ATPAZARLI OSMAN FADLI EFENDİ (KUTUP OSMAN) kaddesellâhü sırrahu’l azîz

İstanbul’da yetişen büyük velîlerden.

1632 (H.1041)’de Şumnu kasabasında doğdu. Fâtih’te Atpazarı denilen yerde oturduğu için; “Atpazarı Şeyhi Osman Efendi” nâmıyla şöhret buldu. Kıbrıs’ta ise Kutup Osman ismiyle bilinir. 1691 (H.1102) senesinde Kıbrıs’ın Magosa şehrinde vefât etti. Kabri Magosa’dadır.

Babası Seyyid Fethullah Efendi, âlim bir zât idi. Oğlunun tahsil ve terbiyesiyle bizzât meşgul oldu. Onu mükemmel bir şekilde yetiştirmeye çalıştı. Osman Fadlı, on yaşına geldiğinde babasını kaybetti. Bu durum kendisini çok sarstı. Bir gün çarşıda gezerken bir dükkanın önünde şiir söyleyen bir şâiri dinledi. Şâir, ilim öğrenmenin kıymetinden ve âlimin değerinden bahsediyordu. Bu şiir, Seyyid Osman’a çok tesir etti. Annesinden izin alarak, tahsîlini artırıp tasavvuf yolunda ilerlemek için Edirne’ye gitti. Azîz Mahmûd Hüdâyî’nin halîfelerinden, Saçlı İbrâhim Efendi ismi ile meşhûr âlimin talebesi oldu. İbrâhim Efendi, Seyyid Osman Efendinin gayret ve kâbiliyetini görerek, terbiyesinden âciz olduğunu bildirdi ve İstanbul’da bulunan büyük âlim Zâkirzâde Abdullah Efendiye gönderdi. İstanbul’a gidip, Zâkirzâde Abdullah Efendiyi görünce, kalbinden; “İşte, hocamı buldum!” diye geçirdi. Zâkirzâde Abdullah Efendinin de kalbinden; “İşte bize hakîkî talebe geldi.” diye geçti. Osman Fadlı Efendi, uzun süre Zâkirzâde’nin derslerine devâm etti. Hocası, Osman Fadlı’ya; “Emir Çelebi, sende Şeyh-i Ekber (Muhyiddîn-i Arabî (kaddesellâhü sırrahu’l azîz) meşrebi var.” derdi.

Bir gün Zâkirzâde, talebelerinden bir işin yapılmasını istedi. Talebeler, o işi yapmak husûsunda biraz isteksiz hareket ettiler. Bu durumu duyan Seyyid Osman, Zâkirzâde’nin yanına giderek; “Emir buyuracağınız hizmet nedir sultânım? Derhal yerine getireyim.” dedi. Zâkirzâde; “Senin dersin vardır. Bu işi yapman dersine mânidir.” deyince, Osman Fadlı Efendi; “Bu zamanda önce ve sonra gelenlerin ilimlerini elde edeceğimi bilsem, yine şerefli hizmetinizi yerine getirmeyi tercih ederim.” dedi. Bu söz, Zâkirzâde Abdullah Efendinin çok hoşuna gitti. Sonra; “Emir Çelebi! Allahü tealâ sana, önce ve sonra gelenlerin ilimlerini nasîb eylesin.” diye duâ etti. Bu olay üzerine Seyyid Osman Fadlı Efendi, arkadaşlarına; “Bu duâdan sonra bir gece de bütün ilimler kalbime ilhâm olundu. Bilmediğim ilim kalmadı.” dedi.

Bundan sonra Zâkirzâde, SeyyidOsman’a îcâzet vermek istedi. Osman Fadlı; “Sultânım, ben sizin hizmetinizi tercih ederim.” diyerek kabûl etmedi. Osman Fadlı Efendi o gece rüyâsında: “Kullarımı bana dâvet etmek için kelâmımı al!” diye kendisine Mıshaf-ı şerîfin uzatıldığını gördü. Korkuyla uyanan Osman Fadlı; “Talebenin vazîfesi hocasına teslim olmaktır.” dedi ve hocasına tam olarak teslim oldu. Hocası onu Edirne tarafında Aydos isimli kasabaya, insanları doğru yola dâvet için gönderdi. Osman Fadlı, Aydos’da birkaç sene kaldıktan sonra, ilahî bir işâret üzerine, Filibe taraflarına gitti. Filibe’de on beş seneden fazla insanlara doğru yolu gösterdi.

Osman FadlıEfendi, bir gün kaylûle yaparken, şu rüyâyı gördü. Üç yüz kadar âlim gelip etrafında halka oldular. Hep birlikte oradan İstanbul’a geldiklerinde, hocası Zâkirzâde göründü ve; “Git şimdi senin irşâd yerin burasıdır.” diyerek, Atpazarı’nda bulunan Kul Câmiini işâret etti ve bir sarık ile bir âsâ hediye etti. Gördüğü bu rüyâ üzerine İstanbul’a gelen Osman Fadlı, hocasının işâret ettiği yere yerleşti. Bundan sonra Atpazarı Emîri diye meşhûr oldu. Kul Câmiinin hatiplik ve imâmlık vazîfesi Osman Fadlı’ya verildi.

Kendisi şöyle anlatır: “İstanbul’a geldikten sonra, bâzı talebelerim ile Muhyiddîn-i Arabî hazretlerinin, Füsûs kitabını mütâlaa ederdik. Bâzıları; “Emîr Efendi, Şeyh-i Ekber imiş.” diye alay ettiler. O gece gaybdan şöyle bir nidâ geldi: “Ceddinin yoludur, devâm et!” Bunun üzerine hiç kimseye bir şey söylemeden, Füsûs kitabını anlatmaya devâm ettim.”

Sultan Dördüncü Mehmed Han, Osman FadlıEfendiyi çok severdi. Zaman zaman saraya dâvet eder, vâz ve nasîhatlerinden istifâde ederdi. Sultan bilemediği takıldığı mevzuları ona sorar, istişâre ederdi. Hattâ Ramazân-ı şerîfte, iftarda Seyyid Osman Fadlı’nın önünden artan yemeklerinden bereketlenmek için ister, iftârını onunla yapardı.

Bir zaman İstanbul’da isyân oldu. Zorbalar her tarafı darma-dağın edip yağmaladılar. Seyyid Osman Fadlı, hiç çekinmeden talebeleri ile birlikte zorbaları yakalayarak adâlete teslim etti. Böylece din ve devlete büyük hizmetlerde bulundu. Sultan İkinci Süleymân pâdişâh olunca, büyük bir kargaşa oldu. Seyyid Osman bu kargaşalığın ortadan kalkması için duâ etti. Bu duâ bereketi ile Allahü teâlâ belâyı kaldırdı. Sadreddîn-i Konevî hazretlerinden sonra, devlet işlerini düzeltme husûsunda en çok şöhret sâhibi Seyyid Osmân oldu.

Devlet işlerindeki tesiri gittikçe artan Seyyid Osman Fadlı’yı, devletin ileri gelenlerinden bâzıları çekemediler. Sultana, verdiği bir vâz yüzünden şikâyet ettiler. Çeşitli entrikalar çevirerek Magosa’ya gönderilmesini sağladılar. Kendisi; “Bu hâdise, dört ay önce Allahü teâlâ tarafından kalbime ilhâm edildi. Fakat; “Makâmından ayrılma, yerinde kal. Çünkü bunda Allahü teâlânın çeşitli hikmetleri var.” dendi. Biz de bu emre uyup, yerimizden ayrılmadık.” dedi. Magosa’ya gidişlerinin on dördüncü ayında vefât etti. Vasiyeti üzerine kabrinin üzeri açık bırakıldı. Vasiyeti şöyle idi: “Kabrimin üzerine türbe yapılmasın. Baş ucuna bir taş dikilsin. Belki mezârım kaybolmaz da gelip-geçen bir duâ okur. Daha sonra 1830 senesinde Kıbrıs’a tahsildâr olarak tâyin olan Hacı Mehmed Ağa, Osman Fadlı’nın kaybolmak üzere olan kabrini ortaya çıkarmış ve etrâfını temizletmiştir.

Talebesi İsmâil Hakkı Bursevî hazretleri, onun hakkında şöyle demektedir: “Hocam her hâlinde gizliliği tercih ederdi. Sünnete uygun olmayan bir şeyi yapmazdı. Şu üç şeyi hiç terketmezdi: 1) Her farz namaz için abdestini tâzelerdi. 2) Namazını dâimâ cemâatle kılardı. 3) Her ibâdet ve işi, Kitab ve sünnete uygun olarak yapardı. Her çeşit riyâzeti yapmıştır. Ramazân-ı şerîfte, bir yumurta ile iftâr ederdi. Bütün yediği bundan ibâretti. Derslerine iki yüz kadar talebe devâm ederdi. Bu talebelerin içinde; Trakya, Anadolu ve Arab Yarımadasından gelenler vardı.”

Yine hocasından naklederek der ki;

“İnsanlar dört kısımdır:

1. Zikir, fikir, maksat, niyyet ve himmetleri sırf dünyâdır. Bunlar kâfirler ve onlara tâbi olanlardır. Sırf fâni olan dünyâ nîmetleriyle nasibdâr olmuşlardır.

2. Dillerinin ifâdesine nazaran âhiret ehli gibi görünürlerse de, bunların içten maksat ve niyetleri yine evvelkiler gibi tamâmen dünyâya yönelmiştir. Bunlar münâfıklardır. Önceki kısımdan çok aşağıdır. Bunlardan çok korkulur. Şeklen âhiret ehli gibi görünürler. Fakat mânen Allah’tan yüz döndürmüşlerdir. Niyyet ve himmetleri hep dünyâdır. Bunların îmânının zevâlinden, kaybolmasından pek korkulur. Zîrâ ibâdetten maksad İslâm, îmân mertebelerinin tamâmiyle, ihsân mertebesine, Allahü teâlâyı görür gibi ibâdet etme şerefine ulaşmaktır. Bu mertebelere kavuşmak için çalışmamak ve bu hususta kusur ve ihmâlde bulunmak, cenâb-ı Hak’tan elindeki nîmetin kaybolmasını istemektir.

3. Zikir, fikirleri, âhiret ve kalplerindeki niyyet ve himmetleri de âhirettir. Bunlar umum müminlerdir.

4. Zikir ve fikirleri, düşünceleri âhiret ve kalplerindeki niyyet ve himmetleri de odur ki bunlar mukarreblerdir. Mukarrebler, Allahü teâlâ için olmayan her şeyden sakınırlar. Din için niyyet etmedikçe hareket etmezler. Her sözleri Allah içindir.”

Osman Fadlı hazretlerinin yazdığı eserlerden bâzıları şunlardır: 1) Misbâh-ul-Kulûb: Sadreddîn Konevî’nin Miftâh-ul-Gayb’ının şerhidir. 2) Mir’ât-ı Esrâr-il-İrfân: Sadreddîn Konevî’nin yazmış olduğu Fâtiha tefsîrinin şerhidir, 3) Tecelliyât-ı Berkiyye: Kitabın asıl ismi Risâle-i Berkiyye fî Şerhi Kasîde-i Işkiyye’dir. Muhyiddîn-i Arabî’nin yazmış olduğu Kasîde-i Işkiyye’nin şerhidir. 4) Hâşiye-i Şerh-i Füsûs-ül-Hikem, 5) Tenkih Şerhi, 6) Telvih Hâşiyesi, 7) Risâle-i İmâm Hâşiyesi, 8) Hanefiyye Şerhi, 9) Hidâyet-ül-Mutehayyirîn, 10) Mutavvel Hâşiyesi, 11) Feth-ul-Bâb, 12) Risâlet-ür Rahmâniyye.

EY ÂŞIK!

Atpazarlı Osman Fadlı Efendi, tekkedeki irşâd faâliyetlerinin yanısıra Cumâ günleri Vefâ, Çarşamba günleri de Süleymâniye Câmiinde vâz verirdi. Pekçok talebe yetiştirdi. Talebeleri uzakta oldukları zaman bile onlarla ilgilenir ve mektuplar göndermek sûretiyle onlara nasîhatler ederdi. Meşhur talebelerinden İsmâil Hakkı Bursevî hazretlerine yazdığı bir mektupta buyuruyor ki:

“Ey âşık ve sâdık oğlum! Niyetinde, amelinde ve ibâdetinde sıdka, doğruluğa yapış. Bu ihlâsın, samîmiyetin îcâbıdır. İhlâs, kulun işlerinin ve tavırlarının Allah için olmasıdır. Eğer kulun işlerine, nefsin arzularından, lezzetlerinden bir şey karışırsa sıdk, doğruluk bozulur. Böyle kimseye işlerinde ve hareketlerinde yalancı demek uygun olur. Sıdkın derecelerinin sonu yoktur. Kul işlerinin bazısında sâdık olup bazısında olmayabilir. Eğer bütün işlerinde sadık olursa ona “sıddîk”, pek doğru denir.

Ey oğul, Rabbine karşı muâmeleni, davranışını Resûlullah efendimizin Allahü teâlâya karşı muâmelesi, davranışı gibi yap. Allahü teâlâ senin edebini Resûlullah’ın edebi içerisinde bildirdi. Resûlullah efendimiz buyurdu ki: “Beni Rabbim terbiye etti. Benim terbiyemi güzel yaptı.” O halde Rabbine karşı davranışlarında Resûlullah’ın edebine uy. Rabbine karşı Resûlullah efendimiz gibi ol. Ondan gelen şeylere rızâ, hoşnutluk göster. İtirâz etme.

Sabırlı ol. Nîmetlere şükret. Hidâyet yolu, doğru yol budur. Nefsinin arzu ve isteklerine uyma. Yoksa felâkete uğrarsın.

Rabbinin huzûrunda, O’nun yüce divânında, korkarak, titreyip ürpererek, boyun bükerek hayâ ile dur. Kalbin devamlı Allahü teâlâ ile meşgûl olsun. Böyle olursan gafletten ve nefsinin bütün kötülüklerinden kurtulursun. Allahü teâlâya yakın olur, huzûr, sürûra ve mânevî lezzetlere kavuşursun. Şeytan sana musallat olup, üstünlük kuramaz.

1) Sefînet-ül-Evliyâ; c.3, s.32

2) Kitab-ı Silsile-i İsmâil Hakkı Bursevî; s.96-100

3) Sicilli Osmânî; c.3, s.421

4) Osmanlı Müellifleri; c.1, s.15

5) Târih-i Râşid; c.2, s.147

6) Bursa’da Tarikatlar ve Tekkeler; s.64-65

7) Aziz Mahmud Hüdâî; s 239

8) Sohbetnâme-i İmam Efendi; c.2 s.71

9) Diyânet İslâm Ansiklopedisi; c.4 s.83

10) Vekâyi-ul-Füdelâ; c.2 s.436

11) Kitâb-ül-Hitâb; s.295

**

KUTUP OSMAN EFENDİ TÜRBESİ KİTABELERİ

Magosa’da Kutup Osman Efendi Türbesi’nde mahfuz iken Canbulad Müzesi’ne kaldırılan ve orada teşhir edilen Lefkoşa Mevlevihanesi Şeyhi Seyyid Feyzullah Efendi’nin eseri olup gayet sanatkârâne hazırlanan iki levha kitabenin çevriyazısıdır.

[köşeli parantez içindeki rakamlar kitabenin satır numaralarıdır]

                                                                             Hüve’l‑Bâkî

[1] Bin yüz bir senesinde Kıbrıs Ceziresi’nde Mağusa kal‘asına şeref‑bahşâ‑yı nüzûl ve bin yüz iki senesi şehr‑i Zilhicceti’l‑Harâm’ının on yedinci günü hulûl‑ı ecel‑i mev‘udiyle [2] irtihâl‑i dâr‑ı bekâ ve resîde‑i ser‑menzil‑i vâlâ‑yı likâ olan Osmân Fazlî‑i İlâhî kuddise sırruhû hazretlerinin mübârek kabr‑i şerîf ve merkad‑i münîfleri ol târîhden beri [3] mestûr iken bin iki yüz kırk târîhinde cezîre‑i mezkûrede muhassıl bulunan sâhib‑i hayrât ve râgıb‑ı müberrât Dergâh‑ı Âlî kapıcıbaşılarından ve Tarîkat‑i Aliyye muhîb ve mensûblarından [4] atûfetlü el‑Hâcc Seyyid Mehmed Ağa hazretleri Âsitâne‑i Aliyye’de azîz‑i müşârun‑ileyh kuddise sırruhû hazretlerinin evsâf‑ı şerîfelerine ve cezîre‑i mezbûrede Mağusa kal‘ası pişgâhında vedî‘a‑i hâk‑i [5] anber‑nâk olduğunu bazı mensûbât‑ı Târîkat‑i Celvetiyye’den istimâ‘ etmiş bulunmağla cezîreye vürûdunda merkad‑i sa‘âdetlerini teftîş ve tecessüs husûsunda sa‘y u ihtimâm idüp [6] nihâyet kal‘a‑i mezbûrede sâlihâtdan seksen yaşına yetmiş bir salhorde hatun mahall‑i kabr‑i şerîflerini ta‘yîn itdikde muhassıl‑ı müşârun‑ileyh ve vücûh‑ı ahâlîden ba‘zı eşrâf hâzır ve nâzır [7] oldukları hâlde mevzi‘‑i merkûmu usûliyle hafra mübâşeretleri esnâsında bir kabr‑i şerîf nümâyân ve cânib‑i re’s‑i sa‘âdetlerine mensûb olup mürûr‑ı ezmân ile üzerine rîk u türâb perde ve hicâb olan seng‑i trâşide [8] bedîdâr ve küberâ‑yı Halvetiyye’ye mahsûs seng‑i sefîdden masnû‘ sikke‑i sa‘âdetleri şekli nümûdâr olmuş ise de tahsîl‑i ayne’l‑yakîn kasdîle bir mikdâr dahi keşf u tahkîk olundukda [9] zîr‑i hâk‑i anber‑nâkde mütevârî mübârek cesed‑i es‘âdları derhâl zuhûr ve çeşm‑i nüzzâra sermâye‑bahş‑i nûr olup râyiha‑i misk ü anber‑müşâm huzzârı ta‘tîr itdikde bî‑reyb u iştibâh merkad‑i şerîfe‑i kerâmet‑penâhları [10] olduğu tebeyyün ve tahakkuk itmekle derhâl mürâ‘ât‑i âdâb u ta‘zîm ile ta‘tiye ve tesnîm muhassıl‑ı müşârun‑ileyh hazretleri üzerlerine metîn ve müstahkem bir künbed‑i latîf ve anın ittisâlinde bir mescid‑i şerîf ve ba‘zı hucurât binâ [11] ve inşâ ve sulehâdan bir zât‑ı şerîfi türbedâr ta‘yîn idüp ve vezâ’if ve sâ’ir mukteziyyâtını ikmâl ve tetmîm ile nâ’il‑i ecr‑i azîm olmuşlardır.

[Beyt]

Edeble kıl ziyâret bu makâm‑ı feyz‑bahşâyı

[12] Ki bu cây‑ı mükerrem kutb‑ı dînin cilvegâhıdır

Sorarsan nâm u şân u şöhretin vech‑i vecîz üzre

Kalem bu niyyet ile tahrîr‑i vasfında mübâhîdir

Şüyûh‑ı Celvetî’den nesl‑i pâk‑i Fahr‑i Âlemdir

[13] Cenâb‑ı kutb‑ı dîn Osman Fazlî‑i İlâhî’dir

Sâhib‑i merkad‑i şerîf‑i müşârun‑ileyh Osman Fazlî‑i İlâhî kaddesallahu sırrahu’l‑latîf hazretleri müsellemü’l‑küll olduğu vechile ekmelü’l‑kâmil‑i [14] ümmet ve kutb‑ı dâ’ire‑i velâyet olmaları hasebiyle terceme‑i evsâf ve kemâlât‑ı uzmâları bîrun‑ı havâsıl‑ı aklâm u erkâm olup ancak bahrden katre mertebesinde ba‘zı menâkıb‑ı aliyyeleri ziyâret‑i [15] seniyyeleriyle şeref‑yâb olan zevâta ma‘lûm olmak içün kendülerinin ecell u ekmel halîfeleri olup mertebe‑i ilm u irfânı şöhret‑şi‘âr‑ı enfüs u âfâk olan Şeyh İsmail Hakkı kuddise sırruhu[16]’l‑azîz li‑mezîdi’l‑berakkî hazretlerinin Silsilenâme ve Temâmü’l‑Feyz nâm te‘lîf‑i münîflerinde ale‘l‑icmâl şu vechile ahz u beyân olunur ki azîz‑i müşârun‑ileyh Rûmili bilâdından Şumnu kasabasında Seyyid Fethullâh [17] nâm zât‑ı siyâdet‑simâtın sulb‑i pâkizesinden tevellüd ile ber‑muktezâ‑yı isti‘dâd‑ı fıtrî on yedi yaşlarında âsâr‑ı feyz‑i İlâhî kendülerini tahsîl‑i kemâlât‑ı insâniyeye sâ’ik olmağla [18] vâlide‑i muhteremesinden me’zûnen mürşid‑i kâmil ve mürebbî‑i mükemmel talebiyle ibtidâ medîne‑i Edirne’ye ve ba‘de müddet Dersa‘âdet’e azîmetle ibtidâ’ [19] Âsitâne‑i Hazret‑i Hüdâ’î’ye vâsıl ve oradan sevk‑ı sâ’ik‑ı tevfîk ve ilhâm ile ol vakt Âsitâne‑i Sa‘âdet’de Zeyrek Mahalle[20]si’nde post‑nişîn‑i zâviye‑i irşâd olan kutbü’l‑ârifîn merhûm Zâkirzâde Şeyh Abdullah Efendi kuddise sırruhu’l‑celî hazretlerinin [21] meclis‑i âlîlerine dâhil ve usûl‑i Tarîkat‑i Aliyye üzre ba‘de’t‑teslîm ve’l‑bey‘a sekiz sene kadar irtibât‑ı kavî ile anların nazar ve terbiyetlerinde ihyâ‑i [22] sünen‑i seniyye ve ihtiyâr‑ı mücâhedât‑ı kaviyye ile meslek‑i azîmet ve takvâ üzre âmil ve keşf u tahsîl‑i ulûm‑ı zâhire ve bâtınaya müştegil olup [23] hattâ bir gün müşârun‑ileyh Zâkirzâde Efendi Hazretleri’nin bir hidmet‑i sakîlesi vukû‘ıyle şurada mürîdlerden kimesne yok mudur deyü [24] tefahhus ettiklerinde herkes kesl‑i nefsânî evcinden hâmuş ve icabetden sâkit oldukda azîz hazretleri hücre‑bîrûn olup [25] hidmet nedir buyurun dedikde anlar dahi senin dersin vardır bu hidmet mâni‘dir deyicek bunlar dahi ulûm‑ı evvelîn ve âhirîn [26] münkeşif olacağın bilsem yine hidmetinizi ihtiyâr iderim dimeleriyle müşârun‑ileyh bu sözden ziyâde mahzûz olup Allahu Te‘âlâ sana ulûm‑ı evvelîn [27] ve âhirîni keşf itsün deyü du‘â ve nefes etmiş olduklarında azîz hazretleri bu du‘â berekâtıyla bir gece ulûm kalbime munsab olup [28] bilmediğim nesne kalmadı ve ilm‑i iksîre varınca münkeşif oldu deyü buyurmuş olup hâsılı bu vechile kendüleri ma‘ârif‑i Rabbâniyye ve mükâşefât‑ı Sübhâniyye’de [29] vusûl‑i makâmât‑ı ulyâ ve irtikâ‑yı derecât‑ı kurbâ ile tekmîl‑i nefs‑i nefîs eylediklerinde şeyh‑i müşârun‑ileyh bir gün kendülerine hilâfet teklîf idüp [30] anlar dahi hidmet‑i şeyhi ihtiyâr vâdîsinde i‘tizâr ve imtinâ‘ iyledikleri rûz‑ı fîrûzun leyle‑i mübârekesinde âlem‑i melekût müşâhedesinde [31] taraf‑ı Hazret‑i Hakk’dan kendülerine bir Mushaf‑ı Şerîf i‘tâ ve bununla ibâdımı da‘vet eyle hitâb‑ı izzetile emr‑i irşâda me’mûr buyrulmağla bu vechile müşârun‑ileyhden [32] müstahlefen Aydos kasabasına azîmet ve şeyh‑i müşârun‑ileyhin irtihâline değin altı sene kadar kasaba‑i mezkûrde ikâmet ve ba‘de işâret‑i [33] İlâhiyye ile Rûmili’de vâkı‘ Filibe kasabasına hicret ve on beş seneden mütecâviz müddet dahi orada neşr‑i envâr‑ı feyz u bereket ve icrâ‑yı âdâb‑ı şerî‘at [34] ve erkân‑ı tarîkât iderek yevmen‑fe‑yevmen envâ‘‑ı hâlât‑ı vicdâniyye ve sunûf‑ı kurbât ve kerâmât‑i ilmiyye ile müterâkkî‑i me‘âric‑i menzilet‑i azîme oldukdan sonr[a] Dersa‘âdet’de [35] Atpazârı’nda kâ’in Kul Câmi‘‑i Şerîfi semtinde ikâmete me‘mûriyyet‑i ma‘neviyyeleri vukû‘iyle hemân Filibe’den nâgehânî nehzat‑birle tekrar Âsitâne‑i Sa‘âdet‑âşiyâneyi [36] teşrîf ve ma‘a fıkdâni’l‑yesâr nakdîne‑i hazîne‑i gaybiyye ile mahall‑i mezkûrde müceddeden bir menzil‑i latîf inşâsîle ba‘de’t‑tavattun ba‘zı ahbâb u havass mürîdânına [37] Şeyh‑i Ekber kuddise sırruhu hazretlerinin Füsûsu’l‑Hikem nâm kitâbını müzâkere ve tedrîs esnâsında bir gece kendülerine hitâb‑ı gaybî vâki‘[38] vâkı‘ olup izhâr‑ı zâhir ve ebtân‑ı bâtın eyle deyu emr u işâret buyurulduğuna binâ‘en ba‘d‑ez‑ân berâ‑yı neşr Salı ve Cuma günlerinden [39] ma‘dâda tedrîs‑i ulûm‑ı resmiyye ve takrir‑i fünûn‑ı mütedâvile ile me’luf ve bâ‑işâret‑i Hazret‑i Nebevîyye va‘z u tezkîre dahi me’mûr ve elsine‑i nâsda [40] Atpazârî Şeyhi Emir Efendi dimekle ma‘rûf ve meşhûr olup hatta merhûm cennet‑mekân Sultan Muhammed Han‑ı Râbî‘ Hazretleri ziyâde mu‘tekidi olmağla [ikinci levha] [41] saray‑ı hümâyûna da‘vet ve va‘z u zikrullâh itdirüp azîm hürmet iderek bu vechile kendüleri zâhiren ve bâtınen avâm u havâssa ifâza‑i füyûzât [42] nush u terbiyyet ve ba‘zı ihtilâl esnâlarında sûrî ve ma‘nevî te’yîd‑i dîn u Devlet‑i Aliyye’ye i‘ânet ve himmet ile meşgûl ve âsâr‑ı füyûzât ve kerâmât‑ı [43] bâhireleri cümleye meşhûr ve meşmûl iken ber‑muktezâ‑yı hükm‑i bedî‘a‑i Rabbânîye ashâb‑ı kemâle ibtilâ‑yı mihen ü meşakkat lâzime‑i şân‑ı verâset [44] ve emseliyyet olmağla evâhir‑i ömr‑i azîzleri olan bin yüz bir senesinde bazı vüzerâ anlara garaz ve hased etmekle işbu şeref‑bahş‑ı yümn ü bereket [45] oldukları Mağusa’ya iclâ’en teşrîfleri vukû‘una sebep olmuş ve eğerçi bu ma‘nâ kendülerine kable’l‑iclâ cânib‑i gaybden işâret [46] ve ifâde zımnında hikmet‑i bedî‘a‑i İlâhîyye müstetir olduğundan makâmlarında sâbit olmaları tavsiye kılınmış ve ma‘a‑mâfîh sebep olan [47] kimesne dahi müte‘âkıben âfet‑i i‘dâma dûçâr olup her ne ise müşârun‑ileyh hazretleri bu tarafı teşrîflerinden sonra insibâb‑ı feyz‑i [48] akdes ile nihâyet maksûdları kendülerine hâsıl ve müddet‑i ikâmetleri on üç mâha resîde oldukda bin yüz iki senesi [49] şehr‑i Zilhicceti’l‑Harâm’ının on yedinci günü hulûl‑ı ecel‑i mev‘ûd ile nefs‑i zekiye‑i mutme’inneleri da‘vet‑i ircı‘îye lebbeyk gûy [50] ve rûh‑ı pür‑fütûhları âzim‑i nüzhetgâh‑ı Firdevs‑i vuslat olmuş ve cesed‑i mutahharları işbu mahall‑i mübâreke defn olunmuş [51] ravvahullahu rûhahu ve nevvera darîha Hakka ki azîz‑i müşârun‑ileyh cemî‘ merâtib‑i ilmiyye ve ayniyye ile mütehakkık ve mükâşefât‑ı aliyye ve kerâmât‑ı bâhire ile müteferrid [52] ve mütefevvuk bir zât‑ı azîmü’l‑kadr olup yirmi üç sene makâm‑ı irşâd ve mertebe‑i kutbiyyetde kâ’im olmuşlar ve halka‑i sohbet‑i hâssiyelerine [53] dahil olanlardan yüzden ziyâde ashâb‑ı isti‘dâd ve misbâh‑ı terbiyyet ve irşâdlarından iktibâs‑ı envâr‑ı hilâfet etmişler ulûm‑ı zâhire [54] ve bâtıneden sâhib‑i yed‑i tûlâ ve belki kalem‑i a‘lâ olmalarıyla Sadreddin‑i Konevî kaddesallahu sırrahu’l‑kavî hazretlerinin [55] Fatiha‑i Şerîfe Tefsirleri ki fi’l‑hakîka gavâmız‑ı hakâyıkı muhtevî olmasıle muhayyer‑i ukûl ve ifhâm olup dörtyüz seneden berü ekâbir‑i [56] ulemâ ve urefâdan birine ruhsâre‑i ebkâr‑ı me‘ânîsinden keşf‑i nikâb‑ı işkâl müyesser olmamışiken azîz‑i müşârun‑ileyh tefsîr‑i şerîf‑i [57] mezkûru ve Miftâhu’l‑Gayb nâm kitâb‑ı şerîfi bi‑gayr‑i nuklin ve rivâyetin mutlakan me‘ânî‑i mütevâride‑i kudsiyye ve ilhâmât [58] ve sünûhât‑ı gaybiyye ile dört mâh müddetde şerh u hall etmeleriyle yalnız işbu eser‑i celîlleri derece‑i kerâmet‑i ilmiyyelerine [59] âyet‑i uzmâ ve bundan başka Tefsîr‑i Fâtiha‑i Şerîfe ve Kitâbü’l‑Lâyihât ve Risâletü’r‑Rahmâniyye ve Tecelliyât‑ı Berkıyye isimleriyle müsemmâ mü’ellefât‑ı münîfe [60] ve ulûm‑ı zâhirede dahi Şurûh‑ı Risâle‑i Azudiye ve Tenkîh ve Havâşî‑i Mutavvel ve Muhtasar ve Telvîh misillü musannefât‑ı [61] vefîre ve ilm‑i iksîrde risâle‑i mu‘tebereleri uluvv‑ı fazl u kemâllerine burhân‑ı akvâ ve ilm‑i hakâyıkda suhuf‑ı müteferrikada [62] bulunan âsâr‑ı nefîseleri ise hâric‑i dâ’ire‑i hadd‑i ıhsâdır meşreb‑i âlîlerine gâlib olan setr‑i hâl ve fenâ‑yı küllî âsârından olmak üzre [63] kabr‑i şerîfleri dahi kubûr‑ı şühedâ meyânında müstetir ve alâmât‑ı zâhireden mücerred ve ârî ve işbu İki yüz kırk senesine değin ki [64] vakt‑i irtihâllerinden yüz otuz sekiz sene mürûr etmişdir merkad‑i münevverleri uyûn‑ı enâmdan mütevârî iken işbu sene‑i mübârekede [65] tenvîr‑i ebsâr‑ı züvvâra meyl‑i rûhâniyetleri zuhûriyle mahfûz‑ı hâk‑i hafâ olan gencine‑i kabr‑i mübârekleri müntesibân‑ı Tarîkat‑i [66] Aliyye’den hâlâ Kıbrıs Muhassılı el‑Hâc Mehmed Ağa za‘afa’llahu ecrahû bi‑mevâhibi’l‑hüsnânın taharrî ve tefahhusa sa‘y u himmetiyle bu [67] mahalde zâhir u bedîdâr ve müceddeden türbe‑i latîfe binâsıyla erbâb‑ı isti‘ânet istifâza‑i şeref‑i ziyâret‑i aliyyelerinden vâyedâr olarak hayatlarında [68] işbu cezîreye sûret‑i iclâda teşrîfleri kaziyyesinde meknûn ve müstetir olan sırr‑ı İlâhî bundan böyle bu makâm‑ı mübârekin [69] gerek ahâlî‑i memleket ve gerek erbâb‑ı kürbet ü gurbete mahal‑i ilticâ ve vesîle‑i isticâbet‑i du‘â olmasını müntic olmaklığile ez‑ser‑nev [70] zâhir u âşikâr olmağla bi‑hamdihi te‘âlâ asr‑ı bâhirü’n‑nasr‑ı cenâb‑ı cihân‑bânî ya‘ni hâlâ pîrâye‑bahş‑i âlî‑baht‑i Osmânî ve revnak‑efzûn‑ı [71] taht‑ı saltanat‑ı seniyye‑i câvidânî olan şevketlü kerâmetlü kudretlü pâdişâhımız pâdişâh‑i âlem‑penâh Sultân Mahmûd Hân‑ı [72] Sânî lâ‑zâle mü’eyyeden bi‘t‑tevfîkı’s‑Sübhânî efendimiz hazretlerinin zemân‑ı feyz‑ıktirân‑ı kîtî‑sitânîlerinde azîz‑i müşârun‑ileyh misillü [73] kibâr‑ı evliyâdan olan zât‑ı celîlü’l‑kadrin zuhûr‑ı merkad‑i mübârekleriyle ilâ‑yevmi’l‑kıyâm ziyâretgâh‑ı enâm olması devr‑i ferhunde[74]‑fâl‑i şâhânelerinin cümle‑i muhassenâtından olduğu erbâb‑ı basâra müncelî ve mûmâ‑ileyhin dahi bu vechile hıdmet‑i azîmü’l‑mertebe [75] ehlullaha mazhariyyeti mahz‑ı tevfîk‑ı Rabbânî idüğü emr‑i celî olmağla cenâb‑ı perverdigâr‑ı zât‑ı şevket‑simât‑ı hazret‑i şehriyârîyi cihân [76] durdukça serîr‑i saltanat‑masîr‑i cihândârîlerinde ber‑karâr ve ahd‑i hümâyûn‑ı hilâfet‑penâhîlerin bu misillü nice hasenât‑ı celîleye [77] masdariyyetle nuhbe‑i edvâr u a‘sâr ve rûhâniyyet‑i evliyâullahı hemîşe kendülerine yâver‑i fevz u intizâr eyleye âmîn sümme âmîn

[78] Azîz‑i müşârun‑ileyhin irtihâllerine İsmâil Hakkı Efendi Hazretleri’nin nazm u inşâd buyurdukları târîhdir

[79] Bülbül‑i hoş‑lehçe‑i gülzâr‑ı ma‘nâ ya‘ni şeyh

Bulmadı âhir bu fânîde bekâdan râyiha

[80] Kudsiyân‑ı pâk‑dil Hakkî el açup didiler

Rûh‑ı pâkîçün azîzin okuyalım Fâtihâ

1103

[81] Makâmü’ş‑Şeyhi Firdevs u Tûbâ

Sene 1103

Ketebehû Hadimu Fukarâ-i  Mevlevîhâne-i Lefkoşa

Seyyid Feyzullah Dede

Sene 1251

[1835/1836]

OSMAN FAZLÎ ATPAZARÎ KADDESELLÂHÛ SIRRAHÛ’L AZÎZ  HAZRETLERİ     HAYATI-ESERLERİ VE TASAVVUFÎ GÖRÜŞLERİ

                                                                                       Tez Müellifi: MUHAMMED BEDİRHAN İstanbul, 2006

                                                                                                                                                                                          

Adı Seyyid Osman b. Seyyid Fethullah’tır. Osman Fazlî Efendi, Fazlî-i Îlahî, Emir Efendi, Emir Sultan, Atpazarî, Şeyh Osman ve Kutub Osman olarak da bilinir. Seyyid bir aileden geldikleri bilinmektedir. Osman Fazlî Efendi 19 Zilhicce 1041 (7 Temmuz 1632) Çarşamba günü işrak vaktinde bugün Bulgaristan’a bağlı olan Şumnu’da doğmuştur. Şumnu Edirne’ye altı merhale uzaklıkta Tuna Nehri boyunda bir Rumeli kasabası olup havası güzel nimet ve bereketi çok bir beldedir.

Osman Fazlî Efendi on yedi yaşından sonra devrin önemli merkezlerinden olan Edirne şehrine giderek Aziz Mahmud Hüdayi’nin halifelerinden Saçlı İbrahim Efendi’ye intisab eder. Saçlı İbrahim Efendi Osman Fazlî Efendi’nin istidadındaki fevkaladeliği fark ederek irşadından aciz olduğunu düşünmüş ve onu İstanbul’a göndermiştir. Üsküdar’daki Hüdâyi Dergâhına giden Osman Efendi yaşlı bir dervişin telkiniyle istikametini Zakirzade Şeyh Abdullah Efendi’ye yöneltir. Zâkirzâde’nin elini öpüp hâlini arz ettikten sonra, Zâkirzâde, ona Zeyrek Camii’ne bitişik olan tekkesinde ikamet etmesini söyler. Böylelikle intisab ettiği şeyhi vasıtasıyla Osman Fazlî Atpazarî’nin tarîkat silsilesi, Şeyh Dizdarzâde Ahmed Efendi yoluyla Celvetiyye Tarîkatı’nın Pîri Azîz Mahmud Hüdâyî’ye ulaşır.

Günlerini dergâhta geçirmeye devam eden Osman Fazlî Efendi şeyhinin hizmetinde bulunmaktan da bir an geri durmaz. Bir gün şeyhi mürîdlerinden birini ağır bir hizmete göndermek için araştırır. Ancak hepsi hizmeti hoş karşılamadıkları için bir tarafa gizlenince, Osman Fazlî Efendi hücresinden çıkarak “beni gönderiniz” der. Şeyhi “Emir Çelebi senin dersin vardır. Vaktin zayi olmasın” diye cevap verdiğinde Osman Fazlî Efendi “Sultânım ulûm-u evvelîn ve âhirîn bana münkeşif olacağını bilsem yine de hizmetinizi ihtiyar ederim” diye cevap verir. Bu cevaptan çok memnun kalan Zâkirzâde “Emir Çelebi, Allahu Teâlâ sana ulûm-u evvelîn ve âhirîni münkeşif kılsın!” diye nefes eder ve hizmete yollar. Bu nefesin tesiriyle bir gece Fazlî Efendi’ye Cenâb-ı Hak cânibinden evvelkilerin ve sonrakilerin ilmi münkeşif olmuştur. Öyle ki ilm-i iksîrde dahi söz sahibi olup bu meyanda eser dahi telif edecek kadar ileri seviyeye ulaşmıştır. Bu onun ihlâs ve sadâkatine bir armağandır.

Zâkirzâde Abdullah Efendi’nin ömrünün sonlarına doğru yirmi sekizinci ve son halîfesi olarak hilâfet icâzeti alarak Rumeli tarafında bir kasaba olan Aydos’a halîfe olarak gönderilir. Bu kasaba o zamanlar Edirne’ye üç konak uzaklıkta bir yer olup aynı zamanda İsmail Hakkı’nın (Bursevi) doğduğu yerdir.

Fazlî Efendi halîfe tayin edilmeden önce tayin beratını almak üzere Köprülü Mehmed Paşa tarafından imtihan edilmek istenir. Sadrazamın huzurunda zâhirî ilimlerden imtihan edilmek üzere Köprülü’nün huzuruna çıkarılır. Burada Köprülü Mehmed Paşa’nın bilgili bir hocası da hazır bulunmaktadır. Bu hoca kendisine Sa‘duddin Taftâzânî (ö. 793/1390)’nin Şerhu’l-Akāid adlı eserinden bir bölümü okuması için uzatır. Kitabı alan Fazlî Efendi hiç duraksamadan ve seri biçimde uzatılan bölümü okuyunca kendisine beratı verilmiştir. Osman Fazlî, şeyhinin vefatının (1657) ardından Filibe’ye yerleşir buradaki ikāmet süresi on beş yılı bulur. Bu zaman zarfında talebe ve derviş yetiştirir, vaaz ve irşâd ile günleri geçer.

Fazlî Efendi gördüğü bir rüya üzerine elinde bir asâ, başında bir külâh, sırtında bir hırka ile yola düşer. İstanbul’a gelir ve rüyasında kendisini soktukları kapıdan şehre girer ve şeyhi Zâkirzâde’nin kendisine tarif ettiği yeri aynen bulur. Kendisine işaret edilen Atpazarı semtindeki Kul Camii’ne gelir ve cemaatin aracılığıyla satın aldığı eve yerleşen Fazlî Efendi bundan sonra Atpazarî nisbesiyle anılmaya başlanır. Kul Camii civarında gah vaaz, gah tedris ve ale’l-ekser tevhid ile meşgul olan Fazlî Efendi yine bu sıralarda o devrin meşhur hattatlarından olan Derviş Ali’nin yazısını taklit ederek nesih hattıyla Kur’ân cüzleri yazar. Önce kırk, sonra yetmiş ve en sonunda yüz yirmi gümüşe satılan bu cüzlerden elde ettiği dünyalık ile eli bollaşan Fazlî Efendi geçimini teminde kolaylığa kavuşunca hattatlığı bırakmıştır.

Sultan Dördüncü Mehmed ve İkinci Süleyman devirlerini idrak eden Osman Efendi, başarısız Viyana kuşatması ve ardından gelişen olaylar sırasında devlet ricali arasında saygınlığı ile temayüz etmiş ve olayların içinde birebir bulunmuştur. Etkisinin, sultanlara vaaz ve nasihat edecek derecede artmasından rahatsız olan devrin rical ve ulemasından bazılarının girişimleri ile Kıbrıs’da Mağusa kalesine sürülür. Fazlî Efendi sürgün emrini 20 Şevval 1101-27 Temmuz 1689 tarihinde almıştır. Sürgün yolculuğu İstanbul’dan Mağusa kalesine ulaşıncaya kadar 22 gün sürmüştür.

Fazlî Efendi Mağusa’ya yerleştikten sonra halkın isteği üzerine üç camide üç defa vaaz etti. Sonrasında ise vaazı bırakarak kaledeki ulemanın isteği üzerine onlara me‘ânî ve beyân ilmine dâir olan Telhîsu’l-Miftah adlı eseri okutmaya ve bu eser üzerine bir ta‘lîk yazmaya başladı. Ne var ki kitabın üçte birine geldiklerinde bunu da bırakmak mecburiyetinde kalmıştır. Bursevî’ye göre bunun sebebi Kıbrıs’ın Yahudi kökenli, son derece vehimli ve korkak bir adam olan valisine, şeyhin kaledeki bazı imam ve hatiplere ders okuttuğu haberi ulaştığında, sadrazamdan çekinerek Miralay Mahmud Ağa’ya el altından bir mektup göndermesi ve bu mektupta şeyhin haberi olmadan derslerine mani olmasını, aksi halde bu haberin vezire ulaştığı takdirde kendisin ya azarlanacağını ya da belki cezalandırılacağını söylemesidir. Mahmud Ağa da valinin emrini yerine getirmiş ve şeyhi ders vermekten alıkoymuştur.

Osman Fazlî Efendi Kıbrıs’tan İsmail Hakkı Bursevî’ye mektup yazarak onu yanına çağırmıştır. İstanbul’daki ailesine de bir mektup yollayıp küçük oğlu Mustafa’nın isterse İsmail Hakkı ile Kıbrıs’a gelebileceğini yazar. İsmail Hakkı, beraberinde şeyhinin henüz on beş yaşında olan küçük oğlu Mustafa, Yâkub Dede ve Yahyâ Dede olduğu hâlde 7 Rebîü’levvel 1102 tarihinde Bursa’dan yola çıkarlar. Şeyh sürgün yeri olan Kıbrıs adasını ve Mağusa halkını sevmiş onların kendisini hoş tuttuklarını hatırını saydıklarını söyleyerek İsmail Hakkı’dan bu adanın kalelerini ve halkını öven bir kasîde yazarak bunu tahrir etmesini isteyerek ona şiir konusundaki kabiliyetini övmüştür.

1102 yılının Zilhicce ayında tevriye gününden itibaren Fazlî Efendi’nin sağlığı bozulup ateşli bir humma hastalığına dûçar oldu. Bu humma adanın havasının ağırlığı yüzünden âdetâ veba gibi bir tesir bırakıyordu. 17 Zilhicce 1102 Salı günü ikindi vaktinde şuurunu kaybetti. Gözleri kapalı iken dudakları bir veya iki kez kıpırdadı ve ruhunu teslim etti. Cenaze namazı Osman Dede tarafından kıldırıldıktan sonra kale dışında bulunan yel değirmenlerine yakın bir yerdeki kabristandaki kabrine defnolundu. Cenaze kabre Osman Dede tarafından indirilmiştir. Kabrinin bulunduğu kabristan, Makbûretu’l-evliyâ diye anılmaktadır. Vefatının ardından pek çok kadın ve erkek Allah rızâsı için helva yaptırdı ve sevabını Hazret-i Şeyh Osman Fazlî Atpazarî ruhuna bağışlayarak fukarâya ikram ettiler. Çarşamba günü sabahı ise ellerinde Mushaf-ı şerîfler olduğu halde çocuklara varıncaya kadar herkes kabri başında hazır bulundu. Ruhuna Kur’ân okunup hediye edildi ve sanki şeyhin yakınlarıymış gibi yemekler verdiler. Kale halkı şeyhin arkasından babalarını kaybetmişçesine ağlayıp mahzun oldular.

Fazlî Efendi’yi anlatan birincil kaynak olan Tamâmu’l-Feyz İsmail Hakkı Bursevî tarafından kaleme alınmıştır. İsmail Hakkı bu eserinde şeyhinin Kıbrıs adasında sürgünde vefat etmesini İmâm-ı Âzam’ın zindanda vefatına benzeterek, bu nedenle onun İmâm’ın ilminin kâmil bir vârisi olduğuna dikkat çekmiştir İsmail Hakkı şeyhinin vefatının ardından Arapça ve Türkçe şiirlerle ona vefatına tarih düşmüştür.

Osman Fazlî Efendi’nin vefatının ardından üzerine hemen bir türbe yapılmamıştır. Mevcut ve muhtemelen basit bir yapıdan ibaret olan kabri zamanla kaybolmaya yüz tutunca 1739 yılında kabri üzerine bir türbe yanına da bir tekke inşâ edilmiştir. Daha sonraları da adaya gelen bir tahsildar veya II. Mahmud devrindeki valilerden el-Hâc Seyyid Mehmed Ağa tarafından 1824 yılında türbe ve tekke yeni baştan inşa edilerek yanına bir mescid ile tarîkat mensuplarının ikameti için de bazı odalar eklenmiştir.

Seyyid Mehmet Ağa adaya geldiğinde Osman Fazlî Efendi’nin kabir yeri toprakla bir olmuş olduğundan yeri bu tarihlerde takriben seksen yaşlarında olan ve dürüstlüğü ile tanınan bir kadının ifadesine ve şahitliğine dayanılarak belirlenmiş, açılan kabirde şeyhin Celvetî işâretli mezar taşı bulunduktan sonra türbe inşaatı başlamıştır. Eskiden türbenin ceviz ağacından yapılmış çok güzel bir kapısı olduğu ve mezarın üzerinde de âyetler örülmüş bir örtünün bulunduğunu belirtilmiştir. Kıbrıs eserleri hakkındaki çağdaş kaynaklara göre ise bugün kabrin üzerinde çirkin bir sanduka ile onu saran yeşil bir örtü ve bir sarık vardır. Türbe içinde ise yanlış okunmuş yeni harflerle yazılmış bir kitabe parçası duvarda asılı durmaktadır.

Türbeyi ve külliyeyi 1975 yılında gezen ve kendisi bir sanat tarihçisi olan Oktay Aslanapa eseri şu şekilde anlatır: “Magosa da VIII. yüzyıldan kalma Kutup Osman Tekke ve Türbesi onarım plânlarında hemen ele alınması gereken bir eserdir. Yapı bir avlunun üç tarafı çevreleyen çeşitli mekânlardan meydana gelmektedir. Merkezden bir girişi vardır Girişin sağ kanadında kubbeli ve tonozlu mekânlar türbeye aittir. Bunun karşısında revaklar avluyu çevreler. Eyvan kemerleri çatlayan kubbelerde tehlikeli çatlaklar görülen bu yapı da Lefkoşa’deki benzerleri gibi önemli eserler arasındadır. Âcilen onarılması gereği uzmanlarca belirtilen eser maalesef ihmal edilmiş, yapı iyi niyetli fakat ehil olmayan kişilerce çok çirkin olarak tamir edilmiştir. Külliye yeniden ele alınıp ilmî metotlara uygun olarak tercihen T.C tarafından restore edilmeli ve hayatiyet kazandırılarak kültür hizmetlerinde kullanılır hale getirilmelidir.”

Yapıldığı tarihten son zamanlara kadar türbenin resmi görevli türbedârları olmuştur. Bunların sonuncusu Zeliha Hanım’dır. Bu hanım Tekke’nin yanındaki kirasız küçük bir lojman ve Evkaf Dairesi’nden aldığı 2-3 Kıbrıs Lirası gibi az bir para karşılığında bu hizmeti yıllarca yürütmüştür. Bu para kesilip lojmandan uzaklaştırıldıktan sonra da türbenin temizlik hizmetlerini fahrî olarak yürütmüş ve yakın zamanlarda vefat etmiştir.

İsmail Hakkı Bursevî’nin aktarımına göre şeyh, ortaya yakın uzun boylu, heybetli, sarıya çalar beyaz tenli, zayıf tenli, hafif sakallı, iri ve parlak gözlü, gözlerinde nûr-i ilâhî güneş ve ay gibi parlayan bir şahıstır. Yaşlılık döneminde gözleri zayıfladığı için gözlük kullanmaya başlamıştır.

ESERLERİ

Misbâhu’l-Kalb Şerhu Miftâhi’l-Gayb

Mir’âtu Esrâri’l-İrfân Alâ İ’câzi’l- Kur’an Fi Keşfi Ba‘zı Esrârı Ümmi’l-Kur’ân

El-Lâihâtü’l-Berkiyyât fî Keşfi’l-Hucub ve’l-Estâr An Vücûhi esrâri Ba‘zi’l-Ehâdîs ve’l-Âyât

Tecelliyât-ı Berkıyye

Risâle-i Rahmâniyye fî Beyân-i Kelimeti’l-İrfâniyye

Mektûbât-ı Osman Celvetî li-Tilmîzihî Şeyh İsmail Hakkı

Şerhu Fusûsi’l-Hikem

Hâşiye alâ Muhtasari’l-Maânî

Hidayetü’l –mütehayyirin

Fethu’l Bab

Hâşiye ale’l-Mutavvel

Hâşiye alâ Muhtasar-i Şerhi’t-Telhîs

Hâşiye alâ Muhtasarî’s-Sa’d

et-Teftih li-Muallakâti Ebvâbi’t-Tenkih

Gâyetü’l-Müntehâb

Hâşiyetu Muhtasar ala şerhi Telhicü’l-Miftah

Tahribat

Kutup Osman Efendi Türbesi-Mağusa

OSMAN FAZLI İLÂHÎ HAZRETLERİNİN KABR-İ ŞERÎFİ MAGOSA KIBRIS

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s