DEVLET VE MİLLET İLİŞKİSİNDE ŞERİAT-TARİKAT

 

“Bu yazı ile değişimdeki gündeme rahat bakabilirsiniz.”

Şeriat ve tarikat iki farklı dini yapı olarak Osmanlı ‘da varlığını sürdürmüştür. Şeriatın temsilcileri, ulema, tarikatın temsilcileri ise meşâyıh (şeyhler, dervişler) olduğunu belirtmiştik. Bunlar farklı dinsel tutumlarıyla kendilerini göstermişlerdir.

Şeriatın temsilcisi olan ulema, dini “kitap” yoluyla elde edip, uygulanmasını istiyor ve ehli sünnet yolunun ayakta kalmasını söylemekle kendilerini yükümlü sayıyorlardı. Tarikatın temsilcisi olan meşayıh ise dini bilginin “aşk” yoluyla elde edilip, tasavvuf çerçevesi içinde bireyi Allah’a yaklaştırmayı amaçlıyorlardı. Şeriat yolunda olan bir müslümanın hedefi kitabi çerçevede Allah’ın emirlerine itaat ederek yasaklarından kaçınmak, tasavvuf ehlinin hedefi ise tasavvufi atmosferde “Allah’ın cemalini temaşa etmek ve beka- billah mertebesine ulaşmak”tır.

Şeriat-tasavvuf ayırımı ve bu ayırımın doğurduğu dini eğilimler, tasavvufun kurumlaşmaya başladığı yıllara kadar uzanır. İslam dünyasında Emeviler’in iktidarı ele geçirmesiyle ortaya çıkan istibdat, İslam dünyasında bazı kargaşalıklara neden olmuştur. İslam topraklarının genişlemesiyle de farklı kültürlerle (Iran, Bizans, Hint) kurulan temas neticesinde çeşitli fikir akımları ortaya çıkmıştır. Tasavvuf akımını da bu oluşumların sonunçlarından biri olarak değerlendirmek mümkündür .

İlk dönemlerde yöneticilerin, dini, yönetimlerini pekiştirici bir baskı aracı olarak kullanmaları, toplumun bazı kesimlerinde çeşitli tepkilere neden olmuştur. Bu dönemlerde tasavvuf münzevi bir tepkiyi ifade etmektedir. Tarikatlar biçiminde kurumlaşan tasavvuf bir güç odağı olarak toplumun karşısına çıkınca, şeriat ve tarikat temsilcileri arasında bir çatışma başlamıştır. Bu dönemlerde şeriat mensupları tarikat mensuplarını genellikle zındıklıkla, tarikat mensupları da şeriat mensuplarını şekilci, murai ve riyakarlıkla itham etmişlerdir. Bu iki kesim arasında zaman zaman kanlı bir biçimde olaylarında cereyan ettiği bir vakıadır.

İste böyle bir ortamda belirginleşen dini yapıyla Müslüman-Türk devletleri karşılaşmıştır. Ancak, Türkler arasında İslâmın yayılması daha çok mutasavvuf dervişlerin faaliyetleri sonucu olduğu için, halk tabakasında daha çok tasavvufi eğilimli din anlayışı etkin olmuştur. Halk, kendilerine dini tanıtan dervişler aracılığıyla şeriat mensuplarının anlayışından farklı bir İslâmî benimsemişlerdir. Bunun yanında eski inanç ve geleneklerini de belli bir biçimde devam ettirmişler, böylece heterodoks veya halk İslâmî denilen dini bir yapı oluşmuştur. Yönetimler ise giderek daha çok Sünni İslamı benimsemişlerdir. Karahanlılar, Gazneliler, Selçuklular ve Osmanlılar’a kadar gelen süreç bunu göstermektedir. Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey’in Bağdat’a girerek halifeyi Şii Büveyhiler’in elinden kurtarması, O’nun siyasi gücünü gösterdiği kadar, dini eğilimini de yansıtmaktadır. Böylece Selçuklular Şii anlayışa karsı Sünni anlayışını müdafa ederek, hem fikri karışıklığı önlemek hem de siyasi bir birlik kurmak istemişlerdir. Selçuklu mirasını devralan Osmanlılar’da da bu tutum görülmektedir. Osmanlılar Şii-batıni tehditler karşısında ehli sünnet düşüncesini desteklemişler ve Sünni eğilimli tarikatları güçlendirme yoluna gitmişlerdir.

Kuruluş döneminde Osmanlılar’da sufi din seçkinlerinin etkin rol oynadığını ve önemli mevkilere getirildiğini, bunda da toplumun tasavvufi halk tabanının ve heterodoks dini yapıya dayanmasının etkili olduğunu belirtmiştik. Osmanlılar’da şeriat anlayışının devlet örgütlenmesine paralel olarak, medreselerin kurulmasıyla etkin olmaya başladığını görüyoruz. Ancak, kuruluş yıllarında şeriat-tarikat kurumlan arasında önemli sayılabilecek ayrılıklar olmamıştır. Pek çok ilmiye mensubu tarikatlara meylederken, bazıları da şeriat-tarikat anlayışlarını uzlaştırmaya çalışmıştır.

Osmanlı yönetimi, şeriatı devlet idolojisi olarak benimsemesine rağmen önemli bir halk tabanına dayanan ve bir güç odağı haline gelen tarikatları da göz, ardı etmemiştir. Çok defa bu iki kurum arasında bir denge ve uyum sağlamaya çalışmıştır» denilebilir. Seri ve sufi kişiliği ile tanınan Molla Fenari’nin Şeyhülislamlık makamına getirilmesinde bunu görmek mümkündür. Osmanlı figürlerinde Fatih’in bir yanında şeriatın temsilcisi Molla Gürani, diğer yanında ise sufi karekterli Akşemsettin’in bulunması da bu dengeyi gösterir.

Osmanlı yönetiminin bu konudaki genel tutumu söyle ifade edilmektedir: “Devlet ilgilileri şeyhlerle olan dostluklarını ulema ile de sürdürmüş, birinin elini öperken diğerinin de atının ayağından sıçrayan çamuru kendileri için bir şeref addetmiştir. Sağlam bir vücudun organları gibi birbirinin yardımına koşan bu toplumda tekke kaynaklı bir çok alim ve sanatkar bulunduğu gibi pek çok şeyh ve derviş de medrese kültürü ile yetişmiş, senelerce o cephede çalışmış ve eser vermiş kimselerdir.”

Şeriat-tarikat ilişkilerindeki uzlaşma şu prensiple ifade edilmektedir: “Şeriat tarikatın kapısı, tarikat hakikatin bahçesidir.” (154) Böylece din de yaygın biçimi ile “şeriat-tarikat-hakikat” şeklinde ifadesini bulmuştur.

Osmanlı yönetimi şeriat-tarikat arasında bir denge kurmaya çalışmışsa da, şeriat-tarikat farklılığı bir olgu olarak hemen her zaman varolagelmiştir. Hatta yönetim, koşullara göre şeriatla bağdaşmayan ve devlet için tehdit unsuru olabilen tarikatlarla şeriat mensuplarını da yanına alarak mücadele etmiştir. Osmanlı yönetiminde siyasal çalkantıların bulunduğu ve çözüm yollarının tıkandığı dönemlerde şeriat-tarikat çatışması daha belirgin bir şekilde görülmektedir. Bunlara rağmen sosyal ve kültürel bakımdan ulema ve şeylerin orta tabakada beraberliğinin ve müşterek çalışmalarının sürtüşmesiz olarak cereyan ettiği ifade edilmektedir. Halk kesimleri arasında ise belirgin bir çatışma görülmemektedir. Bu da bize şeriat-tarikat uzlaşmasına dayalı bir tabakanın oluştuğunu göstermektedir.

Böyle bir uzlaşma bulunsa da iki farklı dini yapının da varlığını koruduğu bir vakıadır. Bu iki yapı, bir madalyonu iki yüzü olarak da görülmekte ve toplum hayatı için bir emniyet sübabı teşkil ettiği belirtilmekte, böylece bireyler bir cemaatten diğerine geçerek, dine başka bir açıdan yaklaşma imkanına sahip olmaktadırlar. Neticede Osmanlı’da dinin alternatifi yine din olmakta ve bireyler din bağıyla bütünleşebilmektedirler.

Bu açıklamalar çerçevesinde diyebiliriz ki Osmanlı’da din, şeriat ve tarikat biçiminde iki farklı eğilim gösterse de bu iki eğilim zaman zaman çatışsa da genellikle birbirini tamamlayan bir fonksiyon icra etmiştir. Şeriat, Osmanlı toplum düzenini destekleyici ve koruyucu işlevler görülürken; tarikatlar da halkın değişik dini eğilimlerini dile getirmekle birlikte gördüğü sosyal fonksiyonlarla sistemin aksayan yönlerini tamamlayıcı bir unsur olarak genellikle kullanılabilmiştir. Böylece din Osmanlı sisteminin temel dayanaklarından biri olmaktadır.

Yönetim-din ilişkilerinde dinin yönetimin bir alt biçimi olarak görülmesine ve bazı şeriat prensiplerini yönetimce devre dışı bırakılmasına rağmen etkileşimin karşılıklı olduğu söylenebilir. Hatta şeriat prensiplerinin değişik uygulamaları ve şeriata aykırı olabilecek bazı prensiplerin, yine şeriat temsilcileri olan ulemanın fetva ve yorumlarına dayandırılmak zorunluluğunun bulunması da dinin etkinliğini ve belirleyiciliğini göstermektedir.

Osmanlı Devleti’nde din ve devlet arasında kesin bir ayırım yapabilme imkanı da güçtür. Yöneticileri (Öncelikle icrai askerilerin) dinden tamamen bağımsız alarak düşünmek mümkün değildir. Çünkü bunlar da belli bir din eğitimi almış ve enderun mekteplerinde belli bir terbiyeden geçmişlerdir. Yönetimin başı olan padişah da özel dini eğitimden geçmektedir. Padişah hem yönetimin hem de dinin başı ve merkezidir. (159) Osmanlı’da din-devlet ilişkileri bu bağlamda “din-u devlet” formülüyle izah edilebilir.

Bu konumuyla din, oluşturduğu değerler sistemi ve normlar ile Osmanlı toplumuna belirli bir kimlik kazandırmıştır. Osmanlı kimliği şeriat ve tarikat anlayışları çerçevesinde şekillenen “İslam” olmuştur, diyebiliriz. Bu kimliği Osmanlı sürekli korumuştur.

Günümüzde belirgin bir şekilde kimlik bunalımı yaşanırken, klasik Osmanlı toplumunda önemli ve kronik boyutlara ulasan bir kimlik sorunu görülmemektedir. Toplumları modern ve geleneksel ilişki biçimlerine göre bir ayırıma tabi tutarsak Osmanlı toplumunun geleneksel toplum yapısı özelliklerini taşıdığını söyleyebiliriz. Modernizm ve modernitenin etkisi altında kalan toplumlarda görülen hızlı değişim ve dönüşümler, yatay ve dikey toplumsal hareketlilik, inanç ve geleneklerden arınma, toplumsal farklılaşmalar gibi oluşumların geleneksel toplum yapısı özelliklerini bünyesinde taşıyan Osmanlı’da bulunmaması, Osmanlı toplumunu günümüzdeki boyutlarıyla bir kimlik sorununu ile karşı karsıya getirmemiştir.

Kimlik sorunu ancak geleneksel yapının çözülmeye başlanmsı ile birlikte ortaya çıkmış ve günümüze değin gittikçe belirgin olarak hissedilebilen bir hal almıştır.

Bu durumda klasik Osmanlı toplumu» geleneksel ilişki biçimleri çerçevesinde kimliğini din örüntüsü altında ifade etmek durumunda kalacaktır.

Osmanlı toplumunun kimliği genel çerçevede ümmet struktürü, dar çerçevede ise cemaatçi yapılanmalar içerisinde şekillenmektedir, ümmet ait olunan bütünü, cemaatci yapılar daha çok grup kimliğini ifade etmektedir, diyebiliriz.

Dinin belli bir dünya görüsü çeçevesinde bireyleri bir araya getiren, birbirleri ne bağlayan bir yapı oluşu, İslam toplumlarında ümmet yapısı içerisinde kendini göstermektedir. Gardet, bu konuda söyle söylemektedir:

“İslam aleminde az dahi yaşamış olup, geçmişte ve halde İslam’ın kollektif hareketlerini izlemiş olanlar iki hadise ile karşılaşırlar. Her şeyden önce müslümanları birbirine bağlayan kendi kendinin mevcudiyetinin çok kesin bir bilincine sahip olan ve onları cemaat haline getiren bir bağın mevcut olması. Her Müslümanda silik şekilde de olsa, bu cemaatin mevcudiyetinin ve yüksek değerinin bilincine rastlanır. Müslüman pek cahil kimse olabilir. Pek “ileri” bir kimse olabilir, hatta kendi geleneksel inançlarına karsı şüpheci tavır takınabilir, buna rağmen kendisini herhangi bir müslümana ve bütün müslümanlara bağlayan bir bag olduğu duygusu bundan dolayı sönmüş olmayacaktır. Günümüzde doğrudan doğruya dini kaygılardan uzak olanlar, mesela Şehirsel merkezlerde oturan ve Marksizmin en çok etkilediği isçiler bile Muhammed’in cemaatine mensup olmaktan gurur duymaktadırlar.” (Şerif Mardin, Din ve İdeoloji, s. 57- 58 (Gardet la Çite Musulumane, s. 193’den nakil.) Bu yapı içinde her mümin, mümin olarak ümmetin bir unsuru olduğu derecede bir varlığa sahip olmaktadır. Böylece ümmet, kişinin gömülü olduğu esas yapıyı teşkil etmektedir. Bireyler de ümmetin bir parçası olarak dinin verdiği değerler ve normlar çerçevesinde bir kimlik kazanmış olacaklardır.

Bu çerçevede edilen kimlik kendilerini ve kendileri dışındaki dünyayı tanıma ve tanımlama imkanı verecektir. Bunun dinin anlatımı “Müslüman-Kafir” ayırımında ortaya çıkmaktadır. “Müslüman” olmak, “Kafirden”den ayrı olmak demektir. Bu anlayış iki farklı dünyayı ortaya çıkarmaktadır. Müslümanların oluşturduğu dünya “darül İslam”, bunu dışındakiler ise “darül küfür” olarak ifadesini bulacaktır. Darül İslam bireylere huzur ve güven verici bir ortam oluştururken; geleneksel dini kültür ve bunların ürünleri de topluma belli bir şekil kazandırılacaktır.

Böyle bir atmosferde kimlik edinme süreci, bireye toplum değer ve normlarının aktarılmasıyla başlamaktadır. Bunun yollarından biri bireyin çok sevdiği saydığı birini ideal tip olarak algılaması ve onu örnek edinmesidir. Başlangıçta bu kişi bireyin anne, baba ve yakın akrabası olmaktadır. “İslam toplumunda, babanın abdest alması, işe bismillah ile başlaması ve günlük yaşantıları ile iç içe geçmiş olan diğer dinsel davranışları müslümanca bir hayat yaşamanın ayrılamaz parçaları oldukları ölçüde çocuğu aynı şekilde hareket etmeye itecektir. Çocuk, İslami hayatın gerekleri hakkında bilgilerinin büyük bir kısmını bu özdeşleştirme mekanizmasından alacaktır” diyen Şerif Mardin, bu özdeşleştirme sürecinin Türk toplumunda nasıl çalıştığını, Yahya Kemal’in “Ezansız Semtler”inde görülebileceğini ifade etmektedir. “…Bugünkü Türk babaları havası ve toprağı müslümanlık rüyası ile dolu semtlerde doğdular, doğarken kulaklarına ezan sesi okundu, evlerinin odalarında namaza durmuş ihtiyar nineler gördüler. Mübarek günlerin akşamlarında bir minderin köşesinde okunan Kur’an sesini işittiler. Bir raf özerinde duran Kitabullah’ı indirdiler, küçücük elleri ile açtılar, gülyagı gibi ruh olan sarı sahifelerini kokladılar, ilk ders olarak besmeleyi öğrendiler. Kandil günlerinin kandilleri yanarken, Ramazanların, Bayramların topları atılırken sevindiler.” Böyle bir ortamda yetişen bireyler, kimlik sorununu etrafındakilere benzemek, onlar gibi inançlı ve onlar gibi bir mümin almakla çözeceklerdir.

Ancak, İslam toplumunun farkı inanç ve yapılarıyla karşılaşan ve belli bir olgunlaşa gelen birey, bu farklılıklar içerisinde dini hangi inanç kalıpları ile benimseyeceği sorunu ile karşı karşıya kalmaktadır, önceleri kendisine öğretilen oldukça basit, tümcü Islami düşüncenin aslında çok çapraşık meseleler ortaya çıkardığını anladığı anda bu sorun ortaya çıkmaktadır. Kimlik sorununu çözemeyen, selameti Islamiye’tin kendisine sağladığı alternatif imkanlarda, yine dini gruplarda, tarikatlarda ve onlara benzer dinsel topluluklarda arayacaktır. Böylece Osmanlı toplumundaki farklı dini yapılanmalar ve zengin mozaik kimlik sorununuyine din çerçevesinde çözülmesine imkan vermektedir.

İslam toplumunda bireyin aldığı roller veya kenilerine biçilen konum, kimlik pekiştiricisi olarak işlev görmektedir. Şerif Mardin bunu “yaratıcı olma” deyimi ile karşılıyor: “İslam toplumunun yaratıcı olma sorununa etkisi, bu toplumun geleneksel bir iktisadi yapıya sahip olmasına çok bağlıdır. Şehirlerde hakiki bir kapitalizme geçilemeyiş, imalatta sınırlı bir arzın bulunması ve bunun beraberinde getirdiği hisbe görüsü, insanların meslek hayatlarına genişliğine değil, derinliğine çaba sarfetmesiyle sonuçlanır. Bir insanın yaratıcılığı içinde çalıştığı kurumun büyüklüğünü artırmakla değil, yirmi yıl çalıştığı bir ciltin tezyinatında belli olur.” Şu veya bu şekilde bireylerin, içinde bulundukları is veya meslek kolundaki başarıları ile topluma (ümmet) alan aidiyetleri pekişmiştir.

Diğer bir din pekiştiricisi de İslamın cihat felsefesinde bulunmaktadır. Bu felsefe Osmanlı toplumunda gaza ideolojisi olarak kendini göstermektedir. Bir gaza devleti olarak ortaya çıkan Osmanlı Devleti’nde Osmanlı İislamının her yönü gaza ideolojisi ile girift bir haldedir. Doğu-Batı ilişkilerinde Doğu’nun savunulması görevini üstlenen (Darül-ts- lam) Osmanlı Devleti’nde gazanın önemi büyüktür. Bu bakımdan, özellikle kuruluş yıllarında halk arasında rağbet gören kişi Alp tipidir. Aşık Paşa’nın dizelerinde de bunu görmek mümkündür :

Kişi Alp olmaklığa alet gerek
Evveli sol kim ola muhkem yürek

**

Oldur Alp’in altunu ve incisi
Kılıç üzere and anın için içilür
Pes kılıçtır ulu alet Alplara
Kılıç için mal verilir Alplara

Gaziliğin önemini Şerif Mardin,söyle vurgulamaktadır? “İslam toplumunda yaratıcı olmanın bir diğer yolu da gazadır. İşte bu sahada genişliğine yaratıcı olmak mümkündür. İslam aleminin sınırlarını genişletmek, talanla zenginlikleri artırmak, bu tip faaliyet, insana hem Allah’ın yolunda yürümenin vicdani ferahlığını bağışlayacak ve hem de yer yüzünde kendisine maddi bir karşılık sağlayacaktır. Böylece gazi olmak İslam toplumlarında bastan itibaren heves edilen bir aşamadır. Gerek kişiyi toplumun dar iktisadi çerçevelerinden çıkarması, gerek üstün bir Islami bir başarı temsil etmesi bakımından İslami toplumda yaratıcı olmanın en başarılı şekli gazi olmaktır. Kahramanlık menkıbelerinin halkımız arasında bu günkü yaygınlığı gaziliğin, hem İslamiyetin ilk asırlarında ve hem de Osmanlı toplumunun kuruluşundan sonraki önemini yansıtmaktadır.” Gaziler bu konumlarıyla ümmete layık bir kişi olduklarını gösterirler.

Osmanlı kimliğinin genelden özele (merkezden çevreye) gidildikçe ümmetten cemaate doğru bir seyir takip ederek belirginlik kazandığını, bir cemaat veya bir grup kimliği şeklinde ifadesini bulduğunu söyleyebiliriz.

Osmanlı Devleti’nde cemaatin küçük bir birimi olan mahalle ortamı, bireylerin kimlik kazanmasında önemli bir etkendir. Mahalle bir idari birim olmaktan öte, külhanbeylerinin ve sadık köpeklerinin sınırlarını koruduğu kesif bir cemaat ve bireylerin ömrünün büyük bir bölümünü biçimlendiği bir çevre olarak görülmekte ve bu çerçevede su görüşlere yer verilmektedir: “ilk eğitimin verildiği, doğumların kutlandığı, evliliklerin düzenlendiği, ölüler için cenaze merasimleri yapıldığı yer burasıdır. Burası camilerin istenilen şeyleri duymaları için mahallenin bütün sakinlerini harekete geçiren bir kurum gibi işlediği mekândır. Aile reislerinin otoritelerinin etkili bir şekilde kullanılması ve desteklenmesi mahallenin arka planına aykırıydı. Ve burada arasıra kan bedeli ödenirdi; Ahlaki denetimin İslami kurumu, içki âlemleri ve loş kumarhane odalarına sinsice ilerleyerek sokulurdu. Orada şaşkın aşıklara baskın vermek için bekçiler kol gezerdi; Kahvehaneler -iletişim merkezi- işletilirdi; daha yüksek mercilere giderek dilekçe üzerine ilk mühür imam tarafından vurulurdu; mahalle erenlerinin kabirleri ziyaret edilir ve yaşayan mübarek zatlar adeta kendilerine mahsus bir hüküm bildirir ve adalet dağıtırlardı. Mahalle kuralları aslında oldukça esnekti; fakat bu esneklik edeblilik maskesi altında işliyordu. Karşı cinslerin birbirleriyle kaynaşmaları hususunrtda tam bir katılık vardı.” Geleneksel kültür değerlerinin ve dini normların baskınlığının en çok hissedildiği mahalle, bu çerçevede bireyler için bir kimlik hazırlayıcı ortam olmaktadır.

Cemaatçi yapı, cemaat veya grup kimliği daha belirgin olarak ifadesini tarikatlar ve bir takım esnaf teşekküllerinde bulmaktadır.

Merkezden çevreye gidildikçe etkinliklerini artıran tarikatlar, çevre insanlarının kümelendiği ve kendilerini ifade ettikleri bir güç odağı haline gelmektedirler. Bu yönüyle tarikatları çevrenin merkeze tepkisi olarak da değerlendirmek mümkündür. Bu tepki dinsel, kültürel, ekonomik ve siyasal biçimlerde çok boyutlu olarak kendisini gösterse de bizce önemli olan tarikatların bir kimlik yapısı ve aidiyet duygusu oluşturmalarıdır.

Tarikatlar, bireylere tasavvuf kültürü çerçevesinde bir kimlik kazandırmaktadırlar. Burada evliya menkıbeleri, bireylerin zihinsel ve ruhsal dünyasını doldurmakta, tarikat adab ve usulleri ile de dini-mistik bir tutum ve davranış biçimi kazandırmaktadır. Bütün bunlar üstün bir iradeye teslimiyetle gerçekleşmektedir. Bunun dini anlatımı şöyledir: “…Ayrılık gayrılığı kaldırarak Tanrı katında nefsini yok etmek ve o yoklukta varlığı bulmak.(Eser-i ilahiyi aslına ve hazretine ilhak eylemek) Kişi çevrenin ve dış dünyanın verdiği eziklik de dahil, boydan boya yabancılaştığı, kendine ait olmayan bir alemde yasamanın bilinci içindedir. Nefsinde yokluk ve hiçlik unsurunu (unsur-u ademiyi) yenip tekrar vatanına rucu etmenin sabırsızlığını sürdürür. Tanrı katına varmayı engelleyen ayak bağı ise her türlü maddi nefsani ilişki ile beraber, olup bitende kendi fiilini görmek ve ona itibar etmek olduğuna göre, yolun ucu bir yerde -önünü bos ve açık bulduğu kadar- fiil ve iradeyi inkara varacak demektir. Kul, -yine ileri ve sivri uçlarla konuşulacak olursa- Tanrı iradesinin yeryüzünde aleti ve icrası değil, kaza ve kaderin pasif taşıyıcı ve belki seyircisi hükmündedir.” (173) Tanrı’yı kendinden ayrı ve erişilmesi güç bir varlık olarak gördüğü sürece yol ve iz göstermeye ihtiyaç duymayan mü’min, Tanrı ile tek varlık halinde birleşmeye yönelince bu yolda bir yol hazırlığı ve kabiliyeti bulunmayan kişi, çözüm olarak bir rehbere ihtiyaç duyacaktır. Böylece pir ve şeyhlere bağlanıp teslim olacaktır. Yani Tanrı’nın iradesine olan teslimiyet, somut ifadesini pir ve şeyhlerde bulacaktır.

Bu anlayışın pratik sonuçlarından biri olarak dini mistik temele dayalı itaatkar bir zümre oluşmasıdır. Bu yapılanmalar içerisinde bireyler, cemaate dahil olmanın getirdiği huzur ve güveni yasamakta ve sorunlarını cemaatçi yapı içerisinde şeyhin “şifalı eli” ile çözümlemektedir. Cemaatten kopan ise yadsınmaktadır: “Utanıp pirinden kaçan öksüz oldu geda geldi”  Böylece tarikat yapıları içerisinde birey, aidiyetini bu anlayışlar çerçevesinde ifade edecek ve sufi  bir kimliğe bürünecektir. Sufi kişinin belirgin özelliği “ibni vakt”tir. Yani geçmişin ve geleceğin kaygılarından uzak olarak günlük yasayan kişi olmasıdır. (175) Sufilik “eren” prototipi ile de kimliğini ortaya koyar.

Bu çerçevedeki dini anlayışı, merkezi yönetimin nimetlerinden uzak kalan, münzevi bölgelerde yasayan, iç inde bulunduğu olumsuz koşullar dolayısıyla yönetimi yadsıyan kesimlerin Osmanlı toplum ilişkileri içinde kendilerini ifade etme biçimi olarak da görmek mümkündür.

Osmanlı’daki bir takım esnaf teşekkülleri (ahiler) de tasavvuf kültürünün etkilerini üzerinde taşımakta ve tarikatlara benzer adab ve usûllere sahip bulunmaktadırlar. Bu bakımından tarikatlar konusundaki açıklamaların bunlar için de belli ölçüde geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Bunlarda dini- mistik kimliğin yanında, ahlaki boyutu ağırlıklı mesleki kimlik ön plana çıkmaktadır.

Konuyu merkez-çevre arasındaki ayırım açısından düşündüğümüzde, kentsel ve kırsal alanda bir kültür farklılığı görülmektedir. Bu farklılık, divan edebiyatı ve halk edebiyatındaki eserlerde de görülmektedir. Divan edebiyatının Arap- Fars karışımı ağdalı dili ile halk edebiyatının basit ve sade Türkçe ile ifade edilmesi bunu göstermektedir. Osmanlı’da askeriye ile reayanın belirgin bir şekilde ayrı tutulmaya çalışıldığına ve askeriyye sınıfına geçmenin güçlüğüne daha önce delinmiştik. Benzer tutum kentsel yapı ile kırsal yapı arasında da mevcuttur. Köylü, toprağa bağımlı olmak zorunluluğu ile karşı-karşıya bırakılmış ve göç nerede ise imkansız hale getirilmiştir. Böylece şehirli kültürü ile köylü kültürü arasında bir ayırımın ortaya çıkması söz konusu olmaktadır. Bu uygulama belki de günümüzde ortaya çıkan kültürel uyumsuzluğu ve arabesk kültürü büyük ölçüde önlemiştir. Bu ayırımlaların dindeki ifadesi, “resmi İslam” ve “halk İslâmî” seklinde ifade edilebilir.

Merkez-çevre ilişkileri çerçevesinde bu ayırımların asgariye indirilmek suretiyle sorunun çözümlenmeye çalışıldığı söylenebilir.

Merkezde şeriat, çevreye gidildikçe de tarikat prensipleri etkin olmuştur. Başka bir ifade ile şeriat tavanı, tarikat ise tabanı oluşturmaktadır. Tavan ve taban arasındaki yapı, toplum kesimlerini ortak bir paydada toplamaktadır. Gazzali’nin başlattığı kelamla tasavvufu uzlaştırma çabaları Osmanlı’da da etkisini göstermiş ve bu noktada kelam- tasavvuf uzlaşması Osmanlı zihniyetini oluşturmada etkili olmuştur. Osmanlı yönetimi de uyguladığı siyasetle (bazen tarikatlara da girerek) çevreyi merkeze bağlı kılmaya çalışmıştır. Bu konuda devletin desteklediği tarikatlar önemli bir işlev görmektedir. Böylece tarikatlar aracılığıyla taban uysal hale getirilirken, Osmanlı sistemi ile desteklenip, pekiştirilmektedir. Otorite ve gelenekler de yine tarikatlar aracılığıyla tabana aktarılmış olmaktadır.

Bu durumda Osmanlı kimliği de farklı yapılar arasında kurulmaya çalışılan bir tesanüt ile ortaya çıkmaktadır. Alp- eren prototipi de bu tesanütü göstermektedir.

Netice olarak diyebiliriz ki, Osmanlı toplumunda din, farklı toplum kesimlerini şeriat-tarikat ilişkileri çerçevesinde ümmet bağıyla bağlamaktadır. Genel çerçevede ümmete aidiyet, özel olarak da cemaatçi yapılara bağlılık bir kimlik yapısı oluşturmaktadır. Yine çeşitli etnik yapı ve ırklar da bu pota içinde kaynaşmaktadır. Çeşitli etnik yapı ve ırkları bünyesinde barındıran Osmanlı’da ırk kökenine dayalı bir kimliğin öne çıkmamasında yönetimi, bunlarında üstünde toplumun geniş kesimlerini kuşatan dini, bir ideoloji olarak farklı biçimlerde de olsa ön plana çıkarması önemlidir. Bu bağlamda Osmanlı’da Türklüğün küçümsendigi şeklindeki savlar da açıklığa kavuşmaktadır.

Osmanlı sisteminin çözülmesi ve Doğu-Batı ilişkilerinin Batı lehine bir gelişme göstermeye başladığı süreçle birlikte Osmanlı toplum kesimlerine kimlik kazandıran ümmetçi anlayışın ve cemaatçi yapıların da çözülmeye başladığını görüyoruz. Kendisi dışında bir dünya ile karşılaşan ve giderek bu dünyanın hegomonyasına giren Osmanlı-Türk toplumu, bu gelişmelerin getirdiği sarsıntıyı yaşayacaktır. Tanzimat dönemi bu anlamda bunalımların başlangıcını oluşturacaktır. Batı’nın ekonomik, siyasal ve kültürel hegomonyası Batılılaşma süreci içerisinde topluma dayatıldığı ölçüde de Türk toplumu, giderek kronikleşecek bir biçimde kimlik sorunu ile karşı karşıya kalacaktır.

Günümüz Türk toplumunda ortaya çıkan kimlik bunalımı ve buna bağlı olarak kendisini gösteren kimlik arayışları, Osmanlı’daki değişim ve çözülme süreci içerisinde özellikle Tanzimatla birlikte sürdürülen Batılılaşma çabalarının bir ürünü olarak var olagelmiştir.

Klasik Osmanlı sisteminin önemli bir parçası ve dayanağı olan, topluma kimlik kazandıran dinin, ortaya çıkan koşullar içerisinde yeni bir gelenek üretemediği ve Osmanlı sistemi ile birlikte, giderek devre dışı kalmaya mahkum olduğu görülmektedir. Ancak uzun asırlar Osmanlı toplumuna damgasını vuran ve bir toplum bilinci olan dinin kolayca devre dışı bırakılması mümkün olmamaktadır.

Osmanlı’ya tepki olarak ortaya çıkan ve Osmanlı’nın inkarı üzerine kurulan Cumhuriyet rejimi, yeni koşullarda dünya konjonktürüne uyum sağlama sürecinde Osmanlı kurumlarını devre dışı bırakmakla birlikte, dini de bireysel boyuta indirgemek suretiyle sorunu çözmeye çalışmıştır.[!!!]

Dinin bir toplum bilinci olduğu ve uzun asırlar Osmanlı toplumuna belli bir kimlik kazandırdığı üzerinde durmuştuk. Bu bağlamda din, yeni bir gelenek üretememesine rağmen Batılılaşma süreci içerisinde ortaya çıkan olumsuz koşullar karsısında bazen bir muhalefet, bazen bir tepki hareketi ve bazen de bir sığınak olarak işlev görmektedir.

Günümüzde de Batılılaşmanın toplum bünyesinde meydana getirdiği bazı açmazlara karsı bir tepki ve kimlik arayışları karsısında bazı kesimlerin kimlik arayışlarının ifadesi olmakta, bir kimlik göstergesi olarak ortaya çıkmaktadır.

Biz bu bölümde, Osmanlı’daki değişme ve çözülmeler sonucu belli bir kimlik arayışının başladığı, Cumhuriyetle birlikte topluma yeni bir kimlik kazandırma çabalarının yeterli anlamlar yaratamadığı, toplumun geniş kesimlerini kuşatacak bir kimlik dokusunu oluşturulamadığı ve neticede bir kimlik bunalımının ortaya çıktığı, uygulanan politikaların doğurduğu olumsuzluklarla birlikte-bazı kesimlerde kimlik arayışına da bir karşılık olarak dine yöneliş sürecinin başladığı ve dinin bir kimlik belirticisi olarak da kendisini gösterdiği görüşünden hareketle konuyu temellendirebiliriz.

Sh:58-68

Kaynak: Coşkun DİKBIYIK, Türk Toplumunda Kimlik Bunalımı Ve Din Olayı, Doktora Tezi, T.C. İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Sosyoloji Anabilim Dalı, 1994, İstanbul
Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s