ARAPÇADAN TÜRKÇEYE TERCÜME HATALARI

Not: Okunması gereken bir makale

İlyas KARSLI*

 

Özet: Tercüme, bir metni bir dilden başka bir dile aktarma işlemidir. Bu aktarım bir takım kurallar ve diller arasındaki benzerlikler ve zıtlıklar üzerine bina edilir. Tercüme faaliyetlerinin ne zaman ve kim tarafından başlatıldığı bilinmemektedir. Çevirmen, çevirdiği metindeki bütün kelimeleri bilmek zorundadır. Fakat bu da çeviri için yeterli olmamaktadır. Bunun yanı sıra, çevirmen, tercüme kurallarını ve inceliklerini bilmeli, çevireceği metin üzerinde bu kuralları yeterli şekilde uygulayabilmelidir. Çünkü uygulanmayan teori kördür. Fakat bir dilden diğer bir dile tercüme yapma görüldüğü kadar kolay bir iş değildir. Çevirmen, dili değil metni çevirir. Ayrıca çevirmenler bir dildeki metni başka bir dile aktarma hususunda her iki dil açısından da iyi bir altyapıya sahip olmak zorundadırlar. Tercümenin zihinsel bir aktivite olması ve ilk insanların da düşüncelerinin yanı sıra duygularını da aktarmak zorunda olmaları nedeniyle tercüme faaliyetleri ilk insanla başlamıştır. Tarih boyunca çok sayıda kaliteli tercüme yapılmıştır. Pek çok bilimsel ve edebi eser diğer dillere çevrilmiştir. Ancak tercümenin ne olduğu konusunda düşünürler net bir görüş ortaya koymamışlarsa da, onun kuralları ve ilkeleri konusunda birçok şey söylemiş ve tercüme teorileri ortaya atmışlardır. İleri sürülen bu teoriler de gerçekten çok önemli olup, onlara uyularak yapılan tercümeler isabetli, diğerleri de hatalar içermiştir. Bu makalede, kurallarına dikkat edilmeden yapılan bazı Arapça-Türkçe tercüme hataları gösterilmiş ve meslektaşlarımızın dikkatleri çekilmiştir.

 Anahtar kelimeler: Hatalı Arapça tercümeler, tercüme hataları, prensipsiz tercümeler.

Mistakes of Translation from Arabic into Turkish

Summary: Translating is the act of transferring the meaning of texts from a language into another and it depends on some rules and theory of similarities and contrast between languages. It is not known when and by whom the translation activities started. Translators need to know the meaning of the words in texts, but that is not enough for translating. Translators need to know translating principles, and its theory, and they need to carry out these principles on the texts which will be translated. Because practice without theory is blind. But it is not simply the act of transferring the meaning of a text from one language into another. Translators do not translate languages but texts. They also need to be well grounded in the principles of the transferring from the meaning of source text into a receptor language. However, it’s certain that translation started with the early human beings because translation is an intellectual activity and early human beings were also need of explaining their emotions as well as thoughts. Many talented translations have been made during the history of mankind; several scientific and literary works have been translated into several languages. However intellectuals have not put forth a precise definition of translation although much has been said about its rules, and principles and several theories have been brought up. These translations that are made in accordance with these theories added up very appropriate whereas others included several mistakes. This article shows mistakes in several Arabic-Turkish translations that didn’t pay attention to these rules and calls the attentions of our colleagues.

Keywords: Arabic translation mistakes, translation mistakes, translation without principles.

 Giriş:

“Fertler ve toplumlar arasında her türlü bilgi ve kültür akışını sağlayan yol” olarak tarif edebileceğimiz tercüme faaliyetinin, ne zaman başladığı kesin olarak bilinmemektedir. Ancak bu faaliyetin, ilk insanla başladığını tahmin etmek hiç de zor değildir. Çünkü tercümenin bir zihin faaliyeti olması, bu faaliyetin ilk insanla birlikte var olması sonucunu doğurmaktadır. İlk insanlar bile, içlerinden geçen şeyleri karşılarındaki kişilere anlatmak için bir zihin faaliyeti gösterme ve karşılıklı anlaşım sağlama çabası göstermiştir.

Bir insanın duygu ve düşüncesini, bir olay karşısında duyduğu etki veya tepkiyi ifade etmesi de bir nevi tercüme faaliyetidir. İşte, bu ve benzeri durumlara göz atınca, tercümenin bir zihin faaliyeti olduğu ve ilk insanla başladığı açıkça görülür. Ancak, tercüme bir zihin faaliyeti olmakla birlikte, diğer bilimler gibi onun bir metodu, teorisi ve tekniğinin de olması gerekir. Çünkü, teorisi olmayan pratik kördür. Bu konu ile ilgilenenler, “tercüme”nin tanımı ve taşıması gereken şartlar üzerinde anlaşmaya varamasalar da onun birçok tanımlarını yapmışlar, bazı kurallarının olması gerektiğini söylemişlerdir. O kurallardan bazıları şunlardır:

-Tercüme; aslındaki fikir ve düşünceleri tam ve eksiksiz olarak vermelidir. Yazının üslup ve tarzı ile aynı vasıfta olmalı ve de telif kadar kolay okunabilmelidir.[1]

-Tercüme; aslını ilk işitenlere nasıl tesir ediyorsa, tercümeyi işitenlere de aynı tesiri yapması gerekir.[2]

-Mütercimin, hem kaynak dilin hem de çeviri dilinin işleyiş düzenini, iki dilin de dilbilgisi ve dile ait diğer kurallarını çok iyi bilmesi gerekir.[3] Dil bilmek önemli bir şart olmakla birlikte, tek başına yeterli bir şart  değildir.

-Tercüme işi bir sanatkarlık ve maharet de ister. Orijinal metnin cümlelerini körü körüne nakletmekle iş bitmiş olmaz.[4]

Tercüme; muhatabın bilmediği bir dildeki kelimeleri, bilmekte olduğu bir dile aktarmak değildir. Mütercimin görevi de bir dildeki cümleleri ya da o cümlelerin ne demek istediğini tercüme etmektir.

Bu makaleyi kaleme almaktan maksadımız, meslektaşlarımızın dikkatini çekmek suretiyle, tercüme yaparken daha dikkatli olmaları konusunda kendilerine yardımcı olmak ve bir uyarıda bulunmaktır. Tercüme işinin umulduğundan çok daha ciddi ve teorisinin çok iyi bilinmesini meslektaşlarımıza hatırlatmak da ayrıca bir görevdir. Hatta tercüme işi o kadar dikkat ve maharet isteyen bir zihin faaliyetidir ki, şu anda bu makaleyi kaleme alan zat bile bu makaledeki tercümelerinde hata yapma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Esas olan, bu hataları yapmamaya azami gayret göstermek, yapılan hataları tashih edebilme cesaretini göstermektir. Diğer bir husus ise, eli kalem tutan herkesin her şeyi yapamayacağını, bu işi uzmanlarına bırakmanın lüzumuna işaret etmektir. Sahanın boş olduğunu zanneden ve “nasıl olsa bu işi benden başka bilen yok” düşüncesiyle hareket etmenin de doğru olmadığının bazıları tarafından anlaşılması gerektiği kanaatimi de ifade etmek isterim. Kaldı ki sahasında uzman ve isim yapmış birçok ilim adamının da tercüme hatası yaptıkları sıkça görülen bir durumdur. es-Sihâh mütercimi Vânî Mehmed Efendi, Hamdi Yazır, H. Basri Çantay, Ö. Rıza Doğrul.. gibi tarihe mal olmuş şahsiyetler de bundan uzak kalamamıştır.

Arapçadan Türkçeye tercüme yanlışlarının kaynaklandığı noktalar hayli çoktur. Onların hepsine örnek vermek de kolay bir iş değildir. Bazıları tabii ve çok basittir. Biz sadece yoğunlukta olduğunu tahmin ettiğimiz hususları başlıklara ayırmak suretiyle açıklayacağız.

 1- Dikkatsizlikten Kaynaklanan Yanlışlar

Tercüme yanlışlarının çoğu, dikkatsizlikten kaynaklanmaktadır. Bunun için, tercüme yapan kişiler, tercüme esnasında bütün dikkatlerini tercümesi yapılan metne vermek zorundadırlar. Aksi halde büyük yanlışların yapılması kaçınılmaz olur. Nitekim aşağıda belirteceğim yanlışlar, tamamen dikkatsizlikten kaynaklanan yanlışlardır.

Meselâ Meşhur es-Sihâh mütercimi Vânî Mehmed Efendi, müellif el-Cevherî’nin[5]  بَاتَ يَهرجها ليلتَه جَمْعَاءَ  ifadesini: “Cuma gecelerinde cimâ’ı çok eder oldu” şeklinde tercüme etmiştir.[6] Halbuki bu ifadenin anlamı: “Bütün gecesini cinsel ilişkiyle geçirdi” olmalıydı.

Bu tür yanlışlardan birini de Elmalılı Hamdi Yazır’ın eserinde görmekteyiz. Yazır döneminin ünlü tefsir bilgini olmasına rağmen, gaflet eseri olacak ki Nemr b. Tevleb’in[7] : فَيَوْمٌ علينا ويومٌ لنا ويومٌ نُساءُ  ويوم نُسَرُّ  ifadesini Türkçeye ‘Bir gün kadınlar günüdür, bir gün kartallar günüdür’[8] şeklinde hatalı tercüme etmiştir. Bu hatalı tercüme, ibarede geçen ‘نساء ‘ ve ‘ نسر ‘ kelimelerinin okunuşundan kaynaklandığı kanaatindeyiz. Çünkü bu kelimeler, harekesiz olduklarından, ‘kartallar’ ve ‘kadınlar’ anlamı verecek şekilde okunabilirler. Ancak, ifade bir bütün olarak göz önüne alındığında, bu iki kelimenin anlamları; ‘üzülürüz’ ve ‘seviniriz’ olması gerekir. O zaman ifadenin Türkçesi şöyle olur: ‘Bir gün aleyhimize, diğer bir gün lehimizedir. Bir gün üzülür, diğer bir gün seviniriz.

et-Teşrî‘u’l-Cinâ’îyyu’l-İslâmî adlı eserde geçen  [9]إذ الزنا من مُحْصَن عقوبتُه الموتُ…  cümlesinin Türkçeye tercümesi; ‘…Bekar olarak zina eden kimsenin cezası ölümdür..[10] şeklindedir. Aynı yerde geçen المُنكَر فإنّ قتل الزاني المحصَن يعتبر واجبا لابُدّ من إزالة  de yine hatalı olarak ‘…Bir münkerin izalesi için, bekar olarak zina edenin öldürülmesi vacib olur..’ denmektedir. Dikkat edilecek olursa, her iki Arapça metinde geçen مُحْصَن / evli kelimeleri Türkçeye ‘bekar’ diye tercüme edilerek, farkına varmaksızın amaç kitleye yanlış bilgi aktarılmıştır. Bu yanlışı doğuran sebep, sadece dikkatsizliktir. Mütercim, bu kelimenin anlamının ‘bekar değil ‘evli’ olduğunu mutlaka bilir. Ancak, basit bir dikkatsizliğin fahiş yanlışlara sebep olacağı da bilinmeli ve dikkat edilmelidir.

Bu tür hataları, titiz ilim adamı oldukları herkesçe kabul edilen kimselerde de görüyoruz. Mesela onlardan biri “علمٌ لا يُقالُ به ككَنزٍ لا يُنفَقُ منه ” ifadesini dalgınlık eseri olacak ki “İlim hakkında: ‘ kendisinden sadaka verilmesi (icab etmeyen) bir hazine gibidir’ denemez..”[11] şeklinde tercüme emiştir. Halbuki doğrusu “İfade edilmeyen bilgi, kullanılmayan hazine gibidir” ya da “söylenmeyen ilim, harcanmayan hazine gibidir” olmalıydı.

Dikkatsizlikten meydana gelen hataların bir örneği de Tâhâ Huseyn’in şu ifadesinin tercümesinde görülür.

واستغلها الإسلام لسبب ديني ، وقبلتها مكة لسبب ديني وسياسي أيضا.[12]                

“…Bu kıssayı İslâm dini bir sebeple almış ve Mekke’de hem dinî ve hem de siyâsî nedenlerle kullanmıştır..”[13]

Bu Arapça metne bakıldığında, tercümesi zor olmadığı erbabınca bilinir. Ancak, dikkatsizlik yüzünden olacak ki, yapılan tercüme pek anlaşılır değil. Bu ifade Türkçe’ye şu şekilde çevrilseydi daha anlaşılır olurdu:

İslâm bu hikâyeyi dînî bir sebeple kullandı; Mekke ise bunu, hem dînî hem de siyâsî sebepten dolayı kabul etti.”

Dikkatsizlik hatalarını ne yazık ki bazen Kur’ân meallerinde ve hadis tercümelerinde de görmekteyiz. Halbuki dikkat edilmesi gereken en önemli tercümeler, dini metinler olması gerekir. Nisa sûresi 82. âyeti de mütercimleri tarafından bu tür bir hataya kurban edilmiştir.

أفلا يتدبّرون القرآن ولوكان من غير الله لَوجدوا فيه إختلافا كثيرا.[14]

Bu âyetin meâli: “Kur’ân’ı düşünmüyorlar mı? Şayet o, Allah’ın dışında birisi tarafından indirilmiş olsaydı, onda kesinlikle birçok çelişki bulurlardı” şeklinde olması en uygun olanıydı. Mütercimler bu âyeti “Kur’ân’ı düşünüyorlar mı?.. O Allah katından olmasaydı onda birçok çelişki bulurlardı[15] şeklinde çevirmiştir.

 Yine, Hz. Peygamber’in: مَن استطاع الباءة فليتزوّج … ومن لم يستطع فعليه بالصوم..[16] hadisi “…Eğer içinizde gücü yetmeyen biri varsa o kişi evlenmek yerine oruç tutsun, gücü yeten ise evlensin..”[17]şeklinde tercüme edilmiştir. Bu hadisin tercümesi şu şekilde yapılmalıydı. “Evlenmeye gücü olan evlensin, gücü olmayan ise oruç tutsun..”

Tercümelerde en çok göze çarpan hususlardan biri de Arapça kelimeleri Türkçe gibi düşünmek, sözlüğe bakmadan tercüme yapmaktır. Durum böyle olunca hata da kaçınılmaz olur. el-Kehf suresi 84. âyette geçen إنَّا مَكَّنَّا له في الأرض  “mekkennâ” fiili Türkçedeki “mekan”la karıştırılmış olacak ki, bazı meal yazarlarımız bunu “yerleştirmek” olarak anlamışlardır. Halbuki bu kelime, li harf-i ceriyle kullanılır ve “birisine veya bir şeye güç-kudret vermek, imkan tanımak..” gibi anlamlar ifade eder. Ayette de “..Biz ona dünyada güç ve kuvvet verdik…” anlamındadır. Halbuki bazı mealciler şu şekilde farklı ve hatalı anlamlar vermişlerdir:

Doğrusu, Biz onu yeryüzüne yerleştirmiş ve ona her tür şeyin sebebini öğretmiştik.”[18]

Doğrusu biz onu yeryüzüne yerleştirmiş ve O’na her şeyin yolunu öğretmiştik.”[19]

Behold, we established him securely on earth..”[20]

 

2- Gramer Kurallarını İhlal Etmekten Kaynaklanan Yanlışlar

Tercümede başarılı olmanın temel ilkelerinden biri, tercüme yapılan her iki dilin gramer kurallarını çok iyi bilmektir. Aksi halde başarı şansı azalır ve hataya düşme ihtimali artar. Bu kurallara dikkatsizlik sonucu hataları  a) sarf açısından, b) nahiv açısından olmak üzere iki grup altında incelemeyi uygun bulduk.

a) Sarf Açısından: Arapçadan yapılan tercümelerde dikkat edilmesi gereken önemli hususlardan biri de, sarf bilgilerine yani, kelimelerin türemiş olduğu köklere dikkat etmektir. Buna dikkat edilmediğinde, kelimeye yanlış anlam verilir, kelimeye yanlış anlam verilince, yapılan yorum da yanlış olur. صلاة  kelimesinde bu durum açıktır. Bu kelime iki kökten türer. Bunların biri صلي  , diğeri de صلو  dir. Türemiş kelimelere dikkat edip, ona göre anlam verilmezse, bu konuda bilgi sahibi okurların tenkidine maruz kalınır. Nitekim Kur’ân-ı Kerimin birçok ayetinde yer alan صلاة   kelimesi صلو  kökünden türemiştir. Fakat Tebbet Sûresinde geçen سَيَصْلَى نارًا ذات لهبٍ  âyetindeki يصلى   kelimesi صلو  kökünden değil, صلي  kökünden türeyen bir kelimedir. Bunlar bilinmezse veya tercümede göz ardı edilirse o zaman ‘صلاة/namaz’ kelimesi için, ‘bir şeyi yakmak için ateşe bırakmak’[21] diye anlam verilir ve yanlış bilgi esas alınmak suretiyle yorum-tefsir yapılır.

Bu hususa örnek olması açısından şu tercüme şekline çok dikkat edilmelidir.       

وخيل إلى بعضهم أن المختصين أنفسهم لم يتناولوا المسألة من جميع أطرافها..[22]

“..Kimilerine göre, uzmanların bizzat kendileri, bu problemi bütün yönleriyle ele almadıkları kanaatindedirler..”

Bu metinde geçen “المختصين/uzmanlar” kelimesi, Arapça “خ ص ص” kökünden türemiş bir kelimedir. Bu kelimeyi benzer bir kök olan “خ ص م” den türetmeye kalkarsak sağlıklı bir tercüme yapamayız ve yaptığımız tercüme şu şekilde gülünç olur: “..Kimileri birbirine hasım tarafları uzlaştırabileceği hayaline kapılmıştır..”[23] Dikkat edilirse tercümede fahiş bir hatanın olduğu açıkça görülür.

Tâhâ Huseyn’in aşağıdaki ifadesinde geçen “أَخْلَقَهمفما “ tabiri de sanırım farkına varılamamış ve hatalı tercüme edilmiştir.

وإذا كانوا أصحاب علم ودين ، وأصحاب ثروة وقوة وبأس ، وأصحاب سياسة متصلة بالسياسة العامة متأثرة بها مؤثرة فيها ، فما أخلقهم أن يكونوا أمة متحضرة راقية لا أمة جاهلة همجية . وكيف يستطيع رجل عاقل أن يصدق أن القرآن قد ظهر في أمة جاهلية همجية! [24]

Onlar, ilim, din, servet, güç ve mevki sahipleri, tesir ve teessüre açık, genel siyasetle ilişkili olduklarına göre; cahil ve barbar bir toplum değil de parlak ve uygar bir toplum olmaktan onları alıkoyan nedir? Kur’ân’ın cahil ve barbar bir toplumda ortaya çıktığını hangi akıl sahibi tasdik edebilir?[25]

Bu metnin doğru tercümesi şu şekilde olmalıydı:

“Onlar; ilim, din, servet, güç ve mevki sahibi, tesir ve teessüre açık, genel siyasetle irtibatlı olduklarına göre; kendilerine en uygun olanın, cahil ve barbar bir toplum değil, gelişmiş ve uygar bir toplum olmalarıydı! Kur’ân’ın cahil ve barbar bir toplumda ortaya çıktığını hangi akıl sahibi kabul edebilir?”

Yine bilindiği üzere Arapçada, belki hiçbir dünya dilinde bulunmayan bir “tâ-i merbûta-yuvarlak tâ” harfi vardır. Bu harf, bitiştiği kelimeye farklı anlamlar kazandırır. Vasfiyyet, ismiyyet, vahdet, kesret, mubâlağa, te’nîs… gibi. Tercüme yaparken harfin bu özelliklerine dikkat edilmezse, bazen uygun olmayan, hatta yanlış anlamlar ortaya çıkar. Mesela Kur’ân-ı Kerîm’in en-Neml sûresindeki : قالتِ نملةٌ أيها النمل ادخُلوا مَساكِنَكم   âyetinde geçen “  نملة” kelimesindeki tâ-i merbûta, vahdet/teklik bildiren bir harftir. Buna tenis/dişilik anlamı vermek doğru olmaz. Nitekim bazı meal yazarları bu hususa dikkat etmeyerek âyeti  “..Dişi bir karınca dedi ki…”[26] şeklinde tercüme etmişlerdir. Halbuki âyetin anlamı: “Bir karınca dedi ki…” olacaktır.

Bu harf, Kurân-ı Kerim’de muhtelif yerlerde ve farklı anlamlara gelir.

 و في الآخرة حسنةً.حسنة  في الدنيارَبّنا آتنا  âyetindeki “حسنة” kelimesinde de bu “ ة ” harfi mevcut olmasına rağmen, bazı meal yazarları bunu göz ardı etmişler ve kelimeyi “حَسَن” anlamında tercüme ederek şöyle demişlerdir:

“..İy çalabumuz, Vir bize dünyede eylük, dakı âhıratda eylük..”[27]

“..Ey Rabb’imiz! Bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik ver..”[28]

“..Ey Rabb’imiz! Bize dünyada da güzellik ver, ahirette de güzellik ver..[29]

“..Ey Rabb’imiz! Bize dünyada da iyi hal ver, ahirette de iyi hal ver..[30]

Elmalı merhum ise, burada geçen “ ة ” ya vahdet anlamı verip ve âyetin mealini daraltarak “..Bize dünyada da bir güzellik ver ahirette de bir güzellik ver..” demiştir.[31]

Kelimede geçen bu harf, mutlaka bir anlam ifade etmelidir. Ancak, görebildiğimiz kadarıyla meallerin birçoğu bu anlamı bulamamıştır. Kelimede geçen bu harf, kesret ya da mubâlâğa ifade eder. Ancak, mubâlâğa ifade etmesi dine daha uygundur. Kesret anlamında alırsak; “Ey Rabbimiz bize dünyada da ahirette de iyilikler (çoğul olarak) ver..” demeliyiz. Mubâlâğa olarak alırsak[32] –ki bana göre de doğrusu budur- “..Ey Rabb’imiz! Bize dünyada da en iyi olanı ver, ahirette de en iyi olanı ver” demiş oluruz. Böylece; Allah’tan çok şeyler istemek yerine  hakkımızda “en iyi olanı” istemiş oluruz.

Aynı hata el-Ahzâb suresindeki لقد كان لكم في رسول الله أسوةٌ حسنةٌ  âyetinde de göze çarpmaktadır. Bu âyetin meali de: “.. Gerçek şu ki, sizin için en iyi örnek Allah Resûlüdür” şeklinde yapılsa, daha doğru olur kanaatindeyim.

Dilde şeklen birbirine benzeyen ifadelerin tercümesinde de yanlışlıklar yapılabilmektedir. Arapçadaki قَطُّ/asla kelimesiyle فَقَطْ/sadece kelimesi de bunlardandır. Necip Mahfûz’un romanında geçen bir kelime bakınız nasıl tercüme edilmiştir:

 

لَو وُجِدت في الماضي حِكمةٌ حقيقيّة لَمَا صارَ ماضيًا قَطُّ.[33]

Eğer geçmişte gerçek bir bilgelik bulunsaydı, sadece mazi olmazdı.”[34]

Görüldüğü gibi, metinde geçen قَطُّ/asla kelimesi “sadece” şeklinde hatalı olarak tercüme edilmiştir. Doğru tercümesi şöyle olmalıydı:

Eğer mâzîde/geçmişte gerçek bir bilgelik olsaydı, asla  mazi olmazdı.”

Harflerin birbirine benzemesinden kaynaklanan bir hata da şu ifadelerin okunmasında ve tercümesinde vardır.

فإنّ للحيوان على سادة الريف حقًّا في الغَذاء والمأوى والصحة لا مَراءَ فيه، وَلَمْ يُقَرَّ بمثله للفلاّحِ![35]

Bu ifadede geçen “لم يُقرَّ” ifadesini “لِمَ يُقَرَّ” şeklinde okumak mümkündür. Nitekim mütercimimiz öyle okumuş ve cümleye şu anlamı vermiştir:

Hayvanların köyün efendisi olarak yiyecek, barınma, sağlık bakımından kesin hakları vardır. Niçin aynısı tanınmaz?”[36]

Bu tercümeye dikkat edilecek olursa, Türkçe ifade açısından bazı problemler içerdiği ve anlaşılamaz olduğu, ayrıca müellifin ifadesini de yansıtmadığı görülür. Hâlbuki dikkat edilerek yapılsa, tercümede bu tür aksaklıklar olmaz ve müellifin ifadesi açık bir şekilde anlaşılır. Buna göre tercüme şöyle olabilirdi:

Hayvanların; köyün ileri gelenlerinde, beslenme, barınma ve tedavi edilme hakkı vardır ve bu kesindir. Halbuki, aynı hak çiftçilere sağlanmamıştır.”

Arapçada en kapsamlı konulardan biri de çoğullar konusudur. Tercüme esnasında bu durum göz önüne alınmazsa, bazı tercümelerin istenilen anlamı ifade etmediği görülür. El-Enbiyâ sûresi 8. âyetinde bu durum açıkça görülür.

وَمَا جَعَلْنَاهُم جَسَدًا لاَ يأْكُلُونَ الطَّعامَ…

Bu âyette geçen ‘جسد’ kelimesi sarf yönüyle tekil bir kelimedir. Ancak, cins ifade ettiği için tekil kullanılmıştır.[37] Bundan dolayı, tercüme yaparken çoğul şekliyle ‘cesetler/bedenler’ demeliyiz. Nitekim, kelimeden sonraki لاَ يأْكُلُونَ الطَّعام   ifadesi de çoğul olan bir kelimenin sıfatıdır. “Biz onları yemek yemeyen birer ceset kılmadık..”[38] şeklindeki tercüme yerine; “Biz onları yemek yemeyen cesetler kılmadık” demek, daha uygundur.

Aynı hata Yûsuf Sûresindeki:[39]   إنّي أراني أَحمل فوق رأسي خُبزا تأكل منه الطّيْرُ… âyetinin tercümesinde yapılmıştır.Bu hatanın sebebi, âyette geçen ‘الطير ’ kelimesine dikkat etmemekten kaynaklanmaktadır. Bu kelime, ‘الطائر ’ kelimesinin çoğuludur ve ‘kuşlar’ anlamına gelir. Nitekim, bu kelimenin gayr-i âkıl çoğul olması nedeniyle de fiili müfred ve müennes kipiyle ‘تأكل ‘ şeklindedir. Yapılan tercümede bu durum göz ardı edilerek, ‘..Rüyamda ekmek taşıyorum, bir kuş da gelip hep bu ekmeği gagalıyor..’[40] şeklinde tercüme edilmiştir. Halbuki bu âyetin ‘..Başımın üstünde ekmek taşıdığımı ve bu ekmeği kuşların gagaladığını görüyorum’  şeklinde tercümesi daha uygundur.

Bu konuda bir başka hata da dikkatsizlikten ileri gelmektedir.  el-Hadîd Sûresi 19 ve 21. ayetlerde geçen ‘er-Rusül-peygamberler’ kelimesi tekil şekliyle ‘peygamber’ olarak tercüme edilmiştir. [41]

Tercüme hatalarının görüldüğü başka bir nokta da isim-mastar ayırımına dikkat edilmemesidir. Bu durum, Türkçemizde de meşhur olan إنّ الله جميل يحبّ الجمالَ[42] hadisinde açıkça görülür. Hadiste geçen “الجمال”  kelimesi mastardır ve “güzellik” anlamına gelir. Hadisin anlamı ise: “Allah güzeldir, güzellikleri sever” olmalıdır. Halbuki yapılan tercümeler genelde “Allah güzeldir, güzeli sever” şeklindedir. Tercümede yapılan ikinci bir hata ise, “الجمال” kelimesindeki “ال” takısını göz ardı etmektir. O zaman anlam eksik olur ve “güzellikler” anlamına gelen kelime “güzellik” şekline dönüşür. Dolayısıyla hadisin anlamında daralma meydana gelir. “Allah güzeldir ve güzeli sever” ile “Allah güzeldir ve güzellikleri sever” arasındaki anlam farkı açıktır.

Tercümelerde en çok göze çarpan hatalardan biri de, fiillerin kiplerine dikkat edilmemesinden kaynaklanmaktadır. Bu durum Kur’ân meallerinde daha barizdir. Mesela el-Kâfirûn sûresinde geçen لاَ أعبُدُ ما تَعْبُدُونَ âyetindeki fiil geniş zamanlı bir fiildir. Ancak birçok tercümede buna dikkat edilmemek suretiyle -di’li geçmiş zaman anlamı verilmiştir ve şöyle denmiştir:

Ben sizin ibadet ettiklerinize ibadet etmem.”[43] Halbuki âyetin doğru tercümesi “Ben sizin ibadet etmekte olduklarınıza ibadet etmem” şeklinde olsaydı fiilin zamanına dikkat edilmiş olacaktı.  Nitekim aynı surenin diğer  âyetlerinde de bu tür hatalar yapılmıştır.

 b) Nahiv Açısından: Meselâ:

واللهُ أنبتَكم من الأرض نباتًا..[ نوح 17]

Ayetinde geçen  نباتًا kelimesinin gramer yönünden cümledeki yerini bilmemek, hoş olmayan bir anlam vermemize yol açar. Nitekim bazı meal yazarları, “Allah sizi yerden bir bitki olarak bitirdi..”[44]şeklinde  hatalı meal vermişlerdir.

Bu âyette geçen نَبَاتًا kelimesi cümlede mefûl-ü mutlak konumundadır ve fiili tekit çindir. Anlamı: “Allah sizi mutlak olarak/kesinlikle yerden yarattı.” Olmalıydı.

 Bunun bir benzeri tercüme hatası da Âl-i İmrân sûresi 37. âyette yapılmaktadır. Âyet, وَ أَنْبَتَهَا نَبَاتًا حَسَنًا…    şeklindedir ve buradaki ‘نَبَاتًا’ kelimesi cümlenin mefûlü mutlakıdır. Bu nahiv kuralı göz ardı edildiği zaman âyetin anlamı da değişecektir. Bu kelimeyi mefûlü mutlakın dışında hatalı olarak iki şekilde değerlendirebiliriz. Mefûlün bih veya hâl. Birici duruma göre âyetin anlamı: ‘‘Onu güzel bir bitkiye çevirdi/bitki yaptı’’ şeklinde olur. İkinci hatalı tercüme ihtimalinde ise: ‘‘Onu güzel bir bitki olarak bitirdi/yetiştirdi’’ olur ki bunların hiçbiri doğru değildir. Doğru olması için şöyle olmalıdır: ‘‘Onu güzelce büyüttü/yetiştirdi.’’

Yine

نَحن نَقُصُّ عليك أحسنَ القَصَصِ.. [يوسف 3]

âyetinde geçen   أحسنَ القَصَص]ِ  [ifadesinin mef’ûl-ü mutlak değil de mef’ûlü bih anlamı verirsek, yaptığımız tercüme “..Sana kıssaların en güzelini anlatıyoruz..” şeklinde ve hatalı olur. Halbuki bu âyetin anlamı “ ..Sana en güzel şekilde anlatıyoruz..” şeklinde olmalıdır.

Merhum Ahmed Davudoğlu’nun Kur’ân Mealinde yaptığı yanlışlık da hayli ilginçtir.  O, Bakara suresi 132. âyette geçen: وَوَصَّى بِها إبراهيم بَنِيه وَيعقوبُ…  ifadesini “..İbrahim bunu oğullarına ve Yakub’a vasiyet etti..”[45] şeklinde tercüme etmiştir. Bunun sebebi, dikkatsizlik nedeniyle meful olan “Yakup” kelimesini fail gibi görmesidir. Bu âyetin doğru meali “İbrahim, bunu oğullarına vasiyet etti, Yakup da..” olmalıydı.

Tercümelerde göze çarpan bir başka yanlışlık da atıf harflerine dikkat edilmemesinden ileri gelmektedir.  Şu şiirde yapılan tercüme hatası da bunlardan biridir:

لَمّا أتى خبرُ الزُّبيْر تَواضعتْ    سُورُ المدينة والجبالُ الخُشَّع.[46]

Yapılan tercümesi: “Zübeyr’in haberi geldiğinde Medine’nin surları yerle bir oldu, dağlar da (musibetin büyüklüğünden ve Zübeyr’in yokluğundan dolayı) boynunu büktü.”[47]

Bu tercümede, والجبالُ الخُشَّع ifadesindeki و  atıf harfidir. Buna dikkat edildiği zaman doğru tercümesi şöyle olmalıdır:

Zübeyr’in haberi geldiğinde, Medine’nin surları ve boynunu bükmüş dağlar yerle bir oldu.”

Arapçada zamirlerin merci’lerini tespit çok önemlidir. Bunda hata yapılınca, tercümelerde de büyük hatalar olabilmektedir. Nitekim Hz. Peygamber (sav)’in:

  خلق الله عزّو جلّ آدم على صورته[48] hadisinde böyle bir hataya düşüldüğü açıkça görülmektedir. Bu hadiste geçen “ صورة ” kelimesine bitişen “ـه  “ zamirinin mercii, ya daha önce geçen Allah ya da Âdem’dir.  Arapça gramer kuralına göre, zamir için asıl olan kendisinden önceki ilk kelimeye râci olmasıdır.[49] Burada zamirden önceki ilk kelime Âdem’dir. Öyleyse zamirin mercii de Âdem’dir. Bu şekilde anlam vermediğimizde hadisin anlamı şudur: “Allah, Âdem’i kendi şeklinde/biçiminde yaratmıştır.” Nitekim hadis mütercimleri de buna benzeyen anlamlar vermişlerdir.[50] Hadise yanlış anlam verilince, birtakım teviller yapmak gerekecek. İşte o zaman, herkes bir şeyler söyleyecek ve durum içinden çıkılmaz olacaktır. Halbuki zamirin mercii doğru tespit edilmiş olsaydı tercüme: “Allah, Âdem’i mevcut şeklinde yaratmıştır.” Olurdu. Yani Allah Âdem’i, kendi biçiminde değil, Âdem’in var olduğu özgün biçimde yaratmıştır.

Bu hadisin İngilizce tercümesinde de aynı hataya düşülerek “..Allah created Adam in His Picture..”[51] şeklinde  tercüme edilmiş, hemen arkasından da Türkçede olduğu gibi te’vîl edilmeye çalışılmıştır. İngilizce metinde geçen “His” zamirinin büyük harfle yazılması, merciin Allah’a verilmesidir. Halbuki merci Allah değil Âdem olmalıydı.

Arapçada, kelimelerin olduğu kadar harflerin de önemi çok büyüktür. Çünkü harflerin bazıları da kendi başlarına anlamlar taşır. Bunlardan biri de و-vâv harfidir. Bu harfin cümlede ibtidâ, atıf, hâl.. gibi anlamlar ifade ettiği bilinmektedir. Tercümede bunlara dikkat edilmeyince önemli hatalar oluşur. Bu hataların olduğu tercümelerden biri de Âl-i İmrân suresi 139. ve Muhammed suresi 35. ayetinde geçen şu ayettir.

 

ولا تَهنوا ولا تحزنوا وأنتم الأعلوْنَ إن كنتم مؤمنين. (آل عمران 129)

Bu âyete şu şekilde mealler verilmiştir:

Dakı za’ıf olman; dakı kayurman. Dakı siz yüksegireklersiz, eger olursanuz müminler.”[52]

Sizler gerçek müminler iseniz, daha yükselecekken gevşemeyin ve üzülmeyin.”[53]

Gevşemeyin, üzülmeyin. Eğer iman ediyorsanız en üstün sizsiniz.[54]

“…Gevşemeyin, mahzun olmayın. Siz eğer mümin iseniz çok üstünsünüzdür.”[55]

Sakın yılmayın, üzüntüye kapılmayın, eğer iman ediyorsanız mutlaka üstün gelirsiniz.[56]

Gevşemeyin ve üzülmeyin. Eğer inanmışsanız en üstün siz olacaksınız.[57]

Öyleyse cesaretinizi yitirmeyin ve üzülmeyin. Eğer inanıyorsanız mutlaka (insanların) en üstünü olursunuz.[58]

Gevşeklik göstermeyin; üzüntüye kapılmayın. Eğer (gerçekten) inanıyorsanız, mutlaka en üstün olursunuz.”[59]

Gevşeklik göstermeyin, üzülmeyin, inanıyorsanız, siz daha üstünsünüz.”[60]

Verilen meallerde görüldüğü gibi, hepsi birbirine benzemekte ve birbirinin kopyası gibi görülmektedir. İlk bakışta göze çarpan bir hata yok gibidir. Ancak, وَأَنتُم  deki vâv harfi göz ardı edilmiş, bundan ötürü meal de eksik olmuştur.

Kur’ân irabıyla ilgilenen eserlere baktığımızda, buradaki vavın hal vavı olduğunu görürüz. Öyleyse anlamı da ona göre vermeliyiz. Ayetin iniş sebebini ve bağlamını da düşündüğümüz zaman anlam: Eğer gerçekten inanmış kimseler iseniz, en üstün sizler olmuşken gevşeyip üzülmeyin! şeklinde olur. Bu tercümeyi meale çevirecek olursak şöyle deriz:

Siz gerçekten inanmış kimselersiniz. O halde en üstün kimseler de sizlersiniz. Öyleyse sakın gevşeyip üzülmeyiniz! Bu ayet Uhud savaşı sonrasında inmiş olduğundan, bir nevi yenilgiye uğramış olan Müslümanları teselli mahiyeti taşır.

Bazı mütercimler -her ne hikmetse- hiçbir sebep yokken, isim cümlelerini fiil cümlesi olarak Türkçeye çevirmektedirler. Bu durum Kur’ân tercümelerinde bile göze çarpmaktadır. Serbest tercüme yapmak adına bu yola başvurmak kutsal metinler için düşünülmemelidir. Kutsal metinler için asıl olan onların orijinalliğini olabildiğince muhafaza etmektir. el-Ahzâb sûresinin 23. âyeti bir isim cümlesidir. Ancak bazı mütercimler (meal yazanlar) bunu fiil cümlesi olarak tercüme etmişlerdir.

مِنَ المؤمنين رِجالٌ صدقوا ما عاهدُوا اللهَ عليه..

Müminlerden, Allah’a verdikleri sözde sâdık kalan erkekler-yiğit kişiler- vardır…

Bazıları bu âyeti: “Müminlerden öyle erkekler vardır ki, Allah’a verdikleri söze sadık kaldılar..[61]Müminlerden öyle yiğitler vardır ki Allah’a verdikleri sözü yerine getirip sadakatlarını ispat ettiler..[62] Şeklinde tercüme ederek, asıldan uzaklaşmış görünmektedirler.

Kur’ân âyetleri, tercüme edilirken daha çok dikkat edilmeli, kılı kırka yararcasına titiz davranılmalıdır. Çünkü Kur’ân, bir dinin kitabıdır, tarih boyunca da hep öyle yapılmıştır. Mesela şu âyetlere verilen meallere bir bakalım:

قالت الأعراب آمنّا قل لم تؤمنوا ولكن قولوا أسلمنا…[63]

“Göçebe Araplar ‘inandık’ dediler. Sen de onlara: ‘Siz inanmadınız, öyleyse sadece ‘teslim olduk’ deyin de…”

Bu âyetin meali bu ve benzer şekilde tercüme edilebilir. Ancak, bunu: “ ‘İnandık’ diyen bedevilere de ki: Siz iman etmediniz; ama ‘boyun eğdik’ deyin..” şeklinde tercüme etmek, hem Türkçe açısından hem de âyetteki kelime dizimi açısından uygun değildir.

Şu âyette de aynı durum söz konusudur:

ربّ السموات والأرض وما بينهما فاعبدْه واصطبِر لِعبادته هل تعلم له سَمِيًّا.[64]

Allah; göklerin, yerin ve bu ikisi arasındakilerin Rabbidir. Öyleyse O’na ibadet et ve O’na ibadette sabırlı ol! Sen O’nun herhangi bir adaşı olduğunu biliyor musun?”

Şimdi bu mealde olan bir Allah kelâmını:“Bir adaşı ve benzeri olmayan, göklerin, yerin ve ikisi arasındaki her şeyin rabbine kulluk et ve O’na kulluk etmek için sabırlı ve metanetli ol!”[65] şeklinde tercüme etmek hiç sağlıklı değildir.

Bilindiği üzere Arapçada bazı harflerin önemi de büyüktür. Bunlardan biri de “مَا” dır. Bu harfin kullanım yerleri çok farklı ve ilginçtir. Bu farklar göz ardı edilince, zaman zaman yanlış tercümeler ortaya çıkar. Şu cümlede geçen “مَا” da onlardan biridir:

ولقد اقتنعت بنتائج هذا البحث اقتناعا ما أعرف أني شعرت بمثله في تلك المواقف المختلفة التي وقفتها من تاريخ الأدب العربي.[66]

Bu araştırmaların sonuçlarından tamamen emin olmuş bulunuyorum. Öyle ki, Arap edebiyatı tarihi ile ilgili yaptığım çeşitli tespitlerde de aynı şeyi hissettiğimi biliyorum..”[67]

Arapça metinde geçen “مَا” nın birçok anlamı vardır. Ancak buradaki anlamı nefy/olumsuzluktur. Buna göre anlam şöyle olmalıydı:

Bu araştırmanın sonuçlarından, Arap edebiyatı tarihi ile ilgili yaptığım çeşitli tespitlerde hissetmediğim derecede güven hissetmekteyim..”

Arapça tercümelerde hataya sebep olan harflerden biri de “إلا” dır. Bu kelimenin birçok anlamı olmasına rağmen, en genel anlamda istisnâ edatıdır. Aşağıdaki örnekte, bu anlamda kullanılması gerekirken, başka bir anlamda kullanılmış ve mütercim tarafından müellifin düşüncesinin zıddına bir bilgi ortaya çıkmıştır.

لاَ يَصلُح الأمرُ إلاّ بالعربيّة ولن تكفي وحدَها الفارسيَّةُ..[68]

“..Bu özellik sadece Arap Edebiyatı ile sağlanamazdı. Farsça da tek başına buna güç yetiremezdi..”[69]

Doğru tercüme şöyle olmalıydı: “.. Bu, Arapçanın dışında bir dille gerçekleşemez. Farsça da tek başına yeterli olmaz..

Harflerle ilgili hatalardan biri de cer harflerinin anlamlarını göz ardı etmektir. Hadiste geçen “أقمِ الصلاة لِذِكْري  “ ifadesindeki “لِ-li” harfine dikkat etmezsek, bu hadisi anlaşılmaz bir şekilde tercüme yaparız. Bu harfin birçok anlamı arasında en çok kullanılanı illet-sebeptir. Zaman belirttiğine pek rastlanmaz. Hadisin anlamı: “Beni hatırlamak için namaz kıl..” veya “beni hatırlaman bir vesile olması için namaz kıl” iken dikkat edilmeyince, “.. Namazı, beni hatırladığın zaman kıl..”[70] şekline dönüşür ki bu doğru değildir.

Arapçadan yapılan tercümelerde dikkat edilmesi gereken bir husus da marife ve nekra kelimelerle ilgilidir. Bazen öyle oluyor ki marife bir kelime nekra gibi tercüme edilince Türkçe akıcılık yok oluyor ve kulağa hoş gelmiyor. Aşağıdaki şu ifadenin tercümesine bakalım:

 

فتنَهّد إرتياحًا، ثم تساءل تُرى لأي أسرة تنتمي  الفتاة؟[71]

 

Rahatça bir nefes aldı. Sonra, kız hangi aileye mensup diye sordu.”[72] Bu tercümeyi daha güzel yapmak için, ana metinde geçen “الفتاة-kız” kelimesinin muhatap tarafından bilindiğini ve onun için de marife olduğuna dikkat edilmelidir. O zaman tercümeyi şöyle yapmamız gerekir:

Rahatça bir nefes aldı, sonra da ‘acaba bu kız hangi aileye mensup’ diye sordu.”

Tercümeye “bu”  eklenmesinin sebebi, “kız” kelimesinin marife olmasından ötürüdür.

 

3- Kalıp İfadelerin Tercümesinde yapılan Yanlışlıklar

Arapçada bazı kalıp ifadeler vardır. Bu kalıp ifadelerin anlamı bilinmeyince ya da göz ardı edilince, yapılan tercümeler sağlıklı olmaz. أَ تُرَى، هل تُرَى، يَاتُرى، يا هل تُرَى    gibi ifadeler de böyledir ve bu ifadelerin anlamı “acaba”dır. İçerisinde “رَأى/görme” kökünden gelen bir fiil ihtiva etmiş olması önemli değildir. Nitekim bazı meslektaşlarımız bu ifadenin tercümesinde isabet edememişlerdir.

يا هل تُرى هذا يسوء أحمدَا     أو هل تُراه ليس يُرضي الصَّمَدَا.[73]

Görüyor musun (hayret)! Bu mu Ahmed’i kötülüyor? Ya da görüyor musun (hayret)! es-Samed olan Allah’ı razı etmeyen bu mu?[74]

Beytin doğru tercümesi şöyle olsaydı daha güzel olurdu: “Acaba bu, Ahmed’i mi kötülüyor, yoksa Samed’i mi razı etmiyor?”

      Bazı tercümeler de vardır ki, ya hiç dikkat edilmeden yapılmış ya da tercüme yapılan dilin terimleri bilinmemektedir. Necip Mahfûz’dan yapılan şu tercümeye dikkat ediniz:

عندما أعود إلى حالتي الطبيعيّة سأحاول أن أفهم الحياة فهما جديدا يقرنها بالسعادة الحقيقيّة..

ـ لنسأل الله أن يحفظنا من كل سوءٍ…

ـ الله يحبّ أن نسأله الخير للناس جميعا..[75]

“..Normal halime dönünce, gerçek mutluluğa götürecek bir yaşam felsefesi bulacağım kendime.”

“Allah yardımcınız olsun.”

“Allah hepinizin iyiliğiyle ilgilensin.”[76]

Dikkatle bakıldığında, tercümedeki eksiklikler bir yana, İslâmî düşünce sisteminde “Allah hepinizin iyiliğiyle ilgilensin” şeklinde bir dua cümlesini bulmak kolay olmayacaktır. Aynı mütercimin: كلما رأيت أنثى خُيّل إليّ  أنني أرى الحياة على قدمين…[77] ifadesini de: “..Seks konusunda iki ayağımın üstüne basarım ben..”[78] biçiminde tercüme etmesi anlaşılır gibi değil. Oysa ki bu cümlenin, “…Ne zaman bir kadın görsem, bu hayat bana kadınlardan ibaret gelir… şeklinde tercüme edilmesi gerekir.

Yine es-Sihâh mütercimi Vânî Mehmed Efendi; رَكِبَ رَأْسَهُ  ifadesini “başına bindi[79] şeklinde tercüme etmiştir. Bunun doğru anlamı ise “kendi başına iş yapmak, düşünüp taşınmadan hareket etmek” olacaktı. Merhum mütercim, el-Cevherî (v.400 h.) tarafından kaleme alınan es-Sihâh adlı bayağı hacimli ve oldukça zor olan o eseri iyi bir tercümeyle Türkçeye aktarmış, ancak dikkatsizlik eseri bazı yanlışlıklar da yapmıştır.

                                                                                                                                                                              Bazı Arapça ifadeler vardır ki, o ifadeleri olduğu gibi Türkçe’ye çevirmek zor bir iş değildir. Ancak, kolaylıkla Türkçeye çevrilen bu ifadelerin neyi anlattığını anlamak hayli güç olur. Mesela, Arapça belağat kitaplarında geçen şu cümlenin tercümesi üzerinde düşünelim.

لاَ شَكَّ أنَّ قَصْدَ المُخبِر بِخَبَرِه إفادةُ المُخاطب : إمّا الحكمَ أو كَونَه عالِمًا بِه. ويُسمّى الأوّلُ فائدةَ الخبرِ والثاني لازِمَها.. [80]

Bu ifadeler Türkçeye: “Şüphe yok ki haber verenin verdiği haberden maksadı, muhataba ya bir hükmü bildirmesi ya da kendisinin o hususta bilgi sahibi olduğunu ifade etmesidir. Birincisi فائدةُ الخبرِ haberin faydası, ikincisi ise لازِمُ فائدةِ الخبَرِ haberin faydasının gereği diye adlandırılır.”[81]

Aynı Arapça ifadenin serbest bir tercümesi ise şöyledir:

“Haber cümlesindeki hükme “faide-i haber” (haberin faydası) adı verilir… Mütekellimin bunu bilmesine de; “lazım-ı faide-i haber” (haberin faydasının lazımı) adı verilir.”[82]

Yukarıdaki Arapça metinde geçen  فائدةُ الخبر  ifadesi, “muhataba bir hükmü bildirme” olarak tercüme edilmiştir ki  bu tercüme doğrudur. Ancak daha sonra bu ifadeyi, “haberin faydası” şeklinde tercüme etmek anlaşılır şey değil. Bu  فائدةُ الخبر  ifadesinin Türkçedeki tam karşılığı “muhatabı bilgilendirme”dir. لازِمُ فائدةِ الخبَرِ ifadesinin Türkçedeki karşılığı ise, “konuşmacının, muhataplarının bildiğini de bilmiş olması”dır. Bunu, “haberin faydasının gereği” şeklinde tercüme etmek, zor anlaşılan bir ifadeyi daha da zorlaştırmaktır.

Bu hususlar göz önünde bulundurulmak suretiyle Arapça ifadeyi şu şekilde tercüme etmek mümkündür:

“Şüphesiz, bilgi veren/konuşma yapan/bilgilendiren kişinin amacı; ya muhatabı bilgilendirmek ya da muhatabın bildiği şeyi, kendisinin de bildiğini muhataba bildirmektir. Bunlardan birincisine فائدة الخبَرmuhatabı bilgilendirme, ikincisine ise لازِمُ فائدةِ الخبَرِmuhatabın bildiği şeyi, kendisinin de bildiğini muhataba bildirme denir.”

Görüldüğü gibi, Arapça metinde geçen “haber, faide ve lazım” kelimelerinin hiçbiri, Türkçedeki “haber, fayda ve lazım/gerek” anlamlarında kullanılmamış, bulundukları cümle içerisinde yeni anlamlar kazanmışlardır. Öyleyse, Türk muhataplarımızı bilgilendirmek için yapacağımız tercümede, yeni anlamları kullanmak zorundayız.

Kalıp ifadeler zaman zaman dinî metinlerde de geçer. Onun için, âyetleri ve hadisleri tercüme ederken daha çok dikkat etmeliyiz. Mesela Arapçada çok kullanılan “شَدّ رِحالَهُ ” ifadesi; “yolculuğa hazırlanmak ve yolculuk yapmak[83] anlamına gelir. Hz. Peygamber’in hadisinde geçen:

لا تُشَدُّ الرّحالُ إلا إلى ثلاثة مساجدَ ifadesi; “Sadece  üç mescit için yolculuğa çıkılır” anlamına gelir. Yani, ibadet yapmak amacıyla ancak şu üç mescide yolculuk yapılır.. Bu hadisi, metinde geçen kelimelerin sözlük anlamlarıyla tercüme yaparsak “Deve palanları sadece üç mescide gitmek için bağlanır[84] deriz ki bu da anlaşılır olmaz.

 

4- Atasözleri ve Deyimlerin Tercümesinde Yapılan Yanlışlıklar

Arapçadan tercüme yaparken dikkat edilmesi gereken en önemli hususlardan biri de, atasözlerinin ve deyimlerin tercümesidir. Acaba bunlar, Türkçe’ye tercüme edilirken, metne sadık kalmak suretiyle mi yoksa kavram olarak mı tercüme edilmelidir. Bu konuyu açıklığı kavuşturmak için şu soruları da sormamız gerekir:

a) Atasözleri ve deyimleri bir dilden diğer dile aktarırken, onların ifade ettikleri mi yoksa salt tercümesi mi aktarılacak?

b) Eğer salt tercüme aktarılacaksa, ve aktarılan dilde o tercümenin bir anlamı olmayacaksa aktarmanın amacı ne olacak? Bu aktarım neye yarayacak?

c) Aktarılan dilde, o kavramın karşılığı yoksa aktarım nasıl yapılacak?

Bu sorulara açıklık kazandırmak üzere seçtiğimiz şu atasözleri ve deyimleri Türkçeye aktarmaya çalışalım.

أنْ يأكل البَقْلَ ولا يسألَ المَقْبَلَةَ.

Bu ifade dört kelimeden oluşan bir atasözüdür. İçerisinde “yemek, bakla, sormak ve  baklacı ” kelimeleri ve bağlaçlar vardır. Bunları Türkçeye şu iki şekilden biriyle aktarabiliriz: “Baklayı yemek, baklacıyı sormamak” ya da “baklayı yemesi, baklacıyı sormamas”ı. ” Türkçe atasözleri ve deyimler içerisinde bu tür bir ifadeye -araştırabildiğimiz kadarıyla- rastlayamadık. Öyleyse bu Arapça ifadeyi sadece tercüme edip geçelim mi yoksa Türkçedeki karşılığını mı verelim? Tercüme edip geçtiğimizde, bu tercümeden bir şey anlamak çok güçtür ve bilgilendirmek istediğimiz kitleye de bilgi vermiş sayılmayız. Öyleyse biz mütercim olarak bu ifadenin Türkçedeki karşılığını okuyucuya aktarmalıyız. O da : “Üzümü ye, bağını sorma” ifadesidir.

Bu durum, ذَهَبَ الأطيبانِ و بقي الأخبثانِ  meselinde de görülür. Burada geçen ‘الأطيبانِ’ kelimesi iki gözü, ‘الأخبثانِ’ kelimesi ise yellenme ve öksürme anlamına gelir. Bu meseli ‘gözler gitti, yellenme ve öksürme kaldı’ şeklinde tercüme etmek hoş olmaz. Çünkü Türkçede böyle bir atasözü yok. Ancak bu meseli Türkçeye ‘ahı gitmiş vahı kalmış’ şeklinde çevirebiliriz. İşte o zaman yapılan tercüme amacına ulaşır.

      Türkçe’deki deyimleri yeterince bilmemek, bu deyimlere dikkat etmemek ya da umursamamak sebebiyle de bazı hataların yapıldığı görülmektedir. Nitekim el-Me’âric sûresi 44. âyette geçen خاشِعَةً أبصارُهُمْ âyetine de “gözleri dönmüş” anlamı verilmiştir.[85]

Halbuki Kur’ân’da geçen  خاشِعَةً أبصارُهُمْ  ifadesi, Türkçedeki “gözleri dönmek“deyimine tekabül etmez. “Gözü dönmüş” deyiminin Türkçedeki anlamları şöyledir:

Gözü dönmüş: Öfkeli, sinirli,[86] aşırı bir istek ya da çok öfkelenme dolayısıyla saldıracak durumda olmak,[87] öfkesinden ne yaptığını bilmemek,[88] aşırı bir isteğin, öfkenin tesiriyle ne yaptığını bilmez, zapt edilmez hale gelmek.[89]

Kur’an’da geçen خاشِعَةً أبصارُهُمْ ifadesinin siyak ve sibakından anlaşıldığına göre bu ifade, Türkçedeki “gözleri dönmüş” anlamına gelmemektedir. Kur’an’daki bu ifadenin anlamı “uğradıkları zilletten ötürü gözleri düşmüş, başları aşağı eğilmiş” şeklinde olması daha uygun olur. Çünkü:

Ayette geçen  أبصار / gözler” kelimesi kinâî bir lafız olup, zikr-i cüz irade-i kül kaidesi uygulanır. Burada başın bir cüz’ü olan göz zikredilmek suretiyle, baş kastedilmiştir. Öyleyse, anlam da ona göre verilmelidir.

 

 

5- Kelimelere Hatalı Anlam Vermekten Kaynaklanan Yanlışlar

 

Bazı kelimeler vardır ki, cümlede bulunmuş oldukları yere göre farklı anlamlar ifade ederler. Onlardan birisi de “evet” anlamına gelen “نَعَم ” kelimesidir. Ancak bu kelime, bulunduğu her yerde “evet” diye tercüme edilirse, Türkçe ifade bozukluğu ortaya çıkar.

Çocukla babası arasında şu kısa Arapça diyalog geçer:

 

بَابَا.

نَعَم!

Bu kısa diyalog Türkçeye:

-Baba…

-Evet.. şeklinde tercüme edilmiştir. Halbuki ifadede geçen “نعم ” kelimesinin buradaki anlamı “efendim” olmalıydı.  Çünkü Türkçede, kendisine çağırılan kişi “efendim” diyerek karşılık verir.

Türkçe ve Arapça, yıllarca iç içe yaşayan iki dildir. Bu sebepledir ki, birbirlerinden oldukça fazla kelime alışverişinde bulunmuşlardır. Türkçemizin Arapçadan aldığı kelimelerden biri de   ” عِرْضٌ ” kelimesidir. Bu kelimenin birçok anlamı olmakla birlikte, Türkçede sadece “ırz” anlamı bilinmektedir. Arapçadan yapılan tercümelerdeki her العرض kelimesini Türkçedeki “ırz” yerine tercüme yaparsak hatalı tercüme yapmış oluruz. Nitekim bu kelime, Hz. Peygamber’in şairi Hassân b. Sâbit’in iki ayrı şiirinde geçer ve her geçtiği yerde ayrı anlam ifade eder. Şiirler ve anlamları şöyledir:

فإن أبي ووالدَه وعِرْضِي    لِعِرضِ محمدٍ منكم وِقَاءُ . [90]

Bu şiir şu şekilde tercüme edilmiş:

Çünkü babam, onun babası ve benim şerefim

Size karşı Muhammed’in şerefine siperdir.”[91]

Bu şiirin başka bir tercümesi ise şöyledir:

Benim babam ve onun babası, sizden korunmuş saklanmıştır.”[92]

Şiirde geçen ‘‘ırz’’ kelimesi, ‘‘beden,can,ceset, asalet…’’ gibi anlamlara gelmektedir. Halbuki yapılan her iki tercümede de ‘‘şeref’’ anlamı verilmiştir.  Böyle bir anlam verme, vakıaya aykırıdır. Çünkü, bir insanın şerefi, diğer insanın şerefine siper olması tabiri Türçede kullanılan bir ifade değildir. Bunun içindir ki, şiir şöyle tercüme edilseydi daha şık olacaktı:

‘‘Babam, dedem ve benim canım/bedenim, size karşı Muhammed’in bedenine siperdir.’’

Ancak, şiirin bu şekilde tercüme edilmesinde de bazı ön bilgilere ihtiyaç vardır. Eğer şairin babası ve dedesi, şiirin söylendiği anda var ise, bu tercüme doğrudur. Ölmüşlerse doğru olamaz. Yaşamayan kimselerin can/bedenleri, yaşayan peygambere nasıl siper olur! Başka bir bakış açısı da şiirdeki kelimelerin diziliş biçimidir. “Babam, dedem” denince aşağıdan yukarıya doğru bir sıralama var. Bunun peşinden “atalarım” gelmesi gerekir. Öyleyse şiiri şu şekilde tercüme etmek daha mantıklı olmaz mı?

Babam, dedem ve atalarım, Muhammed’in asaletini sizden koruyacaktır.” Bu durumda, “ırz” kelimesi “ata” anlamında kullanılacaktır.

 

Aynı şairin şu şiirinde ise عِرْضٌ ” kelimesi Türkçedeki “ırz” anlamına gelmektedir.

أصون عِرضِي بِمالي لا أُدنّسُهْ   لاَ بارك اللهُ بعد العِرض بالمال.[93]

‘‘Paramla ırzımı korurum, onu (ırzımı/şerefimi, manevi kişiliğimi) kirletmem, çünkü Allah, ırz/şeref olmadıktan sonra paraya bereket vermez.’’[94]

Arapça asıllı olup Türkçede pek sık kullanılan kelimeler çok olmakla birlikte, araştırmamızı şişirmemek için sadece iki tanesine daha örnek vermekle yetineceğiz. Bunlardan biri Arapçadaki “الأدب” ve “أَدَّبَ “ kelimeleridir. Bu kelimelerin Arapçadaki anlamı bugünün Türkçesinde kullanılan anlamı ifade etmemektedir.[95] Bu kelimeler Türkçede genelde “ahlâk” ve “terbiye edip edeplendirmek” anlamlarında kullanılır. Bu konuda İbn Seb’în (v.562/1126) tarafından rivayet edilen ve Türkçe nasihat ve öğüt kitaplarında yer alan meşhur:

  [96] أدبي أدّبني وأحسن إنّ اللهَ  ifadesi Türkçeye; “Beni Rabbim terbiye etti ve terbiyemi/edebimi güzel yaptı” şeklinde çevrilir.

Arapça ilk lügatlere baktığımızda, yukarıda geçen ifadelerin; “ahlâk” ve “edeplendirme” anlamına geldiğini göremiyoruz. Ayrıca, Kenzu’l-‘Ummâl isimli hadis kitabı bu ifade hakkında şu açıklamayı yapar:

“Hz. Ebû Bekir: ‘Ey Allah’ın Elçisi! Araplar arasında gezip dolaştım, Fakat senden daha güzel konuşan/fasîh birisini duymadım. Seni kim edip yaptı?-مَنْ أدَّبّكَ؟’ diye sorar. Bunun üzerine Hz. Peygamber de :

بني ربي ونشأْتُ في بني سعدأدّ –‘Beni Rabbim edip yaptı ve ben Benî Sa’d kabilesinde yetiştim’ hadisini irad buyurdu.”[97]

Aynı ifadeleri değerlendiren İbnü’l-Esîr ise şu bilgileri verir: Bir gün Hz. Peygambere; ‘Ey Allah’n Elçisi! Görüyoruz ki, sana gelen her yabancı kabile temsilcisiyle fasih olarak konuşabiliyorsun. Bunu nasıl yapabiliyorsun? Diye sordular. O da “أدبي فأحسن أدّبني ربي ” şeklinde cevap verdi.[98]

Bütün bu değerlendirmeleri göz önüne aldığımızda, -şayet rivayetler sahih ise- Hz. Peygamberin cevap niteliğindeki sözlerini “Beni Rabbim ‘edip’ yaptı. Onun içindir ki edebiyatımı güzel yaptı” şeklinde anlamamız daha doğru olacaktır.

Hz. Peygamberin birçok hadisinde geçen أدّبَ  kelimesi, “disipline sokmak, uslandırmak, cezalandırmak…” gibi anlamlara da gelmektedir. Nitekim, Hz. Peygambere “لَو أنّ رجلا أدَّبَ بعضَ رعيّته أَ تُقَصُّهُ ؟  –Bir adam, yönetimi altında bulananları disipline soksa/uslandırsa/cezalandırsa ona da kısas yapar mısınız?[99] şeklinde sorular sorulmuştur.

Türkçeye hatalı olarak tercüme edilen diğer bir kelime de “النصيحة “ kelimesidir. Bu kelime, asıl itibariyle “samimiyet ve içtenlik” anlamına gelir. Hz. Peygamberin hadisinde geçen  الدين النصيحة ifadesi hemen bütün tercümelerde “din nasihattir” şeklindedir. Halbuki bu ifadenin doğru anlamı “din samimiyettir/samimi olarak inanmaktır” şeklinde olmalıdır.[100]

Tercüme hataları telaffuzu birbirine yakın olan kelimelerde de görülmektedir. “النهار “ kelimesini “الأنهار “ kelimesine benzemesi nedeniyle bakınız nasıl bir hata oluşmuş: “ إنقطاع المياه عن الأدوار العليا في النهار[101]Gündüzleyin, yüksek katlarda suların kesilmesi” ifadesi mütercim tarafından :”Nehirlerdeki su seviyesinin düşmesi[102] şeklinde tercüme edilmiştir.

 

6- Ezdâdların Tercümesinde Yapılan Yanlışlar

Arapçadan yapılan tercümelerde görülen hatalardan biri de ezdâdla ilgilidir. Bu durum özellikle âyet meallerinde görülür. Mütercimlerin, Arapçadaki ezdâd konusunu hiç dikkat etmedikleri kanaatindeyim. Hatta bazı meşhur meal yazarları için de aynı şeyi söylemek mümkündür. Aşağıda arz edeceğim örneklere bakılınca, durum daha da netleşecektir.

إنّي لأظُنُّك يا مُوسى مَسحُورًأ.[103]

Bu âyete Türkçe ve İngilizce meallerde verilen anlamların bazıları şöyledir:

“..Mûsâ! Seni (aklını bozmuş), büyüye tutulmuş bir adam sanıyorum!.[104]

“..Ey Mûsâ! Ben seni kesinlikle büyülenmiş sanıyorum!”[105]

“..Ey Mûsâ, ben senin kesinlikle büyülenmiş olduğunu sanıyorum.[106]

“..Ey Mûsâ! Gerçekten ben, elbette seni büyülenmiş sanıyorum..”[107]

“..Mûsâ! Sanki büyülenmiş gibisin.[108]

“..Ey Mûsâ! Ben, zannediyorum ki sen büyülenmişsin.”[109]

..Ben senin büyülendiğini zannediyorum.[110]

..Ben seni büyülenmiş sanıyorum.[111]

“Her halde ben seni yâ Mûsâ bir büyüye tutulmuş zannediyorum.”[112]

..Ben senin kesinlikle büyülendiğini düşünüyorum, ey Mûsâ.”[113]

..Ey Mûsâ Ben senin büyülenmiş olduğunu sanıyorum.”[114]

“..Mûsâ, ben seni herhalde büyülenmiş sanıyorum.”[115]

..Ben senin kesinlikle büyülendiğini zannediyorum ey Mûsâ..”[116]

“..Ey Mûsâ! Senin büyülenmiş olduğunu sanıyorum..”[117]

“..Ey Mûsâ, ben seni büyülenmiş sanıyorum..”[118]

“..Zan ederin ki sen bir sihirbazsın..”[119]

“..Ey Mûsâ büyülenmiş gibisin sanki sen.”[120]

“..Verily, O Moses, I think that thou art full of socrery.”[121]

“..Lo! I deem thee one bewitched, O Moses.”[122]

“..Moses, I think thou art bewitched.”[123]

“..Moses, I can see that you are bewitched.”[124]

“..Surely, I deem thee, O Moses to be one bewitched.”[125]

“..O Mosé io credo che tu sia stregato.”[126]

“..Bayık ben, gümensüz bilürin seni, iy Mûsâ, bügülenmişsin.”[127]

“..Ey Mûsâ! Senin, kesinkes cin çarpmış kişi olduğuna inanıyorum..”[128]

Ayette geçen “أظُنّ” fiilinin tercümesine dikkat ederseniz birçok mealci bunu hatalı tercüme etmiştir.

Aynı kelime, Kur’ân’ın başka bazı ayetlerinde de geçer ve yine “kesin bilgi sahibi olmak” anlamına gelir. Fakat ne yazık ki bazı mütercimler yine hatalı şekilde tercüme etmişlerdir. Cin Sûresi 12. âyet de bunlardan biridir.[129]

Ezdâd konusunda hatalı tercüme yapılan birçok âyet daha vardır. Bakara 26. âyette geçen فوق  kelimesi ezdâddan olup تحت  anlamına, Enbiya 105 deki بعد kelimesi قبل  anlamına ve Kehf 79 daki وراء  kelimesi de  أمامَ  anlamına geldiği birçok meal yazarı tarafından göz ardı edilmiştir. [130]

 

7- Belâğî İfadelerin Tercümesinde Yapılan Yanlışlar

Arapçadan yapılan tercümelerde dikkat edilmesi gereken bir husus da belâgat kaidelerine riayettir. Buna dikkat edilmeyince yine bazı hatalar ortaya çıkar. Seyyid Kutub’un كلّ منهج غريب لايُمكن أن يحقق الإسلام في النهاية…[131]    ifadesi, mütercimi tarafından “Yabancı her nizamın en sonunda İslâm’ı tahakkuk ettirmesi imkansızdır.”[132]şeklinde tercüme edilmiştir. Bu tercümenin açılımına bakacak olursak ortaya şöyle bir durum çıkar: Yabancı her nizamın İslam’a götürme imkanı yoktur. Sadece bazıları sonunda İslâm’a götürür.”

Bu tercümede iki yanlış göze çarpar, birincisi; metinde geçen ‘menhec-metot’ kelimesinin ‘nizam’ olarak tercüme edilmesi, diğeri ise belagat kuralının ihlâl edilmesidir. Müellifin ifadesinde, umûm-i selb vardır. Çünkü müellif, önce sûr edatı dediğimiz “كلّ” yü kullandıktan sora nefy edatı olan “ مْلـ ”i kullanmıştır.[133] Yani müellif  “Hiçbir yabancı metot, sonunda İslâm’ı gerçekleştiremez” demektedir. Bu durumun bazı istisnaları da vardır. Eğer karine bu tür tercümeye imkân vermiyorsa bu kuralın göz ardı edilmesi gerekir.[134]

Bu durum el-Hâc sûresindeki إنّ الله لا يحبّ كلَّ خوّان كفور âyetinde mevcuttur. Kurala göre burada umûm-i selb vardır ve âyetin anlamı: “ Allah her hain nankörü sevmez.” Bu tercüme şekli “bazılarını sever” anlamına gelir. Bu durum Allah için düşünülemez.  Bunun anlamını “..Allah, nimetini görmezden gelen nankörleri hiç mi hiç sevmez”[135] şeklinde tercüme etmek de sağlıklı değildir. Aynı şekilde, “..Çünkü Allah, her haini ve nankörü sevmez”[136] şeklindeki tercüme de doğru olamaz. Doğru tercüme: “..Allah, hiçbir nankör haini sevmez” ya da “..Allah, nankörlük yapan hiçbir haini sevmez”  olmalıydı. Böyle kural dışı tercüme edilmesinin sebebi, karinedir. Karine olunca, tercümede farklılık olabiliyor. Buna benzer durumlar; Bakara 276. ve Lokman 38. âyetlerde de mevcuttur ve kimi mealciler tarafından hatalı tercüme edilmiştir.[137]

Verilen çeşitli örneklerde görüldüğü gibi, çok ciddi ve işinin ehli olan mütercimler bile bazen önemli hatalar yapabilmekte iseler de bu durum bizlere, tercüme yapmada hatanın kaçınılmaz olduğunu göstermez. Yapılan tercümenin amacı, amaç kitleyi bilgilendirmek ise, o kitleye vereceğimiz tercüme bilgi, müellifin vermek istediği bilginin aynısı olmak zorundadır. Aksi halde müellife ve amaç kitleye karşı -bilerek ya da bilmeyerek- ihanete kadar varan hatalar yapma durumunda kalırız. Bu ise hem ahlak hem de hukuk açısından hoş karşılanacak bir şey değildir. Öyleyse, tercüme yaparken azami dikkat göstermek ve yapılan işi ciddiye almak şarttır. Bütün bu hassasiyetler gösterildikten sonra yine de hatalar olursa –ki bunlar çok azdır- o zaman yapılacak şey, hatayı kabullenmek ve hatayı tashih etme yolunu kullanmaktır. İşin buraya varmaması için ise, tercüme yapmaya başlamazdan önce, tercümeyle ilgili bazı teorik kitapların okunmasının faydalı olacağı kanaatindeyim.

Kaynak: NÜSHA, YIL: V, SAYI: 19, GÜZ 2005

 

 


* Yard. Doç. Dr. KTÜ. Rize İlahiyat Fakültesi, Arap Dili ve Belagatı Anabilim Dalı

 


[1] . Geniş bilgi için bkz. Theodore Savory, Tercüme Sanatı, 50 vd., trc. Salih Dereli, İstanbul, 1994.

[2] . Savory, 52.

[3] . Geniş bilgi için bkz. Akşit Göktürk, Çeviri: Dillerin Dili, 17, İstanbul, 2000; Edmond Cary, Çeviri Nasıl    Yapılmlı? Trc., Mete Çamdereli, 32, İstanbul, 1996.

[4]. Bedrettin Tuncel, “Tercüme Meselesi”,  Cumhuriyet Dönemi Edebiyat Çevirileri Seçkisi, nşr., Öner Yağcı, Ankara, 1999.

[5]. Bkz. es-Sihâh, I, 350, Beyrut, 1982.

[6]. Bkz. Vankulu, I, 110 b.

[7] . Bkz., Sibeveyhi, el-Kitâb, I, 86, Kahire, 1988.

[8]. Bkz., Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, II, 1182, İst., ts.

[9]. Abdulkâdir ‘Ûdeh, et-Teşrî‘u’l-Cinâ’îyyu’l-İslâmî, I, 321, Beyrut, 1994.

[10]. Abdulkâdir ‘Ûdeh, et-Teşrî‘u’l-Cinâ’îyyu’l-İslâmî, I, 321, trc. Akif Nuri, İslâm Ceza Hukuku ve Beşeri  Hukuk, I, 571, İst., 1976.

[11] . Salih TUĞ, Züheyr b. Harb ve Kitâbu’l-‘İlm Adlı Eseri, 12, 186; İst., 1984.

[12] . Tâhâ Huseyn, Fi’ş-şi’ri’l-Câhilî, http://www. ofouq.com, 2004, s.9.

[13] . Tâhâ Huseyn, Fi’ş-şi’ri’l-Câhilî, http://www. ofouq.com, 2004, s.9, trc. Şaban KARATAŞ, Cahiliye Şiiri Üzerine, 48, Ankara, 2003.

[14] . en-Nisâ, 82.

[15] .Yakup ÇİÇEK/Dilaver SELVİ, Kalplerin Azığı, I, 21. Ebû Tâlib el-Mekkî’nin Kûtu’l-Kulûb adlı eserinin tercümesi, İst., 2003.

[16] . el-Buhârî, Savm, 10;   Ayrıca bkz., Sofuoğlu, IV, 1776; İst., 1987, Tecrid, VI, 255, Ankara, 1976.

[17] . A.Kadir EVGİN, Hz. Peygamber’in Sünnetinde Alternatif Çözüm Yolları, 122.

[18] . Hüseyin Atay, 302, Kur’ân Türkçe Çeviri, Ankara, 2002.

[19] . Yakup ÇİÇEK/Necat KAHRAMAN, Kur’ân-ı Kerim ve Türkçe Meali, 304, İst., 2000. Bu mütercimler, yaptıkları meali Elmalı’dan aslına uygun olarak sadeleştirdiklerin söylüyorsalar da,  aslına uygun düştüğü pek söylenemez. (Bkz. ÖNSÖZ, 5)

[20] . Muhammad Asad, The Message of The Qurân, 452, İst. 1996. Ayrıca bkz., Arberry, 326; Maulana Muhammed Ali, The Holy Qur’ân, 586; Muhammad Taqî-ud-Dîn Al-Hilâlî/Muhammad Muhsin Khan, The Noble Qur’an, 461.

[21] . Bayraktar BAYRAKLI, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’ân Tefsiri, I, 176.

[22] . Tâhâ Huseyn, Fi’şi’ri’l-Câhilî, http://www. ofouq.com, 2004, s.1.

[23] . Tâhâ Huseyn, Cahiliye Şiiri Üzerine, trc. Şaban KARATAŞ, 27.

[24] . Tâhâ Huseyn, fi’ş-Şi’ri’l-Câhilî, , http://www. ofouq.com, 2004, s.7.

[25] . Tâhâ Huseyn, Cahiliye Şiiri Üzerine, trc. Şaban KARATAŞ, 27.

[26] . Hüseyin Atay, Kur’ân Türkçe Çeviri, 377.

[27] . Muhammed b. Hamza, Kur’ân Tercümesi, I, 23, nşr., Ahmet Topaloğlu, İst., 1976.

[28]. Muhammed Hamidullah, Aziz Kur’ân, 178, İstanbul, 2000, trc., Abdülazizi Hatip/Mahmut Kanık; Hamdi Döndüren, İnsnlığa Son Çağrı, I, 46; İst., 2003; Mehmet ÇAKIR, Kur’ân-ı Kerîm ve Türkçesei, 32, Ankara, 2003.

[29] . Yaşar Nuri ÖZTÜRK, Kur’ân-ı Kerim Meali, 42; Muhammad Asad, The Message of The  Qur’ân, 44.

[30] . Hasan Basri ÇANTAY, Kur’ân-ı Hakîm ve Meâl-i Kerîm, III, 55, İst., 1965.

[31] . Elmalılı Hamdi Yazır,

[32] . Bkz. Ebû Hilâl el-‘Askerî, Kitâbu’l-Furûk, 245, Beyrut, 1994.

[33] . Necip Mahfûz, el-Muellefâtu’l-Kâmile, Hânu’l-Halîlî, 546.

[34] . Hân el-Halîlî’de, Necip Mahfuz’dan trc., Bedrettin Aytaç, 57, İst., 1999.

[35] . Necip Mahfûz, el-Muellefâtu’l-Kâmile, Hânu’l-Halîlî, 558.

[36] . Hân el-Halîlî’de, 77.

[37]. ez-Zemahşerî, el-Keşşâf, II, 564; Beyrut, ts.;  Haseneyn Muhammed Mahlûf, Safvetü’l-Beyân Lime’âni’l-Kur’ân, Kuveyt, 1987.

[38] .Ömer  Dumlu/Hüseyin Elmalı, Ayet Ayet Kur’ân-ı Kerim ve Türkçe Anlamı, İzmir, 2003.

[39] . Yûsuf, 36.

[40] . Mehmet Çakır, Kur’ân-ı Kerim ve Türkçesi, Yûsuf Sûresi, 36. âyet meali.

[41] . Süleyman Ateş, Kur’ân-ı Kerim ve Yüce Meali, 549, Ankara, 1983.

[42] .Muslim, Îman, 147.

[43] . Suat Yıldırım, Kur’ân-ı Hakîm ve Açıklamalı Meali, 603, Almanya, 1998; Mehmet Çakır, 604.

[44] . Ateş, 570.

[45]. Davudoğlu, Ahmed, Kur’ân-ı Kerim ve Türkçe Meali, 21, İst., 1988.

[46] .Şerhu Dîvânı Cerîr, 259, Beyrut, 1995.

[47] . A. Galip GEZGİN, “Kur’an’da  ‘Huşu’ Kelimesinin Semantik AnaliziTasavvuf, IV, 93.

[48] . Buhârî, İsti’zân, 1.

[49] . Zamirin Mercii için bkz. Abbâs Hasan, en-Nahvu’l-Vâfî, I, 255-256, Mısır, 1966.

[50] . Bkz. Davudoğlu, 11, 251; Sofuoğlu, 13, 6175; Miras, 9, 177.

[51] .Muhammad Muhsin Khan, Sahih al-Bukhari, Arabic-English, VIII, 160, Ankara, 1976.

[52] . Muhammed b. Hamza, 50.

[53] . Yazır, 68.

[54] . Döndüren, I, 119.

[55] . Çantay, I, 106.

[56] . Yıldırım, 66.

[57] . Atay, 66.

[58] . Esed Terc., I, 116.

[59] . Bayraklı, IV, 379.

[60] . Dumlu/Elmalı, 66.

[61] . Abdullah YÜCEL,  Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Meali, 420, İst., ts.

[62] . Suat YILDIRIM, Kur’an-ı Hakim ve Açıklamalı Meali, 420.

[63] . el-Hucrât, 14.

[64] . Meryem, 65.

[65] . Ali Akyüz, Yaşayan Kur’ân Hz. Peygamber, 157, İst., 2004.

[66] . Tâhâ Huseyn, Fi’şi’ri’l-Câhilî, http://www. ofouq.com, 2004, s.1.

[67] . Tâhâ Huseyn, Cahiliye Şiiri Üzerine, trc. Şaban KARATAŞ, 27.

[68] . İslâmî Edebiyat, 2003, sy., 38, s., 175.

[69] . M. Sabri DEMİR, İslâmî Edebiyat, 2003, sy., 38, s., 177.

[70] . A. Kadir EVGİN, Hz. Peygamberin Sünnetinde Alternatif Çözüm Yolları, 62, Ankara, 2004. Bu ifade aynı zamanda Tâhâ Sûresi 14. âyetidir.

[71] . Hân el-Halîlî, 550.

[72] . Hân el-Halîlî’de, 63.

[73] .M. Edip ÇAĞMAR, Edebî Açıdan Arapça Mevlidler, 164, Ankara, 2004.

[74] .M. Edip ÇAĞMAR, Edebî Açıdan Arapça Mevlidler, 164.

[75] .Necîb Mahfûz, el-Muellefât el-Kâmile, III, 327.

[76] .Necîb Mahfûz, Dilenci, Türkçesi: Alova, 29, İst., 2004.

[77] .Necîb Mahfûz, el-Muellefât el-Kâmile, III, 340

[78] .Necîb Mahfûz, Dilenci, Türkçesi: Alova, 67.

[79]. Bkz. Vankulu, I, 110 a.

[80] . Nevzat H. YANIK/Mustafa KILIÇLI/M. Sadi ÇÖĞENLİ, Telhis ve Tercümesi, Arapça kısmı, 16, İst., ts.

[81] . Ae. Tercüme kısmı, 7-8.

[82] . Nusreddin BOLELLİ, Belağat, 156, İst., 1999.

[83] . Bkz.,

[84] . Bkz. Abdullah Aydınlı, Sünen-i Dârimî Tercümesi, III, 227.

[85] . Talat KOÇYİĞİT, Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Meali, 569, Diyanet İşleri Başkanlığı, Meal,569.

[86] . Metin YURTBAŞI, Örnekleriyle Deyimler Sözlüğü, 249, İst., 1996.

[87] . Ömer Asım AKSOY, Atasözleri ve Deyimler Sözlüğü, II, 812.

[88] . TDK. Türkçe Sözlük, I, 885, Ankara, 1988.

[89] . MEB. Örnekleriyle Türkçe Sözlük, II, 1047, Ankara, 1995.

[90] . Bkz. Hassan b. Sabit, Divan, 171.

[91] . Yusuf SANCAK, Hz. Peygamber Devrinde Şiir, 244.

[92] . Hasan EGE, Siret-i İbn-i Hişam, IV, 89.

[93] . Hassan b. Sabit, ae. 171.

[94] . Detaylı bilgi için bkz., İlyas KARSLI, “Kur’ân ve Hadis Tercümelerinde Geçen ‘IRZ’ Kavramı Hakkında Düşünceler”, Nüsha, Yıl, III, sy., 10, 2003.

[95] . Bkz. El-Halîl b. Ahmed, Kitâbu’l-‘Ayn, VIII, 85; İbn ‘Abbâd, el-Muhît fi’l-Luğa, IX, 377. Ancak bu  kelimelerin, daha sonra yazılan Arapça lügatlarda “ahlâk, edeb” gibi anlamlarda kullanmaya başlandıkları belirtilmiştir. Bkz. ez-Zebîdî, Tâcu’l-‘Arûs, II, 12.

[96]. Es- Sem’ânî, Edebu’l-İmlâ ve’l-İstimlâ, 1.

[97] . Ali el-Muttakî, Kenzu’l-‘Ummâl, Hadis No. 31942 ve 32024.

[98] . İbnü’l-Esîr, I, ilgili madde.

[99] . Ebû Dâvûd, Sünen, Diyât, 15; Edeb, 131.

[100] . Bu hadis konusunda detaylı bilgi için bkz., Mehmet GÖRMEZ, “Hz. Peygamberin Bir Hadis-i Şerifinde Bir Din Tanımı”, Diyanet İlmi Dergi, Peygamberimiz Hz. Muhammed -Özel Sayı-, 331, Ankara, 2000.

[101] . Yusuf el-Kardâvî, el-İslâm ve’l-‘İlmâniyye, 7.

[102] . Osman Arpaçukuru.  İslâm ve Lâiklik, 7.

[103] . el-İsrâ, 101.

[104] . Ömer Rıza DOĞRUL, Tanrı Buyruğu, II, 474.

[105] . Muhammed Hamidullah, Aziz Kur’ân, 439.

[106] . Hüseyin ELMALI/Ömer DUMLU, 293.

[107] . Sıdkı Gülle, Kelime Anlamlı Kur’ân-ı Kerim Meali, II, 277.

[108] . Mehmet ÇAKIR, 293.

[109] . Talat KOÇYİĞİT, 291.

[110] . Suat YILDIRIM, 291.

[111] . Hüseyin ATAY, 291.

[112] . Elmalı, 291.

[113] . Yaşar Nuri ÖZTÜRK, 265.

[114] . Hamdi DÖNDÜREN, I, 461.

[115] . Hasan Basri ÇANTAY, II, 530.

[116] . Halil ALTUNTAŞ/Muzaffer ŞAHİN, 291.

[117] . Ali ÖZEK ve ekibi, Kur’ân-ı Kerim Ve Türkçe Açıklamalı Meali, 291.

[118] . Süleyman ATEŞ, 291.

[119] . Cemil Sait BARLAS, Kur’ân-ı Kerîm Tercümesi, 327.

[120] . Nusret ÇAM, Şiir Diliyle Kur’ân-ı Kerîm, 29, Ankara, 2002.

[121] . Muhammad ASAD, The Message of The Qur’ân, 435.

[122] . Mohammed Marmaduke PİCKTHALL, The Glorious Qur’ân, 198

[123] . A. J. ARBERRY, The Koran Interpreted, 314.

[124] . N. J. DAVOOD, The Koran, 241. USA. 1976.

[125] . Maulana Muhammad Ali, The Holly Qur’ân, 564.

[126] . Hazma Roberto PICCARDO, Il Corano, 252. Milano, 1996.

[127] . Muhammed b. Hazma, 227.

[128] . Salih PARLAK, Bilgi Toplumuna Doğru Kur’ân-ı Kerîm, 557, İst., 2001.

[129] . Örnek için bkz. Hamidullah, age., 719.

[130] . Detaylı bilgi için bkz. Kâsım b. Selâm el-Herevî el-Ezdî, el-Ezdâd, Beyrut,  ilgili maddeler.

[131] . Seyyid KUTUB, Me‘âlim fi’tarîk, 75, Beyrut, 1982.

[132] . Akif Nuri, Yoldaki İşaretler, 58.

[133].Geniş bilgi için bkz: el-Kazvînî, el-Îzâh, 67-71, Nasrullah Hacımüftüoğlu/Rabiha Çelebi, Teshîlü’l-Belâğa, 14-15; R. Resul SEVİNÇ, Arap Dilinde Cümle Yapısı ve Biçimi, 148, Basılmamış doktora tezi, Erzurum, 2004.

[134] . Detaylı bilgi için bkz. Ahmed b. İbrâhîm el-Hâşimî, Cevâhiru’l-Belâğa, 140-141, İstanbul, 1984.

[135] . Çakır, 337.

[136] . Ali Fikri Yavuz,  Kur’ân-ı Kerim ve Meâl-i Âlisi, 337, İstanbul, 1984.

[137] . Bkz. Abdulvehap ÖZTÜRK, Kur’ân-ı Kerim ve Meâli,  46, Ankara, ts.

TERCÜME/ÇEVİRİ NASIL YAPILIR? “PRATİK TERCÜME METODU”

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s