BİLİNÇDIŞI VE ÖZGÜN SANATKÂRIN YARATICI GÜCÜ

Yaşamın içinde, hayal kırıklıklarıyla sonuçlanabilen deneyimler de söz konusudur, abartılı zafer çığlıklarına yol açabilen mutluluk verici anlar da. Bunların yoğunluğu ve sıklığı elbette ki kişiden kişiye değişiklik gösterecektir. Ancak önemli olan, yaşandıktan sonra içte biriktirilen ya da en azından bir iz bırakan ne varsa, değerinin bilinmesidir. Derin de olsa, düş kırıklığı, kişinin özgüveniyle ilişkili olarak bir ölçüde giderilmesi mümkün hasarlardandır, insanın, hayatta, kendini ikinci bir kez coşup taşmak üzere hissedeceğinin garantisi ise ne derece elinde olabilir? Pek gülümseten bir sona sahip olmasa bile her sürecin dâhilindeki sevinçler ayıklanmalı, her sevincin temel karakterleri yüceltilmelidir. Hem sosyal yaşamda hem de yaratıcılıkta büyük rol oynayan “olumsuzluğa bakış açısı” ve kendini sevme konusuyla paralel gelişim gösteren “anıların değerlendirilmesi”, bu noktada öncelikli olarak önem taşımaktadır.

Neredeyse tümüyle karşılıklı odaklanma içinde geçen ve damarlarında aşk akan on dokuz aylık bir yaşantının yarısı konumundaki birey, bu sayede derinlerde yer eden vazgeçilemeyecek anılara ve devamında ortaya çıkan haz verici saplantılara kavuşmuştur. Burada, üzüntü verici son, sadece yıkıcı niteliğiyle değerlendirilmemiş, saçma gözükse bile yeni bir mutluluk kaynağının, yani umuttan yoksun olmayan büyük bir özlem’in de habercisi sayılmış, bu çerçevede, uzun soluklu ve tıpkı yaşanan ilişki gibi sıradanlıktan uzak hayallere yelken açılmıştır. Bir dönüştürmeden daha çok, acı gerçekliğin, başka yönleriyle de ele alınmasıdır bu. Bunun başarılmasında çok değerli katkısı olan düşler, dış gerçeklikteki o sürecin adeta devamını sunmuşlardır bireye, özlemle anılan esas karakteri de daima içinde barındıran düşlerin hemen her gece kendini göstermesi, bilinçdışı dünyasının cazibesine sürüklenmeyi ve dolayısıyla dış dünyadan bir ölçüde kopmayı beraberinde getirmiştir.

Bilinçdışı âlemine dalmanın, sadece bir tercih meselesi olmadığı söylenebilir. Onun ortaya çıkışı, sürpriz bir anda ve beklenmedik biçimde gerçekleşebilmektedir.

Her anlamda gizemli bir tarafı olan bilinçdışı kimine göre, çekici olduğu kadar korkulası ve iticidir de.

Birey için yine de, gönüllü ve tümüyle çekincesiz girilse bile, bilinçdışında kaybolmaktansa, bilinçdışının etkisiyle dış gerçeklikte kendini kaybetmek daha haz uyandırıcıdır. Hem böylelikle iki farklı âlem arasında bireyin de aktif olabileceği bir etkileşim doğmakta ve bilinçdışından, öteki alanda yaşanması muhtemel yaratıcı deneyimler için istenenden de fazla katkı sağlanabilmektedir. Düşleri ve fanteziler ve hayal gücüyle ruhunu coşkunlaştıran birey adına en şüphe götürmez şey, yepyeni duygular ikram eden bilinçdışının, yaratıcılığın temel kaynağı olduğudur. Goethe’nin şiiri bunu daha güzel anlatır:

“Tüm samimi gayretlerimiz için
Başarı gayri şuuri bir anda gelir.
Gülün açması olur muydu mümkün
Güneşin ihtişamını bilseydi bir gün!”

BİLİNÇ VE BİLİNÇDIŞI

Bir tarafta, dış gerçekte olan biteni neden-sonuç ilişkisi kurmak suretiyle değerlendirerek yaşamı düzenleme sorumluluğunu büyük bir hazla taşıyan bilinç; diğer tarafta ise arzuların, dürtülerin, doyuma ulaşabilme yolunda bilinci hırpalamaktan geri kalmadığı zihinsel işleyiş alanı, yani bilinçdışı. Birinde rafine edilmiş haliyle ortaya çıkarken düşünce, diğerinde bağımsızlık tutkusuyla gösterir kendini. Hangi zihinsel alanda gelişirse gelişsin, her düşünce, ancak varlığın temel organı niteliğindeki beyin sayesinde hayat bulur. Milyarlarca sinir hücresini barındıran bu iki yarı yuvarın seyri karşısında kayıtsız kalmayan ruh ise, bütünün bir diğer önemli unsurudur. Özellikle bilinçdışı süreçte egemen olan ruh, en anlaşılır biçimde şöyle tanımlanabilir:

“Ruh benliktir, kimliktir, bireyin bedeniyle evrensel ortamda oluşumu, yani bedenin tinsel varoluşudur. ‘Ruh’ sahip olunan bir ‘şey’ değil, insanın kendisidir. (…) Onun mevcudiyeti, yani elle tutulur, gözle görülür bir yanı yoktur, fakat o güçlü bir şekilde vardır (Yıldız 1999:16-17).”

 Bireyi psikolojik açıdan ele alırken onun sosyal bir varlık olduğunu da daima hatırında tutan psikiyatri, ruhsal yaşamın yuvası konumundaki bilinçdışı üzerinde, özellikle Freud’dan bu yana daha da önemle durmaktadır. Böylelikle hem patolojik durumların hem de anormal sayılmaması gereken ruhsal etkinliklerin anlaşılabilmesi imkânsız olmaktan çıkmıştır. Bilinçdışı kavramından ilk bahseden kendisi değilse de, çeşitli farklılıklara, sürekli tekrarlanan sıradan eylemlere ya da kimi zaman devasa problemlere neden olan birçok dinamik gücün, bu zihinsel sürecin derinliklerinde aranması gereğine işaret eden Freud, bilinçdışının bilinmezliklerine giden yolda yeni ufuklar açan bir ruhbilimcidir. Freud, hastalıkları ve hatta günlük yaşantıdaki davranışları şekillendiren temel etkenlerin, sadece görünürdeki belirtilerin dikkate alınarak tespit edilmesi ihtimali insanlarda büyük umutlar yaratacak bir seviyeye gelmemişken, psikanaliz, hipnoz, rüya yorumları gibi yöntemlerle derinlerdeki güçlerin bilince çıkartılması adına önemli çabalar harcamıştır.

Bilinçdışı işleyiş alanı, zaman ve mekanla ilgili bir sınırlamanın içinde olmayacak kadar engin, dış dünyanın mantıksal düzenine uyma zorunluluğu hissetmeyecek kadar özgürdür. Jung’ın, dış gerçekten bağımsız olan bu uçsuz diyarla ilgili yaptığı benzetme dikkat çekicidir:

“(…), bilinçdışı bilincin de biçimlendiricisidir ve yeni yaşam olanaklarının tohumları onun içinde bulunmaktadır. Ruhun bilinç yönü denizde yükselen bir adaya benzetilebilir. Biz yalnızca onun su üzerinde kalan bölümünü görürüz Fakat çok daha büyük, bilinmeyen bir gerçeklik aşağıda bulunmaktadır ki bunu bilinçdışına benzetebiliriz (Fordham 2004:23-24).”

Bilinçdışından, bilincin biçimlendiricisi diye bahsedilmesi akıllara, benliğin, bilinçdışı sistemi tarafından kuşatılabileceği fikrini mi getirmelidir? Öyle ya, her ne kadar o an farkında olunmasa da bilinmektedir ki, neredeyse tümüyle dürtüler belirlemektedir eylemleri. Bununla birlikte, bilinç ile bilinçdışı arasında durmakta olan ve bilinç öncesi adıyla anılan bir sistem daha söz konusudur.

“Bilinç öncesi, bünyesindeki uyarımları, bilince zorlanmadan eriştirebilen; bunu yaparken bilinçdışını hiç de dikkate almayan bir sistemdir (Freud 2003:424).”

Ne var ki bundan, dürtülerin ve usdışı düşüncelerin kudretiyle ilgili olumsuz bir anlam çıkarılmamalıdır. Çünkü bilinç öncesi sisteminin bu mağrur duruşu, bilinç düzeyine uzak olmayışından kaynaklanır. Yoksa bilinçdışındaki bir düşüncenin bilince ulaşması kaçınılmaz ise, bilinç öncesinin de bu durumda, arada bir istasyon görevi üstlenmekten başka yapabileceği bir şey yoktur. Sonuçta, bilinçdışı çevreleyen, bilinç ise çevrelenendir. Ancak, bilinçdışı unsurlar bütünü psişik içerikten ibaret olduğu için, mantıksal değerlere aykırı bir düşüncenin eyleme dönüşmesi sırasında bilincin gözlemlenmesi bile, bilinçdışı hakkında en gerçek bilgilerin edinilmesine katkı yapamayacaktır. Bununla ilgili olarak Rüya Yorumları’nın II. cildinde şu satırlar yer alır:

“(…) bilinçdışı, psişik yaşantının genel alt yapısı olarak anlaşılmalıdır. Bilinçdışı, bilincin küçük dairesini kuşatan, dana geniş dairedir. Her bilinçli hususun, bilinçdışında bir ön aşaması vardır. Bilinçdışı bu aşamada kalıp, yine de psişik performansın tam değerini ortaya koyabilir. Bilinçdışı, asıl gerçek psişik husustur (…) Duyu organlarımızla dış dünya nasıl eksik aktarılabiliyorsa, bilince ait verilerle de bilinçdışı o kadar eksik aktarılır (Freud 2003:421).”

Öte yandan, benliğin, toplumsal alanlarla ilgili, gerçekçilik ilkesi ışığında yerine getirmekle yükümlü olduğu işlevleri vardır. Bunlar öncelikli işlevlerdir ve zihindeki denge için büyük önem taşımaktadır. Zihinsel yapının, toplumsal değerleri ve ahlaki yargıları yansıtan parçası olan süper ego, kendinden, özellikle benliği eleştirme görevinden dolayı söz ettirmektedir. Ego ise, bilinçdışı kuralları benimseyen ve dış dünyadan bağımsız olan İD ile idealist SÜPER EGO arasında uyum sağlama çabasından asla vazgeçmeyecek bir karakterdedir. Hem süper egonun gözlerini daima üzerinde hissettiği hem de enerjisini borçlu olduğu id ile bir çatışma yaşamaması gerektiğini bildiği için, bu arabuluculuğu gerçekleştirmesi zorunludur aslında. Freud, ego’nun, id ile yaşadığı ilişkiyi şöyle yorumlar:

“Ego, fanteziler ve hayal gücümüzün en yüksek düzeyde doyumunu sağlamayı amaçlar. Freud’a göre id ile ilişkisinde, at sırtında bir adama benzetilebilir. Bu adam atın kendisinden çok olan gücünü kontrolü altında tutmak durumundadır Sürücü bunu kendi gücüyle yaparken ego id’den ödünç aldığı enerjiyle yapar (Alper-Bayraktar-Karaçam 2001:29).”

İd, gündelik gerçekliğin boyunduruğunda olmamasından dolayı birbirinden çok farklı dürtüleri dilediğince harekete geçirebilmektedir. Zihinsel yapının en özgür parçasıdır id. Dış dünyanın mantık yüklü düzeninden uzaktır, duygusaldır, zamansız ve yersizdir. Bu özellikleriyle de, temsil ettiği bilinçdışının, zihnin en tahrik edici işleyiş alanı olmasını sağlamaktadır. Bilinçdışı tarafından sunulan, bambaşka bir yaşamdır çünkü: Dışarıdaki sıradan ve bunaltıcı gerçekliğe karşı, içeride keşfedilmeye hazır farklı bir gerçeklik; ortak güvensizliğin hüküm sürdüğü uygar dünyaya karşı, bireyselliğin özgürce harekete geçirilebileceği benzersiz bir âlem. Hem bastırılmamış bir çocuk gibi yaşanabilecek sınırsız bir oyun bahçesi, hem de zengin bir yaratıcılık kaynağıdır bilinçdışı. Başta sanatçılar olmak üzere birçok kişiyi etkisi altına alan, hatta kiminin dış gerçeklikten büsbütün kopma tehlikesiyle karşı karşıya kalmasına yol açabilen dipsiz bir kuyudur. Sanatçı da, sahip olduğu biricik gerçekliğinde yaşadığı için şizofreni hastası da, kendini ifade etmede, bilince çok fazla ihtiyaç duymama konusuyla ilgili olarak öznelliğin zirvesindeki çocuk modeliyle benzerlik gösterebilmektedir

Sunduğu olanakların yanı sıra, insanı korkutucu boyutlara sürükleyebilen derinliğiyle de kışkırtıcı bir nitelik taşımaktadır bilinçdışı; çekici ve aynı zamanda tehlikelidir de. Çevreden soyutlanarak içsellikte aşırı yoğunlaşma sonucu, bilinç ve bilinçdışı karşıt kutupları arasında belirecek olan güç farkının neden olabileceği tehlike ihtimalini göz ardı etmeyen Jung, böylesi hallerde nasıl bir riskin bulunduğunu şu şekilde açıklar:

“Böyle durumlarda bilinçdışı belki de bir fantezi ya da bir çeşit nörotik belirti biçiminde bilince sızacaktır Çocuksu, hatta vahşi davranışlar biçiminde de görülebilir. Bilinçdışının bilince tümüyle egemen olabildiği durumlarda ortaya şiddetli bir patlama ya da psikoz çıkar Bu durum, tıpkı bir barajın patlaması ve bütün toprakların sel altında kalmasına benzer (Fordham 2004:21).”

Zihinsel işleyişte dengelerin bozulması, devamında da uyumun kaybolmaya başlamasıyla varılacak noktanın pek de cazip gözükmeyeceği besbellidir. Bu, bilinçdışının egemenliğinden de öte bilincin imha edilişidir. Ne libido ister bunu ne de bilinçdışı. İnsanın kendisiyle giriştiği savaş hazırlar bu sonu. Çevre her ne kadar hastalığa yönlendirici koşullar sunsa da, enerji akışının tek yöne gerçekleşmemesi için birey özellikle kendisiyle iyi geçinmek, barışık olmak zorundadır. Bunu yapamadığında, normalden yani sağlıklı oluştan kolaylıkla uzaklaşmaya başlayacak, ne var ki hastalıklı durumdan aynı kolaylıkla kurtulamayacaktır. Bütünlüğü sağlayan uyum, kendini inatla sevmeyen insanın, zihinsel sistemde hasara yol açması sonucunda bozulabilecektir ancak. Yoksa bilinçdışı ile bilinç, birbirini tamamlayıcıdır aslında. Zaten kendisinden türeyen bilincin yokluğunda başka kimi sıkıştıracak, kimi sarsacaktır bilinçdışı? Bununla birlikte, bilinçdışı olmasa, bilinç kime atacaktır sıkıcı mantık nutuklarını? Bu denli zıt iki kutup arasında büyük aksaklıkların yaşanmadığı dengeli bir ilişki, yıpratıcı bir tavır içinde olmaksızın, karşılıklı kontrol ile gerçekleşebilmektedir aslında.

“Bilinç, bilinçdışının yabanî, vahşî sapkınlıklarını kontrol ederken, bilinçdışı da, bilincin bayağı akli, rasyonel erimesine engel olmaktadır (May 2003:77).”

Sonuç olarak, somut gerçeklikteki insana her iki zihinsel işleyiş de pekâlâ gereklidir. Ancak, bilinç yaşayabilmek için, yaratıcı ruhun temel kaynağı bilinçdışı ise var olabilmek için. Aradaki fark da budur işte.

Daha öz biçimde söylenecek olursa; biri gerçekte yaşarken başka bir gerçek’ten kaçar, öteki ise gerçek’ten bunalmış, yeni bir gerçek arar.

DÜŞ (MÜ) GERÇEK Mİ?

Bilinçten bağımsızlaşma hali ya da tümüyle bilinçdışı bir husus; ussallıktan sıyrılan arzuların, özgürlüğün tadına varabilecekleri eşsiz bir yaşam alanına kavuşması ya da bir dolu imgenin ansız istilası; gerçeği yok saymaya kalkışan asil bir meydan okuma ya da gerçeğin ta kendisi. Birçok düşünürün, psikanalistin, hakkında çeşitli yorumlarda bulunduğu düş kavramı ile ilgili söylenebilecek belki de tek kesin şey, sayesinde bilinçdışı alanla ilgili yeni bilgilere ulaşılmış olmasıdır. Yoksa hala daha düşlerin kaynağına yönelik kesin fikirler sağlanabilmiş değildir.

Bastırılmış bir dolu unsurun, heyecanların, tuhaf veya aşırı duygusal izlenimlerin ve yaşanmış ya da arzu edildiği halde yaşanamamış deneyimlerin kendini sıklıkla hissettirdiği düşlerde, dış gerçeklikte bitkin düşmüş olan beden dinlenmeye, ruh ise harekete geçmektedir. Bu ruhsal alanla ilgili olarak aklın etkinliği konusunda, birbiriyle pek de örtüşmeyen görüşlerden söz edilebilir.

“Descartes, aklın uyku sırasında da aktif olmaya devam ettiğini; Aristoteles ise, düşlerde algılamanın kaybolduğunu savunur (Sorlln 2004:57-58).”

Düş sırasında algılamanın mümkün olmaması, ruhun bilinçten mahrum kalacağı anlamına gelmeyecek midir; öte yandan akıl her şeyin farkındaysa, düşün vazgeçilmezi olan imgelere ne ölçüde yaklaşılabilir? Bu esnada, varlığın bölünmüşlüğüyle ilgili bir düşüncenin zihinlerde soru işareti yaratması muhtemeldir Daha önce değinildiği üzere birbirini tamamlayıcı görevler yüklenmiş olan bilinç ile bilinçdışı, dolayısıyla uyanıklık ile düş apayrı şeyler, karşıt kutuplardır, iki alanın sınır geçişinde de engellemelerin olması tabidir. Bunun da ötesinde, bir şeyin ortaya çıkışıyla ilgili meselenin başka bir şeyin gözden kaybolacağı ana bağlı olarak gelişmesi, bu derece zıt kutuplar için daha da olağandır. Yani bilinç iyiden iyiye zayıflasın ki, düş âlemine girerek anlamsız sınırları aşmaya kararlı olan arzuların peşinden gidilebilsin; öte yandan düşsel imgeler bir bir dağılsınlar ki, sıkıcı rasyonelliğe ve akla, geri dönebilmenin yolu açılsın.

Sonuçta, olsa olsa bir ikilemdir irdelenmesi gereken. Kopmuşluk izlenimi uyandırabilecek manzaranın, aslında bir bütünlüğü sergilediği fark edilmektedir. Üstelik bu bütünlükten yoksun olunmaması için, tüm karşıt kutupların, varlıklarını sürdürmeleri de zorunludur.

Üzerinde durmaya değer bir başka nokta ise, düşlerin niteliğine etkisi olabilecek bir yönlendirmenin yapılıp yapılamayacağıdır. Mantığın silinmeye yüz tuttuğu bu karmaşık süreçte, bilinçten söz etmenin olanağı yeterince kısıtlıyken, herhangi bir yönlendirme gerçekten mümkün gözükebilir mi? Bunun imkansız olmadığını, uyumadan hemen önce mantığı canlandırmaya yönelik çabalar harcanması halinde ahlak rotasından pek de şaşılmayacağını öngören Platon, kişisel terbiyenin bu konuda önemli rol oynadığına inanmaktadır:

“İnsanlar, der Platon, günahlarla kuşatılmıştır ama kişi terbiyeli bir kişiyse buna karşı direnir. En bayağı tutkular uykuda, ruhun diğer kısmı, yani akılcı, kibar ve egemen kısmı uyuyakalınca uyanır (Sorlin 2004:63).”

Freud ise, imgelerin ancak sıkı bir denetimden geçtikleri takdirde kendilerine düş içinde bir yer bulabileceklerine, gerekirse biçim değişikliğine tabi tutulacaklarına dikkat çeker:

“Vahşi yanımızın (…), tatmin edilmesi toplum tarafından yasaklanmış arzuları vardır. Böylesi şehvetli iştahlar geceleri, bilinç uykuya dalınca su yüzüne çıkar. Bunlar herkesçe benimsenmiş geleneklere öyle terstir ki, bastırma mekanizması bu nahoş imgeleri kabul edilebilir imgelere çevirmezse düşü gören kişi büyük bir dehşet içinde uyanır (Sorlin 2004:68).”

Uykuda yaşanan dehşet dolu anlardan uzak durmakla ilgili otomatist ya da programlı birtakım çabaların sonuç verebileceği olası gözükse de, kimin ne şekilde düşlerle yüz yüze geleceğine yönelik kesin ayrımcı bir saptamanın gerçekleştirilemeyeceği açıktır. Bir kişinin ahlaklı ya da ahlaksız, iyi ya da kötü diye nitelendirilmesi de herkese göre farklı donelere dayandırılarak yapılabileceği için, aslında daha en başta net bir resmin ortaya çıkmasına engel bir durum söz konusudur.

Diğer taraftan, düş’ün içeriğinin, yaş, cinsiyet, eğitim, sosyal yaşam gibi kişisel farklılıklara bağlı olarak şekillenebileceğin! de belirtmek gerekir. Varlığın iki boyutta yaşadıkları da birbirini etkileyecektir elbette. O halde kişinin dış dünyada o kişi olmasına neden olan bireysel özellikleri ve deneyimleri de düşlerin şekillenmesinde önemli rol oynayacaktır. Ancak, bu zaten kaçınılmaz bir kuraldır.

Terbiyeli bir insanın ahlaksız diye tanımlanabilecek düşler görmeyeceğinin savunulması ise çok farklı anlamlar içermektedir; belki bir fantezi, değilse bir kandırmacadır. Üstelik insanın dış dünyada yaşadıklarından daha çok, yaşamayı hayal ettikleri gizlilik taşır.

Dürtülerle ortaya çıkan eylemler, gülümseyerek anılan ya da hatırlamaktan bile kaçınılan yaşanmışlıklar ve itkilerin (dürtü)  yönlendirdiği hayaller düş içinde belirsiz zamanlarda yer alabilir. Konusu, içeriği, niteliği nasıl olursa olsun, düşte yer alan bütün bağımsız unsurlar, aslında düşü gören kişinin öznelliğinden doğmaktadır. Yaşamın eylemsel ve düşünsel ürünlerinin yanı sıra neye işaret ettiği anlaşılamayacak sürpriz saçmalıklarla da ilgi uyandırabilen düş, ne var ki sahibinin yönetmenliğinden yoksun halde devam eder seyrine. Dolayısıyla hayli bireysel ve aynı zamanda da belirsiz olan düş kavramının bizzat kendisi söz konusu edilse bile, herkeste farklı çağrışımlar oluşması mümkündür. Örneğin, Matta’nın düş âleminden bir kare görüntüsündeki resmi ya da Dali’nin ismi bile “Düş” olan tablosu değil de, Tapies’in, sandalyeyi yani sıradan bir nesneyi konu ettiği rölyefi, bireyin kendi düşsel dünyasını veya sadece düş olgusunu çok daha fazla anımsamasına yol açabilir.

Gündüz düşleri olarak da adlandırılan düşlemlerde ise, oluşumları bakımından düşlere göre farklılıklar görülür. Bir düşlemin kurgusu, neredeyse tümüyle kişinin bizzat kendisi tarafından gerçekleştirilir. Bu hayal kurgusunun ortaya çıkışındaki temel itici güç ise doyurulmaya ihtiyaç duyan isteklerden başka bir şey değildir Freud, gündüz düşü ile ilgili olarak şöyle der:

“Doyuma kavuşturulmamış arzular, düşlemlemenin (fantezi-hayal gücünün) itici güçleridir ve her düş belli bir isteğe doyum sağlama çabası ve böyle bir doyumu ondan esirgeyen gerçek’i değiştirme girişimidir (Freud 2004:107).”

Fanteziler ve hayal gücü, içeriğindeki itkilerin (dürtü)  bir gün dış gerçekte de yaşanabilmesi ihtimalinin doğmasına yönelik fayda sağlayabilecek bir ön hazırlık olarak bile görülebilir. Ne var ki, aşırılıklarda gezinen gündüz düşlerinin ise hastalık belirtilerine zemin hazırlayabileceği de unutulmamalıdır. Çünkü gündüz düşleri, düşlerden farklı olarak dış dünyanın gerçekliğinden kolaylıkla ayırt edilemeyecek kadar belirgin ve bundan dolayı da büyük hayal kırıklıklarıyla sonlanabilecek beklentilerin yaratılmasına müsaittir. Düşteki imgeler, hareketli bir nesnenin düşük enstantane (ani, birden, şipşak) ile çekilmiş fotoğrafındaki görüntüyle benzeşlik gösterir. Düşlemde (hayalde) yaşananlar ise, düşteki gibi simgesel bir maskenin altına saklanmış değil, açık seçiktir. Yani görüntü düşlerde bulanıkken, arzularla birlikte dış gerçeklikte yaşanan olayların da yer aldığı fantezilerde daha canlıdır. Peki uyku sırasında bedenin baskısından kurtulan zihnin bilinçdışı alanı, özgürlüğün sarhoşluğunda savruklaşmayıp daha derli toplu bir tavır takınsaydı, içeriğin düzen ve netlik kazanmasıyla düş denilen şey hakikat adını mı almış olacaktı? Ya da uyanıkken bilincin varlığı sayesinde her şey tüm çıplaklığıyla algılanamasaydı, dış dünyanın bir yanılsamadan ibaret olabileceği ihtimali üzerine daha mı çok fikir yürütülecekti?

“Yazdığım şu anda düş görmüyor olduğumu nereden bilebilirim (Sorlin 2004:21)?”

Gerçekten de, bilindiği düşünülen her şeyin birer yanılgı olup olmadığı nasıl anlaşılabilir ki? Dış gerçeklikteki düzenin rüyalarda hükmünü yitirmesi, bildiğini sandığı hiçbir şeyi belki de bilmiyor olan insanı neden yeterince sarsmıyor; gerçek, Nietzsche’nin dediği gibi acı verici olduğu için mi? Nietzsche, hayat ve gerçek konusundaki düşüncelerini belirtirken akıl ile aydınlatılmayacak olan giz dolu bir bilinmezlikten de söz etmektedir:

“Bizim dünya dediğimiz şey, bir sürü yanılgının ve fantezinin sonucudur; (…) Peki o zaman neden insan hakikat üzerindeki bu perdeyi kaldırmak istemiyor? Buna engel olan nedir? (…) hayat böyle ister, çünkü hayat bu yanılgılar üzerine inşa edilir. “Belki de”, diyor Nietzsche, hakikat bir ıstıraptır, görüntü ise bunun dindirilmesi, (…), tabii bilimler ve felsefe görüntüler alemini, fenomenler dünyasını analiz etmekte, bu fenomenler arasındaki ilişkiyi anlamakta ve yorumlamakta önemli bir mesafe kat etmişlerdir. Ancak ulaştıkları bu uç noktada görmüşlerdir ki, bir ufuk çizgisi gibi yaklaşıldıkça uzaklaşan bir bilinemeyen, aydınlatılamayan, idrak edilemeyen bir “dış kenar” vardır (Özkan 2004:209-210-214).”

Görüngüler  (Duyularla algılanabilen her şey, fenomen-olaylar-) arasındaki bağlamların bir bir meydana çıkarılmasıyla elde edilenler, gerçeğe değil de, gerçeğin görüntüsüne ait veriler olabilir. Ama bundan, bilim adamlarının, yanılgının peşinden sürüklenmiş; filozofların, fantezinin karşı konulmaz çekiciliğinde oyalanmış; ortaya konan çabaların ise çiğ zaferlerden öteye gidememiş olduğu sonucuna varılamaz elbette. Dış gerçeklikten başka vatanı olmayan sıradan bir insanın, üzerinde fikir bile yürütemeyeceği çok uzaklardaki bu ufku, bilim ve felsefe dünyasından birileri en azından fark etmiştir. Ne var ki, Nietzsche’nin “na-malum muhit” (Bilinmeyen yer) dediği bu öte noktaya işaret eden derin gerçekliğin, paradoksal olarak yaşamı durulaştırmaya da faydası olan sanatın rehberliğinde aranması gerekmektedir belki de. Çirkin ya da ıstırap verici olan her şeyi, düşsel bir coşkuyla gerçek’ten arındırmaya yetkin konumdaki sanat, aklın algılayamayacağı bu bilinmeyen sınırdan içeri girebilecek cesareti sunmaya da hazırdır aslında. Feinberg’in söylediği gibi;

 “Derin gerçekliğin aranmasında başvurulacak en geçerli yöntem, inandırma gücünü kendi içinde taşıyan sanattır (Özügül 1991:25).”

Çünkü sanat, deneysel itibara ve hatta bilince bile ihtiyaç duymayacak kadar sezgisel ve yalındır; bunun da ötesinde, estetik bir düş’tür.

Bazen düşte görülenlerden, tıpkı gerçek gibiydi; kimi zaman uyanıkken yaşananlardan ise, rüya gibi bir şeydi, diye bahsedildiği olur. Hakkında, birbirinden apayrı sayısız düşüncenin öngörüldüğü böylesi psişik konularda, bir fikrin mutlak suretle savunulmasının dogmatik bir tavırdan öteye gidememesi muhtemeldir. Belki, uyanıkken akıp giden her şeyin gerçek olduğunu hayal ediyor insan; o yüzden, illüzyon aleminin kucağında olabileceği ihtimalini yok sayarak riskten uzak nefes almayı seçiyor. Belki de, işi şarlatanlığa vurarak esas hakikate temas etmekten sakınıyor düşte.

Sonuçta, dış dünya ve düş denen iki ayrı yaşam alanı; iki ayrı gerçek ya da iki ayrı görüntüdür söz konusu olan. Gereken ise, ateşli arzularla donanmış cesur insanın gerçeği arayış serüveni, yani hayali yücelten yaratıcılık; şuurdan uzak ve kor üstünde yalınayak.

YARATICI (Sanatkâr-Özgün) İNSAN

(Özgün olabilmek ve) Yaratıcılık; bir başkaldırıdır, varlığın ifadesidir aklın ötesinde gezinme, ölümsüzlüğe giden yolda savaştır. Kimsenin yükleyebileceği bir görev değil, öz’ün derinliklerinden gelen itkidir (dürtü), aşktır. Ne sıradan bir eylem gibi tarifi yapılabilecek, ne de herhangi bir yeti gibi temeli açıklanabilecek kolay bir kavramdır. Tüm yetkelerin ötesinde bulunduğu için büyük bir güç, özgürlüğün ta kendisi olduğu için eşsiz bir gizdir. Herkesin temas edemeyeceği bir ateştir yaratıcılık, yakar. Yakarken ferahlatır. Berbat bir ıstırap, mutluluktan ölmek üzere deli bir çığlıktır. Özgün bir ruh, üstün bir kişilik ister. Erdemli olmak için yalan söylemeyenlerin değil, yalan söylemediği için erdemli olanların; fikir yürütebilecek cesarete bile sahip olmayanların değil, sahip olduğu her şeyi kaybetse de fikrini sakınmayanların işidir yaratıcılık.

Varoluşçu Bardyayev de değerlendirmesinde, yaratıcılığı, öncelikli olarak özgürlükle ilişkilendirir:

“Yaratıcılık açıklanamaz: Yaratıcılık özgürlüğün gizidir. (…) Yaratıcılık, içeriden, ölçülemez ve açıklanamaz derinliklerden çıkıp gelen bir şeydir, dışarıdan, dünyanın zorunluluğundan değil (May 2003:24).”

Ölçülemeyecek derinliklerden çıksa da, gizil yetilerin yoğunlaşmasına olumsuz etkide bulunabilecek hiçbir koşulun olamayacağı söylenemez. Yanılsama düzenine uygun disiplinlerin yerleştirildiği modern dünyada, çoğunluğun adaptasyon sağlamış olduğu alışıldık yavanlıktaki hayatın bütünsel asimilasyon gayesi gözden kaçmamalıdır. Bertrand Russell, böyle bir tehlikeye işaret eder:

“Saygınlık, düzen ve rutin -yani modern endüstri toplumunun demir gibi katı disiplini- sanatsal dürtüyü köreltmiş ve aşkı verimli, özgür ve yaratıcı olmak yerine bunalıma veya gizliliğe mahkum etmiştir (Russell 2003:16)”

Yaratıcılık, pekala özgürlüğün gizidir. Özgürlük de egemen otoriteye boyun eğmemeyi, koşulların oluşturabileceği kısıtlamalara maruz kalmamayı, yaratıcı edimin gerçekleşmesini önleme niyetindeki her şeye tavır almayı gerektirir. Dolayısıyla özgür yaratıcılık için, zor olanı aşabilecek bir ruha ihtiyaç vardır.

Hala daha sahteleşmiş geleneklerin ve statik ahlaki yargıların hüküm sürdüğü, acımasız rekabetin ve ekonomik güçlüklerin bastırdıkça bastırdığı bu katı kurallar dünyasında sinsi tehlikelerden her an uzak kalabilmenin garantisi var mıdır?

Üstelik söz konusu olan, egemen gücü daima koynunda yatıran dünyaysa; otoritesini, eyyam sürüsünün mensuplarına zorlanmadan kabul ettiren egemen gücü Öyle ya, her biri eyyam efendisi olan küçük insanların yuvası konumunda koca bir sürü var orta yerde. Bu sürü ki, düz, hem de dümdüz insanlarla dolu kalabalık bir korkaklar topluluğu, esaslı bir bayağılık anıtı. Düz insanlar; girintisi-çıkıntısı bulunmadığı için bir yere takılma endişesi duymayan, sadece küçük hesaplarına hizmet edecek düşler kurabilen, yaşamları boyunca nitelikli tek bir şey üretemeyecek olan ve yanlarında örselenmiş kişilerin bile güneş gibi parlayacağı mahluklar.

Yaratma yetisi olan insan, bu sürüden içeriye adımını atmayacak kadar duyarlı; bütüncül gücün, derinlerdeki ruhu bastırmaya cüret etmesi halinde ise başkaldırıya geçecek kadar cesurdur. Ancak günümüzde, modern dünyanın hedefindeki öznelliği zedelemek adına bireye dayatılmak istenen niteliksizlik sınır tanımamakta, gerçek yaratıcılığı besleyen unsurlar karalanmakta, süslenmiş tekdüzeliği anlamlı göstermeye yönelik çabalar yoğunlaşmaktadır. Yaratıcı ruh, sıradan olana dönüştürülme, yani aynılaştırılma tehdidini iyiden iyiye hissetmektedir.

“Modern kültürün gelişimiyle birlikte söz konusu olan bu durum, nesnel tin’in,(ruh’un) öznel tin üzerinde gitgide büyüyen hegemonyasıdır (Simmel 2006:100).”

Modern çağda gözümüze en çok çarpan şey, çirkin ve yüksek binalar ile bunların dibinde koşturan sevgisiz, sahte özgüvenlere sahip görev insanlarıdır. Ne diye şaşılsın ki, işte aklın yarattığı uygar dünya. Bununla ilgili olarak Freud’un, “Uygarlığımızın bedeli nevrozumuzdur” sözü, en yerinde tespitlerden biridir belki de. Burada bahsedilen pekâlâ toplumsal nevrozdur.

Ya bireysel nevroz?

Bireysel nevroza ilişkin, temelde şunlar söylenebilir:

“Bireysel hastalanmayı, uyumsuzluğu, toplumsal olandan ne kadar ayırabiliriz? Nevrozu üreten, hastalıklı toplumun ta kendisiyse, “Sağlık nevrozlarından bahsedebilir miyiz?” Bu yüzden nevroz, şizoidlik, duygusuzluk, kişinin yaratıcılık öncesi bekleme, zaman kazanma durumları olarak olumlu değer taşır (May 2003:22).”

Aslında yanıltıcı bir oyundur nevroz. Mesele, acıya bakış açısıyla ilgilidir. Acı, esaslı bir düşman mıdır, yoksa yeniden var olabilme yolunda özümsenmesi gereken fırsat mı?

Önemli ölçüde sevgi yoksunluğundan kaynaklanan nevrotik durumların olumlu değer taşıyor olmaları, acının nasıl değerlendirileceğine bağlıdır. Rollo May bu konuya, nevrotik ile sanatçıyı karşılaştırarak değinir:

“Nevrotik de sanatçı gibi kendi nihilist ve yabancılaşmış yaşantısından (farklılığı kabul edilmemiş) doğan aynı çelişkileri yaşıyor, fakat bu iç yaşantılara anlam veremiyor; bu çelişkileri yaratıcı ürünlere dökmenin yetersizliğiyle, onları reddetmenin olanaksızlığı arasında bocalıyor. Sanatçı, yaratmanın iki önemli unsurunun (yapma ve yıkma) sentezini becerebilirken, nevrotik salt yıkıcılık düzeyinde kalıyor (May 2003:20).”

Ruhundaki kaosa bir anlam veremeyen nevrotiğin de, aşmayı gerçekleştirmiş olan sanatçının da farklılıklarla dolu içsel yaşamları söz konusudur aslında; yani onlar için ikinci bir yaşam da bilinçdışındadır. Çağlar öncesinde ruha şeytanın girdiğini zannettiren kimi anormal hallerin ve gizil güçlerin fırlayıp geldiği bu bilinçdışı alanla ilgili olarak en çok iki asırdan beri bir şeylerin meydana çıkarılmış olması, kuytuda daha neler olabileceğini düşündürmektedir insana.

Gelişmiş düşünme yetisi, farklı bir duyumsama, üstün bir görü, özgür yaratıcılık için var olması gereken şartlardır. Yoksa yetenek tek başına bir anlam ifade etmeyecektir. Büyük arzular eşliğinde meydan okuma coşkusuyla kopup gitmek için gereken ne varsa, bilinçdışı kaynağında yaratıcı insanı beklemektedir. Pek tabi yetenekten de mahrum olmayan yaratıcı insan derin kavrayışı sayesinde yeniden var ederken kendini, eşsiz imkânları önüne seren yanı başındaki bu zenginliğin farkındadır. Ayrıca bireysel yanının diriliğini de, bilinçdışında özgürce gezebilmesine borçludur. Dolayısıyla onun, orijinale ulaşma tutkusundan yoksun kalması düşünülemez. Yaratıcı insan, dilediğince hayal eder, çılgınca ister ve içindeki sesin peşine düşer. Kendi serüvenini yaşamaktır amacı. Doğanın gerçekliğini yadsımaz, ama o kendi gerçekliğini arar, öykünmez doğaya. Bilir ki yapması gereken, nesnenin iç gerçeklerini görerek doğayı ifade etmektir, kopya etmek değil. Sanat Yapıtı adlı kitaptaki şu satırlar, sanatçıda olması gereken bu özelliği daha net biçimde vurgulamaktadır:

“(…) insan, kopya ederek asla bir sanat yapıtı ortaya koyamaz, buna kuşku yok; çünkü o, aslında görmeden bakar ve her ayrıntıyı istediği kadar kılı kırk yararak yakalasın, ortaya çıkan şey yavan ve niteliksiz olur. (…) Sanatçıysa, tersine, görür; yani onun yüreğiyle bir olmuş gözü Doğa’nın bağrına işleyerek, onun içinde barındırdığı şeyleri okur (Lenoir 2005:83).”

Sanatçının, özündeki gizi duyumsadığı nesne ile bütünleşmesinden doğar var olacak yeni gerçeklik. Özgünlüğe düşkün olan yaratıcı insan, aynı zamanda özgür, dolayısıyla cesurdur da ve bu cesaretle de kendini kaybeder aslında, gözü bir şey görmez.

“Tanrısal delirme ödülü uğruna güvenceden mahrum kalarak yaşar; yokluktan kaçmaz, onunla güreşir (May 2003:105).”

Zor olanı seçmektir yaratıcılık, ussal düzene verilen bir gözdağıdır. Kimi zaman özseverlik sınırlarını da zorlayan yaratıcı insanın yaptığı kafa tutmak, meydan okumaktır. Ama bunun için, yaratma tutkusunu iyiden iyiye tahrik edecek bir karmaşanın belirmesine ihtiyaç vardır. İskambil kağıtlarından yapılmış süslü bir kule gibi. Bu kule devrilmeli ki, kağıtlar etrafa saçılsın ve başına buyruk yaratıcı insan azmış arzuları doğrultusunda esas kuleyi, yani kendi kulesini inşa edebilsin.

Düşlerde de böyledir; düzenli dış dünya rüyalarda darmadağın olur, imgeler karmaşanın içinde dört bir yanda gezinir. Asimetrik bir kolaj, [1] kışkırtıcı bir kaos söz konusudur; tam da sanatçının istediği gibi. Onun yaşamı farklıdır, dolayısıyla düşleri de özeldir. Bu düşler, sahibinin yaratıcılığına esin vermeyecek kadar sıradan olamazlar. Her biri eşsiz bir biçimlendirme beklentisindedir. Yaratıcı insanın gündüz düşleri de sığ değildir Üstelik, temeli mutlaka yarım kalmış bir anıya dayandığından, içeriğindeki istekler daha da tutkuludur. Freud, düşlemi, onu biçimlendiren zaman boyutlarını da göz önünde tutarak yorumlar:

“(…), güçlü bir güncel yaşantı daha öncelerde, sıklıkla çocuklukta kalmış bir yaşantının anısını sanatçıda uyandırmakta, anımsanan yaşantı ise sanat yaratısında gerçekleşme olanağına kavuşan isteği doğurmakta ve yaratının kendisi hem anımsamaya yol açan yaşantıyı, hem de eski anıya ilişkin öğeleri içermektedir (Freud 2004:112).”

Peki, hem düşlerde hem de dış gerçekte hayli dolu bir yaşantıya sahip olan sanatçı için, güzel kavramı ne ifade etmektedir?

Duyumsama ve düşünme yetisi ile ulaşılabilen haz kaynağı mıdır güzellik, yoksa büyük ölçüde nesnenin içkin niteliklerine mi bağlıdır?

Sanatkar insanı, örneğin bir nesneyle karşılaştığında ya da onu düşündüğünde, elbette başkalarından farklı bir algılama yaşayacaktır. Kimsenin göremediğini görüyor, düşünemediğini hayal ediyor olacak, adeta içine nüfuz ettiği nesne tarafından sarmalanacaktır. Tam bu sırada, nesnenin özünden yakalanan bir esin (etkilenme) söz konusudur. Yaratıcı insanın imgeleminde yer tutan, artık o nesneden başka bir şeydir; büsbütün sanatçının görüşüdür var olan.

“Güzelliği, herkesten başka türlü ayırt edebilen sanatçı, aldığı esinle onu hiç rastlanmamış biçimde göstermeyi de bilecektir; hem de doğayı aşarcasına (Lenoir 2005:64).”

Harikulade bir umursamazlık da gerektirir yaratıcılık. Bundan dolayı yaratıcı insan var ederken, güzeli meydana çıkarmak için endişe taşıyacak değildir; bu, aklından geçmez bile. Onun yarattığı zaten güzel olacaktır. Sanatkâr insan, kimseye minneti olmadığından, birilerinin paye vermesine de heves etmeyendir. Çünkü özgürdür, benzersizdir. Kendi coşkusuyla yaratır, kendi macerasını yaşar. Tutarsızlığın tutarlığındadır o; ister güzel çirkinlikler koyar ortaya, isterse çirkini güzel gösterir. Güzel’in bir güç olduğunu da bilir, başkaldırıda güce ihtiyaç duyulacağını da. Her yeni yapıtında kendini var edendir sanatkâr, ne diye çirkinleştirsin ki kendini.

 KAYNAKÇA

ASLAN Selçuk [Kitap]. – Bilinçdışı Ve Yaratma Gücü Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Resim Ana sanat Dalı 173394 Yüksek Lisans Sanat Eseri Raporu Ankara, 2006.

RAPORUN KAYNAKLARI

ADLER, Alfred, insanı Tanıma Sanatı, (Çev. Kamuran Şipal), Say Yayınları, 2002

ALPER, Yusuf-BAYRAKTAR, Erhan-KARAÇAM Özgür, Herkes için Psikiyatri,

Gendaş Kültür, 2001 DALİ, Salvador, Bir Dahinin Güncesi, (Çev. Semih Aközlü), İmge Kitapevi, 2002

DERGİ, Genç Sanat, 2002/4 DERGİ, Genç Sanat, 2003/3 DERGİ, Türkiye’de Sanat, 2002/4 DERGİ, Türkiye’de Sanat, 2003/3

FORDHAM, Frieda, Jung Psikolojisinin Ana Hatları, (Çev. Aslan Yalçıner),Say Yayınları, 2004

FREUD, Sigmund, Psikanaliz ve Uygulama, (Çev. Muammer Sencer),Say Yayınları, 2001

FREUD, Sigmund, Rüya Yorumları II, (Çev. Akın Kanat), ilya Yayınevi, 2003

FREUD, Sigmund, Sanat ve Sanatçılar Üzerine, (Çev. Kamuran Şipal), Y.K.Y., 2004

İSTEL, Edgar, Paganini, (Çev. İzzet Nezih Albayrak), Milli Eğitim Basımevi, 1964

KİNSKİ, Klaus, Paganini (film), Adriana Chiesa, 1989 KUSPİT, Donald, Sanatın Sonu, (Çev. Yasemin Tezgiden), Metis Yayınları, 2004

LENOİR, Beatrice, Sanat Yapıtı, (Çev. Aykut Derman) YKY, 2003 MAY, Rollo, Yaratma Cesareti, (Çev. Alper Oysal), Metis Yayınları, 2003

MİRO, Joan, Düşlerimin Rengi Bu, (Çev. Alp Tümertekin), YKY, 2005

ÖZKAN, Senail, Kaplan Sırtında Felsefe, Ötüken Yayınları, 2004

ÖZÜGÜL, Oğuz, Bilim ve Sanat Üzerine, Us Yayınevi, 1991

PASSERON, Rene, Sürrealizm Sanat Ansiklopedisi, (Çev. Sezer Tansuğ),Remzi Kitapevi, 1996

RUSSELL, Bertrand, Sorgulayan Denemeler, (Çev. Nermin Arık), Tübitak, 2003

SİMMEL, Georgs, Modern Kültürde Çatışma, (Çev. Tanıl Bora-Nazire Kalaycı) İletişim Yayınları, 2003

SORLİN, Pierre, Düş Söylemleri, (Çev. Süha Sertabiboğlu), Ayrıntı Yayınları, 2004

TURANİ, Adnan, Dünya Sanat Tarihi, Remzi Kitapevi, 1997

YILDIZ, Mustafa, Şizofreni, HYB Yayıncılık, 1999

************************

Düşümde seni gördüm,

sana düş’tüm ben.

Sana düştüm, zoru gördüm,

son’u yazdım.

..

Ne şer ister ruhum, ne uğur.

Kimse sahiplenmesin beni kaparoz [2] gibi,

Düşsünler.

Dökülsünler benden, düşümden. Hele o şuur!

Sırlanmış beynimde siroz gibi.

….

Dünya dikilmiş bekler tepemde, Aşk ise bozulmadı

Vakit varken yazık ki ve neden toz olmadı!

…..

Maviye boyadım seni. Denizimi çok özledim, Ondan…

Deniz mavi olduğundan değil. Mavi, sen olduğundan…

…..

Ölmedim hala, Istırap orta şeker

Hem zaman da akıyor.

Aksın be!

Ne yalvaran tökezler, ne bendeniz harabe.

….

 

Beynimdeki endişe, Sürgündeki ben miydi? Zırrr…

Zırvalık mıydı neydi?

Hastalıklı endişe,

Her gün kapalı gişe!

…..

Gül eğlen, otuz altında göç.

Yaprak düştü, kabuk sıyrıldı.

Durma anlat.

Aslında neydi, nasıldı?

En güzel halinde kahkahayla asıldı.

Gül eğlen, otuz altında göç.

Tacını tak başına,

İster kral ol, ister bir hiç.

Canın cehenneme piç oğlu piç.

                                                              Selçuk ASLAN


[1] Kolaj: (İtalik dillerde “collage”), düz bir yüzey üzerine fotoğraf, gazete kâğıdı, ve benzeri nesnelerin yapıştırılmasıyla ve bazen boya ile de karıştırılarak uygulanan bir resimleme tekniğidir. Eğlence amaçlı uygulanması çok eskilere gitmesine rağmen ancak 20. Yüzyılda kübistlerin kullanımının etkisiyle bir sanat tekniği olarak kabul görmüştür. Daha sonra bu tekniği kendi fikirlerine uygun bulan fütüristler, dadaistler ve sürrealistler (gerçek-üstücüler) de kullanmıştır.

[2] Kaparoz: isim, argo söz Yolsuzca veya zorla elde edilen mal.

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s