HZ. ŞEYH-İ EKBER MUHYİDDÎN-İ ARABÎ (Kuddise sırruhu’l-celî)

Sefine-i Evliyâ’da –Hüseyin Vassaf Efendi

İmâmu’l-muhakkîkîn, burhânu’l-mudakkıkîn, ufku’llâh ve a’lemu’l-ulemâ Muhyiddîn-i Arabî (Kuddise sırruhu’l-alî) hazretleri, nûr-ı dîde-i ehl-i ma’rifettir. Hicret-i Nebevîyyenin 560 senesinde, şehr-i Ramazânın on yedinci (28 Temmuz 1165) Pazartesi günü veya gecesi, âlem-i dünyâyı vücûd-ı bihbûd-ı âlîleriyle tezyîn buyurmuşlardır. Mahall-i tevellüdleri Endülüs bilâdından Mürsiye kasabasıdır ki, Endülüs bilâdı el-yevm İspanya denilen mahaldir.

İsm-i şerîfleri Ebûbekir Muhyiddîn Muhammed b. Ali b. Muhammed b. Abdullâh el-Arabî el-Garbî et-Tâî el-Hâtemî el-Endülüsî’dir. Meşhûr âlim Hâtem-i Tâî neslindendir. ”Şeyh-i Ekber”,  “Muhyiddîn-i Arabî”,  “İbn-i Arabî” nâmlarıyla yâd olunurlar.

هو الشيخ محي الدين أعرف وقته،
لقد صح إيماني بكل كلامه.
بفتح فتوحات عوارفه تنشر،
فمن شاء فليؤمن ومن شاء فليكفر.

-“O, Şeyh Muhyiddîn b. Arabî ki, zamânında kalbleri fethetmekte en çok bilinen bir velîdir. Nitekim, onu anlayanlar, gün geçtikçe daha da çoğalmaktadır. Onun her söylediği söze îmânım tamdır. Bunun için isteyen îmân etsin, isteyen inkâr ” –

Bilmiş ol Hazret-i Şeyhim sana imânım var
Ne şerefdir seni sevmek sana burhânım var
Der-i irfânına nisbet idiyor Vassâf’ın
Bilmiş ol hazret-i şeyhim sana imânım var

Hz. Şeyh-i Ekber, Fütûhat’ta nakl eder ki, peder-i mükerremleri, bir erkek evlâdı olmamasından nâşî pek me’yûs idi. Endülüs’den te’sîr-i ilhâm ile Bağdâd’a gelmiş ve Hz. Abdülkâdir efendimize mülâkî olarak, kendisine bir evlâd ihsân buyurmasını Cenâb-ı Hak’dan temennî eylemesi ricâsında bulunmuştur. Hz. Gavs, bir teveccüh buyurarak, “Levha nazar ettim, kısmetinde evlâd görünmüyor.” demesiyle melûl olmuş ve ağlamıştır. Her hâlde temennîde bulunmasını istirhâm edince, Hz. Abdülkâdir, Şeyh-i Ekber’in pederini kendisine takrîb ile, bir müddet arka arkaya vererek oturmuşlardır. “Temenniyyât-ı hâlisa-i ubûdiyyet-kârânemiz üzerine bizim sulbümüzden gelecek bir evlâdı, Cenâb-ı Vâhibü’l-âmâl size bahş eylemiştir. Hemen zevcenize mukârenet ediniz, bi-iznillâhi teâla bir evlâdın olacaktır.” diye beşârette bulunmuşlardır.

Himmet ve kudret-i evliyâ büyüktür, inkâr olunmaz. Bir sene sonra Hz. Şeyh-i Ekber dünyâyı teşrîf buyurmuştur. İşte Hz. Şeyh’in, Cenâb-ı Abdülkâdir’den feyz aldığı bu nokta-i nazardandır. Bir de, İsmâîl Hakkı hazretleri, Kitâbü’l-Hitâb’ında yazarlar ki:

“Cenâb-ı Abdülkâdir’e Cennet’ten ihrâc ve ihsân ve ilbâs olunan hırkayı, zamân-ı intikâllerinde ashâbına vasiyet edip, “Mağrib’den azîzü’l-vücûd bir zât zuhûr edecektir. Bu hırkayı ona teslîm ediniz.”diye emir buyurmuşlardır. Şu emrleri üzerine ashâbı, Mağrib’den zuhûr edip, şöhret-i fazılâneleri cihâna şâyî olan Hz. Şeyh-i Ekber’in, Cenâb-ı Abdülkâdir’in buyurduğu zât olacağını ta’yîn ile, hırkayı Hz. Şeyh-i Ekber’e teslîm eylemeleriyle, Hz. Şeyh-i Ekber, “Bu hırkada cennet kokusu vardır.” diye almış, kabûl etmiş, o da intikâlinde oğlu Sadreddîn-i Konevî hazretlerine ihdâ eylemiştir. Tafsîli âtîde gelecektir.”

Hz. Muhyiddîn, İspanya’nın Sevil Şehri’nde, – o zamân İşbiliye nâmıyla meşhûrdur – burada İbnu Beşkevâl, Muhammed, Ebû Muhammed, Ebûbekir b. Hâlef, Şeyh İbn-i Zerfûn ve Şeyh Ebû Muhammed Abdulhak el-İşbilî el-Ezdî gibi mütebahhirîn-i ulemâdan ahz-ı ulûm eylemişlerdir.

İşbiliye’de tahsîlden sonra 598/(1202) senesinde Mekke-i Mükerreme’ye azîmetle bir müddet ikâmet ve ba’dehû Mısır, Şam, Irak, Sivas taraflarına azîmet ve oradan Konya’ya muvâsalet buyurmuşlardır. Burada meşâhîr-i ulemâdan, Sadreddîn-i Konevî hazretlerinin vâlidesini tezevvüc buyurmuşlar ve Cenâb-ı Sadreddîn’e hilâfet vermişlerdir.

Şeyh-i Ekber, Konya’dan Şam’a hicret ile ibâdât u tâat ve te’lîfât ile meşgûl olmuşlardır.

Şeyh-i Ekber, bir misli daha gelmemiş eâzım-ı İslâmiyye’dendir. Menâkıb-ı celîle ve mehâsin-i celîlesini hâvî eserler yazılmıştır.

İrtihâli :

Şam’da irtihâl-i dâr-ı naîm eylemiştir. “Mâte kutbu hümâm” (مات قطب همام)638/(1240) vefât târîhidir.

Sâlihiye’de türbesi hâlen ziyâret-gâh-ı ins ü cândır.

Avrupalılar bile irfân ve kemâlinin hayrânı olduklarından, hakk-ı âlîlerinde, elsine-i ecnebîyyede de eserler te’lîf olunmuştur. Tarîkaten nisbetleri, Şeyh Cemâleddîn Yûnus b. Yahyâ el-Abbâs hazretleri vâsıtasıyle Hz. Abdülkâdir’e ve Şeyh Takiyyüddîn-i Câmî vâsıtasıyle Hızır (aleyhi’s-selâm)’a peyveste olduğu gibi, Şeyh Ebû Medyen-i Mağribî hazretlerinin de füyûzât-ı tâmmesine mazhar olmuşlardır.

Ba’zı âsârda Hz. Şeyh-i Ekber’in zâhiren Cenâb-ı Abdülkâdir’den feyz aldığı ve müşârünileyh ile mülâkâtı yazılmış ise de, yanlıştır. Zîrâ Hz. Abdulkâdir561/(1166)’de terk-i âlem-i fenâ eylemiş, Hz. Şeyh ise 560/(1165)’da zînet-sâz-ı âlem-i şuhûd olmuştur ki, o zamân İspanya’da bir yaşında idi.

Hz. Şeyh, üçyüzden mütecâviz evliyâu’llâh ile görüşüp istifâza buyurduklarını Fütûhât-ı Mekkiyye’deve Rîsâletü’l-Hırka’da yazıyorlar. Tarîkı, cemî’-i turukun mecmûasıdır.

Hakk-ı âlîlerinde yazılan bir eserde, “Müellefât-ı kudsiyyeleri uluvv-ı ka’blarına burhân-ı âdildir. Hızır (aleyhi’s-selâm ) ile musâhabede ve telebbüs-i hırka-i husûsî-i ma’nevîleri dahi erbâb-ı irfâna ma’lûm bir keyfiyyettir.” denilmiştir.

Şeyh-i Ekber, sâhili bulunmaz bir bahr-ı ma’rifettir.Şâm-ı şerîfde bulundukları zamân, ağniyâ-yı memleketin pek çok in’âm ve iltifâtlarına nâil oldular ise de, hiç birine rağbet göstermeyip, kifâf-ı nefslerinden fazlasını tasadduk eylemişlerdir.

Ağniyâdan biri, bin altın değerinde bir konak ihdâ eylemişti. Şeyh-i Ekber hazretleri içinde otururlar iken, bir sâil gelip, Allâh rızâsı için bir şey ister. Cenâb-ı Şeyh ise, “Burada bu evden gayri bir şeyim yoktur, al bunu.” deyip konağı fakîre teslîm etmişlerdir.

Müellefât-ı celîlerinden tahkîk olunabilmiş olan âsârı beşyüzü mütecâvizdir. Kâtip Çelebi’nin rivâyetine göre altıyüze bâliğ olur.

Kısm-ı a’zamı ilm-i tasavvufdan olup muhteviyyât-ı ma’nâsını ihâta etmek her yiğidin kârı değildir. Her biri, bir deryâyı bî-pâyândır.

Ba’zı kimseler, âsâr-ı aliyyelerinden hakâyık-ı ma’nâ istihrâc edemediklerinden, şân-ı âlîlerinde, hâşâ sümme hâşâ, “Şeyh-i ekfer” demişler, küfrüne kâil olmuşlar ise de, Hz. Şeyh-i Ekber efendimizin, o gibi şâibeden vâreste olduğuna ve kendilerinin bi-hakkın irfân-ı celîl-i Muhammedî’ye vâkıf; hakâyık-ı ilm-i tevhîdi ârif bulunduğuna îmân eden erbâb-ı irfân dahi bî-nihâyedir.

Zamânımız efâhım-ı ulemâsından bir zât ile hem-sohbet oluyordum. Muharrir-i fakîrin, tarîkat-ı aliyyeye müntesib olduğumu bildiğinden, bahsi Hz. Muhyiddîn’in Futuhât’ına nakl ile, “Efendim medresede müretteb ulûmu tahsîlden sonra Hz. Şeyh’in âsârını tetebbu’ etmeğe azm eyledim. Fütûhât’ı okumağa başladım. Fukahânın, muhaddisînin, müfessirînin fikirlerine muhâlif bir çığırda mübâhase yürütüldüğünü görünce, mütâlaasına devâmdan tehâşî ettim. Fakat bu ilmin, herhâlde daha yüksek bir mertebe-i zevkde anlaşılacağına îmân ile, Fütûhât’ı öptüm rafa koydum.“demiş idi.

Zevk-i tevhîde âşinâ olmak için isti’dâd lâzım ve Hz. Şeyh’in âsârı batnu’l-butûna âit olmakla, “İlm-i zâhirin fevkinde herhâlde ilm-i bâtın vardır.” diye îmân eylemek muktazî olup ulemâ-ı zâhirenin beyânâtının fevkinde nice hakâyık u dakâyıktan bahseden o sultân-ı ma’rifetin şân-ı pâkinde zebân-dırâzlık etmek muvâfık-ı insâf değildir.

Kâtip Çelebi merhûm, Mizânü’l-Hak fî İhtiyâri’l-Ehaknâm kitâbında, “Ekser âsârında cemâl, semt-i celâl üzre râcih ve gâlib olmakla, sonra gelenlerin kîl ü kâline müeddî olup şânında halk ihtilâfa düşmüşlerdir.” diyor.

Hz. Şeyh, vahdet-i vücûda kâil olanların kıdvesidir.

Muhakkıklar cemî’-i ulûmda celâdet-i kadrini tasdîk eylemişlerdir. Tasavvufta tutmuş oldukları meslek pek âlî olup, onun mertebe-i refîasına kimse erememiştir. Şiir ve edebdeki kudreti ise hâiz olduğu makâm-ı âlî ile mütenâsibtir. Aleyhlerinde bulunanlar hakkında kendilerinden olunan suâle cevâblarında, “Bize i’tikâdı ve tarîkımıza sülûku olanlar, şefâatımıza muhtâc değillerdir. Bizim şefâatimiz belki bize ezâ ve cefâ ve bizi inkâr edenleredir.” diye büyüklüklerini göstermişlerdir.

Musannefât-ı celîlelerinin ekseri mükâşefât ve vukû’ bulan ilhâmât eseridir. Henüz ma’nâsı keşf olunamamış pek çok hakâyık-ı beyâniyyeleri vardır.

Müstakîm-zâde, Ahid-nâmesinin 113. bahsinde der ki:

“Hâl olmadıkça, Şeyh-i Ekber hazretlerinin kitaplarını mütâlâa eylemeye. Zîrâ âdâb-ı şer’a muhil olan mâddeye îkâ edip, zâhir-i şer’a muhâlif zannolunan umûra müsâdefe edip ve hakîkate âgâh dahi olmayıp mazhar-ı hüsrân olur. Nesebü’l-Harfnâmında bir te’lîfin üzerinde Hz. Şeyh-i Ekber’in kendi hatt-ı latîfleriyle gördüm, buyurmuşlar ki: “Bizim bâliğ olduğumuz dereceye vâsıl olmayanlara bizim kitaplarımıza nazar harâmdır.” diye Şeyh Şârânî nakl eder.”

لقد صح إيماني بكل كلامه.فمن شاء فليؤمن ومن شاء فليكفر.

-“Onun sözlerinin tamâmına olan îmânım sıhhat buldu. İsteyen inansın, isteyen inkâr etsin.”-

Medhiyye:

Nâşir-i sırr-ı maârif rehber-i ehl-i yakîn
Vâris-i râz-ı Ali’dir reh-nümâ-yı ârifîn

Sür yüzün dâim hulûsla hâk-pâ-yı Hazret’e
Şeyhü’l-Ekber Tâciyâeyledi ihyâ-yı dîn
_________

Ricâlu’llâh sultânı Cenâb-ı Şeyh-i Ekber’dir
Bütün âriflerin cânı Cenâb-ı Şeyh-i Ekber’dir

Uluvv-ı ka’bını takdîr içün akl-ı beşer yetmez
Ledünnî ilminin kânı Cenâb-ı Şeyh-i Ekber’dir

Kulûb-ı âşıkânı nûr-ı feyz pür-ziyâ eyler
İnâyet şems-i rahşânı Cenâb-ı Şeyh-i Ekber’dir

Gubâr-ı âsitânı çeşm-i uşşâka devâ bahşâ
Velîler cân-ı cânânı Cenâb-ı Şeyh-i Ekber’dir

Velâyet mülkünün sultân-ı zî-şân-ı lutuf-kârı
Maârif mihr-i tâbânı Cenâb-ı Şeyh-i Ekber’dir

Hakâyık bahrının gencîne-i zî-kıymeti el-hak
Mürîdânın kerem-kânı Cenâb-ı Şeyh-i Ekber’dir

Tecellî-gâh-ı feyz-i akdes olmuşdu dil-i pâki
Görünmez misl-i irfânı Cenâb-ı Şeyh-i Ekber’dir

Yüzün sür pâyine Vassâfhem ondan eyle istimdâd
O sultânın ki unvânı Cenâb-ı Şeyh Ekber’dir

Şâir Nâbî merhûmundur:

Sürmedir hâk-i deri Hazret-i Muhyiddîn’in
Kîmyâdır nazarı Hazret-i Muhyiddîn’in

Bin cihân mes’ele-i râza virüp reng-i edâ
Müfti-i muhtasarı Hazret-i Muhyiddîn’in

Sâf-ı envâr-ı hakâyıkdan olan âsârı
Zerre yokdur kederi Hazret-i Muhyiddîn’iin

Cân u dildir ten-i tahkîka Fütûhâtu Füsûs
Eser-i mu’teberi Hazret-i Muhyiddîn’in

Ne Fütûhâtki ana derc-i hakâyık itmiş
Hâme-i feyz-eseri Hazret-i Muhyiddîn’in

Ne Fütûhâtki efvâha halâvet virmiş
______  şekeri Hazret-i Muhyiddîn’in

Ne Füsûs eyledi bi’z-zât Rasûl-i Ekrem
Anı hâss-ı güheri Hazret-i Muhyiddîn’in

Ne Füsûseyledi ta’mîm sılâ-yı rahmet
Ni’met-i mâ-hazarı Hazret-i Muhyiddîn’in

Âşıkı nuhbe-i esrârdan âgâh eyler
Nass-ı sırrı’l-kaderi Hazret-i Muhyiddîn’in

Sırrr-ı hestî gibi her bir eseri câmi’dir
Ma’ni-i hoşk-teri Hazret-i Muhyiddîn’in

Rusülün nükte-i nası hikmeti ol şâmildir
Cevher-i ser-be-seri Hazret-i Muhyiddîn’in

Hazret-i Hakk’a ya Peygamber’e yâ Hızr’a çıkar
Bî-vesâit haberi Hazret-i Muhyiddîn’in

Eyledi mezraa-i âlemi sîr-râb-ı güher
Âsumân-ı hüneri Hazret-i Muhyiddîn’in

Mazhar-ı kâmil-i ilm-i ezelî olmuşdur
Kalb-i pâkîze-teri Hazret-i Muhyiddîn’in

Hâtem-i hâssı velâyetdir olursa ne aceb
Ehl-i irfân neferi Hazret-i Muhyiddîn’in

Pertev-i şârika-i âyet-i Kur’ânîdir
Müş’il-i reh-güzeri Hazret-i Muhyiddîn’in

Sad-hezârânın ider vâsıl-ı ser-menzil-i kâm
Sâlik-i bî-siperi Hazret-i Muhyiddîn’in

Öyle ankâdır o kim çerhda olmaz sâkin
Cünbüş-i bâl ü peri Hazret-i Muhyiddîn’in

İstese nûr-ı nigâhından olur çâbuk-ter
Lâ-mekâna seferi Hazret-i Muhyiddîn’in

Ehl-i îmânın olur çeşmine âsârı ayân
Nûr-ı hayrü’l-beşeri Hazret-i Muhyiddîn’in

Ehl-i derdin dilini meşrık-ı envâr eyler
Dem-i feyz-i seheri Hazret-i Muhyiddîn’in

Anı müstağrak-ı tevhîd olan idrâk eyler
Var lisân-ı dîgeri Hazret-i Muhyiddîn’in

Ka’be-dâr olmada pervâne-i ervâh u melek
Tâif-i gürd-seri (?) Hazret-i Muhyiddîn’in

Girse Nâbîele müjgânımı çârûb iderim
Hıdmet-i hâk-i deri Hazret-i Muhyiddîn’in

Hz. Şeyh’in âsâr-ı aliyyelerinden Fütûhât- ı Mekkiyye ve Füsûsu’l-Hikem nâm eserleri hakkında söylenmiştir:

Bâtın-ı âyât-ı Kur’ân’dır Fütûhâtu Füsûs
Gevher-i deryâ-yı irfândır Fütûhâtu Füsûs

Hâne-i târîk-i kalb-i gâfili tenvîr ider
Şu’le-i misbâh-ı îmândır Fütûhâtu Füsûs

Sırr-ı vahdetden haber-dâr eyler ehl-i hâhişi
Ma’ni-i tevhîd-i Yezdân’dır Fütûhâtu Füsûs

Kem gubâr-ı kuhl idenler kesb ider ayn-ı yakîn
Kârvân-ı âlem-i cândır Fütûhâtu Füsûs

Sâhibi hatmi’l-velâye olduğunda  Nâbiyâ
İki şâhid iki burhândır Fütûhâtu Füsûs

Bu abd-i ahkar, kemâl-i muhabbetimden nâşî, hâssaten ziyâret maksadıyla Şâm-ı şerîfe azîmet ettim. Hz. Şeyh’in âsitân-ı kuds-âşiyân-ı ârifânelerine rûy-ı siyâhımı sürmek şerefine mazhar oldum. Türbe-i şerîfeleri müşârünileyhin azamet-i hâliyle mütenâsip bulmamış idim. Ahlâf ve eslâf kadr-i âlîlerini bi-hakkın takdîr edememişler. Gerçi türbe-i münîfelerini harâb değilse de, ma’mûr da bulmamıştım. Türbe-i münevverelerini esâsen inşâ eden, kıymet-i ehlu’llâhı takdîrde hârikalar gösteren Yavuz Sultân Selîm Hân merhûmdur. Hz. Şeyh’in irtihâllerinde üzerine türbe yapılmamıştı. Hattâ, merkad-i münîfleri halkın ma’lûmu bile değildi. Perde-i meçhuliyyet arkasında kalmış idi.

Lâkin,  إذا دخل السين فى الشين يظهر قبر محى الدين  -“SînŞın’a girince, Muhyiddîn’in kabri ortaya çıkar- kelâm-ı kerâmet-encâmıyla, âsâr-ı aliyyelerinin birindeki beyânât-ı ârifâneleri, Sultân Selîm merhûmun, nazar-ı dikkatini celb eylemişti. Mısır Fethine giderken, Şam’ı taht-ı idâre-i Osmâniyye’ye aldıkları zamân, ma’nen vâki’ olan keşf netîcesi olmak üzere, kabr-i enverlerini buldular. Derhâl üzerine şimdiki mevcûd kubbeyi ve ittisâlindeki  câmi’-i şerîfi inşâya muvaffak oldular.

Mezkûr kelâm-ı âlîde, “sîn”den maksad Sultân Selîm; “şın” dan murâd Şâm olup, “Selîm, Şâm’a girdiği zamân, Muhyiddîn’in kabri zâhir olur.”demelerinin sırrı nümâyân olmuştu ki, Hz. Şeyh’in uluvv-ı ka’bına burhândır. Bi’l-âhare, Ziyâ Paşa merhûm tarafından ta’mîr edilmişti. Sultân Selîm, Hz. Şeyh’in kabirlerinin üzerine, mükellef bir sandûka ve üzerine sırma işlemeli bir pûşîde ve etrâfına pek musanna’ olarak, gümüşten bir şebeke yaptırmışlar; şebeke el-ân mevcûddur.

Pûşîde, Sultân Abdulhamîd-i sânî zamânında tecdîd edilmiştir. Pek nefis ve mu’tenâ bir sûrette yaptırılmış; üzerine âyât-ı kerîme işlettirilmiştir.

Baş tarafında,

هذا قبر قطب الوجود حضرة محي الدين عربي قدس سره الجلي

-“Bu, mevcûdâtın kutbu Hz. Muhyiddîn Arabî (kuddise sırruhû’l-celî)’nin kabridir.”-

işlenmiştir.

Türbede, Hz. Şeyh’in ayak ucunda, Cezâyir emîri, meşhûr âlim Emîr Abdülkâdir ve Hz. Şeyh’in kerîmeleri ve bir de Sûriye Vâlisi Nazif Paşa merhûm medfûndur.

Gönlüm, türbede tecemmülât-ı sûriyyeyi dahi aradı. Sultân Mehmed Hân-ı hâmis zamânında , ikinci seccâdeci Zekeriyyâ Bey vâsıtasıyla, pâdişâh-ı müşârünileyhe bir arîza takdîm eyledim. Türbeye şal, halı, seccâde, âvîze, mushaf-ı şerîf, rahle, büyük şam’dan gibi eşyâ ihdâ eylemesini temennî ettim. Pâdişâh, yalnız bir âvîze ihdâ eylemiş, fakat. Şam’da, vâli, o âvîzeyi halkın ârzûsuyla câmi’-i şerîfe ta’lîk eylemiştir.

Zamânımızda, sâha-i zuhûra gelen cihân harbinde Mısır’ı istîlâ ve memleket-i Osmâniyye’ye tecâvüz eden İngilizlere karşı, Şam ve Sûriye havâlisi kumandanlığına ta’yîn olunan Cemâl Paşa’ya, sûreti âtîde aynen münderic mektûbumla, türbenin ta’mîr ve tezyînini ricâ etmiştim. Cenâb-ı Hak, ilhâm buyurmuş, müşârünileyh türbeyi mükemmelen ta’mîr ve tezyîn eylemiş; türbede sâir zevâtın sandûkalarını kaldırtmış; Hz. Şeyh’i müstakil bırakmıştır. Bu abd-i ahkar Cenâb-ı Şeyh-i Ekber efendimize, bu yolda, bir hıdmet-i mûrânede bulunmakla mübâhî oldum.

Mektûbumun Sûreti:

Efendimizle vicâhen şeref-yâb olamamış isem de, zât-ı sâmîlerine karşı kalbimde, büyük bir hürmet ve muhabbet ve bu mülk ü devletin te’mîn-i saâdeti için efendimizden beklediğim büyük hizmet vardır. Bu ahvâlin te’sîriyle şahsıma âit olmayarak, ma’rûzât-ı âtiyede bulunmağa cür’et-yâb oluyorum.

Ma’lûm-ı ârifâneleri olduğu üzere, Şam’da defîn-i hâk-i ıtır-nâk olan, Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabî hazretleri, eâzım-ı evliyâu’llâhtan bir kutbu’l-vücûddur. Sultân Selîm-i evvel hazretleri, Mısır seferine âzim iken, Şam’da, o menba-ı irfânın kabrini keşfetmiş, Hz. Şeyh’in, إذا دخل السين في الشين يظهر قبر  محي الدين    remz-i âlîsi, bir eserinde Hz. Pâdişahın mütâlaa-güzârı olunca, “Sin”den murâd Selîm; “Şın”dan murâd Şam olduğunu irfânen ve ilhâmen bilip, Şam’da ehlu’llâhın muâvenetiyle bu kabr-i enveri meydâna çıkarmış ve üzerini kubbe ile örterek tezyîn eylemiş ve Mısır seferinde, Hz. Şeyh’in rûhâniyyeti, Cenâb-ı Pâdişâh’â yâr-ı deyyâr olmuştur. Hâlen türbesi, Hazret’in uluvv-ı şân-ı irfânıyla mütenâsip bir râddede değildir. Üç sene evvel, ziyâretimde sanâyi’-i nefîse-i Osmâniyye’den olan gümüş şebekesinin bir tarafı koparılmış, çalınmış olduğunu gördüm. Türbeye, zât-ı şahâne tarafından bir âvîze ibdâ ve irsâl buyurulmuş ise de, ittisâlindeki câmi’-i şerîfe konulmuştur.

Türbeye âit levâzım için vârid-i hâtır-ı kemterânem olan husûsât:

1. Türbenin ta’mîri,
2. Âvîze, halı seccâdeleriyle sandûka etrâfına büyük şam’danlar ve mumlar tedâriki,
3. Rahle ve büyük kıt’ada mushaf-ı şerîf,
4. Şebekenin ta’mîri ve gümüş olmasına göre temizlettirilmesi,
5. Pûşîde üzerine şal vaz’ı.

Hılâfet-penâh efendimize, arz-ı delâlet buyurulursa, sarâ-yı hümâyunda fazla olan âvîzelerden ve Hereke ma’mûlü hâlı ve seccâdelerden ihdâ buyuracaklarına îmânım vardır.

Pek mühim meşâğıl-ı devletleri arasında efendimizi tasdî’ ettim, afvınıza dehâlet ederim. İnşâallâh, zât-ı kahramânâneleri dahi Selîm-i evvele peyrev ve fâtih-i sâni-i Mısır olacaksınız. Cenâb-ı Hakk’ın ve hazret-i risâlet-penâhın inâyeti ve Şeyh-i Ekber’in feyz ü rûhaniyyeti, nâm-ı güzîninizi bu milletin mukadderât-ı târîhiyyesinde pür-şân u şeref buyursun. Amin.

Hz. Muhyiddîn’in meftûn-ı kemâlâtı, Hüseyin Vassâf.”

Cemâl Paşa, türbe için bu ihtârımı, nazar-ı iltifâta almış, faâliyet göstermiş olması i’tibârıyla, hiç şüphe etmem, Hz. Şeyh’in feyzine mazhardır. Cenâb-ı Hak, mazhar-ı rahmet buyursun.

“Türbe-i mübârekede nürâniyyet, rûhâniyyet vardır. Oraya dâhil olanlar, hiç şüphe etmem ki, وَمَن دَخَلَهُ كَانَ آمِنًا  -“Oraya giren, emîn olur.”  Âl-i İmrân sûresi, ayet 97- sırrına mazhardır ve Hz. Şeyh’in, müstağrak-ı envâr-ı iltifât ve feyz-i eltâfı olur. Orayı ziyâret şerefine mazhar olan, her hâlde iltifât-ı Hz. Şeyh’ten mahrûm olmaz. O makâm-ı muallâya ilticâ edenler,  .لاخوف عليهم ولا هم يحزنون -“Onlar için korku yoktur, mahzûn da olmayacaklardır.”-Kur’ân-ı Kerîm – sırrına mazhar olurlar. Orayı ziyâretteki zevki, ne kalem, ne lisân, vasfa kâdir değildir.

Ey velâyet burcunun mihr ü meh-i tâbânı Şeyh
Âsumân-ı ma’nevînin necm-i feyz-efşânı Şeyh
Ey tasavvuf ilminin bir bahr-ı bî-pâyânı Şeyh
Zâirin ma’şûk-ı rûhu sevgili cânânı Şeyh

Bu dörtlük, Adliye Nâzırı Memdûh Bey merhûmundur. Surre Emîni olup, Haremeyn’e giderken Şam’da Kabr-i Muhyiddîn’i hîn-i ziyârette söylemiştir.

Şeyh el-Hac Ali Behcet Efendi Tekkesi’nde şu levhayı görmüştüm. Müşârünileyhe dedim ki: “Mukaddeme-i Fütûhât’ın orta yerinde Es’ad Dede merhûm tarafından görülmüş, yazdırılmış idi:

 أمولاي محي الدين، أنت الذي بدت،
علومك في الآفاق كالغيث إذا همى.
كشفت معاني كل علم مكتم،
وأوضحت بالتحقيق ما كان مبهما.

-“Ey efendim Muhyiddîn! Senin ilmin ufuklarda gökten inen yağmur gibidir. Her gizli ilmin ma’nâsı seninle keşfolunmuş, mübhem olan şeyler de gerçekten seninle açıklanmıştır.” –

Suadâ-yı kirâmın, muhtârı ve Muhâcirîn ü Ensârın büzürg-vârı Mevlânâ ve seyyidinâ ve şeyhinâ ve mürşidinâ Hz. Muhyiddîn el-Arabî hakkında ve müellefâtı bâbında vâki’ olan fetvâlardır:

بسم الله الرحمن الرحيم

الحمد لله لمن جعل عباده من العلماء والمحسنين وورثة الأنبياء والمرسلين. والصلاة والسلام على محمد المبعوث لإصلاح الضالين والمضلين، وعلى آله وأصحابه المجدين لإجراء الشرع المبين وبعد:

أيها الناس. اعلموا أنه الشيخ الأعظم والمقتدي الأكرم، قطب العارفين وإمام الموحدين محمد بن العربي الطائي الخاتمي الأندلسي مجتهد كامل ومرشد فاضل. له مناقب عجيبة وخوارق عادية وتلاميذ كثيرة، مقبولة الفضلاء والعلماءومن أنكره فقد أخطأ، وإن أصر في الإنكار فقد ضل. يجب على السلطان تأديبه وعن هذا الاعتقاد تحويله إذ السلطان مأمور بالأمر بالمعروف والنهي عن المنكر

وله مصنفات كثيرة: منها فصوص حكمية وفتوحات مكية. بعض مسائلها معلوم اللفظ والمعنى وموافق للأمر الإلهي والشرع النبوي، وبعضها خفي عن إدراك أهل الظاهر دون أهل الكشف والباطن. فمن لم يطلع على المعنى المرام، يجب عليه السكوت في هذا المقام كقوله تعالى: ]وَلَا تَقْفُ مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ إِنَّ السَّمْعَ وَالْبَصَرَ وَالْفُؤَادَ كُلُّ أُوْلَئِكَ كَانَ عَنْهُ مَسْئُولًا[(17 الإسراء36).

والله الهادي إلى سبيل الصواب وإليه المرجع والمآب. المحرر في هذه الصفحة اللطيفة مقرر على وفق الشريعة الشريفة.

                                                                       حرره الفقير أحمد بن سليمان بن كمال عفى عنهم الملك المتعال.

-“Hamd, kulunu ihlâslı âlimlerden ve nebîlerle rasûllerin vârislerinden eyleyen Allâh’a mahsûstur. Salât, doğru yoldan sapanları ve saptıranları, islâh için gönderilmiş olan Muhammed (Salla’llâhu aleyhi ve sellem)’e, onun âline, sapasağlam ve apaçık şerîatı tatbîk etmek husûsunda ciddiyet gösteren ashâbınadır.

Ey insânlar! Biliniz ki, Şeyh-i Ekber, kendisine tâbi olunan en kerîm kişi, âriflerin kutbu ve tevhîd ehlinin imâmı olan, Hatem-i Tâî kabîlesinden, Endülüslü Muhammed b. Ali el-Arabî, kâmil bir müctehid ve fazîletli bir mürşittir. Onun, insânı hayrette bırakan menkabeleri, hârikulâde hâlleri, fâzıllar ve âlimler katında makbûl bir çok talebesi vardır. Kim onu inkâr ederse, şüphesiz hatâ etmiştir ve o kişi, bu inkârında ısrâr ederse dalâlete düşmüş olur. Dalâlete düşen bu kişiyi terbiye etmek ve bu inancından döndürmek, Sultân’a vâcip olur. Çünkü Sultân, iyilikle emr etmek ve kötülükten nehyetmekle emredilmiştir.

İbn-i Arabî’nin birçok eseri vardır. Fusûsu’l-Hikemve Fütûhât-ı Mekkiye, onun eserlerindendir.

Onun eserlerinde ba’zı meseleler vardır ki, lafzı ve ma’nâsı belli, ilâhî emre ve peygamberlerin şerîatına uygundur. Ba’zı meseleler de vardır ki, keşif ve bâtın ehli olmayan, zâhir ehlinin idrâk edemeyeceği gizliliktedir. Kim, anlatılmak istenen ma’nâyı kavrayamazsa, Allâh teâlâ’nın şu emrine göre ona, bu konuda sükut etmek düşer. “Hakkında bilgi olmayan şeyin ardına düşme. Zîrâ kulak, göz ve kalb, bütün hepsi ondan sorumlu olurlar.” (İsrâ sûresi, Ayet 36)

Allâh doğru yola eriştirendir. Dönüş ve varış O’nadır.

Bu yazıyı yazan, şerîata uygun karar vermiştir. Bunu, Ahmed b. Süleymân b; Kemâl yazmıştır. Her şeyin sâhibi olan yüce Allâh, onu da affetsin”-

“صورة جوابي كه شيخ الإسلام ملك المحدثين شهاب الملة والدين أحمد بن حجر العسقلاني ثم المصري رحمه الله، درين معنى نوشته وكويى سبق راز سابقان ربوده وشيخ الإسلام شيخ شمس الدين أبو الخير محمد بن الساوي المصري رحمه الله كه از أكبر تلاميذه شيخ ابن حجر است سؤال في قضية فرعون وإيمانه الذي أشار في الفصوص وغيره فأجاب الشيخ جواباشافيا في ما سئل عنه قال:

بسم الله الرحمن الرحيم

اللهم احفظ لساني عن الافتراء والذلل، وجناني من الخطأ والخلل، بحرمة نبيك عليه السلام. فإذا كان ذلك من المقدر عند الله وقوعه في هذا المحل. سلب الله عن هذا العبد عقله. ولم يعطه الاعتبار حتى يظهر ذلك الفصل في محله. فإذا ظهر بحكم هذه الخير الباطن، رد الله عقله عند موته واعتبر واستغفر ربه وخر راكعا وأناب.

وهذا معتى قوله : إن الله تعالى إذا أراد إنفاذ قضائه وقدره سلب عن ذوي العقول عقولهم حتى إذا مضى قدره فيهم ردها عليهم ليعتبروا.

أما في حضرة الشيخ، نقول هو البحر المواج الذي لا ساحل له ولا يسمع لموجه عطيطه بل كلامه بكرمها في لجة عمياء الخاتمي الذي لا لغة بضبطه ولا مقام ولا يقيمه من قال أنه له نعتا. فليس له علم به عنده يبدو مكونه وعلمنا أنه يشين به.

وحسبنا الله ونعم الوكيل. وصلى الله على سيدنا محمد وآله وصحبه أجمعين.                                                                                           كتبه صاحب القاموس رحمة الله عليه

-“Bir cevâb sûreti ki,

Şeyhu’l-islâm, melikü’l-muhaddisîn, şihâbü’l-milleti ve’d-dîn Ahmed b. Haceri’l-Askalânî el-Mısrî (rahîmehullâh) da bu ma’nâda yazmıştır. Zannedersinki daha evvelkilerin sırlarına herkesten önce vâkıf olmuştur. Şeyhülislâm Şemsüddîn Ebul Hayr Muhammed ibni Sâvî el-Mısrî ki, Şeyh ibni Haceri’l-Askalânî’nin en büyük talebesidir, (rahimehu’llâh) Fir’avun ve îmânı hakkında Fusûs’ta ve başkasında işâret edilen meseleyi kendisinden sormuş, Şeyh de şifâ verici bir cevap vermiş ve şöyle demiştir:

Rahmân ve Rahîm olan Allâh’ın adıyla…

Dilimi, iftirâ ve zelleden, kalbimi hatâ ve fitneden, Nebî’n Hz. Muhammed (Salla’llâhu aleyhi ve sellem.) hürmetine korurum. Onun vukû bulması, Allâh indinde mukadder olunca, Allâh bu kulundan aklını çekip alır. Bu durum düzelene kadar ona değer vermez. Bu hikmetlerle ilgili gizli bu hayır ortaya çıkınca, ölümü esnâsında, Allâh ona aklını geri verir. O da ondan ibret alır. Rabbine istiğfar eder, başım yukarı kaldırarak ölür, Hakk’a döner. Rasûlullâh (Salla’llâhu aleyhi ve sellem)’ın şu sözünün ma’nâsı budur: “Allâh teâlâ, hükmünün ve takdîrinin yerine gelmesini murâd ederse, ibret almaları için, akıl sâhiblerinin akıllarını, takdîri yerine gelinceye kadar alıp götürür, sonra da iâde eder.”

Hz. Şeyhhakkındaki kanâatimize gelince, biz deriz ki: O, sâhili olmayan, dalgalı bir denize benzer. Onun dalgalarının sesi duyulmaz. Bilakis, onun hikmetli sözleri, kalb gözü kör olanlar nezdinde, hiç bir lugatın yazmadığı, apaçık bir makâm ve hâli olmayan bir mühür gibidir. Kim onu medh ederse; onun hakkında bir bilgisi yok demektir.

Kimsenin yanında, yaratanın zâhir olduğu bir ilim yoktur. Bildiğimizi ifâde ettiğimiz ilim, Allâha yaraşmaz.

Allâh bize yeter ve o, ne güzel vekildir.

Bunu Kâmûs sâhibi yazmıştır, Allah ona rahmet etsin.”-

أما كتبه ومصنفاته فالبحار الزواخر التي بجوهرها لكثرتها لا يعرف لها أول ولا آخر ما وضع الواصعون مثلها. وإنما خص الله بمعرفته قدرها أهلها.

من خواص كتبه أنه من واظب على مطالعنها والنظر فيها، انشرح صدره على حل المشكلات وفك المعضلات وصلى الله على سيدنا محمد وصحبه تسليما كثيرا. والحمد لله رب العالمين.                                                       

 -“Onun kitapları ve yazdıkları; cevheri bol, başı ve sonu belli olmayan coşkun denizlere benzer. Hiç kimse onun eserlerinin benzerini ortaya koyamadı. Allâh teâlâ ma’rifetiyle, onların değerinin bilinmesini, onlara tabi olanlara mahsûs kıldı. Bu eserler üzerinde göz gezdirip, mütâlâalarına devâm edenlerin, kalbleri genişleyerek müşkillerinin hâlli ve sıkıntılarının ortadan kalkması, onun kitaplarının özelliklerindendir.

Allâh, Efendimiz Muhammed’e, âline ve ashâbına salât u selâm etsin. Hamd, âlemlerin rabbı olan Allâh’a mahsûstur.” –

Güfte-i Muhammed b. Sa’d el-Gülşenî Fütûhat I. cild, 9. sahîfe.

صورت جوابي كه قاضي القضاة، حضرت بيضاوي أفضل فضلاء العلم، نوشته أند بر سخنان حضرت شيخ أكبر محمد محي الدين العربي رحمة الله عليه.

بسم الله الرحمن الرحيم

سئل الشيخ الإمام الأعظم، أفضل فضلاء العالم، أبو القاسم بن حسن البضاوي –رحمة الله عليه- بما صورته ما تقول سادة العلماء، شيد الله بهم أرز الدين ولَمَّ شعث المسلمينفي محي الدين العربي وفي الكتب المنسوبة إليه كالفتوحات المكية وفصوث الحكمية. حل تحل قراءتها وإقرائها وهل هي من كتب المسموعة المقررة أم لا؟

أفتونا مأجورين جوابا شافيا لتجوزوا جزيل الثواب من الله الكريم الوهاب. فأجاب بما صوره. اللهم احفظنا بما فيه رضاك الذي أعتقده في المال المسئول عنه وأرين الله به أنه كان شيخ الطريقة حالا وعلما وإمام التحقيق حقيقة ورسما ومحي رسوم المعارف فعلا واسما.

-“Kâdi’l-kudât Beyzâvî’nin (Tefsir sahibi Kadı Beyzâvî değildir, başka bir zattır.) Muhyiddîn-i Arabî ile ilgili sözler hakkındaki cevâbı :

Bismillâhirrahmânirrahîm. Âlimlerin en fazîletlisi Ebu’l-Kâsım b. Hasan el-Beyzâvî’ye, Muhyiddîn-i Arabî’nin, Fusûsve Fütûhât-ı Mekkiyye gibi kitaplarındaki görüşleri hakkında soruldu : “Bu eserlerin okunması ve okutulması doğru mudur, değil midir? Bu konuda bize kâfî ve vâfî fetvâ ver.” Bunun üzerine aşağıdaki  cevâbı verdi : “Muhyiddîn-i Arabî, hâlen ve ilmen tarîkat şeyhi, zâhiren ve bâtınen imâm ve fiilen ve ismen marifeti ihyâ eden bir âlimdir.” –

Nazm :

واتغلفل فكر المراء في طرف،
من مجده غرقت فيه خواطره.
وسحاب يتقاطر عنه الأنوار،
عباب لا يُكدِّره الدلاء.
كانت دعواته تخرق سبع الطباق،
ويفرقه بر كاته في ملاء الأفاق.
فإني أصفه وهو يقينا فوق ما أصفه،
وناطق بما كتبه وغالب ظني ما أنصفته.

-“Gösterişçinin bakışındaki fikre değer vermiyorum. Onun azametinden dolayı, hâtıraları altüst olmuş.

Hâlbuki öyle bir buluttur ki, ondan nûrlar damlar. Öyle yudumlar ki, onları kovalar bulandıramaz.
Onun duâları yedi kat göğü yırtar geçer. Ufuklar dolusu insânlar içinde, onun bereketi kensidini farkettirir.

Ben onu anlatıyorum; hâlbuki o benim anlattığımdan çok üstündür. Benim yazdığımı cânlandırıyor.Kuvvetle zannediyorum ki, tam hakîkati belirtemedim.”-

Şiir:

 وما علي إذا ما قلت معتقدي،
دع الجهود بطي الجهد عدوانا.
والله والله والله العظيم،
ومن أقامه حجة الله برهانا.
إنه الذي قلت بعضا من مناقبه،
زدت إلا يعليّ زدت نقصانا.

-“İnandığımı söylediğim zamân bana bir vebâl yoktur. Düşmanlıkla haddi tecâvüz ettiğin inkârı bırak.
Vallâhi, vallâhi, vallâhil’azîm. Kim Allâh’ın delîllerini burhân olarak getirirse, menâkıbından bir kısmını zikrettiğim kişi öyle bir kimsedir ki, ne artırdımsa o onun üstüne çıkmıştır; (bu yaptığımla) noksânımı artırmış oldum.” –

İsmâîl Hakkı hazretleri, Muhammediyye Şerhi’nde, bi’l-münâsebe diyorlar ki:

قال الشيخ في الفتوحات: إنما فرقنا بين الإشارة والتحقيق لئلا يتخيل من لا معرفة له بما أخذه أهل الله. إنهم يرمون بالظواهر وحاشاهم من ذلك. بل هم القائلون بالطرفين.

وكان شيخنا أبو مدين بقول: الجامع بين الطرفين، هو الكامل في السنة والمعرفة.

يقول الفقير – نبهه الله القدير- رأين حضرت الشيخ الأكبر – قدس سره الأطهر- في بعض المنامات الصادقة، قد أقبل علي وهو رجل معتدل القامة، أسمر اللون وقد أهزم الشيب خده، فقبل فمي وقبلت قدمه المباركة. والحمد لله على نفخ الروح وفتح باب الفتوح وكم ترى وتسمع في حقه إنكارا، بل إكفارا حيث يقولون الأكفر يدل الأكبر. ومعناه عندنا معاشر الصوفية أشد كفرا بالطاغوت وهو محض الإيمان. قال تعالى: ]…فَمَنْ يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ وَيُؤْمِنْ بِاللَّهِ فَقَدْ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقَى لَا انفِصَامَ لَهَا…[(2 سورة البقرة 256).

ومن هذا المسلك قول الشيخ في بعض رباعياته (وجنة الفردوس للكافر) وقوله (من لم يتم كفره لم تكمل حقيقته). وقد استوفينا الكلام في حقه بما لا مزيد عليه في كتابنا الموسوم بتمام الفيض.

وعند مجتاز إلى بلدة بعد الإياب من جزيرة قبرس، زرت مرقد حضرت الشيخ صدر الدين محمد بن إسحاق بن محمد – قدس سره- ودخلت حجرته المتصلة بالجامع المنسوب إليه قرأت على ظهر الفصوص الذي كتبه بخط يده إمضاء وإشارة بقلم الشيخ الأكبر وصورته هكذا:

قراء هذا الكتاب من أوله إلى آخره، الولد العارف المحقق المشروح الصدر المنور الذات محمد بن إسحاق بم محمد القنوي، مالك هذا الكتاب وأذنت له في الحديث به عني وكتب منشيه محمد بن العربي في غرة جمادى الآخرة، سنة، ثلاثين وستمائة.

/48/ İmâmu’l-muhakkîkîn, burhânu’l-mudakkıkîn, ufku’llâh ve a’lemu’l-ulemâ Muhyiddîn-i Arabî (Kuddise sırruhu’l-alî) hazretleri, nûr-ı dîde-i ehl-i ma’rifettir. Hicret-i Nebevîyyenin 560 senesinde, şehr-i Ramazânın on yedinci (28 Temmuz 1165) Pazartesi günü veya gecesi, âlem-i dünyâyı vücûd-ı bihbûd-ı âlîleriyle tezyîn buyurmuşlardır. Mahall-i tevellüdleri Endülüs bilâdından Mürsiye kasabasıdır ki, Endülüs bilâdı el-yevm İspanya denilen mahaldir.

İsm-i şerîfleri Ebûbekir Muhyiddîn Muhammed b. Ali b. Muhammed b. Abdullâh el-Arabî el-Garbî et-Tâî el-Hâtemî el-Endülüsî’dir. Meşhûr âlim Hâtem-i Tâî neslindendir. ”Şeyh-i Ekber”,  “Muhyiddîn-i Arabî”,  “İbn-i Arabî” nâmlarıyla yâd olunurlar.

 

هو الشيخ محي الدين أعرف وقته،                

لقد صح إيماني بكل كلامه.

بفتح فتوحات عوارفه تنشر،                                    

فمن شاء فليؤمن ومن شاء فليكفر.[1]

 

Bilmiş ol Hazret-i Şeyhim sana imânım var

Ne şerefdir seni sevmek sana burhânım var

Der-i irfânına nisbet idiyor Vassâf’ın

Bilmiş ol hazret-i şeyhim sana imânım var

Hz. Şeyh-i Ekber, Fütûhat’ta nakl eder ki, peder-i mükerremleri, bir erkek evlâdı olmamasından nâşî pek me’yûs idi. Endülüs’den te’sîr-i ilhâm ile Bağdâd’a gelmiş ve Hz. Abdülkâdir efendimize mülâkî olarak, kendisine bir evlâd ihsân buyurmasını Cenâb-ı Hak’dan temennî eylemesi ricâsında bulunmuştur. Hz. Gavs, bir teveccüh buyurarak, “Levha nazar ettim, kısmetinde evlâd görünmüyor.” demesiyle melûl olmuş ve ağlamıştır. Her hâlde temennîde bulunmasını istirhâm edince, Hz. Abdülkâdir, Şeyh-i Ekber’in pederini kendisine takrîb ile, bir müddet arka arkaya vererek oturmuşlardır. “Temenniyyât-ı hâlisa-i ubûdiyyet-kârânemiz üzerine bizim sulbümüzden gelecek bir evlâdı, Cenâb-ı Vâhibü’l-âmâl size bahş eylemiştir. Hemen zevcenize mukârenet ediniz, bi-iznillâhi teâla bir evlâdın olacaktır.” diye beşârette bulunmuşlardır.

Himmet ve kudret-i evliyâ büyüktür, inkâr olunmaz. Bir sene sonra /49/ Hz. Şeyh-i Ekber dünyâyı teşrîf buyurmuştur. İşte Hz. Şeyh’in, Cenâb-ı Abdülkâdir’den feyz aldığı bu nokta-i nazardandır. Bir de, İsmâîl Hakkı hazretleri, Kitâbü’l-Hitâb’ında yazarlar ki:

“Cenâb-ı Abdülkâdir’e Cennet’ten ihrâc ve ihsân ve ilbâs olunan hırkayı, zamân-ı intikâllerinde ashâbına vasiyet edip, “Mağrib’den azîzü’l-vücûd bir zât zuhûr edecektir. Bu hırkayı ona teslîm ediniz.” diye emir buyurmuşlardır. Şu emrleri üzerine ashâbı, Mağrib’den zuhûr edip, şöhret-i fazılâneleri cihâna şâyî olan Hz. Şeyh-i Ekber’in, Cenâb-ı Abdülkâdir’in buyurduğu zât olacağını ta’yîn ile, hırkayı Hz. Şeyh-i Ekber’e teslîm eylemeleriyle, Hz. Şeyh-i Ekber, “Bu hırkada cennet kokusu vardır.” diye almış, kabûl etmiş, o da intikâlinde oğlu Sadreddîn-i Konevî hazretlerine ihdâ eylemiştir. Tafsîli âtîde gelecektir.”

Hz. Muhyiddîn, İspanya’nın Sevil Şehri’nde, – o zamân İşbiliye nâmıyla meşhûrdur – burada İbnu Beşkevâl, Muhammed, Ebû Muhammed, Ebûbekir b. Hâlef, Şeyh İbn-i Zerfûn ve Şeyh Ebû Muhammed Abdulhak el-İşbilî el-Ezdî gibi mütebahhirîn-i ulemâdan ahz-ı ulûm eylemişlerdir.

İşbiliye’de tahsîlden sonra 598/(1202) senesinde Mekke-i Mükerreme’ye azîmetle bir müddet ikâmet ve ba’dehû Mısır, Şam, Irak, Sivas taraflarına azîmet ve oradan Konya’ya muvâsalet buyurmuşlardır. Burada meşâhîr-i ulemâdan, Sadreddîn-i Konevî hazretlerinin vâlidesini tezevvüc buyurmuşlar ve Cenâb-ı Sadreddîn’e hilâfet vermişlerdir.

Şeyh-i Ekber, Konya’dan Şam’a hicret ile ibâdât u tâat ve te’lîfât ile meşgûl olmuşlardır.

Şeyh-i Ekber, bir misli daha gelmemiş eâzım-ı İslâmiyye’dendir. Menâkıb-ı celîle ve mehâsin-i celîlesini hâvî eserler yazılmıştır.

 

İrtihâli :

/50/ Şam’da irtihâl-i dâr-ı naîm eylemiştir. “Mâte kutbu hümâm” (مات قطب همام) 638/(1240) vefât târîhidir.

Sâlihiye’de türbesi hâlen ziyâret-gâh-ı ins ü cândır.

Avrupalılar bile irfân ve kemâlinin hayrânı olduklarından, hakk-ı âlîlerinde, elsine-i ecnebîyyede de eserler te’lîf olunmuştur. Tarîkaten nisbetleri, Şeyh Cemâleddîn Yûnus b. Yahyâ el-Abbâs hazretleri vâsıtasıyle Hz. Abdülkâdir’e ve Şeyh Takiyyüddîn-i Câmî vâsıtasıyle Hızır (aleyhi’s-selâm)’a peyveste olduğu gibi, Şeyh Ebû Medyen-i Mağribî hazretlerinin de füyûzât-ı tâmmesine mazhar olmuşlardır.

Ba’zı âsârda Hz. Şeyh-i Ekber’in zâhiren Cenâb-ı Abdülkâdir’den feyz aldığı ve müşârünileyh ile mülâkâtı yazılmış ise de, yanlıştır. Zîrâ Hz. Abdulkâdir 561/(1166)’de terk-i âlem-i fenâ eylemiş, Hz. Şeyh ise 560/(1165)’da zînet-sâz-ı âlem-i şuhûd olmuştur ki, o zamân İspanya’da bir yaşında idi.

Hz. Şeyh, üçyüzden mütecâviz evliyâu’llâh ile görüşüp istifâza buyurduklarını Fütûhât-ı Mekkiyye’de ve Rîsâletü’l-Hırka’da yazıyorlar. Tarîkı, cemî’-i turukun mecmûasıdır.

Hakk-ı âlîlerinde yazılan bir eserde, “Müellefât-ı kudsiyyeleri uluvv-ı ka’blarına burhân-ı âdildir. Hızır (aleyhi’s-selâm ) ile musâhabede ve telebbüs-i hırka-i husûsî-i ma’nevîleri dahi erbâb-ı irfâna ma’lûm bir keyfiyyettir.” denilmiştir.

Şeyh-i Ekber, sâhili bulunmaz bir bahr-ı ma’rifettir. Şâm-ı şerîfde bulundukları zamân, ağniyâ-yı memleketin pek çok in’âm ve iltifâtlarına nâil oldular ise de, hiç birine rağbet göstermeyip, kifâf-ı nefslerinden fazlasını tasadduk eylemişlerdir.

Ağniyâdan biri, bin altın değerinde bir konak ihdâ eylemişti. Şeyh-i Ekber hazretleri içinde otururlar iken, bir sâil gelip, Allâh rızâsı için bir şey ister. Cenâb-ı Şeyh ise, “Burada bu evden gayri bir şeyim yoktur, al bunu.” deyip konağı fakîre teslîm etmişlerdir.

Müellefât-ı celîlerinden tahkîk olunabilmiş olan âsârı beşyüzü mütecâvizdir. Kâtip Çelebi’nin rivâyetine göre altıyüze bâliğ olur.

/51/ Kısm-ı a’zamı ilm-i tasavvufdan olup muhteviyyât-ı ma’nâsını ihâta etmek her yiğidin kârı değildir. Her biri, bir deryâyı bî-pâyândır.

Ba’zı kimseler, âsâr-ı aliyyelerinden hakâyık-ı ma’nâ istihrâc edemediklerinden, şân-ı âlîlerinde, hâşâ sümme hâşâ, “Şeyh-i ekfer” demişler, küfrüne kâil olmuşlar ise de, Hz. Şeyh-i Ekber efendimizin, o gibi şâibeden vâreste olduğuna ve kendilerinin bi-hakkın irfân-ı celîl-i Muhammedî’ye vâkıf; hakâyık-ı ilm-i tevhîdi ârif bulunduğuna îmân eden erbâb-ı irfân dahi bî-nihâyedir.

Zamânımız efâhım-ı ulemâsından bir zât ile hem-sohbet oluyordum. Muharrir-i fakîrin, tarîkat-ı aliyyeye müntesib olduğumu bildiğinden, bahsi Hz. Muhyiddîn’in Futuhât’ına nakl ile, “Efendim medresede müretteb ulûmu tahsîlden sonra Hz. Şeyh’in âsârını tetebbu’ etmeğe azm eyledim. Fütûhât’ı okumağa başladım. Fukahânın, muhaddisînin, müfessirînin fikirlerine muhâlif bir çığırda mübâhase yürütüldüğünü görünce, mütâlaasına devâmdan tehâşî ettim. Fakat bu ilmin, herhâlde daha yüksek bir mertebe-i zevkde anlaşılacağına îmân ile, Fütûhât’ı öptüm rafa koydum.” demiş idi.

Zevk-i tevhîde âşinâ olmak için isti’dâd lâzım ve Hz. Şeyh’in âsârı batnu’l-butûna âit olmakla, “İlm-i zâhirin fevkinde herhâlde ilm-i bâtın vardır.” diye îmân eylemek muktazî olup ulemâ-ı zâhirenin beyânâtının fevkinde nice hakâyık u dakâyıktan bahseden o sultân-ı ma’rifetin şân-ı pâkinde zebân-dırâzlık etmek muvâfık-ı insâf değildir.

Kâtip Çelebi merhûm, Mizânü’l-Hak fî İhtiyâri’l-Ehak nâm kitâbında, “Ekser âsârında cemâl, semt-i celâl üzre râcih ve gâlib olmakla, sonra gelenlerin kîl ü kâline müeddî olup şânında halk ihtilâfa düşmüşlerdir.” diyor.

Hz. Şeyh, vahdet-i vücûda kâil olanların kıdvesidir.

/52/ Muhakkıklar cemî’-i ulûmda celâdet-i kadrini tasdîk eylemişlerdir. Tasavvufta tutmuş oldukları meslek pek âlî olup, onun mertebe-i refîasına kimse erememiştir. Şiir ve edebdeki kudreti ise hâiz olduğu makâm-ı âlî ile mütenâsibtir. Aleyhlerinde bulunanlar hakkında kendilerinden olunan suâle cevâblarında, “Bize i’tikâdı ve tarîkımıza sülûku olanlar, şefâatımıza muhtâc değillerdir. Bizim şefâatimiz belki bize ezâ ve cefâ ve bizi inkâr edenleredir.” diye büyüklüklerini göstermişlerdir.

Musannefât-ı celîlelerinin ekseri mükâşefât ve vukû’ bulan ilhâmât eseridir. Henüz ma’nâsı keşf olunamamış pek çok hakâyık-ı beyâniyyeleri vardır.

Müstakîm-zâde, Ahid-nâmesinin 113. bahsinde der ki:

Hâl olmadıkça, Şeyh-i Ekber hazretlerinin kitaplarını mütâlâa eylemeye. Zîrâ âdâb-ı şer’a muhil olan mâddeye îkâ edip, zâhir-i şer’a muhâlif zannolunan umûra müsâdefe edip ve hakîkate âgâh dahi olmayıp mazhar-ı hüsrân olur. Nesebü’l-Harf nâmında bir te’lîfin üzerinde Hz. Şeyh-i Ekber’in kendi hatt-ı latîfleriyle gördüm, buyurmuşlar ki: “Bizim bâliğ olduğumuz dereceye vâsıl olmayanlara bizim kitaplarımıza nazar harâmdır.” diye Şeyh Şârânî nakl eder.”

لقد صح إيماني بكل كلامه.فمن شاء فليؤمن ومن شاء فليكفر.[2]

Medhiyye:

Nâşir-i sırr-ı maârif rehber-i ehl-i yakîn

Vâris-i râz-ı Ali’dir reh-nümâ-yı ârifîn

Sür yüzün dâim hulûsla hâk-pâ-yı Hazret’e

Şeyhü’l-Ekber Tâciyâ eyledi ihyâ-yı dîn

 

                         *   *   *

Ricâlu’llâh sultânı Cenâb-ı Şeyh-i Ekber’dir

Bütün âriflerin cânı Cenâb-ı Şeyh-i Ekber’dir

 

Uluvv-ı ka’bını takdîr içün akl-ı beşer yetmez

Ledünnî ilminin kânı Cenâb-ı Şeyh-i Ekber’dir

 

Kulûb-ı âşıkânı nûr-ı feyz pür-ziyâ eyler

İnâyet şems-i rahşânı Cenâb-ı Şeyh-i Ekber’dir

 

Gubâr-ı âsitânı çeşm-i uşşâka devâ bahşâ

Velîler cân-ı cânânı Cenâb-ı Şeyh-i Ekber’dir

 

Velâyet mülkünün sultân-ı zî-şân-ı lutuf-kârı

Maârif mihr-i tâbânı Cenâb-ı Şeyh-i Ekber’dir

 

Hakâyık bahrının gencîne-i zî-kıymeti el-hak

Mürîdânın kerem-kânı Cenâb-ı Şeyh-i Ekber’dir

 

Tecellî-gâh-ı feyz-i akdes olmuşdu dil-i pâki

Görünmez misl-i irfânı Cenâb-ı Şeyh-i Ekber’dir

 

Yüzün sür pâyine Vassâf hem ondan eyle istimdâd

O sultânın ki unvânı Cenâb-ı Şeyh Ekber’dir

 

 

Şâir Nâbî merhûmundur:

 

Sürmedir hâk-i deri Hazret-i Muhyiddîn’in

Kîmyâdır nazarı Hazret-i Muhyiddîn’in

 

Bin cihân mes’ele-i râza virüp reng-i edâ

Müfti-i muhtasarı Hazret-i Muhyiddîn’in

 

Sâf-ı envâr-ı hakâyıkdan olan âsârı

Zerre yokdur kederi Hazret-i Muhyiddîn’iin

 

Cân u dildir ten-i tahkîka Fütûhât u Füsûs

Eser-i mu’teberi Hazret-i Muhyiddîn’in

 

Ne Fütûhât ki ana derc-i hakâyık itmiş

Hâme-i feyz-eseri Hazret-i Muhyiddîn’in

 

Ne Fütûhât ki efvâha halâvet virmiş

……………..  şekeri Hazret-i Muhyiddîn’in

 

/53/        Ne Füsûs eyledi bi’z-zât Rasûl-i Ekrem

Anı hâss-ı güheri Hazret-i Muhyiddîn’in

 

Ne Füsûs eyledi ta’mîm sılâ-yı rahmet

Ni’met-i mâ-hazarı Hazret-i Muhyiddîn’in

 

Âşıkı nuhbe-i esrârdan âgâh eyler

Nass-ı sırrı’l-kaderi Hazret-i Muhyiddîn’in

 

Sırrr-ı hestî gibi her bir eseri câmi’dir

Ma’ni-i hoşk-teri Hazret-i Muhyiddîn’in

 

Rusülün nükte-i nası hikmeti ol şâmildir

Cevher-i ser-be-seri Hazret-i Muhyiddîn’in

 

Hazret-i Hakk’a ya Peygamber’e yâ Hızr’a çıkar

Bî-vesâit haberi Hazret-i Muhyiddîn’in

 

Eyledi mezraa-i âlemi sîr-râb-ı güher

Âsumân-ı hüneri Hazret-i Muhyiddîn’in

 

Mazhar-ı kâmil-i ilm-i ezelî olmuşdur

Kalb-i pâkîze-teri Hazret-i Muhyiddîn’in

 

Hâtem-i hâssı velâyetdir olursa ne aceb

Ehl-i irfân neferi Hazret-i Muhyiddîn’in

 

Pertev-i şârika-i âyet-i Kur’ânîdir

Müş’il-i reh-güzeri Hazret-i Muhyiddîn’in

 

Sad-hezârânın ider vâsıl-ı ser-menzil-i kâm

Sâlik-i bî-siperi Hazret-i Muhyiddîn’in

 

Öyle ankâdır o kim çerhda olmaz sâkin

Cünbüş-i bâl ü peri Hazret-i Muhyiddîn’in

 

İstese nûr-ı nigâhından olur çâbuk-ter

Lâ-mekâna seferi Hazret-i Muhyiddîn’in

 

Ehl-i îmânın olur çeşmine âsârı ayân

Nûr-ı hayrü’l-beşeri Hazret-i Muhyiddîn’in

 

Ehl-i derdin dilini meşrık-ı envâr eyler

Dem-i feyz-i seheri Hazret-i Muhyiddîn’in

 

Anı müstağrak-ı tevhîd olan idrâk eyler

Var lisân-ı dîgeri Hazret-i Muhyiddîn’in

 

Ka’be-dâr olmada pervâne-i ervâh u melek

Tâif-i gürd-seri (?) Hazret-i Muhyiddîn’in

 

Girse Nâbî ele müjgânımı çârûb iderim

Hıdmet-i hâk-i deri Hazret-i Muhyiddîn’in

Hz. Şeyh’in âsâr-ı aliyyelerinden Fütûhât- ı Mekkiyye ve Füsûsu’l-Hikem nâm eserleri hakkında söylenmiştir:

Bâtın-ı âyât-ı Kur’ân’dır Fütûhât u Füsûs

Gevher-i deryâ-yı irfândır Fütûhât u Füsûs

 

Hâne-i târîk-i kalb-i gâfili tenvîr ider

Şu’le-i misbâh-ı îmândır Fütûhât u Füsûs

 

Sırr-ı vahdetden haber-dâr eyler ehl-i hâhişi

Ma’ni-i tevhîd-i Yezdân’dır Fütûhât u Füsûs

 

Kem gubâr-ı kuhl idenler kesb ider ayn-ı yakîn

Kârvân-ı âlem-i cândır Fütûhât u Füsûs

 

Sâhibi hatmi’l-velâye olduğunda  Nâbiyâ

İki şâhid iki burhândır Fütûhât u Füsûs

Bu abd-i ahkar, kemâl-i muhabbetimden nâşî, hâssaten ziyâret maksadıyla Şâm-ı şerîfe azîmet ettim. Hz. Şeyh’in âsitân-ı kuds-âşiyân-ı /54/ ârifânelerine rûy-ı siyâhımı sürmek şerefine mazhar oldum. Türbe-i şerîfeleri müşârünileyhin azamet-i hâliyle mütenâsip bulmamış idim. Ahlâf ve eslâf kadr-i âlîlerini bi-hakkın takdîr edememişler. Gerçi türbe-i münîfelerini harâb değilse de, ma’mûr da bulmamıştım. Türbe-i münevverelerini esâsen inşâ eden, kıymet-i ehlu’llâhı takdîrde hârikalar gösteren Yavuz Sultân Selîm Hân merhûmdur. Hz. Şeyh’in irtihâllerinde üzerine türbe yapılmamıştı. Hattâ, merkad-i münîfleri halkın ma’lûmu bile değildi. Perde-i meçhuliyyet arkasında kalmış idi. Lâkin,(إذا دخل السين فى الشين يظهر قبر محى الدين)[3] kelâm-ı kerâmet-encâmıyla, âsâr-ı aliyyelerinin birindeki beyânât-ı ârifâneleri, Sultân Selîm merhûmun, nazar-ı dikkatini celb eylemişti. Mısır Fethine giderken, Şam’ı taht-ı idâre-i Osmâniyye’ye aldıkları zamân, ma’nen vâki’ olan keşf netîcesi olmak üzere, kabr-i enverlerini buldular. Derhâl üzerine şimdiki mevcûd kubbeyi ve ittisâlindeki  câmi’-i şerîfi inşâya muvaffak oldular.

Mezkûr kelâm-ı âlîde, “sîn”den maksad Sultân Selîm; “şın” dan murâd Şam olup, Selîm, Şam’a girdiği zamân, Muhyiddîn’in kabri zâhir olur. demelerinin sırrı nümâyân olmuştu ki, Hz. Şeyh’in uluvv-ı ka’bına burhândır. Bi’l-âhare, Ziyâ Paşa merhûm tarafından ta’mîr edilmişti. Sultân Selîm, Hz. Şeyh’in kabirlerinin üzerine, mükellef bir sandûka ve üzerine sırma işlemeli bir pûşîde ve etrâfına pek musanna’ olarak, gümüşten bir şebeke yaptırmışlar; şebeke el-ân mevcûddur.

Pûşîde, Sultân Abdulhamîd-i sânî zamânında tecdîd edilmiştir. Pek nefis ve mu’tenâ bir sûrette yaptırılmış; üzerine âyât-ı kerîme işlettirilmiştir. Baş tarafında, ( هذا قبر قطب الوجود حضرة محي الدين عربي قدس سره الجلي)[4] işlenmiştir.

Türbede, Hz. Şeyh’in ayak ucunda, Cezâyir emîri, meşhûr âlim Emîr Abdülkâdir ve Hz. Şeyh’in kerîmeleri /55/ ve bir de Sûriye Vâlisi Nazif Paşa merhûm medfûndur.

Gönlüm, türbede tecemmülât-ı sûriyyeyi dahi aradı. Sultân Mehmed Hân-ı hâmis zamânında , ikinci seccâdeci Zekeriyyâ Bey vâsıtasıyla, pâdişâh-ı müşârünileyhe bir arîza takdîm eyledim. Türbeye şal, halı, seccâde, âvîze, mushaf-ı şerîf, rahle, büyük şam’dan gibi eşyâ ihdâ eylemesini temennî ettim. Pâdişâh, yalnız bir âvîze ihdâ eylemiş, fakat. Şam’da, vâli, o âvîzeyi halkın ârzûsuyla câmi’-i şerîfe ta’lîk eylemiştir.

Zamânımızda, sâha-i zuhûra gelen cihân harbinde Mısır’ı istîlâ ve memleket-i Osmâniyye’ye tecâvüz eden İngilizlere karşı, Şam ve Sûriye havâlisi kumandanlığına ta’yîn olunan Cemâl Paşa’ya, sûreti âtîde aynen münderic mektûbumla, türbenin ta’mîr ve tezyînini ricâ etmiştim. Cenâb-ı Hak, ilhâm buyurmuş, müşârünileyh türbeyi mükemmelen ta’mîr ve tezyîn eylemiş; türbede sâir zevâtın sandûkalarını kaldırtmış; Hz. Şeyh’i müstakil bırakmıştır. Bu abd-i ahkar Cenâb-ı Şeyh-i Ekber efendimize, bu yolda, bir hıdmet-i mûrânede bulunmakla mübâhî oldum.

Mektûbumun Sûreti:

Efendimizle vicâhen şeref-yâb olamamış isem de, zât-ı sâmîlerine karşı kalbimde, büyük bir hürmet ve muhabbet ve bu mülk ü devletin te’mîn-i saâdeti için efendimizden beklediğim büyük hizmet vardır. Bu ahvâlin te’sîriyle şahsıma âit olmayarak, ma’rûzât-ı âtiyede bulunmağa cür’et-yâb oluyorum.

Ma’lûm-ı ârifâneleri olduğu üzere, Şam’da defîn-i hâk-i ıtır-nâk olan, Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabî hazretleri, eâzım-ı evliyâu’llâhtan bir kutbu’l-vücûddur. Sultân Selîm-i evvel hazretleri, Mısır seferine âzim iken, Şam’da, o menba-ı irfânın kabrini keşfetmiş, Hz. Şeyh’in, (إذا دخل السين في الشين يظهر قبر  محي الدين) remz-i âlîsi, bir eserinde Hz. Pâdişahın mütâlaa-güzârı olunca, “Sin”den /56/ murâd Selîm; “Şın”dan murâd Şam olduğunu irfânen ve ilhâmen bilip, Şam’da ehlu’llâhın muâvenetiyle bu kabr-i enveri meydâna çıkarmış ve üzerini kubbe ile örterek tezyîn eylemiş ve Mısır seferinde, Hz. Şeyh’in rûhâniyyeti, Cenâb-ı Pâdişâh’â yâr-ı deyyâr olmuştur. Hâlen türbesi, Hazret’in uluvv-ı şân-ı irfânıyla mütenâsip bir râddede değildir. Üç sene evvel, ziyâretimde sanâyi’-i nefîse-i Osmâniyye’den olan gümüş şebekesinin bir tarafı koparılmış, çalınmış olduğunu gördüm. Türbeye, zât-ı şahâne tarafından bir âvîze ibdâ ve irsâl buyurulmuş ise de, ittisâlindeki câmi’-i şerîfe konulmuştur.

Türbeye âit levâzım için vârid-i hâtır-ı kem-terânem olan husûsât:

1. Türbenin ta’mîri,

2. Âvîze, halı seccâdeleriyle sandûka etrâfına büyük şam’danlar ve mumlar tedâriki,

3. Rahle ve büyük kıt’ada mushaf-ı şerîf,

4. Şebekenin ta’mîri ve gümüş olmasına göre temizlettirilmesi,

5. Pûşîde üzerine şal vaz’ı.

Hılâfet-penâh efendimize, arz-ı delâlet buyurulursa, sarâ-yı hümâyunda fazla olan âvîzelerden ve Hereke ma’mûlü hâlı ve seccâdelerden ihdâ buyuracaklarına îmânım vardır.

Pek mühim meşâğıl-ı devletleri arasında efendimizi tasdî’ ettim, afvınıza dehâlet ederim. İnşâallâh, zât-ı kahramânâneleri dahi Selîm-i evvele peyrev ve fâtih-i sâni-i Mısır olacaksınız. Cenâb-ı Hakk’ın ve hazret-i risâlet-penâhın inâyeti ve Şeyh-i Ekber’in feyz ü rûhaniyyeti, nâm-ı güzîninizi bu milletin mukadderât-ı târîhiyyesinde pür-şân u şeref buyursun. Amin.

Hz. Muhyiddîn’in meftûn-ı kemâlâtı, Hüseyin Vassâf.”

 

Cemâl Paşa, türbe için bu ihtârımı, nazar-ı iltifâta almış, faâliyet göstermiş olması i’tibârıyla, hiç şüphe etmem, Hz. Şeyh’in feyzine mazhardır. Cenâb-ı Hak, mazhar-ı rahmet buyursun.

/57/ “Türbe-i mübârekede nürâniyyet, rûhâniyyet vardır. Oraya dâhil olanlar, hiç şüphe etmem ki, (وَمَن دَخَلَهُ كَانَ آمِنًا)[5] sırrına mazhardır ve Hz. Şeyh’in, müstağrak-ı envâr-ı iltifât ve feyz-i eltâfı olur. Orayı ziyâret şerefine mazhar olan, her hâlde iltifât-ı Hz. Şeyh’ten mahrûm olmaz. O makâm-ı muallâya ilticâ edenler,”(.لاخوف عليهم ولا هم يحزنون)[6] sırrına mazhar olurlar. Orayı ziyâretteki zevki, ne kalem, ne lisân, vasfa kâdir değildir.

 

Ey velâyet burcunun mihr ü meh-i tâbânı Şeyh

Âsumân-ı ma’nevînin necm-i feyz-efşânı Şeyh

Ey tasavvuf ilminin bir bahr-ı bî-pâyânı Şeyh

Zâirin ma’şûk-ı rûhu sevgili cânânı Şeyh

 

Bu dörtlük, Adliye Nâzırı Memdûh Bey merhûmundur. Surre Emîni olup, Haremeyn’e giderken Şam’da Kabr-i Muhyiddîn’i hîn-i ziyârette söylemiştir.

Şeyh el-Hac Ali Behcet Efendi Tekkesi’nde şu levhayı görmüştüm. Müşârünileyhe dedim ki: “Mukaddeme-i Fütûhât’ın orta yerinde Es’ad Dede merhûm tarafından görülmüş, yazdırılmış idi :

 

 أمولاي محي الدين، أنت الذي بدت،

علومك في الآفاق كالغيث إذا همى.

كشفت معاني كل علم مكتم،

وأوضحت بالتحقيق ما كان مبهما.[7]

Suadâ-yı kirâmın, muhtârı ve Muhâcirîn ü Ensârın büzürg-vârı Mevlânâ ve seyyidinâ ve şeyhinâ ve mürşidinâ Hz. Muhyiddîn el-Arabî hakkında ve müellefâtı bâbında vâki’ olan fetvâlardır:

بسم الله الرحمن الرحيم

الحمد لله لمن جعل عباده من العلماء والمحسنين وورثة الأنبياء والمرسلين. والصلاة والسلام على محمد المبعوث لإصلاح الضالين والمضلين، وعلى آله وأصحابه المجدين لإجراء الشرع المبين وبعد:

أيها الناس. اعلموا أنه الشيخ الأعظم والمقتدي الأكرم، قطب العارفين وإمام الموحدين محمد بن العربي الطائي الخاتمي الأندلسي مجتهد كامل ومرشد فاضل. له مناقب عجيبة وخوارق عادية وتلاميذ كثيرة، مقبولة الفضلاء والعلماءومن أنكره فقد أخطأ، وإن أصر في الإنكار فقد ضل. يجب على السلطان تأديبه وعن هذا الاعتقاد تحويله إذ السلطان مأمور بالأمر بالمعروف والنهي عن المنكر

وله مصنفات كثيرة: منها فصوص حكمية وفتوحات مكية. بعض مسائلها معلوم اللفظ والمعنى وموافق للأمر الإلهي والشرع النبوي، وبعضها خفي عن إدراك أهل الظاهر دون أهل الكشف والباطن. فمن لم يطلع على المعنى المرام، يجب عليه السكوت في هذا المقام كقوله تعالى: ]وَلَا تَقْفُ مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ إِنَّ السَّمْعَ وَالْبَصَرَ وَالْفُؤَادَ كُلُّ أُوْلَئِكَ كَانَ عَنْهُ مَسْئُولًا[(17 الإسراء36).

والله الهادي إلى سبيل الصواب وإليه المرجع والمآب. المحرر في هذه الصفحة اللطيفة مقرر على وفق الشريعة الشريفة.

                                                                       حرره الفقير أحمد بن سليمان بن كمال عفى عنهم الملك المتعال.[8]

                                                          –   –   –

صورة جوابي كه شيخ الإسلام ملك المحدثين شهاب الملة والدين أحمد بن حجر العسقلاني ثم المصري رحمه الله، درين معنى نوشته وكويى سبق راز سابقان ربوده وشيخ الإسلام شيخ شمس الدين أبو الخير محمد بن الساوي المصري رحمه الله كه از أكبر تلاميذه شيخ ابن حجر است سؤال في قضية فرعون وإيمانه الذي أشار في الفصوص وغيره فأجاب الشيخ جواباشافيا في ما سئل عنه قال:

بسم الله الرحمن الرحيم

اللهم احفظ لساني عن الافتراء والذلل، وجناني من الخطأ والخلل، بحرمة نبيك عليه السلام. فإذا كان ذلك من المقدر عند الله وقوعه في هذا المحل. سلب الله عن هذا العبد عقله. ولم يعطه الاعتبار حتى يظهر ذلك الفصل في محله. فإذا ظهر بحكم هذه الخير الباطن، رد الله عقله عند موته واعتبر واستغفر ربه وخر راكعا وأناب.

وهذا معتى قوله : إن الله تعالى إذا أراد إنفاذ قضائه وقدره سلب عن ذوي العقول عقولهم حتى إذا مضى قدره فيهم ردها عليهم ليعتبروا.

أما في حضرة الشيخ، نقول هو البحر المواج الذي لا ساحل له ولا يسمع لموجه عطيطه بل كلامه بكرمها في لجة عمياء الخاتمي الذي لا لغة بضبطه ولا مقام ولا يقيمه من قال أنه له نعتا. فليس له علم به عنده يبدو مكونه وعلمنا أنه يشين به.

وحسبنا الله ونعم الوكيل. وصلى الله على سيدنا محمد وآله وصحبه أجمعين.

                                                                                                   كتبه صاحب القاموس رحمة الله عليه[9]

                                                            –   –   –

أما كتبه ومصنفاته فالبحار الزواخر التي بجوهرها لكثرتها لا يعرف لها أول ولا آخر ما وضع الواصعون مثلها. وإنما خص الله بمعرفته قدرها أهلها.

من خواص كتبه أنه من واظب على مطالعنها والنظر فيها، انشرح صدره على حل المشكلات وفك المعضلات وصلى الله على سيدنا محمد وصحبه تسليما كثيرا. والحمد لله رب العالمين.[10]

                                                                  

Güfte-i Muhammed b. Sa’d el-Gülşenî Fütûhat I. cild, 9. sahîfe.

 

صورت جوابي كه قاضي القضاة، حضرت بيضاوي أفضل فضلاء العلم، نوشته أند بر سخنان حضرت شيخ أكبر محمد محي الدين العربي رحمة الله عليه.

بسم الله الرحمن الرحيم

سئل الشيخ الإمام الأعظم، أفضل فضلاء العالم، أبو القاسم بن حسن البضاوي –رحمة الله عليه- بما صورته ما تقول سادة العلماء، شيد الله بهم أرز الدين ولَمَّ شعث المسلمينفي محي الدين العربي وفي الكتب المنسوبة إليه كالفتوحات المكية وفصوث الحكمية. حل تحل قراءتها وإقرائها وهل هي من كتب المسموعة المقررة أم لا؟

أفتونا مأجورين جوابا شافيا لتجوزوا جزيل الثواب من الله الكريم الوهاب. فأجاب بما صوره. اللهم احفظنا بما فيه رضاك الذي أعتقده في المال المسئول عنه وأرين الله به أنه كان شيخ الطريقة حالا وعلما وإمام التحقيق حقيقة ورسما ومحي رسوم المعارف فعلا واسما.[11]

Nazm :

واتغلفل فكر المراء في طرف،

من مجده غرقت فيه خواطره.

وسحاب يتقاطر عنه الأنوار،

عباب لا يُكدِّره الدلاء.

كانت دعواته تخرق سبع الطباق،

ويفرقه بر كاته في ملاء الأفاق.

فإني أصفه وهو يقينا فوق ما أصفه،

وناطق بما كتبه وغالب ظني ما أنصفته.[12]

 

Şiir :

 

 وما علي إذا ما قلت معتقدي،

دع الجهود بطي الجهد عدوانا.

والله والله والله العظيم،

ومن أقامه حجة الله برهانا.

إنه الذي قلت بعضا من مناقبه،

زدت إلا يعليّ زدت نقصانا.[13]

İsmâîl Hakkı hazretleri, Muhammediyye Şerhi’nde, bi’l-münâsebe diyorlar ki:

 

قال الشيخ في الفتوحات: إنما فرقنا بين الإشارة والتحقيق لئلا يتخيل من لا معرفة له بما أخذه أهل الله. إنهم يرمون بالظواهر وحاشاهم من ذلك. بل هم القائلون بالطرفين.

وكان شيخنا أبو مدين بقول: الجامع بين الطرفين، هو الكامل في السنة والمعرفة.

يقول الفقير – نبهه الله القدير- رأين حضرت الشيخ الأكبر – قدس سره الأطهر- في بعض المنامات الصادقة، قد أقبل علي وهو رجل معتدل القامة، أسمر اللون وقد أهزم الشيب خده، فقبل فمي وقبلت قدمه المباركة. والحمد لله على نفخ الروح وفتح باب الفتوح وكم ترى وتسمع في حقه إنكارا، بل إكفارا حيث يقولون الأكفر يدل الأكبر. ومعناه عندنا معاشر الصوفية أشد كفرا بالطاغوت وهو محض الإيمان. قال تعالى: ] فَمَنْ يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ وَيُؤْمِنْ بِاللَّهِ فَقَدْ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقَى لَا انفِصَامَ لَهَا…[ (2 سورة البقرة 256).

ومن هذا المسلك قول الشيخ في بعض رباعياته (وجنة الفردوس للكافر) وقوله (من لم يتم كفره لم تكمل حقيقته). وقد استوفينا الكلام في حقه بما لا مزيد عليه في كتابنا الموسوم بتمام الفيض.

وعند مجتاز إلى بلدة بعد الإياب من جزيرة قبرس، زرت مرقد حضرت الشيخ صدر الدين محمد بن إسحاق بن محمد – قدس سره- ودخلت حجرته المتصلة بالجامع المنسوب إليه قرأت على ظهر الفصوص الذي كتبه بخط يده إمضاء وإشارة بقلم الشيخ الأكبر وصورته هكذا:

قراء هذا الكتاب من أوله إلى آخره، الولد العارف المحقق المشروح الصدر المنور الذات محمد بن إسحاق بم محمد القنوي، مالك هذا الكتاب وأذنت له في الحديث به عني وكتب منشيه محمد بن العربي في غرة جمادى الآخرة، سنة، ثلاثين وستمائة.[14]

Hulefâ-yı Mevleviyye’den Mehmet Tâhir Beyefendi kardeşimin Hz. Şeyhül Ekber Efendi’ye medhiyesidir. Ricâ-yı âcizânem üzerine yazmış, göndermiş idi. Fakîr de teberrüken buraya telsîk eyledim:

 

Nûr-âver-i dîdegân hayret

Oldu yine bir cihân hayret

 

Lâkin ne cihân cihân-ı ebrâr

Çarh-ı felek  âsumân hayret

 

Evcinde hezâr mihr-i iclâl

Bir zerre-i bî-nişân hayret

 

Bir katre yanında cümle ebhât

Bir kulzüm-i bî-girân hayret

 

Ser-defter-i ma’rifet Fütûhât

Ol mû’cize-i nişân hayret

 

Bir nüsha-i ma’rifet imiş kim

Her harfi birer zebân hayret

 

Zertâr-ı nikât-ı âli-sutûr

Pâ-bend-i sübük-revân hayret

 

Envâr-ı sevâd pür-nikâtı

Enzâra ziyâ-feşân hayret

 

Her safhası tâlibîn-i feyze

Destâr-ı basît hân hayret

 

Bir bezm-i ferah-fezâ-yı irfân

Bir gülşen-i bî-hazân hayret

 

Şehbâz-ı semâ-yı akla ancak

Pür-tehlike âşiyân hayret

 

Câhil nazarında Allah Allâh

Mecmûa-i iftinân hayret

 

Her noktası dâğ-ı redd ü inkâr

Her elfi birer Sinân hayret

 

Dendâne-i sîni münkirîne

Bir erre-i cân-sitân hayret

 

Yâ Rab bu nedir nasıl cehâlet

Yâ Rab bu nasıl beyân-ı hayret

 

Bilmem ki nasıl fezâhat eyler

Şeyh Ekber için zihân hayret

 

Ol mihr-i sipihr-i ârifân kim

Bir zerresi neyyirân hayret

 

Ol şâh-ı gürûh-ı evliyâ kim

Ensâb ona bendegân hayret

 

İbn-i Arabî vü Şeyh-i Ekber

Kim âleme tercemân hayret

 

Ey kıble-i reh-revân-ı tahkîk

Lutfet ki bu nâtüvân hayret

 

Yazdıysa şikeste beste vasfın

Afveyle ki nev-zebân hayret

 

Bir nazra-i lutf u âtıfet’çün

İtmekde sana figân hayret

 

Tâhir gibi bir hakîr ü nâçîz

Ol cebhe-i bûsitân hayret

 

Va’dî-i hevâda kaldı eyvâh

Güm-geşte-reh-i şebân hayret

 

Li’llâh kerem it ki mihr-i feyzin

Olsun ona şem’dân hayret

                                              *   *   *

/58/    Dilâ  bil Şeyh-i Ekber nâfe-i âhü-yı âlemde

Meşâmm-ı cân-güşâd olan katında misk-i ezferdir

 

Gören sâhib-basîret anı yahûd bî-tevakkuf dir

Bu hâk-i tîreyi zer kılmağa kîbrît-i ahmerdir

 

Ve yâhûd perveriş-yâb-ı nem-i feyz-i Hudâ olmuş

Ney-istân-ı hakâyıkda ne-yi pür-zevk-i sükkerdir

 

Veyâ bezm-i maânîde sunulmuş dest-i hikmetden

Sâfâ erbâbına hakkâ ki bir lebrîz-i sâğardır

 

O bir serv-i sehiydir bûstân-ı feyz-i Mevlâ’da

Ser-i devlet nişânı arş-ı a’lâya berâberdir

 

O bir gül-gonce-i terdir inâyet gül-sitânında

Hezârân andelîb-i dil anın bûyiyle hoş-terdir

 

O bir şâh-ı cihân-gîr-i maânîdir ki âlemde

Ne denlü var ise dil ehli hükmüne musahhardır

 

Anın her feyzi âb-ı câvidân-ı Hızra gâlibdir

Lebinden dâimâ cârî olan mânâ-yı kevserdir

 

N’ola bu devr-i irfân içre hatm-i evliyâ olsa

O merkezde velâyet sanma kim gayra müyesserdir

 

Cüneyd anın tufeyli Bâyezîd anın emek-dârı

Şihâb u Necm ana kanber o âlî zât-ı haydardır

 

O bir müftî-i ma’na kâdî-i şehr-i velâyetdir

Anın imzâ vü hükmün tutmayan mâ’nâda kâfirdir

 

Hele ben bildiğim Hakkı bugün aklile keşfile

Velâyet ehli hep tıfl-ı sağîr-i Şeyh-i Ekber’dir

/59/ Kerâmât-ı ilmiyye ve kemâlât-ı aliyyelerine, âsâr-ı ber-güzîde-i mu’tebereleri şâhid ü burhân olduğu gibi, kerâmât-ı kevniyye ve havârık-ı âdât-ı kudsiyyeleri hakkında te’lîf olunmuş eserler vardır.

İsmâîl Hakkı hazretleri, Kitâbü’l-Hitâb’ında şöyle yazıyor:

“Ol şeyh-i hakîkat-şinâs ve ma’rifet-esâs hakkında şeref-vârid olmuştur. (أنت مسكني، وخزانة غيبي، ومستقر علمي.) Ya’nî, “Ya Muhyiddîn, sen, benim meskenim, gayb hazînem ve ilmimin kaynağısın.” Sırru’l-enbiyâ ve hatmü’l-evliyâ, eş-şeyh Muhyi’l-milleti ve’l-hakkı ve’d-din, eş-şehîr bi’ş-Şeyhi’l-Ekber  ve’l-miski’l-ezfer kuddise sırrûhu’l-azhar, kelimâtında gelir:

 

(لكل عصر واحد يسمون وأنا الباقي العصر ذاك الواحد.)[15] Onun için, merci’-i dâstân ve dillerde destân olmuştur. Sâlikân-ı turuk-ı Hak’tan bir ehl-i tarîk yokdur ki, onun ilminden ahz etmeye ve gittiği yola gitmeye. Meğer ki, zevkinde nâkıs ve sülûkunda kâsır ola. Hattâ ilâ yevmi’l-kıyâm, dâire-i velâyet-i hâssaya duhûle müteehil olanların ervâhı huzûruna ihzâr olunub, cümlesine, nefh-ı rûh ve ifâza-ı nefes-i nefis etmişdir. Bu fakîr dahi orada hâzır bulunup, takbîl-i fem ve tesbîl-i feyz-i kerem ile, beyne’l-akrân, muhtass-ı nefes-i Rahmânî kılınmışdır.”

Ol zübde-i hakâyık, nihâyet, ulûm-ı şer’iyyeyi ve maârif-i yakîniyyeyi tekmîl ve kütüb-i celîle-i kesîre tasnif ve eczâ-yı âlemin esrârını birbiriyle te’lîf buyurdukdan sonra, 638 sene-i hicriyesi şehr-i Rebîu’l-âhir’inin yirmiikinci (10 Kasım 1240) Cum’a günü , âzim-i dâr-ı cinân ve meftûn-ı kemâlat-ı ârifâneleri olanlar, hazret-i şeyhin iftirâkından müstağrak-ı deryâ-yı âh u figân oldular. (Rahmetu’llâhi aleyh, kuddise sırrûhu ve nefe’anâ’llâhu bi-berekâtihî ve füyûzâtihî ve şefâatihî. Âmin, bi-hurmet-i Tâhâ vü Yâsîn.)

Müddet-i ömr-i şerîfleri, yetmişsekizdir.

Esbak Şeyhülislâm Mekkî Efendi merhûmun, Hz. Şeyh-i Ekber efendimizin türbe-i şerîfelerine ihdâ buyurdukları levhadaki manzûmeleri:

 

/60/        Gir huzûr-ı pâk-ı Şeyh-i Ekber’e vakt-i seher

Evliyâ ervâhı bir bir andan eylerler güzer

 

Asfiyâlar eşrefi fazl u inâyet ma’deni

İlm ile takvâyı cem’ itmiş idi ni’me’l-beşer

 

Hikmet ü irfânının eltâfının pâyânı yok

Yazdı esrâr-ı hakâyıkdan kitâb-ı mu’teber

 

Kim anın evsâfını hakkıyla takdîr eylemiş

Mağz-ı Kur’ân’dır nazar eyle Fusûs’ı ser-te-ser

 

Öyle bir gavs-ı muazzam kim vücûd-ı nâdiri

Olmuş envâr-ı ilâhîyle müzeyyen bir güher

 

Eyledi Cibrîl istikbâl rûh-ı pâkini

Emr-i Hak’la eyledikde semt-i lâhûta sefer

 

Hâcetin var ise Mekkî ilticâ kıl Hazret’e

Bir nigâh-ı re’feti dünyâ vü mâ-fîhâ değer

 

Şeyh Kabûlî Mustafa er-Rufâî Hazretlerinindir:

 

Hakîkat ilminin ümmü’l-kitâbı Şeyhü’l-Ekber’dir

Kamu âfâka neşr olmuş ulûm-ı Hakk’a mazhardır

 

Senâ-verdir lisânı bahr-ı esrâr-ı Hudâ kalbi

Sadef-i akl meâdıdır kelâmı dürr ü gevherdir

 

Ulûm-ı evvelîn ü âhirîn olmuş ayân andan

Muhassal bî-gümân ol vâris-i ilm-i peyâmberdir

 

Kamu erbâb-ı isti’dâd anın kavline baş eğmiş

Velâyet âleminde pâdişah-ı sâhib-efserdir

 

Şular kim zevk-yâb olmaz anın ilm-i lezîzinden

Nedir hakkile bâtıl fark idemez akl-ı kemlerdir

 

Nice ikrâr u îmân eylesün halk itmeyüp inkâr

Anın nutkı gıdâ-yı zâğ değil kût-ı gazenferdir

 

Dem-i hoş-bûsı a’lâdır makâli müşgden uşşâk

Ki aşkı ur ve nefs hor(?) cûdu sanki micmerdir

 

Cihânı idüp istîâb kamu mest eylemiş halkı

Dimâğ-ı âşıkân Yâ Hû vü bûy ile muattardır

 

O bir şâh-ı ulâdır kim sürer dîvân-ı lâhûti

Kamu ervâh-ı ehlu’llâh huzûruna heves-kerdir

 

O bir sâhib-sicildir bâtın-ı şer’-ı velâyetde

Bütün esmâ-ı ehlu’llâh o defterde muharrerdir

 

O bir iksîr-i a’zamdır veyâhud milh-i âlemdir

Veya âhen-dili zer kılmağa kibrît-i ahmerdir

 

Celâleddîn ü Şemseddîn ü Sadreddîn ana bende

Umûmun ol velîsidir umûmen tâc-ı berserdir

 

Revâdır nâmına hâtem dimek mülk-i velâyetde

Atâ-yı sırr-ı Hak’da Hâtem-i Tây’dan büzürg-terdir

 

Sorarsan hâl-i tahkîkin eğer ol zâtın ey âşık

Muhakkak sûret ü cismi misâl-i ayn-ı haydardır

 

Kabûlî şöyle bildim ki velâyet ehline Hak’dan

Hakîkat ilmini muhbir o bir nâmûsu’l-ekberdir

 

Bu da Abdullâh Salâhaddîn-i Uşşâkî hazretlerinindir :

 

Velâyet burcunun şems-i münîri Şeyh-i Ekberdir

Ki envâr-ı fuyûzâtı ile âlem münevverdir

 

O nûr-ı zâhiri inkâr iderse dîde-i ahfeş

Aceb mi şeb-pereh lâbüd adû-yı mihr-i enverdir

 

Hufâşın zemmi kadr-i şems’e îrâs-ı keder itmez

Şeb-i zulmetde inkârıyla hızlânı mukarrerdir

 

/61/       Hülâsa gün gibi zâhir olanı eyleyen inkâr

Velâyetden nasîbi olmayan a’mâ vü ebterdir

 

Basîret ehline nûr-ı bâsârdır ehl-i hikmetden

İfâza itmede ehl-i kulûba feyz-i yekserdir

 

Anı çün hâtem-i kenz-i velâyet eyledi Mevlâ

Cemî’-i evliyâya feyz-i Hak andan müyesserdir

 

Debistân-ı maârifde odur çün hâce-i kâmil

Gürûh-ı evliyâ çün tıfl-ı ebced-hân-ı ezberdir

 

Sebak-âmûz-ı hikmetdir merâyâ-yı mazâhirden

Leb-ı tûtî-i câna nutku bir kand-ı mükerrerdir

 

Nice şîrîn-mezâk itmez kelâm-ı hikmet-âmîzi

Ki sırr-ı vahdet ile her işârâtı müfesserdir

 

Husûsan ki Fütûhat u Fusûs içre maârifden

Ne dürler saçdı hakkâ her biri şâhâne cevherdir

 

Şeh-i kişver-küşâyı mülk-i ma’nâ-yı hakîkatdır

Ser-i ehl-i safâya başmağı şâhâne efserdir

 

Ne efser belki muştâk-ı cemâli olan uşşâkâ

Gubâr-ı hâk-pâ-yı tûtiyâ-yı dîde-i terdir

 

Eyâ nûr-ı basâr hayli zamândır iltifâtın yok

Anın çün dîde-i gam-dîdeye bî-nûr u bî-ferdir

 

Hicâb oldu zuhûra vaz-ı küstâhânemiz dirsem

Hicâbım şemse nisbet zerreden ednâ vü kemterdir

 

Hicâb olmaz ziyâ-yı mihre elbet zerre-i nâ-çîz

Şu’â-ı şemsile lâbüd vücûd-ı zerre azhardır

 

N’ola feyzinle tathîr it bulanmaz cîfe-i dünyâ

Boyandıysa sivâ rengine katre yemde muzmardır

 

Görünse zerreden şems-i münîr ü katreden deryâ

Aceb olmaz hakîkat ehline ta’bîr-i hoş-terdir

 

Nigâh-ı iltifâtınla harâb-âbâdı ma’mûr it

Yıkıldı kasr-ı zillet şimdi hâk ile berâberdir

 

Eyâ kân-ı kerem bahr-ı himem lutfunla evvelden

Müşerref eyledin bir hadde ki takdîrden evferdir

 

Senin nîsân-ı feyz-i himmetin bu ravza-i câna

Meded-res oldu her dem bahârı tâze vü terdir

 

Azîz-i hâtırım feyzin ile Leb-rîz olup hâlâ

Zebânımda nisâr olan hemen ol dürr-i gevherdir

 

Bu denlü lutfuna dûçâr iken şimdi tagâfülde

Gönül jenkâr-ı hicrânın kedûratıyla ağberdir

 

Kudûm-ı rahş-ı ikbâline ferş-dîde âmâde*

İnân-ı himmetin atf it dile hicrinle muzdardır

 

Nazar kıl kûşe-i çeşminle baksan çeşm-i hûn-bâra

Ciğer kânım nisâr eyler ne mercân ü ne ahkerdir

 

Bu akvâl-i benehrec(?) kâline iksîr-i hikmetdir

Senin bir kûşe-i çeşmin bana kibrît-i ahmerdir

 

Sen ol gavvâs-ı ummân-ı hakîkatsin maârifle

Dilin pür-dürr-i gevher bî-gerân bir bahr-ı ahdardır

 

Sen ol âb-ı hayâtın Hızr’ısın ki câm-ı feyzinle

Hayâta irişenler belki mevc-i yemden ekserdir

 

Seni vasf eylemek haddim değildir arz-ı hâlimden

Garaz bir iktisâb-ı feyz-i ma’nâ rûh-ı perverdir

 

Mufîz-ı hâkda âlûde-i çirk-âb-ı isyânım

İrişdir ol reh-i tahkîka ki semt-i peyemberdir

 

Di bu abd-i hakîri hasta buldum yâ Rasûla’llâh

Getürdim dergehine cürmile hâli mükedderdir

 

Ne denlü mücrim ise nazra-i lutfunla timâr it

Cemâlin ile tedbîr-i devâ ister bir ahkardır

 

Celâle tâkati yok âciz ü hâkile yeksândır

Cemâlinde velî mihr-i münîr ile berâberdir

 

/62/             Egerçi câma bisyârı hatâ ile füzûndur lîk

Yem-i ihsânına nisbet ile çün katre asgardır

 

Sen ol şems-i hakîkatsin ki eşyâ cümle zerrâtın

Hatâ-yı zerre afv-ı şemse nisbetle muhakkardır

 

Seninçün abd-i hâlis çâkerindir ayn-ı Muhyiddîn

Salâhî’nin şefâat emrine lutfun musavverdir

Hz. Salâhî ve İsmâîl Hakkı gibi eâzımın, Hz. Muhyiddîn’in şu ta’zîmâtına bakıp, Cenâb-ı Şeyh’e nazar-ı inkâr ile bakanların hâline acımamak elden gelmez. Hulâsa-i kelâm:

 ما عاشق سر كشته سوداى دمشقيم،

جان داده دلبستهء سوداى دمشقيم.

اندر جبل صالحة كانيست زجوهر،

كاندر طلبش غرقة دراى دمشقيم.[16]

Müstakîm-zâde Hazretleri, Ahid-nâme’lerinin 113. bâbında beyân buyururlar ki:

“Hâl olmadıkça, Şeyh-i Ekber hazretlerinin kitaplarını mütâlâa etmek muvâfık değildir. Zîrâ, zâhir-i hâlde, âdâb-ı şer’iyyeye muhâlif olan mevâda müsâdif olup, tabii hakîkatına vakıf bulunmadığından müstelzim-i hüsrân olur. Nesebü’l-Harf nâmında bir te’lîfin üzerinde Hz. Şeyh-i Ekber’in, kendi hatt-ı latîfleriyle, “Bizim bâliğ olduğumuz dereceye vâsıl olmayanların, kitaplarımıza nazar etmesi harâmdır.” diye muharrer olduğunu gördüğünü, İmâm Şarânî nakl etmiştir. Hakîkat-ı hâl onu gösterir. Vâkıf-ı esrâr-ı Hz. Şeyh olmayanlar, “Şeyh-i Ekfer” demek küstahlığında bulunmuşlardır. Cenâb-ı Şeyh’in öyle buyurmasında, pek haklı oldukları âşikardır.”

 

Hz. Şeyh-i Ekber’in Evlâd-ı Kirâmı :

Kendilerinden sonra iki ferzend-i emcedleri kalıp, birisi Muhammed Sa’deddîn hazretleridir ki 618 Ramazân’ında (Ekim 1222)  Malatya’da kadem-nihâde-i âlem-i şuhûd olmuş ve ba’de’t-tahsîl ehâdîs-i şerîfe nakl ve tedrîs eylediği gibi, tabîat-ı fevka’l-âde-i şi’riyyesi hasebiyle mükemmel bir dîvân vücûda getirip, 656/(1258)senesinde Şam’da irtihâl-i dâr-ı naîm eylemiştir. Pederleri yanında medfûn imiş

Dîger mahdûmları, Ebû Abdullâh Muhammed hazretleridir. 667/(1269) (senesinde) Sâlihiyye’de şîrîn-mezâk-ı niam-ı câvidân olup, kitâb-ı vücûdlârı mahfaza-i kabre /63/  konuldu.

Bir de kerîme-i ismet-vesîmeleri olduğunu İsmâîl Hakkı Hazretleri Kitâbü’l-Hitâb’ında yazdıkları sırada “Radâa hâlinde pederi muhteremleriyle mükâleme eylediği ve hattâ Hz. Şeyh’in hacdan Şam’a avdetinde, (هذا أبي)[17]” dediğini ilâveten beyân eder.

Hz. Şeyh-i Ekber Efendimizin şu kıt’a-i mergûbesi hepimiz hakkında ne büyük beşâreti hâvîdir:

لنا دولة في آخر الدهر تظهر                                   

فمن كان منا أو يقول بقولنا

فتظهر مثل الشمس لا تتستر                                   

فبشره بالدنيا والأخرى يبشر.[18]

(Kaddesa’llâhu esrârahum ve rahîmehum ve nefaanâ bi-ulûmihim ve şeffi’hüm fînâ. Âmin. Allâhümma’hşürnâ bihim ve bi-âlihim. Âmin.)

 

Âsâr-ı Aliyyelerinden Başlıcaları :

 

    1. Fusûsu’l-Hikem,

    2. Fütûhât-ı Mekkiyye,

    3. Muhâdarâtü’l-Ebrâr,

    4. Emrü’l-Muhkem,

    5. Rühu’l-Kuds,

    6. Şeceretü’l-Kevn,

    7. Salavât-ı Suğrâ,

    8. Salât-ı Vüstâ, Salât-ı Kübra,

    9. Evrâd-ı Usbûiyye,

10. Devr-i A’lâ,

11. Tedbîrât-ı İlâhîyye Tenezzülât-ı Mevsıliyye,

12. Tâcü’r-Resâil ve Minhâcü’r-resâil

13. Kitâbü’l-Azama,

14. Kitâbü’n-Nisbe,

15. Tecelliyât,

16. Mefâtîbü’l-Gayb,

17. Kitâbü’l-Hak,

18. Merâtib-i Ulûm,

19. Ulûmü’l-Vehb ve İ’lâm bi-İşârâtı Ehli’l-İlhâm,

20. el-İbâde,

21. el-Medhâl fî Ma’rifeti’l-Esmâ,

22. Hilyetü’l-Ebdâl,

23. eş-Şurût fî-mâ yeltezimü Ehlü Tarîkı’llâh,

24. Esrârü’l-Haylûle,

25. Akîdetü Ehli’s-sünne,

26. İşârâtü’l-Kavleyn,

27. Kitâbü’l-Hüviyye ve’l-Ehadiyye,

28. el-Celâletü’l-Ezel,

29. el-Muksim,

30. Ankâü Mağrib,

31. Hatmü’l-Evliyâ,

32. Şemsü’l-Mağrib,

33. Şevâhidü Tâci’l-Ârifîn,

34. el-Kutbu Risâletü’l-Ensâriyye,

35. el-Enfâsü’l-Ulviyye,

36. Tercümanü’l-Eşvâk,

37. el-Celâl ve’l-Cemâl,

38. Mişkâtü’l-Envâr,

39. Şerhu Istılâhâti’s-Sûfiyye,

40. Kitâbü Resâil,

41. Kitâbu’n-Nikâhi’l-Mutlak,

42. Kitâbü’ş-Şerîa ve’l-Hakîka,

43. el-Hucub,

44. el-Mevâızü’l-Hasene.

Sultân Bâyezîd Kütübhânesinde, Risâletün fî Esâmi-i Kütüb-i Şeyh-i Ekber nâmında 1794 numaralı mecmûada umûm âsârının esâmîsî mazbûttur.

Fütûhât Fihristi

Diyârbakırlı bir zât, merak etmiş, Fütûhât’a  bir fihrist yazmıştır. Bu fihrist el-yevm Fâtih’de Murâd Molla Kütüphanesi’ne nakl olunan Düğümlü Baba Kütüphânesi kitapları meyânındadır, 329 numaralıdır. Pek kıymet-dâr bir eserdir.

 

 

 


[1] “O, Şeyh Muhyiddîn b. Arabî ki, zamânında kalbleri fethetmekte en çok bilinen bir velîdir. Nitekim, onu anlayanlar, gün geçtikçe daha da çoğalmaktadır. Onun her söylediği söze îmânım tamdır. Bunun için isteyen îmân etsin, isteyen inkâr ” (H)

[2] “Onun sözlerinin tamâmına olan îmânım sıhhat buldu. İstelen inansın, isteyen inkâr etsin.”

[3] Sîn, Şın’a girince, Muhyiddîn b. Arabî’nin kabri ortaya çıkacaktır.” (H)

[4] “Bu, mevcûdâtın kutbu Hz. Muhyiddîn Arabî (kuddise sırruhû’l-celî)’nin kabridir.” (H)

[5]Ka’be hakkında nâzil olan, “Oraya giren, emîn olur.” meâlindeki 3. Âl-i İmrân sûresi, 97. âyetinin bir kısmı kasdedilmektedir. (H)

[6] Kur’ân-ı Kerîm’de, bir çok âyetin sonunda geçen ve iyi kulların vasıflarını anlattıktan sonra gelen, “Onlar için korku yoktur, mahzûn da olmayacaklardır.” ma’nâsındaki kısımdır. (H)

[7] “Ey efendim Muhyiddîn! Senin ilmin ufuklarda gökten inen yağmur gibidir. Her gizli ilmin ma’nâsı seninle keşfolunmuş, mübhem olan şeyler de gerçekten seninle açıklanmıştır.” (H)

[8] “Hamd, kulunu ihlâslı âlimlerden ve nebîlerle rasûllerin vârislerinden eyleyen Allâh’a mahsûstur. Salât, doğru yoldan sapanları ve saptıranları, islâh için gönderilmiş olan Muhammed (Salla’llâhu aleyhi ve sellem)’e, onun âline, sapasağlam ve apaçık şerîatı tatbîk etmek husûsunda ciddiyet gösteren ashâbınadır.

Ey insânlar! Biliniz ki, Şeyh-i Ekber, kendisine tâbi olunan en kerîm kişi, âriflerin kutbu ve tevhîd ehlinin imâmı olan, Hatem-i Tâî kabîlesinden, Endülüslü Muhammed b. Ali el-Arabî, kâmil bir müctehid ve fazîletli bir mürşittir. Onun, insânı hayrette bırakan menkabeleri, hârikulâde hâlleri, fâzıllar ve âlimler katında makbûl bir çok talebesi vardır. Kim onu inkâr ederse, şüphesiz hatâ etmiştir ve o kişi, bu inkârında ısrâr ederse dalâlete düşmüş olur. Dalâlete düşen bu kişiyi terbiye etmek ve bu inancından döndürmek, Sultân’a vâcip olur. Çünkü Sultân, iyilikle emr etmek ve kötülükten nehyetmekle emredilmiştir.

İbn-i Arabî’nin birçok eseri vardır. Fusûsu’l-Hikem ve Fütûhât-ı Mekkiye, onun eserlerindendir.

Onun eserlerinde ba’zı meseleler vardır ki, lafzı ve ma’nâsı belli, ilâhî emre ve peygamberlerin şerîatına uygundur. Ba’zı meseleler de vardır ki, keşif ve bâtın ehli olmayan, zâhir ehlinin idrâk edemeyeceği gizliliktedir. Kim, anlatılmak istenen ma’nâyı kavrayamazsa, Allâh teâlâ’nın şu emrine göre ona, bu konuda sükut etmek düşer. “Hakkında bilgi olmayan şeyin ardına düşme. Zîrâ kulak, göz ve kalb, bütün hepsi ondan sorumlu olurlar.” (17.İsrâ sûresi, 36)

Allâh doğru yola eriştirendir. Dönüş ve varış O’nadır.

Bu yazıyı yazan, şerîata uygun karar vermiştir. Bunu, Ahmed b. Süleymân b; Kemâl yazmıştır. Her şeyin sâhibi olan yüce Allâh, onu da affetsin.”  (H)

[9] “Bir cevâb sûreti ki,

Şeyhu’l-islâm, melikü’l-muhaddisîn, şihâbü’l-milleti ve’d-dîn Ahmed b. Haceri’l-Askalânî el-Mısrî (rahîmehullâh) da bu ma’nâda yazmıştır. Zannedersinki daha evvelkilerin sırlarına herkesten önce vâkıf olmuştur. Şeyhülislâm Şemsüddîn Ebul Hayr Muhammed ibni Sâvî el-Mısrî ki, Şeyh ibni Haceri’l-Askalânî’nin en büyük talebesidir, (rahimehu’llâh) Fir’avun ve îmânı hakkında Fusûs’ta ve başkasında işâret edilen meseleyi kendisinden sormuş, Şeyh de şifâ verici bir cevap vermiş ve şöyle demiştir:

Rahmân ve Rahîm olan Allâh’ın adıyla…

Dilimi, iftirâ ve zelleden, kalbimi hatâ ve fitneden, Nebî’n Hz. Muhammed (Salla’llâhu aleyhi ve sellem.) hürmetine korurum. Onun vukû bulması, Allâh indinde mukadder olunca, Allâh bu kulundan aklını çekip alır. Bu durum düzelene kadar ona değer vermez. Bu hikmetlerle ilgili gizli bu hayır ortaya çıkınca, ölümü esnâsında, Allâh ona aklını geri verir. O da ondan ibret alır. Rabbine istiğfar eder, başım yukarı kaldırarak ölür, Hakk’a döner. Rasûlullâh (Salla’llâhu aleyhi ve sellem)’ın şu sözünün ma’nâsı budur: “Allâh teâlâ, hükmünün ve takdîrinin yerine gelmesini murâd ederse, ibret almaları için, akıl sâhiblerinin akıllarını, takdîri yerine gelinceye kadar alıp götürür, sonra da iâde eder.”

Hz. Şeyh hakkındaki kanâatimize gelince, biz deriz ki: O, sâhili olmayan, dalgalı bir denize benzer. Onun dalgalarının sesi duyulmaz. Bilakis, onun hikmetli sözleri, kalb gözü kör olanlar nezdinde, hiç bir lugatın yazmadığı, apaçık bir makâm ve hâli olmayan bir mühür gibidir. Kim onu medh ederse; onun hakkında bir bilgisi yok demektir.

Kimsenin yanında, yaratanın zâhir olduğu bir ilim yoktur. Bildiğimizi ifâde ettiğimiz ilim, Allâha yaraşmaz.

Allâh bize yeter ve o, ne güzel vekildir.

Bunu Kâmûs sâhibi yazmıştır, Allah ona rahmet etsin.” (H)

[10] “Onun kitapları ve yazdıkları; cevheri bol, başı ve sonu belli olmayan coşkun denizlere benzer. Hiç kimse onun eserlerinin benzerini ortaya koyamadı. Allâh teâlâ ma’rifetiyle, onların değerinin bilinmesini, onlara tabi olanlara mahsûs kıldı. Bu eserler üzerinde göz gezdirip, mütâlâalarına devâm edenlerin, kalbleri genişleyerek müşkillerinin hâlli ve sıkıntılarının ortadan kalkması, onun kitaplarının özelliklerindendir.

Allâh, Efendimiz Muhammed’e, âline ve ashâbına salât u selâm etsin. Hamd, âlemlerin rabbı olan Allâh’a mahsûstur.” (H)

[11] “Kâdi’l-kudât Beyzâvî’nin (Tefsir sahibi Kadı Beyzâvî değildir, başka bir zattır.) Muhyiddîn-i Arabî ile ilgili sözler hakkındaki cevâbı :

Bismillâhirrahmânirrahîm. Âlimlerin en fazîletlisi Ebu’l-Kâsım b. Hasan el-Beyzâvî’ye, Muhyiddîn-i Arabî’nin, Fusûs ve Fütûhât-ı Mekkiyye  gibi kitaplarındaki görüşleri hakkında soruldu : “Bu eserlerin okunması ve okutulması doğru mudur, değil midir? Bu konuda bize kâfî ve vâfî fetvâ ver.” Bunun üzerine aşağıdaki  cevâbı verdi : “Muhyiddîn-i Arabî, hâlen ve ilmen tarîkat şeyhi, zâhiren ve bâtınen imâm ve fiilen ve ismen marifeti ihyâ eden bir âlimdir.” (H)

[12] “Gösterişçinin bakışındaki fikre değer vermiyorum. Onun azametinden dolayı, hâtıraları altüst olmuş.

Hâlbuki öyle bir buluttur ki, ondan nûrlar damlar. Öyle yudumlar ki, onları kovalar bulandıramaz.

Onun duâları yedi kat göğü yırtar geçer. Ufuklar dolusu insânlar içinde, onun bereketi kensidini farkettirir.

Ben onu anlatıyorum; hâlbuki o benim anlattığımdan çok üstündür. Benim yazdığımı cânlandırıyor.Kuvvetle zannediyorum ki, tam hakîkati belirtemedim.” (H)

[13] “İnandığımı söylediğim zamân bana bir vebâl yoktur. Düşmanlıkla haddi tecâvüz ettiğin inkârı bırak.

Vallâhi, vallâhi, vallâhil’azîm. Kim Allâh’ın delîllerini burhân olarak getirirse, menâkıbından bir kısmını zikrettiğim kişi öyle bir kimsedir ki, ne artırdımsa o onun üstüne çıkmıştır; (bu yaptığımla) noksânımı artırmış oldum.” (H)

[14] Şeyh Muhyiddîn-i Arabî, Fütûhât’ta şöyle demektedir:

Kendisinde ehlu’llâhın ma’rifetinden eser bulunmayan kişiyi tahayyül etmemek için, bâtın ile zâhir arasını ayırdık. Onlar, zâhir ehli olmakla ithâm edilirler. Hâlbuki onlar, böyle değildir. Bi’l-akis onlar, her ikisini kabûl ederler.

Şeyhimiz Ebû Medyen de şöyle derdi : Zâhir ile bâtını birleştiren, amel ve i’tikâdda kâmil kişidir.

Fakîr de derim ki (Allâh beni gafletten uyandırsın): Ba’zı rü’yâ-yı sâdıkalarda Şeyh-i Ekber (kuddise sırruhû)’i gördüm. Bana doğru geliyordu. O, orta boylu, esmer tenli bir kişiydi. İhtiyârlık avurtlarını çökertmişti. O, ağzımı öptü, ben de onun ayağını öptüm. Rûh veren ve fetih kapılarını açan Allâh’a hamd olsun. İbn-i Arabî hakkında ona haksızlık eden, hattâ onu küfürle ithâm eden nice kişiler görür, nice sözler duyarsın. Öyle ki, ona küfür ithâm etmeleri, onun büyüklüğünü gösterir. Biz sûfilere göre bunun ma’nâsı, onun, putları, şiddetle inkâr etmiş olmasıdır. Bu da, îmânın ta kendisidir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de: Allâh teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Putları inkâr edip Allâh’a inanan kimse, kopmak bilmeyen sağlam bir kulpa sarılmıştır.” (2. Bakara sûresi, 256)

Şeyhin ba’zı rubâîlerindeki, “Firdevs cenneti kâfirler içindir.” ve “Küfrü tamâm olmayan kişinin, hakîkati de kemâle ermemiştir.” şeklindeki sözleri bu kabildendir. Tamâmü’l-Feyz isimli eserimizde, Şeyh İbn-i Arabî hakkındaki sözümüzü daha fazla uzatmadan burada kesiyoruz.

Kıbrıs’tan dönüp, başka bir beldeye giderken, Şeyh Sadreddîn Muhammed b. İshâk b. Muhammed (kuddise sırruhû)’in kabrini ziyâret ettim. Kendi adıyla anılan câminin bitişiğindeki hücresine girdim. Burada bulunan İbn-i Arabî’nin kendi el yazısıyla yazdığı Fusûsu’l-Hikem nüshasının sırtında, kendisinin imzâsını ve yazı numûnelerini gördüm. Orada şöyle yazılıydı:

Bu kitâbı, baştan sona, onun sâhibi olan, ârif-i muhakkik, gönlü açık ve nûrlu, Muhammed b. İshâk b. Muhammed-i Konevî okudu ve konuşmak için tarafımdan ona izin verildi. Bunu Muhammed b. Arabî, 630 senesinin ilk günü (18 Ekim 1232)  yazdı. (H)

[15] “Her asırda belli bir kişi vardır. Bu asırda hayâtta olan bu kişi ise, işte benim.” (H)

[16]  Biz Şam sevdâsının başı dönmüş âşığıyız.Şâm sevdâsına gönül bağlamış cân vermişiz.

Sâliha dağında mücevher hazînesi vardır.Onu elde etmek için Şam denizine dalmışız. (H)

[17] Bu babamdır. (H)

[18] Zamânı yakalamakta bizim bir devletimizin bulunduğu zâhir oluyor, güneş gibi ortaya çıkıyor ki, örtülemez.

Kim bizden ise veya bizim dediğimizi söylüyorsa, Onu müjdele! O, dünyâ ile de Ahiret ile de müjdelenir. (H)

 

 

 

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s