TARİKATLAR MİLLET VE DEVLET OLUŞUMUNDA NEDEN GEREKLİ OLDU?

Hzl: Coşkun DİKBIYIK

“Osmanlı Tecrübesi”

Dinin mistik ve gizemli yönünü ön plana çıkaran, daha önce de İslam dünyasında bir gelenek oluşturan tasavvuf anlayışı, tarikatlar biçiminde yaygın bir örgütlenme göstermiştir.

Tarikatların Türkler’le birlikte bir örgütlenme çığırına girdiği ifade edilmektedir. Anadolu’nun fethedilmeye başlandığı XI.yüzyıldan itibaren buraya yerleşmeye gelen çeşitli Türk toplulukları kendileri ile birlikte edinmiş oldukları tarikat anlayışının baskın olduğu dini de taşıdılar, özellikle XIII. yüzyılda Moğol istilasından kaçarak Anadolu’ya yerleşen çeşitli tarikatlara mensup şeyh ve dervişler bu konuda önemli rol oynadılar. Selçuklular’ın da müsamahası ile tekkelerini kurup, rahatça faaliyet gösterme imkânı buldular. Vefailik, Yesevilik, Kalenderilik ve Haydarilik gibi sunni almayan tarikatlar daha ziyade köy ve göçebe muhitlerini tercih ederken; Kübrevilik, Sühreverilik ve Kadirilik gibi sunni eğilimli tarikatlar da daha çok şehirlerde gelişme gösterdiler.  Bu oluşumda devletin sunni İslâmî bir politika olarak tercihinin etkisi olduğu söylenebilir.

Osmanlı Devleti’nin kurulusunda da tarikatların etkin bir misyona sahip olduklarını görüyoruz. Anadolu Selçuklu Devleti’ne bağlı bir uçbeyligi olan Osmanlılar, muhtelif yerlerden gelen sufi karakterli gazi ve dervişlerle heteredoks denilen dini bir yapı göstermektedir. Bunlar merkezi idarenin sunni ideolojisi ile bağdaşmayan veya Moğol istilasından kaçarak uçlara sığınan kimselerdir. Özellikle Moğol istilasının getirdiği bunalımlar sonucu halk manevi destek arayışını tarikatlar sığınarak gidermeye çalışmıştır. Bu oluşumlar, Osmanlı’nın kuruluşunda tarikatların fonksiyonlarının daha ağır basmasına ve kabul görmesine de belli ölçüde açıklık getirmektedir.

Kuruluş ve örgütlenme dönemlerinde sufi karakterli kişiler önemli görevler üstlenmişlerdir. Osman Bey, Beyliğin başına geçtiğinde etrafında Şeyh Edebali, Şeyh Mahmut, Ahi Şemsettin, Dursun Fakih, Kazım Karahisari, Şeyh Muhlis Karamani, Aşık Paşa, Elvan Çelebi gibi şahsiyetler ve Türkmen babaları gibi sufi karakterli kişilerin yer alması ve önemli hizmetler ifa etmeleri bu çerçevede değerlendirilebilir. Hatta hükümdar seçiminde Beylerbeyi ve Ahilerin yanında “ulu” ların ve şeyhlerinde etkin rolleri bulunmaktadır.

Geniş bir halk desteğine sahip bu sufi kişiler aracılığı ile tarikatlar, Osmanlı Devleti’nin hemen her döneminde yayılma imkânı bulmuş ve belli işlevler görmüşlerdir. Din de toplumla bağını resmi çerçevenin dışında daha çok tarikatlar aracılığıyla kurmuştur. Başka bir ifadeyle, devlet elinin uzanamadıgı bölgelerde toplum kesimleri tarikatlara sığınmışlar, tarikatlar aracılığıyla kendilerini güven altına alma ve kendilerini ifade etme imkanı bulmuşlardır. Bu gibi durumlarda tarikatlar “toplumsal seyyaliyet”i sağlayıcı işlevler görmüşlerdir.

Bu açıklamalar ışığında tasavvuf düşüncesi ve tarikatların Osmanlı-Türk toplumunda ortaya çıkısının ve yaygınlık kazanmasının nedenlerini sıralamamız gerekmektedir.

Öncelikle Türkler’in İslam’a yönelişlerinin tasavvuf düşüncesi ve tarikatlar aracılığı ile başlamış olması önemli olmuştur. Bunda da İslam’ın sunni doktirininin görece toplum yapısına kolayca uyum sağlayamaması nedeni ile: daha çok sufi doktirinin yaygınlaşmış olması önemli bir etkendir. “Orta Asya’da Şamanlık’la gelen inançlara en yatkını sufilikti” denilmektedir. Eski şamanlarla menkıblerde anlatılan Türk veli tipi arasında bir benzerlik kurulmaktadır. “Gelecekten haber veren, hava şartlarını değiştiren, felaketleri önleyen, yahut düşmanlarına müsallat eden, hastalıkları iyileştiren, göge çıkıp uçabilen, ateşte yanmayan Türk Şamanları da bu hüviyetleriyle adeta Bektaşi menkıbelerinde ve kısmen öteki tarikat çevrelerinde yeniden hayat bulmuş gibidirler. Bu eserlerde anlatılan Türk velileri işte böyle özelliklere sahip kişilerdir.” Şamanların yerini Ata, Baba denilen Türk velileri almış bu kişiler ve bunların çevresinde oluşan zümreler geleneksel norm ve degerleri koruyup, onları toplumsal yapı değişimindeki yenileşmelere uygun hale getirmiş oldukları ifade edilmektedir.

Diğer bir neden de daha önce işaret ettiğimiz gibi Moğol istilasının getirdiği korkunç bunalımlardır. Moğol istilası ile evleri yıkılan, ocakları sönen, malları telef edilen, ıssız ve uç bölgelere göçe zorlanan kitlelerin siyasi destekten yoksun kalmalarıdır. Bu durum onları şeyh, derviş, erenler gibi isimlerle anılan sufilerin manevi desteği altında toplanmaya ve bunların “şifalı eli” ile ızdıraplarını giderme yolları aramaya yöneltmiştir. Böylece bu safiler ve bunlara bağlanan kitlelerle tasavvuf düşüncesi ve tarikatar, daha fazla yaygınlık kazanma istidadı göstermiştir. Bir taraftan tarikatların İslam dünyası ve Anadolu’da yaygınlaştığı-, diğer taraftan da Moğol istilasının da ortaya çıktığı bir dönemde, Anadolu Selçuklu Devleti ve Bizans sınırında bir uç- beyligi olarak teşekkül eden Osmanlı, bu oluşumlardan payını almıştır. Bu oluşumlar Osmanlı toplum kesimlerinde tasavvufi düşüncenin ve tarikatların egemen olduğu bir halk tabanının oluşmasına önemli ölçüde katkıda bulunmuştur, diyebiliriz.

Tarikatların Osmanlı’da gelişimini hazırlayan nedenlerden biri de halk ile daha yakın bir diyalog kurabilmeleridir. Resmi ve normatif din anlayışına karşı, kalbe hitab eden ve hoşgörülü bir din anlayışı toplum katında daha çok ilgi görmektedir. Resmi dinin katı, statik ve kılı kırk yaran tutumunun aksine tasavvuf ve tarikatların geniş, hoşgörülü ve gizemci yapısı halk katında bir cazibe merkezi oluşturmaktadır. Resmi siyasetin toplum sorunları karşısındaki aczi veya ıssız ve uç bölgelere direkt müdahele imkânlarının zorluğu, halkın tarikatlar etrafında kümelenmelerinde önemli bir etkendir. Genellikle şehirlerde İslam’ın resmi biçiminin, şehir medeniyeti dışında kalan bölgelerde ise İslam’ın heteredoks- sufi biçiminin etkin olmasınıda buna bağlayabiliriz.

Tarikatlar halkın aşkın dini-manevi gereksinimlerini karşılamışlar ve ihtida hareketlerinde etkin rol oynamışlardır. “Tekkeler özellikle kuruluş yıllarında kendi seçtikleri yerlerde yapılmıştır. Kendilerinin ruh selametiyle beraber etrafındaki insanların da manevi ihtiyaçlarını temin ederek bölgelerinin insanlarına sahip çıkmışlar ve bunu önemli bir görev saymışlardır. Kuran’ın tavsiye ettiği bir metod olan hikmet ve güzel öğütle insanları dine ve hakikate çağırmışlardır” denilmektedir. İhtida hareketlerinde misyoner dervişlerin fethedilecek bölgelere fetihten önce veya sonra yerleşerek dini propaganda yapmalarının etkili olduğuna işaret edilmektedir. Ayrıca, tekkelerin kilise ve manastırların yakınına kurularak yerli halkla diyalog kurulamaya çalışıldığı, Hıristiyanlara ait Aziz kültlerinin menkıbeler aracılığı ile İslamileştirilerek Hıristiyan halkın İslamlaşmasına katkıda bulunulduğu ifade edilmektedir.  Bu yönüyle tarikatlar halkın dini ihtiyaçlarını karşıladıkları gibi, bölge halkına da destek olmuşlardır. Ayrıca, bir misyoner faaliyeti işlevi görmüşler, Anadolu’nun İslamlaşması ve Türkleşmesine de katkıda bulunmuşlardır.

Tarikatların siyasi ve sosyal hayatın işleyişini kolaylaştırıcı işlevleri de bulunmaktadır. Geniş topraklara sahip Osmanlı Devleti’nin merkeze olan uzaklığı nedeniyle siyasi otoritenin zaafiyet gösterdiği yerlerde bir takım isyanların çıkması ihtimaline karşın, devlet buralara maaş vermek süretiyle bir zabıta kuvveti yerleştirmektense bir tekkenin kurulmasını tercih etmiştir. Böylece devletin bu tip sorunları tekkenin terbiye edici eliyle bir ölçüde kalkmış olmaktadır. Tekke ve zaviyelerin bir kısmı da devlet tartından yolculuk için tehlikeli olabilecek bölgelerde tesis edilmiştir. Dağlarda ve korkunç boğazlarda tesis edilen tekkeler askeri sevk ve idareyi kolaylaştırmak, ticarete ve seyahate engel olabilecek eşkiya ve benzeri kişilere mani olabilmek için birer jandarma karakolu vazifesi de görmüş olmaktadırlar. Aynı zamanda bu tekke ve zaviyeler, yağmurlu ve karlı günlerde mal sevkiyatı yapanlara ve seyahat edenlere de birer sığınak olmaktadırlar.

Çeşitli yerleşim birimlerinde kurulan tarikatlara ait dergahların gördüğü işlevlerden biri de, temel kültür ve inancın, halk arasındaki birlik ve haberleşmenin sağlanmasına katkıda bulunmaktır. Bugünün kitle iletişim araçlarının işlevlerini, o günlerde bu gibi kurumlar yerine getirmişlerdir. Bu müesseseler halkın mevcut dini, ahlakı, zenaatı ve kültürü öğrenmesinde ve benimsemesinde etkin olmuşlardır. Bu noktada diğer tekkelere nazaran Mevlevihaneler’in daha büyük etkileşim alanı bulduğu ifade edilmektedir. Tekkeler, hoşgörülü tutumlarıyla çeşitli görüşteki insanlara kapılarını açmışlar, böylece çeşitli toplum kesimleri arasında çok yönlü bir bağlılığın kurulmasına yardımcı olmuşlardır.

Tekke ve zaviyelerin zaman zaman ruh ve sinir hastalıklarına karşı bir tedavi merkezi olarak da kullanıldığı bilinmektedir. Daha çok telkin ve irşad yoluyla hizmetlerini sürdüren şifa yurtları, çoğu zaman bir şeyhin önderliğinde toplumun bu alandaki sorunlarına çözüm aramaktadırlar. Tekkeler bunamlı insanların kalp dünyalarına hitap ederek onları teskin etmekte, ümit ve hikmet gücü vermektedirler. Böylece “…ruhu olgunlaştırarak her halini ibadet rengi ve neşvesine boyamak da yine tekkeler kanalıyla meydana getirilmiştir.” Miskinler tekkesi ise çeşitli bulaşıcı hastalıklara müptela olmuş kişileri ve bazı özürlüleri barındıran ve onları bir nevi karantina altına alan kurumlandır.

Bunların dışında bazı tekkelerin spor kulubü işlevini yürüttükleri de görülmektedir. Güreşçilik ve okçuluk tekkeleri gibi, dini prensiplere de uygun görülen tekkeler bunların örneklerindendir. Okmeydan’ındaki Okçular Tekkesi her sene Mayıs ayının altıncı günü (Hıdrellez) açılır ve altı ay eğitim yapılırdı. Tekkenin umumi reisi konumunda olan okçular şeyhi ile günümüzdeki hakem görevini yapan “Havacılar” bulunurdu. Bunlar eğitim yapanları sınava tabi tutar ve yeni yetişenleri de teşvik ederlerdi. Başarılı olanların adı tarihe geçirilir ve taşlara kazılırdı.

Tarikatların, bu sosyal fonksiyonları ile Osmanlı-Türk toplumuna dini-mistik bir kimlik kazandırdıklarını söyleyebiliriz. Tekke ve zaviyeler tarikat düşüncesinin toplum kesimlerine taşıyıcı ve yaygınlaştırıcı bir rol üstlenmişlerdir. 1550-1560 yılları arasında sadece Anadolu vilayetinde 342 cami, 1055 mescit, 110 medresenin yanında 626 zaviye ve hankah, 1 kalenderhane ve 1’de mevlevihanenein bulunması; yine aynı tarihlerde 121 müderris, 3756 hatip, müezzin ve imamın yanında, 3299 şeyh, şeyhzade ve mütevellinin bulunması bize bu konuda bir fikir vermektedir.

Toplum sorunları karşısında resmi siyasetin de eksik kaldığı durumlarda tarikatlara sığınan kitleler, tarikatların bu sosyal fonksiyonlarından faydalanmışlar ve tasavvuf kültürü ile de dini-mistik bir kimlik kazanmışlardır, diyebiliriz. Böylece tarikatların, ikincil toplumsal kurum olarak işlev gördüğünü ve topluma belirli bir kimlik kazandırdığını söylemek mümkündür.

Devletin tarikatlar karşısında belli bir tutumu da olacaktır. Tarikatlar toplum kesimdeki etkileri ve sosyal fonksiyonları ile önemli bir güç odağı haline gelmişler ve baskı grubu işlevini görmüşlerdir. Devlet otoritesinin ön plana çıktığı Osmanlı’da yöneticilerin tarikatların bu konumunu görmezlikten gelmesi beklenemezdi. Bu konuda Osmanlı yönetimi , merkezi devlet anlayışı ve resmi-dini ideoloji çerçevesinde bir siyaset takip etmiştir.

Genel olarak söylemek gerekirse Osmanlı Devleti, önemi i bir güç odağı haline gelen tarikatları kendi siyasatine uygun hale getirmek ve kendi bünyesinde eritmek istemiştir. Bunun için de kendi siyasetine uygun olan tarikatları desteklemiş, karşıt tarikatlara karşı ise her türlü önlemi almaktan çekinmemiştir. Devletin tarikatlara desteği vakıf kurmak, Köy veya arazi bağışlamak, tekke ve zaviye açmak, nakit yardımda bulunmak, bazı şeyhlere maaş bağlamak ve bazı koşullarla vergiden muaf tutmak şeklindedir. Bu şekilde tarikatları destekleyen devlet, bunları denetlemekten de geri durmamıştır. Sakıncalı görülen tarikat mensuplarına, sürgün etmekten savaş açmaya ve idam etmeye kadar her türlü yaptırımı uyguladığı görülmüştür.

Osmanlı Devleti bu uygulamalarına rağmen, tarikatların bir baskı grubu olarak varlığını göz önüne almıştır, özellikle Osmanlı’ya karşı hareketlerin bir kısmının tarikat kisvesi altında yapılmış olması da, tarikatların gücünü ve etkisini göstermektedir.

Osmanlı Devleti bazı sosyal fonksiyonları yerine getiren tarikatların devamına izin vermektedir. Aktif üretime katılmayan bazı başıboş kişilerin de belli bir disiplin altına alınması yine tarikatlar aracılığıyla olmaktadır. Tarikatlara mensup kişiler devletin de bu tutumu ile bazı gündelik işlerle meşgul olmakta ve topluma yük olmaktan bir ölçüde kurtulmaktadırlar. Özellikle düzenli bir iş kolunda başarılı olamayacak kişiler, tekke için odun taşıma veya bağ ve bahçede” çalıştırmak suretiyle disipline edilmeye çalışılmıştır.

Bu açıklamalar ışığında diyebiliriz ki, din-toplum ilişkilerinde resmi siyasetin ve buna bağlı olarak resmi dinin toplumun geniş kesimlerini denetim altına almaktaki eksikliği, sorunlar karşısındaki yetersizliği veya tarafgir tutumu, oluşturulmaya çalışılan yapılanmadan tatmin olamayan ve dışarıda bırakılan kitlelerin tepkisine neden olacaktır. Dine dayalı toplumlarda bu tepkiler genellikle bazı tarikatlar (mezhepler, dini akımlar) şeklinde ortaya çıkacaktır. Şerif Mardin’in de işaret ettiği gibi, mevcut dini yapılanmadan sıyrılabilmek, bu toplumlarda alternatif bir dini yapı kurmakla mümkün olabilmektedir. Tarikatlar da bu yapılanmalardan biri olarak ortaya çıkmaktadırlar. Böylece tarikatlar resmi örgütlenmenin yanında, sivil dini örgütlenmeler olarak varlığını sürdürmüşlerdir.

Tarikatların İslam toplumlarında daha çok, çeşitli bunalımların bir ürünü olarak ortaya çıktığı vakıasından hareketle ,bunalan insanlara bir sığınak ve çözüm tarzı olduğu sürece yaygınlaşması ve etkinliğini sürdürmesi söz konusu olmaktadır. Osmanlı’da da tarikatların resmi dinin yanında ikincil dini yapılar olarak işlev görmüş ve işlevleri oranında etkinliklerini sürdürmüş oldukları anlaşılmaktadır.

Resmi dinin statükocu ve buyurgan tavrı karsısında, tarikatların hoşgörülü ve gizemli yapısı, toplumla olan diyalogunu güçlendirmiştir. Böylece resmi dinin yanında, bir de halk dini oluşmuş, geniş toplum kesimlerini etkisi altına almıştır. Günümüzde bile bazı geleneksel halk inançlarının yaşaması, tarikat büyüklerine saygı duyulması ve türbelerine aşırı ihtimam gösterilmesi de bunu açmamaktadır.

Halk ile iç içe yakın bir bağ kurabilen tarikatların, resmi dinin yanında, tasavvuf kültürü ile dünyaya karşı belli bir tutum, yeni ilişkiler biçimi (cemaatçi yapı) ve bunlara bağlı olarak bir kimlik yapısı sunması kaçınılmaz olarak kendisini gösterecektir. Neticede Osmanlı’da toplum kesimleri bir taraftan resmi, diğer taraftan sivil diyebileceğimiz iki tip dini örgütlenme çerçevesinde, iki tip dini kimlikle karşı karşıya kalmaktadır. Bu iki kimliğin belli ölçüde uzlaşmış biçimi de Osmanlı genel dini kimliğini oluşturacaktır.

Sh: 50-57

Kaynak: Coşkun DİKBIYIK, Türk Toplumunda Kimlik Bunalımı Ve Din Olayı, Doktora Tezi, T.C. İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Sosyoloji Anabilim Dalı, 1994, İstanbul

 

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s