DUA’NIN EMİRLE İLGİLİ İLİŞKİSİ

Hz. Şeyhu’l-Ekber Muhyiddîn-i Arabî (Kuddise sırruhu’l-athar), Futuhât-ı Mekkiyye’sinde beyan buyurdu ki:

YİRMİ DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

Bize mülk olarak dönen bir mülke şaşırdım

Öyle bir hükümdardan ki,

sahip olduğu şeyin mülkü olmuştur

Bu, mülkün mülküdür, şayet şiir söyleyeceksen

Bizim saçılmış inci gibi olan ilmimizden.

Hakkın varlığından mukaddes bir ilim al

Dileyen senden o bilgiyi alsın diye

İlimlerde benim gibi isen, görürsün

Oluş’unda senden bir nüsha bulunanı

Yücelerde sizin emrinize karşı koyan bir şey var mıdır?

Harpte kılıçlarınız paramparça oldu

Ey sevgilim! Onun varlığım bilseydin

Ve senin kim olduğunu? Âlemin efendisi olmuştun

Halkın ilahı sana daha çok gelirdi

Senin ona gittiğinin; onu mülk edebilseydin

Allah Teâlâ sana yardım etsin, bilmelisin kbAllah Teâlâ şöyle buyurur: ‘Bana dua edin, duanızı kabul edeyim!’ Bunu öğrendiğinde, Allah Teâlâ’nın her şeyin Rabbi ve hükümdarı olduğunu anlarsın. Allah Teâlâ’nın dışındaki her şey, bu Rabbin kulu ve bu Gerçek Sahib’in (el-Meliku’l-Hakk) mülküdür. Âlemin Allah Teâlâ’nın mülkü olması, herhangi bir engelleme olmaksızın âlemde dilediği gibi tasarruf etmesi, âlemin ise hükümdarın tesir mahalli olmasıdır. Âlemin içinde bulunduğu hallerin çeşitlenmesi, iradesinin hükmüne göre, Hakkın dilediği tarzda ondaki tasarrufudur.

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

‘Rabbiniz rahmet ve merhameti kendisine ilke edinmiştir.’ Böylece, zorunlu kılan kendisi olsa bile, bir şeyi nefsine zorunlu kılmada kendisini kuluyla ortak yaptı. Allah Teâlâ’nın sözü doğru, vaadi gerçektir. Hakkın kendisine kulun duasına karşılık vermeyi zorunlu kılması, Allah Teâlâ kendisine zorunlu yapmadığı, insanın herhangi bir zorlama olmadan adağı kendisine farz yapmasına benzer. Allah Teâlâ da, kendisine vacip yaptığı adağı yerine getirmeyi ona farz kılmış, farzı ifa etmesini emretmiştir.

Sonra gördük ki, Allah Teâlâ kendisine farz kıldığı şekilde kul dua ettiğinde ona icabet etmektedir.

Kul da, Allah Teâlâ onu duaya çağırmadığı sürece, Hakkın bu emrine icabet edemez.

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: ‘Onlar da Bana karşılık versinler.’ Böylece kul ve âlem -ki o Allah Teâlâ’nın mülküdür-adına en korunmuş mertebede ilahi bir tasarruf gerçekleşir. Bu tasarruf, âlemin özünden kaynaklanan isteğine göre gerçekleştiği gibi, başka bir tasarruf da şeriat koymanın gereğiyle meydana gelir.

Durum zikrettiğimiz gibidir. Başka bir ifadeyle, dua ettiğinde Hakk kulun duasına karşılık verdiği gibi kendisine emrettiğinde kul da Allah Teâlâ’nın emrini yerine getirir. Allah Teâlâ’nın kuluna emretmesine şu ayette işaret edilmiştir: ‘Bana verdiğiniz sözü tutun.’ Böylece hükümde ortak yapmıştır. Kulları için amel belirlese de belirlemese de Hakk, özü gereği karşısında zelil olunmasını gerektirdiği gibi, kul da Allah Teâlâ hüküm yaptığı şeyi hüküm yapmış olsa da olmasa da dış varlığının bekasıyla Hakkın kendisini korumasını Hakk eder. Allah Teâlâ kula ameller farz kıldığı gibi, amelleri yaptığında, sorumlu olduğu şeyi yapması karşılığında kulu ödüllendirmeyi de kendi üzerine farz kılmıştır. Böylece yüce mertebe, kulun dilediğinin karşılığındaki ihsanda etkisinin ortaya çıkması nedeniyle, mülkün mülkü -ki mülk âlemdir-haline gelir.

Binaenaleyh Allah Teâlâ’ya mülkün mülkü diye tabir edilen bir nitelik verilmiştir. Allah Teâlâ, maliktir (sahip) ve kullarına emrettiği şey nedeniyle meliktir (hükümdar). Aynı zamanda Allah Teâlâ, kulun kendisine emrettiği şey nedeniyle de mülktür. Allah Teâlâ kula ‘beni anmak için namaz kıl’ dediği gibi kul da ‘Rabbim beni bağışla’ der. Hakk katından kula dönük olan şey emir diye isimlendirildiği gibi kulun mertebesinden Hakka dönük şey dua diye isimlendirilir. Bu isimlendirme, Allah Teâlâ karşısında edebin gereğidir. Gerçekte ise, her iki yönde de emirdir. Çünkü tanım iki emri birlikte içerir.

Bildiğim kadarıyla, terimleştirmeyi yapan ille kişi Muhammed b. Ali (Hâlâm) et-Tirmizî’dir. Biz bu lafzı ondan başkasından duymadık. Belki daha önce bu deyimi kullanmış İçimseler olabilir, fakat bize ulaşmamıştır. Her durumda terimleştirme doğrudur. ‘Akıl bakımından Allah Teâlâ hakkında bir şeyin zorunluluğu’ meselesi, akılcı kelamcılar arasında hakkında görüş ayrılığı bulunan bir meseledir. Bazıları bunu kabul ederken bir kısmı kabul etmez. Şerî zorunluluğa gelince, onu ancak Allah Teâlâ katından gelen şeye inanmayan kimse inkâr edebilir.

Birbirine tamlama olan iki şeyden, her birinde tamlamanın verdiği bir isim ortaya çıkar. Zeyd dediğinde, bir insandan söz etmektesin ve bundan başka bir şey de anlaşılmaz. Ömer dediğinde, o da, bir insandır ve bundan başka bir şey anlaşılmaz. ‘Ömer’in oğlu Zeyd’ ya da ‘Zeyd’in oğlu Ömer’ dediğinde ise, hiç kuşkusuz,. Ömer’in oğlu olduğu için Zeyd adına evlatlık ismi meydana gelmiş, Ömer için de Zeyd’in babası olduğunda babalık adı meydana gelmiştir. Başka bir ifadeyle Zeyd’in evlatlığı, Ömer’e babalığı; Ömer’in babalığı ise, Zeyd’e evlatlığı verdi. Tamlama olan iki şeyden her biri, bir diğerinde tamlamadan önce nitelenmemiş olduğu bir anlam meydana getirir. Başka bir örnek ise, Ömer’in kölesi Zeyd’dir. Bu örnekte kölelik, Zeyd’in köle, Ömer’in sahip olmasını gerektir. Zeyd’in köleliği, Ömer hakkında sahip ismini meydana getirmişken, Ömer’in sahipliği, Zeyd için köleliği meydana getirmiştir. Böylece ona köle, Ömer’e sahip denilir. Tamlamanın öğelerinden her biri için, bu tamlamadan önce bu iki ismin anlamı yoktu.

O halde Hakk Haktır, insan insandır, ‘insan ya da insanlar Allah Teâlâ’nın kullarıdır’ dediğinde, hiç kuşkusuz, ‘Allah Teâlâ insanların sahibidir’ demişsindir ki, bu kaçınılmazdır. Mülk oluşu yönünden âlemin varlığını bütün olarak zihinden atmış olsaydın, âlem ortadan kalktığı için Hakkın varlığı ortadan kalkmaz, ancak sahiplik anlamının varlığı Haktan zorunlu olarak düşerdi. Âlemin varlığı fiil ve uygunluk (edilginlik) olarak Bilen-Hakkın varlığına bağlı olduğuna göre, Allah Teâlâ için el-Melîk ismi ezelidir. Âlemin varlığı ise dışta yoktu. Fakat onun aklîliği, el-Melîk ismiyle irtibatlı ve mevcuttu. O halde âlem, varlık, belirleme, güç ve fiil olarak Allah Teâlâ’nın mülküdür.

Hakikatler nedeniyle gerçekleşen ayrımın dışında, Hakk ve âlem arasında akledilebilen bir ayrılık yoktur. O halde Allah Teâlâ vardı ve ‘O’nunla beraber başka bir şey yoktu.’ Şimdi de öyledir ve öyle olmaya devam eder. Onunla beraber bir şey yoktur. Allah Teâlâ’nın bizimle beraberliği, şanının gerektirdiği ve şanına yaraşır tarzdadır. Allah Teâlâ bizimle beraber olmayı kendisine nispet etmemiş olsaydı, akıl O’na beraberlik anlamını yüklem yapmayı gerektirmeyecektir Aynı zamanda selim akıl da, bu beraberlikten âlemin parçalarının birbirleriyle olan beraberliğinden anladığını anlamaz. Çünkü Allah Teâlâ ‘O’nun benzeri yoktur’, ‘Nerede olursanız olun, o sizinle beraberdir’ buyurmuştur: Allah Teâlâ, Hz. Musa ve Hz. Harun aleyhimesselâma da ‘Şüphesiz (Ben her şeyi) işiterek ve görerek, sizin yanınızda olacağım’ diye hitap etmiştir.

O halde şöyle deriz: Hakk, belirttiği tarzda ve kastettiği anlamda, bizimle beraberdir. Şöyle söylemiyoruz: ‘Biz Hakk ile beraberiz.’ Çünkü böyle bir ifade, nassta geçmediği gibi, akıl da bunu gerektirmez. O halde bizim Hakk ile beraber olduğumuzu gerektirecek ne aklî bir yorum vardır ne de şeriat bu ifadeyi kullanmıştır,

Müslüman olduğu halde Allah Teâlâ’ya mekân izafesini reddedenlere gelince, böyle bir kişi eksik imanlıdır. Çünkü akıl, mekân anlamını Allah Teâlâ’dan nefy ettiği halde, Kitap’ta olmasa da Sünnet’te mekân lafzı sahih şeriat tarafından Allah Teâlâ hakkında kullanılmıştır. Söz konusu kullanım, başka bağlamlara çekilemez, ona kıyas yapılamaz ve sadece Şâri’nin kullandığı bağlamda kullanılabilir.

Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem, efendisinin dövdüğü bir cariyeye şöyle demiş:

‘Allah Teâlâ nerededir?’ Kadın göğü işaret etmiş. Bunun üzerine Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem, kadının işaretini kabul edip sahibine şöyle demiştir: ‘Onu azad et, çünkü mümindir.’ Neredeliği soran kişi, Allah Teâlâ’yı en iyi bilen insan ve Allah Teâlâ’nın peygamberidir. Bazı şekilci âlimler, cariyenin göğü göstermesini ve Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem’in bu ifadeyi onaylamasını ibadet edilen ilahların yeryüzünde bulunmasıyla (buna mukabil Allah Teâlâ’nın gökte olması şeklinde) tevil etmiştir. Böyle bir tevil, gerçeği bilmeyen kimsenin tevilidir. Arapların Şira adında ve rablerin rabbi olduğuna inandıkları gökteki bir yıldıza taptıklarını biliyoruz. Bu âdeti Ebû Kebşe çıkarmıştı. Ben de onlarm gökteki bu Tanrı’ya yakarışlarına vakıf oldum. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: ‘Şira (yıldız)nın Rabbi O’dur.‘ Gökteki bir yıldıza tapılmasaydı, bu kişinin yaptığı tevil caiz olabilirdi.

Şira’ya tapma âdetini çıkaran Ebû Kebşe, Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem’in ana tarafından atasıydı. Bu nedenle, dedesi Şira’ya tapmayı ortaya çıkardığı gibi kendisi de tek ilaha tapmayı ortaya koyduğunda Araplar onu Ebû Kebşe’ye nispet edip şöyle derlerdi: ‘Ebû Kebşe’nin oğlu ne yapıyor!’

Bu makamın kutuplarından biri, bizden öncekilerden Muhammed b. Ali et-Tirmizi, kendi pirlerimizden ise Ebû Medyen idi. O, yüce âlemde ‘Ebu’n-Necâ’ diye bilindiği gibi Ruhanîler de onu böyle isimlendirirdi. Ebû Medyen şöyle derdi: ‘Benim Kuran’da surem, ‘Mülkün sahibi olan Allah Teâlâ kutludur, yücedir. (Mülk) suresidir. Biz de onun için şöyle diyoruz: Ebû Medyen iki imamdan biridir. Çünkü bu, imamın makamıdır.

Hakk, kendisine dua eden ve bir şey isteyen zorda kalmış kuluna yardım ettiği için, bir mutasarrıf haline gelmiştir. Bu nedenle Ebû Medyen Allah Teâlâ hakkında MÜLKÜN MÜLKÜ derdi. Bu tamlamanın doğruluğu ise, kendisine bu halle çelişen bir iddia katışmaksızın, her nefeste kulun Allah Teâlâ’nın mülkü olduğunu tam olarak kavramasıyla gerçekleşir. Kul bu halde olduğunda, Allah Teâlâ’nın onun mülkü olduğunu söylemek doğru olabilir. Bir iddia kokusu ona bulaşırsa bu makamda bulunmuş olmaz. Bu iddia, ‘Allah Teâlâ’nın kendisini ‘ona ait mülk’ ya da ‘milk’ diye isimlendirdiği bu duruma sahip kılma halinde bulunmaktan uzaklaşmış olarak, kendisi nedeniyle bir mülke sahiplik’ iddiasıdır. Ayrıca Hakkın ‘mülkün mülkü’ olduğunu söylemesi bu kişi için geçerli değildir. Gerçekte böyle olsa bile, bu kişi, Allah Teâlâ’nın mülkü olduğunu bilmemesi ve herhangi bir durumdaki gafletinden kaynaklanan iddiası nedeniyle kendisini bu halden çıkarmıştır. Bu makam sahibi, sürekli elinde bulunacak ve gözünün önünde dikilecek büyük bir teraziye muhtaçtır.

Onyedinci Kısım, c.II ,  sh: 73-78

Kaynaklar:

Muhyiddin İbn  Arabî, Futûhât-ı Mekkiyye

Futûhât-ı Mekkiyye Tercümesi, hzl: Ekrem Demirli, 2011,İstanbul

 

DUÂ KAPISI

Aşağıdaki görüşler “Kim kapıyı çalar ve ısrar ederse içeri girer” mazmununa muhalif olduğu düşünülebilir. İsmâil Hakkı Bursevî kuddise sırruhu’l-âlî bunu şöyle açıklar. Burada dört i’tibâr vardır.

•  Birincisi taleb ve matlûbdur ki, isteyen istediğini elde eder.

•  İkincisi, taleb ve lâ-matlûbdur ki, taleb eden istediğini elde edemez. Nitekim Peygamberler (aleyhimüsselâm) bazı şeyler istediler, ancak herbirinde mücâb olmadılar. Zirâ hikmete muhalif idi.

•  Üçüncüsü, lâ-taleb ve matlûbdur. Bunda bilâ-taleb maksada ulaşılır.

Meczûbların hali böyledir.

•  Dördüncüsü lâ-taleb ve matlûbdur ki, insanların çoğu bu taifedendir. Zirâ sebebleri yerine getirmediklerinden dolayı muradları hasıl olmaz. Vesîletü’l-Merâm, vr. 47a

İşte buradan anlaşıldıki her duâ edip talepte bulunanın duâsına icâbet edilmez. Belki ekserîdir (çoğunluk), ancak küllî değildir. Mesalâ bir kişi Hakk’tan nübüvvet taleb etse, ancak ol mânâya uygun bir durumda olmasa, emr-i âdî üzere vücûdu hâricte muhaldir. Mümkindir demek yetmez, çünkü her mümkin olan nesnenin hâriçte meydana gelmesi gerekmez. Vesîletü’l-Merâm, vr. 47b

Kaynak: İsmail Hakkı Bursevi, Vesîletü’l-Merâm

BİR MÜRŞİDİ GÖRMEK HAKK’I GÖRMEKTEN EVLÂDIR

Ve ârif-i mezkûrun vücûdu kalîl olmakla vicdâna dek, seyyâh olmak lâzım geldi. Pes seyyâh olmak Hakk’ı taleb için değildir. Zîrâ Hak dâimâ seninle biledir.

Ve sefer ve ikāmet bu hususta birdir. Belki Hakk’ı bulanı bulmak içindir. Zîrâ vâcid-i Hak bulunmadıkça mevcûd-i hakîkî bulunmaz. Onun için bir üstâd şâkirdine dedi ki;

“Yâ gulâm, bir kerre Bâyezîd’i görmek, bin kerre Hakk’ı görmekten evlâdır. Zîrâ Hakk’ıdâimâ görürsün velâkin bilmezsin.”

Var imdi bir bilire mukārin ol, tâ ki gördüğün zâtısana ta’rîf ede ve rü’yetin sahîh olduğu zuhûra gele. Pes padişâhı tebdîl-i câmede gören kimse padişâh idüğünü bilmeyicek; padişâhıgörmüş/5/ olmaz.

Ve buradandır ki bilkuvve ile bilfiil berâber değildir. Zîrâ kuvvede zuhûr yoktur. Nitekim bilfiil ile bilfiil dahi müsâvî olmaz. Zîrâ bilfiil pâdişâhı mutâlaa eden kimse, o idiğün bilmeyicek, bilfiil görmüş olmaz. Belki ol ru’yet ona bilkuvve gibi olur.

Nitekim a’mânın dâire-i başarı küşâde olsa dahi hatkesi görmeyicek, yine a’mâdır.

Bu sebebten mahal kifâyet etmedi. Belki mahalde nûr olmak dahi lâzım geldi. Ve bundan fehm olundu ki, insân-ı kâmil ve şeyh-i vâsıl müridin basîretine kehle’l-cevâhir gibi sürme-i tevhîd çeker. Ve kesrette vahdeti ona mutâlaa ettirir.

Kaynak: İsmail Hakkı Bursevi, Vesîletü’l-Merâm

BAŞA DÖN

 

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s