâr”

 

 

 

İmâm-ı ma’sûmâne kıydı ol bağrı taş haset

Ey Yezîd, etbâ’ğına lâet ceddine de lâet

Abdal Ziya bunlarda yoktur bir zerre merhamet

Müslümanım der hâşâ bunlar ki küffârdan eşedd

 

Ki Ali’dir ol velî, velâyet bâbında serdar

“Lâ fetâ illâ Ali, Lâ seyfe illâ Zülfekâr”

 

 

İkrâr veren hakikî er celîdir

Ezkârı gece gün seyencelidir

Gözünden akan yaş aşkın selidir

 

Mutlak Ali Hak’tır mürşid Ali’dir

Ol Şâh-ı Merdân Bektâş-ı Velî’dir

 

Ey cân böyle değilse ikrâr demin

Bî-cânsın, almışlar nasîbin senin

Ayrılmamış münkir teninden tenin

 

Mutlak Ali Hak’tır mürşid Ali’dir

Ol Şâh-ı Merdân Bektâş-ı Velî’dir

 

Hak Muhammed Ali’yi bir görmeyen

Bir ere ikrâr verüp cân vermeyen

Düşkündür mürşidini Hak bilmeyen

 

Mutlak Ali Hak’tır mürşid Ali’dir

Ol Şâh-ı Merdân Bektâş-ı Velî’dir

 

Abdal Ziya cihân Hak’la serteser

Her kişi taptığından verir haber

Kim kimin Rabbiyse sana ne keder

 

Mutlak Ali Hak’tır mürşid Ali’dir

Ol Şâh-ı Merdân Bektâş-ı Velî’dir

 

 

 

 

 

İkrâr verip de varlıkda kalan irşâd olmamış

Sâcid olmayanlar iblis gibi dil-şâd olmamış

 

Hakk’a isnad edenin her amacı lâet olmuş

Bir dem olsun Yezîd emsâl rahmetle yâd olmamış

 

Tek bir gönül yıkma sen, gönül mir’at-ı Hüdâ’dır

Yıkılan gönüller tâmir ile âbâd olmamış

 

Edeb-erkân ile hilkat düzelir, yok edilmez

Ne tedbir alınsa çaresiz çün bih-zâd olmamış

 

Hoş nazar kıl kimseye gönül koyma Abdal Ziya

Ne incit ne de incin, incinen cevâd olmamış

 

 

 

 

 

 

İkrâr vermişiz sırr-ı sır edelim

Sırr-ı sır edene Ali’dir sırdaş

Gördüğünü ört duyduğun söyleme

Ser ver sır verme, olma zehr-i kallâş

 

Gel varalım pîr evine ey kardaş

Hân-kahı Pirim’de olalım ferrâş

Toprağı taşı olsun bize yoldaş

Nice esrâr sır etti Hacı Bektâş

 

Esrâr-ı İlâhî vahdet demidir

Meydân-ı erenler bu dem cemidir

Ahd-ü peymân bu esrârın gem’idir

Gözün aç, sırr-ı sır et, olma huffaş

 

Uyma sen riyâ-kârların sözüne

Îmânın varsa sor kendi özüne

Nakkaş ol nakşet Hakk’ı kalp gözüne

Sırr-ı sır eden, gerçek oldu nakkaş

 

Melâmet tâcı ayân oldu serde

Zevk-i çok, dermân neylerim bu derde

Abdal Ziya dönme artık bu yurda

Sırr-ı sır eyle, sırrınla ol hâldaş

 

 

 

 

 

İkrarını inkâr eyleyen nâ-merd

İblîs’tir dîvândan defolup gitsin

Divân-ı Ali’den her yüz çeviren

Esfeldir bu cemden defolup gitsin

 

Bu cem merd-i meydân sâdıkan işi

Kalbinde kalmamış hiç bir teşvişi

Ahd-ü peymânesin bozan ol kişi

Kezzâbdır, meclisten defolup gitsin

 

Mecliste yaşamaz mel’un Emevî

Gönülden yıkılmış Allah’ın evi

Nefs-i emmârenin olmuştur devi

Hakk’ın huzurundan defolup gitsin

 

Huzûr-u Pîr’de cân fedâ etmeyen

Mürşid pendini hem cândan tutmayan

Abdal Ziya, doğru yoldan gitmeyen

Düşkündür, bu yoldan defolup gitsin

 

 

 

 

 

 

Kâinâtın bünyâdını sorarsan

Evvel âhir Hakk Muhammed Ali’dir

İki cihân envârını sorarsan

Evvel âhir Hakk Muhammed Ali’dir

 

Sûre-i Nûr Allah’ın kelâmıdır

Görünen varlık nûr-i celâlidir

Her zerrede âşikâr cemâlidir

Evvel âhir Hakk Muhammed Ali’dir

 

Nûr-i vâhiddir Hakk Muhammed Ali

Nahn-ü kasemnâ’da demişiz belî

Ezkârımız oldu hep seyenceli

Evvel âhir Hakk Muhammed Ali’dir

 

“Kün” lâfziyle vâr oldu cümle âlem

Dört anâsırdan yaratıldı Âdem

Dem bu dem, yok bu demden gayrı bir dem

Evvel âhir Hakk Muhammed Ali’dir

 

Mevcûdat nûr-i yâr’la buldu necât

Şems ü kamerle nurlandı semâvât

Hava ile mâ, arz’a verdi hayat

Evvel âhir Hakk Muhammed Ali’dir

 

Bu nûr Ademde zuhûr etti ayân

Cümle Nebîlerde oldu nümâyân

Dört kitap künhünü eyledi beyân

Evvel âhir Hakk Muhammed Ali’dir

 

Resûl-i Ekrem Hakk’ın bir esrârı

Ali Keremullâh cihân serdârı

Abdal Ziya ın îmân ile ikrârı

Evvel âhir Hakk Muhammed Ali’dir

 

 

 

 

 

 

Kal’â-i bedende yok gayrı bir yâr

Cân içinde cânânsm Hacı Bektâş

Altı yüz altmış altı damar içre

Devrân eyleyen kansın Hacı Bektâş

 

Devrân eder gezersin her gönülde

Pâk olur gönüller umman gölünde

Türlü hikmet var yeşil enverinde

Dertlilere dermânsm Hacı Bektâş

 

Deryalar emrine âmâde her an

Sefine-i Hind-i de ettin ayan

Âşık, sâdık hem muhib oldu beyân

Gönüllerde mihmânsın Hacı Bektâş

 

Kadîmî sultânsın rû-yi zemînde

Kırklar meydânında, irfan cem’inde

Emre Taptuk dedi ekmel deminde

Bahr-i berde bürhânsın Hacı Bektâş

 

Bu makam beka-billâh makamıdır

Merd-i meydân gerçekler seyrânıdır

Abdal Ziya Pîr’inin hayrânıdır

Şeş-cihet nümâyânsın Hacı Bektâş

 

 

 

 

Kaldır ikilik dâvasını kardaş

Her cihet bir nûr Muhammed’le Ali

Gelin yollarına olalım yoldaş

Dü-cihân mâmur Muhammed’le Ali

 

İkilikte kalan berzâha düşer

Birlikten ayrılmaz merd olan beşer

Hünkâr kazanında bir cân ki pişer

Onlara mansûr Muhammed’le Ali

 

İkilik, Yezîd Mervan’a yakışır

Yek-vücûd olmak sultâna yakışır

Bu yolu gütmek insana yakışır

Nâ-dana mestur Muhammed’le Ali

 

Birlik râhma âşık olan gelsin

Özü özüne sadık olan gelsin

Vahdet cem’ine lâyık olan gelsin

Bunlara manzur Muhammed’le Ali

 

Abdal Ziya ikide birlik seçer

Birliğe eren cân ikiden geçer

Deryâ-yı vahdetten bir dolu içer

Sâkî-i mescûr Muhammed’le Ali

 

 

 

 

 

Kaval gibi hazin hazin inler feryâd ederim

Cismimde kalan tek nefesle seni yâd ederim

 

Yaş yerine hûn ile giryân olsa dîdelerim

Her dem anı öz ciğer kanımla âbâd ederim

 

Telhi-i hicrinle yanarsa yâr için mürg-i dil

Her dilediği anda ben anı âzâd ederim

 

Her ne türlü zulm eylese gücenmem ağyâre ben

Yâr aşkı çün zâlimin zulmüne münkad ederim

 

Bu âlemde silerlerse Abdal Ziya nâmını

Levh-i mahfuzda gönlü nâ-şadımı şâd ederim

 

 

 

 

 

 

Keşf-i kerâmet uşşâka muhabbetullâhdır

Muhabbet görmeyenin ibâdeti hebadır

 

Sen gönül âlemini doldur aşkullâh ile

Çünkü gönül bir âyine-i cihân-nümâdır

 

Terket varın, tâc ü tahtın, hem dîn ü îmânın

Bu fânî cihânda sûret-i hâlin riyadır

 

Rûh-i hayvânına uyup da sen olma harîs

Rûh-i sultân ile Hâk ol, bil yerin semâdır

 

Varlığını terk eyle Abdal Ziya gibi sen

Burada varın ifnâ eden ebedâ bekadır

 

 

 

 

 

 

Kırkların yâr-i serveri

Pîr Hacı Bektâş Ali’dir

Cümle velîler rehberi

Pîr Hacı Bektâş Ali’dir

 

Oniki İmâm nûr-i Hak

Kevserin sâkîsi mutlak

Ol Ondört Mâsumân-ı pak

Pîr Hacı Bektâş Ali’dir

 

Nûra garkolmuş kırkbudak

Kırk meydânı dîvân-ı Hak

Bu dîvânda veren sebak

Pîr Hacı Bektâş Ali’dir

 

Nûrdan yapılmış yapısı

Nûrla bezenmiş kapısı

Elinde ferman tapusu

Pîr Hacı Bektâş Ali’dir

 

Feyz-i Hak’tır meyhânesi

Nûrdur lebin peymânesi

Nûr, hânesi virânesi

Pîr Hacı Bektâş Ali’dir

 

Pîr’in toprağı taşı nûr

Serme kurusu-yaşı nûr

Serverin taht-ı tâc-ı nûr

Pîr Hacı Bektâş Ali’dir

 

Nûr has bahçenin gülleri

Nûrdan ayân sünbülleri

Efgan eyler bülbülleri

Pîr Hacı Bektâş Ali’dir

 

Nûrdur Hünkâr’ın çerağı

Nûr ile rûşen otağı

Abdal Zıyaın durağı

Pîr Hacı Bektâş Ali’dir

 

 

 

 

 

 

Ki nahnü kasemnâda kuruldu ol dîvân-ı âşk

Kimi nasibin aldı, kimi oldu giryân-ı âşk

 

Kasemnâda içenler câm-ı âşkı peymân ile

Âlem-i ervaha gelince oldu sultân-ı âşk

 

Dîvân-ı aşkta ikrar veren görür vechullâhı

Vefâ-kârâne eder niyâz olur mestân-ı âşk

 

Âşk meydânıdır bu meydân girenler mahrum kalmaz

Alır nasibin verir cânm, olur cânân-ı âşk

 

Kim ki nefsini katleder, alır destine fermân

Şân-ı rahşânına denilir Şâh-ı Merdân-ı âşk

 

Meydân görmeyen bir can, esîr-i hefsdir her zaman

Telhî-i hicrân içre gezer olur nâlân-ı âşk

 

Âşk ile feth eyledi bu seyrânı Abdal Ziya

Kahr-ı lûtf-u bir etti, aldı ele fermânı âşk

 

 

 

 

 

 

Kime ki dervişlik pâyı verildi

Yeniden dünyaya gelip dirildi

 

Bağ vurdular dili ile beline

Dost berâtını verdiler eline

 

Deheninden inci kelâm dökülsün

Erenler demi-devrâm sürülsün

 

Gerçek dürür dervişin herbir sözü

Kil ü kal’den beri olmuşsa özü

 

Dost sözün bend etmemişse özüne

Kimse kanmaz ol dervişin sözüne

 

Çün dost sözü Hak’tır bâtıl olamaz

Israr eden derviş menzil alamaz

 

Akıl ermez dosttan gelen fermâna

Dehâ olsa derviş düşer gümâna

 

Dervişler noksân değil yeksân olur

Ser-â-pâ gönüllerde mihmân olur

 

Terk-i terk ile derviş kemâl bulur

Her nazarında dost cemâlin görür

 

Abdal Ziya miskin nâ-çîz bir derviş

Dostuna verdiği sözden dönmemiş

 

 

 

 

 

 

Kudret kitabından dile geleni yazdık

Acep var mı aşkla bir okuyup anlayan

Yazıp da yâre-ağyâre isnad etmedik

Gözün aç idrâk eyle, gel olma papağan

 

Sarf etme kem bir sözü doğru olsa bile

Nâ-hoş olursun nâ-hoş olanı görünce

Hakk’a bırak Hak eylesin yerli yerince

Ne incin ne de incit, gel ol ehl-i vicdan

 

Zâhir aldatır, görmek gerek kalp gözüyle

Kimsenin zemmin etme nâ-dan sözüyle

Kendi varsın Hak- huzûra kara yüzüyle

Sen Hakk’ı gözet gönlünde kalmasın gümân

 

Görmez, duyar söyler, kabûl olmaz tövbesi

Görür de örter, açılır hayır perdesi

Bunlar olur Şâh-ı Merdân kemerbestesi

Cândan sıdk-u sadâkat gösteren muhibbân

 

Abdal Ziya kendine semmi nân etme sen

Ârif ol bir denîye bile taetme sen

Hâşâ ki bir ârifana bühtân etme sen

Olmak dilersen hâdim-i kemerbestegân

 

 

 

 

Kuş olup dağda bayırda şakırsan

Çayır, çimen, çırpı, dal nene yetmez

Süleyman’dan kuş dilini okursan

Ledün ilmidir bu dil, nene yetmez

 

Âşk defterini al hem oku hem yaz

Râh-ı Hüseyin’dir eyle serfirâz

İşte sahrâ-yı Kerbelâ, kıl niyâz

Şühedâ yolu bu yol, nene yetmez

 

Âşık olup pır eteğin tutarsan

Derdine dermân değil dert katarsan

Varlığını yokluğunda yıkarsan

Öz bağında biten gül, nene yetmez

 

Bu fânîden haberdar ol ey gülüm

Taht-ı Süleyman olmuş bölüm bölüm

Yüz yıl yaşa, bin yaşa sonu ölüm

Lokma, hırka, nemed şal, nene yetmez

 

Abdal Ziya esrârın kimse bilmez

Karûn olsan rızkından fazla yenmez

Dünya malı dünyada, şenle gelmez

Kalb-i selimle visâl, nene yetmez

 

 

 

 

Kutb-i âlem, Şâh-ı Veliyyü’l-Mürtezâ’sın sen

Ki mevcûdâtâ nûr-feşân şems-ü ziyâsın sen

 

Cemâl-i nûr-i Sübhân, nutk-ı âyât-ı Kur’ân

Vârisü-Nebî Şâh-ı Merdân kibriyâsın sen

 

Zât-ı âline dendi “Keremullâhe veçhe”

Sultân-ı cihân, Şâh-ı kevneyn evliyâ’sın sen

 

Merd-i meydân, sâhib-Zülfekâr, Haydar-ı Kerrâr

Kâinatda bî-emsâl mahbûb-i Hüdâ’sın sen

 

Abdal Ziya miskin bir kemter kulundur senin

Kerem eyle Şâhım, şefî-ül-Müctebâ’sın sen

 

 

 

 

 

 

“Lâilâhe illâllâhe’l-müncelî”

Pençei âl-i aba cûd-i ekmeli

Aleviyyem Hüseyniyyem ben belî

Birdir Allah, bir Nebî bir de Velî

 

Lâ Nebi İllâ Muhammed Mustafa

Lâ Veli İllâ Aliyye’l-Mürtezâ

 

Nahn ü kasemnâda budur ikrârım

Dilde gece gündüz budur ezkârım

Cân feda eylerken budur güftârım

Birdir Allah, bir Nebî bir de Velî

 

Lâ Nebî İllâ Muhammed Mustafâ

Lâ Velî İllâ Aliyye’l-Mürtezâ

 

Secde-gâhım, yoku var eden Hüdâ

Kıblem Muhammed, İmâmım Mürtezâ

Ki Hüseyni’yim ne lâzım ihtifâ

Birdir Allah, bir Nebî bir de Velî

 

Lâ Nebî İllâ Muhammed Mustafa

Lâ Velî İllâ Aliyye’l-Mürtezâ

 

 

Nühfelek, cinn ü melek, nev-i beşer

Hep ne var, bahr u zemin, şems ü kamer

Kendi lisânıyla bunu zikreder

Birdir Allah, bir Nebî bir de Velî

 

Lâ Nebî İllâ Muhammed Mustafa

Lâ Velî İllâ Aliyye’l-Mürtezâ

 

Meşrebim cihâna îlân eyledim

Dilde sîvâyı perîşan eyledim

Abdal Ziya böyle îmân eyledim

Birdir Allah, bir Nebî bir de Velî

 

Lâ Nebî İllâ Muhammed Mustafa

Lâ Velî İllâ Aliyye’l-Mürtezâ

 

 

 

 

 

 

Mâh-ı Muharrem âşıka âteş-i sûzândır

Çâk olur sineler, gönüller hûnî giryândır

Bugün Hüseynilere ah-ı zâr u efgandır

Muhlis olana mâtem, on gün değil her andır

 

Sad-hezâr lâet olsun ceddine ecdadına

Ey Yezîd hem lâet îbn-i Zeyyâd etbâ’ğına

 

Düştü hâk-i Kerbelâ’ya ol server-i cihân

Zaleme-i esrar o anda eyledi tuğyan

Şâhın katline vardı Şımir lâ’in ve Sinan

Kaldır nikabın o menhûs çehren olsun ayân

 

Sad-hezâr lâet olsun ceddine ecdâdına

Ey Yezîd hem lâet İbn-i Zeyyâd etbâ’ğına

 

Ah ser-i saâdeti ayırdı bedeninden

Kıydı kâfir Hüseyn’e kaldırtmadı secdeden

Kurretü’l-ayn gör neler çekti fâcir elinden

İbn-i Süfyân’a lâet eksilmesin dilinden

 

Sad-hezâr lâet olsun ceddine ecdâdına

Ey Yezîd hem lâet İbn-i Zeyyâd etbâ’ğına

 

 

 

Evlâd-ı Resûrü susuz yaktı kavm-i Yezîd

Nehr-i Fırat’a saf beste etti dörtbin mülhid

Bûse-i zî-şâna çaldı hançer Şimr-i pelîd

Gonca-ı Şâh-ı Merdân oldu leb-teşne şehîd

 

Sad-hezâr lâet olsun ceddine ecdâdına

Ey Yezîd hem lâet İbn-i Zeyyâd etbâ’ğına

 

Râhı Hüseyin’de cân veren bulur devleti

Kanlı yaştır bil âşık-ı sâdıklar serveti

Gelir geçer birkaç gün bu dünyanın mihneti

Abdal Ziya derûndan Yezîd’e et lâeti

 

Sad-hezâr lâet olsun ceddine ecdadına

Ey Yezîd hem lâet İbn-i Zeyyâd etbâ’ğına

 

 

 

 

 

 

Melâmetde kemâlâtın gizlemiş ehl-i irfân

Ber-taraf etmiş dünyayı, olmuş hazık u Lokmân

 

Derûnımda uyanmış âşk çerağı ebed sönmez

Dilde dildân etmiş tavâf, ayân olmuş Sübhân

 

Yırtmış riyâ, benlik hicâbmı olmuş ehl-i hâl

Cemâline bir nazar kıl görünür vech-i Rahman

 

Zâhid, sanma sen nîrânda yanar ehl-i harâbat

Âteş-i hicrân ile yanmışa neylesin nirân

 

Dile kolay, güçtür geçmek bu bahr-in girdâbından

Abdal Ziya bahr-i hakikatte olmuştur hayrân

 

 

 

 

 

 

Menzile erer râhında âşk ile çalışan

Nail olur maksûduna hem olur âli-şân

 

Hakikat nûruna hicap eyleme vücûdun

Vech-i yâr’den mahrum kalır, olursun perişan

 

Gafletten uyan kesret içre yâr’dır aranan

Cism ü cânı terk eylemiş o yâre ulaşan

 

Zerresi kalmayan vücûd mazhar-ı küll olur

Çün mânâ-yı âlemde bir gölgedir dolaşan

 

“Küllü men aleyhâ fân ve yebka vech-i Rabbi”

Lâ vücûdu yoktur, illâ mevcûd-i zât-ı şân

 

Kâmil vücûd Abdal Ziya hem ayan hem nihân

Küll’de ayan, cüz’de nihân oldu ulüvv-i şân

 

 

 

 

 

 

Merd meclisinde nâ-merdin işi ne

Kaygu yok, gelmiş de, gelmemiş de bir

Ne yüzle varacak mahşer yerine

Münâfık girmiş de girmemiş de bir

 

Merd-i mücerret tükenmez bir kuyu

Âşık-ı billâh ordan çeker suyu

Taş atıp bulanmaz yalnız bed huyu

Ki münkir atmış da atmamış da bir

 

Kâmil vücûd çeşme-i âb-ı hayat

Âşık kabın doldurur bulur necât

Kovasın dibi delik dolmaz heyhat

Fâsık doldurmuş doldurmamış da bir

 

Âşk bahr-i ummandır, demeyin hayâl

Vahdet ehl-i dalıp da buldu kemâl

Nefse uyan oldu merdûd-ı cemâl

Tekebbür uymuş da uymamış da bir

 

Âşk deryasının dibi bucağı yok

Dîdâr-a müştak dini imânı yok

Dalan arifin derdi dermânı yok

Ki gammaz dalmış da dalmamış da bir

 

Rıza bâb-ı ehl-i aşkın durağı

Kuran kurmuş o vâdîde otağı

Sancak çekip uyandırmış çerağı

Yalancı çekmiş de çekmemiş de bir

 

Mürşid, hâl ile yârâna cân katar

Vâiz, yârânlarına cennet satar

Zındık der ehl-i hâli nâra atar

Ehl-i hâl yanmış da yanmamış da bir

 

Abdal Ziya söyler böyle bir sözü

Zannetmeyin taetmektedir sizi

Aşktan şerha şerha olmuştur özü

Ki söylemiş de söylememiş de bir

 

 

 

 

 

 

Meydân gördük, Hacı Bektâş kuluyuz

Bin’e hizmet, bir’e ikrâr vermişiz

Esrâr-ı hakikat ile doluyuz

Muhammed’le Ali’yi, Hak bilmişiz

 

Meydân görmeyene yoktur sözümüz

Hakikati gözetir can gözümüz

Cânda cânân, dinde îmân özümüz

Hak huzura serden geçip girmişiz

 

Bu yola girmesin yoksa güveni

Girdâbta kalır kırılır dümeni

Süremez ne cân ne cânân demini

Dalâlette kalanı çok görmüşüz

 

Cânân pendidir niet ü nâmmız

Yoluna fedâ kılmışız canımız

Sorarsan eğer ahd-ü peymânımız

Nahn ü kasemnâ’da “belî” demişiz

 

Sâdıklar ayrılmaz mürşid izinden

Abdal Ziya dönmez ikrâr sözünden

Hak cemâlin gördük cânân yüzünden

Lâ-mekân’dan fî-mekân’a gelmişiz

 

 

 

 

Meydân-ı erenler, dîvân-ı Ali

Giren bilir, girmeyenler ne bilsin

Mansûr veş ene-l-Hak sırrına cânı

Veren bilir, vermeyenler ne bilsin

 

Dost cemâlin görenler bulur vefâ

Görmeyen âmâdır çok çeker cefa

Hakikatin nur bahçesinde safa

Süren bilir, sürmeyenler ne bilsin

 

İkilikte kalan bulamaz yârı

Bir etmektir hüner yâr u ağyârı

Bu esrâr Muhammed Ali esrârı

Eren bilir, ermeyenler ne bilsin

 

Ey sofu! Ehl-i harâbat hâlini

Sorma bilmezsin anın melâlini

Mest-i müdâm olmuş yâr cemâlini

Gören bilir, görmeyenler ne bilsin

 

Abdal Ziya neyler gayrı bir dostu

Şâh-ı Merdân Ali’den aldı desti

Hazret-i Hünkâr eşiğinde postu

Seren bilir, sermeyenler ne bilsin

 

 

 

 

Mi’râcımda o gece

Hâki Baba’yı görünce

Aklım dağıldı bilmem

Ne hâl aldım o gece

 

Nur dergâhına vardım

Hoş nazarların aldım

Bahr-i ummâna daldım

Ki gark oldum o gece

 

Ol Muhammed nûrunu

Mürtezaın sırrını

Kemâlâtın künhünü

Aynen gördüm o gece

 

Gördüm Hakk’ın özünü

Nur bürümüş yüzünü

O serverin sözünü

Cehren duydum o gece

 

Dört kez doğdum anadan

Rabbim sakla hatâdan

Halef Hâki Baba’dan

Devren oldum o gece

 

 

Verildi beş emânet

Sanmayın bir kerâmet

Bunlar sırr-ı hilâfet

Refah buldum o gece

 

Abdal Ziya der, yandım

Nâr-ı aşka boyandım

Görüp cemâlin kandım

Zevkle doldum o gece

 

 

 

 

 

 

Misli yok cemâlinin hayranıyım

Ulu Mevlâm hüsranda koyma beni

Hasretinle bir deli dîvâneyim

Kadîr Mevlâm hüsranda koyma beni

 

Muhammed cümle Nebiler serveri

Şâh Aliyyel-Mürteza’dır rehberi

Kim sevmez bunlar gibi bir dilberi

Ulu Mevlâm hüsranda koyma beni

 

Hasan-Hüseyn dü-cihân sünbülleri

Fâtımatüz-Zehra’dır anneleri

Zeynel-abâ’dır hüccet delilleri

Kadîr Mevlâm hüsranda koyma beni

 

Muhammed Bâkır gözlerimin feri

Mezheb-i pâk Câferi’yem Câferi

İnkıyâd edenler buldu zaferi

Ulu Mevlâm hüsranda koyma beni

 

Musa Kâzım yirmi batın pederim

Şâh Ali Rıza’yı cândan severim

Nesli pâk’im, alnım açık gezerim

Kadîr Mevlâm hüsranda koyma beni

 

Takî İmâmların şen gonca gülü

İmâm Nakî ol şen gülün bülbülü

Nâ-çîz gönlüm sevgileriyle dolu

Ulu Mevlâm hüsranda koyma beni

 

Hasanül-Askerî’ye asker oldum

İmâm-ı Mehdî’den hidayet buldum

Varıp hakikat deryasına daldım

Kadîr Mevlâm hüsranda koyma beni

 

Pirime ettim arz-ı ubûdiyyet

Cemâlidir mir’at-ı ulûhiyyet

Leyi ü nehâr niyâzım yâre vuslet

Ulu Mevlâm hüsranda koyma beni

 

Seyyid Basrî’ye cândan ettim hizmet

Sayesiyle nesline oldum nisbet

Abdal Ziya’ya sen eyle mürüvvet

Kadîr Mevlâm hüsranda koyma beni

 

 

 

 

 

 

Muhammed felekler güneşi, bil mâhı Ali’dir

Esrâr-ı Muhammed Mustafa âgâhı Ali’dir

 

İkrârında mutlak ol esrâr-ı hakikata er

Nâdâna uyma gel, Hakk’a giden râh-ı Ali’dir

 

Dilersen gönlüne erişe nûr-i hidâyet

Aç gözün hâk ile yeksân ol dergâh-ı Ali’dir

 

Kimse mahrem değil Hüdâ-yi Lem-yezel sırrına

Nebiler, velîler rehberi ol Şâh-ı Ali’dir

 

Şîr-i Yezdân, Merd-i Meydân, Sâhib-i mülk-i Hüdâ

Hem vallahi Abdal Ziya hem billâhi Ali’dir

 

 

 

 

 

 

Muhammed Hakk’ın Habîbi

Ali’dir dinin tabîbi

Hem Zülfekâr’ın sahibi

Ali’dir, Ali’dir, Ali

 

Erenlerin şâhı Ali

Velilerin pâdişâhı

Pîr Hacı Bektâş’ın râhı

Ali’dir, Ali’dir, Ali

 

Umma gayriden hidayet

Râh-ı Ali’den selâmet

Âcize eden merhamet

Ali’dir, Ali’dir, Ali

 

Sürenler râh-ı erkânı

Bulmuşlar derde dermânı

İki cihânın sultânı

Ali’dir, Ali’dir, Ali

 

Varalım gerçek bezmine

Girelim vahdet demine

Yâr olan derd-i mendine

Ali’dir, Ali’dir, Ali

 

 

Dost pazarıdır dârımız

Hayf yok yüzseler derimiz

Bizim yâr ü yâverimiz

Ali’dir, Ali’dir, Ali

 

Lem-yezelîdir ahdîmiz

Fedâ etmişiz cânımız

Abdal Ziya melcaimiz

Ali’dir. Ali’dir. Ali

 

 

 

 

 

 

Muhammed’dir dîn-i Yezdan ve sâhib-ül-Kur’ân

Ali, hâtemel-Kur’ân, sırr-ı sürûr-ı Yezdân

Hasan, Şâh-ı şehid-i mesmûm, Rahimür-Rahmân

Hüseyin, şehid-i Kerbelâ, Mâlikül-mennân

 

Zeynel-abâ Muhammed Bâkır Hallâkul-alîm

Câfer-i Sâdık, Mûsa Kâzım, Vâsiül-halîm

Ali Rıza, Muhammed Takı, Gafurur-rahim

Ali Naki, Hasan Askerî, Azîzül-kerîm

 

Muhammed Mehdi, Şâh-ı zaman, Gaffarüz-zünûb

Pirim Hacı Bektâş Velî, Allâmel-guyûb

İmâm nesli mürşidim Basrî, Settârül-uyûb

Muhammed Ali Abdal Ziya Mahbûbül-kulûb

 

 

 

 

 

 

Münâfık, mükezzib gölgesinde yatar

Sermayesi yalan, bire bin katar

Seni bana beni de sana satar

Alma mazlûm ahını âkil isen

 

Münkir, münâfıkla ne işin senin

Uyup da yıkarsın gönlün kimsenin

Lekesizken lekelenir pâk tenin

Alma mazlûm ahını âkil isen

 

Haris münkire gönlünü kaptırma

Cevâhir pazarda saman sattırma

Gel tatlı aşına zehir kattırma

Alma mazlûm ahını âkil isen

 

Müfsid ile gammazdan alma sebak

Kendi özüne kendin kurma tuzak

Bu sözlerin vallahi cümlesi hak

Alma mazlûm âhını âkil isen

 

Münâfık kıydı “Ehl-i Beyt” cânına

Acır mı Abdal Ziyaın hâline

Gel sokulma fâsidler meydânına

Alma mazlûm âhını âkil isen

 

 

 

 

Mürşidim rengine aşkla boyandım

Boyanmayan giremez bu meclise

Safasın sürdüm cefâya katlandım

Katlanmayan giremez bu meclise

 

Dâr-ı pîrde birdir ikrar u andım

Hak cemâlin gördüm nuruna yandım

Sundu bir câm-ı âşk, içtim uyandım

Uyanmayan giremez bu meclise

 

Mürşidden bir cura içen hâllenir

İçine od düşer bağrı dağlanır

Yedi iklim dört köşeyi dolanır

Dolanmayan giremez bu meclise

 

Dolanıp da bir el-etek tutmayan

“Belî” dememiş kasemnâda beyân

Bir er’e var ki yusun seni, paklan

Paklanmayan giremez bu meclise

 

Göçüp yıkarlar, acep pâk oldun mu

Kılman namazı kendin kıldın mı

Ölmezden evvel ölüp yıkandın mı

Yıkanmayan giremez bu meclise

 

 

Yıkanan er cânda cânânı bulmuş

“En-nezâfetü min-el-îmân” demiş

Hakikat mezhebi bulmuş inanmış

İnanmayan giremez bu meclise

 

Abdal Ziya suâl dîn ü îmândan

Dîn Muhammed, îmân Ali soyundan

Îmânla mezheb-i Cafere bağlan

Bağlanmayan giremez bu meclise

 

 

 

 

Mürşidim yüzünden saçılırdı rahmet-i Rahman

Vech-i pâkînde okunurdu hem âyât-ı Kur’ân

 

Nutkuyla ihyâ ederdi mürdeleri bir demde

Bir nazar kılsa tâlibe ol gaşy ederdi hemân

 

Feyz-i irfanıyle ledün ilminde ol Hızr idi

Hak anda zâhir idi Hakk’a olmuştu ol zeban

 

Her ne müşkülün varsa zâhir bâtında halleder

Esrâr-ı vahdete keşşâf idi her an her zaman

 

Âlem-i gayb ü şehâdet hep ana ayan idi

Cism idi âlem ana, âleme ol rûh-i revân

 

Ana enfüs-ü âfâk denilen bir idi nisbet

Özün vahdet-i Hak’tan ayırmazdı bir dem bir an

 

Tâlibin hulkını tehzip edip kılardı sâfî

Yok idi anâ berzâh, ayân idi cümle nihân

 

Her sohbetinde uşşâka bâde-i vahdet sunar

Mest edip uşşâkı bırakmazdı gönüllerde gümân

 

“Men aref ’ dersin Abdal Ziya okudu Basrî’den

Nefsini bilen Allah’ı bildi oldu şâduman

 

 

 

 

 

Nâle-i dil-şâdımı perîşân eden sensin sen

Rahmeyleyip dil-besteni şâdân eden sensin Sen

 

Göster cemâlin, şâd u handân et bu dil-dâdeni

Vuslat yollarını âsân, ihsân eden sensin sen

 

Visâl-i hasretin dil-hûn etti bu bî-çâreni

“Elest Bezmi”nde vuslatı peymân eden sensin sen

 

Cennetin ver dileyene, bize cemâlin yeter

Hubb-u cemâli sevmeğe fermân eden sensin sen

 

Firkat ü hicrinle Mecnûn’a döndü Abdal Ziya

Yâr Vech-inin hayranıdır, hayran eden sensin sen

 

 

 

 

 

 

Nâr-ı aşkın ile mest ü mahmûr olmuşuz

Lâ-kayd gezeriz bu dünya boştur bilmişiz

 

Zâhid beyhude yere bizi taeyleme

Harâbâtız amma, râh-ı Hakk’ı bulmuşuz

 

Sen ki taile gönlümüz harâb eyledin

Hakk’ın lûtf u ihsânıyla mâmur kılmışız

 

Harâbât ehl-ine âlâ ednâ bir dürür

Ünvan ne gerek, ölmezden evvel ölmüşüz

 

Şek, şüphe gerekmez Hak’tan ayn değiliz

Mülk-i fenâya mülk-i bekadan gelmişiz

 

Ş imden gerû bize mümtaz olan yâr gerek

Çün zevrâkımız âşk deryâsına salmışız

 

Varlığımız yağmalandı kaldık bı-nişân

Hamdülillah Abdal Ziya mesrur olmuşuz

 

 

 

 

 

 

Nâr-ı aşkın yaktı yandırdı beni

Mest olmuşum yanar ağlar gezerim

Felek eleğinden eledi beni

Toz etti zerremi dağlar gezerim

 

Pîrimin eşiği bana Beyt-ullah

Hatam çoktur tövbe Allah eyvallah

Sen Rahimsin, ganîsin ben fukara

Himmetinle coşar çağlar gezerim

 

Kimin bay eyledin kimini gedâ

Âlemlerin yârâmsm ey Hüdâ

Seni seven senden olur mu cüdâ

Bağında bağların bağlar gezerim

 

Abdal Ziya seyreder âşk tûrunda

Hakk tecelli eyler kendi nûrunda

Tâkat mı kalır Yâ-Rab huzûrunda

Aşkınla metânet sağlar gezerim

 

 

 

 

 

 

Nâr-ı aşkınla gafletten

Uyana geldim Yâ-Habîb

Cemâlinin meftûnuyum

Seyrâna geldim Yâ-Habîb

 

Hak Muhammed Mustafa’sın

Pençe-i âl-i abâsın

Kavli muhtâr Müctebâ’sın

İhsana geldim Yâ-Habîb

 

Kerem-i Râbb-i celîlsin

Hak ile zikr-i cemilsin

Mazhar-ı câmi Halil’sin

Kurbâna geldim Yâ-Habîb

 

Ayine-i zü-l-celâlsin

Nûr-i Hak’la pür-kemâlsin

Mürşid-i zât-ı cemâlsin

Dermâna geldim Yâ-Habîb

 

Âlemlerin sen kânısın

İki cihân sultânısın

Abdal Ziya’cânısın

Âmâna geldim Yâ-Habîb

 

 

 

 

Nâzenîn demişler Hünkâr yoluna

Var nâz ü niyazla yâr meydânıdır

Aldanma dünya varma yokuna

Nâzenin meydânı, var meydânıdır

 

Varlıktan soyun, olmayasın nâ-Hak

Gerçekler hâlini giyinmeye bak

Çalmasın şol gönlünü derd-i firak

Var meydânı çünkü zer meydânıdır

 

Var deminde dem ü devran sürülür

Bulanık sular durulup süzülür

Nefsinden hazer et, zarar görülür

Zer meydânı bil ki âr meydânıdır

 

Ar ü nâmus şişesin çaldık taşa

Hayâdan ayrılmış değiliz hâşâ

Hakk’ın lûtfunu eyleriz temâşa

Ar meydânı çünkü er meydânıdır

 

Er olan gerçekte hıyânet olmaz

Ele, dile, bele ihanet olmaz

Sıdk-ı sadakatte denâet olmaz

Er meydânı bilki dâr meydânıdır

 

 

Dârda okunan ferman kıyar câna

Kıyamazsan câna girme meydâna

Üryân olan katılır bu kervana

Dâr meydânı çünkü ser meydânıdır

 

Serden geçenler düşmemiş gümâna

Cândan bağlılar Hazret-i Sübhân’a

Abdal Ziya cân kurbân böyle câna

Ser meydânı bilki nâr meydânıdır

 

 

 

 

 

 

Ne ceng eylersin dost ile ey âşık

Yarın kim haklı, haksız, meydân bulur

Kendi nefsinle cenk et olma fâsık

Yarın kim haklı haksız, meydân bulur

 

Haklı sanır kendini dîvâneler

Yalan yanlış söyler hem daha neler

Câhil sözüne bakmaz rindâneler

Yarın kim haklı haksız, meydân bulur

 

Dervîş varlığa varmış, küfre keşiş

Mertsen kimseyi ednâ görmemek iş

Sen ki nasîb aldın takvâya çalış

Yarın kim haklı haksız, meydân bulur

 

Varlık ile Hak katına varılmaz

Ölüm vardır, yokluk gibi var olmaz

Kimsenin ân kimseden sorulmaz

Yarın kim haklı haksız, meydân bulur

 

Abdal Ziya himmet diler Velî’den

Ahd ü peymân etmiş “Kâlû Belî”den

Kem söze bakmaz ayrılmaz Ali’den

Yarın kim haklı haksız, meydân bulur

 

 

 

 

Ne Mecnûn bilirim ve ne de Leylâ

Cemâlin görünce uçtu bu gönül

Ne mey ile sarhoş ve ne de ayık

Ol şarâb-ı aşkı içti bu gönül

 

Allah aşkı ile coşkun gezerim

Vahdet deryasına dalıp yüzerim

“Men aref ’ dersini okur sezerim

Kesrette vahdeti seçti bu gönül

 

İhlâs-ı şerife târihtir sözüm

Melâmet râhına döndürdüm yüzüm

Varlıktan soyunup saf oldu özüm

Kibr ü kin dağını aştı bu gönül

 

Şeriat, tarikat bâbm dolandım

Gün geldi ayıldım, gâhi bunaldım

Marifet meyinden içince kandım

Aşkı hakikatle taştı bu gönül

 

Men ne divâneyim ve ne de deli

Hemân durmaz akar gözümün seli

Ne cennet dilerim ve ne de hûri

İnsanlık çağına düştü bu gönül

 

 

Hâkim, müftü, kadı verir fetvâsın

Hakk’a Hakk-el-yakîn olanı asın

Abdal Ziya tutar imâmlar yasın

Gece gün kan ağlar coştu bu gönül

 

 

 

 

 

Ne olur bilmem hâlimiz

Nefse esirse gönlümüz

Sem olur tatlı aşımız

Nefse esirse gönlümüz

 

Nefs diyârın geçemeyiz

Yâr deminden içemeyiz

Hakk’ı halk’tan seçemeyiz

Nefse esirse gönlümüz

 

Nefsin sevene dünya hoş

isyan eyler olur sarhoş

Dosta vardıkda eller boş

Nefse esirse gönlümüz

 

Nefsi ez, hayâyı takın

Müfsidle gammazdan sakın

Cehennem alırsın satın

Nefse esirse gönlümüz

 

Nefs ettiğin göremeyiz

Dileğini kesemeyiz

Hakk’a vuslat edemeyiz

Nefse esirse gönlümüz

 

 

Nefse kaptırma yuları

Alâyiştir bil yollan

Zulmette koyar kullan

Nefse esirse gönlümüz

 

Nefs elinden ferâgat et

Abdal Ziya Hakk’ı gözet

Nefs, Hak’la aramızda set

Nefse esirse gönlümüz

 

 

 

 

 

 

Nûr-i cümle Enbiyâyla gelen sultândır Ali

İncil, Tevrat-ı Zebur ki sırr-ı Kur’ân’dır Ali

 

Halil İbrahim nârını gül-gülistan eyleyen

Hem Mûsa vü Hârûn hem Yûsuf-u Ken-ân’dır Ali

 

Binbir isme sahip bir ismi var “semme vechullah”

Cemâl-i Âdemde mestur sırr-ı nihândır Ali

 

Âyan beyân Düldül-ü sûvar seyf-i Zülfekâr

Nam vermiş cihâna saf-derî nâ-gehândır Ali

 

Hayber kapusun koparıp etti kendine kalkan

Mi’râc-ı Nebî’de görünen ol Arslandır Ali

 

Bunca yıllar ifrit dîvî eyledi pranga-i bend

Cümle Rûh-ül-emîn’e devri devrândır Ali

 

Abdal Ziyaın vird-i şâm-ı seher Nâd-ı Ali

Dü-cihânda Şir-i Yezdân, Şâh-ı Merdân’dır Ali

 

 

 

 

 

 

Nûr-i vâhiddir Hak Muhammed Ali

Hakk’a verdiğim ikrâr neme yetmez

Şeksiz Ali’dir Hacı Bektâş Velî

Pîr’den gördüğüm esrâr neme yetmez

 

Bu yolun âdâb ü erkânın gören

Hünkâr eşiğinde postunu seren

Üstâdmı cân ü gönülden seven

Gönül verdiğim Haydar neme yetmez

 

Kâmil edüp seyr ü sülük gördürür

Âşıkları mâşukuna erdirir

Hak katında âşık-ma’şuk bir dürür

Böyle bir pîri Hünkâr neme yetmez

 

Gerçekler hâl ile bulmuş kemâli

Celâl’e katlanan bulmuş cemâli

Destegîrim Ali, neylerim mâli

Başım koyacak evzâr neme yetmez

 

Bir ere varmadan irşâd olunmaz

Huzûr olmadan bu namaz kılınmaz

Nefsini bilmeden Halik bulunmaz

Doğruyu ettim izhâr, neme yetmez

 

Gâhi zâhir, gâhi Alevîyim der

Uyanmaz gafletten aramaz bir er

Dâmen tutup Ali’ye olsun Kanber

Pîr güftârı bu güftâr, neme yetmez

 

Abdal Ziya neslinden ayrılanlar

İki dîn, iki mezheb taşıyanlar

Yezîd’den denî bir eşnâdır bunlar

Hak kulu demem, küffâr neme yetmez

 

 

 

 

 

 

Nûr-i ayn-ı kibriyâdır Hünkâr Pîr Hacı Bektâş

Enver-i bedr-i bülenddir Hünkâr Pîr Hacı Bektâş

 

Zât-ı pâkinde göründü sırr-ı velâyet ayân

Mazhar-ı sırr-ı Hüdâ’dır Hünkâr Pîr Hacı Bektâş

 

Lokmân Perren’de terketti dersi, görünce nûr’u

Nazar-ı vech-i likâ’dır Hünkâr Pîr Hacı Bektâş

 

Nübüvvet ile velâyet dersidir aldığı ders

Hak yolunda hem pîşvâdır Hünkâr Pîr Hacı Bektâş

 

Nûrundan izhâr olmuştur bunca evliyâullah

Nûr-i cümle evliyâ’dır Hünkâr Pîr Hacı Bektâş

 

Şânma Hak’tan beşâret yürüdü cânsız duvar

Hem beyân-ı cihân-nümâdır Hünkâr Pîr Hacı Bektâş

 

Hak yolundan cüdâ kaldı şânına kanmayanlar

Allah ile âşinâdır Hünkâr Pîr Hacı Bektâş

 

Gerçek neyler gayrı sevdâyı gönülde mihrimiz

Menba’-ı mihr-i vefadır Hünkâr Pîr Hacı Bektâş

 

 

Hakikat âşk ile yalvar âşık, dile dileğin

Derd-i mendlere devâdır Hünkâr Pîr Hacı Bektâş

 

Abdal Ziya kulun methin okur her şâm u seher

Dü-cihânda reh-nümâdır Hünkâr Pîr Hacı Bektâş

 

 

 

 

 

 

Ömrüm çevrinle buldu son, bilmem ki nedir merâmın

Bir parça olsun ver ara, yeter artık ser-encâmın

 

Gel ey yâr-ı vefadânın, söyle nedir bu esrârın

Vuslatsa elimde değil, bu mudur bana ibramın

 

Dünyaya meylim olmadı, dişilik erlik kalmadı

Böyle ahd ü peymânımız, huzûrda olsun ahkâmın

 

Kâmil tasavvur eder mi kendinden gayrı bir hâkir

Nerde kaldı sû-i zanla faş etsin senin bed-nâmın

 

Hidâyet erişsin Hak’tan, kurtul bu vehm-i meraktan

İncinmesin kimse senden, nûra gark olsun akşamın

 

Şüphe dolu yâr gözlerin, çok acıklı kem sözlerin

Bir gün döversin dizlerin, gelir geçer bu eyyâmın

 

Yeter bu cevr-i fesâdın, anlamamıştım evsâfın

Devlet bana bu irşâdın, sîm ü zer oldu kelâmın

 

Abdal Ziya bir gedâdır, taederlerse sezâdır

Râh-ı melâmet devâdır, dün akşam aldım peyâmın

 

 

 

 

 

 

Önüme bir hisar çıktı

Türlü meyve var içinde

Alış-veriş yapsam dedim

Alan satan bir içinde

 

Alan satanı bir gördüm

Bez dokudum süzgeç ördüm

Bulanık suyumu dürdüm

Güller açtı şâr içinde

 

Açan güller gül-i raâ

Hârında var türlü mânâ

Ma-sivâyı at bir yana

Hisâr kalsın nûr içinde

 

Nura gark olunca hisâr

Nefse uyma, eyle hazer

Mürşidinden al hoş nazar

Bunca esrar nâr içinde

 

Nâr-ı aşka yanmak gerek

Rehberini bulmak gerek

Esrâr-ı yâr olmak gerek

Esrâr var esrar içinde

 

 

Abdal Ziya zaman söyler

Bu fânîde mekân neyler

Bu bir seyrân, gelen gider

Seyrân var seyrân içinde

 

 

 

 

 

 

Öyle bir yâr sev ey sîmâ-yı melek

Ad ü şânına desinler maşallah

Yâd etsin arşda melek, suda semek

“Ahsen-ül-hâlikîn tebârek-Allah”

 

Hak katında okundu ism-i Haydar

Andan gayrıya gelmedi Zülfekâr

Cihânda bulunmaz bundan güzel yâr

Ey melek sev anı hasbet-en-lillah

 

Abdal Ziya der sözün bir hakayık

Her ne söyler isen evsâfa lâyık

Öyle bir yâr bulup olmayan sâdık

Yezîd’den eşed’dir neûzü-billah

 

 

 

 

 

 

Râh-ı necâtın bürhân-ı muhabbet

İlm-i hakikat ummân-ı muhabbet

 

Siler gönül âleminin pasım .

Koymaz bir leke devrân-ı muhabbet

 

Hak yoluna sevk eder âşıkları

Varsa gönülde şükrân-ı muhabbet

 

Kararmış kalbi bile nurlandırır

Gönülde doğan tâbân-ı muhabbet

 

Bu fani cihânın gam gussâsından

Kurtarır seni seyrân-ı muhabbet

 

Harf-i “lâ” ile yok olur kâinat

“İllâ” isbât-ı pîran-ı muhabbet

 

Koymaz sende senlik Abdal Ziya

Hünkâr Pîr Balım Sultân-ı muhabbet

 

 

 

 

 

 

Ricâl-i gaybe hem-dem ol

Gayrı bir hem-dem isteme

Himmetin alıp Edhem ol

Gayrı bir himmet isteme

 

Râh-ı gaybe muttali ol

Gayrı bir hem-râh isteme

Ricâl-i feyz-le Âdem ol

Gayrı bir feyiz isteme

 

Ver varın gayb-ı ricâle

Gayrı bir varlık isteme

“Velâtübzîrü tebzîra”dan

Gayrı bir âyet isteme

 

Abdal Ziya hayrü-nâs ol

Gayrı bir hayır isteme

Gönül tahtına sultân ol

Gayrı bir sultânlık isteme

 

 

 

 

 

 

Sakahüm esrârına gel ârif ol

Nefse uyup ayrılma adâletten

“Rabbehum şarâben tahûra”yı bil

Sâkî isen dûr-olma sahavetten

 

Âlemde mürşid-i kâmil yok deme

İlmini terket secde kıl Âdeme

Çünkü şeytan erişmemiş bu deme

Ebed mahrum kalmış o saadetten

 

Görünen her zerre “semme vechûllah”

Uyar kalp gözünü, olasın âgâh

Zât-ı Hak, ehl-i hâl gönlünde her gâh

Nâ-ehil kurtulamaz şekâvetten

 

Hünkâr eşiğinden gider Hakk’a yol.

Ehl-i hâl isen orada kaim ol

Bağ-ı vahdette yoktur sağ ile sol

Aç cân gözünü, kurtul dalâletten

 

Abdal Ziya, Hak’la Hak olmayanlar

Gönül evi âşk ile dolmayanlar

Öz cânında cânânı bulmayanlar

Feyz alamazlar Şâh-ı Velâyet’ten

 

 

 

 

 

Sana gönül verdim Ali

Sen gönlümün yârânısın

Halim bilirsin ey velîm

Sen derdimin dermânısın

 

Cândan sevdim Şahım seni

Firâkınla yaktın beni

Sensiz neylerim bu teni

Sen bu tenin esmânısın

 

Âşk bir takdîr-i İlâhi

Âşıkm nedir günahı

Bildir ey şâhların şâhı

Sen bu yolun bürhânısın

 

Bürhânım Haydar-ı Kerrâr

Nâr-ı Nemrûd bana gül-zâr

Her nereye kılsam nazar

Sen âlemlerin kânısın

 

Şâhım sensin nazargâhım

Senden gayrı yok penâhım

Dîn ü imân, secde-gâhım

Sen bu dinin sultanısın

 

Cumhûr ile Nükte’dânsın

Serdâr-ı Lem’-i cihânsın

Emre sezâ Nigâr’ınsın

Sen Semânın envânsın

 

Abdal Ziya hayran sana

Lütfet şâhım bu gedâna

Nûr cemâlin göster ana

Sen cihânın Lokmân’ısın

 

 

 

 

 

 

Sanma âşık, söylenen sözleri ârifân söyler

Veya edeb-erkân Hak kelâmı edîb-ân söyler

 

Kendin gizleyip bildirmek çün yarattı alemî

Ne var bunca lisan o cümleden tercüman söyler

 

Seni senden alıp sana teslim ettim dediler

Her yüzden görünen Hakk’ın kendidir, pinhân söyler

 

Nereden gelip nereye gittiğini bilmeyen

Hakk’ın varlığını anladım der de, yalan söyler

 

Nefsine uyup her kim ki kendine verdi varlık

Kendi yokluğun bilmez, zaman içre zaman söyler

 

Kâinat bir gölge-i hayâl, bâkî kalan Hak’tır

Nutuk Hayy’dır sûreti derûnunda olan söyler

 

Ezelden vahdet şarâbın içenler Abdal Ziya

Erdi maksûda onlar, derd içinde dermân söyler

 

 

 

 

 

 

Sebak aldım mürşid-i dânâ-yı ilmullahdan

Okuttu ledün ilmin feyz aldım nûrullahdan

 

Kur’ân içre mahfî sırr-ı furkanı bilmeyen

Mahrumdur ilelebed vech-i Resûlullah’dan

 

Ref etmeyen hicâbın, göremez Hak cemâlin

Gafildir nûr alamaz vech-i keremullahdan

 

Yüzün görsün görmek dileyen Hak didârım

Görenler mest-i müdâm oldu cemâlullahdan

 

Vech-inde göremeyen zât-ı nûr-i Sübhân’ı

Ana sırr-ı Hak zâhir olmaz kudretullahdan

 

Meydân görmemiş ki görsün yâr-i bî-hemtâyı

Çeşm-i Hayy olmayan fer alamaz aşkullahdan

 

Abdal Ziya himmet aldı ârif-i billahdan

Dost vech-ini temâşâ eder sebilullahdan

 

 

 

 

 

 

Seher vakti kabûl olur niyâzlar

Âşık isen uyan şafaktan evvel

Hakk’ın dîvânından kevser sunarlar

Ârif isen uyan şafaktan evvel

 

Kaddimiz yay olup iki bükülsün

Çeşm-i bürhânımız yere dökülsün

Allah’ın cemâli göze görünsün

Diler isen uyan şafaktan evvel

 

Nâz u niyâzdadır erenler, pîrler

Hem cân-ı gönülden gülbang çekerler

Kırklar meydânında engür ezerler

Sâdık isen uyan şafaktan evvel

 

Bu Abdal Ziya’yi söyleten Hak’tır

Aliin yoluna girenler çoktur

Gerçeklerin yolda noksânı yoktur

Gerçek isen uyan şafaktan evvel

 

 

 

 

 

 

Sen cümlenin cânânısın

Dertlilerin dermânısın

Sultânların sultânısın

 

El meded Mededü’l-meded

Yâ ganî Allah’ım meded