BİR BEKTAŞİ ŞÂİRİ MEHMED [Muhammed] ALİ HİLMİ DEDEBABA kaddesellâhü sırrahu’l âli VE DİVÂNI

Alidir rehber-i rah-ı hidayet,
Alidir menba’-ı sırr-ı velayet.



Sâhib-i dîvân merhûm el-Hâc Muhammed Ali Hilmî Dede Baba hazretlerinin yirmi sekiz yaşlarındaki tasvîrleridir.

Süleyman SOLMAZ*

Mehmed Ali Hilmi Dede 1842’de İstanbul’da doğmuştur. Bir Bektaşî şâiri olan Hilmi Dede, Sultan Ahmed civarında Güngörmez Camii imamı Nuri Efendi ile Emine Bacı’nın oğludur. Ailesi Merdiven Köyü’nde Şahkulu SultanTekkesi post-nişini Hasan Baba’dan, kendisi de Aşçı Baba’dan el almıştır. 1863’te posta oturan Hilmi Dede, aynı yıl Hacı Bektaş Dergâhı’na giderek icazetini almıştır. 1907’de vefatına kadar bu görevini sürdürmüştür. Mezarı tekkenin haziresindedir.

Ünü yurt içine ve yurt dışına yayılmış Dedebaba üzerine yapılmış bazı çalışmalar vardır[1]. Dedebaba ayrıca çeşitli ansiklopedilerde de yerini almıştır.

Divanı ölümünden sonra Merdiven Köyü Tekkesi aşçısı Filibeli Ahmed Mehdi Baba tarafından bastırılmıştır[2].

Bedri Noyan bu divanı kendisindeki bir yazma nüshayı esas alarak İstanbul’da tekrar yayımlamıştır. [3] Bu yayında şiirlerin nesre çevrilmiş hali ile açıklamaları da vardır.

Divanda 218 gazel, 30 kaside, 21 murabba, 1 müstezat, 7 muhammes, 8 müseddes, 1 akrostiş, 1 muaşşer, 2 mersiye, 3 kıt’a 10 müfred, 1 beyit, 42 tarih yer almaktadır.

Biz bu çalışmamızda şairimizin eserinden hareketle edebi şahsiyetini ve dinî tasavvufî edebiyatımız içindeki yerini tespit etmeye çalışacağız. Bu metin hazırlanırken matbu nüsha esas alınmış olup, şiirlerin altındaki harf şiiri (Gazel, kaside vs. ) rakamlarlardan ilki şiirin numarasını, diğeri de beyit numarasını vermektedir.

 

Hilmi Dedebaba Divanı, klasik divan tertibine uygun bir divandır. Yani şiirler elif-ba sırasına göre tanzim edilmiştir.

Şairimizin  yazdığı şiirlerde Bektaşi geleneği bariz bir şekilde göze çarpmaktadır.  Dedebaba üzerinde Niyâzi-i Mısrî ve Türâbî Baba’nın etkisi hemen sezilebilmektedir.

Divanda kesif bir şekilde Hz.  Ali ve ehl-i beyt sevgisi ve bağlılığı görülmektedir.   Dedebaba’nın bazı şiirleri bestelenmiş ve tekkelerde okunmuştur.

Hilmi Dede Baba Divanı’na elif kafiyesinde bir münacatla başlar:

Yâ Rab be-hakk-ı sûre-i Yâsin ü Kaf ü Hâ

Yâ Rab be-hakk-ı Fatiha u nun ü hel-atâ

Bu münacatta çeşitli sure isimleri, bazı ayetler, Hz. Muhammed, torunları Hz.Hasan ile Hüseyin, İmam Cafer, Musa, ehl-i beyt hakkı için ebru-yı hatt-ı yâre aşina kılmasını, sevgisiyle gönlünü doldurmasını, işinin daima hamd ve şükür olmasını, bu isimlerin ruz-ı cezada kendisine şefaat etmelerini, derununun onlarla dolmasını murat ettikten sonra aşk denizinin en iyi yüzücüsü olup nice şiirler yazabilmeyi Tanrı’dan istemektedir. Bunun için de sure-i Kevser hakkı için aşk şarab-ı ile kanıp neş’e-i beka sahibi olmayı dilemektedir.

İkinci şiire Besmelenin besi ile başlamıştır. Daha sonra pirinden ders alıp aşk yoluna girdiğini, bu yolda Hz. Ali’nin açtığı ilim kapısından içeri daldığını, ay ve güneşin Zeynelaba’nın bir zerresi bile olamayacağını; Hz. Bakır, Cafer, Musa Kazım ve Rıza’nın kıble-i râh-ı hakikat( doğru yolun kıblesi), reh-nüma-yı râh-ı din( din yolunda yol gösterici) olduğunu dile getirmiştir. Taki ve Naki’nin hâk-i pây-i devletinin can gözüne tutiya (sürme) olduğunu ifade ettikten sonra Askeri’nin askeri olduğunu, Mehdi-i Devran’ın şahlarını olduğunu ve sayede nefsin hırslarını terk ederek menzil-i tecride girdiğini, bu sayede Hacı Bektaş-ı Veli’ye riyasız çaker (asker-mürit) olduğunu, aşık-ı sadık olup onun yoluna canını feda etmeye geldiğini belirtir.

Maksat menziline erişmek isteyen bir insana mutlaka mürşit lazımdır.

Tuta bir mürşid-i cânân eteğin can verüp

İrişe menzil-i maksuda kılup kesb-i bekâ  G.5/ 2

Dede Baba’nın divanında yer alan “habibim” redifli 11. şiir Hz. Muhammed övgüsündedir.  Dinî edebiyatımızda habip peygamberi temsil eder.  Bu şiirde bilinen birçok kutsal ve divan şiirinde kullanılan sevgilideki güzellik unsurları Hz. Muhammed’in şahsında toplanmıştır:

Nûr-ı vechündür habîbüm kıble-i ulyâ bana

Ka’be-i dîdârun yüzündür Mescidi’l-aksâ bana

Kabe kavseyn olduğun bildüm anunçün ey nigâr

İki kaşındır senin mihrâb-ı ev ednâ bana

Ey sıfatın âyet-i hedinehü’s-sebil (? )

Oldu zâtın nûr-ı sübhânellezi isrâbana

Ahd ü peymân eyleyüp bağlandım aşkın bendine

Turre-i kisvelerden gider urvetü’l-vüska bana

Âb-ı zemzem menbaı çâh-ı zenehdânındadır

La’l-i nâbun çeşmesidir Kevser-i hamrâ bana

Ravza-i hüsnündür âşıklara Dârü’n-na’im

Cennet içre kâmetündür sidre-i tûbâ bana

Bezm-i hâssından bu Hilmî bendeni dûr eyleme

Sensiz ey cânân gerekmez dünyâ vü ukbâ bana

Gazel-i müzeyyel şeklinde yazılmış diğer bir şiirde

Cismimi kıldım fedâ aşk ile cânân Ahmed’e

Yalınız cismim değil olsu fedâ cân Ahmed’e

diyerek duygu yoğunluğunun boyutlarının nerelere vardığını açıkça göstermiştir. Öte yandan başka bir şiirinde “Sevdim hele bir dilberi kim ismidir Ahmed” diyerek övgüsünü sürdürmektedir(G.38).

Başka bir beyitte ise Hz. Muhammed’i mürşit, Hz. Ali’yi de rehber olarak tavsif etmiştir:

Mürşidimiz Muhammed rehberimizdir Ali

Âşık olan can verir mürşid ile rehbere             G. 212/10

Hz. Muhammed ve Miraç dinî edebiyatımızda çok işlenen konulardan biridir. Dedebaba Divanı’nda da işlenen bu konu müstakil bir kitap olarak yazılabildiği gibi divan içindeki şiirlerde de işlenmiştir[4]:

Menzil-i mi’râca mahbûb-ı Hak itdükde urûc

Nûr-ı vechinden münevver oldu encümle bürûc

İndiler gökden yere teşrifin istikbâl içün

Eyledi bürc-i esedden şems ü mâh ol dem içün

Semme vechullahdan ref oldu cümle perdeler

Kabe kavseyne irüp itdi harem-gâha vülûc

Âşikâr itdi kamu sırr-ı hafiyi Hak sana

Kıldı genc-i a’zâmı esrâr-ı kalbinde dürûc

Yâ Resulullah  koma zulmetde Hilmî mücrimi

Nûr-ı vechin oldu bezm-i enbiyâ içre bülûc          (Divan/ 35. şiir)

Bir başka şiirde Hz. Peygamber âşıkların sığınağı olarak anılmıştır.

 

Cenâb-ı izzet-i fahr-ı risâletdür bize melce

Emiri’l-mü’minindür hazret-i isnâ aşer yâhû             (G. 207/4)

 

Hz. Ali hakkında da yazılmış pek çok şiir var bu divanda. Bu şiirlerde Hz. Ali’den medet istenmektedir (Bkz.  39. 40 şiirler). Hz. Ali vasfında yazdığı başka bir şiirde Hz. Ali’nin hidayet yolunun rehberi, velayet sırrının ve inayet lütfunun kaynağı, âyetlerin sırlarının kâşifi, belagat ilminin masdarı, fesahat kaleminin süsleyeni olduğunu anlatmaktadır. Aynı şiirde Hz. Ali, Kuran’ı toplayan olarak verilmektedir. Künfekan padişahı olarak nitelenen Hz. Ali’nin başlangıç ve nihayet olduğu, pişmanlık gününde şefaat edeceği ve daha bir çok özellikleri zikredildikten sonra Hz. Muhammed ile Hz. Ali’nin “nûr-ı vâhid oldukları, H.  Muhammed’in mürşit, Hz. Ali’nin rehber oldukları belirtilmiştir.  Şairimiz şiirinde tecrid sanatı marifetiyle kendine seslenirken Hz. Ali’nin dini, imanı, dilindeki virdi, elindeki tesbihi, hatta tendeki rûh-ı revanı olduğunu, onun nur-ı Hak olduğuna şüphesini olmadığını veciz bir şekilde dile getirmiştir. Hz. Ali’nin şiirlerde geçen bir sıfatı da Haydar-ı Kerrâr’dır( G. 44).

 

Hz. Ali’ye bende olmak, zümre-i nâcî olmaya yeter:

 

Zümre-i Nâcîleriz bende olup Haydar’a

Şîr-i Hudâ Murtaza saff-şiken ü saff-dere       G. 212/1

 

Divanda  “lâfetâ illâ Ali, lâ seyfe illâ Zülfikâr”( Ali’den başka fetâ, Zülfikâr’dan başka kılıç yoktur” kelâmının nakarat olarak tekrar edildiği 8 kıt’alık bir şiir vardır (52. şiir)

 

Bilindiği gibi her şeyden önce şairimiz bir Bektaşî şairi ve şeyhidir.  Bunu divanda her fırsatta veciz bir şekilde dile getirmiştir:

Ehli şevkiz meşreb-i rindâneyiz Bektâşiyiz

Zâhid-i bed-hûlara bî-gâneyiz  Bektâşiyiz

Merd-i tecrîdiz ‘alâikden geçüp olduk berî

-tekellüf sâkin-i meyhâneyiz Bektâşiyiz

. . .

Sâbitiz ikrârımızda şekkimiz yokdur bizim

Ahd-i yâre viren merdâneyiz Bektâşiyiz

Cânımız kıldık fedâ Cemâllullaha biz

Şem’-i aşkda yanmağa pervâneyiz Bektâşiyiz    (G.  91)

Divanda yer alan 8.  ve 9.  şiirler Dede Baba’nın intisabı ile ilgilidir. 8. şiire

Sevdim hele bir dilberi kim hüsni cemîlen

Gâyetle güzel misli cihan içre kalîlen

matlaı ile başlamakta

  Yüzler süreni sıdkile dergâhına anun

   Dünyâda vü ukbâda hor ü zelilen

şeklinde devam ederek isim zikretmeden şeyhini övmektedir.  9. şiirde ise

Yakdı cânım nâr-ı aşkın vech-i ahsen bir yana

Sabr u sâmânım tutuşdı cism ile ten bir yana

              Dergeh-i kadr-i bülendinde kul olmuş âf-tâb

              Yer öpüp pâyine yüz sürmüş hilâl-i mah-tâb

              Hamdülillah böyle bir mahbuba kıldım intisâb

              Nûr-ı vechinde yazılmış Fatiha-i ümmü’l-kitâb

diyerek intisabını bizzat dile getirmiştir. Bu şiirde ayrıca şeyhini “gül-beden” olarak vasıflandırmakta ve cümle âleme değişmeyeceğini  “Cümle âlem bir yana ey gül-beden sen bir yana” mısraı ile açıkça ifade etmektedir.

13. şiir Mansur Baba vasfında olup aşağıdaki beytin bendler arasında tekrar edildiği 5 bentlik bir müseddesle anlatılmıştır. Mansur Baba, Bektaşilik geleneğinin önemli isimlerinden biridir.

Bî-devâ kaldım çü dermân isteyü geldüm sana

El-meded yâ Şah Kulı Sultan yâ Mansûr Baba

 

Başka bir şiirinde

Oturdum hânkâhında rızâsın kılmağa tahsîl

Sığındım dest-gîrim Hazret-i Şah Kulı Sultana  G. 214. 9

diyerek onun elinden tutanı olduğunu ve dergâhında rızasını kazanmak gerektiğini anlatmıştır.

 

 

  • 15.    şiir “Mürşid-i müşkil-küşâ ya’ni Türâbî Baba” mısra’ı ile birbirine bağlanmış 5 bendlik bir muhammes olup Türâbî Baba mehdindedir:

 

Mâlik-i mülk-i bekâ-yı menba-ı cûd ü sehâ

Gevher-i genc-i hayâ-yı ma’den-i kân-ı vefâ

Vâkıf-ı sırr-ı Hudâ dâhil-i bezm-i a’lâ

Lem’a-i sırr-ı nümâ Enver-i kul innemâ

Mürşid-i müşkil-küşâ ya’ni Türâbi Baba

İslam’ın beş şartından biri Hacc’a gitmektir. Bu ibadetin rükünlerinden biri olarak bilinen ve oraya gidildiğinde her Müslüman’ın yaptığı veya yapmaya çalıştığı Hacerü’l-Esved’e yüz sürmek, Klasik şiir geleneğinde âşık için sevgilinin Kâbe’ye benzeyen yüzündeki bene yüz sürmekten ibarettir.  Gerek Divan şiirinde olsun, gerek Tekke şiirinde olsun bu gelenek değişmemektedir. Âşık böylece bezm-i ezelde verdiği ahdi de tazelemiş olmaktadır.  Divan şiirinde sevgilinin benlerine yüz sürmek gibi bir vuslat, ancak bir hedef olabilir, ki asla mümkün görülmez, Dedebaba için bu her dem müyesserdir ve o da buna müteşekkirdir:

 

Hâl-i ruhsârun imiş maksad Hacerü’l-Esved’den

Şükr kim yüz sürmeğim her dem müyesserdir bana       G. 7/2

 

Söz ibadetten açılmışken aşığın mescidinin, mihrabının, minberinin secde yerinin ancak sevgilinin yüzü, gözü ve kaşı olduğunu da belirtmeden geçmeyelim:

 

Ayn u ebrû mescid ü mihrâb u minberdir bana

Secde-gâhım kıble-i dîdâr-ı dilberdir bana                     G. 7/1

 

Ka’be-i dîdârını kıldım özümçün secde-gâh

Kaşların mihrâbın itdüm kıble-i hamsü’s-salât               G 29/4

 

Divanda 11 beyitlik “muhabbet” redifli gazelde (30.  şiir) her âşığın muhabbet davasında bulunmaması gerektiğini vurgulamaktadır. Kolay olmayan bu davada âşığın gamdan gama düçâr olsa bile muhabbetten şikâyet (şekvâ-yı muhabbet) etmemesi gerektiğini, sabır ve tahammül göstermesi lazım geldiğini söyler.  Buna gerekçe olarak da bu işin kıyamete dek süreceğini göstermektedir.

Kerbelâ ve Hz. Hüseyin Bektâşi geleneğinde sıkça işlenen bir konudur. Dedebaba da buna bigane kalmamıştır.

 

Nûr-ı kandil-i mua’allâdır Hüseyn-i Kerbelâ

Revnak-efzâ-yı musallâdır Hüseyn-i Kerbelâ

Zübde-i âl-i Muhammeddir vücûd-ı nâzüki

Mâye-i feyz-i musaffâdır Hüseyn-i Kerbelâ

Zikr idernâm-ı şerifin rûz ü şeb Hilmî müdâm

Sırr-ı esmâya müsemmâdır Hüseyn-i Kerbelâ        G. 16

 

Divanda yer alan 208 ve 209 numaraları şiirler, Kerbelâ, Yezid, Hz. Hasan ve Hüseyin, Zeyneb, Aliyü’r-Murtaza, Muharrem, mâtem-i âl-i abâ, kan gibi konuların veciz bir şekilde işlendiği şiirlerdir.

 

Hz.  Hasan ve Hüseyin kendisinden imdat istenen konumundadır.  Sadece onlar değil Hz Muhammed, Hz. Ali ve her biri bir ihtiyacın kapısı 12 imamın hepsinden meded istenmektedir:

Hak Muhammed Ali kurretü’l-aynım

Aman ya Hasanım meded ya Hüseynim

İkrâr u imânum şâh Hüseynim

Aman ya Hasanım meded ya Hüseynim

 

Ali Zeyne’l-abâ Bâkır u Ca’fer

Cennet-i a’lâda sâki-i Kevser

Âl-i Muhammed şâfi-i mahşer

Aman ya Hasanım meded ya Hüseynim

 

Musâ Kâzım’dır penâh-gâhımız

Hakka giden hakdır toğru râhımız

Biz bendeyiz anlar pâdişâhımız

Aman ya Hasanım meded ya Hüseynim

 

Aliyü’r-rızâdur kıble-i hâcet

Muhammed Tâkî’dir sâhib-kerâmet

Aman ya Hasanım meded ya Hüseynim

 

Hasanü’l-askerî ka’be-i irfân

Muhammed Mehdî’dir sâhibü’z-zamân

Âl-i Muhammed’dir derdlere dermân

Aman ya Hasanım meded ya Hüseynim

 

Fahr-ı risâletdir öz dedeleri

Hadicetü’l-kübrâ hem ceddeleri

Fatımatü’z-zehrâ vâlideleri

Aman ya Hasanım meded ya Hüseynim

 

On iki imama bendeyiz bende

Anların aşkıyla gönlümüz zinde

Hubb-ı sıbtįn ile olduk ferhunde

Aman ya Hasanım meded ya Hüseynim

 

Pîrim Hacı Bektaş evlâd-ı Haydar

Âl-i Muhammed’den toğdı ol gevher

Hilmi Dede pîrim uşşâka rehber

Aman ya Hasanım meded ya Hüseynim         (184)

 

Dedebaba, divanda zaman zaman vahdet konusunu da işlemiştir.  Bir beyitinde dedi-kodu ve kesretin vahdete ulaşmaya engel bir perde olduğunu, bu perdenin açılması halinde ortaya Cemalullah’ın çıkacağını belirtmiştir.

Bu kîl ü kâl bu kesret olupdur perde-i vahdet

Görinen perdeden yine Cemalullahdır câna            G.  16/6

Dedebaba, Hakk’ı perdesiz gördüğünü şu şiirde alenen söylemektedir:

Sırr-ı Hak oldı a’yân her yerde

Arada kalmadı hiçbir perde

Lâkin anı görecek göz ister

Görinen Hak ola çeşm-i terde    228/1-2

Cemâl-i Rahman’ı bu dünyada gördüğünü hiç gizlememiş, hatta bu işin nasıl olduğunu bile beyan etmiştir:

Bihamdillah irişdim devlet-i dîdâr-ı Rahmana

Beşâret tâcını giydim tecellî irdi bu câna

. . .

Gehi ma’den gehi nebât gehi hayvân olup geldim

İrince devr-i âdeme boyandım türlü elvâna            (G. 214/1-4)

Vahdet-i vücudun işlendiği 16.şiir gazel şeklinde yazılmış bir vahdet-nâmedir desek mübalağa etmiş olmayız:

Bu âlem kim görürsün bir tecelli-gâhdır câna

Kimi âkil kimi mecnûn kimi âgâhdır câna

Kimi zâlim kimi mazlûm kimi fâsık kimi ma’sûm

Kimi âbid kimi zâhid kimi gümrâhdır câna

Kimi âlim kimi câhil kimisi mürşid-i kâmil

Kimi müflis kimi de sadr-ı ulvi câhdır câna

Sunûât-ı İlâhidir bu ef’âl-i tenevvü hep

Her eşyâ bir tecelli-i mahzar-ı billahdır câna

Münezzeh cümle eşyâdan aceb sırr-ı hafîdir bu

Görünen her mezâyâdan yine ol şâhdır câna

Bu kîl ü kâl bu kesret olupdur perde-i vahdet

Görinen perdeden yine Cemalullahdır câna

Gören kimdir görünen kim bu vahdet-hânede Hilmi

Gören de görünen de cümle nûrullahdır câna

Divanda ayet ve hadislerden bazen tercüme bazen de iktibas yoluyla faydalanılmıştır. Ayrıca sure adları da bazen teşbih yoluyla bazen de bir dileğe aracı olarak kullanılmıştır.

 

Men aref sırrına irdin ise âdem oldun

Yohsa her sûret-i insan olan olmaz hûş-yâr     G. 42/11

Eğerçi men aref sırrından âgâh oldısa nefsün

Olur idrâk iden Rabbisini kâmil beşer yâhû       G.207/3

Yâ Rab be hakk-ı sûre-i Yâsin ü Kaf Ha

Yâ Rab be hakk-ı Fatiha vü Nun ü  Helatâ   G. 1/1

Bâ-yı Bismillahirrahmanirrahimden ibtidâ

Ders alıp pîrimden itdüm râh-ı aşka iktidâ

Nokta-i bâdır tarîk-ı sırr-ı feyz-i mustakîm

Şehr-i ‘ilmin şâhıyum didi Ali-i bâ-behâ    (G. 2/1-2)

Kabe kavseyn olduğun bildim anunçün ey nigâr

İki kaşındır senin mihrâb-ı ev ednâ bana

Ahd ü peymân eyleyip bağlandım aşkun bendine

Turre-i kisvelerden gider urvetü’l-vüskâ bana    G. 11

Semme vechullahdan ref oldu cümle perdeler

Kabe kavseyne irüp itdi harem-gâha vülûc   G. 35

Yazdı levh-i kâinata kilk-i kudret kâf ü nun

Yek nazarda oldı peydâ külli şeyün yusaddirûn

 

Nûş idince câm-ı mevti aşk ile Hilmi Dede

Gûş idenler diyeler innâ ileyhi râciûn                 G.203

Tasavvufun kaynakları arasında gösterilen “küntü kenz” hadisini ise şu şekilde değerlendirmiştir Hilmi Dede:

Her eser oldı müessirden ayân ey merd-i Hak

Küntü kenzin sırrını fehm itdi andan nâzîrûn         G. 212/3

 

Kendine kendini mir’at itdi gene kendisi

Hüsnüni seyr itmege her zerrede gösterdi şân        (G. 201/3)

Sevgi ta bezm-i ezelde takdir olunmuş ve insanın kaderi olmuştur.  Bu da bu dünyada sevgilide tecelli ederek aşığın karşısına çıkmıştır.  Nereye ve neye bakarsanız onu göreceksiniz (G. 50):

Celîl-i nazm-ı aşkı enver-i ruhsâre yazmışlar

Ulûm-ı minedin sırrın ulü’l-ebsâre yazmışlar

Kirâmen kâtibin evvel sücûd-ı âyet-i seb’â

Hutût-ı heft harf ile cemâl-i yâre yazmışlar

 

Okudum mushaf-ı hüsnünde yârin semme vechullah

Hakîkat Ka’besin esrârını dîdâra yazmışlar

 

Gel ey zâhid dem-i âdemdesin insâniyet kesb it

Rümûz-ı ahsen-i takvîm-i aşkı yâre yazmışlar

 

Yıkarsa kalbin a’dâlar iriş bir mürşîd-i zâta

Gönül ta’mirinin keşfini ol mi’mâra yazmışlar

Göründü şabbı emred sûretinde aynuma bir er

Bu vech-i ma’nevi Hilmî cem-i ikrâra yazmışlar

Şeriat ve tarikat bu divanda  sık sık karşılaştığımız iki kavramdır. Üstat, şeriatı zâtının terkibi, tarikatı ise mayasının özü olarak göstermektedir. Tasavvufta çok işlenen şeriatsız tarikat olmaz ilkesiyle örtüşen bir ifade tarzını aşağıya alıyoruz:

 

Şeriat terkîb-i zâtım tarîkat gevher-i kânım

Çekildi haddeden bir bir gelince tâ bu devrâna        G.214/5

Tasavvufta melâmet önemli ilkelerden biridir. Dedebaba, kendisinden önceki mutasavvıflarda da görüldüğü gibi riyakârların kınamalarından korkmadığını, çünkü melâmet taşının ( ne kadar çok kınandığını dile getirmesi bakımından önemlidir) çevresinde âdeta bir kale olduğunu şu beyitle dile getirmiştir:

Ne bâkim var riyâkârân-ı dehrün tîr-i ta’nından

Hisâr olmuş melâmet taşı Hilmi çevre yanımda (G. 223/7)

Cem, Bektaşî geleneğinde önemli yere sahiptir. Dedebaba, gönlüyle söyleştiği bir demde

Gönül gel seninle bir iş edelim

Cümle işler gerü kalsun o demde

Özümüz dervîş-i derd-mend edelim

Erenler erkââyin-i cemde

diyerek cemin mahiyetinin erenler erkanı olduğunu anlatmıştır.

Divanda yer alan “geç” redifli gazelde  aşk tarikının usülü anlatılmaktadır (G.34).

Tarîk-ı aşka gir cânâ sevâd-ı mâsivâdan geç

Makâm-ı terk ü tecride irüp nefs ü hevâdan geç

 

Rızâ vü emr-i Hakk’ı tut yapış bir dest-i mürşide

Vücûd-ı allemel-esmâyı bil şirk ü riyâdan geç

 

Hakîkat bâbının miftâhı aşk-ı sırr-ı alâdır

Dühûl itmek dilersen bezm-i hâssa hâs u lâdan geç

 

Hayâl-i nefs imiş âlemde hubb-ı saltanat zevki

Telebbüs it libâs-ı fakrı da havf ü recâdan geç

 

Bekâbillaha yetmeklik dilersen sen de ey Hilmi

Hased ü bugz ü tama’ kin tutma gel kibr-i fenâdan geç

 

Başka bir beyitte de bir mürşide mensup olmadan yani ona bağlanmadan aşk ilminin sırlarını anlaşılamayacağını söylemektedir:

 

Bütün ilmini fehm itmez olanlar kîl ü kâl ehli

Bu esrâr anlaşılmaz olmadan bir mürşide mensub                     G.27/6

 

Yolun usülü bu şekilde anlatıldıktan sonra, bu yola giren kişinin hangi halde olacağı da anlatılmıştır:

 

Bir kişi kim zât-ı Hak’dur Hakk’a zâtı yâr olur

Âşık-ı sâdık muhibb ü tâlib-i dîdâr olur

 

Çün elest bezminde lâyı ref’ idüp illâ diyen

Ahdine sâbit-kademdür sâdıku’l-karâr olur                                            G. 44

 

Yolun hali anlatıldıktan sonra kişinin nasıl davranması gerektiği, bir gönülde iki yar olmayacağı, bütün bunlara “dâmen-i hünkâr”ın yetişeceği vurgulanmıştır:

 

Sevme gayriyi gönül âşıka bir yâr yetişir

Dil-i dîvâneye bir dilber ü dildâr yetişir

. . .

İki âlemde budur maksadı ehl-i aşkun

Hilmiyâ sıdk ile tut dâmen-i hünkâr yetişir        (G. 51/1-5)

 

Dedebaba, hangi kaynaklardan beslendiğini şu gazelle  anlatmıştır:

 

Bihamdillah haber aldım yine cânân otağından

Gelür subh ü mesâ bûy-i hakikat Hırka Tağı’ndan

 

Zülâl-i bâde-i aşka virüpdür neşe-i sâni

Akar seker bîkârı mesel zemzem Dede Bağı’ndan

 

Hakikat ni’metinin ehl-i inkâr lezzeti bilmez

Ne bilsün tutmamış nân ü nemek pîrin ocağından

 

Sürüp hâk ü der dergâh-ı pîre vechin ey âşık

Uyandır kalb kandilin Balım Sultan çerâğından

 

İdenler Hazret-i Hünkâr’a candan kulluk ey Hilmî

Olur dilşâd ile âzâde elbet gam bucağından              (G. 203)

 

İnsan her isteğini her zaman elde edemez. Eğer istenen şey vakti geçtikten sonra elde edilirse bir faydası olmaz, adeta ölüm döşeğine düşmüş bir kişinin önüne çıkan fırsata benzer. Bu duyguyu Dedebaba şöyle dile getirmiştir:

 

Son deminde gelen ikbâl buna benzer hemân

Neylesün kan tüküren bir kişi altun leğeni         G.260/5

 

Ölüm de dinî edebiyatımızda oldukça sık işlenen bir konu olmuştur.  Dedebaba da bunu şöyle ifade etmiş:

Tecerrüd mesleğinde dâim ol Hilmi Dede dâim

Gelen bu âlem-i hestîye encâmı göçer yâhû              (G. 207/8)

 

Ayrılık edebiyatımızda en çok işlenen konulardandır. Ayrılık ile ölümü tarttıran ve ayrılığı ölümden daha ağır gören bir milletin mensubu olan şairimiz de ayrılık üstüne şunları söylemiştir:

Rûz-ı hicrânın beher sâniyesi bir yıl gelür

Hilmiyâ cem’ eyleyüp bir bir hesâb ittim bu şeb       G.28/7

 

Tasavvuf disiplininde dünyaya hiç önem verilmez.  Hilmî Dede bunu “olsa da bir olmasa da” ifadesi ile veciz bir söyleyişle dile getirmiştir:

 

Ferah-ı devleti dil bulsa da bir bulmasa da

Tâlib-i vuslat olan gülse de bir gülmese de

 

Menzil-i aşka eren sıdk ile ehl-i hâle

Gam u ş”âd”i-i felek olsa da bir olmasa da

 

Gözümün yaşı ile beslediğim âlemde

Gül-berk-i  emelim solsa da bir solmasa da

 

Bâde-i la’l-i lebinden kanan ehl-i aşkın

Kadehi bâde-i semm tolsa da bir tolmasa da

 

Hilmiyâ Gülşen-i vahdetde ne gam zâhid-i har

Gonce-i ömrüm eğer yolsa da bir yolmasa da           (G. 220)

 

Bazı şiirlerinde klasik şiirimizdeki sevgiliye ait mazmunları kullanmaktadır.  Mesela Fuzûlî’de görebileceğimiz bazı kalıp ifadeleri Dedebaba’nın divanında da görmekteyiz. Eski şiirimizde bir kategoriye ait kelimeler başka bir kategoriyi anlatmakta da kullanılmıştır.  

 

Kaşınla kirpiğin zülfün senin ey kâmet-i zîbâ

Biri misk ü biri anber birisi sünbül-i  ra’nâ

 

Cemâlün hüsn ü ânun ruhları âlün gül-endâmın

Kamer-tal’at melek-haslet perî peyker saçı leylâ

 

Gözün âhû dişün incû dehânun hokka-i dârû

Nigâhun cân virür mürde dile nutkun ider ihyâ

 

Müselsel turre-i kisvelerin hable’l-metin olmuş

Mühelhel sûretin uşşâka nûr-ı urvetü’l-vüskâ

 

Kulağın mahzen-i hikmet meşâmın bûy olur Hak’dan

Dudağun çeşme-i kudret lisânun kenz-i lâyüfnâ

 

Vücûdun Tûr-ı Sinâ tecelligâh-ı Mevlâ’dur

Göründü dest-i pâkünden zihi sırr-ı yed-i Beyzâ

 

Tavaf eyler melâik ins ü cin Hilmî Dede ey yâr

Yüzün beyt-i muazzamdur cemâlün kıble-i ulyâ    G. 22

 

Düşdi gönlüm ey sanem kirpiklerin sevdâsına

Cân u cihân virmişem ebrûların arasına

 

Gelmiş cemâlin şânına nûrun alâ nûr âyeti

Ya ben nice dil virmeyem yârin ruh-ı zîbâsına

 

Hüsnün gören âşıklara cennet visâlündür senin

Müştâk olanları hısâb kâmetin tûbâsına

 

Nergis gözün yağmalamış imân u akl-ı âşıkı

Kimdir aceb karşu duran yağmurun yağmasına

 

Yûsuf misâli niceler çâh-ı zenehdânındadır

Aşk ehli olmuşlar esîr-i zincir-i zülf arasına

 

Yandım yıkıldım ey sanem Allah içün kandır beni

Dil-teşneyem ben tâ ezel la’l-i lebin sahbâsına

 

Lutf eyleyüp Hilmi Dede cânânımız kılsa kabûl

Ben cânumı nezr itmişim bezm-i safâ-efzâsına    (G. 218)

 

Bir başka gazelde sevilenin ruhsâr-ı âli âşığı aşk âteşine yandıran ve sabahlara kadar gönlü ah ettiren visâl arzusudur. Âşığı sevdâlara düçâr eden sevgilinin kaşları ve benidir.  Sevgilinin boyu(kadd-i dâl) ise âşığın zayıf cismini nâtüvân edendir (G. 49).

 

Klasik şiir geleneğinde olduğu gibi Hilmi Dede de vaize sık sık çatıldığını görüyoruz:

 

Mey ü mahbûb arzu kıldığım ayb itme ey vâiz

Mey ü mahbûb olan yirde olur her şeb sabâ meclis       (G. 115/4)

 

Hak-şinâs ol ey güzel fehm eyle kendi nefsini

Kîl ü kâl-i vâ’ize uyma kelâmı muhtelif                              (G. 128/4)

 

Vâiz fikr it hâlet-i merdâne-i aşkı

Bir mûr-ı dile değme Süleyman’ı üzersin                        (G. 136/3)

 

Hakdan özge nesne yok âlemde ey vâ’iz ıyân

Hak nazar kıl kim hemîn Hak’dan ibâretdür cihân          (G. 201/1)

 

Mest olup vahdet şarâbından bugün Hilmî Dede

Söyleyen Hak’dır bu nutkı eyleme vâ’iz gümân               (G. 201/7)

 

Daha önce Fuzûlî’de diğer divan şairlerinde gördüğümüz tabipten şifa istememek motifi Dedebaba da vardır.  Hem de hayatı pahasına. . .  

 

 Hayâtın terk ider Hilmî tabîbe keşf-i râz itmez

Marîz-i aşk olan mustağnidir dâr u şifâsından               (G. 198/5)

 

Şairimiz kâinattaki her şeyin insanda gizli olduğunu veciz bir şekilde dile getirmiştir.

 

Lâ dime zâhid illâ gizlidir âdemdedir

Allemel-esmâ hem müsemmâ gizlidir âdemdedir G.  45

 

Hilmi Dede, birkaç şiirinde “Nevrûz”u işlemiştir. Bilindiği gibi Nevrûz ta Orta Asya’dan beri kültürümüzün bir parçası olarak devam ede gelen bir bayramımızdır.

Bihamdillah gidüp gam geldi nev-rûz-ı neşât-ef

Bezendi sü-be-sü elvân çiçekle tağ ile sahrâ

 

Bahar eyyâmı kevne zîb ü zînet bahş içün el-hak

Olupdur gülistanda gül bedenden goncalar peydâ

 

Çemen tıflını emzirdikçe dâim ebr-i nisandan

Giyüpdür dâye-i arz ol şerefle hil’at-ı hadrâ

. . .

O meh ağyâr ilegice safâda kahkahalar ile

Hezerân yâ Sabûr çekmede Hilmi-i şeydâ  G. 23 (Toplam 13 beyit)

 

Divanda yer yer arkaik söyleyiş özellikleri görülmektedir. 37.gazelin redifi “yoh”tur. Buna mahalli söyleyiş de denebilir, ama eskiden de bu söyleyişin böyle olduğunu biliyoruz.

Bir şiirde bugünkü -dır, -dir, -dur,-dür ekinin durur şeklinde kullanıldığını görüyoruz.

Zülfi karalar çok durur

La’lün vefâsı yok durur

Her gamzesi bir ok durur

Karşu siperdârun nedür?  (G. 41)

Başka bir şiirde uyku /yuhu, bir diğerinde ise sançılmak kelimesine rastladık:

Sanma gâfil gönlümi cânâ cünûn-ı aşkdan

Gelmez asla aynuma fikr ü hayâlinden yuhu        G.206/4

İltifât-ı yâre mahzar oldı Hilmi âkıbet

Sîneme sancıldı kaşı yâdan müjgân oku                G.206/5

Yüzyıl özelliği midir, yoksa tekke mensubiyetinin etkisi midir bilinmez, Türkçe kelimelerle Farsça ekler bir iki yerde birleştirilmiştir ki bu divan şiirinde pek görülmemektedir.

Tecerrüd âsumânından doğunca Hilmi-i kemter

Münevver itdi meydânı şeb-i vuslatda ay-âsâ          G.6/5

Ahı” kelimesi de bugün unutulan kelimelerimizdendir.  Dedebaba’nın divanında bu kelimeye de rastladık:

Ey ahı ârif isen eyleme aslın inkâr

Bir avuç hâk-i siyehden yaratıldın ey yâr      G. 42/1

İyelik ekinin sı’lı biçimine örnek:

Eğerçi men aref sırrından âgâh oldısa nefsün

Olur idrâk iden Rabbisini kâmil beşer yâhû       G.207/3

Tevdi etmek, teslim etmek, emanet etmek, vermek, yetiştirmek, ulaştırmak anlamlarına gelen tapşırmak fiiline de rastladık divanda. [5]

Cefâyı çekmeyen irmez safâ-yı zevk-i dîdârına

Belâya sâbir olmak tapşırur uşşâkını yâre         G.  210/

Divanda yer alan 18. şiir bir “Elif-nâme”dir.[6] Elif-nâme, eliften başlayıp ye harfine kadar, her harf ile başlayan bir mısra veya beyit ya da dörtlük tertip etmek suretiyle meydana getirilen şiirlere verilen isimdir. Hem halk şiirinde hem de divan şiirinde örneklerine rastladığımız elif-nâmelerde şairler dile hakimiyetlerini ve ustalıklarını sergilerler.

Sonuç olarak diyoruz ki Hilmi Dedebaba tasavvuf terbiyesi içerisinde yetişmiş, bütün insanlığı kucaklayan bir hoşgörü sahibi şeyh bir şairdir. Klasik şiirimizin mazmunlarını ve Bektaşi geleneğini şiirine yansıtabilmiş şahsiyet olan Hilmi Dedebaba’nın edebiyat tarihi içerisindeki yerini lâyık-ı vechile alabilmesi gerekli inceleme ve araştırmaların mutlaka yapılması gerekir.

 

  

 

 

 


*Yard.  Doç.  Dr.  Pamukkale Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebi Bölümü Öğretim Üyesi

[1] Sadettin Nüzhet (Ergun), Bektâşi Şairleri, İst.  1930 / Ondokuzuncu Asırdanberi Bektâşi-Kızılbaş Alevî Şairleri ve Nefesleri İst.  1956 / İbnü’l-emin, Son Asır Türk Şairleri, İst.

[2] Mehmed Ali Hilmi Dedebaba’nın Divanı, İst.  1327

[3] Mehmet Ali Hilmi Dedebaba Divanı (Yay.  Bedri Noyan), İst, 1986.

[4] Metin AKAR, Türk Edebiyatı’nda Manzum Mi’rac-nâmeler, Ankara, 1987

[5] Yeni Tarama Sözlüğü, Ankara, 1983

[6] Mehmet Yardımcı, Başlangıcından Günümüze Halk Şiiri, Âşık Şiiri, Tekke Şiiri, Ank. 2002, s. 397

 

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s