BİR DESTAN KAHRAMANI MİHRALİ BEY ( 1844-1906 )

Birkaç Söz

Mihrali Bey’in köyünden (Acıyurt-Sıvas) olmam dolayısıyla çocukluğum, hep bu yüce kişinin kahramanlıklarını dinlemekle geçti. Halkımızın, “İkinci Köroğlu”, “İkinci Battal Gazi” olarak vasıflandırdığı Mihrali Bey’i inceleyip yazmak fikri de bundan kaynaklanmıştır.

1971 yılından itibaren bu konuda bilgiler toplamaya başladım. Malzemeleri toplarken gördüm ki; Gazi Ahmet Muhtar Paşa’nın Hatırat ve Mehmet Arif Bey’in Başımıza Gelenler’i haricindeki yazılar (Bkz. Bibliyografya 2, 5, 10, 11, 13) hep bu eserleri tekrardan ibaret. Duyduklarımın ve bildiklerimin pek çoğu yazılmamıştı. Araştırmalarımı derinleştirdim. Halen sağ olan torunları ve bu sahada derlemeleri bulunan amcam Beşir Sönmez ile irtibata geçtim. Eksik bir kısım kalmaması için on üç yıl bekledim. Saygıdeğer dostum Ali Birinci’nin de teşvikiyle nihayet yazmaya karar verdim.

Mihrali Bey’in hayatı okunduğunda bazı bölümler, okuyucularımıza mantıksız gelebilir. Şunu söyleyelim ki; bunların hepsi de hakikattir. Bu yüzdendir ki, halkımız onu yüceltmiş; bir destan kahramanı olarak görmüş; hakkında sayısız destanlar söylemiştir. Maalesef bunlardan pek azı elimizde mevcuttur. Yayımlanan ve bilinen destanların haricinde, ben de Tokatlı Âşık Püryâni’den üç destan derleyerek manzum parçalar bölümüne ilave ettim.

Mihrali’ye “Mühür Ali” de denmektedir. Bu, halkımızın yakıştırmasıdır.

Mihrali’nin hayatı, başlı başına bir film konusudur. Yazımızı, konu bulmakta güçlük çeken, hatta basit konularla Türk sinemaseverleri rahatsız eden film şirketlerinin de dikkatlerine arz ediyoruz. Dileriz, bu yazıdan haberdar olurlar….

(Sivas, 10. 4. 1984)  

Yrd. Doç. Dr Doğan KAYA

MİHRALİ BEY’İN HAYAT HİKÂYESİ

Karapapak-Terekeme Türklerinden olan Mihrali, Tiflis vilâyetinin Borçalı sancağına bağlı Darvas Köyü’nde büyümüştür. Babası Memili, dedesi ise Allahverdi’dir. Asil bir aileden olan Memili, Acem kızı ile evlenir. Ondan Mehmet Ali, ikinci hanımından da Mihrali Bey, İsa Bey, Memmedalı ve Ali Bey doğmuştur. İki de kızı vardır: Huri ve Kezban.

Daha, küçük yaşlarda ata binmeye, silah kullanmaya başlayan Mihrali, kısa boylu, etine dolgun, kara yağız ve sevimli biridir. Genç yaşlardaki gözü pekliği, cesareti, mertliği ve çevikliği dillerde söylenir olmuştur.

Mihrali, on yedi yaşındayken babasını kaybeder. Ruslar, Mihrali ve kardeşlerinin uğraşmaların rağmen, Abdullah Ağa’nın Müslüman mezarlığına gömülmesine izin vermez ve Karapapakların inançlarına, adetlerine ters düşen bir usulle kendi mezarlıklarına gömerler.

Civar köylerde bulunan Karapapaklar, Çerkezler, Çeçenler, Lezgiler Darvas Köyü’ne gelip başsağlığı dilerler.

Mihrali, o gece rüyasında babasını görür. Babası hiddetlidir. “Utanmıyor musun? Beni o mezarlığa nasıl gömdürdün? Yazıklar olsun sana! Eğer benim na’şımı bu kafirlerin içinde korsan, hakkım haram olsun.” der.

Rüyanın etkisiyle aniden uyanan Mihrali, yatağından fırlar. Babasının hayali gözünün önünden hiç gitmez. Kılıcını beline bağlar, hançerlerini kuşağının arasına sokar, yanına kazma kürek alır, dışarı çıkar. Vakit gece yarası olduğu için köy halkı derin uykudadır. Mihrali, doğruca mezarlığa gider.

Kısa boylu olmakla beraber, çevikliği sayesinde bir hamlede yüksek duvardan atlar. Nöbetçilere görünmeden babasının mezarına gelir. Mezarı kazar ve babasını çıkarır. Bir an önce oradan uzaklaşmak düşüncesiyle babasını omuzlar, koşar adımlarla mezarlıktan ayrılır. “Dur! Eller yukarı!” sözüyle hareketsiz kalır. Nöbetçiler, na’şı yere bırakmasını söyler. Mihrali bırakır ama, bırakmasıyla beraber, onların üzerine sıçrar. Dövüşmedeki mahareti sayesinde, nöbetçileri öldürür.

Mihrali, babasını tekrar omuzlayıp Müslüman mezarlığına getirir, defneder. Sabaha doğru evine gelir. Olup biteni ağabeyi İsa’ya ve annesine anlatır. Kaçıp dağa çıkmaya karar verir.

Mihrali, Keçeli Köyü’ne gider. Orada baba dostu Ahmet Ağa’nın evine misafir olur. Yaptıklarını Ahmet Ağa’ya ve karısına anlatır. Bu arada gönül verdiği Bahar’ı da orada görür.

Mihrali’nin yaptığı işi ertesi gün herkes duyar. Tiflis Valisi’nin emri üzerine köyü ararlar. O’nun Keçeli’ye gittiğini öğrenirler. Keçeli’de Ahmet Ağa’nın evini kuşatırlar. Mihrali, içeride atına biner; mahmuz vurmasıyla şaha kaldırır. İkinci mahmuzla yel gibi ahırdan çıkar. Kapı önündeki iki askeri tepeleyip ve kendini atın karnına saklayıp süratle oradan uzaklaşır. (Mihrali, atıcılıkta olduğu kadar, binicilikte de çok ustadır. At, son sürat koşarken karnından dolaştığı, atın sırtında ayakta durduğu yahut amuda kalktığı, bu haldeyken istediği hedefi vurduğu söylenir.)

Mihrali, gece yarısından sonra evlerine gelir. Annesiyle gizlice konuşup ona veda eder; Darvas’tan uzaklaşır. O geceyi dağda geçirir. Ertesi gün, bir çobana rastlar; yanında karnını doyurur. Emin yer olarak düşündüğü İran’a geçer.

Tiflis valisi, Mihrali’yi ellerinden kaçırdıklarını öğrenince, ileri gelenleri toplar, onlara hakaret eder. kumandanlar, askerleriyle etrafa yayılır, uğradıkları köylerde, Türklere zulmeder. Bu sırada Tavşankuloğlu Hüseyin’le Dalaverli Mansur da dağlarda eşkıyalık yapmaktadırlar. Bütün bunlar Çar II. Aleksandr (1855-1881)’ın kulağına gitmiştir. Türk eşkıyalarının yakalanması için emir verir. Bunun üzerine aramalara hız verilir.

İzini kaybettirmiş bulunan Mihrali’nin nerede olduğunu, Keçeli Köyü’nden Hacı Veli, Ruslara ihbar eder. Vali de bunu bir mektupla Çar’a bildirir. Mihrali’nin İran’da olduğunu haber alan Çar, Şah’a bir nâme yazarak Mihrali’nin yakalanıp gönderilmesini ister.

İran zaptiyeleri, Mihrali’nin bir handa kaldığını öğrenir ve oraya gider. Durmadan şüphelenen Mihrali, üst kattan askerlerden birinin atına atlayarak oradan uzaklaşır. Tekrar, Rusya topraklarına geçer. Evlerine gider, annesi ve kardeşleriyle görüşür. Ağabeyi İsa, Mihrali’ye, kendilerine baskı yaptıklarını, yalnız başına bir şey yapamayacağını, Dalaverli Mansur ve Tavşankuloğlu Hüseyin’le birlikte olmasının lâzım geldiğini söyler. (Dalaverli Mansur, çobanına kızıp onu bıçağı ile öldürmesi üzerine; Tavşankuloğlu Hüseyin de zengin bir Türk’ü yaralayıp Ruslara teslim olmamasından dolayı dağa çıkmıştır. Fakir olan Hüseyin, gençliğinde aç kaldığı vakitler, mal yayan çocukların ekmeklerini alıp; “Siz tavşan kulağı yapayım.” diyerek, sağından solundan yiyip karnını doyururmuş. Hüseyin’e bu yüzden Tavşankuloğlu lakabı verilmiştir.)

Mihrali, ertesi gün bir çobanla Mansur’a ve Hüseyin’e haber gönderir. Bilahare onlarla buluşur. Birlikte gezmeye başlarlar. Bir Rus öldüren Keleninoğlu Hüseyin de bunlara katılır. Rusların Türklere yaptıkları zulüm karşısında, Mihrali ve arkadaşları da Rus köylerine dehşet saçarlar. Dördünün şöhreti de günden güne yayılır.

Her gün valiye şikâyetler yağmaya başlar. Durumdan haberdar olan Çar II. Aleksandr, devlet erkânı ile toplantı yapar. Sonuçta, suçları az olan Mansur ve Tavşankuloğlu Hüseyin’in suçlarını bağışlarlar. Mihrali’yi yakalayanı, rütbe ve para ile taltif edeceklerini halka bildirirler.

Haberi alan Mansur ile Tavşankuloğlu Hüseyin gizlice anlaşır; Vali’ye giderek teslim olurlar. Teslim olmakla kalmaz, Darvas’a gidip Mihrali’nin ailesine eza-cefa yaparlar. Hatta Mansur, Mihrali’nin ağabeyi Mehmet Ali’yi öldürür. (Bir söylentiye göre de karısını dağa kaldırır.) Bu duyan Mihrali de Mansur’un karısını dağa kaldırıp kurduğu çadıra hapseder. Kardeşi Ali’yi de nöbetçi koyar.

Durumu öğrenen Mansur, Mihrali ile teke tek karşılaşmaya cesaret edemez. Tiflis Valisi’nin yanına çıkıp ondan yardım ister. Vali, Mansur’un emrine beş yüz atlı verir. Aynı zamanda, T. Hüseyin de Mansur’un kuvvetine yakın bir kuvvet tedarik eder.

Dalaverli Mansur, etraftaki Türk köylerini Mihrali’nin aleyhine kışkırtır. Ailesinin dağa kaldırıldığını da hatırlatarak, başına gelenlerin, ileride kendilerine de yapılabileceğini söyler. Bütün bu gayret sonunda işe yarar. Mihrali’nin baba dostu Garip Ağa, Maraşlı Köyü’nden yedi kardeşin en büyüğü Musa Çavuş da Çerkezlerden çok sayıda gönüllü toplayarak her koldan Mihrali’yi aramaya başlarlar.

Mihrali, aradan bir ay geçtikten sonra, Mansur’un karısını evine bırakır. Bu müddet içinde ona hiç dokunmamıştır. Arkadaşlarını toplar, bir müddet dağılmalarını söyler. Kendisinin de Osmanlı topraklarına geçeceğini belirtir. Keleninoğlu Hüseyin’in ısrarları karşısında, kendisiyle beraber gelmesini kabul eder.

Keleninoğlu Hüseyin’in, babasıyla vedalaşmak için köyüne gider. Hüseyin’in köye geldiğini gören bir Türk, Ruslara yaranmak gayesiyle, köydeki Rus askerlerine O’nu ihbar eder. askerler babasını çağırıp Hüseyin’in teslim olması için O’nu ikna etmesini isterler. Aksi takdirde evi ateşe vereceklerini söylerler. Hüseyin, teslim olmaz. Evin üstündeki otluğu ateşe verirler. Hüseyin boğulacak hale gelir. Babası; “Teslim ol!” diye üstüne üstüne gelirken, onu bacağından hafifçe yaralar. Aksi takdirde, onlar babasını öldüreceklerdir. Derhal dışarı çıkar ve iki Rus askerini öldürür. Fakat, başına yediği kurşunla cansız yere düşer.

Keleninoğlu Hüseyin gibi bir yiğitin ölümü, Mihrali’ye çok dokunur. Hayatı boyunca, Onun mertliğinden sitayişle bahsetmiştir. “Hüseyin, üç-beş yüz atlıma bedeldi.” demiştir. Daha fazla Rusya’da kalamayacağını anlayan Mihrali, Osmanlı topraklarına girer, Çıldır’a gelir.

Mihrali’nin Osmanlı toprağında olduğunu öğrenen Çar, yakalanıp iade edilmesi için Osmanlı padişahı Sultan Abdülaziz (1861-1876)’e nâme yazar. O sırada sadarette Mahmut Nedim Paşa vardır. padişah durumu sadrazamla görüşür; Mihrali’nin yakalanması için Erzurum valisine haber gönderir.

Birkaç defa sıkıştırılan Mihrali, hepsinden kurtulmayı başarır. Bu arada iki Türk askerini öldürür. Her yerde arandığından tekrar Rusya topraklarına geçer.

Mihrali’nin Rusya’da olduğunu öğrenen Mansur, Tavşankuloğlu Hüseyin, Garip Ağa ve Musa Çavuş dört bir taraftan takibe koyulurlar. Her birinin emrinde 400-500 kişilik atlı vardır.

Bu gruplardan Mihrali’ye ilk rastlayan Musa Çavuş olur. Mihrali, atı otlamakta, kendisi de dinlenmekte iken gayrı ihtiyari geriye bakar. Musa Çavuş’un kendisine doğru geldiğini görünce atına atlar ve kaçar. Fakat, Musa Çavuş yetişir. Mihrali, peşini bırakması için O’na yalvarır; aksi halde öldürmek mecburiyetinde kalacağını söyler. Musa Çavuş, ısrarla üstüne üstüne gider. Bunun üzerine aniden dönen Mihrali, Musa Çavuş’u kılıcıyla yaralar, oradan uzaklaşır. Atlıların bir kısmı Musa Çavuş’un yanında kalır, diğerleri Mihrali’yi kovalar. Mihrali, atına son hızı vererek uçuruma doğru sürer. Bir hamlede karşıya geçer. Arkasından gelenlerin bazıları, hızını alamayıp uçuruma yuvarlanır. Bunu gören diğer atlılar durur. Mihrali: “Benim sizlerle işim yok. Peşimi bırakın. Dilerim Musa Çavuş’a bir şey olmamıştır.” der ve oradan uzaklaşır.

Atlılar, Musa Çavuş’u Maraşlı Köyü’ne babasının yanına getirirler. Fakat yolda çok kan kaybettiği için bütün müdahalelere rağmen kurtarılamaz ve ölür.

Mihrali, arada sırada köyüne uğrar, yakınlarıyla görüşür. Aynı zamanda Musa Çavuş’un ölümü üzerine aramalara daha da hız verilir. Garip Ağa, Mihrali’yi bir yerde kıstırır. Düzlükte bir kovalamaca başlar. Bir an gelir ki, ikisinin de atları yan yana koşmaya başlar. Garip Ağa Mihrali’nin teslim olmasını isterse de ikna edemez. Kılıcıyla hamle eder. Mihrali hepsini savuşturur. Ekmeğini yediği bu baba dostuna, el kaldırmak istemez. Fakat onun kendisini öldürmek istemesi üzerine kılıcını çeker, kuvvetli bir hamle ile öyle bir savurur ki, Garip Ağa’nın sol bacağını dizinden koparır. Atlılar, takip etmek isterlerse de Garip Ağa müsaade etmez. Atlılar, onu alıp köyüne getirirler. (Bir söylentiye göre de Mihrali bu sırada Garip Ağa’yı öldürmüştür.)

Mihrali, gizlice annesiyle görüşür. Ona, Bahar’ı kaçıracağını söyler. Annesi vazgeçirmeye çalışırsa da başaramaz. Keçeli Köyü’ne gider ve Bahar’ı kaçırır. Artık, yanında bir de kadın olduğu için işleri de zorlaşır. Bu yüzden, Bahar’ı, bazı kereler güvendiği kimselerin yanına bırakır.

Bir ara, takipçilerden Tavşankuloğlu Hüseyin, Mihrali’nin yerini öğrenir, derhal oraya gider. Mihrali yanında Bahar olduğu için pek kaçamaz. Tavşankuloğlu Hüseyin, arkalarından yetişir. Kılıcını vuracağı sırada bunu gören Bahar, korunmak için sağ kolunu kaldırır. Tavşankuloğlu Hüseyin, kılıcını indirir, Bahar’ın sağ elinden üç parmağını keser, Mihrali’yi de başından yaralar. Mihrali can acısıyla geri döner. Tüfeğini ateşlemek isterse de, tüfek ateş almaz. Atını mahmuzlar, Hüseyin’e yetişir. Kılıcını sallar, ama vuramaz. Kılıç atın kuyruğunu keser. Hüseyin’in kaçtığını gören adamları da irkilir ve geri döner.

Mihrali, bir dere kenarına gider. Bahar, Mihrali’nin kanlarını temizler. Tülbendini çıkarıp başını sarar. Yara derin olduğu halde, Mihrali aldırış etmez. Atına biner, Bahar’ı emin bir yere bırakır; oradan ayrılır.

Mihrali, Osmanlı topraklarına geçer. Bir ihbar üzerine yaralı olduğu halde yakalanır. Gözlerini açtığında, kendini elleri ve kolları zincire bağlanmış olarak, Kars hapishanesinde bulur. Burada başkaları da vardır; fakat, sadece kendisi bağlıdır.

Mihrali’nin kendine geldiğini görence, Âşık Ahmet adındaki bir Türk, Yanına yaklaşır, Mihrali’yi konuşturur. onun meşhur Mihrali olduğunu öğrenince şaşırır. Mihrali, Aşık Ahmet’ten hapishane hakkında bilgiler alır. Birlikte kaçmaya karar verirler.

Aşık Ahmet, ziyarete gelen karısına her gelişinde bir şey getirmesini söyler. O da, ekmeğin içine eye, vücuduna çekiç ve benzeri eşyalar saklayıp peyderpey kocasına getirip verir.

Yarası cerahat bağlamış ve çok bitkin bir durumda olan Mihrali, hapishane arkadaşlarının, en zayıf bir yerden tünel açmalarını ister. Mahkumlar, geceleri sesiz ve gizlice söylendiği şekilde çalışırlar. Tünelin ağzı, maalesef nöbetçilerin bulunduğu yere denk gelir. Mihrali, son taşı çıkarmamalarını, belki bir gün lâzım olacağını söyler.

Bu arada, Mihrali’yi -yaralı olduğundan- sırtta mahkemeye götürürler. Mahkemede idamına karar verirler. Kararla ilgili evrak, önce Erzurum’daki Temyiz Divanı’na, sonra İstanbul Temyiz Mahkemesi’ne tasdike gönderilir; padişahın imzasına sunulur.

Mihrali ise zindana döndüğünde, durumdan arkadaşlarını haberdar eder. kaçacağını, isteyenin de kendisi ile birlikte gelebileceğini söyler. Bir gece yarısı Âşık Ahmet’le birlikte mahkumları ayaklandırır. Kan gövdeyi götürürken, Mihrali, bu arada kendisini duvara bağlayan zincirleri keser. Âşık Ahmet’le önceden kazılmış tünele girer. Son taşı kaldırırlar. Mihrali, daracık delikten güçlükle çıkarken, nöbetçi görür. Mihrali’nin kaçmasına fırsat vermeden, süngüsünü bacağına saplar. Mihrali, süngüyü kavrar. Nöbetçi tüfeği çektiğinde, süngü Mihrali’nin bacağında kalır. Mihrali, ani bir hareketle süngüyü çıkarır ve gayet ustalıkla fırlatır. Süngü, nöbetçinin gırtlağından girer; nöbetçi yere cansız düşer. Âşık Ahmet, korkusundan tünelden çıkamaz ve zindana döner.

Mihrali sürüne sürüne zindanın karşısındaki tavlaya girer. Tavlada, atlar için hazırlanmış otluğun içine kendini bırakır. Orada iki gece üç gündüz kalır.

Zindandaki ayaklanma önlendikten sonra, mahkumlar sayılır; Mihrali’nin olmadığı görülür. Hemen, dört bir yana atlılar çıkarılır. Bütün aramalara rağmen, atlılar elleri boş dönerler.

Mihrali, üçüncü gece biraz kendine gelir. Ayakları hala zincirle bağlı olduğu için onları eye ile kesmek ister; zincirin kalınlığı, eyenin küçüklüğü dolayısıyla kesemez. Bu halde, ata binemeyeceği için başka çareler arar. Sonunda topuğunu kesip demir bilezikleri çıkarmaya karar verir. Topuğunu kesmesiyle müthiş bir acı duyar, fakat buna katlanır. Gömleğinden bir parça yırtar, topuğuna sarar. Başından, dizinden ve topuğundan yaralı olan Mihrali, bu yönüyle azim, sabır ve cesaret timsali gibidir. Ellerindeki bilezikleri ise kesmez. Zira, kafi miktarda yarası vardır. biraz otla sarındıktan sonra, bir delikten kendisini aşağıya bırakır. Otların üzerine düştüğünden ses çıkmaz ve canı fazla acımaz. İçeride, sıra sıra atların olduğunu görür. Gözüne iyi bir at kestirir. Sonra başka bir atın sırtından ter keçesini çıkarır, bineceği atın ayaklarına bağlar. Zira, zemin taş olduğu için ses çıkarabileceğini düşünür. Havanın sıcaklığı dolayısıyla çift kapının açık olmasından da istifade ederek, atına atlar ve son sürat oradan uzaklaşır. Gece yarısı Maraşlı’ya gelir.

Mihrali, Maraşlı’da ilk rastladığı evin kapısını vurur. Bu ev, daha önce öldürdüğü Musa Çavuş’un babasının evidir. Mihrali’yi içeri alıp yatırırlar. Mihrali olup bitenleri anlatır. Adam Mihrali’ye ses çıkarmaz. Üstelik su ısıttırır ve bir tekne içinde onu yıkar, yaralarını temizler, merhem çalar. Süt içirttikten sonra, istirahatını temin eder. çocuklarını başına toplar. Evlerinde Mihrali’nin olduğunu, böyle mert birisine ölen kardeşlerinden dolayı kalleşlik etmemelerini söyleyerek onları ikna eder. bu arada Mihrali’nin tavladan çaldığı at damgalı olduğu için çocuklarına bu atı çok uzaklara bırakıp dönmelerini söyler. Sabahleyin altı oğlu ile beraber Mihrali’nin yanına gider; kendilerini tanıtır. Mihrali irkilir. Adam; “Biz seni Musa Çavuş’un yerine koyduk. Sen de bundan böyle bizim oğlumuz sayılırsın.” der. Mihrali’ye bir ay bakarlar. Gideceği zaman, iyi bir at ile Musa Çavuş’un kılıcını verirler. Adam, altı oğlunu Mihrali’nin yanına katar ve uğurlar.

Bu sırada 93 Harbi (1877-1878) patlak verir. Osmanlılar hem kuzeybatıda hem de doğuda Ruslarla savaşır. Doğuda Rus ordusunun başında Loris Melikof, Osmanlı ordusunun başında da Ahmet Muhtar Paşa vardır.

Mihrali, atlılarını yanına alır, 120 kişilik çetesiyle Ruslara yapmadıklarını bırakmaz. Ruslar, bu belâlı Karapapak ile baş edemeyeceklerini anlayınca, “Orduya hizmet” şartıyla bağışlar. Mihrali ise, Kars kumandanı Hüseyin Hami Paşa’ya gizlice haber göndererek affedilirse, Osmanlılar safında mücadele vereceğini bildirir. Mihrali’nun bu teklifi kabul edilir.

Beri taraftan, Dalaverli Mansur (muhtemelen albay) ve Tavşankuloğlu Hüseyin (muhtemelen binbaşı) üst rütbelerdedirler. Maalesef Karapapak olmalarına rağmen Osmanlılara karşı savaşırlar*.

Mihrali, kuvvetleriyle Çıldır’a gelir. Yanına kardeşi Ali Bey’i de almıştır. Kendisine binbaşılık, Ali’ye de mülazımlık rütbesi verilir.

Bir gün, T. Hüseyin’den bir mektup alır. Hüseyin, Mansur’la arasının açıldığını, isterse emrine girebileceğini yazmaktadır. Mihrali, kabul eder. böylece, T. Hüseyin de Osmanlı’ya iltica eder. O’na da binbaşılık rütbesi verilir.

93 Harbi’nin temmuz-ağustos aylarında, muharebe iyice kızışır. Mihrali, Kars’ın Göle cihetinde, kendinden en az on misli fazla bir kuvvetle karşılaşır. Mihrali, tüfek ve kılıçla taarruz emrini verir. Saldırı anında, Mihrali’nin atı, göğsünden bir kurşun alır, yere kapaklanır. Mihrali, üç-dört metre ileriye düşerken perende atıp iki ayağı üstüne kalkar. Aynı anda tüfeğini ateşleyerek atını vuran askeri, alnından vurur. Kendisine yaklaşan bir askeri de kılıcıyla bertaraf ettikten sonra onun atına atlar, düşman saflarına dalar. Askerler bir müddet sonra kaçmaya başlar. Çemberi yaran Mihrali, önüne çıkan düşmanı tepeleyip on dört bakkaliye arabasını alır ve Kars Kalesi’ne döner. Kaleyi dıştan kuşatan askerlerin de çemberini yararak kaleye girer. Haftalardır, aç, susuz kalan askerler, gelen malzemeleri görünce bayram eder.

Haberi alan Anadolu Harp Ordusu Başkumandanı Ahmet Muhtar Paşa; Mihrali’yi tebrik ve taltif eder. Fakat bu kuru erzak, askere kafi gelmez. Aylardır ete hasret olduklarından hepsi de bitkin düşmüştür. Hatta bu yüzden, Ahmet Muhtar Paşa, geri çekilme kararındadır. Bunu duyan Mihrali, Ahmet Muhtar Paşa’nın yanına gider, kararından vazgeçmesini söyler.

Güvendiği adamları yanına alarak, düşman sınırından içeri dalar. Haradan, yüz elli kadar kadana at ile ahırlardan binin üstünde koyun çıkarıp çemberi yararak Ahmet Muhtar Paşa’ya getirir. Paşa’nın sevinçten gözleri yaşarır. Sonuçta, Kars, muhasaradan kurtulur.

Ahmet Muhtar Paşa, bunun üzerine Mihrali’yi çekilen Rus ordusunun üstüne gönderir. Mihrali, Göle Nahiyesi’nin Demirkapı Köyü’nde bir alay düşman süvarisini kaçırır. Karşısına başka bir alay çıkar. Zekası sayesinde bunları da alt eder: Kendisi güya kaçıyormuş gibi yapar. On misli düşman da kovalamaya başlar. Pusudaki seksen askeri, bunlara ateş ederek iki bölüğü dağıtır. Mihrali de aniden dönerek bunlara destek olur. Planın ustalığı sayesinde iki şehit, dört yaralıya karşı yüzden fazla cesedi ile düşmanı bozguna uğratır.

Paşa’nın sonsuz güvenini kazanan Mihrali, bu sefer Gümrü-Tiflis yolu üzerinde Ağbulak ve Parmaksızköprü’deki askeri mevkilere ait telgraf tellerini kesmeye memur edilir. Mihrali, 130 kadar süvarisiyle sekiz gün boyunca erzak kollarını vurur, telgraf tellerini keser, müfrezeleri tepeler, düşmanı çaresiz ve kımıldamaz bir hale getirir. Düşmanın yetmişe yakın can kaybının yanında, kendisi dört şehit ve sekiz yaralı ile döner.

Ahmet Muhtar Paşa’nın Mihrali’nin bu kahramanlıklarını payitahta bildirmesi sonucu, Mihrali’ye II. Abdülhamit (1876-1909) tarafından ilk Mecidiye Nişanı verilir.

Mihrali, daha sonra Paşa’dan izin alarak, Rus sınırından içeri girer. Köyü Darvas’a gelir. Akrabasını ve diğer Karapapakları toplayarak Osmanlı’ya göç eder. Kafilede kardeşi İsa Bey, karısı Bahar, kardeşi Mehmet Ali’nin oğlu Rüstem, kundaktaki oğlu Rüştü de vardır. Mihrali; “Belki ses çıkarır.” diye oğlu Rüştü’yü, bir çalının dibine bırakır. Bahar Hanım, ağlar. Görümcesi Huri Hanım, kara ve soğuğa aldırış etmeyerek hemen atını geri çevirir, çalının dibinden Rüştü’yü alır, kafile sınırı geçmekte iken onlara yetişir.

Mihrali, daha sonra Erzurum Müdafaası’nda yer alır. Aziziye baskınından sonra, düşman, dört alayla Erzurum’u batıdan çevirmek ister. Muhtar Paşa, bunların üstüne üç-dört yüz süvari gönderir. Mihrali, bu cenkte ağır yara alır. 12 Kanunuevvel 1877′de (12 Aralık 1877) A. Muhtar Paşa İstanbul’a çağırılır. O’nun gitmesi üzerine Mihrali de artık orada kalamaz. A. Muhtar Paşa, Mihrali’ye bir kızak hazırlattırır. Kendisi İstanbul yolunu tutarken Mihrali de kafilesiyle Sivas’a doğru yol alır.

Mihrali, Sıvas’ta Ulaş Bucağı’na bağlı bugünkü Acıyurt Köyü toprağına gelir. Karapapaklar da çevrede kendilerine yer bulurlar. Mihrali Bey, bugünkü Konak (Acıyurt’un mezrası)’ta mesken tutar. Acıyurt, halk ağzında; “Büyük Köy, Papaklı Köyü, Mihrali Bey’in Köyü” gibi adlarla anılır. Tavşankuloğlu Hüseyin, Kuşkayası Köyü’ne yerleşir. Bugün Kangal, Uzunyayla civarında 30-40 pare Karapapak köyü vardır. Buralara yerleşmekte, devlet onlara herhangi bir güçlük çıkartmamıştır. Zira, II. Abdülhamit, Mihrali ve ahfadının dilediği yerde yerleşmesini serbest bırakmıştır. Mihrali, Sıvas’ta 40. Hamidiye Süvari Alayı’nı kurar.

Göçten on iki yıl sonra (1899) Kurt İsmail Paşa*, Mihrali Bey’in yanına geldi. Bağdat’ta amansız bir eşkıyanın olduğunu, Arapları Osmanlılar aleyhine kışkırttığını söyler. Mihrali Bey, bunun üzerine atlılarını toplar, Kurt İsmail Paşa ile Bağdat’a gider. Bağdat Valisi Mehmet Fazıl Paşa (?), bunlara izzet ikramda bulunur. Mihrali, eşkıyaya teslim olması için haber gönderir. O da bir şey yapmayacaklarına dair şeref sözü alarak teslim olur. Mihrali Sultan Abdülhamit’e eşkıyanın teslim olduğunu ve bağışlanmasını bildirir ve bağışlanır. Bağdat’ta vali ve eşkıya, Mihrali’ye iyi cins Arap atları hediye ederler. Mihrali, Kurt İsmail Paşa ile geri döner.

Bu olaydan sonra Mihrali’nin ünü daha da yayılır.

Bir gün, beyler ve ağalar Kangal’da sohbet ederken, Kangal Kaymakamı içeri girer. Herkes ayağa kalkar, Mihrali kalkmaz. Kaymakam, hiddetlenir. Mihrali de gazaba gelip, kaymakamı döver. “Sen kim oluyorsun da bana ayağa kalk diyorsun? Seni kalaycı çırağı seni!…” der . Kaymakam bu olayı vali Reşit Paşa’ya anlatır. “Seni kalaycı, beni de çırağın yaptı.” der. Buna fazlasıyla içerleyen vali, durumu Sultan Abdülhamit’e bildirir. Sultan da; “Bir adamı bana çok mu gördünüz? O, benim yularsız aslanımdır.” diye haber gönderir.

Mihrali ile Vali’nin arasının açılmasına, başka bir olay daha sebep olmuştur: Bir at yarışında, Mihrali’nin Karakütük adlı atı da vardır.* Yalnız bu atın bir özelliği vardır; silah atılmadan, silah sesi duymadan iyi koşamaz. Vali, bunu bildiği için silah atılmasını istemez. İki taraf da anlaşır. Yarış başlar. Karakütük hep geride kalır. Kuşkayası Köyü’nden Karapapak Çopur Ali, buna tahammül edemez. “Mihrali’nin atı olsun da geride kalsın bu ne demektir?” diyerek silahını ateşler. Sonuçta Karakütük birinci olur. Vali, bunu Mihrali’nin planı olarak telakki eder.

Bu sıralarda, Yemen İsyanı baş gösterir. Bilhassa İngilizlerin teşvikiyle Osmanlılara sık sık isyan bayrağı açan Araplar, gün geçtikçe işi azıtırlar. Mihrali’yi çekemeyen Vali Reşit Paşa; “Bu isyanı bastırsa bastırsa, Mihrali bastırır.” diye Abdülhamit’e haber gönderir. Niyeti, Mihrali belasından (!) kurtulmaktır. Padişahtan gelen haber; “Dilerse gider, dilerse gitmez. Ben, O’nu her şeyde serbest bıraktım.” şeklindedir. Durum Mihrali’ye bildirildiğinde; “Gitmem.” demeyi yiğitliğine yediremeyip atlısını toplayarak yola çıkar. Adana’da büyük bir kalabalık Mihrali’yi karşılar. “Oralar sıcaktır, sıcağına dayanamazsınız.” diye vazgeçirmeye çalışırlar. Mihrali, geri dönmeyi gururuna yediremez. Yola çıkar ve bir zaman sonra Yemen’e varır. Yanındaki kardeşi bu sırada yüzbaşıdır.

Kimsenin baş edemediği ve bir zamanlar eşkıya iken sonradan büyük bir vatansever olup vatanına hizmetler yapan bu destan kahramanı Mihrali, Yemen’in sıcağına dayanamaz, hastalanır ve orada ölür (1906). Atlılarından çoğu da telef olur. Ancak, üç-beş kişi geriye döner. Bunlardan bazıları Acıyurt Köyü’nden Yüzbaşı Ahmet, Yetim İsmail, Mahmut Çavuş; Kurdoğlu Köyü’nden Gökçe Çavuş, Kuşkayası Köyü’nden T. Hüseyin’dir. Mihrali’nin kardeşi Ali Bey ise Yemen dönüşü gemide öldürülmüştür. Bir söylentiye göre, Sıvas’taki Karapapakların lideri olmak için Ali Bey’i, Tavşankuloğlu Hüseyin öldürmüştür. Mihrali Bey’in oğlu Rüştü Bey ise 1932′de vefat etmiştir.

II – MİHRALİ BEY HAKKINDA MANZUM PARÇALAR

-1-

Âşık Sadık’ın Mihrali Bey Destanı

Ey ağalar beyler bizim ellerde

Koçaklıktan yana birdi Mihrali

Cahallık eyleyip dağlarda gezdi

Epey zaman kaçak durdu Mihrali

İbtidâ gözünden düştü devletin

Sonra göze girip buldu rağbetin

Cihana tanıttı şânın şevketin

Bir eşsiz nâmıdâr erdi Mihrali

Kan kavga kopanda Kars’ın başına

Doksan üç’te baktı yurdun işine

Dört-beş yüz atlıyı yığdı peşine

Moskof’un cengine girdi Mihrali

Muhtar Paşa kıydı ona nişânı

Başladı dökmeğe hûn-ı düşmanı

Şânı tuttu bütün Kafkasistan’ı

Koçaklarda dizdi ordu Mihrali

Ordu-yı İslam’a rehnümûn oldu

Tanrı aslanı çok şâd memnun oldu

Düşman güzergâhı her pür nun oldu

Leşlerini yere serdi Mihrali

Kemender Kazağı hep bizâr etti

Rahat yatırmadı can bizar etti

Loris de elinden el-hazer etti

Gece karargâhlar yardı Mihrali

Moskof ordusuna çok dehşet saldı

Hareketlerini keşfedip bildi

Osmanlı askeri tedarik aldı

Düşmana tuzağı kurdu Mihrali

Adını duyanda Rus’un Saldad’ı

Koparırdı “Mama” deyip feryadı

Moskof’a havf saldı merdâne adı

Gözlerin kurdunu kırdı Mihrali

Rus’u Şüregel’de pişman eyledi

Yollarını kesip hüsran eyledi

Taburların hâkle yeksan eyledi

En dilâverlerin yordu Mihrali

Mel’un Hacı Veli gör ne iş tuttu

Beş kapige dinin nâmusun sattı

Kars’ın teslimine çok gayret etti

O’nu sağ Paşa’ya verdi Mihrali

Huda’nın mukadder günü gelende

Bu hâl ile mahşer günü gelende

Düşmanların zafer günü gelende

Ciğerine dağlar vurdu Mihrali

Ağlaya ağlaya yurdu terketti

Atlıların çekip Sivas’a gitti

Nice ehl-i maraz şifâya yetti

Onlara bir tâ’un çordu Mihrali

Alnına yazılmış kara yazılar

Murada yetmedi ağlar sızılar

Haberi getirdi bazı bazılar

Kars’ı her gidenden sordu Mihrali

Akıbet O’na da bu fâni cihan

Yâr olmadı göçtü kalmadı mihman

Cennet-i Al’â’da tuttu bir mekan

Gaziler yanına vardı Mihrali

Gani Rahmân rahmet eyleye ana

Azim hizmeti var dine vatana

Ahvadımız dâim adını ana

Severdi gönülden yurdu Mihrali

SADIK’ın feleğe meydanı kaldı

Kıydı o yiğide nâm şânı kaldı

İkinci Köroğlu destanı kaldı

Söylenir dillerde merdi Mihrali

Âşık SADIK

-2-

Mihrali Bey Destanı*

Osmanlı da ona yağılık etti

Yaralı aslanı kal’aya attı

Kıymetin bilmedi kötülük etti

Kars’ın kal’asını yardı Mihrali

Muhtar Paşa divanına sesledi

Nişan verdi şân şerefin süsledi

Ganimetle orduları besledi

Şikârın yanına kaldı Mihrali

Berat aldı Padişah’ın elinden

Gece aştı Kabaktepe belinden

Gümrü Tiflis kan ağladı elinden

Gürcistan’a talan saldı Mihrali

Tülü Musa çok hıyanet eyledi

Kâmil gizli sırlarımız söyledi

Mansur Latif Karapapak beyleri

Osmanlı’ya arka daldı Mihrali

Sürü sürü koyunları geçirdi

Yılkı çekip atlarını aşırdı

Kafkasya’dan beri sürdü getirdi

Urusya’dan çok bac aldı Mihrali

-3-

Mihrali Bey Atlıları Türküsü**

Ehli İslam olan eşissin bilsin

Can sağ iken yurt vermeniyh tüşmana

İsterse Uruset ne var ki gelsin

Can sağ iken yurt vermeniyh tüşmana

Kurşanıng kılıncı geyhiniñ donu

Kavga bulutdarı sardı her yanı

Doğdu koç iğiding şan almakh günü

Can sağ iken yurt vermeniyh tüşmana

Esger olan bölüyh bölüner

Kars Kalası sandız mı ki alınar

Boz atdar üstünde kılınç çalınar

Can sağ iken yurt vermeniyh tüşmana

Kavga günü namert sapa yer arar

Er olan göğsünü tüşmana gerer

Cem-i ervah biznen meydana girer

Can sağ iken yurt vermeniyh tüşmana

Hele Al-Osman’ın görmüyüf zorun

Din gıyratı olan tederiyh görüñ

At tepiñ baş kesiñ Kazağ’ın kırıñ

Can sağ iken yurt vermeniyh tüşmana

Men-Esfer’di(r) biling Urusuñ esli

Orman yabanısı balıhçı nesli

Hınzır sürüsüne dalıf kurt misli

Can sağ iken yurt vermeniyh tüşmana

ŞENNİYH ne durursun atdarı miniñ

Sıyra kılınç tüşman üstüne dönüñ

Artajakhdı(r) şanı bu Al-Osman’ıñ

Can sağ iken yurt vermeniyh tüşmana

Âşık ŞENLİK

-4-

93 Kars Kavgaları Türküsü*

Gümrü’den yörüdü şapkalı Kazak

Kars içinde eser bir acı sazak

Kaptan Paşa diyer: Devranı bozak

Gel beri gel beri bizim Osmanlı

Kavga koptu Kars’ın başı dumanlı

Yaktı gülşen yurdu zâlim saldadı

Loris de zulmedip verdi berbadı

Ardahan kan ağlar gözler imdadı

Gel beri gel beri bizim Osmanlı

Kavga koptu Kars’ın başı dumanlı

Mirali Paşa da çok mertlik etti

Mansur’un evini yıktı dağıttı

Hacı Veli’nin de toyunu tuttu

Gel beri gel beri bizim Osmanlı

Kavga koptu Kars’ın başı dumanlı

Muhtar Paşa aldı Gazi şanını

Çevirdi Moskoflar çevre yanını

Yahnılar koparttı Nuh tufanını

Gel beri gel beri bizim Osmanlı

Kavga koptu Kars’ın başı dumanlı

-5-

Mihrali Bey**

-Uzunhava-

Ben gidiyom Rüştü Bey’im ağlama

Köz koyup da ciğerimi dağlama

Alay gitti beni burda eğleme

  Yemen’e de benim ağam Yemen’e

  Erdi m’ola Mihrali Bey Yemen’e

  Kurdu m’ola çadırları çimene

  Oğul köz düştüğü yeri yakar kime ne

  Oğul dert benim değil mi vallah kime ne

Ben gidiyom Rüştü Bey’im sana bir nişan

Susuzluktan alayları perişan

Hiç iflah olur mu Yemen’e düşen

  Bağlantı

Mihrali’yi sorarsan ezelden yaslı

Çifte al kılıcın uçları paslı

Ta ezel ezelden yaslıyım yaslı

  Bağlantı

Mihrali’yi sokaklarda tuttular

Ağamı da bir kurşuna sattılar

Mihrali’yi Yemen’e de attılar

  Bağlantı

Mihrali Bey Hamidiye alayı

Düşmanlar çıkardı türlü belayı

Nedir Ali Bey’im bunun kolayı

  Bağlantı

Devlete bağlıdır şu senin başın

Cihanda aransa bulunmaz eşin

Elliyle altmışa yakındır yaşın

  Bağlantı

Kum tepesi oldu görünmez otlar

Açlıktan ölüyor küheylan atlar

Kardaş şehit düştü nice yiğitler

  Bağlantı

Arap atlar geldi bağlanmak ister

Kömüşlerin geldi yağlanmak ister

Rüştü Bey büyüdü evlenmek ister

  Bağlantı

(Rüştü Bey : Mihrali Bey’in oğlu, Ali Bey : Mihrali Bey’in kardeşi)

-6-

Mihrali Bey’e Ağıt

Bell’oldu gittiğin benim efendim

İndelhan olanlar seni arıyor

Yıkıldı bir yanı koca Sivas’ın

Dervişan olanlar seni arıyor

Bozuldu elvanı yüce binanın

Gamı arttı içindeki çobanın

Kesildi kısmeti hane viranın

Cennette gılmanlar seni arıyor

Yükledi göçünü can Mehmet Ali

Bir zaman dillerde söylensin hâli

Mahir Bey kızının kırıldı kolu

Akıttı al kanlar seni arıyor

Gayri şahin uçtu dalda yar kaldı

Vefasız dünyanın ömrü az kaldı

Bağlar çiçek açmış güllü yar geldi

Bahçıvan olanlar seni arıyor

Ne muhalif değdi feleğin taşı

Yaktı nâsı ayrılığın ateşi

Yine eşkiyalar kaldırdı başı

Bezirgân olanlar seni arıyor

Hani senin gibi ellerde rehber

Senden ziya umar günler geceler

Çarşılarda esnaf köylerde rençber

Dağlarda çobanlar seni arıyor

Olanca muradın mahşere kaldı

Felek bu belâyı bizlere saldı

Âşık RUHSATÎ de meddahın oldu

Nice pehlivanlar seni arıyor

-7-

Mihrali Bey’in Sivas’a Geliş Destanı

Nasıl methetmeyem Mihrali Bey’i

Sivas ülkesinin beyi geliyor

O zâlim düşmanın elinde kalmaz

Sivas ülkesinin beyi geliyor

Herkes kaderine boynunu eğe

Ünü dağılmıştı şehire köye

Zarar ziyan gelmez Mihrali Bey’e

Sivas ülkesinin beyi geliyor

Acem yiğididir yahşıdır yahşı

Gösterir kendini kemâli şahsı

Ahbabı yaranı giderler karşı

Sivas ülkesinin beyi geliyor

Köyü Acıyurt’tur yeri Konak’tır

Böyle bir yiğidi görmeli çoktur

Yiğitliği veren ol Gâni Hak’tır

Sivas ülkesinin beyi geliyor

Püryânî bu anda söyler bitirir

Hakk’ın birliğine şükür yetirir

Yurdun şerefini beyler artırır

Sivas ülkesinin beyi geliyor

Tokatlı Âşık PÜRYÂNÎ*

-8-

Mihrali Bey Ağıtı

Nasıl methedelim Mihrali Bey’i

EyvaH Mihrali Bey gitti gelmedi

Düşman mı oldular kahraman sana

Eyvah Mihrali Bey gitti gelmedi

Malın mülkün mirasçılar paylaşır

Rüştü Bey’in Konağ’ında eğleşir

Bacıların “Gardaş” deyi ağlaşır

Eyvah Mihrali Bey gitti gelmedi

Sürmeler çekilir kirpiğe kaşa

Mihrali Bey o Yemen’e ulaşa

Günler sıcak olur çıkamaz başa

Eyvah Mihrali Bey gitti gelmedi

Vasfedelim Mihrali Bey halını

Yiğitliğin şerefini şanını

Çifter hanım bekliyorlar yolunu

Eyvah Mihrali Bey gitti gelmedi

Acıyurt iklimi Konak Köyü’nü

Ne bayramı belli ne de düğünü

Gözlerim gelmedi Ali Bey’imi

Eyvah Mihrali Bey gitti gelmedi

İsa Bey’in O’nun büyük gardaşı

Yemen’e yapmağa gitti savaşı

Ağlar Sivas halkı döker göz yaşı

Eyvah Mihrali Bey gitti gelmedi

Aştı çayır çimen güller nergizler

Bütün yasta kaldı gelinler kızlar

Sivas ahalisi yolunu gözler

Eyvah Mihrali Bey gitti gelmedi

Yemen dedikleri gayet sıcaktır

Konak Mihrali Bey yalan ocaktır

Ahbabın yarenin dostların çoktur

Eyvah Mihrali Bey gitti gelmedi

Mihrali Bey ünün duyanlar ağlar

Gam çeker dostların kara yas bağlar

Ulaş Nahyası’nda köyler kan ağlar

Eyvah Mihrali Bey gitti gelmedi

Ummazdım ki ol Yemen’de kalasın

Sıcağından böyle bir hoş olasın

Kars’ın kumandanı Acem balası

Eyvah Mihrali Bey gitti gelmedi

Kahraman Mihrali yiğit bir kişi

Ne yazı bellidir ne soğuk kışı

Topladı orduyu otuz bin kişi

Eyvah Mihrali Bey gitti gelmedi

Ne diyelim senin yiğitliğine

Âlem and içiyor hürmetliğine

Hak’tan bir inayet kuvvetliğine

Eyvah Mihrali Bey gitti gelmedi

Biter mi hiç Mihrali Bey davası

Aslanın boş kalmaz yurdu yuvası

Bir beş değil atmış köyün ağası

Eyvah Mihrali Bey gitti gelmedi

Öyle bir kumandan öyle paşaydı

Biner ata yüce dağlar aşardı

Mayetinde nice yiğit yaşardı

Eyvah Mihrali Bey gitti gelmedi

Bu Mihrali Bey’in bu halı böyle

Konuşurdu ağa paşa bey ile

Dinlen gel Püryânî yeniden söyle

Eyvah Mihrali Bey gitti gelmedi

17.3.1984

Tokatlı Âşık PÜRYÂNÎ

-9-

Mihrali Bey Destanı

Nasıl methetmeyem Mihrali Bey’i

Her yerde şerefi ünü söylenir

Yaptığı yiğitlik aklıma düştü

Üzerinden geçen günü söylenir

Bey’in çoktur anlatırsak davası

Titretti elinde koca Sivas’ı

Sürüyü sakladı Kangal Ağası

Her yerde şerefi şanı söylenir

Mihrali Bey ata biner yürürdü

Düşman görse korkusundan erirdi

Doksan üç’te gelenleri korurdu

Asâleti cinsi dini söylenir

Mihrali Bey sözlerini açmalı

Bunu yazıp tarihlere geçmeli

Kılıcıyla korkuturdu düşmanı

Kılıcı kalkanı kını söylenir

Mihrali Bey konu açanlar açsın

Senin ünün her tarafa dolaşsın

Dinlensin Mihrali tarihe geçsin

Verilir bu vasfı dili söylenir

Mihrali Bey’imi bilenler bilir

Güçlü idi bir orduya baş gelir

Ol her yerde kahramanlık söylenir

Böyle kahramanın hali söylenir

Mihrali Bey çıktı gine meydana

Ne kadar hanımdır doğuran ana

Kılıcı bölendi al kızıl kana

Gülşen bahçesinde gülü söylenir

Mihrali Bey senin nasıl duyuram

Yiğitlerden seni seçem ayıram

Yaradandır seni böyle kayıran

Püryânî bugünkü gün bunu söylenir

17.3.1984

Tokatlı Âşık PÜRYÂNÎ

-10-

Mihrali Bey

Aslan yatağını görmeye geldim

Kaldığı yerlerdir Merali Bey’in

Konağ’ı görünce düşlere daldım

Olduğu yerlerdir Merali Bey’in

Kahpeleri almaz imiş araya

Ak dememiş hatır için karaya

Seksen bir’de göçüp işte buraya

Geldiği yerlerdir Merali Bey’in

Her ana doğurmaz böylesi eri

Hayatında adım atmamış geri

Arayıp gönlünce kalacak yeri

Bulduğu yerlerdir Merali Bey’in

Dağların çökmüştür duman üstüne

Şiirler yazmışım zaman üstüne

Beş yüz atlısını yemen üstüne

Saldığı yerlerdir Merali Bey’in

İSMETÎ der cihat etti yılmadı

“Hürriyet demişti hayatın tadı

Tarihte şanına yakışan adı

Aldığı yerlerdir Merali Bey’in

 

III – MİHRALİ BEY’İN SOYKÜTÜĞÜ

Not: Daha önce soy kütüğü tablosu, Prof. Dr. Valeh Hacılar tarafından son bilgiler etrafında tekrar gözden geçirilmiş ve yukarıdaki toblo oluşturulmuştur. Daha objektif bulduğumu bu tabloyu yukarıda aynen gösterdim.

IV. KAYNAKÇA:

Kaynak Şahıslar:

Beşir Sönmez, (48 yaşında, Sıvas Acıyurt Köyü’nden) Mihrali Bey’in Torunları Nurettin Memilioğlu (3.4.1984′te vefat etti.), Turgut Memilioğlu, Mihrali Memilioğlu (Derleme birkaç sene içinde yapılmıştır.)

Kaynaklar:

Aslan, Ensar, (1983), Mihrali Bey Destanı, Şükrü Elçin Armağanı, Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Armağan Dizisi, Ankara, s. 11-17.

Danişmend, İsmail Hâmi; İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, Cilt: 4, İstanbul, 1972.

Gazi Ahmed Muhtar Paşa, 1328 (1912).Sergüzeşt-i Hayatımın Cild-i Sânisi, Anadolu Rus Muharebeleri, İstanbul, s. 86.

Gencosman, Kemal Zeki, (1972), Türk Destanları, İstanbul, s. 142-149.

Güney Eflatun Cem-Çetin Eflatun Güney (1963), Ruhsatî Hayatı ve Şiirleri, s. 182-183.

Hacılar, Valeh, Borçalı Mehralı Bey Tarihi Hekiketlerde (2001), Bakı.

Kars Savunmasında Bir Destan Kahramanı, Şubat 1983, Yıllarboyu Tarih Dergisi, s. 43-45.

Kırzıoğlu, M. Fahreddin, (1958), Edebiyatımızda Kars II, İstanbul.

Kırzıoğlu, M. Fahreddin, (1972), Karapapaklar, Erzurum

Kurat, Akdes Nimet, (1948), Rusya Tarihi, Ankara

Mehmet Arif Bey, Başımıza Gelenler, 1328 (1912), İstanbul.

Savaş Destanlarımız, (1970), Hayat Tarih Mecmuası, S. 6, İstanbul, s. 80.

Sevük, İsmail Habib; (1943), Yurttan Yazılar, İstanbul, s. 336-340.

Sırma, İhsan Süreyya, (1980), Osmanlı Devletinin Yıkılışında Yemen İsyanları, İstanbul.

* Karapapak adı tarihte ilk defa 1599 yılında Buhara Hanlığı belgelerinde geçer. Önceleri aşağı İdil civarında yaşamakta iken Timur’un zulmünden yahut da Rusların Kazan’ı işgal etmelerinden dolayı buradan ayrılıp Zerefşan (Semerkand’ın doğusunda) bölgesine gelmişler, sonradan Özü (Dnepr) ırmağının batısına geçmişlerdir. Kür-Aras boylarından göçme Sulduz Karapapakları da Tiflis’in güneyinde Borçalı (eski adı: Loru) sancağında mesken tutmuşlardır. Şii ve Sünni inanca sahiptirler. (Mihrali Bey, Sünnidir.) Yanlış olarak Şii olanlara Tat ve Acem, Sünnilere de Terekeme denilir. Halbuki, Karapapakların Acemlikle alâkaları yoktur. Kaza kuzu derisinden kalpak giydikleri için kendilerine bu ad verilmiştir. Karapapaklar zeki, çalışkan, iyi ata binen, iyi silah kullanan bir Türk boyudur. Zengin bir folklora sahiptir. (Acıyurt Köyü Folkloru ile ilgili olarak Türk Folklor Araştırmaları, Sivas Folkloru ve Türk Folkloru dergilerinde beş yazımız neşredilmiştir.) 93 Harbi esnasında bir kısmı Osmanlılara yardımcı olurken, ne acı ki bir kısmı da (Mansur, Tülü Musa, Latif, Kamil gibi…) Ruslarla elbirliği yapmıştır.

* Kurt İsmail Paşa 93 Harbi’nde Erzurum Valisi idi. Ahmet Muhtar Paşa’nın İstanbul’a çağırılması üzerine, onun yerine vekil olarak kaldı.

* Mihrali çevrede sık sık at yarışları düzenler, Konağında pehlivanlar barındırır, böylece ata sporlarının yaşamasına yardımcı olur. Barındırdığı pehlivanlardan Siciminoğlu’nun sırtını o devirde kimse yere getirememiştir. Bu pehlivanı uyurken kalleşlikle öldürmüşlerdir.

* Bu destanın şâirini maalesef tespit edemedik.

** Karapapak Âşık Şenlik (1853-1912) tarafından 1877 Nisan’ında söylenen koçaklama.

* Cendere Köyü’nden Karslı Bahri Efendi’den derlenmiştir.

**Mihrali’nin yakınları tarafından söylenmiş olan bu uzun havayı Malatyalı sanatçı Kemal Keskin plağa okumuştur. Bu yüzden bazı çevrelerce Mihrali Bey uzun havası Malatya yöresine mal edilmektedir. Bu yanlışlığı da ilgililer düzeltir düşüncesiyle, bilhassa belirtmek istedik. Uzunhava Sivas’ın Acıyurt Köyü’ne aittir.

* Halk her ne kadar “Acem” derse de yazımızdaki Karapapaklar dipnotunda da belirttiğimiz gibi bu, yanlış bir yakıştırmadır. Karapapakların Acemlikle alakaları yoktur.

* Mihrali Bey’in hanımları: Bahar, Gülgaz (Gülnaz).

KARAPAPAKLAR-KARAPAPAK HAMİDİYE ALAYLARI VE MİHRALİ BEY

Büyük halk kahramanı Mihrali Bey’in bugün Gürcistan sınırları içerisinde bulunan Borçalı/Darvaz köyünde 1844 yılında başlayıp 1906’da Yemen’de sonlanan hayatı, bu köşede her gün olmak üzere 5 bölümlük bir yazı dizisi halinde yayımlanacaktır. Yayınlanacak olan Metinler, emekli öğretmen Fuat Türkay’ın yıllarca süren araştırmaları sonucunda 3 yıllık bir süreçte kağıda döktüğü; “Fuat Türkay, Karapapaklar-Karapapak Hamidiye Alayları ve Mihrali Bey, Ankara, Cem Veb Ofset, 2011, 159 sayfa” adlı çalışmasından özetlenerek alınmıştır.Fuat Türkay , Acıyurt/Ulaş-Sivas’lı olup, Mihrali Bey’in akrabalarındandır.

 

                                          MIHRALI BEY’IN RUSYA’DAN KAÇIŞI

 Mihrali Bey Türklerin Kıpçak soyundan gelen Borçalı/Kazak kolunun Karapapak Türklerinden olup bugünkü Gürcistan devletinin başkenti olan Tiflis’e 85 km. uzaklıkta ve Tiflis’in güneybatı yönünde bulunan Darvaz köyünde doğmuş ve büyümüştür. Darvaz’ın da içinde bulunduğu bölgeye Borçalı denilmektedir.

Tarihi belgeler Mihrali’nin dedeleri ve sülalesinin Darvaz’ın en kadim ve köklü sakinleri olduğunu göstermektedir.Mihrali’nin isyankarlığı, mertliği, şöhreti onun sakin ve rahat yaşama tarzını bırakarak dağları ve ormanları kendine mesken tutmasına sebep olmuştur. 

Mihrali Bey’in babasının adı bazı kimselerin yanlış bilip yanlış yayınladıkları gibi Abdullah değil Memili’dir. Dedesinin adı yine bazılarının yanlış bilgilerle yayınladıkları gibi Memili değil Allahverdi’dir. Babası Memili 1823 doğumludur. Dedesi Allahverdi ise 1789′ da doğmuş, 1850’de ölmüştür. Allahverdi’nin babası da Mehemmedeli (Memli) adında tahminen 1765 doğumlu kişidir. Allahverdi’nin iki erkek kardeşi yani Mehemmedeli’nin (Memli) diğer iki oğlu da 1805 doğumlu Abdullah (Hacı) ve 1815 doğumlu Nuralı’ dır.

Mihrali Bey aslında Türk akıncı geleneğinin son temsilcilerinden biridir. Küçük yaşlarından itibaren ata binmeyi ve silah kullanmayı çok iyi öğrenmiş, savaşçı bir ruhla yetişmiştir. Kendisi kısadan ortaya yakın bir boya ve sağlam bir vücut yapısına sahip biridir. Mertliğini ve cesaretini de zaten her zaman ispatlamıştır.

Mihrali Bey’in babası Memili takribi 1860-1861’de ölür. (Bir söylentiye göre Ruslar tarafından öldürülmüştür). Tüm itirazlara rağmen cenazesi Darvaz’ın Müslüman mezarlığına değil, Darvaz’a komşu köy olan ve Hristiyan Malakanların yaşadığı Örmeşen kabristanlığına Ruslar tarafından defnedilir. Ruslar ayrıca mezarın başına veya mezarlığın girişine iki Rus nöbetçi dikerler. O vakit Mihrali Bey 16-17 yaşlarında gözü pek bir delikanlıdır. Bir rivayete göre o gece babası Mihrali Bey’in rüyasına girer. Rüyasında ona sitem eder ve eğer cesedini Hristiyanların mezarlığında bırakırsa hakkını helâl etmeyeceğini söyler. Bir başka rivayete göre ise Huri (lakabı deli Hürü) adındaki bacısı Mihrali Bey’e hakaret ölçülerine varan sözler söyler:

“Siz de insan mısınız? Nasıl Müslümansınız? Nasıl oğulsunuz? Atanızı Hristiyan mezarlığına gömdürdünüz. Eğer ben erkek olsaydım onu asla orda bırakmazdım. Hem de bunun öcünü alırdım” der.

Mihrali Bey evin en büyük erkek çocuğudur.Diğer kardeşleri zaten çocuk denecek yaştadırlar. Dolayısı ile görev zaten Mihrali Bey’e düşmektedir.

Bu sebeple Mihrali Bey kafasına koyduğu planı gerçekleştirmek üzere gecenin karanlığında babasının mezarına gider. Onu oradan alıp Müslüman mezarlığına götürmek için gereken hazırlıkları yapmıştır. Rus nöbetçiler Mihrali Bey’in teşebbüsünün farkına varıp ona engel olmaya kalkarlar ve bu girişimleri onların hayatına mal olur.

Mihrali Bey babasının naaşını alarak götürüp Müslüman mezarlığına defneder. Ruslarla mücadelesi ve kaçaklığı böylece başlamıştır. Ailesi ve akrabalarıyla vedalaşıp doğruca Darvaz’dan uzakça bir köy olan Keşeli köyüne gider.

Bir başka rivayete göre Mihrali Bey ilk gençlik yıllarında Darvaz’da bir düğünde, belki de köy içi veya köyler arası bir güreş müsabakasında bir gençle güreşe tutuşur ve rakibinin kural dışı davranmasıyla yenilir. Bunu kendine yediremeyip rakibiyle kavga eder. Kavga sonucunda rakibini öldürür ve böylece kaçak olur. Çarlık Rusya’sı zaptiyelerine yakalanmamak için onlarla müthiş mücadelesine başlar.Bir eşkıya (kaçak) çetesi kurar. İlerleyen zamanlarda 120 kişi civarında silahlı adamı olmuştur.

Bu konuyla ilgili olarak Mehmet Arif Bey “93 Moskof Harbi ve Başımıza Gelenler” adlı eserinde şunları kaydetmektedir ki; Mehmet Arif Bey Mihrali Bey’le 1877-1878 Osmanlı-Rus Harbi sırasında bire bir, yüz yüze görüşmüş, hayat hikâyesini bizzat kendi ağzından dinlemiş ve savaşta Mihrali Bey’in yaptığı işlerin de şahidi olmuştur.

M. Arif Bey’in söz konusu eserinde Mihrali Bey’le ilgili anlatımlarının bir bölümü özetle şöyledir:

“Hükümet bu genç caniyi aradıkça o kaçmış, kaçtıkça da cinayetleri artarmış. Elbette dağları ve kırları mesken edinip hükümetten kaçanların bundan başka hünerleri yoktur. Nihayet aramalar sıklaşıp yakayı ele vereceğini anlayınca sınırı geçmiş, bizim taraftaki Karapapaklara sığınarak gizlenmiş.”

Ve devamla yine aynı konuda; “Rusya, sefareti aracılığı ile bu Karapapakların içine saklanmış ne kadar cani varsa, bunları Bab-ı Ali’den isterken Mihrali’yi de ister. Devlet de bunları iade etmek zorunda kalır. Bir kısmını tutup Rusya’ya gönderir. Mihrali yakalanacağını anlayınca bizim zabıtaya da karşı gelir. Mesele büyür, aramaya önem verilir. Sonunda Mihrali bizden de bir iki zaptiye öldürerek Rusya’ya kaçar. Orada da sıkıştırılır. Yine bir cinayet işleyip bizim tarafa geçer. Burada da cinayet işlediği için takipler devam eder” diye yazmıştır.

Anlaşılan Mihrali Bey kendisini yakalamak için takip eden Osmanlı zaptiyesine zarar vermek istememesine rağmen bir iki Türk askerini vurmak zorunda kalmıştır.Mihrali Bey daha sonra Ruslara yakalanmamak için İran Azerbaycan’ına geçer. Çünkü orada da birçok yerde Karapapaklar yaşamaktadır.

Mihrali Bey ve diğer kaçaklardan (eşkıyadan) Rus hükümeti ve Tiflis yönetimine çok şikayet gider. Durum değerlendirmesi yapan Rus yetkililer Mansur ve Hüseyin’i (Tavşankuloğlu) kendi yanlarına çekerek Mihrali Bey’i yakalama ve kendilerine teslim etme şartı ile aflarını sağlarlar. Mihrali Bey’i yakalayana büyük ödül verileceğini ilan ederler. Bunun üzerine söylentiye göre Mansur, Mihrali Bey’in kendisinden sekiz yaş küçük kardeşi Mehmet Ali’yi öldürür. Bundan sonra Mansur ve Hüseyin (Tavşankuloğlu) Rusların da yardımını alarak Mihrali Bey’in peşine düşerler, fakat onu bir türlü ele geçiremezler.

Bu olaydan sonra Mihrali Bey Rusya’da kalamaz ve Osmanlı tarafına geçer. Durumu öğrenen Çarlık Rusya’sı yetkilileri Mihrali Bey’i Osmanlı makamlarından resmen isterler. Osmanlı Devlet yetkilileri de protokol gereği yakalama emri çıkarırlar. Bu sırada Osmanlı tahtında Sultan Abdülaziz vardır

MIHRALI BEY’IN OSMANLI’DA HAPSEDILMESI,AFFEDILMESI

Bu olaydan sonra Mihrali Bey Rusya’da kalamaz ve Osmanlı tarafına geçer. Durumu öğrenen Çarlık Rusya’sı yetkilileri Mihrali Bey’i Osmanlı makamlarından resmen isterler.

Büyük halk kahramanı Mihrali Bey’in bugün Gürcistan sınırları içerisinde bulunan Borçalı/Darvaz köyünde 1844 yılında başlayıp 1906’da Yemen’de sonlanan hayatının ikinci bölümünü yayımlıyoruz. Yayınlanan Metinler, emekli öğretmen Fuat Türkay’ın yıllarca süren araştırmaları sonucunda 3 yıllık bir süreçte kağıda döktüğü; “Fuat Türkay, Karapapaklar-Karapapak Hamidiye Alayları ve Mihrali Bey, Ankara, Cem Veb Ofset, 2011, 159 sayfa” adlı çalışmasından özetlenerek alınmıştır.Fuat Türkay , Acıyurt/Ulaş-Sivas’lı olup, Mihrali Bey’in akrabalarındandır.

Bu olaydan sonra Mihrali Bey Rusya’da kalamaz ve Osmanlı tarafına geçer. Durumu öğrenen Çarlık Rusya’sı yetkilileri Mihrali Bey’i Osmanlı makamlarından resmen isterler. Osmanlı Devlet yetkilileri de protokol gereği Mihrali Bey’i yakalama emri çıkarırlar. Bu sırada Osmanlı tahtında Sultan Abdülaziz vardır.

 “İstanbul’daki Rus sefareti ise, Şüregel Kazası idarecilerini Mihrali’ye yataklık etmekle suçlar. Kaza idarecileri bundan telaşa düşerler. Büyük bir kuvvetle Mihrali’yi takibe çıkarlar. Düz bir ovada onu sıkıştırırlar. Mihrali teslim olmaz. Silahına davranır. Bunun üzerine karşılık verirler. Nihayet o kazanın idare meclisi azasından Garip Ağa ile bir zaptiyemizi vurup öldürür. Sonra kendisi de yaralanıp yere düşer. Hareket etmeye gücü yetmediğinden yakalanır.

Yakalanmasının akabinde zaten Kars hapishanesine atılmış, kendisi mahkeme safhasında hiçbir şey konuşmamış ve mahkeme neticesinde hakkında idam hükmü verilerek Erzurum Temyiz divanına gönderilmiştir.

Mehmet Arif Bey ”Başımıza Gelenler” adlı değerli eserinde yine Mihrali Bey’den bizzat dinlediği şekilde Kars Hapishanesine konuluşu, prangaya vuruluşu, mahkeme, idam hükmü, temyiz safhası ve hapishaneden kaçış olayını özetle şöyle anlatmıştır:

“Sorgusu yapılır, mahkemede hiçbir soruya cevap vermez. İnkâr ediyor diye şahitler dinlenir. Kars temyiz meclisi kanun gereği idamına karar verir.Hüküm evrakı Erzurum’daki temyiz divanının da onayından geçtikten sonra İstanbul’daki temyiz mahkemesine gönderilir. Orada da onaylandıktan sonra gereğinin yapılması için padişah buyruğu çıkacağı sırada Mihrali Kars hapishanesinden kaçar. Rusya’nın Kafkasya idaresi ve bizim yerel hükümet hayli telaşlanır. Mihrali’nin kaçış şekli de öyküsü ve kendisi kadar tuhaf olduğundan ayrıntılarını, sonradan bizzat kendisinden işittiğim şekilde buraya yazdım;

Mihrali, Kars Hapishanesinde kocaman prangalar içinde tutulduğu sırada aldığı kurşun yaraları tedavi edilirken “zehirli bir ilaç kullanırlar da beni öldürürler” vehmi ile yarasını bizim hükümet cerrahlarına baktırmaz, Karapapak usulü ilaçlar yaparak kendisi tedavi eder. Kısa zamanda da iyileşir. Hapishanede başka bir tutukluya ekmek getiren bir kadını kocası aracılığı ile kandırır. (Bu Ahmet adında bir Karapapak mahkûmun karısıdır ve kete, çörek vs. getirmektedir. Kadının ekmek içinde getirdiği bir demir eğesini elde eder. Eğe ile yavaş yavaş pranga demirini keser. Sonra da hapishanede, bulunduğu odanın temelini kazmaya başlar. Duvarın öbür tarafına geçebilecek kadar bir delik açar. Sonra bütün mahpusları isyana ve firara teşvik eder. “Hepimiz birden falan gün, filan saatte hapishanenin kapısındaki demir parmaklık açıldığı sırada aniden kapıya hücum edersek zaptiyeler dayanamaz ve şaşırırlar. Biz de kurtuluruz” diye herkesi kandırır. Gerçekten de öyle bir zamanda kapıya hücum ederler. Zaptiyeler karşı koyar. O sırada asker de getirilir. Ateş ederler, tutuklulardan bazıları yaralanır. Hapishaneden hiç kimsenin kaçmasına meydan verilmeden işin önü alınır. Ama o gürültüde Mihrali arka tarafta hazırladığı delikten fırlayıp kaçar. O civarda bir evin damı üzerindeki ot yığıntısının üstüne çıkarak otların içine saklanır.

Hapishane memurları tutukluları yoklarken Mihrali’nin kaçtığını anlarlar. Şehrin içine dışına süvari ve piyade zaptiyeler dağılır. İstedikleri kadar arasınlar, nerede bulacaklar? Mihrali hapishaneden kurtulur kurtulmaz adımını attığı ilk yerde gizlenmiş. Çaresiz zaptiyeler de onu pek uzaklarda aramışlar.

Nihayet sivil polisler Mihrali’nin bulunmasından ümidi keserler. Mihrali de iki gece üç gün otların içinde aç susuz yatar. Üçüncü gece artık araştırmaların gevşediğini anlayarak bulunduğu yerden çıkar. Meğer gizlendiği yer Kars’ta bulunan Piyade taburunun saka beygirlerinin bağlandığı ahıra yakınmış. Otların arasından çıkar daha önce belirlediği yerden ahırın damına çıkar. Tepede bulunan bir pencereden aşağıya sarkar ve içeri girer. Beygirlerden birisine binip savuşur. Uykudaki saka erlerinin haberi bile olmaz.”

Mihrali Bey aç ve bitkin bir durumda bindiği atı serbest bırakmıştır. At kendi başına ilginç bir tesadüfle daha önce öldürmüş olduğu Musa Çavuş’un Maraşlı köyündeki babasının evinin önünde  gece karanlığında evin önüne gelen atı ve atlıyı fark eden Musa Çavuş’un babası Mihrali Bey’i tanır ve onu içeri alır. Mihrali Bey bulunduğu evin kime ait olduğunu bilmemektedir. Günlerdir aç susuz olan Mihrali Bey’e Musa Çavuş’un babası misafirperverliğini gösterir. Onun karnını doyurur, gerektiği şekilde istirahatını temin eder. Oğullarını durumdan haberdar eder ve Mihrali Bey’in kendilerine “dahalete” geldiğini söyler. Bu şu demektir; eski Türk ve Kafkas adetlerine göre “oğlunu öldürdüm, ocağına düştüm” deyiminin açıklamasında bir kişi bir ailenin oğlunu öldürdükten sonra büyük pişmanlık duyarak onun ailesine gider, onlara teslim olur ve samimiyetle “beni oğlunuzun yerine koyun” demek ister. Bu duruma “dahalete gelmek” denir. O aile de bunu kabul ederse düşmanlık ortadan kalkar ve artık öldüren kişi öldürdüğü kimsenin ailesinin bir oğlu olarak kabul edilir.

İşte Musa çavuşun babası oğullarıyla bunu konuşurken Mihrali Bey durumu o anda fark eder. Bulunduğu odada eline bir hançer alarak endişe ile beklemeye başlar. Sonunda Musa çavuşun babası ve kardeşleri odaya girerek ona hiçbir zarar vermezler. Hatta Musa çavuşa ait olan kılıç, hançer, silah ve atı da Mihrali Bey’e vererek bundan sonra onu oğulları olarak kabul ettiklerini ve her zaman arkasında olduklarını söylerler.

Bu noktadan ve tafsilattan sonra yine Mehmet Arif Bey’e ve onun “Başımıza Gelenler”kitabına kulak verelim:

“Mihrali o gece Kars’a 5-6 saat mesafedeki Şüregel Kazasında bulunan Karapapaklara gider. Onların yardımı ile atını silahını düzüp kuşanır. Kendisi artık yiğitlikte ün saldığından, Karapapaklardan birlikte gelmek isteyen bazı serseri delikanlıları da yanına alır. Rusya arazisine geçer. Orada da rahat bırakılmadığından yine silahla dağlarda bayırlarda gizlenir.

Nihayet işin Osmanlı Devleti ile savaşa doğru gittiği sırada Rusya hükümeti ordusunda hizmet etmek üzere Lezgi, Çerkez ve Karapapaklardan Mihrali gibi meşhur eşkıyaları bağışlar. Mihrali de bunu sevinçle kabul eder. Serbestçe yanına gönüllü süvariler toplamaya başlar. Bir taraftan da Kars kumandanı Hüseyin Hami Paşa’ya Karapapaklar aracılığıyla ve gizlice bir mektup gönderir. Eğer bu tarafta da affedilirse bulduğu 120 seçkin süvari ile Osmanlı ordusuna geleceğini, din uğruna cihat ederek can vermeye hazır olduğunu bildirir.

Yukarda hikâye olunduğu gibi bu taraftan da affolunduğu haberi kendisine bildirilir. O da topladığı süvarilerle korkusuzca Rusya’dan çıkıp Kars’a gelir.M. Arif Bey’in de ifade ettiği gibi, Mihrali Bey kardeşi Ali’yi de yanına alarak diğer silah arkadaşları ve emrindeki savaşçılarıyla birlikte Kars’a gelir. Burada Mihrali Bey büyük saygı ve hürmetle karşılanır ve kendisine önce binbaşılık (sonra Miralay-Albay), kardeşi Ali’ye ise Mülazım (Teğmen) rütbesi verilir.

Mihrali Bey ve akrabalarının ve daha sonra 1892’de resmi törenle kurulmuş olan 40. Karapapak Hamidiye Süvari Alayının mensuplarını (subay ve erlerini) oluşturan diğer karapapakların Borçalı bölgesinden Türkiye’ye göçleri de büyük acı ve hüzün hikayeleri ile doludur.

Mihrali Bey Acıyurt köyünü kurarak kardeş ve akrabalarını köye yerleştirdikten birkaç yıl sonra devlet tarafından tahsis edilmiş olan arazi içinde, Acıyurt’un batı tarafına 3 km kadar uzaklıkta konağını yaptırmış ve 1905 yılında Yemen’e gidinceye kadar bu konakta yaşamıştır.

MIHRALI BEY’IN 93 OSMANLI-RUS HARBINE KATILMASI

Ruslar hem Balkanlarda hem de yakın doğuda hegemonya kurmak için çeşitli bahanelerle 1877’nin 23 Nisan’ında Osmanlı’ya karşı saldırıya geçerler.

Büyük halk kahramanı Mihrali Bey’in bugün Gürcistan sınırları içerisinde bulunan Borçalı/Darvaz köyünde 1844 yılında başlayıp 1906’da Yemen’de sonlanan hayatının üçüncü bölümünü yayımlıyoruz. Yayınlanan Metinler, emekli öğretmen Fuat Türkay’ın yıllarca süren araştırmaları sonucunda 3 yıllık bir süreçte kağıda döktüğü; “Fuat Türkay, Karapapaklar-Karapapak Hamidiye Alayları ve Mihrali Bey, Ankara, Cem Veb Ofset, 2011, 159 sayfa” adlı çalışmasından özetlenerek alınmıştır.Fuat Türkay , Acıyurt/Ulaş-Sivas’lı olup, Mihrali Bey’in akrabalarındandır.

Ruslar hem Balkanlarda hem de yakın doğuda hegemonya kurmak için çeşitli bahanelerle 1877’nin 23 Nisan’ında Osmanlı’ya karşı saldırıya geçerler.1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı, Rumi takvime göre 1293 yılına denk geldiğinden Osmanlı tarihinde “93 Harbi” olarak bilinir. Savaş iki cephede (Balkan ve Kafkas Cephelerinde) cereyan eder. Bu savaşın başlangıcında Rus kuvvetlerinin sayısı takriben 70.000, Türk askerleri ise 55.000 kişiden ibaretti. Rusya’nın Kafkas Ordusu Başkumandanlığı görevini Çar’ın kardeşi Mikhail Nikolayeviç, Türklerin Doğu Anadolu’daki ordusunun başkumandanlık görevini ise Bursa doğumlu Müşir (Mareşal) Gazi Ahmet Muhtar Paşa (1839-1919) yürütüyordu.

Savaş sırasında Rusların en çok çekindikleri ve ihtiyatlı davrandıkları kuvvet Osmanlı-Rus sınır bölgelerinde ve bu bölgeler civarında savaş bölgesinin merkezinde yaşayan gözü pek, cesur, savaşçı bir Türk boyu olan Karapapaklardı.

Türk Başkumandanı, 1911’de Osmanlı’da Ayan Meclisi Reisi, bir yıl sonra ise Sadrazam olmuş Mareşal Ahmet Muhtar Paşa’nın 1912’de İstanbul’da “Mekteb-i Harbiye” matbaasında bastırdığı, savaş hatıralarını anlatan “Sergüzeşt-i Hayatımın Cild-i Evveli” ve “Sergüzeşt-i Hayatımın Cild-i Sanisi” adıyla yayınlanan eserinde Mihrali Bey hakkında yazdıklarından bir bölümü şöyledir:

“Karapapak tayfasından ve aslen Rus tebaasından Mehrali adında birisi bazı sebeplerden Rusya Devleti’ne karşı başına üç beş kişi toplayıp Osmanlı hududundaki dağlarda barınarak, fırsat buldukça Rus sınırını geçip ortalığı kasıp kavurarak intikam almayı adet etmiş ve peşine gerek Rusya gerekse Osmanlı Devleti adamlar koymuş, zaptiyeler göndermiş, kaç kere sıkıştırılmışsa da ele geçirilmesi kabil olmamış ve Rus sefaretinin Bab-ı Ali’yi sıkıştırması üzerine Erzurum vilayeti bu hususta bir düziye karar ve tedbirler alır dururmuş. Benim zamanımda o Kars sancağında bir yerde yine sıkıştırılmış ve yaralanarak kaçması mümkün olamayacak bir hale gelmişse de gayet gözü pek, keskin nişancı ve cesur olduğundan, aslında Osmanlı tebaasından kimseyi katletmek istemese de kendini kurtarmak için buna da cesaret etmiş, neticede kurtulamayıp yakayı ele vermiş ve Kars hapishanesine konulmuştu. Hapishane gayet sağlam olduğu halde birkaç hafta sonra mahpuslar kaçmıştı. Onların bazıları diri ve ölü olarak ele geçirilmişse de Mehrali’nin yakalanamadığı Kars mutasarrıflığından bildirilmiş ve o bir daha bulunamamıştı. Sonra 1293’teki (miladi 1877) Rus muharebesinde Başkumandan olarak bulunduğum sırada Mehrali, eğer kendisine teminat verirsem yanıma geleceğini ve istediğim gibi bir alay karapapak süvarisi tedarik edebileceğine dair haber gönderdi. Derhal çağırdım ve teşkil ettiği 400 civarında mevcudu olan Karapapak süvari alayı ile gayet faal ve cesurane şekilde başından sonuna kadar harbin içinde bulundu ve harikulade işler yaptı” (Gazi Ahmet Muhtar Paşa. Anılar. Sergüzeşti Hayatımın Cild-i Evveli. İst. 1996. S. 102-103).

Özellikle kaydetmek gerekir ki Osmanlı Sultanı ll. Abdülhamit Başkumandan Ahmet Muhtar Paşa’nın takdimi dolayısıyla savaşta gösterdiği cesaret ve üstün başarıları için Anadolu cephesinde ilk defa Mihrali Bey’i beşinci dereceden mecidiye nişanı ile taltif etmişti.

1877’nin Nisan-Mayıs aylarında Rus ordusu cephesinin sol cenahındaki birlikler Osmanlı tarafındaki yerli Ermenilerin ihanetleri sonucu birbiri arkasınca Bayezid, Diyadin, Eleşkirt ve Zeydegan mıntıkalarını zaptetmiştir.

Ahmet Muhtar Paşa ise hatıralarında; “Muharebe sırasında Mihrali kumandasındaki Karapapak süvarileri gibi Ruslarında birkaç eşkıya reisi liderliğindeki karapapak süvarileri, çok hızlı hareket ederek bir gecede uzun mesafeler aşıp aniden bir yerde görünerek orayı alt üst edip hızla geri çekilmekte idiler.” demektedir (Gazi Ahmet Muhtar Paşa. Anılar. Sergüzeşt-i Hayatımın Cild-i Sanisi. İst. 1996 s.107).

1877 Temmuz-Ağustos aylarında savaş kızışır ve şiddetlenir. Aynı zamanda Mihrali’nin yiğitlik ve başarıları da bilhassa bu aylarda iyice açığa çıkmıştır ve şöhreti Anadolu’da daha çok yayılmıştır.

Mihrali’nin savaşlarından biri hakkında Başkumandan Mareşal Ahmet Muhtar Paşa’nın bizzat kendisi de hatıralarında şunları yazmıştır:

“1877’nin 4 Ağustos günü Mihrali beş-altı yüz Kararapapak süvarisiyle Göle taraflarında Demirkapı Köyü civarında Rus süvarileriyle karşılaşmış adeta muharebe edip Rusları kaçırmış, arkalarından takip etmiş ve sonra ikişer topu bulunan iki Rus taburuna rast gelerek gerilemişlerse de evvelce epeyce iş görmüş imiş.”

Cephanesi ve erzakı tükenme noktasına gelen ve hiçbir yerden yardım alamayan Ahmet Muhtar Paşa, 15 Ekim 1877’de Alacadağ yenilgisinden sonra, daha ağır kayıplar vermemek için çok düzenli ve başarılı bir şekilde kuvvetlerini Erzurum’a doğru geri çekme kararı aldı ve orada yeni bir savunma hattı kurdu. A. Muhtar Paşa’nın fazla kayıp vermeden uyguladığı stratejik, başarılı geri çekilme manevrası Avrupa’da ve dünyanın bazı ülkelerindeki harp akademilerinde örnek kabul edilip, ders olarak okutulmaktadır. Başkumandan ordusunu dağılıp yok olmaktan koruyabilmişti.

23 Ekim (miladi 5 Kasımda) Deveboynu civarında Gazi Ahmet Muhtar Paşa ve Kurt İsmail Paşanın birleşik kuvvetleri yenilgiye uğrayarak Erzurum’a çekilmek zorunda kalırlar. Erzurum’a yürüyen Ruslar Türkçe bilen çok sayıda Ermeni sayesinde 28 Ekimde şehir çevresindeki Aziziye tepelerini tutar. Erzurum halkı orduyla birleşerek düşmanı Aziziyeden geri atar. Bu tepeler Rus ordusunun birlikleri ve onlara yardımcı olan Ermeni birliklerinin mezarlığına döner.

1877 yılının sonbaharında Kars şehri bir ay muhasarada kalır. Yani düşman bir ay müddetince ordunun ve halkın mukavemetini kıramaz. V. Gippius Kars çevresinde ki ilk manevralarında Rusların yüze yakın asker ve çok yetenekli, başarılı bir generallerini kaybettiklerini yazmaktadır.

Bu savaşlarda Türk kadınları da erkeklerden geri kalmayarak mertlik ve yiğitlik örnekleri göstermişlerdir. G. Gradovski: “Kars’ta Türk kadınları da ölümden korkmayarak akıl almaz yiğitlik ve cesaretle kendi şehirlerini savundular.”demiştir (1877’de Ön Asya’da Savaş).

Rus yazarı Karslı bir kadının kendi dilinde beddualar yağdırarak onları taşladığını da kaydediyor. Yine aynı yazar “Kara Fatma adında Bursalı genç ve zengin bir kadının çevresine topladığı atlı beş yüz cesur kadınla savaşa hazır vaziyette Muhtar Paşa’nın huzuruna gelir. Savaşa katılır”diye yazmıştır. Kars sancağı tamamen düşman eline geçtikten sonra 82 bin Türk öz yurtlarını terk edip Anadolu’nun iç bölgelerine göçmüştür.

12 Aralık’ta Hasankale’den gönderdiği 42 no’lu mektubunda General Heyman şöyle yazmıştır:

“Mihrali’yi Erzurum’a götüren arabacının dediğine göre Mihrali attan düşerken ayağını kırmış. Şehre vardığında halk ve askerler onun çevresine toplanıp “keşke Mihrali gibi becerikli, cesur ve yiğit bir adam yerine herhangi bir paşayı vursaydılar” diyorlar.Neylemeli ki onlar doğru söylüyorlardı”

Heyman’ın kolordu kumandanına 14 Aralıkta gönderdiği 44 sayılı daha uzun mektubun ilk cümlesi:

“Erzurum’dan gelen haberlere göre Mihrali ölmüştür”

(A.G.E. S.297). Anlaşılıyor ki o sırada Ruslar Mihrali Bey hakkında doğru bilgilere sahip değildiler.

Mehmet Arif Bey’in “Başımıza Gelenler” adlı önemli eserinde Mihrali Bey’in Erzurum’daki savaşlarda ayağından yaralanıp sakatlanmasıyla ilgili geniş malumat vardır. Mehmet Arif Bey “Küçük Bir Süvari Savaşı” başlığıyla şunları yazmıştır:

“Erzurum Ovası’nın bu tarafına inen düşmanın durumunu keşfetmek ve eğer hafif bir kuvvetse yakalayıp işini bitirmek üzere Erzurum’da bulunan süvarilerden üç-beş yüz güzide atlı seçilip süvari Livası Ethem Paşa kumandasında Hins ve Tufancı köyleri yönüne çıkarıldı. Yukarıda kahramanlığından bahsettiğimiz Mihrali Ağa ile onun özel süvarilerinden bazıları da bunlarla gönderildi. Çünkü kambersiz düğün olmaz. Nerede bir tüfek patlasa veya patlama ihtimali olsa Mihrali Ağa oraya gönderilir ve ondan büyük hizmetler beklenirdi. Hatta bazı kereler Mihrali Ağa yaverlik hizmetinde kullanılırdı. Süvarilerimiz giderek Rus süvarileriyle harbe tutuştular. Tüfek sesleri Rus’un bu tarafa geçirdiği bütün süvarisini korkuttuğundan hepsi hazırlanarak savaşmaya çıkınca miktarlarının üç dört alay süvari kadar olduğu anlaşıldı. Fakat bizimkiler tutuştukları savaşı bırakıp da çekilemediklerinden bu süvari savaşı birkaç saat sürdü. Sonunda düşman süvarisi ilerledikçe bizimkiler çekilerek ikindiden sonra işe son verdiler.

Askerimiz muayene olununca 15-20 nefer kadar kaybımız olduğu anlaşıldı. Mihrali Ağa’da bu muharebede ayağının tabanından kurşunla yaralandı. Yarasının yeri ve kurşunun etkisi ağır olduğundan kumandan paşa ordunun en mahir cerrahlarını Mihrali’nin yarasına bakmaya tayin etti. Ancak Mihrali burada da bizim cerrahlarımıza iltifat etmedi. Kavminin adetlerine uyarak yarasına kendi arkadaşları bakıyordu. Mihrali şimdiye kadar pek çok kurşun yarası aldığı halde hiçbirisinden vücudunda eser kalmamıştı. Ama bu yara iyileştikten sonra da kendisini topal bırakmıştır. 1877 Aralık ayında Balkan Cephesinde de durum kötüdür. Ruslar Balkanları aşarak İstanbul’u hedefleyip Edirne’ye yaklaşırlar.

Mihrali Bey için bir kızak yaptırıldı. Yatsıdan önce kendisi yatağıyla beraber kızağa yatırılarak yola çıkarıldı.Mihrali Bey’de kendi kafilesi ile Sivas’a doğru hareket etmiştir. O Sivas’ın, önce Kangal ilçesi Deliktaş bucağına bağlı, 1950’li yıllarda Sivas merkez ilçeye, şimdi ise Ulaş ilçesine bağlanmış olan Acıyurt köyünü kurarak kendisine mesken seçmiştir. Diğer bazı Karapapaklar da ona yakın köylerde yerleşmişlerdir. Kuşkayası (Tavşankuloğlu Hüseyin Bey’in köyü), Kızıldikme, Yarhisar, Çiftlikören, Kurdoğlu, Mancılık, Gürün’e bağlı Hüyüklüyurt gibi köylerde bugün de o dönemde gelip yerleşmiş Karapapakların torunları yaşamaktadır.

1878’in ocak ayı başında Edirne Ruslar’ın eline düşer, 19 Ocakta ateşkes ilan edilir. 8 Şubatta Başkumandan Kurt İsmail Paşa muhasara altında olan Erzurum halkının salgın hastalıklara düçar olması dolayısıyla Erzurum’u düşmana savaşsız teslim etmek zorunda kalır. B. N. Şelkovnikov Erzurum’a askeri vali olarak tayin edilir. Onun ölümünden sonra bu görevi geçici olarak General Mayor S.O.Kişmişov yürütür.

Savaştan sonra Kars sancağında yaşayan Karapapakların bir bölümü Beyazid sancağına göçmüş ve orada şimdiki Tutak İlçesi ve civarının halkını oluşturmuşlardır.  

Mihrali Bey’in 93 Osmanlı-Rus Harbine Katılması(Bölüm 3)

Ruslar hem Balkanlarda hem de yakın doğuda hegemonya kurmak için çeşitli bahanelerle 1877’nin 23 Nisan’ında Osmanlı’ya karşı saldırıya geçerler.

Büyük halk kahramanı Mihrali Bey’in bugün Gürcistan sınırları içerisinde bulunan Borçalı/Darvaz köyünde 1844 yılında başlayıp 1906’da Yemen’de sonlanan hayatının üçüncü bölümünü yayımlıyoruz. Yayınlanan Metinler, emekli öğretmen Fuat Türkay’ın yıllarca süren araştırmaları sonucunda 3 yıllık bir süreçte kağıda döktüğü; “Fuat Türkay, Karapapaklar-Karapapak Hamidiye Alayları ve Mihrali Bey, Ankara, Cem Veb Ofset, 2011, 159 sayfa” adlı çalışmasından özetlenerek alınmıştır.Fuat Türkay , Acıyurt/Ulaş-Sivas’lı olup, Mihrali Bey’in akrabalarındandır.

Ruslar hem Balkanlarda hem de yakın doğuda hegemonya kurmak için çeşitli bahanelerle 1877’nin 23 Nisan’ında Osmanlı’ya karşı saldırıya geçerler.1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı, Rumi takvime göre 1293 yılına denk geldiğinden Osmanlı tarihinde “93 Harbi” olarak bilinir. Savaş iki cephede (Balkan ve Kafkas Cephelerinde) cereyan eder. Bu savaşın başlangıcında Rus kuvvetlerinin sayısı takriben 70.000, Türk askerleri ise 55.000 kişiden ibaretti. Rusya’nın Kafkas Ordusu Başkumandanlığı görevini Çar’ın kardeşi Mikhail Nikolayeviç, Türklerin Doğu Anadolu’daki ordusunun başkumandanlık görevini ise Bursa doğumlu Müşir (Mareşal) Gazi Ahmet Muhtar Paşa (1839-1919) yürütüyordu.

Savaş sırasında Rusların en çok çekindikleri ve ihtiyatlı davrandıkları kuvvet Osmanlı-Rus sınır bölgelerinde ve bu bölgeler civarında savaş bölgesinin merkezinde yaşayan gözü pek, cesur, savaşçı bir Türk boyu olan Karapapaklardı.

Türk Başkumandanı, 1911’de Osmanlı’da Ayan Meclisi Reisi, bir yıl sonra ise Sadrazam olmuş Mareşal Ahmet Muhtar Paşa’nın 1912’de İstanbul’da “Mekteb-i Harbiye” matbaasında bastırdığı, savaş hatıralarını anlatan “Sergüzeşt-i Hayatımın Cild-i Evveli” ve “Sergüzeşt-i Hayatımın Cild-i Sanisi” adıyla yayınlanan eserinde Mihrali Bey hakkında yazdıklarından bir bölümü şöyledir:

“Karapapak tayfasından ve aslen Rus tebaasından Mehrali adında birisi bazı sebeplerden Rusya Devleti’ne karşı başına üç beş kişi toplayıp Osmanlı hududundaki dağlarda barınarak, fırsat buldukça Rus sınırını geçip ortalığı kasıp kavurarak intikam almayı adet etmiş ve peşine gerek Rusya gerekse Osmanlı Devleti adamlar koymuş, zaptiyeler göndermiş, kaç kere sıkıştırılmışsa da ele geçirilmesi kabil olmamış ve Rus sefaretinin Bab-ı Ali’yi sıkıştırması üzerine Erzurum vilayeti bu hususta bir düziye karar ve tedbirler alır dururmuş. Benim zamanımda o Kars sancağında bir yerde yine sıkıştırılmış ve yaralanarak kaçması mümkün olamayacak bir hale gelmişse de gayet gözü pek, keskin nişancı ve cesur olduğundan, aslında Osmanlı tebaasından kimseyi katletmek istemese de kendini kurtarmak için buna da cesaret etmiş, neticede kurtulamayıp yakayı ele vermiş ve Kars hapishanesine konulmuştu. Hapishane gayet sağlam olduğu halde birkaç hafta sonra mahpuslar kaçmıştı. Onların bazıları diri ve ölü olarak ele geçirilmişse de Mehrali’nin yakalanamadığı Kars mutasarrıflığından bildirilmiş ve o bir daha bulunamamıştı. Sonra 1293’teki (miladi 1877) Rus muharebesinde Başkumandan olarak bulunduğum sırada Mehrali, eğer kendisine teminat verirsem yanıma geleceğini ve istediğim gibi bir alay karapapak süvarisi tedarik edebileceğine dair haber gönderdi. Derhal çağırdım ve teşkil ettiği 400 civarında mevcudu olan Karapapak süvari alayı ile gayet faal ve cesurane şekilde başından sonuna kadar harbin içinde bulundu ve harikulade işler yaptı” (Gazi Ahmet Muhtar Paşa. Anılar. Sergüzeşti Hayatımın Cild-i Evveli. İst. 1996. S. 102-103).

Özellikle kaydetmek gerekir ki Osmanlı Sultanı ll. Abdülhamit Başkumandan Ahmet Muhtar Paşa’nın takdimi dolayısıyla savaşta gösterdiği cesaret ve üstün başarıları için Anadolu cephesinde ilk defa Mihrali Bey’i beşinci dereceden mecidiye nişanı ile taltif etmişti.

1877’nin Nisan-Mayıs aylarında Rus ordusu cephesinin sol cenahındaki birlikler Osmanlı tarafındaki yerli Ermenilerin ihanetleri sonucu birbiri arkasınca Bayezid, Diyadin, Eleşkirt ve Zeydegan mıntıkalarını zaptetmiştir.

Ahmet Muhtar Paşa ise hatıralarında; “Muharebe sırasında Mihrali kumandasındaki Karapapak süvarileri gibi Ruslarında birkaç eşkıya reisi liderliğindeki karapapak süvarileri, çok hızlı hareket ederek bir gecede uzun mesafeler aşıp aniden bir yerde görünerek orayı alt üst edip hızla geri çekilmekte idiler.” demektedir (Gazi Ahmet Muhtar Paşa. Anılar. Sergüzeşt-i Hayatımın Cild-i Sanisi. İst. 1996 s.107).

1877 Temmuz-Ağustos aylarında savaş kızışır ve şiddetlenir. Aynı zamanda Mihrali’nin yiğitlik ve başarıları da bilhassa bu aylarda iyice açığa çıkmıştır ve şöhreti Anadolu’da daha çok yayılmıştır.

Mihrali’nin savaşlarından biri hakkında Başkumandan Mareşal Ahmet Muhtar Paşa’nın bizzat kendisi de hatıralarında şunları yazmıştır:

“1877’nin 4 Ağustos günü Mihrali beş-altı yüz Kararapapak süvarisiyle Göle taraflarında Demirkapı Köyü civarında Rus süvarileriyle karşılaşmış adeta muharebe edip Rusları kaçırmış, arkalarından takip etmiş ve sonra ikişer topu bulunan iki Rus taburuna rast gelerek gerilemişlerse de evvelce epeyce iş görmüş imiş.”

Cephanesi ve erzakı tükenme noktasına gelen ve hiçbir yerden yardım alamayan Ahmet Muhtar Paşa, 15 Ekim 1877’de Alacadağ yenilgisinden sonra, daha ağır kayıplar vermemek için çok düzenli ve başarılı bir şekilde kuvvetlerini Erzurum’a doğru geri çekme kararı aldı ve orada yeni bir savunma hattı kurdu. A. Muhtar Paşa’nın fazla kayıp vermeden uyguladığı stratejik, başarılı geri çekilme manevrası Avrupa’da ve dünyanın bazı ülkelerindeki harp akademilerinde örnek kabul edilip, ders olarak okutulmaktadır. Başkumandan ordusunu dağılıp yok olmaktan koruyabilmişti.

23 Ekim (miladi 5 Kasımda) Deveboynu civarında Gazi Ahmet Muhtar Paşa ve Kurt İsmail Paşanın birleşik kuvvetleri yenilgiye uğrayarak Erzurum’a çekilmek zorunda kalırlar. Erzurum’a yürüyen Ruslar Türkçe bilen çok sayıda Ermeni sayesinde 28 Ekimde şehir çevresindeki Aziziye tepelerini tutar. Erzurum halkı orduyla birleşerek düşmanı Aziziyeden geri atar. Bu tepeler Rus ordusunun birlikleri ve onlara yardımcı olan Ermeni birliklerinin mezarlığına döner.

1877 yılının sonbaharında Kars şehri bir ay muhasarada kalır. Yani düşman bir ay müddetince ordunun ve halkın mukavemetini kıramaz. V. Gippius Kars çevresinde ki ilk manevralarında Rusların yüze yakın asker ve çok yetenekli, başarılı bir generallerini kaybettiklerini yazmaktadır.

Bu savaşlarda Türk kadınları da erkeklerden geri kalmayarak mertlik ve yiğitlik örnekleri göstermişlerdir. G. Gradovski: “Kars’ta Türk kadınları da ölümden korkmayarak akıl almaz yiğitlik ve cesaretle kendi şehirlerini savundular.”demiştir (1877’de Ön Asya’da Savaş).

Rus yazarı Karslı bir kadının kendi dilinde beddualar yağdırarak onları taşladığını da kaydediyor. Yine aynı yazar “Kara Fatma adında Bursalı genç ve zengin bir kadının çevresine topladığı atlı beş yüz cesur kadınla savaşa hazır vaziyette Muhtar Paşa’nın huzuruna gelir. Savaşa katılır”diye yazmıştır. Kars sancağı tamamen düşman eline geçtikten sonra 82 bin Türk öz yurtlarını terk edip Anadolu’nun iç bölgelerine göçmüştür.

12 Aralık’ta Hasankale’den gönderdiği 42 no’lu mektubunda General Heyman şöyle yazmıştır:

“Mihrali’yi Erzurum’a götüren arabacının dediğine göre Mihrali attan düşerken ayağını kırmış. Şehre vardığında halk ve askerler onun çevresine toplanıp “keşke Mihrali gibi becerikli, cesur ve yiğit bir adam yerine herhangi bir paşayı vursaydılar” diyorlar.Neylemeli ki onlar doğru söylüyorlardı”

Heyman’ın kolordu kumandanına 14 Aralıkta gönderdiği 44 sayılı daha uzun mektubun ilk cümlesi:

“Erzurum’dan gelen haberlere göre Mihrali ölmüştür”

(A.G.E. S.297). Anlaşılıyor ki o sırada Ruslar Mihrali Bey hakkında doğru bilgilere sahip değildiler.

Mehmet Arif Bey’in “Başımıza Gelenler” adlı önemli eserinde Mihrali Bey’in Erzurum’daki savaşlarda ayağından yaralanıp sakatlanmasıyla ilgili geniş malumat vardır. Mehmet Arif Bey “Küçük Bir Süvari Savaşı” başlığıyla şunları yazmıştır:

“Erzurum Ovası’nın bu tarafına inen düşmanın durumunu keşfetmek ve eğer hafif bir kuvvetse yakalayıp işini bitirmek üzere Erzurum’da bulunan süvarilerden üç-beş yüz güzide atlı seçilip süvari Livası Ethem Paşa kumandasında Hins ve Tufancı köyleri yönüne çıkarıldı. Yukarıda kahramanlığından bahsettiğimiz Mihrali Ağa ile onun özel süvarilerinden bazıları da bunlarla gönderildi. Çünkü kambersiz düğün olmaz. Nerede bir tüfek patlasa veya patlama ihtimali olsa Mihrali Ağa oraya gönderilir ve ondan büyük hizmetler beklenirdi. Hatta bazı kereler Mihrali Ağa yaverlik hizmetinde kullanılırdı. Süvarilerimiz giderek Rus süvarileriyle harbe tutuştular. Tüfek sesleri Rus’un bu tarafa geçirdiği bütün süvarisini korkuttuğundan hepsi hazırlanarak savaşmaya çıkınca miktarlarının üç dört alay süvari kadar olduğu anlaşıldı. Fakat bizimkiler tutuştukları savaşı bırakıp da çekilemediklerinden bu süvari savaşı birkaç saat sürdü. Sonunda düşman süvarisi ilerledikçe bizimkiler çekilerek ikindiden sonra işe son verdiler.

Askerimiz muayene olununca 15-20 nefer kadar kaybımız olduğu anlaşıldı. Mihrali Ağa’da bu muharebede ayağının tabanından kurşunla yaralandı. Yarasının yeri ve kurşunun etkisi ağır olduğundan kumandan paşa ordunun en mahir cerrahlarını Mihrali’nin yarasına bakmaya tayin etti. Ancak Mihrali burada da bizim cerrahlarımıza iltifat etmedi. Kavminin adetlerine uyarak yarasına kendi arkadaşları bakıyordu. Mihrali şimdiye kadar pek çok kurşun yarası aldığı halde hiçbirisinden vücudunda eser kalmamıştı. Ama bu yara iyileştikten sonra da kendisini topal bırakmıştır. 1877 Aralık ayında Balkan Cephesinde de durum kötüdür. Ruslar Balkanları aşarak İstanbul’u hedefleyip Edirne’ye yaklaşırlar.

Mihrali Bey için bir kızak yaptırıldı. Yatsıdan önce kendisi yatağıyla beraber kızağa yatırılarak yola çıkarıldı.Mihrali Bey’de kendi kafilesi ile Sivas’a doğru hareket etmiştir. O Sivas’ın, önce Kangal ilçesi Deliktaş bucağına bağlı, 1950’li yıllarda Sivas merkez ilçeye, şimdi ise Ulaş ilçesine bağlanmış olan Acıyurt köyünü kurarak kendisine mesken seçmiştir. Diğer bazı Karapapaklar da ona yakın köylerde yerleşmişlerdir. Kuşkayası (Tavşankuloğlu Hüseyin Bey’in köyü), Kızıldikme, Yarhisar, Çiftlikören, Kurdoğlu, Mancılık, Gürün’e bağlı Hüyüklüyurt gibi köylerde bugün de o dönemde gelip yerleşmiş Karapapakların torunları yaşamaktadır.

1878’in ocak ayı başında Edirne Ruslar’ın eline düşer, 19 Ocakta ateşkes ilan edilir. 8 Şubatta Başkumandan Kurt İsmail Paşa muhasara altında olan Erzurum halkının salgın hastalıklara düçar olması dolayısıyla Erzurum’u düşmana savaşsız teslim etmek zorunda kalır. B. N. Şelkovnikov Erzurum’a askeri vali olarak tayin edilir. Onun ölümünden sonra bu görevi geçici olarak General Mayor S.O.Kişmişov yürütür.

Savaştan sonra Kars sancağında yaşayan Karapapakların bir bölümü Beyazid sancağına göçmüş ve orada şimdiki Tutak İlçesi ve civarının halkını oluşturmuşlardır.  

40. HAMIDIYE ALAYI KOMUTANI MIHRALI BEY

XlX. asrın son Türk-Rus savaşından (1877-1878) sonra Osmanlı Türkiye’sinde durum son derece ağır ve gergindi.

Büyük halk kahramanı Mihrali Bey’in bugün Gürcistan sınırları içerisinde bulunan Borçalı/Darvaz köyünde 1844 yılında başlayıp 1906’da Yemen’de sonlanan hayatının dördüncü bölümünü yayımlıyoruz. Yayınlanan Metinler, emekli öğretmen Fuat Türkay’ın yıllarca süren araştırmaları sonucunda 3 yıllık bir süreçte kağıda döktüğü; “Fuat Türkay, Karapapaklar-Karapapak Hamidiye Alayları ve Mihrali Bey, Ankara, Cem Veb Ofset, 2011, 159 sayfa” adlı çalışmasından özetlenerek alınmıştır.Fuat Türkay , Acıyurt/Ulaş-Sivas’lı olup, Mihrali Bey’in akrabalarındandır.

XlX. asrın son Türk-Rus savaşından (1877-1878) sonra Osmanlı Türkiye’sinde durum son derece ağır ve gergindi. Hatta vahimdi de denilebilir. Anadolu, yakındoğu, Kafkasya gibi stratejik önemi çok yüksek olan bölgelerde kendi etki alanını genişletmek ve arttırmak için Osmanlı’nın zayıflamasını ve sonuç itibariyle bölünüp parçalanmasını isteyen İngiltere, Rusya, Fransa gibi bazı devletler çirkin emellerine ulaşmak, ayrıca önemi yavaş yavaş anlaşılmaya başlayan petrolü ve petrol bölgelerini ele geçirmek, yeni sömürge alanları elde etmek için Anadolu’da ve diğer Osmanlı topraklarında yaşayan etnik azınlıklardan yararlanmaya çalışıyorlardı.

“Şark Vilayetleri”ne yönelik emellerini açıkça ifade etmesi ve işgal hazırlıklarına başlaması üzerine Osmanlı Devleti, bölgede “asayişin temini, Ermeni şaki ve katillerin tedip edilmesi ve Rus işgaline karşı” halktan silahlı güçler oluşturmayı kararlaştırdı.

Hayat Tarih Mecmuası’nın Temmuz 1976 sayısının 48. sayfasında Nihat Gültepe de alayların kuruluş sebeplerini şöyle sıralıyor:

“Hamidiye Alaylarının kurulması ile şunlar amaçlanmıştı: Askeri disiplin içine alınan aşiretlerden Doğu Anadolu için kolluk kuvvetleri olarak faydalanmak, düzenli süvari birlikleri oluşturularak, muhtemel bir Rus işgaline karşı elde hazır kuvvet oluşturmak, dış tahriklere kapılan ve isyana kalkışacakları açık olan unsurları yola getirmek, aşiretleri iskân ettirmek ve bunları medenileştirmek; onları disiplin altına alarak eğitmek, aşiret kavgalarına son vererek bu yöredeki bütün potansiyeli devlet lehine kullanmak, bu vesile ile yol, köprü, okul binaları vs. yaparak Doğu Anadolu’nun imarına çalışmak.”

Yukarıda kaydedilenlerden hareketle Şeyh Şamil’in torunu müşir (mareşal) Mehmet Zeki Paşa (1835-1929) baş gösteren isyanların bastırılması, ülkede güvenliğin ve sınır bölgelerde yaşayan halkın emniyette olabilmesi, sınırların daha iyi korunması amacıyla doğu ve güneydoğu Anadolu’da yaşayan çeşitli aşiret ve gruplardan Rusya’daki kazak alaylarına, süvari (atlı) Müslüman-Türk v.s alaylarına benzer özel süvari birliklerinin oluşturulması gereğini Sultan ll. Abdülhamit’in dikkatine sunar. Mehmet Zeki Paşa’nın bu girişimini sultan olumlu karşılar ve gerekenin yapılmasını emreder. Böylece 1890’dan itibaren Anadolu ve ön Asya’da yaşayan Karapapak, Kürt, Arap ve Türkmen aşiretlerinden oluşan, “Hamidiye Alayları” adıyla anılan, yarı askeri alayların kurulması için, Mehmet Zeki Paşa’nın komutası altında teşkilatlandırma çalışmaları başlatılır. 1891’de bu alaylarla ilgili ilk kanuni düzenleme (53 maddelik nizamname) kabul olunur.

Sultanın emrinden sonra Hamidiye alaylarının kurulmasıyla ilgili izin alınması için en acil müracaatta bulunan aşiret ve gruplardan biri Karapapaklar olmuştur. Bu sırada aslen Borçalı bölgesi Darvaz Köyü’nden olan 1877¬/1878 Türk-Rus savaşı gazisi, savaşta gösterdiği kahramanlık ve yararlık sebebiyle Padişah ll. Abdülhamid Han’ın özel muhabbet ve yakınlığına mazhar olmuş ve Padişahın özel fermanı ile yakın akrabaları ve silah arkadaşları olan Karapapaklarla birlikte Sivas vilayetine yerleşmiş bulunan, engin savaş tecrübesine sahip meşhur Mihrali Bey’de (1844-1906) bir alay kurmak maksadıyla gerekli iznin alınması için başvuruda bulunur.

Resmi izin alındıktan sonra Karapapaklardan oluşan üç Hamidiye süvari alayı (14 bölük); Karaköse (Ağrı) civarında yaşayan Karapapakların oluşturduğu ve her biri dört bölükten ibaret olan Saraçlı Ali Bey’in yönetim ve kumandasında altıncı ve Daştan Ağa kumandasında yedinci Karapapak hamidiye süvari alayları, Sivas’ta yaşayan Karapapaklardan ibaret Mihrali Bey’in kumandası altında altı bölüklü kırkıncı Karapapak Hamidiye süvari alayı kurulur. Her üç alay Mehmet Zeki Paşa’nın kumandası altındaki dördüncü orduya bağlıydı. Bu ordunun karargahı ve merkezi Erzincan’da idi.

İstanbul’da yayınlanan günlük gazetelerden Önce Vatan gazetesinin köşe yazarlarından Mehmet Sadi Polat’ın köşesinde 2008 Mart-Nisan-Mayıs aylarında yayınlanan “Bu memlekete gönül verenler. Mihrali Bey” başlıklı önemli ve değerli makalelerinde de görülmektedir ki Sivas vilayetinin tek Hamidiye alayı olan 40. karapapak Hamidiye alayı 1892 yılı 26 Ekim’inde Sivas şehir merkezinde yapılan ve büyük bir kalabalığın katıldığı muhteşem törenle resmiyet kazanmıştır.

Bu alayın kuruluşunu, kumandan ve askerleri hakkında çektiği telgrafla, o devrin Sivas Valisi Memduh Bey (sonradan Vezir Mehmet Memduh Paşa), Sultan ll. Abdülhamid’e aşağıdaki şekilde rapor etmiştir:

“Cenab-ı Hak daima velinimetimiz, Padişah Efendimiz Hazretlerini muvaffak etsin. Padişah Efendimizin yüce ismiyle isimlendirilerek aşiret ve kabilelerden teşkil edilen süvari alayları, Sivas vilayetinde karapapak muhacirleri emirlerinden Mehrali Bey’in kumandanlığı altında kurulmuştur. Karapapak alayı mülazım-ı sani’ye (üsteğmen) kadar 27 subay, 20 çavuş, 4 bölük emiri, 23 onbaşı ve 355 erden teşkil olunmuştur. Karapapak alayının toplam mevcudu 487 kişiden ibarettir. Alayın teşkili ile ilgili olarak bugün benim de hazır olduğum ve Sivas kadısı, müftüsü, vilayet memurları, askeri erkan, ulema, meşayih (şeyhler) ve eşrafın da katılmış olduğu tören yapılmıştır. Bu törende resmi geçit yapılmış ve bu resmi geçidi izleyenler tarif edilmez sevinç ve mutluluk yaşamışlardır. Tören sonunda da Padişah Hazretlerine yaraşan bir şekilde ona bağlılık ve hizmet etmenin bir nişanesi olarak alay zabitleri ve erleri arka arkaya “Padişahım çok yaşa” nidalarıyla dua ve niyazlarını yüce Allah’a ulaştırmışlardır.

Daha sonra süvariler bir gösteri yapmışlar ve onların çevik ve serbest bir şekilde ata binip inmeleri izleyenleri hayrete düşürmüştür. Askeri kuvvetler içerisinde böyle bahadırlardan ibaret alayların teşkil edilmesi Padişah Hazretlerini büyük zaferlere ulaştıracağından, büyük mutluluk ve sevinçle bu vaziyeti sizlere arz etmeye cüret ettim. Her mevzuda emir ve ferman Padişah Hazretlerinindir”(Sivas Valisi Memduh).

40. Karapapak Hamidiye Süvari Alayını diğerlerinden farklı kılan üstün özellikleri çoktu. Diğer alaylar birbirine mesafece yakınlık ve bağlılığına göre seçilerek kurulmuş idiyse 40. alay onlardan uzak bir yerde yerleşmiş ve onlardan ayrı, bağımsız hareket ediyordu. Bu sebepten diğer alaylar, livalar (tugaylar) şeklinde teşkilatlanmış, 40. alay ise hiçbir livaya bağlanmamış, sadece nizami ordunun Sivas Fırkasının (tümeninin) nezareti altında olmuştur. (Yeri gelmişken kaydedelim ki 6. Karapapak Hamidiye Alayı 1. livaya, 7. Karapapak Hamidiye Süvari Alayı ise karargahı Malazgirt’te olan 3. livaya bağlıydı.)

Diğer alaylardan zabitlerinin sayı çokluğu ile seçilen 40. alayın en önemli özelliği ise onun süvarilerinden çoğunun 1877¬/1878 Türk-Rus harbinde Kars gönüllüler alayının kumandanı Mihrali Bey’le omuz omuza dövüşen kahramanlardan oluşması idi.

1892’de birçok aşiret reisi ve kabile önderi İstanbul’a gelerek Yıldız Sarayı’nda Sultan ll. Abdülhamid’i ziyaret ediyorlar, Padişah da onların her birine hediyeler ve nişanlar vererek taltif ediyor. Ayrıca alayların her birine bir yüzünde Kuran-ı Kerim’den bir ayet, diğer yüzünde ise Sultan armasıyla işlenmiş kırmızı atlastan sancaklarla beyaz ipek kumaşa yazılmış fermanlar veriliyor.

Sık sık Erzinca’da Zeki Paşa ile görüşen Hamidiye alay kumandanları 1893’te toplanıp İstanbul’a giderek Sultan Abdülhamit ile görüşürler. Sultan ile sık sık görüşen Hamidiye kumandanlarından biri de Miralay Mihrali Bey’dir. Bu görüşmelerden biri hakkında Tiflis Devlet Üniversitesi Türkoloji Merkezi’nin başkanı Prof. Valeh Hacılar şunları yazıyor:

“Rus-Türk muharebesinin Anadolu cephesinde ilk defa Mihrali Bey’i Mecidiye Ordeni (nişanı-madalyası) ile taltif eden Osmanlı hükümdarı Abdülhamit bu yiğit adamın şahsı ve kahramanlıkları hakkında çok şey işitmiş olsa da onun yüzünü görmemiştir. Bu sebeple Padişah Mihrali’yi Sivas’tan İstanbul’a davet eder. Sultanın huzuruna girmek için mermer merdivenleri çıkıp gösterişli kabul salonunda bulunan hükümdara saygı göstermek gerekiyordu. Protokol kuralları gereği herhangi bir kural dışı hareket ve söz yasaktı. 40. Karapapak Hamidiye Alayı Kumanda Heyeti Reisi olan Mihrali Bey talep edilen şekilde resmi kıyafette ve kılıcı da üzerinde sultanın kabul salonuna girecekti.

Mermer basamakları çıkarken savaşta ayağından aldığı yara sonucunda biraz aksayan Mihrali’nin kılıcının kınındaki gümüş uçluk basamak ve yerdeki mermerlere dokunarak ses çıkarıyordu; “tık… tık… tık… tık….” Bu sesi sultan Abdülhamit’te duyuyor. Mihrali’yi görünce yumuşak bir tarzda:

“Aslanım ben seni uzun boylu, iri bedenli, iri yapılı bir insan tasavvur ediyordum. Bu boy ve cüsse ile o kadar kahramanlığı nasıl yaptın?” diye sorunca orta boya yakın sayılacak Mihrali Bey cevabında: “Sultanım, boyum uzun olmasa da kolum ve kılıcım uzundur!” der. Mihrali’nin cesareti ve hazır cevaplığından hoşlanan sultan onu bağrına basar. Bu resmi davet ve tanışma Mihrali’nin hükümete, hükümdara olan sadakatini, sultanın ise Mihrali’ye olan rağbetini artırır”(V. Hacılar. Borçalı Mehralı Bey tarixi heqiqetlerde, Tiflis, 2001, s. 131-132.).

1893’ün 7 Ocak günü Sivas’ta 40. alayın kumandanı Mihrali Bey’e Hamidiye Alay Sancağı’nın teslimi ile ilgili gösterişli törenler yapılmıştır. Aynı gün Sivas Valisi Halil Paşa Osmanlı Dahiliye Nezaretine (İçişleri Bakanlığına) çektiği telgrafla bu merasim hakkında şöyle bilgi vermiştir:

“Müminlerin emiri, yüce İslam dininin halifesi ve velinimetimiz olan padişah efendimiz yüksek şan ve şerefini sonsuza kadar sürdürsün, amin! Padişah efendimizin büyük gayretleri cümlesinden olarak, Sivas’ta Karapapak kabilesinden ibaret 40. Hamidiye Süvari Alayına mahsus olarak ihsan edilmiş bulunan zafer sancağının, lV. Ordu-yı Hümayun Müşirliği tarafından kolağası yaver efendiye verilmek üzere, bir hafta evvel yola çıkarılıp bugünkü Perşembe günü Sivas’a ulaştırılması kararlaştırılmıştır.

Bendeniz ve bütün mülkiye memurları, resmi elbiseleriyle askeriyeye mensup erkan, Sivas’ın uleması, dini önderleri, itibar sahibi ileri gelenleri ve her sınıftan ahali ile Sivas’ın dışına çıkarak büyük bir hürmet ve ihtiramla karşılama töreni düzenlenmiştir. Hamidiye alay sancağı büyük saygı ve sevgi gösterileri ile beraber, sancak beratı okunduktan sonra padişah hazretlerinin yaverlerinden ve özel memurlarından miralay Vehbi Bey tarafından Mehralı Bey’e teslim edilmiştir. Sancak tesliminden sonra halkın da katılımıyla Padişah Hazretleri’nin ömrünün uzun ve bereketli olması için “Padişahım çok yaşa” duası ve nidalarıyla yapılan diğer dualar Peygamber Efendimizin huzuruna gönderilmiştir.”

Valinin telgraf mektubunu alan dahiliye nazırı Halil Rıfat Paşa Sultan’a gerekli malumatın verilmesi için sadaret makamına resmi olarak şunları yazıp göndermiştir:

“Padişah Hazretlerinin büyük lütuflarından biri olan, Karapapak kabilesinden ibaret 40. Hamidiye Süvari Alayı için inayet ve ihsan buyrulan zafer sancağının 4. ordu müşirliği tarafından Sivas merkezine nasıl gönderildiği ve vilayetin ileri gelenleriyle halk tarafından karşılanıp yapılan törende padişah hazretlerinin ömrünün uzun ve bereketli olması için nasıl dualar edildiğine dair Sivas vilayetinden gelen telgrafname ilave olarak takdim edilmiş olmakla bu mevzuda emir ve ferman padişah hazretlerinindir.”

lV. Ordu kumandanı Mareşal M. Zeki Paşanın Sultan ll. Abdülhamit’e gönderdiği, Mihrali Bey ve silah arkadaşlarını gösteren dokuz adet fotoğraftan biri; altında “Sivas Vilayeti’nin hudutları içinde iskan edilen Karapapaklardan teşkil olunmuş 40. Hamidiye Süvari Alayına ait zafer sancağının teslim töreni ve Karapapakların bazı kahramanlık gösterilerinin resmi 4. ordu müşiri Mehmet Zeki Paşa tarafından Padişah Abdülhamit Han hazretlerine takdim edilmiştir” ifadelerinin yazıldığı, Mihrali Bey’e Sivas Belediye binası önündeki sancak teslim töreninin fotoğrafı idi.

Doğu Anadolu’da asayişi korumak için kurulmuş olan Hamidiye alayları, Osmanlı devletinin düşmanlarına karşı özel usullerle seçilirdi. Ermeni tarihçisi Parsamyan “Ermeni halkının tarihi” adlı kitabında Hamidiye alaylarını ‘kan içen alaylar’ olarak adlandırır. Mihrali Bey’in Türk-Rus savaşından sonraki faaliyetleri ile ilgili önemli araştırmalar yapan Celal Bayar Üniversitesi Tarih bölümü hocalarından Sayın Cengiz Çakaloğlu; “1895’te Ermenilerin yaşadığı birçok şehirde çeşitli olaylar olmuştur. Bu olaylar münasebetiyle hiçbir yerde Hamidiye alayları silah altına alınmamıştır. Yani normal askeri kuvvetlerle bu olaylara müdahale edilmiş ve isyanlar bastırılmıştır. Dolayısıyla 40. alay da silah altına alınmamıştır. Ancak Hamidiye Alayı mensuplarıyla Ermeniler arasında bazı çatışmaların olduğu görülmektedir. İşte bu olaylar sırasında Mihrali Bey’in adı geçmektedir. Kendisinden çeşitli şikayetler olmuştur. Ancak saldırılar karşılıklıdır” demektedir.

Ayrıca Mihrali Bey’in çok sevdiği ve güvendiği, aynı zamanda alayında kolağası (yüzbaşı) olan, (Kangal’ın Karapapak köylerinden Kuşkayasında yaşamış ve ölmüş) Çopur Mustafa’nın da Kangal civarındaki Ermenilerle meydana gelen bazı çatışmalarda adı geçmektedir. Hatta Ermeniler bu Çopur Mustafa’ya beddua mahiyetinde türkü bile yakmışlardır. Bu türkünün bir bendinde:

“Kalmaya kalmaya ahım kalmaya,

Çopur Mustafa da mıraz almaya”

denilmektedir. Çünkü söylentiye göre Çopur Mustafa, Asatur Kahya adındaki zengin bir Ermeni’nin altı oğlunu çatışma sırasında öldürmüştür. Ermenilerle çarpışırken kullanmış olduğu kılıç Kuşkayası Köyü’nde yaşayan torunları tarafından saklanmaktadır.

Mihrali Bey ve Hamidiye alayı mensuplarının Sivas ve çevresinde Ermenilerin devlet aleyhine tahribat ve isyanlarına izin vermediklerine diğer müellifler de katılmaktadır. “Kısa zamanda 40. karapapak (terekeme) süvari alayı bölgede öyle bir isim yaptı ki Sivas ve çevresinde Ermeniler isyan etmek şöyle dursun, yerlerinden bile kımıldanamadılar”(S.Dündar ve H. Çetinkaya. Terekemeler (Karapapak Türkleri) Ankara 2004 S. 154).

Kaynaklardan Osmanlı Devleti’nin hudutları içinde çeşitli olağanüstü olaylar görüldüğü veya oluştuğu takdirde silah altına alınıp görevlendirilen ve verilen bütün görevlerin üstesinden başarıyla gelen alayların en başında 40. Karapapak Hamidiye alayının olduğu anlaşılmaktadır. 1897’de yapılan Türk-Yunan savaşında 40. alayın silahlandırılıp hazırlanması için emir verilir. Fakat savaş çabuk sona erdiği için cepheye gönderilmesine gerek kalmaz.

1899’da Osmanlı’ya karşı Irak’ta başlayan isyan hareketinin bastırılmasında 40. alayın özel hizmeti olmuştur. Şöyle ki; isyanın bastırılması için Kurt İsmail Paşa (Hatunoğlu) görevlendirilir. O da yardım için 1877-1878 Türk-Rus savaşından tanıyıp yakın dost olduğu Mihrali Bey’le görüşür. 40. alay derhal toplanarak Mihrali Bey ve Kurt İsmail Paşa’yla Sivas’tan Bağdat’a gider. Bağdat valisi Mehmet Fazıl Paşa onları özel ihtiramla karşılar. Mihrali Bey isyancıların başı amansız eşkıya-kaçak Cafer’e gönüllü teslim olması, olmazsa kendisinin ve isyancıların mahvedileceği konusunda haber gönderir. İsyancılar üstlerine gelenlerin efsanevi savaş kahramanı, yenilmez asker ve gazi Mihrali Bey ve askerlerinin olduğunu görüp, içinden çıkılmaz durumda olduklarını anlayarak affedilmelerini rica ederler. Mihrali Bey de bu ricayı kabul ederek bunların affı için şahsen Padişaha müracaat eder. Padişah da Mihrali Bey’in isteğini kabul eder. İsyancılar affedilir. Onlar da gönüllü olarak teslim olurlar.

Bağdat valisi ve affedilen isyancılar Mihrali Bey’e iyi cins Arap atları hediye ederek ihtişamlı bir biçimde Sivas’a yolcu ederler. Bu hadiseden sonra Mihrali Bey ve 40. alayın şöhreti daha da artar ve yayılır.

MIHRALI BEY’IN YEMEN’E GIDIŞI VE ÖLÜMÜ

Mihrali Bey’in Yemen’e gidişi ile ilgili bazı rivayetler vardır.

Büyük halk kahramanı Mihrali Bey’in bugün Gürcistan sınırları içerisinde bulunan Borçalı/Darvaz köyünde 1844 yılında başlayıp 1906’da Yemen’de sonlanan hayatının beşinci ve son bölümünü yayımlıyoruz. Yayınlanan Metinler, emekli öğretmen Fuat Türkay’ın yıllarca süren araştırmaları sonucunda 3 yıllık bir süreçte kağıda döktüğü; “Fuat Türkay, Karapapaklar-Karapapak Hamidiye Alayları ve Mihrali Bey, Ankara, Cem Veb Ofset, 2011, 159 sayfa” adlı çalışmasından özetlenerek alınmıştır.Fuat Türkay , Acıyurt/Ulaş-Sivas’lı olup, Mihrali Bey’in akrabalarındandır.

 

Mihrali Bey’in Yemen’e gidişi ile ilgili  bazı rivayetler vardır. Daha doğrusu Sivas Valisi Reşit Paşa ile arasının açık olması, Mihrali Bey’in Vali’yi çok önemsemeyerek serbest hareket etmesi, bu yüzden de Vali’nin Mihrali Bey’den rahatsız oluşu ve Yemen isyanını bastırmak için Mihrali Bey’in ve alayının gönderilmesini padişaha önermesi sebep gösterilir. Valinin Padişah’a böyle bir teklif yapması doğru kabul edilse bile, Mihrali Bey’in Yemen’e gidişi  büyük ölçüde kendi insiyatifi ile olmuştur. Çünkü padişah “O görevini fazlasıyla yapmıştır, isterse gider istemezse gitmez” demiştir. Böyle bir durum karşısında Mihrali Bey gibi bir kahraman: “Gidemem” diyemeyecektir. 

Mihrali Bey’in Sivas Valisi Reşit Paşa ile arasının açılmasına sebep olduğu söylenen iki olay şöyle anlatılır: 

“Kangal’da ilçenin ileri gelenlerinin ve idarecilerinin bulunduğu bir toplantı sırasında Mihrali Bey baş köşede oturmaktadır. Bu sırada Kaymakam gelir, herkes ayağa kalkar ama Mihrali Bey kalkmaz. Kaymakam Mihrali Bey’e neden kalkmadığını sormaya cüret eder. Bunun üzerine Mihrali Bey kızarak Kaymakam’a bir tokat atar; “Sen kim oluyorsun kalaycı çırağı” der. Kaymakam durumu Vali Reşit Paşa’ya vakit geçirmeden iletir. “Sizi kalaycı, beni de çırağınız yaptı” şeklinde şikayette bulunur. Vali de durumu hemen Padişah’a haber verir.Ama Padişah cevaben “Onunla uğraşmayın, o benim yularsız aslanımdır. Ben onu serbest bırakmışım bana onu çok görmeyin !” diye haber gönderir.

Başka bir zaman da Uzunyayla’da büyük çapta bir at yarışı düzenlenmiştir. Sivas’ın, Kayseri’nin, Kangal ve Aziziye’nin (Pınarbaşı) devlet ricali, Çerkez Beyleri ve tüm çevre halkı da orada bulunmaktadır. Tabi Mihrali Bey’in yarış atı da yarışa katılacaktır. Fakat bu atın bir özelliği vardır ki; o da silah sesi duymadan koşamamasıdır. Çerkezler ve diğer at sahipleri durumu yakından bildikleri için Valiye ve Mihrali Bey’e ricada bulunarak yarış esnasında silah atılmamasını isterler. Mihrali Bey de bunu kabul eder. Yarış başlar ama Mihrali Bey’in atı en geriden gitmektedir. Bunu gören Kuşkayası köyünden ve Mihrali Bey’in de çok değer verdiği kolağası (yüzbaşı) Çopur Mustafa karabinasını çeker, “Mihrali Bey’in atı geride mi kalacak dragunlar” diye Çerkezlere hitap ederek havaya doğru ateş etmeye başlar. Çerkezler buna itiraz etseler de Mihrali Bey’in atı yine her zamanki gibi yarışı alır.

XX. asra kadar Osmanlı Devletine bağlı olan Yemen’in kuzeybatı bölgesine İngilizlerin tahrikleri ve kışkırtmaları sonucu büyük isyanlar baş gösterir. Zeydiler Kabilesinin ve İmam İdris’in Osmanlı aleyhine lokal isyanları, Yemen’de büyük nüfuza ve tesir gücüne sahip İmam Yahya’nın öncülüğü ve yönetiminde 1904’te genel isyana dönüştükten sonra devlet oraya yeni askeri birlikler göndermek mecburiyeti hisseder (İmam Yahya 1918’de kendini bağımsız Yemen’in Kralı ilan etmiştir). 1905’te nizami ordu birlikleri ile birlikte 40. Hamidiye Alayı’nın da Yemen’e gönderilmesi meselesi gündeme gelir. Sultan ll. Abdülhamid bu meseleyle ilgili fikrini “Ben Mihrali’yi her konuda serbest bıraktım. İsterse gider, istemezse gitmez.” şeklinde belirtir. Yaşının altmışı doldurmasına bakmadan gitmem demeyi adına ve şerefine sığdıramayan Mihrali Bey alayına Yemen’e gitmek üzere hazırlık emri verir. Sivas’ta vilayet yöneticilerini, devlet yetkililerinin ve ileri gelenlerin katıldığı büyük bir uğurlama töreni yapılır. 40. alay Karadeniz sahilinde karargah kurmuş Çayeli, Akçaabat ve Sürmene taburlarını da emri altına alarak Kayseri, Niğde, Kadirli yolundan Adana’ya, oradan da Mersin limanına ulaşır.

Yol boyunca tüm şehirlerde yerli halk onları muhteşem sevgi gösterileriyle karşılayıp uğurlayarak yola salar. Kadirli’de 1877/¬1878 savaşından sonra oraya yerleşen ve Mihrali Bey’i çok iyi tanıyan Kars ve Kafkas kökenli vatandaşlardan oluşan büyük bir heyet alayın yolunu keserek: “Gitmeyin, oraya giden geri gelmiyor. Siz yayla adamlarısınız. Yemen’in iklimine ve sıcağına dayanamazsınız.” diyerek alayı geri döndürmek için uğraşırlar. Fakat geri dönmeyi adına ve gururuna yediremeyen Mihrali Bey yoluna devam eder.

40. Hamidiye Süvari Alayı’nı taşıyan gemi Mersin limanından hareket ederek Süveyş Kanalı yoluyla Kızıldeniz’e geçip Yemen’in Hüdeyda limanına demir atar. Bu limandan silah, mühimmat, araç ve gereçleri ile tüm eşyalarını develere yükleyip kervanlar halinde 90 km’lik Tihame çölünü geçip Menehe Dağlarını aşan alay uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra 15 günde Menehe mıntıkasına ulaşır. Burada onları kalabalık bir heyetle ordu kumandanları Müşir Ahmet Fevzi Paşa ve vali Mehmet Tevfik Bey karşılar.

Bu arada Sana şehri isyancıların eline geçmiştir. Buranın kurtarılması için içlerinde 40. Hamidiye Alayının da bulunduğu askeri birlikler hiç durmadan Sana’ya doğru hareket ederler. Sana’nın isyancılardan kurtarılması ile sonuçlanan bu harekat hakkında aynı zamanda Mihrali Bey ve 40. alayın sonraki durumuyla ilgili, o tarihlerde Sana’daki sanat mektebinin müdürlüğünü yapan Necati Bey’in Yemen isyanında orduda görev almış babasının hatıralarından epeyce malumat alıyoruz. (Necati Bey’in babası aslen Birecikli’dir.) :

“Yolumuz bir vadiye düşünce durumumuz oldukça kötüleşiyordu. Alelhusus vadilerin dar yerleri bizi iki taraftan ateş altına alınma tehlikesiyle karşı karşıya getiriyordu.

Güneş vurdukça cehennem gibi kaynayan vadilerde su bulmakta büyük zorluk çekiyorduk. Bazen de geniş ve suyu bol olan vadilerle karşılaşıyorduk. Böyle yerlerde bir iki gün dinlenip midelerimize sıcak bir çorba indiriyorduk. Dinlenirken elbette güvenliğin sağlanmasına da dikkat ediyorduk. Buna rağmen Ecbar vadisinde, başında mirliva (tuğgeneral) Yusuf Paşa’nın bulunduğu birliklerle Çayeli taburu ve Zile bölüğü hücuma uğradı. Saatlerce süren ve bir çok şehide mal olan çarpışmalar yaşandı. Recam Vadisinde bulunan birlikler de çok çetin saldırılara maruz kaldılar.

Kuzeyimizde Mihrali Bey’in Alayı ile Of ve Pazar’ın gönüllü taburları hareket ediyorlardı. Zaman zaman tepelerde, vadilerde uzaktan uzağa birbirimizi gördükçe adı dillerde dolaşan Mihrali Bey’le karşılaşabilmenin heyecanını da duyuyordum. Yazıl mevkiine yaklaştığımızda bizi fark eden İmam Yahya’nın kuvvetleri kuşatılacaklarını anlayınca kuzeye doğru çekilmek mecburiyetinde kaldılar. Onlara daha yakın bulunduklarından Mihrali Bey’in alayı, Of ve Pazar gönüllü taburları üzerine yürüdüler. Engebeli arazide korkunç bir savaş başladı. Onlar savaşarak çekilmek istiyorlar, bizimkiler fırsat vermemeye çalışıyorlardı. Akşam karanlığı vadilerde yuvarlanıp teperle doğru tırmanırken savaş alabildiğine kızıştı. Bulanık bir geceydi. Karanlıktan faydalanarak asiler kayboldular. Ertesi gün arkalarında Beyt-i Selam Şeyhi’nin de aralarında bulunduğu pek çok ceset bıraktıkları anlaşıldı.

Müşir Ahmet Fevzi Paşa’nın başında bulunduğu birlikler, bizimkiler, Mihrali Beyin Sivas Hamidiye Alayı, Of ve Pazar gönüllü taburları, erzakları taşıyan büyük bir kervan Sana’nın kapısına dayandık. Önümüzde asilerin durmasına imkan yoktu. Fakat Müşir Ahmet Fevzi Paşa fazla kan aksın istemiyordu. 

Bekledikleri yardım gelmeyince asiler Birulazep kısmındaki dış surun savunmalarını terk ettiler ama iç suru kararlılıkla savunuyorlardı. Kovan ve mantelli toplarla bu surları dövmeye başladık.

Ertesi gün sabahtan akşama kadar surun iki tarafından karşılıklı top düellosu yapıldı. Karanlık çökünce ateş sona erdi.Gece saat 01:30 sıralarında Sebe kapısına yakın bir yerden askerlerimiz bir gedik açıp içeriye daldılar. Fakat şehirde tam bir sükunet vardı. Pusuya düşeceğimizden endişe ettik. Çevreyi dikkatle taradık, kimseler yoktu. Sana’yı ele geçirmiştik ama hasta ve yaralılardan başka kimse kalmamıştı. Şerare meydanını, sokakları bomboş görmek insana üzüntü veriyordu.

Birulazep’e yakın köylerdeki hısım akrabalarına sığınanlar Nukum dağlarının arkasındaki vadiye gizlenenler evlerine dönünce ortalık şenlendi. Askeri birliklerimizin, Sivas’tan gelen Mihrali Bey’in alayının, Ali Şerif Efendi’nin kumandasındaki Çayeli, Mustafa Efendi’nin emrindeki Akçaabat, başında Hamdi Efendi’nin bulunduğu Sürmene gönüllü taburlarını 350 deveden, pek çok katır ve attan oluşan erzak taşıyan kervanla Sana’ya girmeleri sevinç çığlıkları ve gözyaşlarıyla karşılandı.

İsyan Sana’nın güneyindeki Maber’e de yayılmış, pek çok köy asilerin eline geçmişti. Maber normal yürüyüşle Sana’ya 9-10 saatti. İsyan patlak verince askeri birliklerin korumasında memur ve subay aileleri Sana’ya getirilmek istenmiş, fakat yoldayken asiler tarafından kuşatılmışlardı. Onbir bölük askerimiz sivil halkı gece gündüz cansiperane bir gayretle koruyorlardı. Kendilerinden çok kalabalık düşmana karşı ne zamana kadar direnecekleri meçhuldü. Kuşatılınca savunmaya geçmişler ne ileri gidebiliyorlar ne de asiler onlara yaklaşabiliyormuş. Mermilerinin sınırlı olmasından dolayı savunma savaşı yapıyorlarmış. Ancak pek çaresiz kalınca mermiye başvuruyor, genellikle tehlikeleri süngü ile savuşturmaya çalışıyorlarmış.

39. Tümenin kumandanı Miralay (albay) Ali Sait Bey’in emrine iki tabur gönderildi. Sivas’tan gelen Mihrali Bey’in alayı da onların yanında yer aldı. Gözü kara insanlardan oluşan bu alayın ünü çok yaygındı. Irak’taki büyük isyanın bastırılmasında önemli rol oynadığından cepheye intikali askerimize büyük moral vermişti. Bunlardan başka Hafız Osman Efendi’nin kumandasındaki gönüllü Pazar Taburu, İbrahim Efendi’nin kumandasındaki Rize Taburu ve diğer gönüllü taburlar da harekata katıldılar. Ben de taburumun başındaydım. Sessizce ve arazinin imkanlarını iyi kullanarak yaklaşıp, aynı anda değişik yerlerden gerçekleştirdiğimiz bir gece baskınıyla kuşatmayı kırarak sivil halkı, oradaki birlikleri hayata kavuşturduk. Kaçmalarına fırsat vermemeye dikkat ettiğimizden tepeler, vadiler asi cesetleriyle doldu. Biz de az kayıp vermedik.

Sana’ya doğru yol alırken Hamidiye alayı güneyimizde hareket ediyordu. Bir ara Hamidiye Alayına mensup bir grup süvari ile birbirimize epeyce yaklaştık. En önde bir atın üzerinde orta boylu olduğu anlaşılan sert davranışlı birisi vardı. Yanımdaki Yüzbaşı Sami bana “İşte ünlü Mihrali Bey şu kır ata binmiş adamdır!” dedi. Yüreğimden kıvılcımlanan tatlı bir ılıklık vücudumu sardı. “Adı çok duyulanları, yaptıkları dilden dile dolaşanları bambaşka tahayyül ediyor ve onları hayalimize sığdıramıyoruz. Halbuki onlar da bizim gibi insan. Vazifeleri ve durumları gereği çok iş yaptıkları zannedilebilir. Hatta yapabilirlerde. Bunları niçin büyütüyoruz?” sorusu zihnimi kurcalarken bile gözlerimi ondan alamıyordum. Başında kara bir papak bulunan, esmer çehreli, burnu az kavisli, dik duruşlu, ince bıyıklı, şakak kemikleri belli olacak kadar zayıf bir insandı. Kısa bir süre sonra onlar güneye kayarak bizden uzaklaştılar.

Dağlık, kayalık patikalarda çok güç şartlarda yol alıyorduk. Her an uğrayabileceğimiz bir baskına hazır olmakta güçlüğümüzü artırıyordu. Buraları iyi tanıyan er ve subaylar en önde gidiyorlardı. Karşımıza dar bir vadi, fundalık veya kayalık çıkınca askerleri durduruyor, şüpheli olabileceğini düşündüğümüz yerleri ateş altına alıyor, ancak herhangi bir pusu belirtisi sezmeyince hareket ediyor, dereleri, tepeleri aşıyorduk.

Asilerin elinde tek Ravza kalmıştı; Sana’ya dönünce orayı kuşatmak için vakit kaybetmeden yola çıktık. Batı tarafımızda birkaç kılavuz subayla takviye edilmiş Mihrali Bey’in alayı, diğer vilayet ve kazaların gönüllü taburları yürüyorlardı. Dağlarda kılıç gibi keskin soğuk kol geziyordu. Doruklarda rüzgarın çarptığı sık ormanlar acı çeken bir hasta gibi inliyorlardı. Yorgunluk askerimizde takat bırakmamıştı. Pek çoğunun üzerinde Tehame Çölü’nde giyilen yazlık elbise vardı. Onlar da genellikle yırtık ve yamalıydı. Ekserisinin ayaklarındaki çarıkların yarısı yoktu. Askerlerimiz asilerin mermilerinden çok soğuktan, açlıktan kırılıyorlardı. Eli yüzü morarmış, avurtları çökmüş Mehmetçiklerin arasında sağlıklı bir çehre görmek zordu. Ama Ravza’yı bir an önce kurtarmalıydık. Orada ülkemizin değişik yerlerinden gelmiş, sayıları hayli kabarık memur ve asker vardı. Çoluk çocuk, ihtiyar, kadın uzun zamandan beri ölümle burun buruna yaşıyorlardı. Her an dirençleri kırılabilir, kanlı cembiyeler tarafından doğranabilirlerdi.

Akşam karanlığı basarken batımızda bulunan Mihrali Bey’in alayı ve diğer gönüllü memleket taburlarıyla kuzey doğu yönünde yol alıyor, pusuya düşme ihtimalini devamlı göz önünde bulunduruyorduk. Arif Hikmet Paşa’nın bizi takviye eden kuvvetleri de arkamızdan geliyordu.

Müşir Ahmet Fevzi Paşa kumandayı ele aldıktan sonra bu feci isyan bütün ayrıntılarıyla İstanbul’a yansıtılmıştı. Gerçekten bizler için unutulmaz bir kabustu. Fakat Müşir Ahmet Fevzi Paşa’nın mahareti, askerimizin gayreti, Mihrali Bey’in Hamidiye Alayının akıl sır ermeyecek şekilde darbe indirişleri, gönüllü memleket taburlarının gözlerini budaktan sakınmadan yiğitçe mücadele etmeleriyle, sinsice, ustalık ve büyük imkanlarla hazırlanmış isyanın tahmin edilenden daha kısa zamanda ve az kayıpla bastırılması Erkan-ı Harbiye Reisliğinde, hükümette belki de sarayda da bu işin kökten çözülebileceği fikrini uyandırdı. Erkan-ı Harbiye Reisliğinden İmam Yahya’nın yakalanmasına, isyan potansiyelinin tamamen ortadan kaldırılmasına dair emir gelince, Müşir Ahmet Fevzi Paşa’nın yüzü anlatılmaz bir durum aldı. Aynı anda esmer yüzünde hem ümitsizlik, hem devlete bağlılık, hem de emre itaat okunuyordu. Sonradan ağızlarda sakız olacak kadar sık kullanılan “Yemen İmamı Kasımpaşa İmamı değildir”sözü işin güçlüğünü belirtiyordu.

İmam Yahya’nın oturduğu yer olan Şehare’nin üzerine yürümek için kırk tabur, Mihrali Bey’in Alayı, gönüllü memleket taburları ile bir sabaha karşı Sana’dan yola çıktık. Nukum Dağı’nı aşınca hayal edemeyeceğimiz bir arazi ile karşılaştık. Haşin tepeler, baş döndürücü uçurumlar sanki birbirlerinden daha çetin olduklarını göstermek için arka arkaya dizilmişlerdi. O topları götürmek uğruna toz toprağı soluyan askerlerimizin gayretini tasvir edip gözler önüne sermek mümkün değildir. Yol sık sık daralıyor patikaya dönüşüyordu. Bazı yerlerde hayvanları çözmek, bizzat kendileri çekmek zorunda kalıyorlardı. Yuvarlanan taşın uzunca bir süre sonra dibinden ses getirdiği uçurumların kenarındaki patikalardan ancak kaplumbağa hızıyla yol alabiliyorduk. Sana ile Şehare arası kuş uçuşu o kadar uzak değil, herhalde 120 km civarındadır. Fakat dağlar, yalçın kayalar öylesine dik, geçit vermeyen uçurumlar o kadar çok ki bir kilometre yolu döne döne 4-5 saatte, bazen bir günde alıyorduk.

Ünü bütün ülkemize yayılmış, sultanın “yularsız aslanım” dediği Mihrali Bey’i görmek, onunla tanış olmak için duyduğum arzu, yaşadığım ağır şartları sanki hafifletiyordu. Bir akşam bir dağın eteğinde konaklarken, biraz aç gözlülük yaparak Hamidiye alayının yanında birliğimize yer temin ettik. Levazımcılar içlerine peynir konmuş ekmekleri askerlere dağıtırken bir grup atlıyla Mihrali Bey yanımızdan geçiyordu. Esmer, zayıfça sert bir çehre, alev gibi yanan iki siyah göz ilk bakışta dikkatimi çekti. Selam verdim. Tam bir ciddiyetle selamımı aldı. Arkasından bakıyordum. Orta boylu, dik vücutlu ve çevik tavırlıydı.

Haftalarca mücadeleden sonra at sırtında 4- 5 saatte geçilebilen Usman Vadisine geldik. Eylülün sonları yaklaşmasına rağmen vadi alev soluyordu. Askerler insanüstü gayret gösterdikleri halde fundalık olduğu için çok yavaş yol alıyorduk. Vadiden çıkmadan hava karardı. Geceyi orada geçirip sabah erkenden yola düştük. İki tarafında yüksek, haşin kayalıkların yer aldığı dar bir boğazdan geçerken pusuya düştük. Asiler bu hırçın tabiatta doğup büyüdükleri için buranın şartlarıyla yoğrulmuşlar, keçiler gibi taştan taşa atlıyorlar, nereye kaçacaklarını nasıl gizleneceklerini gayet iyi biliyorlardı. Hiç umulmadık bir yerde bizi ateş altına alıyor, üzerimize koca koca kayalar yuvarlıyorlardı. Biz orayı abluka altına almaya gayret ederken bir başka kayalıktan ateşlerine yakalanıyor, büyük kayıplar veriyorduk. Kimi zaman elindeki tüfeğiyle o kayaların arasında mevzilendikleri tepelerde Mihrali beyi görüyorduk. Gençlere taş çıkartacak kadar çevik davranıyor, bir panter gibi korkusuzca saldırıyordu. Onun bu tavır ve davranışları alayını da etkiliyordu. Zira askerlerine sadece disiplini değil, gönül bağı da hakimdi. Birbirlerini ağabey kardeş gibi görüyorlar, aralarında örnek bir dayanışma sergiliyorlar, gövdelerini birbirlerine siper ediyorlardı.

Askerlerimiz hem cesur hem de fedakardı. Fakat bulunduğumuz yer o kadar sarp ve kayalıktı ki, ne istediğimiz gibi manevra yapabiliyor, ne de onlara yaklaşabiliyorduk. Öndeki binaları yerle bir etsek ne olacaktı? İmam Yahya ev halkıyla beraber arkadaki Şeharetül Fes’e çekilmişti. Karşıya geçmek için uçuruma inip çıkmak şahsen bana mümkün görünmüyordu. Çünkü uçurumun Şehareye doğru yükselen tarafı yalçın kayalardan örülmüş bir duvardı sanki. Oraların dahi namluların ucunda olduğu belliydi. Buna rağmen hücum ediyorduk.

Yaralılarımız için hiçbir tıbbi malzeme kalmamıştı. Şehitlerimizi gece topluyor, hepsini bir veya birkaç mezara gömüyorduk.

Günlerce mücadeleden sonra o sarp kayalıklarda o zorlu tabiatta bir tane asi bırakmadık. Fakat bizde yüzlerce kayıp verdik. Günde iki kere şehitlerimizi toplu halde defnediyorduk. Yaralıların durumu ise içler acısı idi. Sağlık görevlileri ellerinden geleni yapıyorlardı. Ama doktorlarımızın önüne o kadar ağır yaralı geliyordu ki, hepsine yetişmeleri imkansızdı. Bu yüzden kurtulabilecek olanlardan bazıları da ölüyordu. Ellerinde birkaç çeşit ilaç kalmıştı. Miktarları da sınırlıydı. Usman vadisindeki o çetin savaşlar sırasında alkolleri de tükenmişti. Kaynamış suyla yaraları yıkamak, sonra tentürdiyot koyup gazlı bezle sarmak zorunda kalmışlardı. Birkaç gün sonra ellerindeki bu imkan da tükendi. Çaresizce ilkel usullere başvuruyorlardı. Kurşun giren yeri barutla yakıp mikrobu kırmaya, ardından da bıçakla kurşunu çıkarmaya çalışıyorlardı.

Öyle tehlikeli yerlerden geçiyorduk ki elverişli bir düzlük bularak fırıncılar ekmeklerini, aşçılar yemeklerini pişiremiyorlardı. Bazı günler yağmura yakalanıyor, dağ başlarında titriyorduk. Bazen de bilhassa kayalık çıplak vadilerde, bu aylarda pek görülmemesi gereken alev gibi güneşin altında kavruluyorduk.

Bir akşamüstü Mihrali Bey’in sırtından yaralandığını duyduk. O kadar çok ziyaretçisi vardı ki taburumuzun subaylarına ancak iki gün sonra sıra gelebildi. Kardeşi Ali Bey’den yarasının ağır olmadığını öğrenmiştik. Ziyaret ettiğimizde onu biraz solgun fakat oldukça sağlıklı bulduk.

Bir hafta sonra bir meşe ağacının dibinde yüzbaşı Ali Bey’le karşılaştığımda durgun ve üzüntülü görünüyordu. Yanına yaklaştım. Selam verdikten sonra, “Nasılsınız Ali Bey?” diye sordum. Bir ışıltının dolaştığı yüzü yine aynı duruma dönüştü. Keder ve endişe yüklü bir sesle; “Ben iyiyim, ne çare ki Mihrali Bey iyi değil”cevabı beni etkiledi. “Yarası önemli değildi, arkadaşlarla ziyaret ettiğimizde sağlıklı görünüyordu” dediğimde Yüzbaşı Ali Bey’in yüzünde bir değişiklik husule gelmedi. “Sırtından aldığı yaradan fazla sıkıntısı yok, bir hastalığa yakalandı. Doktor bize kolera olduğunu söyledi. Devamlı su kaynatıyor, soğutuyor ona içiriyoruz.” diye devam etti. Kolera kelimesini duyunca sanki beynimden vurulmuşa döndüm. “Doktor ne diyor? Atlatabilecek mi?” diye sordum, yüzbaşı derin bir nefes aldı. Çaresizliği yüzüne de yansımıştı. “Bünyesi kuvvetli, büyük bir ihtimalle atlatabilir” diyor, belki de bunu bizi teskin etmek için söylüyordu.

Ziyaretine gittim, bir çamın gölgesine üst üste üç yatak serip Mihrali Beyi yatırmışlardı. Çevresine serilmiş keçelerde de alayında bölük ve birliklere kumandanlık yapan hemşerileri ve akrabaları oturuyorlardı. Yüzlerine üzüntünün zift gibi sarıldığı bu insanlardan hiç birisinin ağzını bıçak açmıyordu. Yaklaşınca selam verdim. Mihrali Bey suyu çekilmiş kavı andıran sağ elini göğsüne koyarak selamımı aldı. 7- 8 gün önce gördüğümde rengi soluktu ama sağlıklıydı. Zayıflamış, elmacık kemikleri sivrilmiş, gözleri çukura kaçmış, bitkin bir durumda yatıyordu. Sık sık yanındaki tastan su içiyordu. Boşalan tası hemen dolduruyor¬lardı. Bir süre kalabalığın arasında oturduktan sonra şifalar dileyip ayrıldım.

Çadırımda yaslanırken Mihrali Bey’in ölüm haberi gelince yüreğime saplanan bir acıyla sarsıldım! Yıldızların oynaştığı berrak bir geceydi. “Yiğitlik ölüme çare değilmiş.” düşüncesiyle yattığı yere gittim. Üzerine bir çarşaf örtülmüştü. Çevresinde oturan çoğunlukla hemşerisi olan kumandanların gözleri nemliydi. Beni gören Yüzbaşı Ali kalabalığın arasında ayağa kalktı. Yanına yaklaşıp elimi uzattım. “Allah rahmet eylesin, Mevlam önce sizlere sonra milletimize, ümmetimize sabırlar versin” diyerek boynuna sarıldım. Çok yakınlarım Hakk’ın rahmetine kavuşmuştu fakat hiçbirisine Mihrali Bey kadar üzülmemiştim. Böyle cesur bir insan dünyaya pek az gelirdi. Biraz uzakta duran alayına mensup kara yağız aslan yavrusu gibi delikanlıların gözlerinden yaşlar yuvarlanıyordu. O gece sabaha kadar yanında otururken arkadaşı Binbaşı Rıfat Bey sık sık gözyaşlarını silerek bizlere onun hayatını anlattı.

Rıfat Bey onun Ruslarla mücadelesini, doksan üç ( 1877- 78) Osmanlı-Rus savaşında orduya katılması şartıyla Rus Hükümeti’nin affedişini, ama onun Osmanlıyı tercih edişini, Kars’ta Erzurum’da Ruslara kök söktürüşünü anlatırken hepimiz çok duygulandık. Hatta çoğumuz tez tez gözlerimizi kurulamak zorunda kaldık. Sözü bittiğinde gün ağarıyordu. Bütün ormana, kayalıklara, vadilere sanki ağıt çökmüştü. Binbaşı gözyaşlarını sildi. Bakışlarını çarşafın altında yatan Mihrali Bey’e çevirdi. Bulanık bir sesle şunları ilave etti:

“Yiğitliklerinden dolayı sultanımız sana “yularsız aslanım” derdi. Sen milletimiz için gerçek bir aslan idin. Bu fani alemde bizim de her şeyimizdin. Yetimliğin ne menem bir şey olduğunu şimdi anlıyorum. Sırtımı dayadığım koskoca bir dağ yıkılıp gitti.”

Doğuda yükselen alevden dolgun bir güneşin yolda olduğu belliydi. Biraz sonra Müşir Ahmet Fevzi Paşa, Ferik (korgeneral) Yusuf Paşa, Muhyiddin Paşa ve diğer üst rütbeli subaylarla alay müftüsü geldi. Arkalarında bulunan bir grup askerin ellerinde kazma, kürek, balta vardı. Bir mülazım (teğmen) nezaretinde altı asker Mihrali Bey’in naaşını çarşafa sarıp kaldırdılar. Aşağıdaki düzlüğe indirdiler. Müftü Efendi iki askerin yardımıyla onu yıkarken, dört er ruhunu teslim ettiği çamın dibinde mezarını kazdı. Diğerleri de devrilen bir ağacı yararak kısa tahtalar yaptılar.

Müftü Efendi yıkadığı Mihrali Bey’i tekrar özenle çarşafa sararak kefenledi. Askerler naaşı gereken saygı ve ihtimamla mezarın yanına getirdiler. Abdest alan paşalar ve subaylar da geldiler.

Müftü Efendi sırtı kıbleye gelecek şekilde Mihrali Bey’in naaşının yanında durdu. Nasıl bir değer yitirdiğimiz yüzünden belli oluyordu. Hüzün dolu bir sesle karşısında saf tutanlara hitap ederek:

-Milletçe, ümmetçe çok çetin günlerden geçiyoruz. Böyle dönemlerde kahraman, aynı zamanda vatan ve millet sevgisiyle yoğrulmuş, Mihrali Bey gibi insanlara çok fazla ihtiyaç duyulur. Tiflis’in Borçalı Sancağının Darvaz Köyü’nde başlayan hayatı nice maceralardan geçerek şu çam ağacının dibinde noktaladı. Acımız büyüktür. Ama Rabbimizden gelene söyleyecek sözümüz yoktur. Başımızın üstünde yeri var. Mücahit kardeşimizi nasıl bilirsiniz?

Hançerelerden çıkan toplu ses göğe yükseldi:

-İyi biliriz !

-Ahirette de aynı şahadette bulunur musunuz?

-Bulunuruz!

-Hakkınızı helal ettiniz mi?

-Helal olsun ! Müftü Efendi kıbleye döndü. Arkasındaki cemaatin düzenli saf olmasını bekledi. Topuk sesleri dinince: -Er kişi niyetine… Allahuekber dedi. Hep birlikte Allahuekber denilerek cenaze namazı kılındı.

Namazdan sonra Mihrali Bey’in naaşını mezara indirirlerken müftü efendi Kur’an okumaya başladı. Tahtalar yerleştirildi. Küreklerle üzerine toprak atıldığı sırada müftü efendinin iç okşayan sesi Mihrali Beyin acısını duyanlar için tek teselli kaynağı idi (Önce Vatan Gazetesi Nisan-Mayıs 2008).

Mihrali Bey’den başka 40. Karapapak Hamidiye Süvari Alayının savaşçılarından çoğu Yemen’de şehit düşmüştür. Sadece birkaç kişi Sivas’a geri dönebilmiştir. Bunlardan bazıları Acıyurt Köyü’nden Yetim İsmail, Mahmut Çavuş, Yüzbaşı Ahmet, Kurdoğlu Köyü’nden Göyce Çavuş, Kuşkayası Köyü’nden Kaymakam (yarbay) Tavşankuloğlu Hüseyin Bey ve Eyüboğullarından Cemal (Ceran) Bey’dir. Mihrali Bey’in kardeşi Ali Bey ise Yemenden dönerken (büyük ihtimalle Kızıldeniz’de) gemide namertçe öldürülür. Bir rivayete göre zehirlenerek öldürülmüştür.

On binlerce Türk şehidinin yattığı Yemende Şebva Bölgesinde Karapapak Mıntıkası Mevcuttur.

Kurulduklarında otuz altı alaydan ibaret olan Hamidiye Alaylarının zaman geçtikçe sayıları artarak 1908’de 65’e ulaşır. 1909’da Sultan ll.Abdülhamit tahttan indirildikten sonra yönetime gelen İttihat ve Terakki Fırkası 1910’da Hamidiye Alayları ile ilgili nizamnamede değişiklikler yapmıştır. Teşkilatın adı Aşiret Hafif Süvari Alayları olarak değiştirilmiş ve sayıları 24’e indirilmiştir. Bir müddet sonra ise tamamen lağvedilmiştir.

 

Kaynak : ekosiyaset.com/Köksal Başar

 

 

 

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s