TÂHİRÜ’L-MEVLEVÎ (MEHMED TAHİR OLGUN) (1877 – 1951 )

 Hzl: Zülfikar GÜNGÖR

tahir ul mevleviHAYATI   1

İsmi-Ünvanı:   1

Doğum Tarihi ve Yeri:   3

AİLESİ   4

Babası:   4

Annesi:   5

Kardeşleri:   6

Diğer Akraba ve Yakınları:   8

Çocukluğu ve Yetişmesi:   9

Tahsili:   10

Yaptığı Vazifeler:   11

a) Memuriyet Hayatı:   11

Muallimlik ve Müderrislik Hayatı:   14

C. Basın Hayatı:   22

7. Hakka Yürüyüşü:   26

2. BÖLÜM  .. 30

TAHİRÜ’L-MEVLEVÎ OLGUN’UN ŞAHSİYETİ   30

A-TASAVVUFÎ ŞAHSİYETİ   31

Mensup Olduğu Tarikat:   31

Tasavvufla Alakasının Başlaması:   33

Tarikata Girişi:   34

Tarikata Girişinden Sonraki Durumu:   35

Tarikatların İlgası ve Tekkelerin Kapanmasına Kadar Olan Dönem:   35

Tekkelerin Kapatılması Sonrası Ölümüne Kadar Olan Dönem:   40

b. 1. Dinde Reform:   42

b.2. Noel Kutlamaları ve Avrupa’yı Taklit:   42

b.3 Dilin ve Dil Öğrenmenin Önemi:   43

Şeyhi:   43

BAZI TASAVVUFÎ KONULARDAKİ GÖRÜŞLERİ:   46

Tasavvufun Önemi ve Mürşidin Gerekliliği:   46

Nefisle Mücadele ve Nefis Çeşitleri:   47

Halvet ve Çile:   49

Zikir, Önemi ve Çeşitleri:   50

Ru’yetu’llâh-AIlah’ın Görülmesi:   51

Vahdet-i Vücûd:   52

Sema ve Raks:   53

B. EDEBÎ ŞAHSİYETİ:   55

1- Şâirliği:   56

Na’t-ı Şerif   58

Dini de Dinsizliği de Bilmeyen Bir Densize  . 65

2. Nesirciliği:   66

ŞERH-İ MESNEVİ- TÂHİR OLGUN HAZRETLERİ   75

 HAYATI

İsmi-Ünvanı:

Tahirü’l-Mevlevî’nin kullandığı isim ve ünvanlar, kullanıldığı zaman ve müellifin durumuna göre değişik şekillerde ortaya çıkmıştır.

Müellifin asıl adı Mehmet Tâhir’dir. Bu ismi babasının dedesi olan meşhur hattat Mehmed Tâhir Cemalüddin Efendi’ye nisbetle alan yazar, bunu Hüseyin Vassaf Bey’e yazdığı bîr mektupta şöyle ifade etmiştir.

“Pederim Hâcı Safvet Bey’in cedd-i mâderîsi ve üstâd-ı hat Mahmud Celâlüddin merhûmun şâkird-i yegânesi olan Mehmed Tâhir Cemalüddin Efendi -ki muşârun ileyhin ism u mahlasına vâris olmuşum mevlevî dervişi imiş”(1)

Divânçe-i Tâhîr[1], Amuzgâr-ı Parisi Destâviz-i Fâris-î Hânan isimli kitap­ları ile ilk şiirlerinde Mehmed Tahir ismini kullanan müellif, 1312 (1894) tarihinde Mevlevî tarikatına intisab etmesi sebebiyle bu tarikata mensubiyetini ifade eden Mevlevî nisbesini isminin sonuna alarak Tahirü’l-Mevlevî imzası ile yazmaya başlamıştır.

Mir’ât-i Hz. Mevlâna Cengiz ve Hülagu Mezalimi, Şeyh Celâleddin Efendi Merhum vb. matbu eserlerinde ve yazma kitalarının tamamında, Sırat-ı Müstakim, Sebilü’r-Reşad, Beyanü’l-Hak, Mahfil gibi dergilerde yazdığı şiir ve makalelerinde Tahirü’l – Mevlevî imzasını kullanan müellif, Türkiye’de siyasî ve toplumsal alanda yaşanan hızlı değişmeler sonucu tarikatlara nisbet edilen ünvanların kaldırılması ile soyadı kanunu çıkıncaya kadar yazdığı yazılarda ve bu arada basılan Edebiyat Tarihimize Dâir Manzum Bir Muhtıra adlı eserinde sadece “Tahir” imzasını kullanmayı tercih etmiştir.

Müellif hatıratında, Türkiye’nin sosyal ve siyasî alanlarındaki değişimlere paralel olarak Mahfil dergisinden “dinî” ifadesini kaldırıp “Mahfil; İlmî, edebî, ictimâî ve şehrî mecmuadır” şeklini verdiğini belirttikten sonra kullandığı imzayla ilgili yapmak zorunda kaldığı değişikliği şu şekilde ifade eder:

“Yine 64. sayıya kadar acizane imzam Tahirü’l-Mevlevî, diye atılırken Turûk-ı Âliye nisbet ve unvanlarının lağvı hakkındaki kanun dolayısıyla Rebiü’ievvel 1344/Eylül 1341’de çıkan 65. sayıdan itibaren yalnız “Tahir” imzası kulanıimıştı.” ([2])

Tahirü’l-Mevlevî, 1934 yılında soyadı ile ilgili kanun çıkınca soyadı olarak “Olgun” ismini almış ve bu tarihten sonra yayınladığı Fuzuli’ye Dâir Nevî ve Suriye Kasidesi, ([3]) Germiyanlı Şeyhi ve Harnâmesi, ([4]) Bâki’ye Dâir, Edebiyat Lügati ([5]) gibi matbu kitaplarında; Bilgi Yurdu, Yücel, Çığır, İslâm Yolu gibi dergilerde yaz­dığı makalelerde Tahir Olgun imzasını kullanmıştır. ([6])

Kurucuları Mithat Rebî ve Şevket Rıza olan Nekre-gû adlı mizah dergisinde de yazı yazan müellif bu yazılarında Tahir Safvet müstear ismini kullanmıştır ki, buradaki “Safvet” ismi babasının adından alınmıştır.

Yazdığı kitap ve makalelerinde yukarıda saydığımız isimleri kullanan Tahirü’l- Mevlevî, şiirlerinde “Tahir” mahlasını kullanmıştır.

“Budur’akîde-i Tâhir hayât u mevtinde
Rasûl Ahmed O’na lâ ilâhe illallâh”

Osmanlı dönemi yazısında Mehmed kelimesinin (şeklinde yazılması dolayı­sıyla müellifin isminin kaynaklarda Muhammed Tahir Olgun ([7]) veya Mehmed Tahir Olgun  şekillerinde de kullanıldığını görrmekteyiz.

Tâhirü’l-Mevlevî hacca gittikten sonra, hac vazifesini ifa eden mü’minlerin kullandığı bir ünvan olan “hacı” ünvanı isminin başında kullanılmış ve “el-Hâc Mehmed Tahirü’l-Mevlevî Bey” şeklinde de kaynaklarda zikredilmiştir.

Müellifle ilgili elde ettiğimiz resmî belgelerde müellifin isminin aşağıdaki şekillerde geçtiğini tesbit ettik.

“Hacı Mehmed Tâhir Efendi”

“Hacı Mehmed Tâhir Bey” ([8])

” Tahir Bey” t[9])

” Tahir B.” ([10])

“Tahir Olgun” ([11])

Yazdığı makale ve kitaplarla, resmî belgelerden ismiyle ilgili olarak yukarıdaki bil­gileri elde ettiğimiz müellif, bu isimlerden ayrıca tasavvufî konumunu ifade eden ünvanlar kullanmış ve aldığı tasavvufî icazetnamelerde isim ve ünvanları ile ilgili değişik kulla­nımlara yer verilmiştir.

“Tâhir Dede” veya “Dede Efendi” adıyla da anılan ve “Tâhir Dede Kütüphanesi“ adıyla bir kitabevi de açmış olan müellifin ismiyle birlikte kullandığı “Dede” kelimesi ta­savvufî bir ünvan olup ([12]), Tahirü’l-Mevlevî’nin tarikatde ileri bir konumda olduğunu ifade etmektedir.

Konya’daki Mevlâna dergahı şeyhi Abdülhalim Çelebi Efendi tarafından müellife verilen Mesnevî-hanlık destarı ([13]) sarma icazetnâmesinde ”        Mehmet Tahirü’l-Mevlevî Dede Efendi dame Feyzuhu…” ([14]) şeklinde “Dede Efendi” unvanının kullanıl­dığını görmekteyiz.

Tahirü’l-Mevlevî’ye, Mesnevî takriri icazetnâmesi veren hocası Mehmed Es’ad Dede Efendi (Ö. 1329) (36) müellifden “Muhammed Şemsüddin Tahir” ([15]) diye bahse­derek “Şemsüddin-Dinin güneşi” ünvanını vermiştir.

Yukarıda ismiyle ilgili değişik kullanış şekillerini gördüğümüz müellifin asıl ismi Mehmed Tahir’dir. “Mevlevî” nisbesi, müntesibi olduğu tarikatın Mevlevîlik olduğunu ifade etmektedir. Soyadı kanununun çıkması sonucu “Olgun” soyadını alan müellif, müntesibi olduğu tarikatta yaygın bir ünvan olan “Dede” ünvanını kullanmış ve hocası Mehmed Esad Dede tarafından “Şemsüddin-Dinin güneşi” diye vasıflandırılmıştır. Biz araştırmamızda müellifden Tahirü’l-Mevlevî veya T. Mevlevî diye bahsedeceğiz.

Doğum Tarihi ve Yeri:

Tahirü’l-Mevlevî, hayatıyla ilgili yazdığı makalede doğum tarihi ve yeriyle ilgili şu bilgileri verir:

“Hicri 1294 senesi Ramazanının beşinci, milâdi 1877 Eylül’ünün 13’ncü Perşembe günü, Aksaray civarında Molla Güranî mahallesinin Mehter sokağında kâin 3 numaralı evde doğmuşum” ([16])

Divân-ı Tahirü’I-Mevlevînin baş tarafında müellifin tercüme-i halini yazan hattat Suudu’l-Mevlevî ise konuyla ilgili şunları kaydetmiştir:

“El-Hâc Muhammed Tahirü’l-Mevlevî Bey İstanbulludur. 1294 senesi Ramazanınm beşinci, 1293 sene-i Rûmiye Eylül’ünün onüçüncü Perşembe günü doğmuştur.

Velâdeti: Aksaray civârında Molla Güranî mahallesinde Mehter sokağında kâin 3 numaralı hânede vâki4olmuşdu ki, bu ev Fâtih harik-ı kebirinde yanmış, sonra arsası üzerine sahib-i tercüme tarafından bir mesken yapılmışdır.” ([17])

Görüldüğü gibi müellifin doğum tarihi ve yeri ilgili olarak kendi verdiği bilgiler ile Suudu’l-Mevlevî tarafından verilen bilgiler birbirine uymaktadır. Suudu’l-Mevlevî fazla olarak, müellifin doğum tarihinin Rumî olarak karşılığını vermiş ve doğduğu evin durumu ile ilgili olarak ise evin yandığı ve sonradan müellif tarafından aynı arsa üzerinde yeni bir ev yapıldığı bilgisini eklemiştir.

Tahirü’l-Mevlevî’nin doğum yeri hakkında kaynaklardaki bilgiler arasında bir tezat bulunmamakla birlikte, doğum tarihi ile ilgili farklılar mevcuttur.

Sefine-i Evliya adlı eserde “14 Eylül 1877” ([18]) olarak verilen tarih yanlıştır. Çünkü 1294 Ramazanının beşinci günü, müellifin kendisi tarafından da belirtildiği gibi, miladi Eylül 1877’ye tekabül etmektedir. ([19])

Müellif ile ilgili resmî belgelerde ^ doğum tarihi 1292 olarak geçmektedir. Bu tarih de bize göre yanlıştır, çünkü H. 5 Ramazan 1294’ün rumi karşılığı yukarıda da geçtiği gibi

Eylül 1293’dür. ([20])

AİLESİ

Babası:

Tahirü’l-Mevlevî’nin babası Hacı Safvet Bey ([21]) saraya mensup bir kişi olup hademe-i hassa ([22]) başçavuşudur. Sultan Abdülmecid’in yazı hocası meşhur hattat Mehmet Tahir Cemalüddin Efendi (Ö. 1262)(47) nin kızının oğlu olması sebebiyle saray hizmetine alınan ([23]) Safvet Bey, Mevlevî tarikatına gönül vermiş ve biraz Farsça bilen bir kişidir.

Kaynaklarda ne zaman doğduğuna dâir bilgi bulamadığımız Saffet Bey’in saray hizmetine ne zaman girdiğine dâir de bir bilgiye sahip değiliz. Ancak Sultan Abdülme­cid’in emriyle saraya alındığını ([24]) bildiğimize göre en geç 1861 yılında saraya alınmıştır diyebiliriz. ([25])

Saray hizmetinde kademe kademe ilerleyerek başçavuşluk rütbesine ulaşan Saf­vet Bey, Şaban 1308 ([26]) (1891) tarihinde müellifimiz 14 yaşındayken vefat etmiş ve Merkez Efendi mezarlığına gömülmüştür, ([27])

Annesi:

Yazarımızın annesi Emine Emsal hanım çerkez olup Sultan Abdülaziz’in cariyelerindendir.  Kaynaklarda tam olarak ne zaman doğduğuna dair bir bilgi bulunmamakla beraber; annesinin vefat tarihi ile ilgili bilgi verirken müellifin “Annem takriben yetmiş sene evvel Kafkasya’da doğmuşdu” ([28]) sözleri bizim bu konuda bir tahmin yürütmemize imkan vermektedir. Yine müellif hatıratında ([29]) Aralık 1925 tarihinde gözaltına alındığı zaman annesinin yetmiş yaşını geçtiğini ifade etmektedir. Bu bilgiler ışığında ölüm tarihini 1346 olarak bildiğimiz Emine Emsal Hanım’ın ölümünden iki buçuk yıl önce yetmiş yaşını geçtiğini gözönüne alarak yaklaşık 1273 (1857) tarihinde doğduğunu söyleyebiliriz.

Aynı zamanda Sultan Abdülaziz Han’ın kızı Nazime Sultan’ın dadısı ([30]) olduğunu bildiğimiz Emine Hanım, ilk eşi ve Tahirü’l-Mevlevî’nin babası Mustafa Safvet Bey’in 1308 (1891) tarihinde vefatı sonrası, yeniden evlenmiştir. İkinci eşinden olma-kızı Fatma Âliye Hanım’ın mezar taşındaki kitabeden Nazime Sultan’ın kahvecibaşısı ([31]) olduğunu öğrendiğimiz Mustafa Efendi ile, Safvet Bey’in ölümünden bir yıl sonra 1309 tarihinde evlendiğini tahmin edebiliriz.

İkinci evliliğinin ne kadar devam ettiği hakkında kaynaklarda bir bilgiye rastlayamadığımız Emine Emsal Hanım, ömrünün son yıllarını müellifimizin yanında geçirmiş ve yakalandığı kalp hastalığından kurtulamayarak vefat etmiştir.

Tahirü’l-Mevlevî, annesinin vefatı ile ilgili şunları söylemiştir:

“1346 zilkadesi içinde meraz-ı uzuvve-i kalbden müteeşşiren bir hafta on gün yatdı. Marazın hâd devresi geçmiş de âdetâ nekahet devri başlamışken Kurbân Bayramının üçüncü günü sabahleyin (fâlic-i ‘in)’e uğradı. Bir hafta sağ tarafı oynamaz, lisânı söyle­mez ve idrâk etmez bir halde geçirdi. Edilen tedâvi gösterilen ilıtimâm gayr-ı müessir kaldı. Nihayet 346 Zilhiccesinin ondokuzuncu currfe günü (8 Haziran 928) sabahleyin 9.45’de ikmâl-i enfâs eyledi.” ([32])

Cenazesi; 9 Haziran günü Merkez Efendi Camisi’nde namazı kılındıktan sonra Yenikapı Mevlevîhanesi hamûşân ([33]) mezarlığındaki kızı Fatma Âliye Hanım’ın yanına defnolunmuş ve mezarının başında Mevlevî tarikatı usulüne göre ism-i celâl okunmuş, gülbank ([34]) çekilmiştir. ([35])

Mezar taşında “Hû Tâhirü’l-Mevlevî’nin vâlidesi Emine Hanım’ın rûhiycün Fâtiha 19 Zü’l-hicce 1346 Cuma” ([36]) yazmaktadır.

Tahirü’l-Mevlevî annesinin vefatı dolayısıyla şu tarihi düşürmüştür:

“Terk idüp gitdin nihâyet kimsesiz evlâdını

Ayrılıkmış mihr-i pâyânıh da âhir sonu

Nüh-felekderı yâdıma târîh-i menkütün da gelir

Ellisinden sonra öksüz koydun anne oğlunu

tahirul mevlevi annesi kabri

Kaynak: Zamanı Aşan Taşlar, Yayına Hazırlayan: Dr. Süleyman BERK, Zeytinburnu Belediyesi Yayın No: 7, 1.Baskı-İstanbul, http://www.zeytinbumu.bel.tr©Zeytinburnu Belediyesi, sh:497

Kardeşleri:

Kaynaklardan öğrendiğimize göre müellifimizin iki kız kardeşi vardır. ([37]) Bunlardan Afife Gülistan Hanım hakkında, Divân’ında şu bilgileri verir:

“305 tarihinde tevellüd etmiş olan hemşirem “Afife Gülistan Hanım 324 tarih-i hic­risinde, mekteb-i tıbdan neş’et eden hammâli doktor yüzbaşı Sa’deddin beyle izdivâc eylemişdi” ([38])

Afife Gülistan Hanım’ın bu izdivacdan, müellif tarafından Fatma Vediatu’llâh ismi verilen bir kızları dünyaya gelmiştir. Kocasının görevi dolayısıyla bir müddet Selânikte yaşayan Afife Hanım, daha sonra İstanbul’a dönmüş ve eşini kaybetmiştir (60)

T. Mevlevi’nin cenazesi ile ilgili İstanbul Belediyesinden alınan ölüm kağıdında(69) cenaze sahibi olarak Gülistan Olgun geçmektedir. Buna göre soyadı kanunu öncesi eşini kaybeden Afife Gülistan Hanım’ın, muhtemelen yeniden evlenmeyerek, abisiyle aynı soyadını aldığını ve müelliften sonra vefat ettiğini söyleyebiliriz.

T. Mevlevi’nin ikinci kız kardeşi; yukarıda da bahsettiğimiz gibi annesinin ikinci ev­liliği sonrası dünyaya gelmiş olan üvey kız kardeşi Fatma Âliye Hanım’dır.

Fatma Âliye Hanım’ın; T. Mevlevi’nin Dîvân’ındaki “Meşrutiyetin ilânından biraz evvel ve 326 (H) tarihinde lî-ümmin hemşirem Fatma Âliye Hanım’ın irtihâli dolayısıyla…” şeklindeki ifadelerinden 1326/1908 tarihinde vefat ettiğini öğreniyoruz. Bu kardeşinin vefatı üzerine müellif, ”Rıhlet-i Âliye” adlı bir mersiye yazmıştır.

Ayrıca Beyânü’l-Hak dergisinin 4 Safer 1328/1 Şubat 1325 tarihli 47 sayısında, ([39]) kardeşinin vefatına şu tarihi düşmüştür:

“Bir âh ile şu mısra’ tarih-i fevtin oldu

Cennât-ı *Aliyâta uçdun mı kardeşim sen

1326

Bu beytin ikinci mısrasındaki noktalı harflerin toplanması ile 1326 tarihi elde edil­mektedir. Bu, Fatma Âliye Hanım’ın ölüm tarihini göstermektedir. Bu tarih; T. Mevlevi’nin yukarda verdiğimiz ifadeleri içinde geçen tarihle de uyuşmaktadır. Ancak, Yenikapı Mevlevî-hanesi Hamuşan Mezarlığı’nda annesinin yanındaki Fatma Âliye Hanım’ın mezar taşında “1327” yazılıdır. Bunun, tarih beytinin birinci mısrasındaki “bir ah ile” ifa­desinden 1 rakamının ilâve edileceği sonucuna varılarak, sonradan dikilen mezar taşına yazıldığını zannediyoruz. Beyanü’l-Hak’da söz konusu beytin altında yer alan 1328 tarihi ise tamamen yanlıştır.

Doğum tarihi ile ilgili olarak kaynaklarda tam bir tarih bulunmayan Fatma Âliye Hanım’ın, mezartaşında yer alan;

Etdi on altı yaşında rıhlet-i dâr-ı bekâ
Genç iken zehr-âbe-i mevt ile oldu telh-kâm

şeklindeki ifadeden 16 yaşında vefat ettiğini anlıyoruz. Rıhlet-i Âliye adlı şiirde yer alan müellifin şu ifadeleri de Fatma Âliye Hanım’ın 16 yaşında öldüğünü göstermektedir.

Hemşire-i mehveşim eşimmiş

On altı yaşında kardeşimmiş

Vefat tarihini H. 1326 olarak tesbit ettiğimiz Fatma Âliye Hanım öldüğü zaman 16 yaşında olduğuna göre, doğum tarihinin yaklaşık olarak 1310-1311 olması gerekir.

Diğer Akraba ve Yakınları:

Müellifimiz hayatını anlattığı makalesinde diğer yakınlarından şöyle bahseder.

“Pederim Hâcı Safvet Bey; onun pederi Ahmed Efendi; onun pederi Mustafa Reşid Ağa’dır. Ez cümle Merkez Efendi mezarlığında medfûn idiler. Bunlardan en son defne­dilen babam idi ki 60 sene evvel ölmüş ve oraya gömülmüşdü” ([40])

Aynı yerde verilen bilgilerden daha sonra mezarlarının kaybolduğunu öğrendiğimiz dedesi Ahmed Efendi ihtisab ([41]) katibi olarak çalışmıştır. ([42])

Tahirü’l-Mevlevinin babaannesi Afife Şefika Hanım, meşhur hattatlardan Mehmet

Tahir Cemalüddin Efendi’nin kızı ve Yenikapı Mevlevî-hanesi şeyhlerinden Osman Salahüddin Dede Efendi’nin süt kardeşidir. ([43]) İleride belirteceğimiz gibi babaannesinin müellifimizin yetişmesinde katkıları olmuştur. ([44])

Kızkardeşi Afife Gülistan’ın 1325 tarihinde doğmuş olan kızı Fatma Vediatullah’ı yanına evlatlık alan yazarın, hayatta en sevdiği yakınlarından birisi bu yeğenidir. “Benim çoluğum çocuğum olmadığı için Vedia’yı kendi kızım gibi severdim. Onun da bana babası derecesinde belki de ondan fazla muhabbeti vardı.” ([45])

Yukarıdaki sözlerinden evlenmediğini anladığımız müellif, bu yeğenini büyütmüş, evlendirmiştir. Ancak genç yaşında verem hastalığına yakalanan Vedia 23 Şaban 1347 (3 Şubat 1929)’da vefat ederek; anneannesi Emine Emsal Hanım’ın yanına gömülmüştür.

Tahirü’l-Mevlevî’nin Hatırat(81) ında ve Divân ([46]) ında adı geçen Kâfiye hanım; Tırnova müftüsünün kızı ve Hacı Muhammed Bey diye bir zatın hanımıdır. Babası ve kocasını kaybettikten sonra, evi de yanan bu kadın, erkek kardeşi ve gelini ile geçine- mediği için müellifin annesinin yanına gelmiş ve beraberce oturmuşlardır. Emine Emsal Hanım’ın vefatı sonrası, iyice yaşlı olan bu kadın da hastalanmış 6 Teşrin-i Sanî 1928 Salı günü vefat etmiştir. ([47])

Yakınları ile ilgili elde ettiğimiz bilgilere göre; saraya mensup bir aile bünyesinde ve Mevlevî tarikatına mensup yakınların olduğu bir ortamda yaşayan müellifin, yetişmesin­de ve tasavvufi şahsiyetini anlatacağımız bölümde de göreceğimiz gibi Mevlevî tarikatına intisap etmesinde bu aile ortamının büyük etkisi olmuştur.

Çocukluğu ve Yetişmesi:

Müellifin çocukluk dönemi hakkında verdiği bilgilerden eğitimi ile ilgili olarak aile çevresinden yakın ilgi gördüğünü anlıyoruz. Hüseyin Vassaf Bey’e yazdığı bir mektu­bunda babasının bu konudaki ilgisini şöyle açıklar:

“Babamı sikkeli olarak görmedim. Şu kadar ki Cenâb-ı Pîr’e fevkalade hürmetkâr idi ve lisân-ı Meşnevî’yi bir parça anlardı. Hatta pek çocukken bana Pend-i Attâr mukad­dimesinden bir kaç beyit ezberletmişdi. Ne demek olduğunu bilemediğim, lâkin âhenkdâr bulunduğunu pek’ala idrâk etdiğim o sözleri ben tekrar ederken o da hazin hazin ağlardı.”

(84)

Büyük annesinin de müellife Kur’an öğretiminde ve Ahmediye, Muhammediye, Envarü’l-Aşıkın, Battal Gazi gibi harekeli kitapları usulüne göre okumakta yardım etti­ğini görmekteyiz, ([48])

 

Aile fertlerinden gördüğü bu yakın ilgi sayesinde, başladığı Hekimbaşı Ömer Efendi’nin yaptırdığı Sıbyan mektebinde 8-9 yaşlarında Kur’an’ı hatmetmiş ([49]) ve Emsile’den başlıyarak Arapça okumağa başlamıştır.(87) Devam ettiği bu ilk mektepde yazı yazmayı da öğrenen Tâhirü’l-Mevlevî bu konuyla ilgili şu bilgileri verir:

“Hocamız (Hafız Hasan Efendi namında bir zat idi. Fatih’in topçularından Sarı Musa’nın mescidinde İmam, Kanuni’nin meşhur hasekisi Hürrem Sultan’ın camiinde hatib idi. Bize arasıra imla yazdırırdı. Fakat yazdırdıkları tabut, teneşir, kefen, pamuk, lif gibi imamlık mesleğine ait kelimelerdi” ([50])

Yaşında iken babasını kaybeden müellif, kısa yoldan hayata atılmayı tercih ederek dönemin lise seviyesindeki tahsilini tamamladıktan sonra, yüksek tahsile devam etmeyerek memuriyet hayatına atılmış; ancak İlmî inkişafını özel gayretleriyle sürdür­meye devam etmiştir.

Tahsili:

Tâhirü’l-Mevlevî’nin tahsil hayatını incelerken, biri örgün eğitim kurumlan olan mektep dönemi, diğeri yaygın eğitim kurumlan olan camî, tekke v.b. yerlerdeki ilim öğ­renme devresi olarak ele almanın doğru olacağı kanaatindeyiz.

Okuduğu ve mezun olduğu okulları, Molla Gürani mahallesi hekimbaşı Ömer Efendi Sibyan Mektebi, Gülhane Askeri Rüşdiyesi(89) Menşe-i Küttab-ı Askerî ^olarak belirten ([51]) müellifin örgün eğitime dayalı tahsil hayatı bundan ibarettir.

Yaşadığı döneme göre oldukça iyi eğitim veren ve oldukça disiplinli olan askerî okullarda (92) okuyan müellif, buralarda aldığı eğitimle iktifa etmemiştir. 1308(1892) Haziran ayında Menşe-i Küttab-ı Askerî’yeden mezun olduktan sonra başladığı memu­riyetinin t[52]) yanında ilim tahsiline devam eden müellif bu konuda şu bilgileri vermiştir:

“Bir taraftan kaleme gidiyor, bir taraftan da Fâtih Camii Şerifinde – şimdiki imâm-ı evvel-Filibeli Mehmed Râsim Efendi hazretlerinin dersine müdâvemetle ‘Avâmil Şerhi

Adalı okuyor, me’a mâfih kendi kendime Fârisî’ye çalışıyordum” ([53])

Küçüklüğünde babasının ve ailesinin etkisi ile Mevlevîliğe ve Farsça öğrenmeye merak salan müellif, devam ettiği okullarda bu konuya özel bir itina göstermiş, Ramazan aylarında vakit buldukça Mevlevî Şeyhi Es’ad Dede Efendi’nin Mesnevî derslerine de­vamla bu dilini geliştirmeye çalışmıştır (95). Hafız Divâm’ndan yaptığı tercümeleri Esad Dede Efendi’ye göstererek, eksiklerini öğrenen Tahirü’l-Mevlevî, bu zatla olan ilişkisini devam ettirerek Mesnevî ve Hafız Divân’ını okumuştur. Evde, camide ve medresede olmak üzere üç dört sene devam eden (96) bu derslerin sonunda Kari-i Mesnevî (97) tayin edilen (98) müellif, Esad Dede Efendi’den 1310 (1893) tarihinde icazetnâme (99) almıştır (100).

Tahirü’l-Mevlevî, Esad Dede’den icazetnâme alışı ile ilgili şu bilgileri vermiştir:

“1310 sene-i hicriyesi idi ki Hoca Merhûm fariza-ı haccın ifâsına niyet etmiş, Mah­mudiye ve Davud Pâşâ mekteplerindeki derslerini Hâfız Hayri Efendi’ye-ki o da vefat etti-terk eylemiş, talebesinden bazılarına birer icâzetnâme vermiş, lâyık olmadığım halde *abd-i’âcize de bir icâzetnâme i’tâsı lütfunda bulunmuştu.

Parlak bir teveccüh eseri olmak üzere fakiri (Şemsüddin) telkıb etmiş ve o ünvanı hâvi bir mühür hakketdirmiş, hatta icâzetnâmeye (Muhammed Şemsüddin Tâhir tahha- ra’llâhu kalbehu ‘ammâ sivâhu) cümle-i du’âiyesini “ilâve eylemişti” ([54])

Fatih Cami baş imamı Filibeli Muhammed Rasim ([55]) den ve Mevlevî Es’ad Dede merhumdan icâzetnâme alan (103) müellif, yenikapı Mevlevî-Hanesi’nde muhaddis ve Şazeli Şeyhi olan, Şeyh Mustafa Tunusî’nin Şeyh odasında okuttuğu Fütuhât-ı Mekki’ye derslerine devamla ([56]) tasavvufi ilmini artırmıştır.

Hayatını ilim öğrenme ve öğretme faaliyetlerine vakfeden müellifin tercüme-i halini yazan yakın dostu Suudu’l-Mevlevî, “Denilebilir ki bîzdeki ekşer-i erbâb-ı kalem gibi Hudâ-yi nâbit olarak yetişmiş ve ma*lumâtım seiy-ı zâtıyla elde etmişdir”. ([57]) sözleriyle onun ilmî gayretlerine işaret etmiştir.

İlim tahsilindeki şahsî gayretleri cümlesinden olarak, Mehmet Âkif Ersoy’dan Muallekât-ı Seb’a ve şerhi Zevzeni adlı eserleri okuyan ([58]) müellif, ayrıca Tevrat ve İncil gibi mukaddes kitapları da okumuş ve incelemiştir. ([59])

Görüldüğü gibi mektep tahsilinin yanışı ra Filibeli Muhammed Rasim, Mevlevî Esad Dede, Şeyh Tunuslu Mustafa ve Mehmet Âkif gibi âlim ve edib zatlardan ilim talimi ya­parak İlmî inkişaf sağlayan Tahîrü’l-Mevlevî, Farsça başta olmak üzere, Arapça ve

Fransızca öğrenmeye de gayret sarfetmiş ve bu üç dilden başarılı tercümeler yapmıştır. (108)

Yaptığı Vazifeler:

Tahirü’l-Mevlevî 74 yıllık ömrüne çok şey sığdırabilmiş; değişik nezaretlerde me­murluk, mekteplerde muallimlik, medreselerde müderrislik yapmanın yanısıra; basın yayın işiyle de uğraşmış gazete ve dergi çıkarmış, çok sayıda makale ve kitap yazmış velûd şahsiyetlerden biridir.

Onun yaptığı vazifeleri üç ana başlıkta anlatmaya çalışacağız: a) Memuriyet Hayatı

Muallimlik ve Müderrislik Hayatı c) Basın Hayatı. Bu şekilde bir tasnif, müelifin hayatını daha iyi bir şekilde anlatmamıza yardımcı olacaktır kanaatindeyiz.

a) Memuriyet Hayatı:

Tahirü’l-Mevlevftıin memuriyet hayatını Süleymaniye Kütüphanesine intikal eden evrakları arasında bulunan Sicil cüzdanı ([60]) ve Maarif Vekaleti Zat işleri’nce tanzim edilmiş olan, 23.7.1941 tarihli hizmet cetveline ([61]) göre anlatacağız.

1308/1892tarihinde Menşe-i Küttab-ı Askeri’den mezun olan müellif, günümüze göre çocukderiilebilecek bir yaşta (15 yaş), 1.6.1308 (13.6.1892) tarihinde o günün sa­vunma bakanlığı sayılan Bab-ı Seraskerî ([62]) Piyade dairesi 3. Şube jurnal kısmı mülâzımı olarak 80 kuruş maaşla memuriyete başlar. 1.7.1310 (13.7.1894) tarihinde maaşı 140 kuruşa çıkarılan ([63]) yazarımız daha önce de belirttiğimiz gibi ([64]) bu me­muriyetine devamla birlikte Fatih Camii Baş İmamı Filibeli Mevlevî Rasim’den ve Mevlana Esad Dede’den ders okur ([65]). 1312 Cemaziye’l-âhir (1894 Kasım)’de Yenikapı Mevlevîhane«i Şeyhi Mehmed Celâleddin Dede Efendiye intisab ederek, aynı yıl hocası Esad Dede Efendi ile hacca gider ([66]). Bu tarikatda ilerlemek için çile çıkarma arzusuyla ([67]) 1.1.1311 (13.1.1896) tarihinde memuriyetten istifa etmiştir

Bahsettiğimiz memuriyet sicilinde 2.1.1311 (14.1.1896) – 18.11.1319 (1.12.1903) tarihleri arasında boşluk bulunan müellif, bu sekiz yıllık devrede üç yılı çile ile geçirmiş, ayrıca kitapçılık yapmış ve sarayda vekilharçlık görevinde bulunmuştur.

Araştırmamızın ileriki bölümlerinde tafsilatlı olarak duracağımız çile dönemi ve Tâhir Dede Kütüphanesi faaliyetleri sonrası Tahirü’l-Mevlevî, Sultan Abdülaziz’in kızı Nazime Sultan’ın [68] daveti üzerine, 1315/1899 tarihinde (119) vekilharç (12°) olarak onun ya­nında çalışmaya başlamıştır.

Daha önce de geçtiği gibi müellifin annesinin Nazime Sultan’ın dadısı olması dola­yısıyla çocukluğundan beri Sultanın lutuf-didesi olarak himaye edilen müellife, burada çalışmak zor gelmemiştir. Bir müddet başında Mevlevî külahı olduğu halde çalıştıktan sonra, fes ve sivil elbise giymiş; fakat “Dede Efendi” diye anılmaya devam etmiştir (121).

Buradaki vazifesi sırasında Sultan dahil, aşçı çırağından seyis yamağına kadar herkes tarafından sevilen ve hatırı sayılan (122) müellif; okuyup yazma işlerine devam ederek H. 1318 (1900) tarihinde Divânçe-i Tâhir (123) isimli şiir kitabını yayınlamıştır.

Orman ve Meadin ve Ziraat Nezâreti’nin muhasebe kaleminde açılan imtihanı ka­zanarak 19.11.1319 (2.12.1903) tarihinde 370 kuruş aylıkla yeniden memuriyet hayatına atıldığından vekilharçlık görevinden ayrılan müellif; aynı yıl (1903) mual­limliğe de başlıyarak Burhan-ı Terakkî ve Rehnüma-yı Füyüzat adlı okullarda çalışmıştır.

1.2.1322 (14.2.1907) tarihinde muamelat-ı nakdiye muavinliğine terfi ederek maaşı 430 kuruşa yükselmiş; daha sonra 16.8.1324 (29.8.1908) tarihinde maaşı 600 kuruşa çıkarılarak Hicaz ve Taşra Masası katipliğine terfi etmiştir.

Bu nezaretteki görevinde sürekli ilerleyen müellif; sicil cüzdanı ve hizmet cetveline göre; 25.8.1325 (7.9.1909)’de cetvel kitabeti muavinliğine; 24.2.1325 (9.3.1910)’de Hesabât-ı Umumiye Müdüriyeti tahrirat masası kitabeti muavinliğine; 15.7.1325 (28.7.1910)’de levazım kalemi katipliğine nakledilmiş ve 1.6.1327 (14.6.1911)’de maa­şına zam yapılarak 800 kuruşa yükseltilmiş ve tatbik kalemi katipliğine getirilmiştir.

Daha sonra 27.7.1327 (9.8.1911)’de Maden Müdüriyet-i Umumiyesi 2. Sınıf katip­liğine naklen geçmiş, 12.8.1331 (25.8.1915)’de maaşı 1000 kuruşa çıkarak aynı yerde Sınıf katipliğe; 9.10.1334 (1918)’de([69]) Meadin Müdüriyeti ruhsatnameli meadin ma­sası baş katipliğine terfi ederek maaşı önce 1500 kuruşa, 7.4.1335 (1919)’dan itibaren de 1600 kuruşa yükselmiştir.

Maliye nezareti bünyesinde 4 Haziran 1335 (1919) tarihli bir kararname ile oluştu­rulan Tevhid-i Mübayeat Komisyonu’na tahrirat mümeyiz-i evveli ([70]°) olarak 22.9.1335 ‘de     atanan Tahirü’l-Mevlevî ‘ nin maaşı da 2250 kuruşa yükselmiş ve 26.4.1336 ‘da   bu komisyonun lağvedilmesiyle açıkta kalmış; Ticaret ve Ziraat Nezareti’ne başvurusu sonucu 8.6.1336 (1920)’da 2000 kuruş maaşla iktisat heyeti başkatibi olarak 40 gün sonra ([71]) yeniden memuriyete başlamıştır.

(1920) tarihinde 2000 kuruş maaşla iktisat heyeti ve kalem-i mahsusa baş katipliğine tayin edilen müellif, 30 Ağustos 1336 (1920)’da azledilmiş; birgün sonra cevaz-ı istihdam kararı almasına (132) rağmen 31.8.1336 (1920) – 26.9.1336 (1920) ta­rihleri arasında açıkta kalmıştır.

Tahirü’l-Mevlevî’nin yayınlanmış olan Hatırat’ından bu görevden azledilme sebe­binin; üyesi bulunduğu Teali-i Islâm Cemiyeti ([72]) tarafından Anadolu’daki Kuva-yi Milli­ye harekâtı aleyhinde hazırlanan bir beyannamenin imzalanmasına karşı çıkması ve bu beyannamenin tasdik edilmemesi olduğunu anlıyoruz ([73]). Müellifin resmî azil sebebi ise aşağıdaki tezkire ile kendisine tebliğ edilmiştir.

“İktisat Heyeti muamelâtı daimi surette bir katip istihdamını icap eylemediğinden mezkur heyetin katipliğini ifa etmek üzere özel kalemde başkatipliğe tayin kılınmış olan Tahirü’l-Mevlevî Bey’in vazifesine son verilmiştir.

Tahîrü’l-Mevlevî Bey’e 30 Ağustos 1336 tarihli emirhane-i nezâret penahî sureti balaya naklen tebliğ olu­nur. 30 Ağustos 1336″

Bu belgeden de anlaşıldığı gibi resmî azil sebebi, daimi bir katibe ihtiyaç olmaması şeklinde açıklanmıştır.

(1920) tarihinde Maliye nezaretine bağlı olarak, savaş dolayısıyla değişik yerlerden getirilen eşyaları satmak vazifesi ile teşkil edilen ([74]) Âli Satış Komisyonu’na 3000 kuruş maaşla baş katip olarak atanmış; maaşı 24.10.1336 (1920) tarihinde 7000 kuruş  aylık ücrete yükseltilmiş; 27.9.1337 (1921)’de komisyonun lağvedilmesi do­layısıyla 5000 kuruş aylık ücretle tahakkuk ve teslim memurluğuna naklen tayin edilmiş ve 15.1.1338 (1922)’de buradan ayrılarak 16.1.1338 (1922)’de Ticaret ve Ziraat Nezareti Sicil Müdürlüğü kalemi mümeyyizi olarak 2000 kuruş maaşla bu kısımda çalışmaya başlamıştır ([75]).

Tahirü’l-Mevlevî, 5.2.1338 (1922) tarihinde Maden Umum Müdürlüğü mümeyyizi olarak naklen atanmış ve 1 Mart 1339 (1923) tarihinde emekliye sevkedilerek 750 kuruş emekli maaşı verilmiş; 1340 (1924) tarihinde kendisine Keçiborlu Kükürt Fabrikası mü­dürlüğü ile İsparta Maden Memurluğu 2000 kuruş maaşla teklif edilmiştir. Bu teklifi kabul etmemesi üzerine 1340 (1924)’e kadar aldığı emekli maaşı kesilmiştir ([76]l

Memuriyet hayatının bundan sonraki bölümü muallimlikle devam eden müellifin sicil cüzdanında ve hizmet cetvelinde sadece İstanbul İmam Hatip Mektebindeki hizmet süresi gösterilmiştir. Buradaki ve diğer mekteplerdeki muallimliklerini ileride açıklıyacağız.

Tahirü’l-Mevlevî, İstiklal mahkemelerinde yargılanıp, beraat etmesi, sonrası İstan­bul’da tapu dairesi kuyud-i umumi idaresinde 22 Şubat 1926 – 29 Ağustos 1929 arasında, 150 kuruş yevmiye (140) ile memur olarak çalışmış ve 29 Ağustos 1929’da istifasının ar­kasından Maltepe Askeri Lisesi’ne Edebiyat Muallimi olarak tayin edilmiştir.

Muallimlik ve Müderrislik Hayatı:

Hayatının önemli bir bölümünü eğitim ve öğretim işi teşkil eden müellif; örgün eğitim kurumlan olan mektep ve medreselerde muallimlik ve müderrislik; yaygın eğitim kurum­lan olan Tekke ve Camilerde vaizlik yaparak ilim ve irfan hayatına katkılarda bulunmuştur.

Dostu ve yakın arkadaşı Suudu’l Mevlevi’nin “… Takrir u tedrisi de mütebeddil ve neşât-âverdir. Talebeyi uyutmaz. Bil’akis muvafık beyitler ve münâsib fıkralar iradıyla onları haheşle dinletir ve söylediği bahsi hemen orada belletirdi.” ([77]) sözlerinden iyi bir muallim olduğunu öğrendiğimiz müellif; 1319 (1903) tarihinde Burhan-ı Terakki ([78]) ve Rehnümâ-yı Füyuzât mekteplerinde öğretmenliğe başlamış ve bu okullarda Farsça; Rehnümâ-yı Füyuzatta aynı zamanda İslâm Tarihi ([79]) okutmuştur.

Bu okullarda muallimliği sırasında Amuzgâr-ı Parisî ([80]) ve Dest-Âviz-i Fâris-i Hânan adlı kitaplarını hazırlayan müellifin, Burhan-ı Terakki mektebindeki dersleri bu okulun 1908’de ([81] kapanması ile son bulmuş; Rehmüma-yı Füyuzat adlı mektepteki derslerinin tam olarak ne zaman bittiğini bilmemekle birlikte, bu okul neşriyatı olarak 1325 (1909)’de Dest-Âviz-i Faris-i Hanan adlı kitabının yayınlanmış olması sebebiyle 1909’da halen bu okuldaki muallimliğinin devam ettiğini söyleyebiliyoruz.

Aynı yıl (1325-1909), Daruşşafaka ([82]) adlı özel okulda edebiyat ve Usul-i tahrir muallimliğine tayin edilen ([83]) Tâhirü’l-Mevlevî, kısa süreli zorunlu bir iki ayrılık dışında burada 1943 yılına kadar ders okutmuş ve yüzlerce talebe yetiştirmiştir.

Orman ve Meadin ve Ziraat Nezareti’ndeki memuriyeti sırasında Mehmet Âkifle tanışan ve Sırat-ı Müstakim dergisinde manzum ve mensur yazılar yazan ([84]°) müellif; 18 Eylül 1330 (1 Ekim 1914) tarihinde çıkarılan bir nizamname ([85]) ile kurulan Darü’l- Hilâfeti’l-Aliyye medreselerine M. Akif’in tavsiyesi ile müderris olarak atanmıştır ([86]). İt­tihatçı olan Şeyhülislâm Ürgüplü Hayri Beyin (1867-1922) ([87]) döneminde meydana gelen bu atama olayı ittihatçı çevrelerde hayret uyandırmış ve tepki çekmiştir. Çünkü Tâhirü’l-Mevlevî, ittihat Terakki Cemiyeti’ne girmiş olduğu halde 1325 (1909) tarihinde bu cemiyetten ayrılmıştır, bununla da kalmayarak, cemiyet aleyhinde yazılar yayınlayan ve/veya ittihatçılarla arası iyi olmayan Beyanü’l-Hak dergisine yazı vermesi sebebiyle İttihatçı çevrelerde muhalif olarak görülmeye başlanmıştır ([88]). Şeyhülislâm Hayri Bey, İttihatçı olmayan bir kişinin nasıl atandığını soranlara, “Ben hoca arıyorum, İttihatçı aramıyorum” cevabını vererek bu tepkinin anlamsızlığını belirtmiştir.

Tâhirü’l-Mevlevî’nin çalıştığı yerlerden biri de İst. İ.H. Mektebi’dir. İstanbul Müftülü­ğüne hitaben, medreselerde yaptığı hizmetinin bildirilmesini istediği 5 Temmuz 1340 (1924) tarihli dilekçeye; müftülükçe 20 Temmuz 1340 (1924) tarihinde ve İstanbul Evkaf müdürlüğünce 21 Ağustos 1340 (1924)’da verilen cevaplarda hizmet süresi ile aldığı ücretler gösterilmiştir.

Bu belgedeki bilgiler ile, müellifin Medeniyet-i İslâm müderrisi iken okutmak için hazırladığı Müslümanlığın Medeniyete Hizmetleri adlı kitabının mukaddimesinde ver­diği bilgiler tenâkuz teşkil ediyor. Bu mukaddimede; ilk yıl Üsküdar Atik Valide, ikinci yıl Ayasofya ve Sokullu, üçüncü sene ibtidâi hâriç kısmının bütün medreseleri ve dördüncü yıl ibtidâ-i dâhil kısmının Karadeniz yönündeki tetimme medresesinde İslâm Tarihi ve İslâm Medeniyeti Tarihi müderrisliği yaptıktan sonra, öğrencilerin başarısı sonucu tak- dirnâme aldığı ve Şeyhülislâmlığa Musa Kazım Efendi’nin ([89]) gelmesi sonucu ittihatçı olmadığı için azledildiği yazılmıştır ([90])

Mukaddimedeki bu bilgilere göre 1330 (1914) yılında müderris olan müellifin dört öğretim yılı sonunda 1334 (1918)’de azledilmiş olması gerekir. Yukarıda verdiğimiz bel­geye göre ise müellif 1 Eylül 1333 (1 Eylül 1917)’de azledilmiştir.

Yine verdiğimiz belgedeki azil tarihine göre müellifin, Musa Kazım Efendi’nin Şey­hülislâmlığa gelmesiyle hemen azledilmediğini anlıyoruz. Çünkü Musa Kazım Efendi, 25 Nisan 1332 (8 Mayıs 1916) tarihli hatt-ı hümayun ile (16°) Hayri Efendi’nin yerine Şey­hülislâm olmuştur. Buna göre Tâhirü’l Mevlevî, Musa Kâzım Efendi’nin meşihat maka­mına geldiği tarihten yaklaşık 16 ay sonra azledilmiş olmaktadır. Sözkonusu ettiğimiz Mukaddime’nin 20 Haziran 1943’de ([91]) yazıldığını gözönüne alırsak, bu bilgi farklılığını; zamanın geçmesi ile bilgilerin hafızada ilk zamanki canlılıklarını muhafaza edememeleri gerçeği ile izah etmemiz mümkündür.

Müderrislikten azledilmekle birlikte Orman ve Maden Vekaleti’ndeki görevine devam eden müellif; 30 Mart 1334 (1918) tarihinde Ahmed Rasim Bey’in Tetkîkat-ı Lisaniye Komisyonu ([92]) lügat encümeni raportörlüğünden istifa etmesi ile bu göreve atanmıştır. Namık Kemalzade Ali Ekrem (Bolayır) Bey başkanlığındaki bu komisyon, Türkçe bir lügat hazırlamak için çalışmalar yapmış, lügatin “elif” maddesi hazırlanmış; ancak bu komisyonun insicamsız olması dolayısıyla Tâhirü’l-Mevlevî bir kaç oturum so­nunda istifa ederek bu komisyondan ayrılmıştır ([93]).

2 Teşrin-i Sânî 1334 (2 Kasım 1918) tarihinde Medresetü’I-İrşadda yeniden Mü­derrislik görevine başlayan müellif; 1 Eylül 1335 (1919)’dan itibaren Darü’l-Hilafeti’l Aliyye medreseleri’nde; 20 Eylül 1335 (1919)’den itibaren de Medresetü’l-Kuzat’da ([94]) ders okutmaya başlamış ve müderrislik görevi; Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile 3 Mart 1340 (1924) tarihinde medreselerin kapanmasına kadar devam etmiştir.

Adı geçen kanunla medreselerin kapatılması üzerine, tahsil müddeti dört yıl olmak üzere açılan 29 adet ([95]) imam Hatip mektebi’nden biri olan İstanbul imam Hatip Mek­tebine 27.4.1340 (1924) tarihinde 1500 kuruş maaşla, edebiyat, hitabet ve inşâd mual­limi olarak atanan Tâhirü’l-Mevlevî 8.11.1341 (1925) tarihinde azledilmiştir. ([96]) Bu azle sebep gösterilen olay şöyle gelişmiştir:

Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile imam Hatip Mekteplerinin yanında yüksek din öğretimi yapmak için de ilahiyat Fakültesi kurulmuştur C67). Ancak açılan İmam Hatip mektepleri ortaokul seviyesinde eğitim verdiği için bu okulların mezunları ilahiyat Fakültesine gide­miyordu. İşte İmam Hatip mektepleri ile İlahiyat Fakültesi arasındaki bu boşluğu farkeden Tâhirü’l Mevlevî ve İstanbul İmam Hatip Mektebi Müdürü Hilmi Bey bu konuda bir giri­şimde bulunmayı düşünmüşler ve Hilmi Bey; bu mekteplere iki-üç sınıf ilavesiyle bunların lise seviyesine çıkarılması teklifini öğretmenler kurulu toplantısında ifade etmiştir. Kabul edilen bu teklif üzerine bir yazı hazırlanıp müdür ve 15 öğretmen tarafından imzalanarak Maarif Vekaleti’ne gönderilmiş; bakanlıkça da bu teklifin beğenilmesi üzerine; İlahiyat Fakültesi dekanı Şemseddin Bey ile ilave sınıflarda okutulacak dersler konusunda gö­rüşmeler yapılarak, yeni tahsisat alınıncaya kadar ilave dersleri fahri oiarak okutma ko­nusunda mevcut muallimler taahhütde bulunmuştur ([97]).

Bu girişimle İmam Hatip Mektebi’nin geliştirilerek ilahiyat Fakültesine öğrenci ve­receği beklenirken, teklif mazbatasının verilişinden bir yıl sonra yazıda imzası bulunan okul müdürü ve Tâhirü’l Mevlevi’nin de içinde bulunduğu 15 öğretmen Teşrin-i Evvel 1341 (Kasım 1925) tarihide azledilmiştir. İstanbul Maarif Müdürü Nail Rüştü Bey azil sebebini de ihtiva eden şu yazıyı göndererek tebliğ etmiştir.

“Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nu medreselerin ilgasına matuf bir darbe-i zalimane te­lakki eylemiş ve buna dair takdim ettiğiniz mazbatayı müzeyyifane bir lisanla yazmış olduğunuzdan siz muallimlerden filan … filanlar ki ceman 16 kişi vazifenizden azl edil­diğiniz cihetle hemen mektebi terk etmeniz Vekalet-i Celile’den telakki edilen emir iktizasıdır” ([98])

Bu azil olayı ile ilgili olarak müellifin Sicil Cüzdam’na ise şu not konulmuştur;

“Mumaileyh tevhid-i tedrisat aleyhinde irâde-i kelâm ettiğinden, selahiyettan heye­tin 1/11/1341 tarihli kararıyla azledilmiştir. Muahharen Vekalet İnzibat Komisyonu’nun 6/12/1927 tarih ve 274 numaralı kararı ile cevazu’l-istihdamına karar verilmiştir” ([99]°).

İmam Hatip Mektebinden azledilmekle beraber Daruşşafaka’da derslerine devam eden Tâhirü’l-Mevlevî, bu azil olayındaki yanlış anlaşılmanın giderilmesi için girişimlerde bulunmuş ([100]), ancak bu girişimlerinden bir sonuç alamadığı gibi, bu sırada tutuklanarak İstiklal Mahkemesinde yargılanmak üzere Ankara’ya sevkolunmuştur.

Eylül 1341 (1925) tarih ve 2415 sayılı yasayla bütün memurların şapka giymesi emredilmiş ve bu arada çıkarılan bir kararname ile de İmam, vaiz, müftü gibi memurların resmî kıyafetleri de siyah lata ve beyaz sarık ([101]) olarak tesbit edilmiştir.

Tâhirü’l-Mevlevî şapka mecburiyetinin bütün halka getirilmediği o dönemde fesî çıkarmak konusunda ağır davranıyor ve vaizler için getirilen sarık sarma izninden fay­dalanmak istiyor. Bu sırada Laleli Camii’nde bir vakfiye’ye bağlı olarak vaaz verdiği için İstanbul Müftülüğü’ne baş vurarak sarık sarma iznini içeren bir belge istiyor ([102]) ve aşağıdaki belgeyi alıyor;

“Türkiye Cumhuriyeti

İstanbul Vilâyeti Müftülüğü

Aded 9/29

Bâlâda fotoğrafisi mulsak Tâhirü’l-Mevlevî Efendi’nin Lâleli Câmi-i Şerifi’nde vâ‘iz olduğunu mübeyyin vesikadır.

1 Eylül 1341 İstanbul Vilâyeti Müftüsü Muhammed Fehmi” ([103])

Bu belgeyi aldıktan sonra 30 Teşrini Evvel 1341 (30 Ekim 1925) tarihinde sarık saran ([104]) müellif; Kanun-ı Evvel 1341 (Aralık 1925) başlarında tutuklanmıştır ([105]) Bu tutukluluk ve sonrası dönemi Hatıratında uzun uzun anlatılmıştır.

Kanun-ı Evvel 1341 (Aralık 1925) başlarında evi aranarak şüpheli görülen üç evrak ([106]) ile birlikte tevkif edilerek, At Meydam’ndaki Ahmediye Polis Karakolu’na getirilen müellife tevkif sebebi bildirilmemiştir. Fakat o arada çıkan gazetelerde ([107]) Ömer Rıza Bey, Atıf Hoca’nın Frenk Mukallitliği ve Şapka risalesini basan kitapçı Mihran Efendi, Sabık Evkaf Nezareti müsteşarı Şevki Bey gibi şahısların tutuklandığını okuyan Tâhirü’l-Mevlevî, tevkif sebebinin şapka meselesiyle ilgili olduğu kanaatine varıyor (179).

Bu kanaat sonucu, bir şapka aldırıp giyme kararı vererek; alınan fötr şapkayı giymiş ve sarığı çıkarmıştır. Şapkalı haliyle aynaya bakınca yüzü kendine çok çirkin gelerek, ağzından gayri ihtiyarı şu beyit çıkar:

“Ayineye baktım orada aksimi gördüm
Allah biliyor kalbimi kendimden ürktüm “

13 Kanun-ı Evvel 1341 (1925)’de Ahmediye Polis karakolunda tutulduktan sonra ve 19 Kanunu Evvel’de Aksaray Polis merkezine götürülerek sorguya çekilen müel­lifin, sorgusunda ana konu şapka konusu ve Atıf Efendi’nin Şapka risalesi olmuştur.

Tutukluluğu sırasında sarığı çıkarıp şapka giymesine ve şapka konusundaki soru­ya, sorgucuların hoşuna giden ve şapka giymenin caiz görülmesi anlamına gelebilecek nitelikte cevap vermesine ([108]) rağmen diğer tutuklularla birlikte 24 Kanun-ı Evvel 1341’de İstiklal Mahkemesi’nde yargılanmak üzere Ankara’ya sevkedilmiştir.

Türkiye’nin dört bir tarafından getirilen ve şapka muhalefeti dolayısıyla tutuklanan şahıslarla birlikte Ankara hapishanesine yerleştirildikten sonra, tutukluların sayısının çokluğu dolayısıyla dört defa mahkemeye çıkmasına rağmen kendisine yargılanma sı­rası gelmeyen Tâhirü’l Mevlevî, ancak bir ay sonra 26 Kanun-ı Sani 1342 (26 Ocak 1926)’de ilk defa yargılanabilmiştir. Yargılanma sırasında da sorulan sorular, Teali-i İslâm Cemiyeti tarafından Kuva-yi Milliye harekatı aleyhinde hazırlanan beyanname ([109]) ile, Atıf Efendi’nin Şapka risalesinden kaç adet satıldığıdır.

Tâhirü’l-Mevlevî, karar duruşması öncesi hazırladığı ve yumuşak bir dil kullandığı müdafanâmesini, 3 Şubat 1926 günkü karar duruşmasında okumuş ve beraat etmiştir. ([110]) Beraatinden sonra Ankara’da azledilmiş olduğu İmam Hatip Mektebi öğretmenliği için cevaz-ı istihdam kararı aldırmak için uğraşmış, ancak bir sonuç elde edemiyerek , Şubat 1926 tarihinde İstanbul’a dönmüştür ([111]).

Tâhirü’l Mevlevî İstanbul’a dönüşünden sonraki günleri, hayatını anlattığı makale­sinde şöyle ifade etmiştir:

“Daruş-şafaka’daki 800 kuruş ders maaşımdan başka bir yerden bir gelirim yoktu. Binâenaleyh 150 kuruş yevmiye ile Deftarhanedeki Kuyud Kalemi’ne girdim. Çalışmam takdire şayan görüldüğü için Müdir-i Umumi Hacı Selâhaddin Bey merhum, beni mü­meyyiz yapmak istemiş, fakat vekâletçe diğer arkadaşlara verilen cevaz-ı istihdam kararı nasılsa benden esirgenmiş olduğu için yapamamış. Sonra Mebus ve şâir Halil Nihad Bey’in tavassuduyla bir cevaz-ı istihdam kararı alabildim. Bundan dolayı muhterem üs­tadı minnetle anarım” ([112])

Sefine-i Evliya adlı kitabında Hüseyin Vassaf Bey’in “el-yevm hiç bir neşriyat ile meşgul olmayıp guşe-nişin-i uzlet olmuştur” ([113]) dediği müellif, istiklâl Mahkemesi dö­nüşü 6 yıldır çıkardığı Mahfil dergisinin 68. sayısını çıkardıktan sonra bu dergiyi kapatmış ([114]) ve iyice içine kapanmıştır. O dönemlerde yazdığı şu şiirde içinde bulunduğu durum mısralara aksetmiştir.

“İmânımı, nifâk ile mestûr tutmadım Dinsizliğin takınmadım iğrenç nikâhını Sarsılmadı metaneti rûh-ı akîdemin Cismim geçirdi gerçi cihân inkılâbını Mağdûr olup da, azl ile, tevkîf u habs ile Duydum samîm-i rûhda dehrin ikâbını

23 Ramazan 1345 / 27 Mart 1927″ ([115])

Şiirde de ifade ettiği gibi çektiği bütün sıkıntılara rağmen inancında bir sarsıntı ol­mamış ve Daruş-şafaka’daki derslerine devam ederken, 6 Aralık 1927’de Maarif Veka- leti’nden cevaz-ı istihdam kararı almıştır (189). Daha önce de ifade ettiğimiz gibi 19 Zil­hicce 1346 (9 Haziran 1928)’da (190) annesinin ve 23 Şaban 1347 (3 Şubat 1929)’da (191) evladı gibi sevdiği yeğeni fatma Vediatullah’ın ölümleri ile kendini iyice yalnız hissetmeye başlamış ve annesinin ölümü üzerine yazdığı şiirde de bunu hissettirmiştir ([116]).

Maarif Vekaletinden aldığı cevaz-ı istihdam kararıyla Askeri Liseler Müfettişliği’ne başvurmuş, başvurusunun kabulü sonucu Defterhanedeki memuriyetinden istifa ederek 15 Ağustos 1929 tarihinde Maltepe Askeri Lisesi Edebiyat öğretmenliğine 80 lira ücretle atanmış bir yıl sonra ücreti 98 liraya çıkarılmıştır(193). 1 Ağustos 1931 tarihinde Maarif Vekaleti tarafından Kuleli Askeri Lisesi Edebiyat öğretmenliğine ([117]) ataması yapılınca; Askerî Liseler Müfettişliğinin 13 Ağustos 931 Gün ve S. II. 4698 sayılı buyruklarıyla bu­rada göreve başlayarak bu lisenin 30 Nisan 1941’de Konya’ya nakline kadar çalışmış, asli vazifesinin Daruş-şafaka’da olması dolayısıyla Konya’ya gitmeyerek İstanbul’da kalmıştır ([118]).

Bu liselerde ki öğretmenlikleri oldukça verimli geçen müellif; sanki yeniden doğ­muş, İstiklal Mahkemesi sonrası çekildiği uzlet köşesinden ([119]) çıkarak hayatın içine girmiştir. Maltepe Askeri Lisesi’nden bir öğrencisinin mektubuna verdiği manzum ce­vapta bu okullarda geçirdiği günleri şöyle yâdetmiştir:

Hâtırlattın evlâdım hocana (Maltepe)yi Orada tatlı geçen bin türlü menkıbeyi (Maltepe)yle (Kuleli) bu iki irfan yurdu Bana candan sevdiğim bir ilim evi olmuştu Oralarda aczimle on iki yıl çalıştım Her taraftan gördüğüm muhabbete alıştım Ben onları sevmiştim, onlar da beni sevdi Oraları bana çok cidden samimi evdi İdare bu âcizi iyi bir hoca bildi Talebeye gelince şefkatli baba bildi

Bu huzurlu ortam, müellifin İlmî sahadaki çalışmalarını hızlandırmasına sebep olmuş; bilhassa edebiyat tarihimizle ilgili önemli eserlerini bu dönemde yayınlamıştır. Edebiyat Tarihimize Dâir Manzum Bir Muhtıra (İst. 1931), Edebiyat Lügati (İst. 1936), Fuzuliye Dâir (İst. 1936), Şâir Nev’î ve Suriye Kasidesi (İst. 1937), Bâki’ye Dâir (İst. 1938) gibi kitaplar müellifin bu dönemde kitap olarak yayınlanmış olan çalışmaları­dır. Bu kitaplardan başka Yücel, Bilgi Yurdu, Çığır gibi dergilerde yayınlanmış olan, edebiyat tarihimizle ilgili makaleleri ([120]) de bu dönemin verimliliğine şahitlik etmektedir.

Kuleli Askerî Lisesi’nde Edebiyat öğretmeni iken, Maarif Vekaletince Ali Ekrem (Bolayır) başkanlığında oluşturulan Edebiyat Lügati Komisyonu’na 8.1.1934 tarih ve 179 sayılı yazı ile atanmış olan Tâhirü’l-Mevlevî; 7 Mayıs 1934 tarihinde Maarif Vekilliğine gönderdiği dilekçe ile istifa etmiştir. Bu komisyondan Edebiyat Lugatı’nın yazılış metodu ile ilgili Ali Ekrem Bey’le aralarında çıkan anlaşmazlık sonucu istifa etmiş ve bu süre içinde yaptığı çalışmaları düzenleyerek Edebiyat Istılahları adıyla kitap haline getirmiştir.

Öğretmenlik hayatına Eylül 1941’de atandığı Beşiktaş’taki Musikiyât mektebi[121] ve 25 Kasım 1941’den itibaren Kadıköy Sen Jozef Lisesi Türkçe öğretmeni olarak devam etmiş; Sen Jozef Lisesi öğrencilerinin dersteki davranış bozuklukları dolayısıyla 22.12.1941 tarihli dilekçe ile bu okuldaki derslerinden ayrılmıştır t[122]).

26 Mart 1942’de İstanbul Kütüphaneleri Tasnif Komisyonu’na 60 lira ücretle katip olarak atanmış, 26 Nisan 1943’den itibaren 120 lira ücretle aynı komisyona aza olmuştur, azalığı dolayısıyla 25 Mayıs 1943’de Beşiktaş Musikiyâtı mektebinden istifa etmiştir(203) Bu arada hazırladığı İstanbul kütüphanelerinde yazma divanı bulunan 12-16 asır şairleri ve divanları hakkındaki katalog 1947 yılında Milli Eğitim Bakanlığınca basılmıştır (204).

Yaşının ilerlemiş bulunması, kulaklarının ağırlaşması, istirahate ihtiyacının olması gibi sebeblerle [123] 1325 (1909) tarihinden beri görev yaptığı Daruşşafaka Lisesi’ndeki derslerine 11.9.1943 tarihinde son verilmiş ve bu okulun yönetimi elinde olan Türk Okutma Kurumu’nca kendisine 400 lira ikramiye ödenmesi kararlaştırılmıştır (206). Fakat Tâhirü’l-Mevlevî ikramiye olarak verilen bu parayı kabul etmemiştir

Daruşşafaka’daki derslerine son verilmesiyle 1319 (1903) tarihinde Burhan-ı Te- rakki’de başlıyan ve medreselerde, İstanbul İmam Hatip Mektebi, Maltepe ve Kuleli As­keri Liseleri vb. okullarda devam eden muallimlik ve müderrislik hayatı 40 yıl sonra bit­miştir. Ancak onun öğreticilik vasfı yazdığı makaleler ve sohbetleriyle ölümüne kadar devam etmiştir.

C. Basın Hayatı:

Basın ve yayın hayatında yazarlıktan, yayınevi ve gazete-dergi sahipliğine kadar değişik kademelerde hizmet vermiş olan Tâhirü’l-Mevlevî’nin bu sahaya adım atması, Mektep (208) dergisinde H.1311/1894’de ilk şiirinin yayınlanması ile başlar.

Matbuat Âlemindeki Hayatım adıyla yayınlanmış olan hatıratında “Bin türlü te­reddüt ve heyecan İçinde gönderdiğim iki eser bu mergûb mecmuada neşredildi ki biri Na’t-ı Şerif, diğeri de gazel idi. Ve her ikisi de nazire olmak üzere yazılmıştı. Hangisinin çıkışının öncelik kazanmış olduğunu unutmuşum” ([124]) şeklinde basın hayatına girişini anlatan müellifin; ilk defa yayınlanan şiiri Na’t-ı Şerif ([125]), daha sonra yayınlanan ise gazel ([126]) olmuştur.

Araştırmamızın ikinci bölümünde genişçe üzerinde duracağımız H. 1313-1316 (1896-1899) tarihleri arasında çıkardığı çile döneminde de okuma ve yazma işiyle ilgi­lenmeye devam eden ([127]) müellif; çile’yi tamamladıktan sonra Konya’ya giderek Mevlana’yı ziyaretten sonra bir müddet tekkede hücre-nişin olarak kalmış; ancak vakıf lok­masını yemektense kendi el emeği ile ekmeğini kazanmak düşüncesiyle, önceden temin ettiği ve hicazdan getirdiği kitaplarla Bayazıt’da tramvay yolunda “Tâhir, Dede Kütüpha­nesi” adıyla bir dükkân açarak yayıncılığa başlamıştır ([128]).

Yayıncılıktaki hedefi .”şurada burada zamânın tahribine ve imhasına ma’ruz kalmış Mevlevî âşârını basdırmak” ([129]) şeklinde özetlenen Tâhir Dede Kütüphanesi’nin ilk neşriyatı olarak Mir’ât-ı Hz. Mevlana ([130]) adlı manzum risâle yayınlanmıştır ([131]). Aynı yıl içinde (1899), ikinci olarak Galata Mevlevî hanesi meşâyihinden Nayi Osman Dede Zade Sırrı Abdülbaki Dede’nin Manzume-i Miraç ([132]) adlı eserini bir mukaddime ilavesi iie yayınlıyan Tâhirü’l-Mevlevî, kitap satışlarının iyi olmaması ve masrafın çokluğu dola­yısıyla Bâb-ı Âli yokuşundaki Medresetü’l-Hattatîn’în karşısındaki bir dükkanı kiralıyarak “Tâhir Dede Kütüphanesi’ni buraya nakletmiştir ([133])

Üçüncü olarak Cevrî İbrahim Çelebi (Ö. 1065/1655) ([134]) nîn Hilye-i Çâr Yâr-i Güzîn adlı manzum eserini bir mukaddime ilavesiyle neşrettikten sonra, Rüsumât Mu­hasebe kâtiplerinden Vâsıf Efendi’nin tertip etmiş olduğu Mecmuâ-i Medâyih-i Hazret- i Mevlâna adlı eseri formalar halinde yayınlamıştır .

Kitap yayın işi devam ederken, gazete çıkarma düşüncesi ile ruhsat almak için müracaat eden müellif, müracaatına olumsuz cevap alınca, kitapçı Karabet Efendi’nin Resimli Gazete’sini haftalığı 200 kuruşa kiralıyarak, 21 Cemaziyü’l-ahir 1317/14 Teş­rin-i Sâni 1315 (1899) Perşembe günü 1-19 sayısını yayınlamıştır ([135]). Kapağında Mecmua-i Medâyih-i Mevlânâ adlı kitabın ilanı ile bir Mevlevî külahı bulunan ([136]) ve birçok mürettip hatası ile çıkan gazetenin ilk nüshası, bir şikâyet sonucu toplatılmış ve ga­zetenin çıkışı tatil edilmiştir.

Tâhirü’l-Mevlevî, Resimli Gazete’nin kapanış sebebini şöyle açıklamıştır:

“İşitdiğime göre Ma’lumatçı Baba Tâhir ile Sururi Paşa-zâde Nazif Surürî hakkımda bir jurnal vermişler ‘Bu âdâm Yeni Kâpı Tekkesi’ne mensubdur. Veliahd Reşâd Efendi de orânın dervişidir. Onun için propagânda yapmak maksadıyla Resimli Gazete’yi çıka­rıyor” demişler. Gazete bi-irâde ta’til edildi. Ben de Zabtiye Nâzırı Şefik Pâşâ tarafından celb ve isticvâb olundum.” ([137])

Gazetenin kapatılması, Mecmua-i Medâyih-i Mevlânâ adlı kitabın ruhsatının iptal edilmesi ve Tahîr Dede Kütüphanesi’nin Komser Mektepli Ahmed Efendi tarafından gö­zetim altına tutulması gibi baskılar sonucunda ([138]) altı ay devam eden yayıncılık hayatına veda ederek kitabevini kapatan Tâhirü’l-Mevlevî bir müddet basın hayatından uzakla­şarak vekilharçlık ve memuriyetle hayatını devam ettirmiştir.

II. Meşrutiyetin ilanı ile basın hayatında bir canlanma olmuş ve basın hayatının bu hareketliliği üzirene birkaç arkadaşıyla birlikte bir gazete çıkarma hevesine kapılan mü­ellif, yeniden basın hayatına dönmüştür. 8-10 kişilik bir arkadaş grubu ile ve hissesi beş liraya kurulan bir gazetecilik şirketi ile Rehber-i Vatan adlı bir gazete çıkarma teşebbü­sünde bulunmuştur. Bu gazetenin ilk nüshası mürettip hataları yüzünden okunmayacak şekilde çıkmış; ikinci nüshanın baskısının da aynı şekilde bozuk olduğu görülünce, baskı yarıda bırakılarak bu teşebbüsten vazgeçilmiştir. Tâhirü’l-Mevlevî başarısızlıkla sonuç­lanan bu gazetecilik serüveninin mizahî bir tarzda Teşebbüs-i Şahsi ([139]) adlı romanın­da işlemiştir (227l

Tâhirü’l-Mevlevî, Rehberi Vatan gazetesinin çıkamaması sonucu basın hayatından kopmamış ve Rehnüma-yı Fûyuzat adlı mektebte beraber çalıştığı öğretmenlerden Mit­hat Rebii Bey’in imtiyaz sahipliğini yaptığı Nekregû dergisinin başyazarlığını yaparak Ağustos 1324 (1908)’den itibaren bu dergiyi çıkarmaya başlamıştır. Bu dergi 5 sayı ya­yınlandıktan sonra şirket sahipleri arasında çıkan anlaşmazlık sonucu kapanmıştır ([140]).

Müellifimiz yaklaşık bir yıl sonra 14 Mayıs 1325 (27 Mayıs 1909) de Mithat Rebii Bey ile beraber yeniden aynı dergiyi Nekregu ile Pişekar adıyla çıkarmaya başlamış; bu sefer de 9 sayı yayınladıktan ([141]) sonra bu da kapanmıştır. Haftalık olarak yayınlanan bu mizah dergilerinde Tâhir Safvet imzasıyla yazdığı yazılarda II. Abdülhamit dönemini “Is- tibdad dönemi” olarak nitelemiş, ittihat Terakki Cemiyeti’ni övmüştür ([142]).

Gazete ve dergi çıkarma girişimlerinin başarısız olması ve uzun süre devam et­memesi dolayısıyla; basın dünyasıyla ilişkisini yazar olarak devam ettirmeye başlamış; Orman ve Meadîn Nezaretinde çalışırken tanıştığı Mehmet Âkif vasıtasıyla Sırat-ı Müstakim’de telif veya türcüme, manzum ve mensur yazılar yazmaya başlamıştır ([143])

Sırat-ı Müstakim dışında; Trabzon’da yayınlanan İkbal gazetesinde de Farsça ve Arapça’dan tercüme ettiği Seyyid Ahmed Zeyni Dahlanin, el-Futuhatü’l-İslâmiye, Hind İhtilâli, Hindin Moğol Hükümdarları ve Nadir Şah adlı kitaplar tefrika halinde neşre­dilmiştir. Sırat-ı Müstakim’in kapanması üzerine Tâhirü’l-Mevlevî, önceden almış olduğu Sebilürreşad mecmuası imtiyazını Eşref Edib Bey’e devretmiş ve böylece yayın haya­tına atılan Sebilürreşad adlı mecmuaya da manzum ve mensur yazılar yazmaya başlamıştır ([144]).

Beyânü’l-Hak, Peyâm-ı Sabah, İ’tisam, Ceride-i Sufiye, Geveze adlı dergi ve gazeteler de yazılarının yayınlandığı diğer yayın organlarıdır ([145]).

Muallim Naci’nin Lugat-i Naci ve Ahmed Cevdet Paşa’nın Kısas-ı Enbiya kitap­larının musahhihliğinde de bulunan Tâhirü’l-Mevlevî yeniden bir dergi çıkarma düşün­cesine kapılmış ve 1335 yılı sonlarında Mahfil adıyla yayınlıyacağı bir mecmuanın ruh­satını çıkartmıştır. Ancak mâlî imkansızlıklar yüzünden bu mecmuanın yayın tarihini bir müddet geciktirerek ilk sayısını 1 Zilkade 1338 (17 Temmuz 1920) tarihinde çıkarmıştır

Mahfil mecmuası 1338 -1344 (1920-1926) tarihleri arasında 68 sayı yayınlanmıştır

_ Altı yıl süreyle yayınladığı bu dergide dinî, edebî, tarihî birçok makale ve şiirlerini yayınlayan müellif, İstiklal Mahkemesi dönüşünde 68. sayısını yayınladığı bu mecmuayı kapatmıştır ([146])

1926 yılında Mahfil mecmuasını kapattıktan sonra uzunca bir müddet basın haya­tından uzak kalan ([147]) Tâhirü’l-Mevlevî; Kuleli Askeri Lisesi’nde Edebiyat öğretmeni olarak görev yaparken, Temmuz 1935’den itibaren Yücel ([148]), Birinci Teşrin 1936’dan itibaren Bilgi Yurdu ([149] ve İkinci Teşrin 1937’den itibaren de Çığır ([150]°) adlı dergilerde edebiyat tarihimizle ilgili araştırmaları, İlmî, tarihî makaleleri ve şiirleriyle yeniden yazar olarak basın hayatına dönüş yapmıştır.

Yaşının ilerlemiş olmasına ve rahatsızlıklarına rağmen araştırma yapmaktan ve bunları yayınlamaktan geri durmamış; ilk sayısı 4 Zilhicce 1367/7 Ekim 1948’de yayınla­nan İslâm Yolu mecmuasının başmuharrirliğini yapmış ve vefatına kadar bu dergide yazmaya devam etmiştir.

Tâhirü’l-Mevlevî’nin yazılarının yayınlandığı diğer bir dergi de İslâm’ın Nuru ([151]) adlı dergidir. Bu dergide de büyük bir çoğunluğu vefatı sonrası olmak üzere çok sayıda makalesi yayınlanmıştır.

Basın camiasına uzun yıllar verdiği hizmet ve kalemindeki ustalık dolayısıyla erbab-ı kalem tarafından “Şeyhu’l-Muharririn” ([152]) olarak vasıflandırılmış; Hakkı Tarık Us tarafından Üniversite konferans salonunda 1948 Ekim’inin 2.ci Cumartesi günü düzen­lenen bir jübile töreniyle, basın hayatına elli yıl hizmet veren muharrirlerden birisi olarak ödüllendirilmiştir ([153])

Tâhirü’l-Mevlevî’nin bu jübile töreninde söylemiş olduğu aşağıdaki dörtlük, onun basın hayatında çektiği sıkıntıları ve nasıl ademe (yokluğa) mahkum edildiklerini, o ve onun gibilerinin matbuat hayatını kısaca özetlemektedir:

“Elli yıldır yazı yazan kalemler Türlü zulüm gördü, duydu elemler Şimdi bazı nazarlarda hepsi de Beyhude yer işgal eden ademler”

ŞEFİK CAN EFENDİ HAZRETLERİNİN HATIRÂTINDAN TÂHİRÜ’L MEVLEVÎ HAZRETLERİ

Şefik Can Efendi, bir radyo programında, mürşidi Tâhirü’l Mevlevî Hazretlerinin cenâzesindeki şu ibretli hâtırâsını anlatıyor…

Şefik Can Efendi bir mülâkâtında Muzaffer Efendi Hazretleri ile şunları anlatıyor :

“Muzaffer Ozak Hoca, bana Hindistan’da basılan Mesnevî şerhini verdi. Kendisi çok yakın dostumdu. Hatta Amerika’ya gittiği zaman bile oradan arardı. O zaman bendeniz Tâhirü’l Mevlevî şerhini hazırlıyordum. ‘Ben, o şerhten çok istifâde ettim. O da Ankaravî Hazretlerinden çok istifâde etmiş’ diyerek Tâhirü’l Mevlevî şerhine devam etmem için beni teşvîk ederdi”

Hoca binlerce talebe yetiştirdi. Çelebi kişiliği, hicivleri, kalemle mücadelesiyle, toplumu yönlendiren kıymetli kişiler arasında yerini aldı. Mahir İz Hoca: “Nüktedan, cömert ve iltifat eden bir zattır. O Yüksek ahlak sahibi birisidir. Daima fakirlerin, kimsesizlerin yardımına koşan, değerli bir insan, asil ruhlu, kâmil bir Müslüman” olduğunu söyler.

 

7. Hakka Yürüyüşü:

Tâhirü’l-Mevlevî; oldukça yoğun ve verimli bir ömür sürmüş; kendini ilme ve tale­belerine adamış; hayatı, öğrenmek ve öğretmekle geçmiş nadir şahsiyetlerden biridir.

74 yıllık ömrüne çok şey sığdırmış, yüze yakın eser yazmış, yüzlerce talebe yetiş­tirmiş; ancak bu tempolu hayat dolayısıyla ömrünün son yıllarına doğru bedeni zayıf düşmüş ve bir takım rahatsızlıklar belirmeye başlamıştır.

1940 yılı Şubat ayında prostat rahatsızlığı dolayısıyla, ameliyat edilerek mesane­sinden 3 tane taş çıkarılmış, 15 gün hastanede yattıktan sonra sonda takılı olduğu halde hastaneden çıkmıştır ([154]). Oldukça sıkıntılı günler geçirdiği bu ameliyat dönemi sonrası sonda takılınca söylemiş olduğu şu sözler; onun hayatının çileyle yoğrulduğunu ifade etmektedir:

“Doğduğumdan beri çekdim durdum Yine de gelmedi pâyân-ı çileye Bu sefer karnıma marpûç geçirip Beni döndürdü felek nargileye”

Geçirdiği birinci ameliyattan üç ay sonra prostattan ikinci bir ameliyat olmuş; 15 gün hayat-memat arasında çırpındıktan sonra sağlığına kavuşarak iki ay hastanede yattıktan sonra taburcu olmuştur. Hastanede geçirdiği 15 günlük ümitsizlik hali, öldüğü şeklinde etrafa haber olarak yayılmıştır ([155]).

İslâm Yolu mecmuasında yer alan bir teşekkür ilanından ([156]) ömrünün son yılları­na doğru mide ülseri dolayısıyla rahatsız olduğunu öğrendiğimiz Tâhirü’l-Mevlevî; bütün bu rahatsızlıklara rağmen yoğun İlmî çalışmalarından vazgeçmemiştir.

Hayatının son günlerinde en önemli eserlerinden olan Mesnevî Şerhi’ni tamamla­mak için yoğun bir şekilde çalışırken, aynı zamanda Eylül 1951 tarihinde yapılacak olan XXII. Beynelmilel Müşteşrikler Kongresi’nde sergilenecek 3500 kadar el yazması kitabın seçimi için oluşturulan komitede üye olarak çalışmalara katkıda bulunmuştur.

Hakkında yazılan bir yazıdan hayatının son yıllarında gözlerinden de tedavi gördüğünü öğrendiğimiz Tâhirü’l Mevlevi’nin bütün sıkıntıları, 1294 Ramazan’ında baş­layan güzide ve ömek hayatının yine mübarek Ramazan ayında noktalanmasıyla sona ermiştir.

15 Ramazan 1370/20 Haziran 1951 Çarşamba günü ruhunu Rabbine teslim eden Tâhirü’l Mevlevî, ertesi gün yani 21 Haziran 1951’de toprağa verilmiştir ([157]). Cenazesi, talebeleri ve dostları tarafından evinden alınarak, Sünbül Efendi Camii’ne getirilmiş öğle namazını müteakip kılınan cenaze namazı sonrası, Şeyhi Celâlettin Efendi’nin mezarı önüne götürülmüştür. Toprak üzerinde bir müddet durdurulduktan sonra, Yenikapı Mevlevihanesi Hamuşan mezarlığında medfun bulunan annesi Emine Emsal Hanım’ın yanında toprağa verilmiştir ([158]) (İnternette birçok yerde Merkezefendi Mezarlığı geçiyor. Yenikapı Mevlevihanesi hamuşanı yakın olduğu için aynı mezarlık gibi düşünülmüştür.)

“İstemem nakl-i cenazemde çeleng ü âhenk Debdebeyle girilen saha değildir makber Orası dergehidir bârgeh-i Mevlâ’nın Kapısından içeri acz ile girmek ister” ([159])

Cenaze töreni yukarıda yazılı kıtasına uygun, son derece mütevâzi bir şekilde icra edilmiş olan müellifin kabir taşına kazılmasını istediği ([160]) şu kıta çok meşhurdur:

“Eli boş gidilmez gidilen yere Rabbim boş gelmedim ben, suç getirdim Dağlar çekemezken o ağır yükü İki kat sırtımla pek güç getirdim” ([161])

Vefatı üzerine sevdikleri ve dostları tarafından hakkında makaleler yazılmış, vefatı­na tarihler düşürülmüş, şiirler kaleme alınmıştır. Elli aşkın süreyle hizmet ettiği matbuat alemi de onun vefatına bigane kalmamış; dostları ve talebeleri tarafından rahmetle anıl­dığı, ilim ve edebiyat dünyasının büyük bir kaybı olarak nitelendiği yazılar yazılmıştır.

Hakkında yazılan bütün yazılarda; büyük bir âlim, iyi bir şâir, hoş sohbet, nüktedan, alçak gönüllü ve kendini ilme adamış v.b. özelliklerle tavsif edilmiştir (25?).

Vefatına düşürülen tarihlerden bazıları şunlardır:

Hafız Yusuf Cemil Ararat tarafından düşürülen tarih:

“Mevlevî Mesnevî-hân şair-i hassâs idi Ehl-i dildi pâk idi âlâyjşinden zahirin Geldi “ya Hû” müjde-i gufranıdır tarihine Sadr-ı illiyyinedir pervazı rûh-ı Tâhirin

([162])

Eyyub-ı Rüşdî tarafından düşürülen tarih:

“Esdi irfan bezmine şiddetli bir bâd-ı hazân Oldu vuslâtyâb-ı rahmet yine bir merd-i kavi

Yâni irfan yurdunun bir dürr-i nâyâbı iken Maksad-ı sıdka azimet etdi Tâhir Mevlevî…

Güş edenler nâgahânî rıhlet-i dil sûzunu Dediler uçdu bakaya andelib-i Mesnevî

Bi tevakkuf sa’y ile telif edib hayli eser Nesl-i âtiye teberru etdi oldu münzevî

Matem etse bu nebile kâinat şâyestedir Revnak-ı bezm-i edebdi söndü gitdi pertevi

Söyledi Eyyub-ı Rüşdü âh ile bu târihi Kul idi Mevlâya göçdü Tâhir Mevlevî ” ([163])

1370

Yıllarca baş yazarlığını yaptığı ve çok sayıda makale ve araştırmasını yayınladığı İslâm Yolu dergisinde yayınlanan şu şiir onu değişik yönleriyle tavsif eden ve onun ve­fatına son derece üzülen dost ve talebelerin hislerine tercüman olma özelliği taşımaktadır.

“Üstadın Ufûliyle Hüzünlü Gönülden Bir Kekeleme

Mevlânâ’nın goncası

ilm ü irfan şem’ası

Gönüllerin ziyası

Göçtü Tâhirü’l-Mevlevî

Sonbaharın tek gülü

Mesnevî’nin bülbülü

Misk ü anber sünbülü

Göçtü Tâhirü’l-Mevlevî

Hakk’a bağlıdır özü

Nezı’h idi hem sözü

Ehl-i beyt can u gözü

Göçtü Tâhirü’l-Mevlevî

Tevazudu hep hâli

Rahlesi kaldı hali

Yoktu hiç kıyl ü kâli

Göçtü Tâhirü’l-Mevlevî

Kim gelir ki yerine

Rahmet olsun kabrine

Ne mutlu benzerine

Göçtü Tâhirü’l-Mevlevî

El yazmaz kalemle

İlahi bir haberle

Ağlamalı elemle

Göçtü Tâhirü’l-Mevlevî

Zâyiatsın zâyiat

Duru’ya acı memat

Tâhir Olgun nurda yat

Göçtü Tâhirü’l-Mevlevî

Mustafa Duruöz /Selimiye

İslâm Yolu, S.7, 14 Eylül 1951, s.16.

2. BÖLÜM

TAHİRÜ’L-MEVLEVÎ OLGUN’UN ŞAHSİYETİ

A-TASAVVUFÎ ŞAHSİYETİ

Tâhirü’l-Mevlevî’nin hayatında tasavvufun ve özellikle müntesibi olduğu Mevlevî tarikatının büyük bir yeri vardır. Çocukluğundan itibaren tasavvufî bir muhitte özellikle bir Mevlevî muhitinde bulunması, kendisinde Mevlana’ya karşı hayranlık uyanmasına sebep olmuştur.

Bu tasavvufî yöneliş sonucu, Mevlevî tarikatına intisabla yetinmeyerek; 1001 gün çile çıkarmış, Dede ünvanını kazanmıştır. Çalışmamızın birinci bölümünde de belirttiğimiz gibi; çile sonrası açtığı Tahir Dede Kütüphanesi’nin yayın prensibini“… şurada burada zamânın tahribine ve imhasına maruz kalmış Mevlevî âsârını basdırmak…” şeklinde tesbit etmiş olması, Mevlevîliğe verdiği önemi göstermektedir.

Eserleri içinde tasavvufî muhtevalı olanların önemli bir yer tutması, Mevlevîliğin en önemli eseri olan, Mevlana’nın Mesnevî-î Şerifi’ni yıllarca okutarak, şerhetmiş olması gibi yönleri de düşünülecek olursa; Tâhirü’l-Mevlevî’nin tasavvufî şahsiyetinin ortaya konulmasının önemi anlaşılacaktır.

Mensup Olduğu Tarikat:

Tâhirü’l-Mevlevî; Mevlâna Celâleddin-i Rumî’ye (604-672) ([164]) nisbet edilen Mev- levîyye tarikatına mensuptur. Bu; isminin sonuna aldığı “Mevlevî”, ism-i nisbesinden de açıkça anlaşılmaktadır. Ayrıca.Mevlevî olduğum vakit yirmi yaşlarında idim”([165]) ve “Ben elli sene evvel Mevlevî tarikatına intisab etmiştim…” şeklindeki sözlerinde de Mevlevî olduğunu kendisi ifade etmiştir.

Mevlevîyye tarikatına müntesib olmakla iftihar etmiş ve aşağıdaki beyitte görüldüğü gibi, bunun için Allah’a hamdetmiştir:

“Bi hamdillah ki Tâhir Mevlevîyim

Ebu bekr oğlunun bir peyreviyim ([166])

Mesnevîlik ve Mevlana’yı eleştiren bir kişiye verdiği cevapta, “…Mevlevi şeyhi de­ğilim, hatta tarikatların ilgasından sonra Mevlevi dervişi bile. Yalnız Hazreti Mevlana’nın âciz bi muhibbi ve müntesibiyim. Halef ben isem, selefim de Mevlana ise iftihar ede­rim…” diyerek müntesibi olmakla övündüğü Mevlânâ’yı, tarikatını ve Mesnevî’yi daima savunmuştur.

Tâhirü’l-Mevlevî’ye göre, Mesnevinin eseri olan ([167]) Mevlevîlik aynı zamanda, “sünnet yolu” demektir. Bu görüşünü Mesnevî şerhinde şu şekilde açıklamıştır:

“Hazret-i Pir’in mesleği, Peygamber sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz’in sünnetine kemâliyle uymakdır. Şu halde Mevlevîlik sünnet yolu demektir. Nitekim kendisi:

Men bende-i Kur’ânem, eğer cân dârem

Men hâk-i reh-i Muhammed muhtârem

Ger naki küned cüz in kes ez güftârem

Bîzârem ez o vü zin sühân bîzârem

Yâni: “Ben; kul, köle isem; Kur’an’m bendesi ve Muhammedü’l-Muhtâr’ın yolunun toprağı, yânî, ayağının tozuyum. Eğer biri, benim sözlerimden bundan başka bir şey naklederse; ondanda, nakletdiği sözden de rahatsız olurum” buyurmuştur. Hâl böyle iken bazı Bektâşî meşreb mevlevîler “Mevlevîlik, Veledîlik ve Şemsîlik nâmiyle iki koldur. Veledîler zühdü; Şemsîler aşkı ihtiyar etmişlerdir” derlerdi.

Bu söz hezeyânın ta kendisidir. Söyleyenlerin maksadı; kötü işlerini ve Mevlâna mesleğiyle te’lifi kabil olmayan hareketlerini örtmek içindir. Bilinmelidir ki Mevlevîliğin kolu, şu’besi yokdur. Kuruluş tarihinden, zamanımıza kadar yetişen Mevlevî ârifleri Şems-i Mevlânâ’nın câzibesine tutulmuşlar ve:

Peykiz, döneriz bir güneş etrafında

Manzume-i şemsiyye-i Mevlânâ’yız!

demişlerdir. Bilfarz o vahdet yolunda bir ikilik bulunmuş olsaydı, ikisinin de Sultan Veled’de birleşmesi lazım gelirdi. Çünkü arzettiğim gibi Sultan Veled, Hazret-i Şems’in halîfesi idi”

Yine Mesnevî Şerhinde Bektaşîlik ve Şiîlikle hiçbir ilgisi olmadığını ifade ettiği Mevlevî tarikatının esası; ona göre, edepten ibarettir. Bu konudaki görüşlerini şöyle açıklamıştır:

“Yani Kur’an’ın bütün ayetlerindeki mânâ edebten ibarettir. Mevlana, tarikatı için edebî esas tutmuştur. Bu itibarla Mevlevîk’te gaye hem sûrî, hem manevî edeptir. Onun için bir Mevlevî dervişi sûrî edebi de muhafazaya çalışır, kâl ve hâlinde edepten ayrılmamaya gayret eder. Bunun tesiriyledir ki Mevlevîlerde ye­tişen edibler ve şâirler hiçbir tarikatta, hattâ hiçbir meslekte yetişmemiştir. Mevlâna, “Derviş günah eder mi?” sualine karşı; “acıkmadan yerse günah olur”, cevabını verdi. Bu; bir edebtir. Sultan Veled’in ayna karşısında sarık sardığını görünce menetti. Bu da bir edeptir. “Ölüyü mezara tabutla mı kefenle mi koymalı” diye sormuşlar; “Çelebi Hüsameddin cevap versin” demiş. Çelebi de, “insan ile ağaç topraktan mahluk olduğu için kardeş sayılır. Şu halde meyyiti (ölüyü) tabutsuz mezara koymak, evladı anasının kuca­ğına vermek kabilinden olur” deyince Mevlana, “Bu cevap hiçbir kitapta yazılı değildir” diyerek Çelebi’nin zekasını ve zerafetini takdir etti. Bu liyakatin takdirini talim eden bir edeptir. Sonra Çelebi Hüsameddin, kendisinden feyz aldığı halde Mesnevinin müteaddit yerinde ona karşı fevkalade tazim ve ihtiram gösterir. Bu da büyük bir zâtın mâdûnuna karşı yapması lazım gelen hareketi öğretir bir edeptir. Hülasa Mevlevîliğin esası her manasiyle edeptir”

Tâhirül’Mevlevî, Mevlevî tarikatına mensup olmakla birlikte, aynı zamanda Rifâî ([168]) ve Kadiri[169]) tarikatlarından icazetnâme sahibiydi. Bu konuda Dîvân-ı Tâhirü’l- Mevlevî’de şu bilgiler verilmiştir:

“1 Şa’bân 1313’de Yenikapı Mevlevîhânesi’nde çilekeşlik ibtida etdi ki o sırada elinde Rifâ’î ve Kâdirî tarikatlarından iki tane icâzetnâme vardı. Yani bu iki tarikatdan • * • teberrüken müstahlef idi” (vr.3a)

Bu icazet nâmeler; 1312 yılında hocası Muhammed Es’ad Dede ile hacca gittiği zaman, Mekke Şeyhü’i-Meşahiyi Seyyid Ahmed Rufâ’i tarafından yazılmış; daha sonra Şeyh Celâleddin Efendi ve bazı meşâyihi tarafından da imzalanmıştır. Ancak büyük Fatih yangınında bu icâzetnameler yanmıştır. ([170])

Tasavvufla Alakasının Başlaması:

Tâhirü’l-Mevlevî, aile muhitî olarak Mevlevîlikle içiçe olan bir ortamda büyümüştür. Babaannesi Afife Şefika Hanım; Yenikapı Mevlevî-hanesi Şeyhi Osman Salahuddin Dede Efendi’nin ([171]) süt kardeşi, babasının dedesi meşhur hattat Mehmed Tahir Cemâlüddin Efendi, Mevlevî dervişidir. Ayrıca, babasının amcası Mehmet Efendi, sikke-i Mevlana’yı daima başında taşıyan bir kişidir. Babası Safvet Bey ise Mevlana’ya son derece hürmetkar ve Mesnevîyi az da olsa anlıyan bir şahsiyettir(16).

Böyle bir aile muhitinde yetişmesi ve babasının daha çocukluğunda kendisine Pend-I Attâr’dan beyitler ezberletmesi; onu Mevlevîliğe ve Farsça öğrenmeye meylettirmiştir. Bu konuda o şunları söyler:

“Rızaen ve tıbâ’an olan Mevlevîliğin hüsn-i tehiri ve Peder merhûmun çocuklu­ğumdaki feyz-i tedrisi neticesi olmalı ki bulunduğum mekteplerde Fârisî öğrenmeye fazla gayret eder ve Ramazânlarda vakit buldukça Fâtih Câmi’indeki Es’ad Dede merhûmun dersine gider sâde fakat müessir olan o takrîri anlamaya çalışırdım” ([172])

Bu ifadelerden de açıkça anlaşıldığı gibi; aile muhiti dolayısıyla çocukluk çağında Mevlevîliğe olan meyli, Es’ad Dede’nin Mesnevî derslerini takiple pekişmiştir. M. 1308/ 1892’de memuriyet hayatına atıldığı zaman Farsça’ya olan ilgisini kesmeyip, kendi ken­dine Hafız Divâm’ndan tercümeler yaptığını gördüğümüz Tâhirü’l-Mevlevî; bu tercüme­lerini Es’ad Dede Efendi’ye göstererek düzeltmesini istemiştir. Es’ad Dede’nin kendisini teşviki ile Mesnevî derslerine daha düzenli devam etmeye ve ayrıca özel dersler almaya başlamıştır. Evde, camide ve medresede okunan bu dersler, yaklaşık üç dört sene devam etmiştir ([173]).

Esad Dede tarafından kâri-i Mesnevî ([174]) olarak atanmış ([175]); H.1310 (1893) tari­hinde ise mesnevî-hanlık (2°) icazetnâmesi almıştır. Bu icazetname olayını Tâhirü’l- Mevlevî şöyle anlatmıştır:

“1310 sene-i hicriyyesi idi ki Hoca merhum farîza-ı haccm ifâsına niyyet etmiş, Mahmûdiyye ve Davud Paşa mekteblerindeki derslerini Hafız Hayri Efendi’ye-ki o da vefat etdi-terk eylemiş. Talebesinden ba’zılarına birer icazetnâme vermiş, layık olmadı­ğım halde ‘abd-i ‘âcize de bir icâzetnâme i’tâsı lutfunda bulunmuştu.

Parlak bir teveccüh eseri olmak üzere fakiri Şemsü’ddin telkîb etmiş ve o ünvânı hâvi bir mühür hakketdirmiş hatta icazetnâmeye Mehmed Şemsüddin Tâhir tahha- ra’llâhu kalbehu ‘ammâ sıvahu’ cümle-i du’âiyesini ilâve eylemişdi”([176])

Daha tarikata girmemiş olmasına rağmen kendisine Mesnevî-hanlık icâzetnamesi veren hocası Es’ad Dede Efendi; zikir telkin ve taliminde bulunmuş fakat tarikaten biat vermemiştir ([177]).

Böylece hocası vasıtasıyla çocukluktan beri alaka duyduğu Mevlevîliğe karşı meyli kuvvetlenmiş ve tarikata intisap edecek duruma gelmiştir.

Tarikata Girişi:

Tâhirü’l-Mevlevî’nin tarikata girişi hocası Esad Dede’nin delâletiyle olmuştur. Ho­casının hac dönüşü anlattığı hicaz anıları, hacca gitmek konusunda kendisinde şiddetli bir arzu meydana getirince; bu isteğini hocasına açarak refakat etmesi dileğinde bulunmuştur.

Teilifin-i kabul eden hocası tarafından, Yenikapı Mevlevî-hânesi’ne götürülmüş ve Şeyh Celâleddin Efendi’ye biatla sikke-pûş-ı Mevlevî olmuşturJ[178]) Tâhirü’I-Mevlevî tari­kata girişini şu şekilde anlatmıştır:

“Hocâ merhum kendisinden me’zûnen zikr u sema’ etdiğim halde, baña bi’at ver­memiş, benim kendisinden değil, Şeyh Celâlü’ddin Efendi merhûmdan feyz alacağımı söylemişti ki buna kavlen, ve fi’len delâlette bulunması, merhumuñ me’âli-i ahlakiyye- sinden bir numûne-i kemâl olmak üzere gösterilebilir” ([179]l

Cumadi’l-‘âhire 1312 (Aralık 1894)’de 18 yaşında iken tarikata intisap eden müellif; bu olaya şu şekilde tarih düşürmüştür:

“Biñ üç yüz on iki sâli cumâdi’l-‘âhire içre Cebinsây-ı dehâlet oldu Tâhir bâb-ı mollâya İlâhî lutf u ifysanmla ol cûyende-i feyzin Külâh-i biy’ati hem-pâye olsun ‘arş-ı a’lâya” ([180])

Tarikata Girişinden Sonraki Durumu:

Daha tarikata girmeden kâri-i Mesnevîlik yapan ve Mesnevîhan’lık icazetnâmesi alan Tâhirü’l-Mevlevî’nin, yaşı çok genç olmasına rağmen bir heves sonucu değil, iste­yerek ve araştırarak Mevlevîliğe intisab ettiğini söyleyebiliriz.

Nitekim Mesnevî’yi tenkit eden bir kişinin, kendisinin çok genç yaşta tarikata inti­sabı dolayısıyla “göreneğe tebaiyyetle Mevlevî olduğunu” ([181]) söylemei üzerine, verdiği şu cevap da bunu doğrulamaktadır.

“Evet, Mevlevî olduğum vakit yirmi yaşlarında idim. Fakat öyle göreneğe uyup da başıma sikke giymedim.

Evvela Fatih Camii’ne devam ederek Mesnevî’nin bir kaç cildini okuduktan ve Mevlana’nın meşreb ve mezhebini haddîmce anladıktan sonra tarikine sülük ettim” ([182])

Araştırma sonucu ve taklidî değil, tahkikî olarak girdiği Mevlevîlik yolunda, intisap sonrası geçirdiği tasavvufî hayatı iki başlık altında incelemenin uygun olacağı kanaatindeyiz.

Tarikatların İlgası ve Tekkelerin Kapanmasına Kadar Olan Dönem:

Tâhirüi-Mevlevî; tarikata intisabının ertesi günü Mısır’a ait Tevfik Rabbanî adlı va­pura binerek, Es’ad Dede Efendi’nin refakatiyle hacca gitmek için İskenderiye’ye doğru yola çıkmıştır. Bu hac yolculuğu ile ilgili Divân’ının baş tarafındaki hal tercümesi varak­larında şu bilgiye yer verilmiştir:

“1312 sene-i hicriyye ve 1310 sene-i mâliyesi içinde İskenderiyye, Kahire, Süveyş, Yenbu‘ tarikiyle ve Es’ad Dede Efendi refakatiyle Medine-i Münevvere, Ravza-ı Mutah- hara ve hucre-i muattara ziyaretiyle müşerref olmuş ve yine Yenbu* Cidde yoluyla Mekke-i Mükkerreme’ye giderek ramazân-ı şerifi orada çıkarmış, ba’del-hac Süveyş, İs­kenderiye tarikiyle avdet eylemiştir” ([183])

Hüseyin Vassaf Bey’e Es’ad Dede Efendi ile ilgili yazdığı mektupta verilen bilgiler­den; tasavvufî açıdan çok verimli geçtiğini anladığımız bu yolculukta, Kaside-i Bür*e([184]) nâzımı imam Busirî, Seyyid Ahmed el-Bedevî, Seyyid ‘Abdu’l-ÂI gibi tasavvuf büyükleri­nin ve Mevlevî tekkelerinin ziyaretlerinde bulunulmuştur ([185]).

Daha öncede belirttiğimiz gibi, hac yolculuğu sırasında Rifaî ve Kadirî tarikatların­dan da icazet almıştır ([186]). Tasavvuf, bir kâl İlmî değil hâl ilmi olduğundan; hocası Es’ad Dede’yle hep beraber olduğu hac ziyaretinde, hocasının halinden etkilenerek tasavvufî olgunluğa eriştiğini düşünebiliriz. Nitekim bu yolculuk dönüşü, kalbindeki ateşin tesiriyle, Mevlevî muhipliğiyle yetinmeyerek çile çıkarma arzusunu göstermiş olması(32) bizim bu düşüncemizin haklılığını gösterir.

Sefine-i Evliyâ’da yer alan “… haremeyn-i muhteremeyni ziyaret şerefine mazhar oldu. Avdetinde Sema-zen başı Karamanlı Halid Dede Efendi’den meşk-i Semâ ile sema-zenler arasında kesb-i iştihar eyledi’ ([187]) ifadesinden çileye girmeden önce, Mev­levi tarikatı usulünce sema çıkarttığını ([188]) ve meşhur sema-zenler ([189]) arasına girdiğini anlıyoruz ([190]l

1.1.1311 (13 Ocak 1896-27 Receb 1313) ([191]) tarihinde memuriyet hayatında çileye girmek için istifa etmiş; Divân’ında verilen bilgiye göre 1 Şa’ban 1313 (17 Ocak 1896)’de ([192]) de Yenikapı Mevlevî-hanesi’nde çileye başlamıştır ([193]l

Çileye başlangıcına şu tarihi düşmüştür:

“Düşdu dâl ikrârıma târih-i cevher Tâhir Matbah-ı Munlâda oldum çillekeş derviş ben

Kaynaklarda verilen bilgilerden çile, sırasında boş durmadığını; bir yandan Pazar­tesi günleri Şeyhi’nin odasında, Tunuslu Şeyh Mustafa Efendi’nin takrir ettiği Fütuhat-ı Mekki’ye derslerine devam ederken; aynı zamanda Kur’an ve Mağz-ı Kur’an ([194]) adlı eseri Farsça’dan tercüme ve Hilye-i Hazret-i Mevlana ([195]) adıyla bir manzumeyle bir­likte, bir çok gazel ve tevarih tanzim ettiğini öğrenmekteyiz ([196]).

Çile sırasında söylediği aşağıdaki kıta, levha haline getirilerek dergahın meydanına asılmıştır:

“Alem-i bâlâ-yı ‘aşka per-küşâ olmak İçin Dâhıl-i meydân olub tennûre aç pervâza gel Hest-i mevhûmunu yakmak dilensen aşk ile Matbah-ı Molla’ya gir, kânûn-ı âteş bâza gel” ([197])

1001 gün devam eden çilesini ([198]) muvaffakiyetle tamamlayarak; aşağıdaki tarihi, çilesinin tamamlanışı münasebetiyle söylemiştir:

“Yazdı târihîn mücevher beyt ile kilk-i sürür

Olmasıyla vaz*-ı erkâma resîde çillemiz

Lutf-ı Molla oldukda müncilâ serde Tâhir

Feyz-i Hakla oldu encâmkresîde çillemiz

Çilesini tamamlaması üzerine Mevlevî usulüne göre ([199]) “dede” ünvanını almış ve tekkede, hücre (oda) sahibi olmuştur.

Matbahında çillekeş bir cart iken Kıldı sâhib-i hücre Mevlâna beni” ([200])

Çileyi bitirdikten sonra şeyhinden izin alarak “Tavâf-ı Kûy-ı Hüdâvendigar” niyetiyle; Eskişehir, Karahisar üzerinden Konya’ya giderek, Mevlana’nın türbesini ziyaret ederek, Uşak, Manisa, İzmir tarikiyle İstanbul’a dönmüştür ([201]).

Mevlana’nın türbesini ziyarette söylediği şiirlerden biri şöyledîr:

“Yüzüm mâlide-i hâk-i derindir Gözüm müştâk-ı vech-i enverihdir ‘Atâyâ-yı füyüzâtıhla şâd et Der-i lütfuhda Tâhir çâkerindir” ([202]°)

İstanbul’a döndükten sonra bir müddet Yenikapı Mevlevî-hanesi’nde hücresine çekilmiş; ancak tekkede oturup vakıf lokmasına göz dikmektense, ekmeğini kendi eme­ğiyle kazanmak düşüncesiyle bir kitabevi açmak için şeyhinden izin istemiştir. Şeyhinin “Oğlum! Ben, seni Mevlevî şeyhi görmek isterdim madem ki böyle arzu ediyorsun öyle o!sun”([203]) diyerek izin vermesi üzerine, Tahir Dede Kütüphanesi’ni açarak kitapçılığa başlamıştır.

Yenikapı Mevlevî-hanesi neyzen başısı Cemal Efendi’nin vefatı sonrasında, Şeyh Celâleddin Efendi’nin Kâri-i Mesnevî’liği ve arası ra katipliğini ([204]) yapmış olan müellifin, bu görevlerinin ne kadar süre devam ettiği ile ilgili kaynaklarda herhangi bir bilgiye rast­lamadık. Bununla birlikte dergahla ilişkisinin devam ettiği de açıktır.

Çalışmamızın birinci bölümünde de belirttiğimiz gibi; T.Mevlevî’nin kitapçılık ya­parken çıkardığı, Resimli Gazete’nin idare tarafından kapatılması ve yayınevinin göze­tim altında tutulduğu sıralarda, Şeyhi tarafından idarenin baskılarına karşı müdafa edil­mesi ([205]); Nazime Sultan’ın yanında Vekilharçlık yaparken Mevlevî sikkesi giymesi ve “Dede Efendi” diye anılmasından ([206]) tekkeyle ve Mevlevîlikle olan bağının devam ettiğini söyleyebiliriz.

Şeyhi’nin H. 1326(1908)’da vefatından 72 gün sonra yerine geçen oğlu Abdülbaki Dede Efendi için, “Şeyh-i Cedidimizin makâm-ı meşihata ku’ûdünden sonra…” ([207]) ifa­delerini kullanmış olması da bu tarihten sonra da Tâhirü’i-Mevlevî’nin tarikatla bağının devam ettiğini göstermektedir.

Cerîde-i İlmiyye’de yayınlanan bir listeden; 1 Teşrin-i Sâni 1330 (14 Kasım 1914)’da müderrisliğe başlayan müellifin, tasavvufî mahiyetli vaazlar vermekle görev­lendirildiğini görmekteyiz. Bu listenin baş tarafında şu bilgiler yer almıştır:

“Mesâlik-i Celile-i Şüfiyenin esâsâtıyla ğâyât u mekaşıdı hakkında haftada birer sa’at va’z etmeleri Meclis-i Meşayihce tensîb ve makâm-ı ‘âlî-i hazret-i fetvâ penâhîce tasvîb buyurulan zevât-ı kirâm ile va’z eyleyecekleri tekâyâ-yı şerife ve eyyâm ve leyâli- i mahsusaları:

18.ci merkez Kasımpaşa Mevlevî-hanesi’nde Tâhirü’l-Mevlevî, Pazar vakt-i zuhr”

Bu bilgilerden de anlaşıldığı gibi; tasavvufî çevrelerde itibar görecek ve Meclis-i Meşayih tarafından, tasavvufun esaslarını anlatma hususunda ehil görülecek dere­cede bu sahada müktesebata sahip olan T. Mevlevi’nin, bu vaazlarının ne kadar müd­detle devam ettiğine dair kaynaklarda bir bilgiye rastlayamadık.

O, Kasımpaşa Mevlevî-hanesi’nde verdiği vaazlarda daha çok, mesnevî-han ola­rak Mesnevî’yi açıklayıcı mahiyette Laleli ve Fatih camilerindeki dersleriyle şöhrete ulaşmıştır. Kasımpaşa Mevlevî-hanesindeki vaazlarının başladığı tarihten yaklaşık beş yıl sonra; Konya Mevlana dergahı postnişini Abdülhalim Çelebi tarafından mesnevî-han destan ([208]) sarma icazetnamesi verilen Tâhirü’l-Mevlevî, bu icazetnameyi aldıktan 7 ay sonra Mesnevi takririne başlamıştır.

Abdülhalim Çelebi tarafından verilen icazetname şöyledir:

“Dâhil-i tarikü’z-zevk ve’l-vîcdân, sâlik-i meslekü’ş-şevk ve’l-irfân rûh-ı pür-fütûhum arefetlu Muhammed Tâhirü’l-Mevlevî Dede Efendi dâme feyzuhû tahiyyât-ı vâfiye ve teslîmât-ı sâfiye iblağiyle inhâ olunur ki fıtrat-ı zatiyyenize mevhibe-i Rabbanî ve tev- fikât-ı samedânî olan fazi u irfân-ı hakîkîniz icabınca ceddi emcedim kutb-ı arşü’l-hilâfe ve şems-i semâür-re’fe kıbletü’l-ârifin ve Ka’betü’t-tâifin sultanu’l-kâmilin vâris-i ekme- lü’l-mürselîn Cenâb-ı Meviâna Celâleddin azzema’llâhu zikruhu ve radıyallahu anhu efendimiz hazretlerine ezelî ve ebedî intisâbla tarîkat-ı âliyemize der-kâr olan rabıta ve teslimiyet ve kıdeminize binâen nisbeten ve tarikaten dâi-i fakire mevrûs ve mevhûb icâze üzerine mesnevî-hanlara mahsus olan destâr-ı şerif misillû kenarı açık destâr-ı şerif sarınmağa bu kerre tarafımızdan destur ve icâzet verilmiş olmağla eyyâm ve leyâli-i mübareke ve resmiyyede hame-i fezâil-allâmenizi tâc-ı imâme-dâr-ı evliyâullâh ile tezyîn ve tenvîr eyliyesiz. Bâki veffakinallâhu ve iyyâküm ve’l-hamdulillah ve selâmün alâ ibadihi’llezine istafa fi cümadilulâ sene ihda ve erbâin ve selâse mie ve elf Câ-nişin-i Hazret-i Mevlânâ Mesnevî-hân eş-Şeyhü’l-Fakir Abdülhalim bin Hazret-i Meviana “

Tâhirü’i-Mevlevî, Fatih Camii’nde Mesnevî takrir eden Karahisarlı Ahmet Efendi’nin 5 Ramazan 1341 (21 Nisan 1923)’de vefat etmesi ile boşalan, Fatih Camii’ndeki Mes­nevî derslerini, dostlarının ısrarlı istekleri sonucu kabul ederek; 7 Muharrem 1342 (20 Ağustos 1923)’de Mesnevî takririne başlamış ve Hatırat’ında ilk dersi ile ilgili aşağıdaki bilgileri vermiştir:

“İlk derste epeyce dinleyici vardı. Sonraları müdavim ve mütezayid bir cemaat peyda oldu. Ankaravî’nin şerhini esas ittihaz ediyor; beyitleri o esas dairesinde ve anla­yabildiğim kadar tercüme ve şerh ediyordum. Mesnevî’ye hiç taalluku olmayan ictimâî ve siyasî tenkitlere kalkışmıyordum. Bundan dolayı idi ki dersimde sivil ve resmî zâbıta memurları bulunup, dinledikleri halde muâhezeyi mucip bir şey görmüyorlardı.” ([209])

Fatih Camii’ndeki bu Mesnevî dersleri; önceleri Pazartesi günleri ikindi namazın­dan sonra okutulurken, sonra Salı gününe alınmış ve müellifin istiklal Mahkemelerine sevkedildiği tarih olan 7 Kanun-ı Evvel 1341 (7 Aralık 1925)’e kadar devam etmiştir t[210]). Hatırat’taki bilgilerden bu derslerin, Ümmü Gülsüm adındaki bir kadının yıllık 1200 kuruş vakfiyesi gereğince okutulduğunu ve müellifin de iki defa bu vakfiyeden ücret aldığını öğrenmekteyiz ([211]). Daha önce de geçtiği gibi, vakıf lokması yememek için Yenikapı Mevlevî-hanesi’nden iki defa ücret almış olması bir zorunluluk neticesi olmalıdır.

Zaten müellif; bu derslerin resmen uhdesine verilmesi için, derslerin başlangıcın­dan iki yıl sonra, 1341 (1925) tarihinde Diyanet işleri Başkanlığı’na dilekçe yazarak mü­racaat etmiş ve müracaatı olumlu karşılanarak resmen bu dersler uhdesine tevcih edil­miştir. Hatırat’ında yer alan ifadelerden, derslerin başlangıcından iki yıl sonra kendisine resmen verilmesini istemesi nedeninin; imam ve vaizlere verilen sarık sarma izninden faydalanmak olduğunu anlıyoruz (63).

Ayrıca Fatih Camii’ndeki Mesnevî dersleriyle ilgili, Ümmü Gülsüm Hanım vakfı mesnevî-hanlığının resmen müellife tevcihi için Galata Mevlevîhanesi Şeyhi Ahmed Celaleddin Efendi de, İstanbul Müftülüğü’ne aşağıdaki dilekçeyi yazmıştır:

“İstanbul Vilâyeti Müftülüğü Cânib-i Fâzılânesine

‘Uhde-i dervişânemde bulunan Meşnevî-hanlık dolayısıyla Istânbul ve civârında vâkif selâtin-i mâziye ve vüzerâ cevâmi-i şerifesindeki Meşnevî-hanlık cihetlerinin inhilâlinde mevleviyyeden ehil ve erbâbını inhâ bin iki yüz dokuz Saferinin onuncu günü sâdır olan fermân muktezasından bulunmağla Fâtih Câmi’i şerifinde merhûm Ümmü Gülsüm Hanım vakfından Meşnevî-hanlık ciheti elyevm mahlûl bulunduğundan iki seneyi mütecâviz câmi’i- şerif-i mezkûrda Meşnevî-i Şerif tedrisiyle kifâyeti müberhen ve ehliyet u liyâkâtı nezd-i fâzılânelerinde dahi müsellem olan efâzıl-ı ‘urefâdan Mehmed Tâhirü’l- Mevlevî Efendi dâ’ilerine tevcîh buyurulmasını hasbe’l-vazife inhâ ve niyaz eylerim efendim.

Galata Mevlevîhânesi Post nişîni ve Mesnevi-hânı

es-Seyyid Ahmed Celâleddin 26 Ağustos 341         M ([212])

Tekkelerin Kapatılması Sonrası Ölümüne Kadar Olan Dönem:

istiklal Mahkemesi’nde yargılanmak için gözaltına alınmasıyla kesilen Fatih Camii’ndeki Mesnevî dersleri, beraati sonrası yeniden başlamamıştır. Zaten 30.11.1341 (1925) tarih ve 677 sayılı kanunla tekkeler de kapatıldığı için ([213]) tarikat faaliyetleri de sona ermiştir. Müellifin bundan sonraki tasavvufî faaliyetleri hakkında kaynaklarda bir bilginin olmaması, o günün şartlarında tasavvufî faaliyet yapacak ortam bulunmamasındandır diyebiliriz.

Çalışmamızın birinci bölümünde ifade ettiğimiz gibi, annesinin 8 Haziran 1928 ta­rihinde vefatı üzerine; mezarının başında, Mevlevî usulüne uygun olarak gülbank çekil­miş olması, ([214]) tarikatların kapanmasından sonra da müellifin, Mevlevî tarikatıyla ve Mevlevî çevrelerle gönülbağı ve ilişkisinin devam ettiği anlamına gelebilir.

Tâhirü’l-Mevlevî’nin, Fatih’teki Mesnevî derslerinin 7 Aralık 1925 tarihinde kesil­mesinden yaklaşık 23 yıl sonra, Süleymaniye Camii’nde 29 Mayıs 1948’den itibaren ye­niden Mesnevî dersleri başlamıştır. Bütün rahatsızlıklarına ve yaşının ilerlemiş olmasına rağmen, haftada bir gün (Cumartesi) bu derslerini vefatına kadar devam ettirmiş ve en meşhur eseri olan Şerhi Mesnevî böylece meydana gelmiştir ([215])

Süleymaniye Camisi’ndeki Mesnevî-hanlık görevinin müellife verilişi şöyle olmuştur:

Süleymaniye Camii’nde Kubad Çavuş vakfından olan Mesnevî-hanlık cihetinin eh­line verilmesi için, müellifin de mümeyyiz olarak görev yaptığı bir imtihan yapılmış; ancak

hiç kimse bu imtihanda başarı gösterememiştir. Bunun üzerine bazı kimselerin teşviki ile bu göreve Tâhirü’l-Mevlevî’nin talip olması üzerine, imtihanda başarısız olanlardan, İla­hiyat Fakültesi mezunu olan ve vaizlik yapan Cemaleddin adında bir kişi; bu görevin, İlahiyat Fakültesi mezunu ve vaiz olması dolayısıyla kendisinin hakkı olduğunu söyleye­rek, Vakıflar Baş Müdürlüğü’ne müracaat etmiştir. Bununla da yetinmeyen vaiz Cema­leddin, müellife de birkaç tane mektup yazarak bu görevi kabul etmemesini istemiş ve müellifi müracaatından vazgeçirmeye çalışmıştır ([216]).

Bu gelişmeler üzerine İstanbul Vakıflar Baş Müdürlüğü’ne 10.12.1947 tarihli bir di­lekçe yazan müellif, bu görevi fahrî olarak, hiç para almadan ifa etmek istediğini bildirmiş ([217]) ve bunun üzerine görev kendisine tevcih edilmiştir.

Söz konusu dilekçede Mesnevî-hanlık ile vaizliğin farklı şeyler olduğunu, Mes­nevinin bazı hususiyetleri ve icazet silsilesi bulunduğunu vurguluyarak, konuyla ilgili kendi durumunu şöyle açıklamıştır:

“Abdi âciz:

Mesnevî-han meşhur Selanik’li Mehmed Es’ad Dede Efendi’den Mesnevî takri­rine mucazım.

Konya’daki Mevlana dergahı Şeyhi Merhum Abdülhalim Çelebi Ef. tarafından, Mesnevî-hanlık Destarı sarmaya mezunum

Yenikapı Mevlevî-hanesi Şeyhi Mehmed Celâleddin Dede Ef.nin dersinde se­nelerce (Kari-i Mesnevîlik) hizmetinde bulundum.

Üçüncü Sultan Selim devrinde (A’lem Bil-Mesnevî) ünvanıyla bir cihet ihdas ve bu cihet, Şeyh Galib Ef. merhuma tevcih olunup, mesnevî-hanların onun inhasiyle tayini usul ittihaz edilmiş ve cihat kalemine kaydı icra olunmuş. Yakın zamanlarda (A’lem Bil- Mesnevî)lik ciheti Galata Mevlevî-hanesi Şeyhi Merhum Ahmed Celâleddin Ef.ye tevcih olunmuştu. Bendeniz de, fazileti resmî bir cihetle teeyyüd eden merhum tarafından Ka­sımpaşa Mevlevî-hanesi Mesnevî-hanlığı için inha edilmiştim.

İstanbul müftüsü merhum Fehmi Ef.nin vermiş olduğu vesika ile iki sene Fatih Camii’nde Mesnevî okutmuştum.

Hâlâ da camilerde fahriyyen tefsir, hadis ve Mesnevî’den va’zetmeye Diyanet İşleri Riyaseti’nin müsadesiyle izinliyim.

Mesnevî’ye bir şerh yazmaya başlayıp, ikinci cildin yarısına kadar geldim” ([218])

Bu bilgilerden de açıkça anlaşıldığı gibi; T. Mevlevî’nin H.1312 (1894) tarihinde ta­rikata intisabı sonrası yaptığı vazifeler; Kâri-i Mesnevîlik ve Mesnevî-hanlık olmuş ve bu görevleri de büyük bir liyakatla yerine getirmiştir.

Tâhirü’l-Mevlevî, Mesnevî takririnin nasıl yapılacağı ile ilgili olarak; “Mesnevî, ders olarak okutulur. Ve tedris esnasında konuya ait avamızın hal ve izahına çalışılır. Saded dışına çıkılmaz. Meselâ; ‘Ez nefirem, merd ü zen nalide end’ mısrası vesile ittihaz edile­rek, bu kadınların hali de nedir?’ gibi, Mesnevî’nin taallûk eylemediği konulara girişilmez” demesine rağmen hayatının son yıllarında yapmış olduğu, 29 Mayıs 1948’de Süleymaniye’de başlayıp daha sonra Laleli Camii’nde devam eden Mesnevî dersleri, önceki derslerinden farklı olmuştur. Çünkü bu derslerde; Fatih’deki derslerde değinme­diğini ifade ettiği ([219]) siyasî ve içtimâî konulara da yer vermiştir.

Selâm Yayınları tarafından 14 cilt halinde basılan ve müellifin Mesnevî derslerin­deki takrirlerinde tuttuğu notlardan oluşan Şerhi Mesnevî adlı eserde yaptığımız ince­lemede, müellifin bu derslerde değindiği bazı siyasî ve İçtimaî konuları şu şekilde tesbit ettik:

b. 1. Dinde Reform:

Tâhirü’l-Mevlevî, İslâm dininde reforma ihtiyaç gösterecek hiçbir husus olmadığı inancındadır. Çünkü din, bir vaz’-ı İlahî olduğu için onun hükümlerinde tenzilat veya tebdilât yapmak kimsenin haddi değildir. Din ya olduğu gibi kabul edilir, ya da reddedilir.

O, dinde reform taraftarı olan ve dinin ahkamını değiştirmeğe kalkanları “ukala” olarak niteliyerek şöyle eleştirmiştir:

“Beş numara elektrik lambası kadar aydınlığı olduğu halde, münevver geçinen bazı ukalâ da Luter’in hırıstiyanlıkta yaptığı gibi, dinde reform yapmak istiyorlar. Vaz’-ı İlâhî olan bazı ahkâmın değiştirilmesi lazım geldiğini iddia ediyorlar; ezanın Türkçe okunması, namaz kılarken Kur’an’ın aslı değil, tercemesinin okutturulmak istenilmesi, o reformun mukaddemâtı cümlesindendi. ‘Batıl saldırır, sonra muzmahil olur1 kelâmı mücebînce o bâtıl hareket de bir müddet sürdükten sonra def olup gitti. O gidişin hâlâ matemini tu­tanlar var. Düşünmüyorlar ki Luter; hıristiyanlığın esaslarına hattâ teslis akidesine do­kunmamış, papazların halk üzerindeki tasallutuna, para mukabilinde cennetten arazî satmalarına ve saireye itiraz etmişti. Elhamdülillah dinî esaslarımızda değiştirilmesine luzum görülecek birşey yoktur.”([220])

“Bu ukala taslâkları bilmelidir ki, din bir Vaz’-ı İlâhî’dir, yeni tabirle Allah’ın bir müessesesidir. Onun esas hükümlerinde hiçbir vakit değişiklik olamaz. Tenzilât ve tebdilat ile meydana getirilecek bir meslek, belki ahmakları celbedecek bir mezheb olur. Fakat müslümanlıkla bir alakası bulunmaz. Medeniyetten bahsolundu mu, inkılab prensiple­rinden söz geçti mi “ya hep, ya hiç” diyorlar. Ezân-ı Muhammedi’nin aslına ircâı dolayısıyla:

Atatürk’ün prensipleri bozuluyor! diye az mı yaygara edildi?

Doğru yapılmamış bir hareketin düzeltilmesine tahammül edemiyen bu gayretkeş­ler, Allah’ın emir ve Peygamberin tebliğ eylemiş olduğu hükümlerin değiştirilmesinde beis görmüyorlar.

Madem ki Avrupa medeniyyeti “Ya hep, ya hiç” imiş. Müslümanlık da böyledir. Ya ahkâmının hepsini tasdik ve tatbik etmeli, yahud hiç biriyle alâkadar olmamalı, İslâm camiasından çıkılmalıdır…” ([221])

Bu şekilde, dinde reform yanlılarını eleştiren müellif, dinde reforma kesinlikle karşı olduğunu açıklamıştır.

b.2. Noel Kutlamaları ve Avrupa’yı Taklit:

Tâhirü’l-mevlevî, Mesnevî Şerhi’nde toplumsal yapımızdaki bozulmanın en bariz örneklerinden olan Noel kutlamalarını da eleştirmiş; Müslümanların yılbaşının, Peygam- berimiz’in hicret olayının meydana geldiği 1 Muharrem olduğunu belirterek, Avrupa’nın körü körüne taklidine şöyle karşı çıkmıştır.

“… mahza AvrupalIları maymuncasına taklid etmek fikriyle o gece çam ağacı dik­mek, dallarına çocuklar için hediyyeler asmak ve mumlar yakmak, sonra bu hediyyeleri Noel Baba getirdi diye ma’sum çocukları aldatmak, yine o gece “adetâ çıplak kadınlara sarılıp zıp zıp sıçramak tam gece yarısında mum söndürmek ve karanlıkta türlü kepazelik etmek, yutmak hırsıyla kumar oynayıp yutulmak, sonra da böyle sefahet yerleri sahihle­rine kaz gibi yolunmaktan her biri, bir habise, hepsi de habisâtdır.”([222])

b.3 Dilin ve Dil Öğrenmenin Önemi:

Tâhirü’I-Mevlevî’nin, Mesnevî Şerhinde değindiği İçtimaî ve siyasî konulardan biri de dil konusudur. Dili, insanların anlaşması için bir araç olarak görmüş; dildeki yabancı­laşma ve Dil Kurumu’nun uydurduğu kelimeler dolayısıyla nesiller arasında kopukluk meydana geldiğini ifade ederek şunları söylemiştir:

“Lisan bilmenin faydası vardır. Zararı ve günahı yoktur. Bir adam kaç lisan bilirse o kadar insan sayılır.

Muhterem okuyucu; çocuklarınızın lisan öğrenmelerine himmet ediniz, hatta eski yazımızı onlara öğretiniz. Çünki şimdi eski yazıyı okuyabilmek ayrıca bir dil bilmek gibi oldu”*[223]).

Görüldüğü gibi müellif, dil öğrenmenin yanısıra OsmanlIca öğrenmeyi de tavsiye ve teşvik etmiştir ki; bugün Osmanlıca bilmek Milli kültürümüzün hâzineleri olan eserlerin günümüz nesline aktarılmasında en önemli anahtardır.

Şeyhi:

Tâhirü’I-Mevlevî’nin Şeyhi, Yenikapı Mevlevî-hanesi postnişini olan Mehmed Celâleddin Dede Efendi’dir.

Kaynaklarda verilen bilgilere göre Yenikapı Mevlevî-hanesi Şeyhi Osman Salahaddin Dede Efendi’nin oğlu olan bu zat, 8 Rebiülevvel 1265 (1 Şubat 1849)’de adı geçen Mevlevî-hane de dünyaya gelmiştir ([224]).

Annesi; attar Hacı Tahir Efendi’nin kızı Hacı Münire hanımdır. Kaldırımî Zade İs­tanbullu Ahmed Efendi’den Kur’an ve tecvid okuduktan sonra; on iki yaşında Davut Paşa Rüşdiyesi’ne başlayarak Molla Cami’ye kadar okuyarak ilmini ilerletmiştir. Daha sonra Mustafa Naili Efendi’nin kızı Nazife hanım ile 1283 (1866) tarihinde evlenmiştir.

Babasından Mesnevî ve Fususu’l-Hikem okumuş, Fatih Camii’nde Kovacılar şeyhinin eniştesi, Küçük Efendi Tekkesi Şeyhi Hafız Galip Efendi, Filibeli Mahmud Efendi gibi âlimlerden tasavvurat, tasdikat, şerh-i akaid, meani gibi ilimleri tahsil etmiştir ([225]). Ayrıca Tunuslu Mustafa Efendi’den Buharî ve Fütuhat-ı Mekki’ye tahsil etmiş ve Şazelî şeyhi olan bu zattan Şazelî tarikatı hilâfeti almıştır ([226]°).

Babasının ihtiyarlığı dolayısıyla inzivaya çekilmesiyle 1286 (1869) tarihinden itiba­ren, Konya Mevlana dergâhı postnişini Safvet Çelebi’nin izniyle babasına ve kaleten icra-yı mukabele ([227]) ve İsm-i Celâl okumaya başlamış ve 18 Cemaziyü’l-evvel 1304 (13 Şubat 1887) tarihinde babasının vefatı ile yerine Yenikapı Mevlevî-hanesi postnişini olmuştur.

Eskişehir Mevlevî dergahı postnişini Hasan Hüsnü Dede Efendi’den (R.Evvel 1305 (21 Kasım 1887)’de Mesnevî icazetnamesi; Zilkade 1312 (Mayıs 1895) tarihinde İmdâdullâh Fârûkî hazretlerinden Çeştiyye tarikatı hilâfeti, Trablusgarb’lı Mustafa Efen­di’den Kadiriyye tarikatı hilâfeti almıştır.

Şeyhiyle ilgili bir kitap yazan T.Mevlevî; onun, Mevlevîliğin zerafet ve fazilet timsali, mekârim-i ahlak numunesi, şeriata ve tarikat adabına son derece riayetkar sebat ve metanet örneği olduğunu belirttikten sonra, kendisi üzerindeki tesirini şöyle ifade etmiştir:

“O zât-ı muhterem, o vücûd-ı mükerrem bnim rehber,i hakikatim, şeyh-i peygâmber-i sîretim idi. Henüz nev-niyâz bir çile-güzîn olduğum sırada ilk lem’a-i hürri­yeti o mişkât-ı nûrânîden almış, o sîrâc-ı vehhâcın eş‘a-i dil-fürûzıyla zulûmât-ı ğafletden uyanmışdım. O ‘ârif-i ekber o derece tevazu‘perver idi ki, ekşer-i evkât bu ‘abd-i ‘âcizle uzun uzun mükâlemeler eder ve nikât-ı hikmet-’âmiziyle beni îkâza gayret eylerdi.” ([228]).

Şeyh Celaleddin Efendi postnişîn olduktan sonra, babasının okutmaya başladığı haşiyeli ve kayıtlı Mesnevî-i Şerifi takrire devam etmiş, vefatından birbuçuk yıl önce başlayan hastalığının İlerlemesi üzerine son zamanlarında Mesnevî takririne son vermiştir ([229]).

Kaynaklardaki bilgilerden ([230]), mûsikîde de üstad olduğunu ve çok güzel tanbur çaldığını öğrendiğimiz Şeyh Celâleddin Efendi; musikî ilminin nazariyatındaki üstünlü­ğünü tamamen kendi gayreti ve okuması sonucu elde etmiştir.

Şiirle de meşgûl olarak, az sayıda şiir yazmış ve şiirde “Şeyhî” mahlasını kullan­mıştır^[231]). Tâhirü’l-Mevlevî, şeyhiyle ilgili kitabında Celâleddin Efendi’nin şiirlerinden bazı örnekler vermiştir. Bu örneklerden bir gazeli şöyledir:

“‘Âşık hemîşe nâle vü âh eylemek gerek

Yârin yolunda cismi tebâh eylemek gerek

Cân vermeyince şâhid-i ‘aşk eylemez zuhûr

Başın fidâ-yı ‘arbede-gâh eylemek gerek

Düşdü hevâ-yı dâne-i ruhsâra murğ-ı dîl

Pâbest-i kaydı zülf-i siyâh eylemek gerek

Gönlüm asıldı kaldı ser-i târ-ı perçeme

Girdi hatâya verâse-i günâh eylemek gerek

Derk eylemez hakâiki her vaşla pûş olan

Ser pûşi Mevlevîyi külâh eylemek gerek

Ser-menzil-i hakîkata ermek diler isefi

Dergâh-ı pîri-pûşJt u penâh eylemek gerek

Şeyhî cenâb-ı ’’Ahkar-ı ‘ışk âşinâ gibi

Bir Mevlevi’yi hem-dem-i râh eylemek gerek”

Şeyh Celâleddin Efendi yukarıda da ifade ettiğimiz gibi ömrünün son birbuçuk yı­lında hastalanmış ve 20 yıl ([232]) asaleten Şeyhlik yaptıktan sonra 61 yaşında iken, 30

R.Ahir 1326-17 Mayıs 1324 (30 Mayıs 1908) tarihinde Cumartesiyi Pazara bağlayan gece saat 1 sıralarında vefat etmiştir ([233]).

Cenaze namazı Koca Mustafa Paşa dergahında kılındıktan sonra, Yenikapı Mev- levî-hanesi’nde babası Şeyh Osman Salahuddin Dede Efendi’nin yanında toprağa verilmiştir ([234]).

Tâhirü’l-Mevlevî, şeyhinin vefatına son derece üzülmüş ve herkes dağıldıktan sonra, mezarın başında şu şiirle üzüntüsünü dile getirmiştir:

Beni de nezdine celbet Şeyhim Yaşamak gayrı bana verdi melal Ne içün böyle yetîmin kalayım Eylemezdin beni asla ihmâl Pâyini öpmüş iken kabrine ‘âh Olayım böyle revâ mı rû-mâl” ([235])

Şeyh Celâleddin Efendi’nin vefatı üzerine birçok tarihler düşürülmüştür. Tâhirü’l- Mevlevî de aynı şekilde tarihler düşürmüş ve bunları şeyhi ile ilgili kitabında kaydetmiştir. Bu tarihlerden birisi şudur:

“Gûş edib neyden nevâ-yı (irci’î)

Etdi Şeyh-i Mevlevî ‘azm-i Cemâl

Bendesi Tâhir dedi târihini

Verdi cânın mürşid-i a’zam Celâl

1326

Şeyh Celâleddin Efendi’nin vefatından sonra yerine postnişin olarak, oğlu Abdül- bakî Dede Efendi geçmiştir ([236]).

BAZI TASAVVUFÎ KONULARDAKİ GÖRÜŞLERİ:

Tâhirü’l-Mevlevî, daha önce de ifade ettiğimiz gibi çok genç yaşta tarikata intisap etmiştir. Ancak o, tarikata intisabı öncesinde girdiği tarikat hakkında sağlam bilgiler edinerek; araştırması sonucu ve taklidî değil, tahkikî olarak bu yola sülük etmiştir ([237])

Tasavvufî yola girdikten sonra da, bu konudaki bilgisini sürekli ilerleten müellif, ta­savvufla ilgili konularda görüşlerini, en önemli eseri sayılan Şerh-i Mesnevî, Mesnevî’nin Eski ve Yeni Mu’terizleri gibi eserlerinde ortaya koymuştur. Biz çalışmamızın bu bölümünde, müellifin konuyla ilgili görüşlerinden bazılarını aktarmak istiyoruz. Böylece onun tasavvufî şahsiyetinin daha iyi tebarüz edeceği kanaatindeyiz.

Tasavvufun Önemi ve Mürşidin Gerekliliği:

Tâhirü’l-Mevlevî’ye göre tasavvuf; kaynağı nakil, yani Kur’an ve sünnet olan ([238]) dervişlik irfan ve zevkinden bahseden bir ilimdir ([239]) O, Islâm tasavvufunun, Yunan fel­sefesinden mülhem olduğu iddiasını, “Felsefe başka, hikmet-i İslâmiyye demek olan ta­savvuf başkadır. Birinin, yani felsefenin menbâ’ı akıldır. Öbürünün yani tasavvufun me’hazı Kuran ve Hadistir” diyerek reddetmiştir.

Ona göre Islâm tasavvufu; “Bir kimseye hikmet verilmişse ona birçok hayır veril­miştir” ([240]) ayetindeki Kur’an ve hadisten istinbat olunan hikmet üzerine bina kılınmıştır

Tasavvuf ehlinin, mutasavvıf, sofî ve sâfî olmak üzere, üç derecesi olduğunu be­lirten ([241]°) T. Mevlevi’ye göre; tasavvufu ilim olarak bilenler Mutasavvıf, zevk olarak an­layanlar ise safî’dir ([242]). Sofî, vakit neyi gerektiriyorsa onu yapan, bugün yapılacak işi yarına, şimdi yapılacak işi, biraz sonraya bırakmayan yani Ibnü’l vakt olan kimsedir. Sofî’den yüksek olan sâfî ise, halden ve vakitten feragat eden; vakte değil, vaktin ken­disine tâbî olduğu kimsedir ([243]).

Şeriat ve tarikatın birbirinden farklı şeyler olmadığını kabul eden Tâhirü’l-Mevlevî, şeriatla tarikat arasındaki ilişkiyi şu şekilde açıklamıştır:

“Dinin usul ve esası şeriatdır. Çünkü ona dayanır. Şeriatın esası da tarikatdir. Çünkü nasihatden ve bilmekten garaz; tatbikdir. İlimden maksat amel olduğu gibi, şeri- atden matlub olan da tarikatdır. Zira şeriat, öğrenmek; tarikat ise, yapmakdır. Meselâ namaz kılarken başına bir şey giymenin sünnet olduğunu bilmek, şeriatdır; başı kapalı namaz kılmak ise tarikatdır. Rasulullah Efendimiz, ihramda bulundukları zamandan başka vakitlerde başı açık namaz kılmamıştır.

Tarikatın esas maksadı ise; hakikatdir. Zira tarikatdan gaye; hakikata ermektir.”

(103)

Tarikat ve tasavvuftan maksadın hakikate ermek olduğunu belirten T.Mevlevî, bunun için bir mürşid-i kamile bağlanmanın mutlaka gerektiğini Şerh-i Mesnevî adlı eserinde defaatle zikretmiştir. Tasavvuf; kâl ilmi değil hâl ilmi olduğu için, onun okumakla bilinemeyeceğini, yaşanması gerektiğini ve bunun için de bir mürşid-i kâmile bağlan­manın elzem olduğunu şöyle ifade eder:

“Sofiyyenin irfânı; bilmekten ziyade, tatmak olduğundan, yalnız tasavvuf kitaplarını okumakla iktifa edip seyr ü sülükta bulunmayanların öğrendikleri kîl ü kâlden ibâret kaldı. Ömründe şeker yermemiş bir kimsenin şekerin tatlı olduğunu bilmesine döndü. Binâenaleyh sofiyye eserlerini okuyup da yanlış- doğru bazı şeyler öğrenmek doğru de­ğildir. Kamil bir mürşidin terbiyesiyle seyr ü sülükta bulunup ilmi zevke tebdil eylemek elzemdir” ([244])

O, müridi hastaya, mürşidi ise hekime benzeterek, hastanın hekimin tavsiyelerine uyması sonucu şifa bulması gibi; müridin riyazat ve mücahede tavsiyelerine uyarak manevî hastalıklardan kurtulabileceğini belirtir ([245]).

“Bıçak sapını yontamaz; diye bir darb-ı mesel vardır. Evet kılıç bıçak gibi kesici âletler başka şeyleri kestikleri halde saplarını yontamazlar. Bunun gibi hasta ve yaralı adam da kendini iyi edemez. Öyle bir adamın doktora, bir operatöre müraceatı lâzım gelir. Ahlak hastası ve ma’nen yaralı olanların da tasfiye-i ahlâk hekimi bulunan bir mürşide ilticâsı gerektir” ([246]).

Yola çıkan bir kişinin nasıl iyi bir kılavuz bulması gerekirse; müridin de bağlanacağı kişinin mürşid-i kâmil olduğunu araştırması gerektiğini ve sahte şeyhlerden kaçınılması­nın lüzumunu şöyle ifade etmiştir:

“Demek ki;

Her tac giyen çulsuzu Edhem mi sanırsın? mısrasında gösterilen her şeyh taslağı mürşid olamıyor. Halis bir tâlib birine intisâb edecek olursa bilmediği bir yolda kör bir kı­lavuza uymuş ve nihayet bir uçuruma yuvarlanmış olur. Bu mezlekaya düşmemek için intisâb edilecek zâtın ahvali tedkik edilmeli, acaba hakiki mürşid mi, yoksa şartlatan mı? araştırılmalıdır.” ([247])

Nefisle Mücadele ve Nefis Çeşitleri:

Tasavvufta, nefisle mücadele etmek cihad-ı ekber (en büyük cihad) olarak nite­lendirilmiştir. Çünkü nefis görünmeyen bir düşman olduğu için onunla mücadele etmek zordur. Tâhirü’l-Mevlevî bu durumu şöyle açıklamıştır:

“Hadis-i Şerifte, “Düşmanların en adâvetlisi derûnundaki nefistir” buyurul- muştur. Evet, insana kendi nefsi, yine kendi için en büyük ve en müdhiş bir düşmandır. Nefsin ihtirası olmasaydı bir hırsız habse girmez, bir katil siyânet ipine çekilmezdi. Nefis öyle bir düşmandır ki pusuya girmiş haydutlar gibi insanın içinde saklanmıştır. Dâima yeni yeni heveslerle sahibini helâke kadar sevkeder”([248]).

“Evet, Nefs, düşmanların en adâvetlisidir. Çünkü insana en yakındır. Tıpkı bir ev dahilindeki hırsıza benzer. Evin kapısı kilitlenir, pencerelerine demir parmaklık takılır. Hâricden yapılacak bir taarruza karşı ihtiyatlı bulunulur. Fakat hırsız ya dâhilden olursa, ma’azallah ya âile efradından bulunursa? Onunla uğraşmak, onu o kötü huyundan vaz­geçirmek ne kadar müşkildir. Bu böyle olduğu gibi nefsi İslah için çalışmak ve yola ge­tirmek de pek zordur…” (109).

“Cihâd: Uğraşmak demektir. Bundan dolayı düşmanla harb etmeye cihâd denil­miştir. Cihâd, asgar ve ekber, yâni küçük ve büyük diye ikiye ayrılmıştır. Cihad-ı asgar; düşmanla, cihad-ı ekber, nefisle uğraşmaktır. Rasulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem Efendimiz; bir gazâdan avdet ederken; “Cihâd-ı asgardan, cihâd-ı ekbere dönüyoruz” buyururdu. Çünkü nefisle uğraşmak, en çetin bir düşmanla çarpışmaktan zordur. Çünkü düşmanla çarpışmak hayatın birkaç gününe münhasırdır. Nefisle mücahede ise bütün bir ömür müddetince devam eder.” ([249]°)

T. Mevlevî, nefisle mücadelenin zorluğunu bu şekilde tesbit ettikten sonra, bu mü­cadelenin yolunu, başarı için gerekenin ne olduğunu şöyle açıklamıştır:

“Düşmanla uğraşacak bir askerin vazifesi, kumandanı tarafından; derdle uğraşacak bir hastanın hareketi, hekimi tarafından tâyîn edildiği gibi; Hak yolunda ilerleyecek bir sâlikin mücahedesi de, mürşid-i kâmil tarafından tayin olunur. Kendi kendine ve kitabdan okumak suretiyle mücâhedeye kalkışan bir kimse, aklına estiği gibi hareket eden bir as­kere, kendi kendine tedâviye çalışan bir hastaya benzer ki, tehlikeli bir işe girişmek, belki de tehlikenin tam ortasına düşmek olur” ([250])

Nefisle mücahedenin kazanılması ve nefsin öldürülmesi için onun arzularına mu­halefet etmek, isteklerini yerine getirmemek gerektiğini ifade eden ([251]) Tâhirü’l-Mevlevî, bunun için az yemeyi ve oruç tutmayı ([252]) tavsiye eder.

Nefisle mücadelenin zorluğunu, bunun için mutlaka mürşid-i kâmile ihtiyaç oldu­ğunu belirten Tâhirü’l-Mevlevî; nefis mertebeleri ile ilgili olarak ise şu tasnifi yapmıştır:

“Erbabının malumudur ki, nefs-i İnsanînin emmâre, levvâme, mutmeinne, râziye ve merziyye isimli birtakım dereceleri vardır.

Emmare: Bizim gibilerdeki nefsin sıfatıdır ki sahibine mübalağa ile emreder ve dâima yasaklar tarafına sürükler.

Levvame: Emmareliği tamamen zâil olmamakla beraber, ara sıra nedâmet eden ve sahibini yasaklara yönelmekten ayıplayan nefistir.

Şeyh Sadi Gülîstân’ında yazar ki:

Dervişin biri bir gün, yalnız başına oturup, Şeyhin: “Ey elli yaşına girdiği hâlde henüz gaflet uykusundan uyanmayan; şu anda dört beş günlük ömrün kaldı; bâri o günlerin kıymetini bil de Allah yoluna sarfet.” beytinin meâlini düşünüyormuş. Nefs-i levvâme lisan-ı hâl ile kendini levme başlamış: Elli yaşına girdin, hâlâ adam olmaya ka­biliyet göstermedin şimdiden sonra mı insanlık derecesini bulacaksın? Heyhat! demiş. Adamcağız tabii ki mahzun olmuş, acı acı nedâmet yaşları dökmüş. O esnâda kalbine bir ilham gelmiş: Allah’ın birliğini, peygamberin doğruluğunu tasdik ediyorsun, kimseye fenâlık etmemeye çalışıyorsun. Hırsız, kanlı, kâtil, muhtekir ve mürtekip değilsin. Yapa­mayacağın bir iş başına geçip de insanların hukukunu zarara uğratmıyorsun. O halde Allah’ın rahmetinden niçin ümid kesiyorsun demiş. İşte bu da nefs-i mülhime dir ki, sa­hibine bazı hayırlı âmeller ilham eder.

Mutmainne: Allah’ın tevfikiyle sekînet ve yakine mazhar olup ıztırabdan kurtulan nefisdir.

Râziye: Gerek başkaları gerek kendi hakkında zuhur edecek kazâ hükümlerine tamamen rızâ gösteren, keşki şu şöyle olsaydı, bu da öyle olsaydı diye itiraza kalkışmayandır.

Merziyye: Allah’ın rızasına nâil olan nefs-i nefisdir.

Ayet-i Celideki hitab-ı İlâhî, o mutmeinne olan nefsedir ki “Ey nefs-i mutmeinne; razı ve merzı olduğun halde yâni sen Allah’tan râzi olduğun gibi Allah da senden râzî olarak Rabb-i zişanına rûcu eyle t[253]) mealindedir” ([254]).

Nefsin yedinci derecesi olan nefs-i kâmileden bahsetmeyen T.Mevlevî; bir yerde, nefs-i mutmainne’yi, raziye ve merziyye mertebelerinden sonra beşinci mertebede zik­retmiş,nefs-i mülhimeden bahsetmemiştir ([255])

Halvet ve Çile:

Tasavvufta seyr ü sülük esnasında halvet veya çileye girmek elzemdir. Hemen hemen her tarikatta var olan bu uygulamanın kaynağı, Peygamberimizin sünnetinde var olan itikaftır. Tâhirü’l-Mevlevî bu konuyu şöyle belirtmiştir:

“Aleyhisselât Efendimiz, Ramazanın aşr-ı ahirinde yani yirmisinden otuzuna kadar olan müddet zarfında Mescid-i Şerifin içerisine bir çadır kurdurur ve onun dahilinde itikâf buyururdu.

Şeriatın bu itikâfı, tarikatta halvet adını almış ve halveti nâmıyla bir takım tarikat şubeleri tesis olunmuştur. Halveti tarikatı şu’belerinde yapılan bu halvete erbain, yani kırk günlük halvet denilir. Halvete girenin oruçlu bulunması ve iftar esnasında az yiyip az iç­mekle riyazat yapması şarttır. Bir de, halvet der encümen vardır ki, mecliste halvet de­mektir ve sâlikin bir mecliste halk ile konuşurken kalbinin Allah ile meşgul olmasıdır. Tabii bu, öbüründen yüksektir. Fakat halvet, bir mürşid-i kâmilin tavsiyesiyle ve onun nezareti altında yapılır^[256])

Kırk gün süreyle yapılan halvete, erbain veya çile denildiğini belirten T. Mevlevî, Mevlevî tarikatında yapılan çile ile ilgili şu bilgileri verir:

“Malumdur ki çile kırk gün demektir. O kadar müddet halvet ve inziva eylemek ma­nasına ıstılahî bir tabirdir. Mevlevîlik çilesi ise tam 1001 gündür ki, 25 erbain sürer. Çileye giren bir Mevlevî dervişi bu müddet zarfında tekkede bulunmaya, izinsiz hariçde kalma­maya mecburdur. Ruhsatsız bir gece dışarıda kalırsa çilesi kırılır. Yeniden çileye girip ikmal etmesi lâzımdır. Bir çile kırgını semahaneye giremez….

Diğer tarikatlarda dervişin istidâdına göre kendisine isim telkin edilir. Meselâ keli- me-i tevhid, ism-i Celâl, ism-i Hû, ism-i Hay tâlim olunur. Mevlevî tarikatında nev-niyaz bir câna, tahammülüne göre hizmet verilir. Ayakçılıktan, yani süprüntü dökmek, abdest- hane gibi nefse ağır gelen hizmetlerden başlanır, derece derece terakki ettirilir. Bu müddet zarfında onun vazifesi, (Eyvallah) demeye alışmak ve rıza tahsiline çalışmaktır. Maamafih sabah ve yatsı namazlarından sonra topluca okunan İsm-i Celâl’de ve haftada bir yapılan mukabelede ve beş vakit namazda cemaatde bulunur. Hizmetini bitirdikten, yâni 1001 günü tamamladıktan sonra kendisine zikr telkin olunur.” ([257])

Çile ve halvetten maksadın,” Derunun tahliye ve tasfiyesi” ([258]) olduğunu belirterek, halvetin insanlardan tamamen uzaklaşmak olmadığını, asıl önemli olanın insanlarla bir­likte iken Allah’tan uzak olmamak gerektiğini ise şu şekilde ifade etmiştir:

“Maamafih bu husus yanlış anlaşılmamalıdır. Her şeyi, işini gücünü yüzüstü bırakır, çoluğunu ve çocuğunu aç ve muhtaç terkeder de bir odaya kapanır, bir köşeye çekilir demek değildir. Çalışmanın insanlara faydalı olmanın millet ve memlekete hizmet etme­nin Allah’ın emirleri cümlesinden olduğunu bilir, binâenaleyh onları hırs-ı nefsânî ile değil, hazz-ı ruhâni ile yapar anlamındadır. Zaten böyle yapabilmek bir kimsenin kemâline delâlet eder. Hazret-i Peygamber mihrabda imamlık, gazalarda kumandanlık ederdi. Asıl marifet kesrette vahdeti bulabilmektir. Gözü görmeyen, eli ermeyen bir adam ile, gören ve muktedir olan bir kimsenin menhî olan şeylerden sakınması bir değildir.”

Görüldüğü gibi T.Mevlevî, halvetin seyr-i sülûktan lüzumlu olduğuna inanmış ve bir mürşid-i kamil vasıtasıyla yapılması gerektiğini; bunun amacının da kalbi tasfiye ve tez­kiye olduğunu ifade etmiştir.

Zikir, Önemi ve Çeşitleri:

Zikir; Arapça bir kelime olup fiilinden mastardır. Lugatta; anma, anılma ([259]), düşünme, hatırlama, söz konusu etme; beyan ve ifade etme, Allah’ı dil veya kalple anma, beili duaları belli zamanlarda, belli sayı ve şekilde okuma ([260]) gibi anlamlara gelir.

Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde bir çok yerde geçen zikir; tasavvufta, Allah ile kulu arasında bağlantı ve ilişki kurulmasını sağlayacak tek vasıta olarak kabul edilmiştir

(123).

Tâhirü’l-Mevlevî, gönül aynasının, nefis pasından temizlenmesinin ancak Allah’ı zikirle mümkün olacağını şöyle ifade etmiştir:

“Madeni levhaların rutubet ve sâireden paslandığı, böyle olunca da sathına akse­den şeyleri göstermediği gibi, gönül aynası da nefis pasiyle cilâsını kaybederse, feyz-i İlahîye ma’kes olmak nimetinden mahrum kalır. Binâenaleyh, ilk önce gönül aynasındaki pası temizlemek ve cilalamak lâzımdır.

Müncelî âyine-i dilde nukûş-i kâinat İş o mıYât-ı musaffâya cilâ vermektedir!

“Her şeyin bir cilâsı vardır. Kalblerin cilâsı da zikrullahdır. hadis-i şerifi mucebince, o pasın giderilmesi, ancak Allah’ı zikretmek ve yâd eylemekle olur.

Dil hâhesi pür nur olur, Envâr-ı zikrullâh ile

Nefsin bulanıklığı gitmez, kalb aynasının pası açılmazsa ruh da Allah’ın tecellisine mazhar olamaz” ([261])

Zikrin kaplerin cilâsı olduğunu ifadeden sonra zikri; lisanî, kalbî ve hakikî olmak üzere üçe ayırarak onları da şu şekilde açıklamıştır:

“Zikr-î lisânî: Esmaullahdan birini, kâmil bir şeyhden mezun olarak okumaktadır. Erbab-ı tarikin ekseri (La ilâhe illallâh) kelime-i tevhidi ile başlarlar. Sonra sâlikin terak­kisine göre virdini değiştirirler.

Zikrî kalbîye gelince; zikrin yalnız lisanda kalmaması ve zikredilen isim sahibinin kalbde hazır olduğunun zevken bilinmesidir…

Zikr-i hakiki ise: Zikredenin nazarında (zikreden) (zikredilen) ve (zikr)in birlenme- sidir ki bu hâl, târif ile değil, ancak zevk ile ve o mertebeyi bulmakla anlaşılabilir.” ([262])

Ru’yetu’llâh-AIlah’ın Görülmesi:

Ru’yetu’Ilâh meselesi, kelâm ilminin belli başlı problemlerinden birini teşkil etmiş ve uzun tartışmalara sebep olmuş önemli bir konudur. Ehl-i sünnet kelâmcıları ve muta­savvıflar ahirette Allah’ın görüleceği fikrine kâil olarak bu konuda Kur’an’dan ve hadisten deliller getirmişlerdir ([263])

Tâhirü’l-Mevlevî de, bir mutasavvıf olarak ru’yetu’llâhın hak olduğu görüşüne mey­letmiş ve bu görüşünü açıklarken ru’yetu’llâhı reddedenlerin görüşlerini de zikrederek onlara cevaplar vermiştir:

“İtikad mezhepleri arasında, Allah görülür mü, görülmez mi? diye bir münakaşa vardır. İtizal mezhebinde bulunanlar: Ru’yet ihata etmek demektir. Bütün mahlukatı muhît olan ihata edilmez diye bir nazariye koymuşlar, Hazreti Musa’ya hitab olan (Len terâni) ([264]) yani “Sen beni şimdi de istikbalde de göremezsin” ayetini de sened ittihaz etmişlerdir. Onlara karşı ehl-i sünnet ise, ru’yetin ihata demek olmadığını söylemişler. “Ayın ondördüncû gecesinde Kameri gördüğünüz gibi Rabbmızı göreceksiniz” hadisiyle istidlal etmişlerdir.

Filvâki Kameri gerek hilâl, gerek bedir halinde iken hepimiz görürüz, fakat hiçbirimiz kürre-i kameri ihata etmiş olmayız. Yangın kulesine çıkıp da altmış metre yüksekten bütün İstanbul’u görmek, elbette onu ihata etmek değildir. Böylece Mu’tezilenin iddiası­nın mânâsız olduğu anlaşılır. Evet, İnşallah cennette Rabbımızı göreceğiz. Fakat oradaki hayatın icabından olan bir gözle. Çünkü uzvî ve fânî olan bir göz, bâki bir cemâle nazar edemez. Onun için Cenâb-ı Hak kullarına Cemalini müşâhede edebilecek gözler ihsan edecektir” ([265]).

Vahdet-i Vücûd:

Tasavvuf tarihinde çok tartışılan önemli bir konu da vahdet-i vücûd meselesidir. Vahdet-i vücud anlayışı; tasavvuf tarihimize İbn-i Arabî (1165-1240) i[266]) ile girmiş lehte ve aleyhte fikirler beyan edilmiş ve özellikle de İmam-ı Rabbanî (1564-1624) ([267]) tara­fından eleştirilmiştir ([268]).

Tâhirü’l-Mevlevî, bu konuyla ilgili görüşlerini Şerh-i Mesnevî ve Mesnevî’nin Yeni Muterizine İkinci Cevap adlı eserlerinde açıklamıştır.

Müellifimiz; vahdet-i vücûd’un, Panteizm’den ([269]) farklı olduğunu belirterek, Pan­teizmin vahdet-i mevcut demek olduğunu ve bunun da kesinlikle hiç bir müslümanın kabul edeceği birşey olamayacağını belirtir ([270]). Ona göre, vahdet-i vücud inancında âlemle Allah farklı şeylerdir. Alem; Allahu Teala’nın sıfatlarının üzerinde tecelli ettiği bir eserdir. Yapılan bir câmide nasıl mimarının, yazılan bir levha da nasıl hattatının izleri varsa; bütün bir âlem üzerinde Allah’ın varlığının izleri vardır. Yoksa Panteizm’in savun­duğu gibi; âlem, Allah değildir ([271]).

T.Mevlevî, sufilerin inancının esasının vahdet-i vücûd olduğunu belirterek, bu inancı şu şekilde ortaya koymuş ve savunmuştur:

“Malumdur ki, sofiyyenin inancının esası vahdet-i vücûd’dur. Yani ezelen ve ebeden vücûd-i hakkanî ile muttasıf olan ancak Zât-i Eceli ü a’ladır. Şâir mevcudâtın varlığı onun eser-i icâdıdır. Mûcid ile mevcûd arasında pekçok fark bulunmak, Hak ve halk beyninde ayniyyet bulunmamak pek tabiidir. Şu câmi-i şerif, onu yapan mi’marın eseridir. Fakat hiçbir vakit mimarın kendisi değildir. Ondaki kemal-i sanatın zuhûr mahallidir. Bu böyle olduğu gibi bütün mükevvenât da, Hakk’ın mezâhiridir. Yani Allah Teâlâ’nın kemâl-i kudreti; güneşten zerreye, denizden katreye varıncaya kadar herşeyde tecelli etmiştir. Hakk’ın esmâsı mütekabildir. Meselâ (Muhyî) ismine mukâbil (Mümît) vardır. Yaşayan mahlukât Muhyî isminin, ölenlerde Mümît isminin mazharıdır. Birinde Muhyî ismi tecelli eder, onu yaşatır. Diğerinde Mümît ismi tecelli eder, onu öldürür.

Bir adam; hem âlim, hem şâir hem ressam olabilir. İlmiyle bir kitab yazar, tabiat-ı şâiranesiyle bir neşide tanzim eder, ressamlığıyla da bir levhâ tersim eyler. O eserlerin hepsinde, onun ilmi, şiiri ve ressamlığı görünür. Böyle olmakla beraber kitabına, şi’irine ve levhasına o adamın kendisidir denilmez. Lâteşbih Cenâb-ı Hak da böyledir. Her şey O’nun eser-i sun’u ve kemalidir, fakat herşey O değildir. “Herşey O’dur” itikâdında bu­lunmak vahdet-İ mevcuda kâil olmak demek olur. Zuhûr itibariyle gayriyyet bulunma- saydı, sofiyye eserlerinde pek çok tesadüf edilen (mâsivâllah) ta’birinin manasız olması lâzım gelirdi. Mâsivâ’yı şühûd üzerine inkâr edenler, deryâ-yı vahdete müstağrak olan­lardır. Lâteşbih, bir adamın denize dalınca her tarafını deniz görmesi, denizden başka bir şey müşahede etmemesi gibi…”([272])

Sema ve Raks:

Tâhîrü’l-Mevlevî’nin bazı tasavvufî konulardaki görüşlerine; ulema tarafından hak­kında ihtilâf edimiş olan ve Mevlevîliğin esaslarından sayılan sema ve raks hakkındaki

görüşleri ile son vermek istiyoruz.

O, Şerh-i Mesnevî adlı eserinde Sema ile ilgili şu bilgileri verir:

“Sema’: Lugatta dinleme ma’nasınadır. Sonra mûsiki dinlemek mefhumunda kulanılmış, daha sonra ve mutasavvıfa indinde kaside ve İlahî gibi sözlerin terennüm edilişini dinlemeye ve ondan neşelenerek kalkıp bir takım hareketlerde bulunmaya sema denil­miştir. Nitekim Mevlevîlerin ney, kudüm âhengi ile devr ve hareket etmelerine sema1; sema’ edenlere, sema’zen, sema’ esnasında dönenleri idare edene; sema’zen başı, derlerdi. Hâlâ Konya’da çalgılı, mûsikîli toplantılara sema’dan bozma olarak samah diyorlar” ([273]).

Sema’ hakkında bu bilgileri verdikten sonra; İmam-ı Kuşeyri (986-1072) ([274]) ve İmam-ı Gazali (1058-1111) (138) gibi Islâm büyüklerinin; sema ve çalgı dinlemeyle ilgili olarak; “Eğer dinleyende nefsâni bir takım meyi uyandırıyorsa şüphesiz haramdır, hiçbir te’sir uyandırmıyorsa mubahtır, ruhânî ve İlahî bir neş’e husûle getiriyorsa helaldir.” şeklinde fetva verdiklerini söyleyerek sema’ın meşruyetine delil getirmiştir ([275]).

T.Mevlevî, her canlının tabiatında raks ve tarab hassası bulunduğunu, bu hassayla sevinçli oldukları zaman hayvanların bunu hoplayıp, zıplayarak belli ettiğini; aynı şekilde insanın da, bu hassa dolayısıyla raks ve harekât-ı mevzûna meyli olduğunu ifade ederek; maddi bir zevkle harkete geçen insanın, manevî bir heyecanla daha fazla harekete sevkolunacağını belirtmiştir. Ona göre; ehlullahın zikir esnasında ayakta veya dönerek mevzûn bir takım hareketlerde bulunmasının sebebi de, bunların kalbinde meydana gelen manevî heyecanlardır. Zikir esnasındaki bu durumun; bir gösteriş ve riya sonucu mu, yoksa gerçek bir manevî zevkle mi meydana geldiği sorusuna verdiği ce­vapla, raks ve sema aleyhinde olanlara karşı şunları söylemiştir:

“Sofiyye ıstılahları arasında bir vecd bir de tevâcüd vardır. Vecd; matlub olan ma’nevi zevki bulmak, Tevâcüd; o zevki bulmaya çalışmaktır. Bizim gibilerin zikir esna­sındaki hareketleri şüphesiz tevâcüddür. Ehlullah hazerâtının neşvelerini bulmak için aramak, taramak, didinmek ve çırpınmak lazımdır. Allah; ekremü’l ekremindir, kendi yo­lunda ihlas ile çırpınanları me’yus etmez. Binâenaleyh o tevâcüdler, bir gün olur vecd hâlini alır. Elverir ki dervişte, o harekatın menşei riya ve nümayiş değil, ihlas olsun ve Allah rızası için sallansın dursun. İmam-ı Şâfii rahimehullah’a isnad edilen bir beyitte;

“Allah rızası için oynayan felâh bulur. Çünkü lillah fillah olan raks helaldir”

buyurulmuştur.

Acaib raks helâl olur mu? Evet; olur, amma raksına göre. Balolara gidip yarıçıplak kadınların üryan vücudlarına sarılıp zıpzıp sıçramak, müslümanlık şöyle dursun, belki mecûsilikte bile haramdır. Kezâ bir kadının yabancı bir erkekle sarmaş dolaş fırıl fırıl dönmesi hiçbir vakit helâl olamaz. Hatta helâl mi haram mı? Sualine hâcet kalmaz, ancak, bir bayram günü Mescid-i Nebevî sahasında Habeşistan’dan gelmiş olan Habeş Müslümanlarının oyun oynadıklarını ve bu oyunu Resûl-i Ekrem Sallallahü Aleyhi Ve- sellem Efendimizle birlikte hücre-i seadetten seyrettiklerini Hazreti Ayşe (r.a.) rivayet ediyor. Demek ki haram olan raks değil, onun neticesi imiş. O halde; “Tekkelerde raks ediyorlar, haram işliyorlar, sema’haneler kırk arşın kazılıp toprağı atılmayınca orada namaz kılınmaz” diyenlerin sözleri cahilâne bir taassubdan başka birşey değildir…”([276])

Buraya kadar tasavvufî bazı konularda görüşlerini zikrettiğimiz Tâhirü’l-Mevlevî, alıntılarımızdan da açıkça anlaşıldığı gibi, tasavvufu hâl olarak yaşamanın yanısıra, ta­savvuf ilminde de derin bilgiye sahiptir. O; şeriatla ilgili hadis, tefsir gibi ilimleri de bildiği için, görüşlerinde, Kur’an ve Sünnet ışığı açıkça belli olmaktadır. O; hem zahirî ilimleri, hem de batınî ilimleri bilen bir kişi olarak, zü’lcenâheyn (iki kanatlı) diye vasıflandırılacak bir özelliğe sahiptir.

Şerh-i Mesnevî adlı eserinde, buraya aldığımız konuların dışında; kerâmet, ilhâm, hal ve makam, evliya, keşf, murakabe, rabıta v.s. gibi daha birçok tasavvufî konularda görüşlerini açıklamıştır.

Çalışmamızın bu bölümünü, onu yakından tanıyan bazı dostlarının onun tasavvufî şahsiyetini ifade eden sözleri ve onun için yazılmış olan bir şiirle bitirmenin, onun bu yönünün daha iyi anlaşılmasına yardımcı olacağı kanaatindeyiz.

“Bir noktayı anlayamamışımdır: O, deryâdil, derviş meşreb, âlim ve hakikâten olgun bir zât idi; başkalarının kendisine söyleyeceği bu kemâl vasfını kendine soyadı olarak aldı.” ([277])

“Ömrünü mensub olduğu tarikatın pirine bağlamış, rûhen Mesnevî’ye çok nüfuz etmiş, selahiyetli bir zatın bir ömür mahsulü olan büyük eserini…” ([278])

“Tâhir Hoca, yalnız ilmen değil, ahlâken de yüksekdi. Merhûm dâima fakirlerin, kimsesizlerin yardımına koşmuş ve hiçbir vakit maddiyat için çalışmamıştır. Çünkü ehl-i dünya değildi, hakikî bir müslüman, asil ruhlu, uluvvi cenâb sahibi ve tam mânâsıyle kâmil bir insandı” ([279])

Bir İltifat

Rûhu gibi olgun kendinin adı

Mesnevi ışığı vurmuş yüzüne

İlk görüşte kalbim bunu anladı

Candan kulak verdim tatlı sözüne

Evine gittim de onu gördüm ki

Sıralanmış bir çok kitap yanına

Onların hepsi de hıfzında belki

Öğrenir gidenler âşiyânına

Benliğinde gizli tevazu’ zekâ

İlmî değerinden haddimce doldum

İslâmî anladım bir kerre daha

Müslüman evladı müslüman oldum

Tahayyül eyledim o konuşurken

Önümde Mevlana sitâresini

Adeta seyrettim karşımda rûşen

Kubbe-i Hadra’nın minâresini

Sözleriyle daldım derinliklere

Ruhumda hatifî sesler duyuldu

Hayretle bakınca olduğu yere

Gözüme Mevlâna görünmüş oldu

Engin DİLMAÇ” ([280])

B. EDEBÎ ŞAHSİYETİ:

Çalışmamızın, müellifin hayatını ele aldığımız birinci bölümü ve tasavvufî şahsiyetini ele aldığımız ikinci bölümün ilk kısmında da görüldüğü gibi, Tâhirü’l-Mevlevî’nin şahsi­yetinin önemli bir yönü de, onun edebî kişiliğidir. Çünkü o; çok sayıda eser vermiş, yüz­lerce makale yazmış, dergi ve gazete çıkarmış; manzum ve mensur olarak düşüncelerini, duygularını, inançlarını, sevinç ve üzüntülerini ifade etmiştir.

Onun edebiyatla ilgisi ilk defa şiirle başladığı için, edebî şahsiyetini ele alırken şa­irliğini öncelikle incelemenin uygun olacağı kanaatindeyiz. Daha sonra da nesirciliğini inceleyerek onun bu yönünü ortaya koymaya çalışacağız.

1- Şâirliği:

Hayatını incelerken de gördüğümüz gibi Tâhirü’l-Mevlevî; aile muhiti olarak edebi­yata aşina olan bir çevrede yetişmiştir. Babasının Farsça’ya meraklı olması sebebiyle çocukluğundan itibaren bu dile karşı bir alaka duymuş, XV. y.y.’m meşhur şairlerinden İranlı Hafız-ı Şirâzî (Ö. 791/1389) ([281])’nin Divân’ından manzum tercümeler yapmaya çalışmıştır (147).

“Bahar eyyâmı gül elde tutar peymâne-i safî

Olur bin dil ile bülbül anın guya-yı evsâfı

Alub divan-ı eş’ârı ele çık sen de sahrâya

Bırak endişe-i dersi düşünme keşf-i Keşşâfı

Fakıh-i medrese dün mest idi verdi bu fetvâyı

Şarâba hürmet et yutma sakın emvâl-i evkafı” ([282])

Yukarıda bir örneğini verdiğimiz Hafız Divân’ından yaptığı tercümeleri hocası Esad Dede Efendi’ye göstererek eksiklerini anlayan T.Mevlevî, bu zâtın Fatih Camii’ndeki Mesnevî derslerine devam etmiş ve özel dersler alarak Farsça’sını ilerletmiştir ([283]l

Farsça yazdığı Divânçe’sine yazdığı “Bir İki Söz” başlıklı önsözde yer alan “On beş on altı yaşımdan yani yarım asırdan fazlaca bir müddetden beri manzûm söz söylemeye çalışmakla ömrümü heder ettim” (15°) ifadelerinden, yaklaşık 1892-1893 yıllarında şiir yazmaya başladığını anlıyoruz.

Çalışmamızın “Giriş” bölümünde de, belirttiğimiz gibi T.Mevlevî’nin şiire başladığı bu dönemde, edebî çevrelerde iki temel fikir mevcuttu.

Sinasî, Ziya Paşa, Namık Kemal’le başlayan Tanzimat edebiyatının etkisinde bulunanlar; Türk Edebiyatı’nda yenilik yapılabilmesi için şark kültür atmosferinden, garb batı kültür atmosferine geçilmesi ve garb tesirinin hakimiyetini istiyorlardı.

Muallim Nâci’nin öncülük yaptığı grup ise; Garb Edebiyatı’nın kıymetini takdirle beraber, yüz yıllar boyunca kültürümüzün temelini oluşturan, şark (doğu) medeniyetin­den tamamen kopmamak ve bu medeniyetten faydalanmak gerektiğini ifade ediyorlardı

(151).

Tâhirü’l-Mevlevî, şiire ilk başladığı zaman, eski edebiyatımızı korumak, ondan fay­dalanmak görüşünü savunan Muallim Nâci’nin etkisi altında kalmış ve divân edebiyatının önde gelen şairlerini taklit ederek şiir yazmaya başlamıştır.

Müellifin, Divânçe-i Tâhir adlı eserinde yer alan şu ifadeleri, onun şiirde takip ettiği yolu açıklamaktadır: .

“Ben, Fuzûlî, Nef’i, Sezâyî, Nedim, Nâcî vesâ’ire gibi esâtiz-i edebî taklide çalışdım. Bu hareketimle zevk-i millîden behre-dâr olduğumu işbât etdîm. Bundan hazzı olma­yanlar varsınlar udebâ-yı efrencin peyrevî olsunlar” ([284]).

Görüldüğü gibi o, divân edebiyatının meşhur şâirlerini taklidle şiir yazmasını millî zevkten nasibdar olmasına bağlarken, bu tarz şiirden zevk almayan kişilerin ise millî bir zevke sahip olmadığını ima etmektedir.

15-16 yaşlarında şiir yazmaya başlayan Tâhirü’l-Mevlevî’nin şiirleri ilk önce Mekteb dergisinde yayınlanmıştır. Hatırat’ında ilk defa şiirinin yayınlandığı o günleri şöyle anlatmaktadır:

“Hicretin 1310 (1892-1893) -1311 (1893-1894) tarihlerinde idi ki bende genç idim ve şâir olduğumu tevehhüm ediyordum. Çünkü manzum lakırdılarla sahifeleri kabarmış sayısız defterim vardı. Bunların muhteviyâtını toptan yahut parakende olarak bastırmak emelini besliyor, gazetelerde benim için yazılacak ‘genç ve muktedir şâirlerimizden…’ genel tavsifine kendimi müstahak görüyordum. Fakat edebî bir mecmuaya gönderece­ğim bir yazının dere olunmaması şâirane izzet-i nefsimi kıracağı için eser takdimine pek de cür’et gösteremiyordum.

O vakit ki mevcut mecmu’alar arasında Mekteb ünvanlı bir risale vardı. Bidayeten çocuklara mahsus olmak üzere çıkmışken sonradan İlmî ve edebî bir mecmua şekline inkılap etmişti. Münderecatı meyanında kıymetli yazılar görülüyor ve ağır başlı kimseler tarafından okunuyordu.

Bin türlü tereddüt ve heyecan içinde gönderdiğim iki eser, bu mergub mecmuada neşr edildi ki, biri Na’t-ı Şerif, diğeri de gazel idi. Ve her ikisi de nazire olmak üzere ya­zılmıştı. Hangisinin çıkışının öncelik kazanmış olduğunu unutmuşum. İlk imzâmı-ki Bâb- ı Seraskeriye mensub Tâhir diye atılmıştı-mecmuada gördüğüm gün duyduğum sevinci tarif edecek tabir bulamıyorum. Hakikaten şâir olduğuma inanıyor, inanmamı da eserle­rimin Mekteb’e dere edilmesiyle itmi’nan derecesine çıkarıyordum”[285]

Biz araştırmamız sırasında, Mekteb de yayınlanan ilk şiirinin 26 Zilkade 1311/19 Mayıs 1310 (31 Mayıs 1894) tarihinde yayınladığını tebbit ettik. Bu şiir; Edebiyât-ı Şar- kiyye” üst başlığı ile yayınlanan ve nazire olarak yazıldığı ifade edilen şu Na’t-ı Şerif’dir:

Na’t-ı Şerif

Mest etdi beni nûr-ı tecellâ-yı Muhammed
Oldum ezeli âşık-ı Şeydâ-yı Muhammed
Çeşmânıma etdirmede taktîrle’âli
Şevk-i ezel lülü-i lâlâ-yı Muhammed
Yakdı dili ‘âteşlere de kalmadı sabrım
Envâr-ı ruh câzibe-efzâ-yı Muhammed
Etdi beni ham-geşte-i hicran hırâmi
Fikr rûş kâmet tûbâ-yı Muhammed
Kaldım şeb-i târih firâkında mededhâh
Ey hâdi-i râh şeb-i yeldâ-yı Muhammed
Meş’al-keş-i râhım olan Allah için olsun
Ey râhle-i bâdiye-i peymây-ı Muhammed
Siz söyleyin ey şibr u sevdâsı olanlar
Âyâ nerede Yesrib u Bathâ-yı Muhammed
Ey nûr-ı sevdâ ey şeb-i târ olmada rengin
Âyine-i gisû-yı safazâ-ı Muhammed
Ey bâd-ı seher hîz-i Harem başla vezâne
Dehri bürüsün büy-ı dilârâ-yı Muhammed
Ey hâme-i çâlâk sükût et! Edemezsen
Eşgim gibi sen arz-ı tevellâ-yı Muhammed
Dünyada vü ‘ukbâda beni etme yâ Rab
Mahrûm-ı nazar-ı şefkat-iulyâ-yı Muhammed

Mehmed Tâhir”[286]

Hatırat’ında ilk yayınlanan şiirindeki imzasının “Bab-ı Seraskeriye Mensub Tâhir” şeklinde atıldığını belirtmesine rağmen, biz Mekteb dergisi külliyatında yaptığımız ince­lemede, yayınlanan ilk şiirindeki imzasının, yukarıda da geçtiği gibi Mehmet Tâhir oldu­ğunu tesbit ettik.

Müellifin Mekteb dergisinde yayınlanan ikinci şiiri, Nef’i’ye nazire olarak yazılmış ve Mevlana’yı metheden bir kasidedir. Bu kasideyi gönderirken yazdığı notta yer alan ifa­delerden, Mekteb dergisinin, hem edebiyatımızda yenilik taraftarı olanların, hem de eski usul şiir yazanların şiirlerine yer verdiğini öğrenmekteyiz ([287]).

Bu şekilde ilk şiirleri Mekteb dergisinde yayınlana Tâhirü’l-Mevlevî’nin çileye gir­dikten sonra da şiir yazmaya devam ettiğini bilmemize rağmen herhangi bir dergide şi­irlerinin yayınlandığına dâir elimizde bir bilgi mevcut değildir. H. 1313-1316 yılları ara­sında çile çıkarırken Mevlana’nın hilyesini manzum olarak kaleme almış ve çileyi ikmalî sonrası açtığı Tahir Dede Kütüphanesi’nin ilk kitabı olarak Mir’ât-ı Hazreti Mevlana adıyla R. 1315/1899 tarihinde yayınlamıştır.

Divân edebiyatı geleneğine uygun olarak; doğum, ölüm, tarikata giriş, çiliye ikmal gibi önemli olaylara manzum tarihler de düşüren Tâhirü’l-Mevlevî; R. 1318/1902-1903 tarihinde Divânçe-i Tahir adını verdiği şiir kitabını Mehmet Tahir imzasıyla yayınlatmıştır.

(156).

Beyanü’l-Hak, Sırat-ı MüstakimjSebilü’r-Reşad ve kendi çıkardığı Mahfil dergi­lerinde de Divân edebiyatı geleneğine uygun tarzda çok sayıda manzumesi yayınlanmış olan Tâhirü’l-Mevlevî, 1352/1933 tarihinde tertip etmiş olduğu Divân’ında, o tarihe kadar yazmış olduğu bütün şiirlerini toplamıştır ([288])

Bilgi Yurdu, İslâm Yolu ve İslâm’ın Nuru dergileri müellifin şiirlerinin yayınlandığı diğer yayın organlarıdır. Buralarda hem aruz, hem de hece vezniyle şiirler yazmış ve ikinci bir divan tanzim ederek 20 Rebiülahir 1364 (3 Nisan 1945)’den sonra nazmettiği şiirlerini burada toplamıştır ([289]).

Tâhirü’l-Mevlevî Muallim Naci’nin yanısıra Mehmet Âkif’ten de etkilenmiştir. Meh­met Âkif’le ilgili yazdığı bir yazıdan; Âkif’i 1892-1893’den itibaren ismen tanıdığını ve “Kadar” redifli bir şiirine nazire yazdığını öğrenmekteyiz. Ticaret ve Ziraat Nezaretinde memurken, aynı bakanlıkta çalışan Âkifle aralarında büyük bir samimiyet doğmuş ve onun isteği ile Sırat-ı Müstakim de yazmaya başlamıştır. Âkif’ten, Muallakat-ı Seb’a Şerhi Zevzeni’yi de okumuştur ([290]).

Âkif’le olan bu yakınlığı sebebiyle bu dönemlerde yazdığı ve Sırat-ı Müstakim’de yayınladığı, “Eli Baltalı Çocuk”, “Sadi ile Şeyhi” gibi manzum hikâyelerde Âkif tesiri görülmektedir (16°).

Onun, Akif’in şiiri ve şâiriiği için yaptığı tesbitlerden bazıları kendisi için de geçerlidir. Ona göre Âkif; şiiri gaye değil, duygu ve düşüncelerinin tebliği için bir vasıta görmüş, sanatını sanatkâr görünmek için değil, memlekete ve millete faydalı olmak için kullan­mıştır. Akif’in ilham kaynağı ise, her büyük şâir gibi her şeydir ([291]).

Tâhirü’l-Mevlevî de aynı Âkif gibi şiiri ve sanatını duygu ve düşüncelerinin tebliğinde bir vasıta olarak görmüş ve “sanat müfîd olmalı” ([292]) kaidesine göre memleket ve millete faydalı olacak tarzda şiirler yazmıştır. Onun şiirlerinde “samimilik”, “ince hislilik”, “ideale vefâkârlık” sıfatları açıkça görülmekte ve şiirlerinin konularında idealistliği bilhassa göze çarpmaktadır(163).

Ona göre şiir; aşırı hassasiyetin ürünüdür ve şairlerde son derece hassas kişilerdir. Divân’ına yazdığı mukaddimede bu konuyla ilgili şunları söylemiştir:

“Şiir için fart-ı hassâsiyet mahsûlü denilir. Tahassüsdeki ifrâtın hastalık olduğu o nev’ mütehassisin hasta bulunduğu söylenilir.

Şu kavle göre en hisli şâ’irler en marîz insânlardır. Ma’al-esef ben de o zavallılardan biriyim. Çünkü hassâsiyet-i devâ nâ-pezîr‘illetin şifâ nâ-ümîd mübtelâsıyım.” ([293])

Yine ona göre bir şâir, bir şeyden mütehassıs olup da başka şeylerden teessür duymazsa onun şâirliğinde noksanlık vardır ([294]l

Tâhirü’l-Mevlevî’nin şiirlerinde işlediği temalara baktığımızda, onun hemen hemen her şeyden etkilenerek şiirler yazdığını görmekteyiz. O; şiirlerinde, Allah’ın varlığı birliği, yüceliği, Peygamber’in özellikleri, ona itaat, mevlid-i nebî, leyle-i miraç, Allah’ın görül­mesi, vahdet-i vücud, hac, oruç, ramazan v.b.dinî konuların yanında, vatanın savunması, vatan için savaşmak, birlik ve beraberlik gibi millî muhtevalı konulara da yer vermiştir.

Şiirlerinde ayet ve hadislerden alıntılar yapmış,telmihlerde bulunmuştur. Bazı ayet ve hadislerden mülhem olarak şiirler de tanzim etmiştir. Çalışmamızın dördüncü bölü­münde bu konuyla ilgili örneklere yer vereceğim için burada sadece iki örneğin yeterli olacağı kanaatindeyiz.

“Dünya müminin zindanı ve kâfirin cennetidir”*[295]) hadisinin mealini şu şekilde nazmetmiştir:

“Olanlar cevher-i iman ile gencûr-i rûhânî

Ya illetten, ya kılletten, ya zilletten değil hâlî

Bu hâle bir de dervişlik ederse inzimâm, ol dem

Üçü birlikte mahveyler o merd-i fakr-i hoş hâli” (167)

“Cennet, anaların ayakları altındadır” ([296]) hadisini açıklayıcı olarak ise şu şiiri nazmetmiştir:

Evladım diyerek candan kucaklar

Bulsa imkânını ruhunda saklar

Bu kadar şefkat, bu kadar sevgi

Bulunmaz sanırım babada belki

Onun için demiş Nebiyy-i zîşân:

Ananın ayağı altında cinân

Ey evlâd, ananın bastığı yere

Sür yüzünü, ruhun cennete gire

*(169)

Birinci dünyâ savaşı sırasında yazdığı bir şiirde, Osmanlı ordusunu, Bedir savaşın­da ki orduya benzeterek, bu ordunun mağlubiyetinin İslâm’ın yok olması demek oldu­ğunu duygulu bir şekilde dile getirmiştir:

Şiirlerinde dinî ve millî konuların yanısıra, aşk, tabiat, ayrılık, ölüm v.b. temaları da işlemiş olan Tâhirü’l-Mevlevî’nin kullandığı dil; ilk şiirlerinde Farsça’ya olan aşırı ilgisi dolayısıyla ağır ve ağdalı bir Osmanlıca iken, daha sonraları, sade bir Türkçe kullanmayı tercih etmiştir (174). Özellikle hece veznini kullanarak yazdığı, Edebiyat Tarihimize Dâir Manzum Bir Muhtıra adlı eseri ile, Bilgi Yurdu, İslâm Yolu gibi dergilerdeki hece vez­niyle yazılmış şiirlerde kullandığı Türkçe çok sadedir.

Onu yakından tanıyan dostlarının ifadelerine göre; en önemli özelliklerinden birisi de nüktedan ve keskin dilli bir heccav olmasıdır ([297]). Divân edebiyatımızın meşhur hi­civcilerinden Nef’î’nin, kendisine kelb (köpek) diyen, zamanının meşhur simalarından Tâhir Efendi hakkında söylediği;

“Tahir Efendi bana kelb demiş
İltifatı bu sözde zahirdir
Malikî mezhebim benim zira
Itikadımca kelb Tâhirdir”

kıtasına karşı asırlar sonra Tâhirü’l-Mevlevî, bütün Tahirler adına Nef’î’ye şu kıtayla cevap vermiştir:

Zehr-i hicvî cihâna neşredenin
Dili bî-şek zebân-ı ef’îdir
Tâhir olmaz köpek, fakat beşere
Nef’î vardır, o halde Nefî’dir.

Demek ister ki: “Hiciv zehrini cihana yayan kimsenin dili engerek yılanının dili gibi zehirlidir. Köpek temiz –tahir- değildir, insanlara faydası [nef’i] vardır; o halde faydalı (NEF’Î’)dir.”

Nef’î’ye verdiği bu cevapta da görüldüğü gibi hicivde keskin ifadeye sahip bir heccav olan müellifin bu yönü “Mizahî” mahlasıyla yazdığı lâtifelerde de açıkça görülmek­tedir. Bu latifelerinde, hayat pahalılığı, yolsuzluk, rüşvet, ulaşım problemi, ücret azlığı gibi bir çok sosyal konuyu hicvetmiştir. Bu hicivlerinden bazıları şunlardır:

“O kadar bolluğu varken odunun

Çıktı yirmi liraya bir çekisi

İhtikârın yed-i mel’uniyle

Soyulur halkımızın pöstekisi

 

Yirmiyi geçti bugün bir kilosu

Siyah elmas gibi kıymetli kömür

Hele kar yağsın o esnada onun

Tozunu sürme gibi çeşmine sür” ([298])

**

“Otobüs namı olan vasıtaya

Garbın insanı biner, hoşça gezer

Bize geldikte o menhus araba

Yolda çarpar, düşürür insar ezer” ([299])

**

Gelir vergisinden ümide düşen

Memurlar boğuldu yine kedere

Alıp vermeyişte hükümet haklı

Bakılır gelire, sonra gidere”

“Düzgünle gerilmez buruşuk bir yüz

Boyayla incelmez kaim bir dudak

İnsaf aynasına bir kerre bak da

Kendini maskara etmeyi bırak

**

“Takılıp çocuklar tramvaylara

Bedava eğlence diye geziyor

 Atlarken düşüyor bazıları da

Vagonlar onları kesip eziyor

 

Bu haylaz güruhun men edilmesi

Selâmet namına icap etmez mi?

Kazalara karşı memurlarının

Aldırmayışları daha yetmez mi?” ([300])

**

“Tatsız oldu şekerin fırlaması

Halkı uğrattı şeker kıİletine

Bir cihetten yine nef’î vardır

Uğramaz kimse şeker illetine” ([301])

**

“Demokrat Partisi dâim şikâyet

Etmekte görülen resmî baskıdan

Benim şikayetim matbaadaki

Aşınmış harflerle olan baskıdan” (183)

Şiirlerinde işlediği konulardan birisi de, dil, kurumu ile başlayan dildeki sadeleşme çalışmalarıdır. O bu çalışmaları uydurmacılık ve yozlaşma olarak nitelemiştir. Dildeki bu hızlı değişme karşısında öz vatanında kendini gurbette gibi hissetmeye başlamış, bu duygularını aşağıdaki şiirde şöyle dile getirmiştir:

 

Edebî çevreler ve tanıdığı şâirlerle de mektuplaşan Tâhirü’l-Mevlevî, yakın dostu Şâir Ali İffet Bey’e yazdığı manzum bir mektupda, edebî çevrelerde hecenin, aruza göre daha çok tercih edildiğini, şiirde anlamın önemini yitirdiğinden şikayet etmiştir. ([302]) Ahmet Talat Onay’ın, Türk Edebiyatı’nda Mazmunlar kitabına yazdığı manzum takrizde de dilin bozulması dolayısıyla nesillerin birbirini anlayamaz hale geldiğini ve bu çalış­manın dilin yozlaşmasını önlemek bakımından önemli olduğunu ifade etmiştir ([303]).

Tâhirü’l-Mevlevî’nin dil üzerinde hassasiyetle durduğunu ve birçok şiirle dilin öne­mini vurguladığını görmekteyiz. O, Farsça divançesine yazdığı bir önsözde, dildeki bo­zulma dolayısıyla, daha yaşarken anlaşılmaz duruma düşmekten büyük üzüntü duydu­ğunu ve yıllarca şiirle uğraşmasının bu yüzden boşa verilmiş bir emek olduğunu şu şiirle dile getirmiştir:

Hiç Nazma Çalışmamak Gerekmiş

Sinnim bu yıl oldu altmış altı

Mazi nazarımda bir karaltı

Altmış bu kadar sinin bî-süd

Olmuş yalñiz hayât fersüd

Beyhüde bu müddetin mesiri

Mahsûlü nedir? Za’f-i pîrî

Gafletle dem-i şebâb geçmiş

Lâkin ne kadar harâb geçmiş

Şâirliğe yeltenüb de hâme

Biçmiş baña bir siyâh câme

Bak bende olan hatâya cürmle

Uğraşmışım elli yıl şi’irle

Sermâye-i ömrümün yegâne

Meksûbu olan beş on terâne

Guyâ ki nişâne-i kemâlât

Divân-ı muhaccem-i hayâlât

Bunlar ile şâ’ir oldu kaydım

Keşke çatışup da yazmasaydım

Hem-râz ederek zebân-ı ‘aşkı

Nazm etmiş idim beyân-ı aşkı

Olmuşdu o âteşîn beyânım

Âlâm-ı derûna tercemânım

Bir âh idi sineden kabarmış

Yazmış da fezâ-yı çerha varmış

Onlarda olan mev’âl-i derdi

Guyâ ki gönül hââya verdi

Ahlardı göreydi sınf-i eslâf

Fehm etmeyecek gürüh-ı ahlâf

 Ahlâfı bırak da hâle bak ki

Kaç zihnin olur karîn-i derki

 Bilmem ki buna nasıl şaşılmaz

Oldum daha sağken anlaşılmaz

Nazm etmesi pek de boş emekmiş

Tedvine çalışmamak gerekmiş

Onlardan ümîd edib de yardım

Rahmetle yâdımı umardım

Dili bağlamışım çürük hayâle

Karyağdı güvendiğim cibâle

His eyleyerek nedâmet-kâr

Yaz ey kalemim şu beyti tekrar

Altmış bu kadar sinin bi-sûd

Olmuş yalnız hayât fersüd

Vefâtından on yıl önce yazmış olduğu bu şiirde, şiir yazmasının boşa geçirilmiş bir emek olduğunu söylemesine rağmen; o, şiiri, düşünce ve duygularının tebliğ vasıtası kabul ettiği için ölünceye kadar şiir yazmaktan geri kalmamış, İslâm’a yöneltilen saldırı­lara karşı, yazdığı şiirlerle İslâm’ın yüceliğini dile getirmiş ve İslâm’ı savunmuştur. İslâm’ı savunduğu şiirlerinden biri şudur:

Dini de Dinsizliği de Bilmeyen Bir Densize

Eyzübbelik olusun diye ilhâda hevesle

Söndürmeye kalkan güneşi sıska nefesle

Bir sıska solukla güneşin şu’iesi sönmez

Azminde senin akl u şuurun da görünmez

Bak, bir dene, kandil-i ilâhi’yi git üfle

Itfâya muvaffak olamazsın onu püfle

Sıçrar sana Hakk’ın oradan kahrı şirârı

Boylarsın o dem ka’r-ı cehennemdeki nârı

Bigâne kalır ruhuna da rahmet-i Hakk’ın

Takibe koşar hâtıranı la’neti Hakk’ın

Şeytan bile senden olacaktır müteberri

Yapmaz o senin ettiğin ı’lhâd ile şerri

Sen bâtılı hak, hakkı da bâtıl sanıyorsun

Cehle dayanıp gaflet ile çalkanıyorsun

Bir kerre düşün vârise ger zerre şuürun

Baykuştur olan düşmen-i bî-rü’yeti nûrun

Bir hayvan o, yok nura nigâhında tahammül

Sen insan isen aç gözünü eyle teemmül

Tetkikte çalış dini, onu etmeden inkâr

Insâf ile, ihlâs ile kıl cehdini ikrâr

Evvel çalışıp öğrenerek sonra hüküm ver

Zirâ olamaz câhil olan hâkim-i dâver

Çekmekte senin bilmeyerek halt-ı kebirin

Hep hande-i tezyifini bâlâ ile zîrin

Hakkında dua etmede kalbim, sana kinsiz

 Ey cehline aldanmış olan sâdece dinsiz

Âkif gibi ben de diyorum Rabbi Kerim’e

Envâr-ı huda gösteri ver halk-ı esîme

“Müminlere imdâda yetiş merhametinle

Mülhidlere lâkin daha çok merhamet eyle”

Şiirlerinde, yaşamı süresince karşılaştığı sıkıntıları ve hanetleri de dile getiren şâirin, Beyanü’l-Hak dergisinde yayınlanan şu şiiri sanki onun çileli hayatının bir aynasıdır:

2. Nesirciliği:

Tâhirü’l-Mevlevî, şâirliğinîn yanısıra aynı zamanda bir araştırmacı ve yazardır. Onun yazdığı kitaplarda ve makalelerde araştırmacılık yönü açıkça ortaya çıkmaktadır. Yazdığı konuları bilerek yazmış, bilmediği konulara girmemiş, delilsiz hüküm vermemiştir.

Onun yazdığı eserleri ve makaleleri işlediği konular itibariyle şu başlıklarda topla­mamız mümkündür.

Tasavvufla ilgili olanlar
Islâm tarihi ile ilgili olanlar
Edebiyat ve edebiyat tarihi ile ilgili olanlar.

Tâhirü’l-Mevlevî’nin en önemli eseri, Şerh-i Mesnevî adlı yarım kalmış olan 14 ciltlik dev eseridir. Onun tasavvufî görüşlerini incelerken de ortaya koyduğumuz gibi, o bu eserinde tasavvufla ilgili en ince meseleleri bile, derin bir vukûfla ve sade bir dille açıklamıştır. Bu konuyla ilgili, yeterince örneği tasavvufî şahsiyetini anlattığımız bölümde verdiğimiz için bu bölümde fazla üzerinde durmayacağız.

Kendisiyle ilgili bir yazıda, “Bir mevzuyu ele alışta, incelemeye girişte ayıklamada, gruplaştırmada ve nihayet terkib de usul sahibi bir erdi” ([304]) sözleriyle ifade edilen, de­ğişik kaynaklardan toplanmış bilgileri terkipdeki ustalığı, onun akıcı ve başarılı eserler kaleme almasında en önemli özelliğini oluşturmaktadır kanaatindeyiz.

Onun bu özelliği özellikle İslâm tarihi ile ilgili eserlerinde belli olmaktadır. Bugün bile önemli bir boşluğu dolduran Asr-ı Saadetde Müslümanlığın Medeniyete Hizmetleri ([305]) adlı eser ile Mahfil dergisinde “Büyüklerimiz” ser levhası ile yayınladığı sahabe bi­yografileri, değişik kaynaklardan derlenen bilgilerin başarılı terkipleridir.

Tâhirü’l-Mevlevî, Arapça ve Farsça’yı çok iyi bildiği için araştırmalarında birinci elden kaynaklardan faydalanmış ve faydalandığı kaynakları belirtmiş, konularla ilgili ayet ve hadislere işaret etmiştir.

O, edebiyatla ilgili, Türk Edebiyâtı Tarihçesi ([306]) Teceddüt Edebiyatına Dâir Muhtıra ([307]), Kavâid-i Edebiyye Dersleri ([308]), Nazım ve Eşkâl-i Nazım ([309]) ve Ede­biyat Lügati gibi önemli eserler kaleme almış; bu eserlerde hem edebiyat tarihine, hem de edebî sanatlar ve nazım şekillerine olan hakimiyetini ortaya koymuştur. Özellikle Edebiyat Lügati adlı eseri bugün bile önemli bir boşluğu doldurmaktadır.

Onun Edebiyat Lügati adlı eserini yayınlayan Kemal Edib Kürkçüoğlu, yazdığı önsözde bu eserin kendisinden önce bu sahada yazılmış olan Muallim Naci’nin, Istıla- hat-ı Edebiyye, Manastırlı Rıf’atın, Mecamiu’l-Edeb, Ali Ekrem Bolayır’ın, Nazariyyât-ı Edebiyye Dersleri gibi kitapların da eksiğini tamamlayan mükemmel bir eser olduğunu belirterek, müellifi hakkında şunları söylemiştir:

“Rahmetli Tâhirü’l-Mevlevî Üstadımız, çok uzun sürdüğü anlaşılan çalışmalarıyla ve derin bir vuküfla bu ıstılahları sıralamış, yukarıda adlarını verdiğimiz kaynakların eksik­liklerini de mümkün olduğu nisbette tamamlamıştır. Istılahların belki bir kısmı Arap ede­biyatlarıyla, Fars edebiyâtına âit olup bizde az duyulan mahdûd mütehassırlarca bilinen şeylerdir. Bunlara da temas edilmiş olması eserin ehemmiyetini artırmaktadır. Bunu ondan daha iyi yapabilecek kimseler hemen hemen yok gibiydi. Çünkü Hazret, Mev­levîlikten, İstanbul’un sanat ve edebiyat muhiti olan Yenikapı Mevlevî-hanesi’nden de feyz almış, ilim ve irfan havası içinde ömür sürmüş, kendini ilme vermiş, sayılı zatlarla hemhâl olmuş bir insandı. Âlimdi, ârifti, edibdi, şâirdi. Farsça ve Arapça’ya hakkıyla vâkıftı, Fransızca’ya da âşinâ idi” ([310])

Tâhirü’l-Mevlevî’nin telif eserlerinin yanında, edebî şahsiyetinin anlaşılmasında önemli bir yönü de şarihliğidir. O edebiyat tarihimizde yetişmiş önemli şâirlerin eserlerini, mükemmel bir şekilde şerhetmiştir. Arapça ve Farsça’ya iyi bilmesi, edebî sanatlar ve nazım şekillerine dair geniş bilgisi ve İslâmî ilimlere olan hakimiyeti tarihçilik yönü bu şerhlerde görülmektedir.

Onun edebî metinlere olan hakimiyeti ve bu konudaki derin bilgisi, zamanının meşhur ediblerince de takdir edilmiş ve konuyla ilgili kendisinden mektupla veya şifahî bilgiler istenilmiştir. Buna örnek olarak, Ahmet Talat Onay’ın Türk Edebiyatında Maz­munlar kitabını hazırlarken bazı müşkil beyitler hakkında müelliften mektupla bilgi iste­mesini gösterebiliriz. Nitekim onun yazdığı bu cevabî mektuplar, Edebî Mektublar ([311]) adlı eserinde toplanmıştır. Bu mektuplarda o, bazı kelime ve ıstılahları açıklamış, ayet ve hadislere yapılan telmihlere işaret etmiştir ([312]).

Ayrıca, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi hocalarından Ali Nihad Tarlan’la, Şeyhî’nin bir na’tındaki,

Döndün cü heft ü penç ile şeş gûşe menzile
Didin yakîn çâr eminine mâcera

beytindeki ‘heft-yedi” sayısının neye işaret olduğu ile ilgili karşılıklı mektupları, onun edebiyat çevrelerinde fikirlerine itibar edilir ve konumda bulunduğuna örnek teşkil etmektedir ([313]l

Tâhirü’l-Mevlevî’nin şerhini yaptığı edebî metinlerden bazıları şunlardır:

Bâkî’nin, Sünbül Kasidesi ve Kanuni Mer’siyesi,

Fuzulî’nin, Şikâyetnâmesi, Beng ü Bâde’si, Bağdat Kasidesi,

Nefî’nin, Hotin Kasidesi,

Taşlıcalı Yahya’nın, Şehzade Mustafa Mersiyesi,

Germiyanlı Şeyhi’nin, Hârnâmesi,

Nevî’nin, Suriye Kasidesi,

Nedim’in, Köşk Kasidesi v.s.

O,          eserlerinin bir kısmını reddiye olarak kaleme almıştır. İnandığına tam inanmış ve sonuna kadar müdafaa etmiştir. Onun Hallâc Mansur’a Dâîr . Mesnevî’rıin Eski ve Yeni Muterizieri ([314]), Mesnevî’nin Yeni Muterizîne İkinci Cevap  adlı eserleri bu şekilde yazılmış eserlerdir.

Yazdığı makalelerde de İlmî tartışmalara girmiş ve keskin bir dille İslâm’ı muarızla­rına karşı savunmuştur.

Sebilü’r-Reşâd dergisinde “Galib Dede için Yapılacak İhtifâl Hakkında” adıyla ya­yınladığı makalesinde, Hüsnü Aşk’ı yazan Mevlevî Şeyhi Galib Dede Efendi’nin mezarı başında onu anmak için yapılacak toplantının İslâmî usullere göre yapılmayıp, batı tar­zında yapılmasını eleştirmiştir. Kendisinin daha önce konuyla ilgili yazdığı bir yazıya ([315]), Hak gazetesinde Şehabeddin Süleyman imzasıyla verilen cevapta Baykuş’a benzetil­mesi üzerine şu cevabı vermiştir:

“Son makâle yazıldı ‘bu şadâ-yı meş’ûm biraz sussa’ temennisi izhâr edildi. Çünkü bu müretteb ihtifâli yapamayacaklarını dediğim gibi – müslümân mahallesinde salyângoz satamayacaklarını anladılar. Kâşâne-i hülyaları yıkıldı. Sâha-i emelleri harâb u türâb oldu. Tabi’i benim nidâ-yı İkâzımı baykûş şadâsı telakki etdiler. Ne ziyânı var? Hazret-i Bilâl’in Ka’be üstünde okuduğu ezânı duymamak için kulak tıkayanlar da olmamış mı idi”

Mahfil dergisinde yayınladığı bir makalede ise; Dr. Cevdet Nasuhî Bey, isminde birinin Daru’l-Muallimîn’de  verdiği bir konferansta ileri sürdüğü, ruh, melek, ahiret, galibten haber vb. inançların bir ruhî hastalık sonucu oluşmuş inançlar olduğu şeklindeki görüşlere şiddetle cevap vermiştir ([316]).

İslâm Yolu dergisinde yayınladığı bazı makaleler de, o dönemde dine ve din bü­yüklerine karşı yapılan saldıralara karşı cevap olarak yazılmıştır. Bu makalelerden bazı­ları şunlardır:

Müslümanlık Kılıç Dini midir?

Müslümanlıkla Masonluk Uyuşabilir mi?([317])

Dinde İkrah Yokdur Din Aleyhdarlığında Vardır ([318])

Kur’an Tercümesi Olur, Lâkin Türkçe Kur’an Olmaz ([319])

Masonlukla Tekkeciliğin Hiçbir Münasebeti Yoktur ([320])

“Müslümanlıkta Reform Olur mu?” ([321])

“Müslümanlık Zehir mi Panzehir mi?” ([322])

“İslâmiyet Zevce Sayısını Artırdı mı Eksiltdi mi?” ([323])

“Mevlana’yı Zındıklıkla İtham Edene Bir Cevap” ([324]°)

“Koministliğe Karşı Koyacak Ancak Din-i İslâm’dır” ([325])

Tâhirü’l-Mevlevî, bu makalelerin isimlerinden de anlaşıldığı gibi; birçoğu bugün bile İslâm”a yapılan saldırıların esasını teşkil eden konularda kalemini İslâm’ın müdafası için kullanmıştır. Bu makalelerde kullandığı dil sade ve uslub olarak keskin bir ifadeye sahiptir.

Büyük Millet Meclisi’nde Kominizm’e ancak dinî hissiyatı takviye ile engel oluna­cağını söyleyen bir milletvekiline, bir başka milletvekilinin din ile, kominizme engel olunamayacağını söylemesi üzerine kaleme aldığı makalede şunları yazmıştır:

“Senelerden beri mekteplerde din tedrisatı men edilmeseydi ve bazılarınca din, umacı vehmedilip” din gibi bir zehirden şifa mı umuyorsunuz!” denilmeseydi, bugün za­bıtayı ve mahkemeleri meşgul eden, komünizm propagandacıları meydana çıkmazdı.

Hekimlikte kullanılan zehirli ilaçlar da vardır. Fakat onlar yolunda ve miktarında isti’mal edildikleri için şifa olurlar. Farzı mahal olarak din, zehir olsa bile hekim bir müdavi elinde şifa te’siri gösterir.”([326])

Makalelerinde dinî konuların yanısıra, edebî tartışmalara da giren Tâhirü’l- Mevlevî’nin özellikle Sadeddin Nüzhet Ergun’la olan tartışmaları ilginçtir. Bu tartışmalar; müellifin 1938 yılında basılan Bâki’ye Dâir adlı eserinde, Bâki’nin doğum yerinin Fatih civarındaki mahallelerden birisi olduğunu yazması üzerine; kitap daha basılmadan, Sa­deddin Nüzhet Ergun’un Türk Şâirleri adlı eserinde bu kitabı eleştirmesi ile başlamıştır. Bunun üzerine Tâhirü’l-Mevlevî, Bâki’ye Dâir adlı eserinin sonuna eklediği Mecburî Bir Kaç Söz ([327]) başlıklı bölümle cevap vermiştir.

Bu cevaba, Kurun gazetesinde karşılık veren i[328]) S. Nüzhet Ergun’a, müellif aynı gazetede yeniden karşılık vermiştir ([329]). Bu şekilde karşılıklı devam eden münakaşa, Şeyh Galib’in divanı ile ilgili Çığır ([330]) dergisinde müellifin yazdığı bir makaleye, adı geçen şahıs tarafından Varlık (22?) dergisinde cevabî makale yayınlanması üzerine iyice alevlenerek Bilgi Yurdu ([331]) adlı dergide karşılıklı cevaplarla sürüp gitmiştir.

Bu tartışmalarda da Tâhirü’l-Mevlevî, muhatabının kullandığı usluba uygun cevap­lar verirken, yer yer hicveden ve alay eden ifadelere yer vermiştir. Ancak hata ettiği yerler varsa hatalarını itirafla, muhatabına teşekkür etmeyi de ihmal etmemiştir ([332]l

Tâhirü’l-Mevlevî’nin yazılarında üzerinde hassasiyetle durduğu konulardan birisi de dil meselesidir. Cumhuriyet’in kurulmasıyla birlikte sosyal siyasal ve İçtimaî devrimler yapılmaya başlanmış, bu çerçevede dil konusu üzerinde de çalışmalar yapılması ve dil Devriminin gerçekleştirilebilmesi için 12 Temmuz 1932’de Türk Dili Tetkiki Cemiyeti ku­rularak, Türkçe’ye yabancı dillerden geçen kelimelere Türkçe karşılıklar bulunmaya ve dilde sadeleştirme çalışmalarına başlanmıştır. Bu Cemiyet, 24 Ağustos 1936 tarihinde toplanan III. Türk Dil Kurultayı’nda kabul edilen tüzük gereğince Türk Dil Kurumu adını almıştır ([333]).

Müellifimiz, Türk Dil Kurumu’nun dil konusundaki çalışmalarına, dili bozduğu ve nesiller arasında uçurum meydana getirdiği, dildeki edebî zevki yok ettiği gibi gerekçe­lerle karşı çıkmıştır. Bir okuyucusunun mektubuna verdiği şu cevap, onun anlayışını or­taya koyması bakımından önemlidir:

“Bir de, Mesnevî tercemesi güzel olmakla beraber, Osmanlıca yazıldığından maa­lesef gençler istifade edememektedirler1 diyorsunuz. Ben, üç batın İstanbullu’yum. Söy­lediğim ve yazdığım da halis İstanbul Türkçe’sidir. Babamdan, dedemden işittiğim ve altmış senedir söylediğim Türkçe’yi bırakayım da (Kurumca) mı söyleyeyim. Edebiyat ve Söz Sanatı Terimleri Sözlüğü’nde olduğu gibi (umumî mâlumat) yerine (genbilik); (tekrar)’a mukabil (geneleme); ne demek olduğunu anlamadığım “bir dizenin veya bir dönümün sonundan yarım adım kaldırmak” mânâsına olduğu iddia edilen (güdükleme)’yi mi kullanayım?                 Altmış senedir okudum yazdım ve okuduklarımdan edebî zevk aldım. Şimdi ruhumu telzîz eden o sözleri bırakıp da yenilerini öğrenip kullanmaya tahammülüm kalmadı. Takatim olsa da o gibi deyişleri kafama doldurmakta bir fayda göremiyorum.Binâenaleyh, ben ölünceye kadar bilip söylediğim gibi yazacağım. Zevk-i selime yabancı gelen uydurma kelimeleri kullanmayacağım” ([334])

O, Türk Dil Kurumu tarafından 1948 yılında yayınlanan Edebiyat ve Söz Sanatı Terimleri Sözlüğü’nü eleştirdiği bir makalesinde, Türk Dil Kurumu’nu, Türk dili için bir âfet olarak niteleyerek şunları yazmıştır:

“Türkçe için bir afet olan Dil Kurumu İlmî ve fennî ıstılahları kırıp döktüğü halde nasılsa edebiyata dokunmamıştı. Onu da öbürlerine benzetmek gayretiyle (Edebiyat Terimleri Sözlüğü) adlı bir kitap çıkarmış. Zevk-i edebîye fersah fersah uzak bulunan, öyle olmakla beraber tarifleri de doğru olmayan bu kitabı son derece bir gayret ve ta­hammül ile okudum. Okudum amma adeta bulantılar hissettim.

Türkün edebî zevkine uymaz bu terimler Onlarla nezih şiirimiz elbette geriler“ ([335])

Tâhirü’l-Mevlevî, dilimiz için oldukça zararlı gördüğü ve “Garibeler Mecmuası” ola­rak nitelendirdiği bu sözlüğü, sadece bir makaleyle eleştirmekle yetinmemiş, bu kitaptaki terimlerin yanlışlığını ortaya koymak ve doğrularını göstermek için bir eser de kaleme almıştır.

Edebiyat Sözlüğündeki Uydurma Tabirler ([336]) adını verdiği ve maalesef bastı- ramadığı bu eserinde, söz konusu sözlükte geçen terimlerden 150 tanesini ele alarak yanlışlıklarını göstererek, doğrularının neler olması gerektiğini ortaya koymuştur. Bu kitap, İslâm’ın Nuru dergisinde tefrika edilmeye başlanmışsa da, Tâhirü’l-Mevlevî’nin vefatı dolayısıyla iki sayı yayınlandıktan sonra yarım kalmıştır ([337]).

Dilimiz için oldukça önemli gördüğümüz bu eseri, yaşının ilerlediği bir dönemde, vefatından yaklaşık 1 yıl önce kaleme almış olması, müellifimizin idealistliğini ömrünün sonuna kada yitirmediğine ve dil konusuna ne kadar çok önem verdiğine bir delil teşkil edeceği kanaatindeyiz. Aynı zamanda, yazma olarak bulunan bu eserin yayınlanması­nın, eserin yazılış amacının tahakkukuna ve dilimize yapılmış bir hizmet olacağı düşün­cesini taşımaktayız.

Tâhirü’l-Mevlevî’nin adı geçen eserin önsüzünde; Türk Dil Kurumu’nun çıkardığı sözlükle ilgili söylediği şu sözler, adı geçen kurumun dil konusundaki sadeleştirme ça­lışmalarının muhtevasını güzel bir şekilde açıklamaktadır:

“Vaktiyle edebiyât ile biraz meşgûl olduğum için o eski merak şevkiyle Edebiyat ve Söz Sanatı Terimleri Sözlüğü’nü gözden geçirdim, içindeki ta’birlerin garib ve ta’riflerin çok eksik olduğunu esefle gördüm. Çince, Japonca, Sanskrıtçe ba’zı kelimeler alındığı halde, Arapça ve Acemce ta’birlerin değiştirilmesine lüzum görülmüş, garbî ba’zı ıstı­lahlar aynen kabul edilmiş.” ([338])

Dil konusundaki görüşlerini böylece aktarmaya çalıştığımız, Tâhirü’l-Mevlevî ile ilgili çalışmamızın bu bölümüne son verirken, onu yakından tanıyan dostlarından bazılarının, onun edebî yönünü değerlendiren bazı ifadelerini nakletmemizin faydalı olacağı kanaa­tindeyiz. İşte bu değerlendirmelerden bazıları:

“Tahir Olgun üstadımız, son zamanlarda gençleri imrendirecek bir kalem çevikli­ğiyle eserler veriyor. Bir yandan Mesnevî okutuyor, bir yandan Mesnevî’nin muarızlarını susturuyor, bir yandan da Germiyanlı Şeyhi ve Harnamesi gibi tetkik kitapları çıkarıyor.

Harnâme ve Şeyhî risalesi ise edebiyat âlemimize sunulmuş gerçekten yüksek bir irfan zekâtıdır. Onun yaprakları arasında yalnız meraklı gençlere değil, derin tetkik sa­hiplerine de bol gıda var. Hele üstadla, üniversitemizin değerli profesörü, Ali Nihat Tarlan’ın karşılıklı mektupları üstünde ne kadar durulsa azdır.” ([339])

“Tâhirü’l-Mevlevî’nin evi mecma-i üdeba idi. Eski talebesi de sohbetine devam ederdi. Aruz’a hakimdi. Dilerse sâde Türkçe ile ve milî vezin dedikleri parmak hesabıyla güzel şiirler yazardı Nükte gû, mükrim ye mültefit idi.” ([340])

” Tanıdığım ilim ve irfan erleri, edebiyat uluları arasında Üstad Tâhirü’l-Mevlevî Bey merhumun gönlümde müstesna bir yeri vardır” ([341])

ESERLERİ

Basılmış Eserleri:

1.           Mirât-ı Hz. Mevlânâ

2.           Dîvânçe-i Tâhir

3.           Nazım ve Eşkâli Nazım

4.           Edebiyat Lügati

5.           Teşebbüs-i Şahsî

6.           Şeyh Celâleddin Efendi Merhûm

7.           Cengiz ve Hülâgû Mezâlimi

8.           Şeyh Şâmilin Gazevâtı

9.           İslâm Medreseleri Talebelerine Târih Hülâsaları

10.        Şeyh Sa’dî’nin Bir Sergüzeşti

11.        Âmuzgâri Fârisî

12.        Destâviz Fârisî Hânân

13.        Efgan Emîri Abdurrahman Han

14.        Hindin Moğol Hükümdarları

15.        Hind İhtilâlî

16.        Şükûfe-i Bahâristan

17.        Hazret-i Peygamber ve Zamânı

18.        Hind Masalları

19.        Fuzûlîye Dâir

20.        Nev’î ve Sûriye Kasîdesi

21.        Bâkîye Dâir

22.        Müslümanlıkda İbâdet Târihi

23.        İslâm Askerine

24.        Manzum Bir Muhtıra

25.        Mesnevî’nin Eski ve Yeni Mu’terizleri

26.        Mesnevî’nin En Son Mu’terizine

27.        XII – XVI. Asır Şaîrlerinin Dîvanları Kataloğu

28.        Aylık (Mahfil) Mecmuası

29.        Târih-i İslâm Sahîfelerinden

Basılmamış Eserleri:

1.           Tefsîr-i Hüseynî Tercümesi (Nâtemam)

2.           Siyer-i Peygamberî (Bedr Gazâsına kadar yazılmıştır.)

3.           Târîh-i Enbiyâ

4.           Asr-i Saâdetde Müslümanlığın Medeniyyete Hizmetleri

5.           Şâir Giritli Ali İffet Merhum

6.           Kamerî Aylara Dâir Mâlûmat

7.           Büyüklerimizden Bâzı Zevât

8.           Tercümelerim

9.           Manzûm Bir Muhtıranın Zeyli

10.        Matbuat Âlemindeki Hayâtım

11.        Nedîmin Köşk Kasîdesi ve Şerhi

12.        Sünbüllüzâde Vehbinin (Tanâne) Kasîdesi ve Şerhi

13.        Ibni Kemâlin Yavuz Mersiyesi ve Şerhi

14.        Bursalı Gazâlî

15.        İki Mektup ve Sürûrî ile Gubâri

16.        Bâkînin Kâanûnî Mersiyesi ve Şerhi

17.        Bâkînin Sünbül Kasidesi ve Şerhi

18.        Yahya Bey’in Şehzâde Mustafa Mersiyesi ve Şerhi

19.        Nefi’nin (Hotin) Kasîdesi ve Şerhi

20.        Şerif Sabrinin Ebu Saîd Kasîdesi ve Şerhi

21.        Fuzûlinin Bağdad Kasîdesi ve Şerhi

22.        Fuzûlînin Şikâyetnâmesi ve Şerhi

23.        Kudemây-i Mevleviyye

24.        Veliyüddin Oğlu Ahmet Paşa Dîvânının Nesre Çevrilişi

25.        Dîvân-ı Tâhirülmevlevî (İkinci Dîvân)

26.        Dîvânçe-i Fârisî Tâhir

 

Kaynak: Zülfikar GÜNGÖR, Tâhirü’l-Mevlevî (Olgun) Hayatı, Eserleri ve Dinî Edebiyatla ilgili Şiirleri, 26097-Yüksek Lisans Tezi  T.C. Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İslâm Tarihi Ve Sanatları Bölümü Türk-İslâm Edebiyatı Anabilim Dalı,  , 1994, Ankara

 

 

ŞERH-İ MESNEVİ- TÂHİR OLGUN HAZRETLERİ


[1]            Mehmet Tâhir, Divançe-i Tâhir, İst. 1318.

[2]            Tâhirü’l-Mevlevî, Matbuat Âlemindeki Hayatım, s. 356.

[3]            Tahir Olgun, Nevi ve Sûriye Kasidesi, Aydınlık Basımevi İst. 1937.

[4]            Tahir Olgun, Germiyanlı Şeyhi ve Harnamesi, Yeşil Giresun Basımevi, Giresun 1949.

[5]            Tahir Olgun, Edebiyat Lügati, Aydınlık Basımevi, İst. 1355/1936.

[6]            Bu dönemde yazdığı yazma eserlerde ise müellifin Tâhirü’l-Mevlevî (Olgun) ismini kullandığını görmekteyiz. Örnek olarak şu yazma eserlerini gösterebiliriz: Tâhirü’l-Mevlevî Olgun; Hallâc-ı Mansur’a Dâir, Millet Ktp. Ali Emiri Şeriyye 1397, Tâhirü’l-Mevlevî Olgun; Şâir Anıtları, Millet Ktp. Ali Emiri Şeriyye 1398.

[7]            İstanbul Kütüphaneleri Tarih Coğrafya Yazmaları Katoloğu, MEB. İst. 1943. Biyografiye Dâir Diğer Eserler, cüz. 8, s. 715-717.

[8]            Tâhirü’l-Mevlevî ile İlgili Vesikalar II, F.S.T. 180/3 kayıtlı Maarif Vekaleti Memurlarına Mahsus Sicil Cüzdanı, s.6.

[9]            Tâhirü’l-Mevlevî ile İlgili Vesikalar I, F.S.T. 181/3, Matbuat ve İstihbarat Müdürlüğünce Verilen Mat­buata Mensubiyete dâir hüviyet kağıdı.

[10]          Tâhirü’i-Mevlevî ile İlgili Vesikalar II, F.S.T. 180/4‘de kayıtlı Kuleli Askeri Lisesi’nden alınma kimlik belgesi

[11]          Adı geçen vesikalar F.S.T. 180/5’de kayıtlı olan İstanbul Belediyesi’nden alınma 21.6.1951 tarihli müellifin ölüm kağıdı.

[12]          “Mevlevîlerde yaygın olarak kullanılan “Dede” tâbiri, şeyh namzeti olanlar için kullanılan bir ünvandır. (Bkz. M. Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü 1,410)

[13]          Destar-ı Şerif: Mevlevîlerin başlarına giydikleri sikke adı verilen başlığın üzerine sarılan sarık. (Bkz. M. Zeki Pakalın, a.g.e. I, s. 432.)

[14]          M. Zeki Pakalın, a.g.e. aynı yer.

[15]          Süleymaniye Ktp. F.S.T. 179’da kayıtlı Mesnevi İcazetnâmesi, vr. 3a

[16]          Tâhirü’l-Mevlevî (Olgun), Dinî Tarihî Edebî Makaleler, ‘Hayatım”, Süleymaniye Ktp. F.S.T. 170, s.1.

[17]          Divân-ı Tâhirü’l-Mevlevî, vr. 1b.

[18]          Hüseyin Vassaf, Sefine-i Evliya, (Yay. Haz. Dr. Mehmet Akkuş-Dr. Ali Yılmaz) Seha Neşriyat İst. 1990, 1,332.

[19]          Bkz. Fâik Reşid Unat, Hicri Tarihleri Miladî Tarihlere Çevirme Kılavuzu, Türk Tarih Kurumu Bası­mevi, Ank. 1988, s. 88-89.

[20]          Bkz. Fâik Reşid Unat, a.g.e. s. 122-123.

[21]          Tâhirü’l-Mevlevî, “Hayatım”, vr. 1a.

[22]          Hademe-i hassa, şahane: Padişah sarayında vazifeli bulunanlar (Ferit Develioğlu, Osmanlıca- Türkçe Ansiklopedik Lügat, s. 368)

[23]          Mehmet Süreyya, Sicill-i Osmanî, İstanbul 1317, III, 247.

[24]          Divân-ı Tâhirü’l-Mevlevî, vr. 1b.

[25]          Çünkü bu padişah 1839-1861 yılları arasında saltanatta kalmıştır.

[26]          Divân-ı Tâhirü’l-Mevlevî, vr. 1 b.

[27]          Tâhirü’l-Mevlevî, “Hayatım“, vr. 1b.

[28]          a.g.e.; vr. 119a

[29]          Tâhirü’l-Mevlevî, Matbuat Âlemindeki Hayatım, s.164.

[30]          Divân-ı Tâhirü’l-Mevlevî, vr. 7a.

[31]          M. Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, II, 139.

[32]          Divân-ı Tâhirü’l-Mevlevî, vr. 119a.

[33]          Hamuşan: Mevlevî tâbirlerindendir. “Uykuda olanlar” anlamına gelir. (M.Zeki Pakalın, a.g.e. I, 720)

[34]          Gülbank: Bektaşî ve Mevlevî tarikatlarında çeşitli vesilelerle uygulanan bir merasimdir. Aşura, hatim, seyahat, zifaf ve cenaze gülbankı gibi kısımları vardır (Bkz. M. Zeki Pakalın, a.g.e. I, 684-685)

[35]          Divân-ı Tâhirü’l-Mevlevî, vr. 1b-2a.

[36]          Bkz. Resim 1. Emine Emsal Hanım’ın Mezarı

[37]          a.g.e., vr. 1b, 131a

[38]          a.g.e. vr. 131a.

[39]          Atilla Şentürk, bu tarih düşürmenin, Beyanü’l-Hak, nr. 49 Safer 1328/15 Şubat 1325 tarihli nüshada yayınlandığını belirtmiş (Bkz. Dr. Atillâ Şentürk, Tâhirü’l-Mevlevî Hayatı ve Eserleri, s. 4,11 nolu dip­not). Bu bilgi yanlıştır. Yaptığımız araştırma da bu tarih düşürmenin Şentürk’ün verdiği sayıda yayınlanmadığını yukarıda bizim tarih ve sayısını verdiğimiz nüshada yayınlandığını tesbit ettik.

[40]          Tâhirü’l-Mevlevî, “Hayatım”, vr. 1a.

[41]          İhtisab: Eskiden, Lonca pazar esnafını kontrol eden kuruluş, belediye. İhtisab ağası (emini-nâzırı): Belediye reisi (İstanbul’da) (Bkz. D. Mehmet Doğan, Büyük Türkçe Sözlük, Üçüncü Baskı, Milsan a.ş. İst. 1986, s. 455).

[42]          Divân-ı Tâhirü’l-Mevlevî, vr. 1 b.

[43]          Tâhirü’l-Mevlevî, “Esad Dede Efendi Merhûm Hakkında”, Mahfil, S.4. Şevval 1341, s. 184.

[44]          Medrese, S.4. 4 Receb 1331-27 Mayıs 1329.

[45]          Oivân-ı Tâhirü’l-Mevlevî, vr. 131a.

[46]          Divân-ı Tâhirü’l-Mevlevî, vr. 131b-132a.

[47]          a.g.e.; vr. 131 b-132a.

[48]          Medrese, S.4. 4 Receb 1331-27 Mayıs 1329.

[49]          Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi’nde müellifin Kur’an’ı hıfzettiği (ezberlediği) yazmaktadır. Bkz. Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, Dergah Yayınları İst. 1990, VII, 118. Ancak biz müellifin hafız olduğuna dâir hiçbir yerde bir bilgi bulamadık.

[50]          Tâhir Olgun, ‘Pencere Önünde Tarihi Bir Gezinti II”,; Yücel S.18, Ağustos 1936, s.235.

[51]          Tâhirü’l-Mevlevî, a.g.m. aynı sayfa

[52]          Tâhirü’l-Mevlevî, “Hayatım” vr. 1a.

[53]          Tâhirü’l-Mevlevî “Esad Dede Merhum Hakkında”, Mahfil S. 36, Şevval 1341 s. 184.

[54]          Tâhirü’l-Mevlevî, a.g.m. aynı yer.

[55]          Filibeli Muhammed Rasim Efendi, özellikle kirâat ilminde şöhret bulmuş huzur dersleri muhatabı olmuş, ölünceye kadar Fatih Camii baş imamlığı yapmış bir âlimdir (Bkz. Ord. Prof. Ebu’l-ula Mardin, Huzur Dersleri, İst. 1966, II,III, s. 260-61, 930)

[56]          Tâhirü’l-Mevlevî, a.g.m., Mahfil S.41. Rebiülevvel 1342, s.90 ve Hüseyin Vassaf, a.g.e. C.l, 333.

[57]          Divân-ı Tâhirü’l-Mevlevî, vr, 8b.

[58]          Tahir Olgun, “Akifi Nasıl Tanıdım, Nasıl Görüştüm ve Nasıl Gördüm”, Bilgi Yurdu, Yıl 2, S.6, İkinci Kanun 1938, s.568.

[59]          Tahir Olgun, Şâir Nevî ve Suriye Kasidesi, s.46.

[60]          Tâhirü’l-Mevlevî’ye Ait Vesikalar II, Süleymaniye Ktp. F.S.T. 180/2

[61]          Aynı vesikalar F.S.T. 180/3

[62]          M. Zeki Pakalın, OsmanlI Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, i, 142.

[63]          Adı geçen vesikalar ve Tâhirü’l-Mevlevî, “Hayatım’1 vr. 1 a.

[64]          Araştırmamızın “5. Tahsili” bölümü

[65]          Tâhirü’l-Mevlevî, “Hayatım“ vr. 1a.

[66]          Tâhirü’l-Mevlevî, “Esad Dede Merhum Hakkında” Mahfil, S.46, Şaban 1342, s. 184.

[67]          Tâhirü’l-Mevlevî, Matbuat Âlemindeki Hayatım, s.20.

[68]          Padişahların Kadınları ve Kızları adlı bir çalışma yapan M. Çağatay Uluçay, bu eserinde Nazime Sultan’ın vefat tarihini 8 C. Ahir 1313 (26 Kasım 1895) olarak vermiş. (Bkz. M. Çağatay Uluçay; Padişahların Kadınları ve Kızları, Türk Tarih Kurumu, Ank. 1980, s. 165) Bize göre bu tarihin yanlış olması gerekir; çünkü Tâhlrü’l-Mevlevî, 1315-1319 (1899-1903) tarihleri arasında adı geçen Sultan’ın vekilharçlığını yapmıştır.

[69]          Malî 1334‘den itibaren ay ve gün Miladî tarihle eşitlenmiş ve malî yılbaşı Mart ayından Ocak ayına alınmıştır. (Bkz. Faik Reşit Unat; a.g.e., s. 140.) Bunun için bundan sonra vereceğimiz malî tarih­lerin miladî karşılıklarını sadece yıl olarak vereceğiz.

[70]          Tâhirü’l-Mevlevî, Matbuat Âlemindeki Hayatım, s. 61.

[71]          Tâhirü’l-Mevlevî, komisyonun lağvedilmesi sonucu 27.4.1336-7.6.1336 (1920) tarihleri arasında açıkta kalmıştır.

[72]          Teâli-i İslâm Cemiyeti: İskilipli Atıf Efendi tarafından 1919’da Cemiyet-i Müderrisin adı ile kurul­muş ve sonradan her müslümanın girebileceği ilmî ve dinî bir cemiyet haline getirilmiştir. Zamanın önde gelen ilim erbabı ve Tahirü’l-Mevlevî de bu cemiyetin üyesidir. (Bkz. Tâhirü’l-Mevlevî, Mat­buat Alemindeki Hayatım, s. 63-64)

[73]          Bkz. Tâhirü’l-Mevlevî, a.g.e., s.62,67-71.

[74]          Tâhirü’l-Mevlevî, a.g.e.; s.72.

[75]          Bkz. adı geçen vesikalar ve Tâhirü’l-Mevlevî; a.g.e. s.77-79.

[76]          Tâhirü’l-Mevlevî, a.g.e.; s.80.

[77]          Divân-ı Tâhirü’l-Mevlevî, vr. 8a-8b.

[78]          Burhan-ı Terakki; 1304 (1888)’de açılmış 1908’e kadar eğitim ve öğretime devam etmiş özel bir okuldur. (Bkz. Osman Ergin, Türkiye Maarif Tarihi, ili, 1020-1021)

[79]          Tâhirü’l-Mevlevî, Edebiyat Lügati; s.9; Divân-ı Tâhirü’l-Mevlevî; vr. 8b.

[80]          Mehmet Tâhir, Amuzgar-ı Parîsi, İst. 1324.

[81]          Mehmet Tâhir, Dest-Âviz-i Fâris-i Hânan, İst. 1325.

[82]          Daruşşafaka: Cemiyet-i Tedrisiye-i islâmiye adlı bir cemiyet tarafından 1289 (1873)’da açılan özel bir okuldur. Daha çok yetim ve kimsesiz çocukların alındığı başarılı bir eğitim yuvasıdır.

(Bkz. Osman Ergin, a.g.e., II, 487-497, III, 946-948) Darüşşafaka Lisesi aynı şartlarda, eğitimini halen sürdürmektedir.

[83]          Divân-ı Tâhirü’l-Mevlevî, vr. 8b.

[84]          Tâhirü’l-Mevlevî, Matbuat Âlemindeki Hayatım, s. 36-37.

[85]          Osman Ergin, a.g.e. C.l, s. 127.

[86]          Tâhirü’l-Mevlevî, Müslümanlığın Medeniyete Hizmetleri, Bahar Yayınları, İst. 1974,1. s.5.

[87]          Türk Ansiklopedisi, M.E. Basımevi, Ank. 1971, XIX, 126-127.

[88]          Tâhirü’l-Mevlevî, Matbuat Âlemindeki Hayatım, s. 48.

[89]          Musa Kâzım Efendi: 1275 (1859) Tortum doğumlu. Medreselerde müderrislik ve iki defa Şeyhü­lislâmlık yapmıştır. Sırat-ı Müstakim ve Sebilürreşad gibi dergilerde yazı yazmıştır, ittihat Terakki Cemiyeti ‘nin ilmi heyetinde bulunmuştur. (Bkz. Sadık Albayrak, Son Devir Osmanlı Uleması, İst. 1981, Milli Gazte yayını, IV, 157-158)

[90]          Tâhirü’l-Mevlevî, Müslümanlığın Medeniyete Hizmetleri, s. 5-6.

[91]          Tâhirü’l-Mevlevî; Müslümanlığın Medeniyete Hizmetleri, I, 7.

[92]          Ağah Sırrı Levend; Türk Dilinde Gelişme ve Sadeleşme Evreleri, Türk Dil Kurumu, Üçüncü Baskı, Ank. 1973, s. 387.

[93]          Tâhirü’l-Mevlevî; Matbuat Âlemindeki Hayatım, s. 52-53

[94]          Medresetü’l-Kuzat: 1270 (1854)’de Muallimhane-i Nüvvâb adıyla açılmış, 1302 (1884)’den sonra Mekteb-i Nüvvab; 1329 (1910)’dan sonra da Mekteb-i Kuzat olarak isimlendirilmiştir.

(Bkz. Osman Ergin; a.g.e. 1,157.)

[95]          Osman Ergin; a.g.e., V, 2125.

[96]          Tâhirü’I-Mevlevîye Ait Vesikalar II; F.S.T. 180/3

[97]          Tâhirü’l-Mevlevî, Matbuat Âlemindeki Hayatım, s. 156-159.

[98]          Tâhirü’l-Mevlevî, a.g.e. 159-160.

[99]          Tâhirü’i-Mevievîye Ait Vesikalar il, F.S.T. 180/3

[100]        Tâhirü’l-Mevlevî, a.g.e. s. 161.

[101]        Osman Ergin; a.g.e. V., 1872-1873.

[102]        Tâhirü’l-Mevlevî, a.g.e., s. 154-155.

[103]        Tahirü’l-Mevlevîye Ait Vesikalar I, F.S.T. 181/1

[104]        Tâhirü’l-Mevlevî, a.g.e. s. 156.

[105]        Tâhirü’l-Mevlevî, a.g.e. s. 163.

[106]        Bu belgeler şunlardır: 1 Medresetü’l-vaizin sabık müdürü Mirliva Davut Paşa tarafından yazılan, bir yakınının mezar taşına yazmak için bir tarih tanzimini isteyen bir yazı. 2. Nazime Sultan’ın Ve- kilharçlığı görevinden ayrılışını gösteren bir belge. 3. Teâli-i Islâm Cemiyeti’nden istifa ederken yazdığı istifa yazısının sureti (bkz. Tâhirü’l-Mevlevî, a.g.e. s.165-166)

[107]        (Bkz. Cumhuriyet Gazetesi, S.569, 8 Kanun-ı Evvel 1341, s.1.

[108]        Tâhirü’l-Mevlevî, Aksaray Polis Müdüriyetindeki sorguda şapka için şunları söylemiştir:

“Şapka hakkında ne dersiniz?

Bir tür baş kisvesidir, derim Fikrinizi açık söyleyiniz

Anlaşıldı efendim. Şapka için, bir tür baş kisvesidir, dedim. Hakikat de budur. Müslümanlık ise kisveden ibaret değildir. Asr-ı Saadetde müslim ile müşrik kisvesi bir idi. Kıyafet itibariyle müslim ile müşrik ayırt edilemezdi. Hem de o kadar ayırt edilemezdi ki, muharebelerde dost-düşman belli olsun diye, Aleyhisselatü vesselâm efendimiz, ashabına parola talim ederdi. Uhud muharebesinde telaşla parola unutulduğu için müslüman kılıcı ile vurulmuş müslüman şehitler vardı. Bu, tarihen sabittir. O vakit kisve farkı olmadığı da bunu müeyyeddir. Eğer bir fark olsaydı, arz ettiğim yanlışlık vukua gelmezdi.

Hulefa-i Raşidin devrinde böyle idi. Suriye futühatında bulunan ashab-ı kirâm, i’tinam ettikleri Rum libaslarını sırtlarına giymişlerdi.

Mezhep müctehidlerinden şapkaya dair rivayet yok. Sonradan gelen ulemâ, teşbih-i mahzurine bina-i mütalaa etmiş. Fakat şimdi bu mahzur kalmamış. Çünkü, şapka Türkiye’nin umumî serpuşu oldu. Binâen aleyh ben giydiğim vakit size benziyorum. Siz de giyince bana benziyorsunuz. O halde men teşebbehe bi müslimin fehûve müslim” (Bkz. Tâhirü’l-Mevlevî, a.g.e. s. 196.)

[109]        Çalışmamızda daha öncede geçtiği gibi İskilipli Atıf Efendi ve Tâhirü’l-Mevlevî bu beyannâmenin yayınlanmasını engellemişler ve müellif bunun üzerine memuriyetten azledilmiştir.

(Bkz. Çalışmamız 1 bölüm, dipnot 134.)

[110]        İstiklâl Mahkemesinden alınan beraat vesikası şöyledir:

“Hiyanet-i Vataniye’den mahkememize sevk edilen Tâhirü’l-Mevlevî Efendi’nin icrâ edilen muha­keme neticesinde beraatine karar verildiğini mübeyyin vesikadır. 4/2/1926” Tâhirü’l-Mevlevî, a.g.e. s. 326.

[111]        istiklal Mahkemesinde yargılanması ve öncesi tutukluluk dönemi geniş bir şekilde, yayınlanmış olan hatıratta anlatılmıştır. (Bkz. Tâhirü’l-Mevlevî, Matbuat Âlemindeki Hayatım, s. 163-326)

[112]        Tâhirü’l-Mevlevî, Edebiyat Lügati, s.8.

[113]        Hüseyin Vassaf, Sefine-i Evliya, 1,337.

[114]        Tâhirü’l-Mevlevî, Matbuat Âlemindeki Hayatım, s. 355-358.

[115]        Hüseyin Vassaf; a.g.e. 1,338.

[116]        Annesinin vefatı üzerine yazdığı “Garibseme” adlı şiirde, annesinin ayrılığı ile vatanında kendini yabancı hissettiğini şöyle dile getirmiştir:

Vasim imiş meğerse beni ömre aldatan Hoş gösteren cihanı, dile neşveler katan Şimdi ise yabancı durur sevdiğim vatan Sensiz vatanda ruh-ı revânım garibsedim”

Şiirin tamamı için bkz. Hüseyin Vassaf, Sefine-i Evliya C.I, 342.

[117]        Tâhirü’l-Mevlevîye Alt Vesikalar II, F.S.T. 180/9

[118]        Aynı vesikalar, F.S.T. 180/7

[119]        Hüseyin Vassaf, Sefine-i Evliya, I, 337.

[120]        Bu dergilerde yayınlanan makaleleri, çalışmamızın üçüncü bölümünde verilmiştir.

[121]        Divân-ı Tâhirü’l-Mevlevî, vr. 9a.

[122]        Tâhirü’l-Mevlevîye Ait Vesikalar II, F.S.T. 180/8.

[123]        Tâhirü’l-Mevlevî, Edebiyat Lügati, s. 9.

[124]        Tâhirü’l-Mevlevî, Matbuat Âlemindeki Hayatım, s. 20.

[125]        Bkz. Mehmed Tâhir, “Na’t-ı Şerif“, Mekteb, C.lll, S. 11, 26 Zi’lkade 1311/19 Mayıs 1310,

[126]        Bkz. Tâhirü’l-Mevlevî “Nef’iye Nazire”, Mekteb, C.IV, S.17, 30 Receb 1313/4 Kanun-ı Sani 1311, s. 257-258.

[127]        Tâhirü’l-Mevlevî, Matbuat Âlemindeki Hayatım, s. 21.

[128]        Bkz. Tâhirü’l-Mevlevî, a.g.e. s. 21 ve Tâhirü’l-Mevlevî, “Hayatım” vr. 1a-2a.

[129]        Divân-ı Tâhirü’l-Mevlevî, vr. 6a.

[130]        Tâhirü’l-Mevlevî, Mir’ât-i Hz. Mevlânâ, Cemal Efendi, Matbaası, İst. 1315/1899

[131]        Tâhirü’l-Mevlevî, Matbuat Âlemindeki Hayatım, s.21.

[132]        Dr. Metin Akar, bu eserin Sırrı Abdülbâkî Dede’ye değil Abdülbâkî Arif’e ait olduğunu ve Tahirü’l- Mevlevi’nin de sonradan bu hatasını anladığını söylüyor.

(Bkz. Dr. Metin Akar, Türk Edebiyatında Manzum Mirâcnâmeler, Kültür Bk.lığı Ankara 1987, s. 185.)

[133]        Tâhirü’l-Mevlevî, Matbuat Âlemindeki Hayatım, s.22.

[134]        BursalI Mehmet Tâhir, OsmanlI Müellifleri, II,70.

[135]        Tâhirü’l-Mevlevî, Matbuat Âlemindeki Hayatım, s.23.

İkdâm gazetesinde Resimli Gazete’nin çıkışı şu ilanla duyurulmuştur:

* Resimli Ğazetes Birkaç haftadan beri iljtiyâr-) tatil eden Resimli öazete’nin umur-ı idâre ve tahri- riyyesi ‘ahirân Tâhir Dede Efendi’ye intikâl etmiş olmağla bu günden ‘itibaren birinci nüshası neşr olunmuşdur.

F: 1 guruşdur.

Idâre-hânesi ve merkez-i tevzi’i Tâhir Dede Kütüphanesi’dir.”

(İkdâm nr. 908 12 Cumâdi’l-ahire 1317,14Teşrin-i Evvel-i Rûmi 1315, 26 Teşrin-i Evvel-i Efrenci 1899, s.4.)

[136]        Divân-ı Tâhirü’l-Mevlevî, vr. 6b.

[137]        Tâhirü’l-Mevlevî, “Hayatım“ vr. 2a. Ayrıca bkz. Tâhirü’l-Mevlevî, Matbuat Âlemindeki Hayatım, s.28 ve Divân-ı Tâhirü’l-Mevlevî, vr. 7a.

[138]        Tâhirü’l-Mevlevî, Matbuat Âlemindeki Hayatım, s.28-29.

Divân-ı Tâhirü’l-Mevlevî, vr. 7a.

[139]        Tâhirü’l-Mevlevî, Teşebbüs-i Şahsi, 1st. 1330.

[140]        Tâhirü’l-Mevlevî,, a.g.e., s.35-36.

[141]        Haftalık olarak yayınlanan bu mizah dergisinin 9 sayısı 25 Receb 1327 – 29 Temmuz 1325 (12 Ağustos 1909 tarihinde yayınlanmıştır.

[142]        Bkz. Nekregu ile Pişekar, nr.1,13 Cemaziye’l-evvel 1327-14 Mayıs 1325 (27 Mayıs 1909), s.2-3.

[143]        Tâhirü’l-Mevlevî, Matbuat Âlemindeki Hayatım, s.36-38.

[144]        Tâhirü’l-Mevlevî,; a.g.e., s.38-39.

[145]        Tâhirü’l-Mevlevî,; a.g.e., s.46-55.

[146]        Tâhirü’l-Mevlevî, a.g.e., s.355-358.

[147]        Aylık olarak yayınlanan Yücel dergisinin sahibi Muhtar Fehmi olup ilk sayısı Mart 1935’de yayın­lanmıştır. Tâhirü’l-Mevlevî’nin bu dergide yayınlanan makalelerinin listesi çalışmamızın üçüncü bölümünde verilecektir.

[148]        Bilgi Yurdu mecmuasının ilk sayısı Birinci Teşrin 1936’da yayınlanmıştır. Aylık olarak dört yıl sü­reyle yayınlanan makaleleri de çalışmamızın üçüncü bölümünde verilecektir.

[149]        İmtiyaz sahihliğini Hıfzı Oğuz’un yaptığı AYLIK Gençlik Fikir ve Sanat Mecmuası olarak yayınlanan Çığır’ın ilk sayısı ikinci Kanun 1933’de çıkmıştır. Tâhirü’l-Mevlevî’nin bu dergide yayınlanan maka­lelerini de çalışmamızın üçüncü bölümünde belirteceğiz.

[150]        İslâm Yolu mecmuası; 7 Ekim 1948-14 Eylül 1951 tarihleri arasında 73+7 sayı yayınlanmış ve sahihliğini Esad Ekicigil yapmıştır. Tâhirü’l-Mevlevî’nin bu mecmuada çok sayıda makalesi yayın­lanmıştır. Bunların listesi çalışmamızın üçüncü bölümünde yeralacaktır.

[151]        İslâmın Nuru; ilk sayısı 20 Nisan 1951’de yayınlanmış aylık bir dergidir. Burada yayınlanan ma­kaleleri de çalışmamızın üçüncü bölümünde liste halinde verilecektir.

[152]        Bkz. İslâm Yolu, S.3, 24 Receb 1370/1 Mayıs 1951, s. 13.

[153]        ”Elli Yıllık Muhabirler Jübilesi “İslâm Yolu, S.2,11 Zilhicce 1367/14 Ekim 1948, s.4.

[154]        Tâhirü’l-Mevlevî, Şâir Alîf İffet; Millet Ktp. Tarih 1246, s.46.

[155]        Tâhirü’l-Mevlevî, a.g.e., s.46-49.

[156]        İlan şöyledir:

“Teşekkür

Müzmin bir ülsere inzimâm eden grip tesiriyle onbeşgün kadar yattım. Bu müddet zarfında lütfen evime kadar gelip nezaket ve hazakatiyle beni tedavi eden muhterem Doktor Bayan Müfide Küley’e minnet ve şükranlarımı takdim ederim. Tâhir Olgun”

(Bkz. İslâm Yolu, S.20,18.R. Ahir 1368/17 Şubat 1949, s.4)

[157]        Tâhirü’i-Mevlevîye Ait Vesikalar II, F.S.T. 180/5, İstanbul Belediyesi’nden alınan Cenaze Kağıdı. Dr. Atilla Şentürk, müellifin vefat tarihini 21 Haziran 1951/16 Ramazan 1370 Cuma akşamı olarak vermiştir. (Bkz. Dr. Atilla Şentürk, Tâhirü’l-Mevlevî, Hayatı ve Eserleri, s.58). Bu bilgi yanlıştır. Çünkü Şentürk’ün de kaynak olarak gösterdiği bütün yazılardan müellifin 20 Haziran 1951’de öl­düğü anlaşılmaktadır. Mesela 22 Haziran 1951 tarihli Yeni Sabah gazetesinde yer alan Ulunay imzalı yazıda “Tâhirü’l-Mevlevî, hoca evvelki gün vefat etti ve dün defnedildi” denilmektedir ki, bundan açıkça 20 Haziran 1951’de vefat edip 21 Haziran 1951’de toprağa verildiği anlaşılmaktadır. Ayrıca Atilla Şentürk’ün görmediğini zannettiğimiz şu yazılarda da; vefat tarihi 20 Haziran 1951/15 Ramazan 1370 çarşamba olarak belirtilmektedir:

Esat Ekicigil, “Büyük Ziyâl: Başmuharririmiz Tâhir Olgun Rahmet-i Rahmana Kavuştu” , İslâm Yolu, S.5,1 Temmuz 1951/29 Ramazan 1370, s.1.

Ahmet Sa’di; “Vefatının Yıl Dönümü Münasebetiyle Mesnevî Şârihi Tâhirü’l-Mevlevî’nin Hayatı ve Eserleri”, İslâmın Nuru, C.ll, S.15,1 Temmuz 1952, 37-42.

[158]        Bkz. Ulunay, “Takvimden Bir Yaprak, Tâhirü’l-Mevlevî,”, Yeni Sabah, nr. 5085, 22 Haziran 1951, s.1.

Hakkı Süba Gezgin, “Tâhirü’l-Mevlevî,”, Vakit, nr 12114-1362, 23 Haziran 1951, s.1.

Ercümend E. Talu, “Merhum Tahir Olgun”, Son Posta nr. 5637-1876, 22 Haziran 1951, s.2.

[159]        Ercümend E. Talu, a.g.m., aynı yer.

[160]        Ercümend E. Talu; a.g.m., aynı yer.

[161]        Maalesef bugün müellifin mezarı tam olarak belli değildir. Yenikapı Mevlevihanesi Hamuşan me­zarlığına gittiğimizde annesinin mezarının resmini çekebildik, ancak kendi mezarının taşı olmadığı için mezarın tamamen kaybolduğunu üzülerek müşahede ettik. Bu mezarlığın bir çöplüğe dönmüşcesine harap hali; kültürümüze ve medeniyetimize yeterince sahip çıkamadığımızın bariz ör­neklerinden biridir. (1994 Yılında)

[162]        Mahir İz, Yılların İzi, s. 234.

[163]        İslâm’ın Nuru, S.15,1 Temmuz 1952, C.ll, s.42.

[164]        Mevlâna Celâleddin-i Rûmi, H. 604 Rebiü’l-Evvel’inde, Horasan’ın Belh şehrinde dünyaya gelmiş ve 68 aşında iken H.672’de Konya’da vefat etmiştir. Kendisine Rûmî denilmesi, o zamanlar Diyar-ı Rûm tabir edilen Anadolu’da yerleşmiş olmasındandır. Babası Sultanu’l-Ulemâ diye anılan Muhammed Bahâüddin Veled’dir. Hz. Ebubekir (radiyallâhü anh) soyundan gelen Mevlana, ilk tahsilini babasından almış, babasının halifesi Seyyid Burhaneddin-i Muhakkık-ı Tirmizî’den sülük görmüş ve hilâfet almıştır. Daha sonra hayatında büyük etkisi olan Şems-i Tebrizî ile görüşmüştür. En önemli eseri; 6 cilt olan Mes- nevî’dir Yirmi beşbinden fazla beyti ihtiva eden bu eser, Hüsamüddin Çelebi’nin talebiyle yazıldığı için Hüsâminâme adıyla da anılmıştır. (Bkz. Tâhirü’l-Mevlevî, Şerh-i Mesnevî, I, 19-20). Mevlana’nın Mesnevî’nin dışında Dîvan-ı Kebir, Fihî Mâ’Fih ve Meclis-i Seb’a gibi eserleri de vardır. Mevlana’nın fikirlerinin yaşamasında oğlu Sultan Veled’in büyük emeği geçmiştir. Mevlevîliği kuran, teşkilatlandıran ve Mevlevî ayinlerini tesbit eden Sultan Veled olmuştur. Yani Mevlevîlik tarikat olarak Mevlana’dan sonra teşekkül etmiştir. (Bkz. İbrahim Agah Çubukçu, Islâm Düşünürleri, Ank.Üniv. ilahiyat Fak. Yayını, İkinci Baskı, Ank.1983, s.102)

[165]        Tahir Olgun, Mesnevî’nin Yeni Muterizine İkinci Cevap, İst. 1947, s.14

[166]        Tâhirü’l-Mevlevî, Şerh-i Mesnevî, İst. 1971,1,111

[167]        Tahir Olgun, Mesnevî’nin Eski ve Yeni Mu’terizieri, s.11

[168]        Rifâî: Ahmed b. Ali el-Mekkî b. Yahyâ er-Rifâî (512-578/1118-1182)’nin kurucusu sayıldığı tarikat. Bkz. Selçuk Eraydın, Tasavvuf ve Tarikatlar, Marifet Yay. İst. 1990, s.529

[169]        Kâdirî: Abdülkadir Gîiânî (471 -472-561 -562/1077-1078-1166-1167)’nin kurucusu sayıldığı tarikat. Bkz. Selçuk Eraydın, a.g.e., s.517-520

[170]        Divân-ı Tâhirü’l-Mevlevî, vr. 3a’da 1 nolu dipnot

[171]        Osman Salahuddin Dede Efendi, Tâhirü’I-Mevlevînin Şeyhi Mehmet Celâlüddin Efendi’nin babasıdır, H.1886’da vefat etmiştir. (Bkz. Mehmet Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Söz­lüğü, II, 490

[172]        Tâhirü’l-Mevlevî, “Es’ad Dede Efendi Merhum Hakkında”, Mahfil, S.36, Şevvâl 1341, s.184.

[173]        Tâhirü’l-Mevlevî; a.g.m., Mahfil, S.39, Muharrem 1342, s.49-50.

[174]        Tâhirü’l-Mevlevî, kâri-i Mesnevîliği şöyle tarif etmiştir:

“Kâri-i MeşnevîTık tarilj-ı Mevlevîyye’de bir vazifedir. Eskiden Meşnevî-hân olanlar – Şeyh Ismâil An- karavî Hazretlerinin Şerh-Î Meşnevî’de beyânı vechiyle – hâfız-ı Mesnevî olduklarından tahrîr eşnâsında ellerinde k’ıtab bulundurmazlar imiş. Yanılmaları ihtimâline binâen yanlarında bir kâri1 bu­lunur, şâyed meşnevî-hân bir beyitde tereddüd ederse kân* elindeki kitab vâsıtasıyla o tereddüdü izâle edermiş. Hatta ba’zı Mevlevî-hânelerde yanyana iki kürsü olmasının sebebi bu imiş” (Bkz. Tâhirü’l-Mevlevî; a.g.m.; Mahfil, S.41, Rebiü’l-evvel 1342, s.89

[175]        Tâhirü’l-Mevlevî, a.g.m.; Mahfil, S.41, Rebiü’l-Evvel 1342, s.89

[176]        Tâhirü’I-Mevlevî, a.g.m.; Mahfil, S.45, Receb 1342, s.164

[177]        Tâhirü’I-Mevlevî, “Esad Dede Merhum Hakkında”, Mahfil, S.45, Receb 1342, s.165

[178]        Tâhirü’I-Mevlevî, a.g.m., aynı yer

[179]        Tâhirü’I-Mevlevî, a.g.m., Mahfil, S.46, Şaban 1342, s.183

[180]        Tâhirü’I-Mevlevî, a.g.m., aynı yer ve Divân-ı Tâhirü’I-Mevlevî, vr.2b

[181]        Tahir Olgun, Mesnevî’nin Yeni Mu’tarızına İkinci Cevap, s.14

[182]        Tahir Olgun, a.g.e.; aynı yer

[183]        Divân-ı Tâhirü’l-Mevievî: vr.3a

[184]        Kaside-i Bür’e: Arpa şairlerinden el-Busîrî Şerefü’ddin Muhammed b. Saîd (Ö.696/1296) tarafından Peygamberimize medhiye olarak yazılan meşhur bir kasidedir. el-Busîrî, bu kasideyi bir yanı felçli iken yazmış ve rüyasında Peygamber Efendimizin sırtındaki hırkayı çıkarıp kendi omuzuna attığını görmüş ve uyandığında hastalığının geçtiğini görmüştür. Bunun üzerine, Arapça’da hastalıktan iyiliğe yüz tutma anlamına, bu kasideye, kaside-i bür’e denilmiştir. (Bkz. Agah Sırrı Levend, “Dini Edebiyatımızın Başlıca Ürünleri”, Türk Dili Araştırmaları Yıllığı Belleten 1972, Türk Dii Kurumu Yayını, Ank. 1989, s.64 )

[185]        Tâhirü’l-Mevievî, a.g.m., Mahfil, S.46 Şaban, 1342, s.184

[186]        Divân-ı Tâhirü’l-Mevlevî, vr.3a

[187]        Hüseyin Vassaf, Seflne-i Evliya, 1,335

[188]        “Sema çıkartmak: Mevlevî tabirierindendir. Sema’ denilen dönmeyi öğrenme yerinde kullanılan bir tabirdir. Sema çıkartacak cân ile ya bizzat ‘Semazen başı meşgul olur, yahut semazen dedelerden birinin nezaretine tevdi ederdi. Sema’a meşk tahtası denilen ve ortasında bir çivi bulunan dört köşe bir tahta üzerinde başlanırdı.“ Bkz. Mehmet Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, III, s.166

[189]        “Semazen: Mevlevî tabirierindendir. Sema eden derviş’yerinde kullanılırdı…” Bkz. Mehmet Zeki Pakalın, a.g.e., III, s.171

[190]        Sadettin Nüzhet Ergun, son devrin en meşhur semâzenlerinin adını sayarken, Tâhirü’i-Mevlevî’yi de bunlar arasında göstermiştir. (Bkz. Sadeddin Nüzhet Ergun: Türk Musikisi Antolojisi, Rıza Koşkun Matbaası, İst. 1943, II, 672)

[191]        Tâhirü’l-Mevlevî’ye Ait Vesikalar II, F.S.T. 180/3

[192]        Divân-ı Tâhirü’l-Mevlevî, vr.3a

[193]        Sefine-i Evliyâ’da çileye başlangıç tarihi 12 Şaban 1313 olarak verilmiştir. (Bkz. Hüseyin Vassaf; Sefine-i Evliyâ, I, 333)

[194]        Bu kitab Hind Meşayihinden Şah Abdurrahman’ın eseridir. (Bkz. Divân-ı Tâhirü’l-Mevlevî, vr.3b)

[195]        Tâhirü’i-Mevlevî’nin basılmış ilk kitabıdır. Mir’ât-ı Hazret-i Meviâna adıyla basılmıştır. (Bkz. çalışma­mızın üçüncü bölümü)

[196]        Divân-ı Tâhirü’l-Mevlevî, vr. 2b-4a ve Hüseyin Vassaf; Sefine-i Evliya, I, 335.

[197]        Divân-ı Tâhirü’l-Mevlevî, vr.4a

[198]        Mevlevî Şeyhi Remzi Dede Efendi’nin Ta’birat-ı Mevieviyye adlı yazma eserinden alıntıyla M. Zeki Pakalın Mevlevî çilesiyle ilgili şu bilgiyi aktarmıştır: “Çile; tarikatın usul ve âdabına göre mürşit tara­fından tayin olunurdu. Mevlevî tarikatında çile mutfakta geçirilirdi. Müddeti 1001 gündü. Diğer tari­katlarda sâlikin istidadına göre isim telkin edildiği gibi, Mevlevîlikte cânın tahammülüne göre hizmet verilir, onun hizmeti kendisinin virdi sayılırdı. Çünkü çileden maksat ancak rıza tahsiliydi“ (Bkz. M. Zeki Pakalın, OsmanlI Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, I, 372)

[199]        Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlana’dan Sonra Mevlevîlik, İst. 1953, s.394.

[200]        Divân-ı Tâhîrü’l-Mevlevî, vr.130a

[201]        Divân-ı Tâhirü’l-Mevlevi, vr.4b ve Hüseyin Vassaf, Sefine-i Evliyâ; i,335

[202]        Mehmet Tahir; Divânçe-i Tahir, s.101 ve Hüseyin Vassaf, a.g.e., I, 335

[203]        Divân-ı Tâhirü’l-Mevlevî, vr. 6b

[204]        a.g.e., vr.4a

[205]        Bkz. Tâhirü’l-Mevlevî,Şeyh Celâleddin Efendi Merhum, s.6

[206]        Divân-ı Tâhirü’l-Mevlevî, vr.7b

[207]        Tâhirü’l-Mevlevî, Şeyh Celâleddin Efendi Merhum, s.29

[208]        Destar-ı Şerif: Mevlevîlerin başlarına giydikleri sikke adı verilen başlığın üzerine sarılan sarık (Bkz. M Zeki Pakalın, a.g.e,; I, 432.)

[209]        Tâhirü’i-Mevlevî, a.g.e.; s.138-139

[210]        Bkz. Tâhirü’i-Mevlevî, a.g.e.; s. 140

[211]        Bkz. Tâhirü’i-Mevlevî, a.g.e.; s.155

[212]        Tâhirü’l-Mevlevî’ye Ait Vesikalar I, F.S.T. 181/5

[213]        Bkz. Mustafa Kara: Din Hayat Sanat Açısından Tekkeler ve Zaviyeler, Dergah Yayınları, III. Baskı, İst. 1990, s.436-437

[214]        Divân-ı Tâhirü’l-Mevlevî, vr.2a

[215]        Tâhirü’l-Mevlevî, Şerhi Mesnevî, 1,15

[216]        Bkz. Tâhirü’l-Mevlevî’ye Ait Vesikalar II, F.S.T. 180/19

[217]        Adıgeçen vesikalar, F.S.T. 180/18

[218]        Adı geçen vesikalar, F.S.T. 180/11

[219]        Bkz. Tâhirü’l-Mevlevî, a.g.e., s.139

[220]        Tâhirü’l-Mevlevî; a.g.e., VI,157

[221]        Tâhirü’l-Mevlevî; a.g.e., V, 1405

[222]        Tâhirü’l-Mevlevî, a.g.e., VI, 34-35

[223]        Tâhirü’l-Mevlevî, a.g.e., III, 651-652

[224]        Mehmet Ziya, Yenikapı Mevlevî-hanesi, Daru’lhilafetî’l-Aliyye, İst. 1329, s.201 ve ibnü’l-Emin Mah­mud Kemal İnal, Son Asır Türk Şairleri, III, 1833

[225]        Mehmet Ziya; a.g.e., s.201-202

[226]        Tâhirü’l-Mevlevî, “Merhum Esad Dede Hakkında”, Mahfil, S.41, Rebiü’l-evvel 1342, s.90

[227]        Karşılaşmak anlamına gelen mukabele kelimesi, bütün tarikatlarda ve bilhassa Mevlevîlerde, tarikat âyinini icra etmek yerinde kullanılan bir tabirdir. Mübarek gün ve gecelerde yapılan mukabele, Yeni- kapı Mevlevî-hanesi’nde Pazartesi ve Perşembe günleri icra edilirdi. (Bkz. Abdüibakî Gölpınarlı, Meviânâ’dan Sonra Mevlevîlik, s.370-371)

[228]        Tâhirü’l-Mevlevî, Şeyh Ceiâleddin Efendi; s.4-5

[229]        Bkz. Mehmet Ziya ; a.g.e. s.207

[230]        Bkz. Mehmet Ziya; a.g.e., s.235 ve ibnü’i-Emin Mahmud Kemal İnal, a.g.e., 111,1833

[231]        Tâhirü’l-Mevlevî; a.g.e., s.32, Mehmet Ziya, a.g.e.; s.232

[232]        Tâhirü’l-Mevlevî, 22 yıl şeyhlik yaptığını belirtmektedir (Bkz. Tâhirü’l-Mevlevî, a.g.e., s.17) Kanaa­timizce bu iki rakam da doğrudur. Çünkü Mehmet Ziya yıl hesabını milâdi takvime; Tâhirü’l-Mevlevî ise hicrî takvime göre vermiştir.

[233]        Mehmet Ziya, a.g.e., s.248

Tâhirü’l-Mevlevî, şeyhinin vefat tarihini 18 Mayıs 1323 olarak vermiştir (Bkz. Tâhirü’l-Mevlevî; a.g.e., s.11) Kanaatimizce 1323 tarihi matbuat hatası sonucu çıkmıştır. Çünkü Şeyhinin vefatına düşürdüğü tarihlerde, H.1326 tarihini zikretmiştir (Bkz. Tâhirü’l-Mevlevî, a.g.e., s.29) Halbuki 18 Mayıs 1323, hicri tarihle 1326 değil, 1325’e tekabül etmektedir. Gün olarak belirtilen 1 günlük farklılık ise Mehmet Ziya’nın Cumartesi gününün tarihini; Tâhirü’l-Mevlevî’nin ise vefat gece yarı­sından sonra olduğu için Pazar gününün tarihini vermesi sebebiyledir.

[234]        Bkz. Tâhirü’l-Mevlevî, a.g.e., s.16-17 ve Mehmet Ziya, a.g.e. s.253-254

[235]        Tâhirü’l-Mevlevî, a.g.e., s.18

[236]        Tâhirü’l-Mevlevî; a.g.e., s.29

[237]        Bkz. Tahir Olgun, Mesnevinin Yeni Muterizine İkinci Cevap, s.14

[238]        Bkz. Tâhirü’l-Mevlevî, Şerh-i Mesnevî, I, 79

[239]        Bkz. Tâhirü’l-Mevlevî, a.g.e., İli, 785

[240]        Bakara Il/269

[241]        Bkz. Tâhirü’l-Mevlevî, a.g.e., VI,75

[242]        Bkz. Tâhirü’l-Mevlevî, a.g.e., III,785

[243]        Bkz. Tâhirü’l-Mevlevî, a.g.e., IX,369

[244]        Tâhirü’l-Mevlevî, a.ge., IV, 1294

[245]        Bkz. Tâhirü’l-Mevlevî, a.g.e., XIV, 254

[246]        Tâhirü’l-Mevlevî,a.g.e., V, 1490

[247]        Tâhirü’l-Mevlevî, a.g.e., IV,1196

[248]        Tâhirü’l-Mevlevî, a.g.e., 11,516

[249]        Tâhirü’i-Mevlevî; a.g.e.,VII,716

[250]        Tâhirü’l-Mevlevî, a.g.e., I, 225-226

[251]        Bkz. Tâhirü’l-Mevlevî, a.g.e.; VI,262

[252]        Bkz. Tâhirü’l-Mevlevî, a.g.e.; XI,893

[253]        Fecr LXXXIX/27-30

[254]        Tâhirü’l-Mevlevî, Şerh-i Mesnevî, II, 359-360

[255]        Tâhirü’l-Mevlevî, a.g.e., VII, 387

[256]        Tâhirü’l-Mevlevî, a.g.e. VI,14

[257]        Tâhirü’l-Mevlevî, a.g.e. 11,373-374

[258]        Bkz. Tâhirü’l-Mevlevî, a.g.e. II, 685

[259]        Bkz. Ferit Develioğlu, OsmanlIca Türkçe Ansiklopedik Lügat, s.1428

[260]        Bkz. D. Mehmet Doğan, Büyük Türkçe Sözlük, İlim ve Sanat Dergisi Yayını, Üçüncü baskı Milsan A.Ş. İst. 1986, s.1071

[261]        Tâhirü’l-Mevlevî; a.g.e., I, 88-89

[262]        Tâhirü’l-Mevlevî; a.g.e., XIII, 644-645

[263]        Ru’yetu’llâh konusundaki tartışmalar için bkz. Talat Koçyiğit, Kelâmcılarla Hadisciler Arasındaki Münakaşalar, Türkiye Diyanet Vakfı Yayını, Ank. 1984, s.172-184

[264]        Araf VİI/143

[265]        Tâhirü’l-Mevlevî, a.g.e., XIV, 123

[266]        Muhyiddin İbn-i Arabî; 1165 yılında Endülüs’ün Mürsiye şehrinde doğmuş, 1240 yılında ise Şam’da vefat etmiştir. Beşyüzden fazla eser yazdığı rivâyet edilen İbn-i Arabî, tasavvuf erbabı arasında Şeyh-i Ekber olarak anılmıştır. (Bkz. İbrahim Agah Çubukçu, İslâm Düşünürleri, Ank. Üniv. İlahiyat Fak. Yayını İkinci Bask. Ank. 1983, s.84-94)

[267]        İmam-ı Rabbani: Asıl adı Ahmet Faruk es-Serhendî’dir. 1564 yılında Serhend’de dünyaya gelmiş 1624’de vefat etmiştir. En önemli eseri Mektûbat’tır. Hindistan’da Islâm’ın yayılmasında büyük et­kisi olmuştur. (Bkz. Muhammed Abdülhak Ensâri, Şeriat ve Tasavvuf (Çev. Yusuf Yazar), Rehber Yayıncılık 1. Bsk. Ank. 1991, s.19-46)

[268]        imam-ı Rabbanî’nin bu eleştirileri için bkz. Muhammed Abdülhak Ensâri, a.g.e., s.151-162

[269]        “Panteizm: Kelime iik defa 18. asırda İrlandalI J. Toiand tarafında kullanılmış olup, Allah ile âlemi bir ve aynı, O’nu âlemin yegâne cevheri sayan felsefî mesleklere verilen isim. Panteizm’e göre madde ve ruh müstakil varlığa sahip olmayıp bütün varlıkların tek sebebi olan üstün bir cevherin sıfatları ve görünüşleridir. Bu yüksek prensip şuur ve hürriyete sahip değildir. O zaruri varlıktır, onun zaruri olduğunu bilmesi hürriyetidir. Bu sebeble, o yüce prensip ve cevher gayri şahsidir.Buna göre Allah’ın âlemden ayrı ve müstakil bir şahsiyeti yoktur. O bir kanundur, bir kuvvettir… Süleyman Hayri Bolay, Felsefi Terimler Sözlüğü, Akçağ Yay. 5. Bsk., Ank.1990, s.201.

[270]        Bkz. Tahir Olgun, Mesnevî’nin Yeni Mu’terizine İkinci Cevap, s.9

[271]        Bkz. Tâhirü’l-Mevlevî, Şerh-i Mesnevî, II,378

[272]        Tâhirü’l-Mevlevî, a.g.e., III, 863-864

[273]        Tâhirü’I-MevIevî, a.g.e., VI, 181

[274]        İmam-ı Kuşeyrî: Zeynü’l-islâm ünvaniyle meşhur olup, 986’da Nişabur yakınında Üstüvan kasa­basında dünyaya gelmiş ve 1072’de vefat etmiştir. Risale-i Kuşeyri isimli eseri çok meşhurdur (Bkz. Abdülkerim Kuşeyrî, Kuşeyri Risalesi, Haz. Süleyman Uludağ, Dergah Yayınları, ikinci Bsk. İst. 1981, s.11-16)

[275]        Bkz. Tâhirü’I-MevIevî, a.g.e., VI, 181

[276]        Tâhirü’l-Mevlevî, a.g.e., III, 7903

[277]        Mahir İz, Yılların İzi, s.234

[278]        Tâhirü’l-Mevlevî, a.g.e., “Tebrik ve Teşekkür” başlıklı Ali Nihad Tarlan’ın yazısı, l,4

[279]        Ahmed Sa’di, “Mesnevî Şarihi Tâhirü’l-Mevlevî’nin Hayatı ve Eserleri” İslâm’ın Nuru, C.ll, S.15, 1 Temmuz, 1952, s.41

[280]        İslâm Yolu, S.2, 22 C.Ahir 1370-1 Nisan 1951, s.14

[281]        Agah Sırrı Levend, Türk Edebiyatı Tarihi (Giriş), s.222

[282]        Tâhirü’l-Mevlevî, a.g.m.; Mahfil, S.37, Zilkade 1341 s.13

[283]        Tâhirü’l-Mevlevî, a.g.m.; Mahfil, S.39, Muharrem 1342, s.49-50

[284]        Mehmet Tahlr, Divânçe-i Tahir, s.3

[285]        Tâhirü’l-Mevlevî, Matbuat Âlemindeki Hayatım, s.19-20

[286]        Mekteb, 26 Zilkade 1311/19 Mayıs 1310, nr.11

[287]        Mekteb, 30 Receb 1313/4 Kanurı-ı Sâni 1311, nr. 17, s.207

[288]        a.g.e., vr.12a

[289]        Divân-ı Tâhirü’l-Mevlevî (2), vr.1a

[290]        Tahir Olgun, “Âkif’i Nasıl Tanıdım, Nasıl Görüştüm Nasıl Gördüm?, “Bilgi Yurdu Yıl 2, S.6, İkinci Kanun 1938, s.567

[291]        Tahir Olgun, a.g.m., s.569

[292]        Divân-ı Tâhirü’l-Mevlevî (1), vr.8b

[293]        Divân-ı Tâhirü’l-Mevlevî (1), vr.12a

[294]        Tahir Olgun, a.g.m., s.569

[295]        (             VjJİ)” Dünya mü’minin zindanı, kâfirin ise cehennemidir”, Müslim, Sahih, Zühd, 1, Tirmizî, Sünen, Zühd, 16.

[296]        (             cS»         “Cennet anaların ayakları altındadır” Aclûnî, Keşfü’I-Hafa, I, 335 >

[297]        Ercümend E. Talu, “Merhum Tahir Olgun”, Son Posta, nr-5637-1876, 22 Haziran 1951, s.2

[298]        İslâm Yolu, S.5, 2 Muharrem 1368/4 Kasım 1948, s.3

[299]        a.g.d., S.6, 9 Muharrem 1368/11 Kasım 1948, s.2

[300]        a.g.d., S.32,13 Receb 1368/12 Mayıs 1949, s.3

[301]        a.g.d., S.2,11 Zilhicce 1367/14 Ekim 1948, s.4

[302]        Bkz. TahirOlgun “Manzum Mektub”, İslâm Yolu, S.40,10 Ramazan 1368/7Temmuz 1949, s.3

[303]        Bkz. Ahmet Talat Onay, Türk Edebiyatında Mazmunlar, s.LXIII-LXIV

[304]        Hakkı Süha Gezgin, “Tâhirü’l-Mevlevî”, Vakit, nr.12114-1362, 23 Haziran 1951, s.1

[305]        Tâhirü’l-Mevievî, Müslümanlığın Medeniyete Hizmetleri, Bahar Yayınları, İst. 1974

[306]        Tâhirü’l-Mevlevî, Türk Edebiyatı Tarihçesi, Süleymaniye Ktp. F.S.T. 157

[307]        Tâhirü’l-Mevlevî, Teceddüt Edebiyatına Dâir Muhtıra, F.S.T. 153

[308]        Tâhirü’l-Mevlevî, Kavaid-i Edebiyye Dersleri, F.S.T. 71

[309]        Tâhirü’l-Mevlevî, Nazım ve Eşkai-i Nazım, İst. 1911

[310]        Tâhirü’l-Mevlevî, a.g.e., s.5

[311]        Tâhirü’l-Mevlevî, Edebî Mektuplar, Süleymaniye Ktp. F.S.T. 168

[312]        Ahmet Talat Onay’ın, müellifin mektuplarından faydalandığı kısımlar için bkz. A. Talat Onay, Türk Edebiyatında Mazmunlar, s.32-61,64,72,90,335,340,349 v.s.

[313]        Sonuçsuz kalan bu karşılıklı yazılmış mektuplar için bkz. Tahir Olgun, Germiyanlı Şeyhî ve Hârnâmesi, Giresun 1949, s.57-65

[314]        Tahir Olgun, Mesnevî’nin Eski ve Yeni Muterizieri, İst..1946

[315]        Tâhirü’l-Mevlevî,, “Ihtifâl-i Edebî Hakkında Bazı Mütalaat”, Sebilü’r-Reşâd, C.I-VIII, S.17-199, 6. 1328, s.320-322

[316]        Bkz. Tâhirü’l-Mevlevî, “Mahud Hezeyan Konferansı Hakkında”, Mahfil, C.ll, S.15, Muharrem 1340, s.42-43

[317]        a.g.d., S.22, 3 Cemaziyyü’l-Evvel 1368/3 Mart 1949, s.1-2

[318]        a.g.d., S.23,10 Cemaziyyü’l-Evvel 1368/10 Mart 1949, s.1-2

[319]        a.g.d., S.24,17 Cemaziyyü’l-Evvel 1368/17 Mart 1949, s.1-2

[320]        a.g.d., S.27, 8 Cemaziyyü’l-Ahir 1368/7 Nisan 1949, s.1-2

[321]        a.g.d., S.44, 9 Şevvâl 1368/4 Ağustos 1949, s.1-2

[322]        a.g.d., S.54, 20 Zilhicce 1368/13 Ekim 1949, s.1-2

[323]        a.g.d., S.55, 27 Zilhicce 1368/20 Ekim 1949, s.1-2

[324]        a.g.d., S.69, 8 Rebiu’l-Ahir 1369/26 Ocak 1950

[325]        a.g.d., S.4, 26 Şaban 1370/1 Haziran 1951, s.6-8

[326]        a.g.d., a.g.m., s.7-8

[327]        Tahir Olgun, Bakiye Dâir, s.90-96

[328]        Bkz. Kurun, S.7348-1438-26 Haziran 1938’den itibaren 4 gün süreyle çıkan nüshalar.

[329]        Bkz. Kurun, S.7356-1446, 4 Temmuz 1938’den itibaren 3 gün süreyle çıkan nüshalar

[330]        Tahir Olgun, “Şeyh Galib’in 27 Yaşında Tertiplettiği Hangi Divandı?”, Çığır, S.70, 1 Teşrin 1938, s.154-155

[331]        Tahir Olgun, “Şeyh Galibe Dair Sadeddin Ergun’a Cevabım”, Bilgi Yurdu, Yıl 2, S.2 Eylül 1938’den itibaren, 3,5 ve 6. sayılar. Sadeddin Nüzhet Ergun, “Şeyh Galib Dâir”, Bilgi Yurdu, Yıl, 2 s. ve 8

[332]        Bkz. Yukarıdaki dipnotlarda geçen müellifin cevaplarıyla ilgili makaleler

[333]        Agah Sırrı Levend, Türk Dilinde Gelişme ve Sadeleşme Evreleri, Türk Dil Kurumu Yayını, 3. Bsk. Ank. 1972, s.408-440

[334]        Tahir Olgun, “Bir Mektubun Cevabı”, İslâm Yolu, s.47,1 Zilkade 1368/25 AĞustos 1949, s.2

[335]        Tahir Olgun, “Garibeler Mecmuası”, a.g.d., S.2, 22 Cemaziyyü’i-Ahir 1370/1 Nisan 1951, s.12

[336]        Tahir Olgun, Edebiyat Sözlüğündeki Uydurma Tabirler, İst. Ragıb Paşa Ktp. 4112 ve Süley- maniye Ktp. F.S.T. 111

[337]        Tâhirü’l-Mevlevî “Sözlüğe Dâir” İslâm’ın Nuru, C.l, S.1, Receb 1370, 20 Nisan 1951, s.37 ve C.ll, S.16, Zilkâde 1371/1 Ağustos 1952, s.38-39

[338]        Tahir Olgun, a.g.e., vr.1 a

[339]        Hakkı Süha Gezgin, “Tahir Olgunun Yeni Himmetleri“, İslâm Yolu, S.42, 24 Ramazan 1368/21 Temmuz 1949, s.2

[340]        Mahir İz, Yılların İzi, s.233

[341]        Tâhirü’l-Mevlevî, Edebiyat Lügati, s.11, Kemal Edib Kürkçüoğlu’nun yazdığı Önsöz’den.

 

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s