ARİFLERİN BİLDİĞİ SIRLARDAN: ŞEYTANIN ELÇİLİĞİ

Hz. Şeyhu’l-Ekber Muhyiddîn-i Arabî (Kuddise sırruhu’l-athar), Futuhât-ı Mekkiyye’sinde beyan buyurdu ki:

 

BEŞYÜZ ONDOKUZUNCU BÖLÜM

Menzili ‘Allah Teâlâ’ya ve peygamberine size hayat verecek bir işe çağırdıklarında icabet ediniz’ Ayeti Olan Kutub’un Halinin Bilinmesi

Çağrıldığında icabet et, çünkü seni çağıran Allah Teâlâ

Allah Teâlâ seni sana vermek için çağırmakta

Sen zenginsin, verilenden ihsan et!

Hakka muvafık olanı; ‘Rahman tilavet eder sana

Hakka aykırı her şeyi at bir yana bâtını yorumda

Çünkü fikir sana nida etmekte

Sakın deme ‘rabbimden değil’ ve atma :

İşin gerçeğini bilen getirir sana onu

Sen onu al, ölçüye vur, öğreneceksin!

Çünkü onun varlığındaki her şey sende       

Bilmediğin bir şeyi atma bir yana

Yada sana uymayan hitabı reddetme

Allah Teâlâ bir grup hakkında mekr sahibidir

Manalar hakkında iyi düşün

Deme ki ‘bu akıl terazisine girmez’

Sen O’na uy, mükâfatını verir

Allah Teâlâ Ruhu’l-kuds ile bize ve sana yardım etsin, bilmelisin ki:

Kur’an-ı Kerim’de Allah Teâlâ’nın ve Peygamber’in birlikte zikredilmesi nedeniyle, insan-ı kâmil’in ilahi surete göre yaratılmış olduğunu yukarıdaki ayetten daha çok belirten bir delil yoktur.

Allah Teâlâ müminlere hitap ederken Allah Teâlâ’nın ve peygamberin davetine uymalarını emretmiş, peygamber de Allah Teâlâ ile birlikte zikredilmiştir. Allah Teâlâ ve O’nun peygamberi bize hayat verecek bir hususa bizi davet eder ve biz de davet ettiklerinde her halükarda O’na icabet ederiz, çünkü biz ancak O’ndan meydana gelen bir halde bulunuruz ve bunun için davet ettiğinde Allah Teâlâ’ya icabetimiz şarttır. Çünkü bizi hallerimize yerleştiren Allah Teâlâ’dır. Allah Teâlâ’nın davetiyle peygamberin daveti arasında ayrım yapılmıştır. Bunun amacı peygamberin kendisine göre yaratıldığı Hakkın suretini öğrenmemizi sağlamaktır. Her iki durumda da bizi davet eden Allah Teâlâ’dır, çünkü bizi Kur’an ile davet ettiğinde peygamber sadece tebliğci ve tercüman; davet ise Allah Teâlâ’nın davetidir. Biz de O’na icabet ederken O’nun peygamberini dinlemiş oluruz. Allah Teâlâ bizi Kur’an’ın dışında bir şeyle davet ettiğinde ise davet peygamberin davetidir ve biz peygamberin davetine uymuş oluruz. Bizim icabetimiz yönünden her iki davet arasında bir fark yokken davetçinin farklı olması nedeniyle her davet ötekinden ayrılır. Çünkü Allah Teâlâ’nın peygamberi bir hadiste şöyle der:

İçinizden biri koltuğuna uzanmışken, benden kendisine bir söz geldiğinde zinhar ‘Bana Kur’an’dan okuyun’ demesin. Çünkü benim sözüm Allah Teâlâ’ya yemin olsun ki Kur’an gibidir ve onda bulunanları ve fazlasını içerir.’

‘Fazlası’ demek Ebu Yezid el-Bestamî’nin ‘Benim tutuşum daha şiddetlidir’ sözüne benzer. Çünkü Allah Teâlâ’nın kelamını ister O’ndan ister peygamberden dinleyelim, her durumda O’nun kelamıdır. Allah Teâlâ kulunun diliyle peygamberinin tebliğ ettiğini söylediğinde ise -Ki peygamber arzusundan konuşmaz-, bu durumda peygamberin sözleri hiç kuşkusuz daha çoktur. Çünkü biz peygamberi çokluktan duyarız. Bu itibarla kelam peygamberden geldiğinde aramızdaki benzerlik nedeniyle kulaklarımıza daha münasip iken Allah Teâlâ’dan olduğunda hakikatlerimize daha yakındır; çünkü Allah Teâlâ bize peygamberden, hatta bize bizden yakındır. Çünkü Allah Teâlâ bize şah damarından daha yakındır. Peygamberin bize yakınlığının en ileri derecesi aramızda üçüncü bir şahsın bulunmayacağı şekildeki mekân yakınlığıdır. Böylece peygamberde yakınlık (ve uzaklık) mekân itibarıyla ortaya çıkarken, tebliğ ettiği vahiyde mertebe ve değer halamından ortaya çıkar. Allah Teâlâ’dan ise mertebe bakımından farklılaşırız, çünkü Allah Teâlâ bize bizden yakındır. Bir şeye kendinden daha yakın kimse olamaz! Binaenaleyh bu yakınlık, iman edeceğimiz fakat bilemeyeceğimiz ve hatta müşahede edemeyeceğimiz bir yakınlıktır. Müşahede edebilseydik, bilirdik.

Allah Teâlâ bizi davet ettiğinde, zorunlu bir şekilde O’nun vasıtasıyla davete icabet ederiz. Aramızdaki peygamberin diliyle davet ettiğinde ise -onun vasıtasıyla değil-Allah Teâlâ vasıtasıyla peygambere icabet ederiz. Öyleyse biz her iki davette de Allah Teâlâ ile beraberiz. Başka bir ifadeyle hem Allah Teâlâ’ya ve hem de peygamberine Allah Teâlâ’nın vasıtasıyla icabet ederiz. Bu itibarla davet edilen kimin vasıtasıyla davet edildiğini iyi incelemelidir. İnsan davette sahip olduğuna ilave ‘ilmi hayat’ bulur ve bizzat davette o hayatı yaşarsa, Allah Teâlâ’nın veya peygamberin davet ettiği kimsenin bu davete icabeti vaciptir. Çünkü Allah Teâlâ hayat veren bir işe davet ettiğinde, davete icabeti emretmiştir; zaten Allah Teâlâ ve peygamberi insanı ! ona hayat verecek bir işe davet ederler. İnsan sahip olduğuna ilave ve yabancı hayatın tadını bulmazsa davetçiyi tanımamıştır ve bu nedenle icabet etme zorunluluğu ortaya çıkmamıştır. Bizden istenilen ise kendisiyle hayat bulacağımız şeyin gerçekleşmesidir. Bu nedenle ‘duyduk ve itaat ettik’. Öyleyse davet edilen, icabetin varlık sebebi olan bu tesiri hissetmiş olmalıdır. Bu nitelikteki biri davete icabet ettiğinde, dinlediği vahiyde kalbinin kendisini yaşayacağı başka bir hayat bulur. Duymuş olduğu vahiy amel etmesini gerektirir ve o da buna uyarsa, üçüncü bir hayat ortaya çıkar. Demek ki kul Allah Teâlâ’nın ve peygamberin davetini duymadığında nasıl bir nimetten mahrum kalacağına bakmalıdır!

Varlık bütünüyle Allah Teâlâ’nın kelimeleriyken bütün varidat (gelen elçiler) O’ndan gelen elçilerdir. Allah Teâlâ’yı bilen arifler varlığı böyle görür. Onlara göre konuşan herkes Allah Teâlâ iken her söz ilahi bilgidir; sözün tarzı ise dinlemede ortaya çıkar. Bazı sözler dini bakımdan emre uymak anlamı taşırken bazı sözler sınama amaçlı olabilir. Öyleyse geride kalan, derecelenmenin sebebi olacak anlayıştır. Şekilci âlimler Allah Teâlâ’nın kelamını kendisine ‘Furkan’ ve ‘Kur’an’ denilen belirli kelam ile ve (elçiyi de) Muhammed [salla’llâhu aleyhi ve sellem] denilen belirli bir peygamberle sınırlı kılmışken arifler duymayı bütün sözlere yaymış, Kur’an’ı ‘furkan’ olarak değil, Kur’an olarak dinlemiş, er-Resul ifadesindeki belirlilik takısını cins ve kapsam anlamında yorumlamış, bir peygamberle sınırlamamışlardır. Bu itibarla âlemdeki her davetçi gerçekte Allah Teâlâ’dan gelen bir peygamberdir. Bununla birlikte davetçiler zahirde birbiriyle ayrışırlar.

Allah Teâlâ’dan en çok uzaklaştırılmış kişi olan İblis’in durumuna bakınız!

Ya da ondan sonra sihirbazların durumuna bakınız!

Allah Teâlâ onların ‘elçilik’ yaptıklarına şahitlik etmiş ve ‘Onlar Allah Teâlâ’nın izni olmadıkça kimseye zarar vermezler’ buyurmuştur.

 Peygamberliğin manası da böyle bir hükme sahip olmaktır. Başka bir ifadeyle Allah Teâlâ’nın iznine sahip olmaktır. Allah Teâlâ elçiliğini tespit etmek üzere İblis’e ‘Git! onlardan sana tabi olanların cezası cehennem olacaktır’ demiştir. Ardından bize onun elçilik görevini bildirerek şöyle demiştir: ‘Onlardan gücün yettiği kimseleri sesinle ayart, onları kendine çek, onların mal ve evlatlarına ortak ol, onlara vaatte bulun.’ Bütün bu haller kendilerine kılıç kullanma yetkisi verilen kâmil peygamberlerin getirmiş oldukları hususlardır.

Binaenaleyh arif şeytanın elçiliğini anlamakla saadete ulaşır ve onu nasıl karşılayacağını bilirken başkaları bu elçilik nedeniyle bedbaht olur; onlar böyle bir marifetten yoksun kalanlardır.

Bütün müminler ve arifler ise peygamberlerin elçiliğini anlayarak saadete ulaşırlar. Bu elçilikte belirtilenleri yapan kişi ise sözde iman edip davranışları ve sözüyle günahkâr olanlardan mutludur.

Alemde yer değiştiren her hareketli -her kim olursa olsun-ilahi bir peygamberdir, çünkü her zerre O’nun izniyle hareket eder. Arif hareket ederken her zerrenin getirdiği bilgiye bakar ve sahip olmadığı bilgiyi ondan kazanır. Bununla birlikte ariflerin elçilerden aldıkları bilgiler elçilerin değişmesine göre değişir. Bu itibarla delil sahibi olan peygamberlerden bilgi almalarıyla, kendileri farkında değilken ilahi izinle gelen elçilerden bilgi almaları bir değildir. Onların içinden bazıları şuurludur ve davet ettiği şeyi bilir.

Misal olarak arkadaşına ‘kâfir ol’ diyen İblis’i verebiliriz. Arif bu sözü ondan ilahi bir ifade olarak alıp Hakkın kendisine emretmiş olduğu ‘gizlenme (küfür kelimesinin ikinci anlamı; örtmek, gizlemek)’ ve ‘örtünme’ anlamında yorumlayarak onu örter.

Bu durumda Allah Teâlâ’dan kovulan şeytan elçi, O’ndan gelen bir uyarıcıya dönerken arif de kendini örtmekle saadete erer. Bu gizlenme kendisine vahyedilen şeytanın maksadı değildi. Arif olmayan kişi ise kendine ‘kâfir ol’ diyen şeytanın sözüne uyarak kâfir olur. Kâfir olduğunda, bu kez şeytan ona ‘ben senden uzağım, ben âlemlerin rabbi Allah Teâlâ’dan korkarım’ der.

Allah Teâlâ yükümlülük diyarında şeytanın âlemlerin rabbinden korktuğuna ve kendisine inandığına şahitlik etmiştir. Bu iki kişinin akıbeti kalıcı olmak üzere cehennemde kalmaktır, çünkü orası her ikisinin de yeridir.

Şeytan ateşten yaratılmışken öteki insan ateş için yaratılmıştır. Bununla birlikte insanda da ateş unsuru bulunur. Böylece şeytan ve (ona uyan) arkadaşı, ehli olmak üzere ateşe yerleşir ve Allah Teâlâ’nın dilediği bir süre cezalarını çekmek üzere azap görürler.

Arife göre bütün âlem Allah Teâlâ’dan gelen bir elçi ve peygamberdir.

O ve elçiliği, yani bütün âlem, arif için bir rahmettir, çünkü peygamberler rahmet olarak gönderilmiştir. Bela vesilesi olarak gönderilmiş olsalardı, yine de belanın içinde de ilahi rahmet bulunurdu, çünkü ilahi rahmet her şeyi kuşatmıştır ve ilahi rahmette bulunmayacak hiçbir şey yoktur. ‘Kuşkusuz senin rabbin mağfireti geniş olandır.’ Sen de genişi daraltmamalısın, çünkü geniş daraltmaya elverişli değildir. Bir bedevi şöyle demiş: ‘Rabbim! Bana ve Muhammed’e rahmet eyle, bizimle birlikte bir başkasına değil!’ Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem bu sözü duyunca şöyle demiş: ‘Sen geniş bir şeyi sınırladın.’ Yani sözün ve talebinle genişi daralttın. Arife göre böyle bir ifade de Allah Teâlâ’nın kelamıdır ve onu özel rahmet içerisinde değerlendirir. Allah Teâlâ bedevideki bu sınırlı rahmet vasıtasıyla o sözü söyleyen kişiyle Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem arasında bir münasebet ve ilişki yaratır. Buna mukabil Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem Allah Teâlâ’nın kendisiyle başkalarına da merhamet edeceği (genel) rahmete bedeviyi ortak kılmıştır. Hâlbuki başkalarının bu özel münasebetten nasibi yokken peygamberin ümmetinin her bir ferdiyle arasında münasebeti vardır. Ümmet bu münasebet nedeniyle kendisine iman etmiştir. Başka bir ifadeyle peygamber ümmetinden her birisiyle o müminin belirleyeceği üzere özel bir münasebet içindedir. Çünkü peygambere tabi olan herkesin gerçekte bir menzili vardır ve o menzil sayesinde peygamber katında başkalarından ayrışır.

Bu zikir hakkındaki açıklama yeterlidir.

‘Allah Teâlâ hakkı söyler ve doğru yola ulaştırır.’

Otuzbirinci Sifir, c.XVI ,  sh:98-102

Kaynaklar:

Muhyiddin İbn  Arabî, Futûhât-ı Mekkiyye

Futûhât-ı Mekkiyye Tercümesi, hzl: Ekrem Demirli, 2011,İstanbul

 

************************

ARİFLER ÖMÜRLERİN SONUNDA KİTABİYATLA MEŞGUL OLURLAR

Ve şol ki Şeyh Bedreddîn’in Vâridât nâm kitâbında gelir:  

(Dersle meşgül olduğun müddetçe Hakk’ı idrâkten uzaklaşırsın.]

Bu söz ilm-i hâlden ziyâdesine göredir, lâ-siyyemâ [özellikle] esnâ-i sülükte her yüzden terk-i şuğul [meşguliyet-işler] lâzımdır. Hattâ demişlerdir ki:

[İlâhı keşf, ancak Allah Subhanehû’ya tam teveccüh ve iftikâr ile ve kalbi bütün kevnî alâkalardan, şeklî ilim ve kurallardan boşaltmak ve arıtmakla meydana gelir.)

İmdi, levh-i dilden nakş-ı gayr mutlakan silinmedikçe nakş-ı İlâhî sabit olmaz. Ve “Ârif-i billâha okumak ve yazmak lâzım değildir” dedikleri esnâ-i sülûke ve emr-i zâyide göredir. Ve şunlar ki müntehilerdir. evâhir[de] kitâbet ile mübtelâ olur ve kitabet onlara hicâb olmaz. Zîrâ. mukaddem hicâbı hark etmişlerdir ve hayr-ı müteaddî ehli olup menâfı’-i süllâk için yazarlar, velâkin zamânlarında halkı sırlarından âgâh (459) etmezler, belki şerlerinden havf ederler. Zîrâ, ahâlî-i zamâne insâna kıyarlar, her kim olursa olsun. Zîrâ, enbiyâya taarruz olunduğu sûrette şâirler bi-tarîkı’l-evlâdır. Pes, netîce ilm-i hakikat ehlinin gayrıdan setr etmektir ki râhat ve nccât ve sırr-ı emânet ondadır. Ve demişlerdir ki:  herkes hâmil-i emânet olmaz, belki kâmilü’d-diyâne olan hâmil olur. Pes, ifşâ-i râz edenin diyâneti nâkısdır ve kendi hâindir ve bu makule terk-i muhâfaza-i emânet eşrâtu’s-sâatten ma’dûddur.

Kaynak: İsmail Hakkı Bursevî, hzl: Ali Namlı- İmdat Yavaş, Kitab-ı Netice, cilt:II, Sh: 403

 

BAŞA DÖN

 

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s