BİTKİLER DÜŞÜNCEMİZİ OKUYABİLİR

Backster’le Sauvin deneylerini ABD’nin doğu yöresinde ilerletirlerken, Kaliforniya’nın Los Gatos kentinde Marcel Vogel adında bir araştırma kimyageri yaratıcılık âleminin derinliklerini incelemeye başlamıştı. Çalıştığı IBM şirketinin mühendis ve bilim adamlarına bu konuda bir kurs vermesi istendiğinde ise, önündeki işin büyük güçlüklerini, görevi yüklendikten sonra kavradı. «Yaratıcılık nasıl tanımlanabilir?» diye sorar buldu kendini. «Yaratıcı kişi kime denir?» Vogel, bir yandan bu soruları yanıtlamaya uğraşarak, her biri ikişer saatlik on iki bölümden oluşan seminer çalışmalarının özetini yazmaya koyuldu. Öğrencileri için kursun çetin ve anlamlı geçeceğini umuyordu.

Vogel’ın yaratıcılık konusundaki merakı ilk kez çocukluğunda, ateş böceklerinin çıkardıkları ışığın nerden kaynaklandığını düşünmekle başlamıştı. Büyük kitaplıklarda ışıma hakkında bir şey bulamayınca, annesine bu konuda bir kitap yazacağını bildirdi. On yıl geçmeden, Chicago Üniversite’sinden Dr. Peter Pringsheim ile ortak çabalarının ürünü olan «Sıvı ve Katı Cisimlerde Işıma Olayı ve Pratik Uygulamaları» yayınlandı.

Bundan iki yıl sonra da Vogel kendi şirketini kurdu. «Vogel Luminescence» kısa zamanda bu alanın önde gelen kuruluşlarından biri oldu. On beş yıllık bir süre içinde Vogel’in firması çok sayıda yeni ürün geliştirdi. Televizyon ekranlarındaki kırmızı renk, floresan boyalar, zehirli böcek ilaçlan için etiketler ve günün modası posterlerdeki duygu zenginleştirici (psychedelic) renkler bunlar arasındaydı. Ayrıca; bodrum ve kanalizasyonlarda, kötü koşullu yerleşim bölgelerinde, farelerin izledikleri yolları bu hayvanların sidiklerinden ortaya çıkarabilecek mor ötesi ışıklı bir arama aygıtı üretmişlerdi.

1950’lerin ortalarında, şirket yöneticiliğinin günlük sıkıntılarından bıkan Vogel, firmasını satıp IBM’de çalışmaya başladı. Artık zamanının tümünü araştırmalara ayırabiliyordu. Manyetik cisimler, optikelektrik aygıtlar ve sıvı kristal sistemleri gibi konuları iyice kurcaladı. Bilgisayarlarda bilgi depolanması konusunda önemli buluşlar yapıp patentler aldı. Bu çalışmalarından dolayı kazandığı ödüller, San Jose’deki evinin duvarlarını süslüyordu.

IBM’de verdiği Yaratıcılık Kursu sırasında öğrencilerinden biri Vogel’a «Argosy» dergisinin bir sayısını getirdi. Bu dergide Backster’in «Bitkilerin Duyguları Var mı?» başlıklı yazısı bulunuyordu. Backster’i dikkate alınmayacak şarlantının biri sanan Vogel’in ilk tepkisi, dergiyi çöp sepetine atmak oldu. Ama düşünce kafasını kurcalayıp duruyordu. Birkaç gün sonra yazıyı yeniden bulup çıkardı ve kanısını tümden deriştirdi.

Seminer öğrencilerine yüksek sesle okunan bu yazı hem alay konusu oldu, hem de merak uyandırdı. Ama sonuçta herkes, bitkilerle deney yapmanın ilginç olacağında birleşti. Aynı akşam bir öğrencisi Vogel’in dikkatini «Popular Electronics» dergisinin son sayısına çekti. Burada BacksLcr’in çalışmalarından söz ediliyor ve «psikoanalizör» adı verilen bir aygıtın devre şeması veriliyordu. Bitkilerin tepkilerini toplayıp amplifiye etmeye yarayacak bu aygıtın yapım maliyeti yirmi beş doların altındaydı.

Vogel sınıfı üçe bölerek grupları Backster’in deneylerinden bazılarını tekrarlamaya çağırdı. Seminerin sonunda hiçbir grup başarı sağlayamamıştı. Öte yandan Vogel, Backster’in sonuçlarından bir bölümünü elde ettiğini bildirdi öğrencilerine: Daha sonra, bitkilerin yapraklarının koparılacağım, yakılacaklarını, ya da kökleneceklerini önceden anlayabildiklerini, ve bu durumlardaki tepkilerinin gerçek koparma, yakma ve kökleme durumlarındakinden daha şiddetli olduğunu gösteren bir uygulama yaptı. Doğal olarak, bir yandan da neden yalnızca kendisinin başarılı olduğunu düşünüp duruyordu.

On bir ve on dört yaşları arasındayken, insan dimağının çalışması konusunda eline geçen her şeyi okumuştu Vogel. Sihirbazlık, spiritizma ve hipnoz teknikleriyle ilgili kitaplar devirmiş, daha çocuk denecek yaştayken sahnede hipnotizma gösterileri yapmaya başlamıştı. Kendini bu konulara iyice kaptırıp Mesmer’in «denge ve dengesizliğiyle hastalık ve sağlık durumlarını etkileyen evrensel sıvı» kuramını inceledi. Coue’nin kişilik geliştirme ve ağrısız doğumla ilgili «kendi kendine telkin» düşüncelerini, ayrıca «psişik enerji» konusunda çeşitli yazarların yazdıklarını okudu. «Psişik enerji» terimi, bunun fiziksel enerjiden farklılığını öne süren Carl Jung tarafından yaygınlaştırılmıştı. Şimdi Vogel’in düşüncesi, diğer enerji türleri gibi bir «psişik enerji» söz konusuysa, bunun da depo edilebilir olması gerektiği yolundaydı. Ancak, neye depo edilebilirdi? IBM’deki laboratuvarının raflarını dolduran kimyasal maddelere bakıp bakıp hangisinin bu enerjiyi depolamaya yarayabileceğini merak ediyordu.

îşin içinden çıkamayınca, spiritizma konularında yetenekli arkadaşı Bayan Vivian Wiley’e danıştı. Vivian laboratuvara gelip önüne sıralanan kimyasal maddeleri inceledi. Sonuçta da, hiçbirinin Vogel’ın sorununa çözüm getiremeyeceğine karar verdi.

Vogel ona kendisinin kimyasal maddelerle ilgili ön düşüncelerine boş verip aklına esebilecek herhangi bir yolu denemesini önerdi. Bayan Wiley evine dönünce, bahçesindeki taşkıran çiçeğinden (saxifrage) iki yaprak kopardı. Bunlardan birini yatağının yanındaki etajerin üstüne, öbürünü de oturma odasına koydu. «Her sabah kalktığımda başucumdaki yaprağa bakıp onun yaşamasını diliyorum,» diye anlattı Vogel’a.

«Öbürüne ise hiç ilgi göstermiyorum. Ne olacarını göreceğiz.»

Bir ay sonra Vogel’ı evine çağırdı ve yaprakların fotoğrafını çekmek için bir makine getirmesini istedi. Vogel gördüğüne inanamıyordu. Arkadaşının ilgi göstermediği yaprak kararmış, buruşmuş ve çürümeye başlamıştı. İlgisini her ün üzerinde yoğunlaştırdığı öteki yaprak ise sanki yeni koparılmışcasına yaşam dolu ve yemyeşildi. Bilinmeyen bir güç, doğa yasasına meydan okuyarak yaprağı sağlıklı tutuyor gibiydi. Arkadaşının aldığı sonucu kendisinin de alıp ulamayacağını merak eden Vogel, laboratuvar binasının önündeki karaağaçtan üç yaprak koparıp evine getirdi. Bunları bir cam plaka üzerine yerleştirip yatağının yanma koydu. Her gün kahvaltıdan önce yaklaşık bir dakika süreyle düşüncelerini yoğunlaştırarak camın kenarlarına yakın duran iki yaprağa bakıyor, sevgisiyle onları yaşamaya zorluyordu. Ortadaki yaprağı ise sürekli olarak görmezden geliyordu. Bir hafta sonra ortadaki yaprak kararmış ve büzüşmüş, dıştakiler ise hâlâ yeşil ve sağlıklı görünüşlüydü. Daha ilginci, canlı yaprakların kopuk sap uçlarındaki yaralar da kapanmışa benziyordu.

Vogel, «psişik enerji»nin gücüne tanık olduğu kanısına vardı. Düşünce gücü bir yaprağı sağlıklı tutabiliyorsa, bu gücün IBM’de uzun süredir üzerinde çalıştığı sıvı kristallere etkisinin ne olabileceğini merak etti. Mikroskop eğitimi görmüş olan Vogel, sıvı kristal biçimlenmelerinin kimi zaman üç yüz kez büyütülmüş görüntülerinden yüzlerce renkli dia çekmişti. Daha sonra bu tür çalışmalar sırasında, «dimağını rahatlatmak» yoluyla, mikroskopta görsel biçimde açığa vurulmayan etkinlikleri de algılayabildiğim anladı.

Gözlerimle değil, fakat «düşüncemin gözleri» ile, mikroskopta başkalarının dikkatinden kaçan şeyleri yakalamaya başladım. Bunların farkına vardıktan sonra, bir tür üst düzey bilinçliliği bu fenomenlerin gözle görülebilmesi ya da film üzerine kaydedilebilmesi için gerekli ışık koşullarını düzenlememe yardımcı oluyordu.

Vogel, kristallerin katı ya da fiziksel bir varoluş durumuna, «ön biçimler» (preforms) ya da katılan önceleyen saf enerji hayalet imgeleri ta rafından getirildikleri vargısına ulaştı. Örneğin bitkiler bir insanın kendilerini yakma niyetini algılayabildiklerine göre, niyetlenmenin de bir tür enerji alanı olduğundan kuşku duyulmamalıydı.

1970 sonbaharı geldiğinde, zamanının çoğunu mikroskop çalışmalarıyla geçiren Vogel, bitkiler üzerindeki araştırmalarını bırakmak zorunda kalmıştı. Ancak, San Jose Mercury gazetesinde bu konuyla ilgili bir yazının çıkışından sonra telefonda soru yağmuruna tutulunca, bu çalışmalarına yeniden dönme isteği duydu.

İnsan duygu ve düşüncelerinin bitkiler üzerindeki etkisini yanılma payını ortadan kaldırarak ölçebilmek için, önce elektrotların bitkiye tutturulmasında daha ileri bir teknik geliştirmek zorunda olduğunu anlıyordu Vogel. Böylece sahte verilerin ya da «elektronik gürültü»nün başlıca kaynağı ortadan kaldırılmış, yazıcı ucun grafik üzerinde rastgele oynaması önlenmiş olacaktı. Backster’in elektrot tutturma sistemi sakıncalı görünüyordu. Vogel’a göre bu yöntem, şehir elektriğinin saniyede 60 Hertz’lik (Avrupa’da 50 Hertz) titreşimleri, ya da yakında çalışan bir elektrik süpürgesinin yarattığı elektrostatik etkiler gibi rastgele elektromanyetik frekanslara bitkinin tepki vermesine neden oluyor ve kayıt aygıtını şaşırtıyordu.

Vogel aynı zamanda, üzerinde çalıştığı filodondronlardan bazılarının hızlı, bazılarının yavaş, bazılarının belirgin, bazılarının daha az belirgin yanıtlar verdiklerini; hattâ yalnız bitkilerin değil, tek tek yaprakların bile değişik kişilik özellikleri taşıdığını farketti. Yüksek elektrik direnci olan yapraklarla çalışmak özellikle zordu. En iyisi, fazla su içeren etli yapraklardı. Bitkiler, günün bazı zamanları ya da ayın bazı günlerinde yanıt vermeye istekli, başka zaman ve günlerde ise küskün ve durgun görünerek sırayla etkinlik ve eylemsizlik dönemlerinden geçiyorlardı. Kayıtlarının herhangi bir bölümünün yanlış elektrotlamadan kaynaklanmasını önlemek için, reçine ve tuzla koyultulmuş yosun jelatini çözeltisinden oluşan zamk gibi bir madde hazırladı Vogel. Özenle parlatılmış 2,5 x 4 cm.lik paslanmaz çelik elektrotları uygulamadan önce bu macunu yapraklara sürüyordu. Yosun jelatini elektronik alıcıların kenarları boyunca sertleştiğinde, içteki yaprak yüzeylerinin hep nemli kalmasını sağlıyor ve normalde yaprak üzerindeki basıncın oluşturduğu çıkış sinyali değişimlerini hemen hemen tümüyle ortadan kaldırıyordu. Bu sistem Vogel’a grafik için iniş çıkışı olmayan kusursuz düzgünlükte bir sıfır çizgisi sağladı.

Bu rastgele etkileri böylece eledikten sonra Vogel 1971 baharında bir filodendronun bir insanla gireceği kaydedilebilir ilk iletişim anını saptayabilmek amacıyla yeni bir deneyler dizisine girişti. Filodendron düz bir sıfır çizgisi veren galvanometreye bağlıyken Vogel bitkinin önünde duruyordu. Tümüyle gevşemiş olarak derin soluklar alıyor ve parmaklarını bitkiye dokunurcasına ileri uzatıyordu. Aynı zamanda da, bir dosta yöneltilebilecek türden sıcak duygularını bitkiye aktarmaya çalışıyordu. Bunu her yapışında, aygıtın yazıcı ucu grafik kağıdı üzerinde yükselen bir dizi titreşimler çiziyordu. Böyle anlarda Vogel bitkiden akan bir tür enerjiyi avuçlarında belirgin bir biçimde duyuyordu. Üç ile beş dakika sonra Vogel’ın duygu gönderileri bitkide hiçbir eylem yaratmamaya başlıyordu. Bitki onun çağrılarına karşılık olarak bütün enerjisini tüketmiş oluyordu sanki. Kendisiyle filodendron arasındaki etkileşim Vogel’a iki sevgilinin ya da yakın arkadaşın buluşmalarını anımsatıyordu. Karşılıklı tepkiler dalgalar halinde gelen ve en sonunda tükenen bir enerji akışı doğuruyordu. Bu enerji yenilenene dek de Vogel ve bitki, tıpkı iki sevgili gibi, mutluluk va doyum içinde kalıyorlardı.

Botanik fidanlıkta bir grup bitki üzerinde elini gezdirip bunların arasından özellikle duyarlı olanı seçebileceğini öğrendi Vogel. Bu tür duyarlı bir bitkinin üzerine gelince, önce hafif bir serinlik duyuyordu elinde. Bunun ardından gelen elektrik darbelerine benzettiği dalgalanmalar ise, güçlü bir alanın bulunduğunu belli ediyordu. Backster gibi Vogel da, bu tür bir bitkiyle arasındaki uzaklığı artırsa bile benzer tepkilerin gelmeye devam ettiğini gördü, önce evin dışından, sonra bir sokak öteden ve hattâ on iki kilometre ötedeki laboratuvarından denedi bunu.

Bir başka deneyde Vogel iki bitkiyi aynı kayıt aygıtına bağladıktan sonra birinci bitkiden bir yaprak kopardı, ikinci bitki, komşusunun incitilmesine gerçekten de tepki gösterdi. Ama yalnızca Vogel kendisiyle ilgilenirken. Eğer Vogel yaprağı ikinci bitkiyi hiç umursamadan koparırsa, tepki gelmiyordu.

Vogel deneyimleriyle biliyordu ki, Yoga sanatının ustaları ve Zen gibi derin meditasyon biçimlerinin öğretmenleri, yoğun düşünce durumundayken çevrelerindeki rahatsız edici etkilerin farkında olmuyorlardı. Böyle zamanlarda ensefalograf aygıtıyla alman beyin dalgaları, aynı kişilerden çevreleriyle normal bağlantı kurdukları sırada alınan dalgalardan tümüyle farklı oluyordu. Böylece, kendisindeki bilinç yoğunlaşması durumunun, bitkiyi gözlemek için kullandığı devrelerin bütünleyici ve dengeleyici bir parçası olduğunu daha açık biçimde görmeye başladı. Normal bilinçlilik durumunu bırakıp, zihninin bilinç dışı gibi görünen bir bölümünü bitkinin mutlu olduğu, sevildiği ve sağlıklı büyüyeceği düşüncesi üzerinde yoğunlaştırınca, bitki uyuşukluktan duyarlılığa geçebiliyordu. Bu yolla, insan ve bitki görünüşte etkileşiyor ve bir bütün oluşturarak çevredeki olaylardan ya da üçüncü kişilerden gelebilecek duygulanımları alabiliyorlardı. Bu duygulanımlar bitki aracılığıyla kaydedilebilir duruma geliyordu. Bitkiyi ve kendini duyarlılaştırma sürecinin bazen yalnızca birkaç dakika, bazen da nerdeyse yarım saat sürdüğünü gördü Vogel.

Bu süreci ayrıntılarıyla anlatması istenen Vogel, önce kendi gövdesindeki organların duyyusal yanıtlarını susturduğunu, sonra da bitkiyle kendisi arasındaki enerji ilişkisinin bilincine vardığını açıkladı. Bitkinin ve kendisinin biyoelektrik potansiyelleri dengelendiğinde; gürültüye, sıcaklığa, çevredeki elektrik alanlarına ya da başka bitkilere duyarlılığını yitiriyordu bitki. Yalnızca kendisini ona ayarlamış, ya da onu düpedüz hipnotize etmiş olan Vogel’a yanıt veriyordu.

Vogel artık konferans çağrılarını kabul edecek ve deneylerini televizyonda yapacak ka dar güveniyordu kendine. Konuşmalarından birinde açık ve kesin biçimde şöyle dedi:

«Gerçek şu ki, insan bitkilerle iletişim kurabilir ve kurmaktadır. Bitkiler yaşayan varlıklardır, duyarlıdırlar, mekânda kök salmışlardır. İnsanların düşündüğü anlamda kör, sağır ve dilsiz olabilirler. Ama hiç kuşkum yok ki, insan duygularını ölçmek için son derece duyarlı aygıtlardır. Çevrelerine enerji verirler insana yarar sağlayan güçler yayarlar. Kişi, kendi güç alanına kan bu güçleri hissedebilir! Kişinin güç alanı da, karşılık olaı k bitkiye enerji besler.»

Vogel Amerikan yerlilerinin bu olanakları çok iyi bildiklerini söylüyordu. Gereksinme duydukça ormana gitmekteydi Kızılderililer. Kollarını iki yana açıp sırtlarını bir çama dayarlar, kendilerini ağacın gücüyle tazelerlerdi.

Zaman zaman dinleyicileri arasında inanmayan, ya da düşmanca izleyen kişiler çıktı Vogel’ın karşısına. Bu olumsuz tutumların çıkışlarına dikkat ederek, bunları yayan bireyleri belirleyebildiğini, Yoga eğitimi sırasında öğrendiği derin soluk almalarla bu etkilere karşı koyabildiğim gördü Vogel. Sonra da, radyoyu bir başka istasyona ayarlarcasma, kafasını başka bir zihinsel imgeye çeviriyordu.

Vogel şunu vurgulamaktadır:

«Dinleyici topluluklarındaki düşmanca ve olumsuz duygular, bütün konuşmacılar tarafından bilinir. Bunlar, etkin bir iletişimin başlıca engelidir. Bitki deneylerinin izleyiciler önünde uygulanması sırasında bu etkiye karşı koymak işin en güç yanıdır. Bunu başaramazsanız, bitki ve dolayısıyla aygıt devreden çıkar, yeniden olumlu bir bağlantı kurulana dek hiç yanıt alamazsınız.»

Ayrıca şöyle demektedir Vogel:

«Görünüşe göre ben bitkinin dış çevreye yanıtlarını sınırlayan bir süzücü sistem görevi yapıyorum. Bunu açıp kapatmak yoluyla insanları ve bitkiyi karşılıklı olarak duyarlılaştırabilirim. İçimdeki enerjiyi bitkiye yükleyerek, bitkinin bu türden çalışmalar için bir duyarlılık geliştirmesini sağlayabilirim.

«Bir noktayı anlamak çok önemli: Bana göre bitkinin yanıtı. Bitki biçimindeki bir zekanın yanıtı değildir. Kişinin bir uzantısı olmaktadır bitki. Kişi böylelikle bitkinin biyoelektrik alanıyla, ya da bu alan aracılığıyla bir üçüncü kişinin düşünme süreçleri ve duygularıyla etkileşmektedir.»

Sonuç olarak:

«Bütün yaşayan varlıkları saran Yaşam Gücü, ya da Kozmik Enerji; bitkiler, hayvanlar ve insanlar arasında paylaşılabilir. Bu paylaşma yoluyla kişi ve bitki bir olurlar! Bu bir oluş, yalnızca aralarında iletişim kurmalarına değil, bu iletişimin grafik üzerinde kaydedilmesine de olanak verir.»

Gözlemlerinin bitkiyle insan arasında bir alışveriş, hattâ bir enerji füzyonu bulunduğunu göstermesi nedeniyle Vogel, olağanüstü duyarlılıkta bir kişinin gerçekten bir bitkinin içine girip giremeyeceğini merak etti. On altıncı yüzyılda yaşamış Alman mistiği Jacob Boehme ile ilgili olarak anlatılan böyle bir olay bulunmaktadır. Genç bir adamken «aydınlanmış» ve bir başka boyutta görebildiğini öne sürmüştür Boehme. Büyüyen bir bitkiye bakarken eğer isterse ansızın bu bitki ile kaynaşabildiğini, bitkinin parçası olduğunu ve onun «ışığa doğru gitmeye çabalayan» yaşamını duyumsadığını söylemiştir. Bitkinin basit tutkularını paylaştığını ve «büyüyen bir yaprağın sevinciyle gönendiğini» dile getirmiştir.

Günlerden bir gün Vogel’ı San Jose’de Debbie Sapp adında bir genç kız ziyaret etti. Sessiz ve içine kapanık olan Debbie’nin daha başlangıçta, aygıtların da saptadığı gibi, filodendronla çabucak yakınlık kurması etkiledi Vogel’ı.

Bitkinin tam anlamıyla sakin olduğu bir sırada kıza kestirme bir soru yöneltti Vogel: «Şimdi bu bitkinin içine girebilir misin?» Debbie basıyla olumlu yanıt verdi. Başka ve uzak bir evrendeymişçesine çevresinden kopuk, sakin ve dingin bir anlam geldi yüzüne. O anda da kalem, bitkinin alışılmadık ölçülerde enerji aldığım Vogel’a gösteren dalgalanmalar çizmeye başladı.

Debbie daha sonra yazılı biçimde şöyle aklardı olanları:

Bay Vogel rahat olmamı ve kendimi filodendronun içine göndermemi istedi. İsteğini yerine getirmeye başlarken birkaç şey birden oldu.

Önce, tam olarak bir bitkinin içine nasıl girebileceğimi düşündüm. Hayal gücümün yönetimi alması için bilinçli bir karar verdikten sonra bitkinin dibindeki bir kapıdan gövdeye girdimi fark ettim. İçeri girince de, sapın içinde yukarı doğru hareket eden hücreleri ve suyu gördüm. Kendimi bırakıp ben de bu akışla birlikte yukarı çıktım.

Hayalimdeki yapraklara yaklaştıkça, düşsel bir dünyadan, üstünde hiçbir denetim kuramadığım bir diyara çekildiğimi hissettim. Hiçbir zihinsel görüntü yoktu. Bunun yerine geniş ve açılabilen bir yüzeyi kapladığım, onun bir parçası olduğum duygusu vardı. Bu, yalnızca «saf bilinçlilik» diye tanımlanabilecek bir durum gibi geldi bana.

Bitkinin olumlu korumasını, beni kabullenişini hissettim. Zaman kavramı yoktu. Yalnızca varoluşta ve mekânda bir birlik duygusu vardı. Elimde olmadan gülümsedim ve kendimi bitkiyle bir olmaya bıraktım.

Sonra Bay Vogel gevşememi söyledi. Bunu duyduğumda çok yorgun, ama mutlu olduğumu sezdim. Enerjimin tümü bitkideydi.

Grafik kaydını izleyen Vogel, kız bitkiden «çıktığı» sırada ani bir kesilme gördü. Debbie daha sonraları, bitkiye «yeniden girdiği» seferlerde, hücrelerin iç düzenini ve yapılarını ayrın tılı olarak anlatabiliyordu. Özellikle, yapraklardan birinin elektrodun etkisiyle kötü biçimde yanmış olduğuna dikkat etmişti. Elektrodu çıka ran Vogel, yaprakta nerdeyse bir delik açılmış olduğunu gördü.

O zamandan beri bu deneyi düzinelerce baş ka kişiyle yaptı Vogel. Onlara belirli bir yaprağa girmelerini ve hücrelerin içine bakmalarını söyledi. Hepsi de, hücre yapısının çeşitli bölümleri hakkında DNA moleküllerine varana dek birbiri ni tutan tanımlamalar verdiler.

Deney sonucunda Vogel’ın yargısı şuydu: «Kendi gövdemizdeki hücrelere de girebilmemiz ve o anki ruhsal durumumuza bağlı olarak hücreleri olumlu ya da olumsuz etkileyebilmemiz olasıdır. Günün birinde bu, hastalıkların ortaya, çıkış nedenini açıklayabilir.»

Çocukların yetişkinlerden daha «açık düşünceli» olduğunu bilen Vogel, çocuklara bitkilerle etkileşim içine girmeyi öğretmeye başladı. Önce bir yaprağı tutup sıcaklığını, yapısını ve dokusunu ayrıntılı olarak betimlemelerini istemekteydi onlardan. Daha sonra yaprakları büküp esnekliklerini hissetmelerini, alt ve üst yüzeylerini hafifçe okşamalarım söylemekteydi. Eğer duygularını ona anlatmak öğrencilerinin hoşuna gidiyorsa, bu kez ellerini yapraktan çekmelerini ve yapraklardan yayılan enerjiyi ya da gücü duymaya çalışmalarını istemekteydi. Çocukların çoğu bir gıdıklanma ya da ürperme duygusundan söz ediyorlardı.

Vogel, en güçlü duygulanımları alan çocukların, kendilerini yaptıkları işe en fazla kaptıranlar olduğuna dikkat etti. Ürpermeyi hissetmelerinden sonra onlara «Şimdi tümüyle gevşe,» diyordu. «Enerjiyi al ve ver. Atışları duyunca elini yaprağın üstünde gezdir.» Onun yönlendirmelerine uyan genç deneyciler, ellerini indirdiklerinde yaprağın açıldığını kolayca görebiliyorlardı. Bu devinimin sürekli yinelenmesiyle yaprak titremeye başlıyordu, iki ellerini birden kullanarak bitkinin sağa sola salınmasını bile sağlayabiliyorlardı. Kendilerine güvenleri arttıkça, her seferinde bitkiden biraz daha uzakta durmalarını istiyordu Vogel.

«Görünmeyen bir gücün bilincine varabilmek için temel bir eğitim bu,» diye açıklamaktadır Vogel. «Bu bilinç sağlandığında, söz konusu gücü kullanabileceklerini açıkça görüyorlar.»

Ona göre yetişkinler çocuklara oranla çok daha başarısız olmaktadırlar ve bu nedenle birçok bilim adamı Backster’in deneylerini laboratuvarlarında gerçekleştiremeyeceklerdir. «Eğer deneylere mekanik bir biçimde yaklaşırlar ve bitkileriyle karşılıklı iletişime girip onlara arkadaşça davranmazlarsa başarısızlığa uğrayacaklardır.»

Gerçekten de Kaliforniya Psişik Derneği’nde çalışan bir doktor aylarca uğraştığı halde tek bir sonuç alamadığını söylemiştir Vogel’a. Aynı şey, Denver’in en tanınmış ruhçözümcülerinden birinin de başına gelmiştir. Vogel’in bu konuda ki yorumu şöyledir:

Dünyanın dört bir yanındaki laboratuvar elemanları, bitkiyle insan arasındaki duygu yakınlaşmasının anahtar olduğunu kabul edip bu yakınlaşmayı kurmayı öğrenmezlerse, onların da bu kişilerin başarısızlığına uğramaları kaçınılmazdır. Laboratuvarlardaki kontrolların fazlalığı, deneyler iyi yetiştirilmiş gözlemciler tarafından yapılmadıkça bir şey kanıtlamayacaktır. Ruhsal gelişim gereklidir. Ama birçok bilim adamı, yaratıcı deneyin ancak deneyi yapan kişi deneyle bütünleşince gerçekleşebileceğini kavrayamamaktadır.

Bu düşünceler, Vogel ve Backster arasındaki yaklaşım farkını özetlemekteydi. Vogel bitkileri üzerinde bir tür hipnotik denetim kuruyordu. Kuşkucular ters etkiler sağlıyorlarsa da, Backs ter’in bitkileri kendi başlarına bırakıldığında çevrelerine çok normal tepkiler veriyorlardı.

Kişi bir bitkiyi etkileyebildiğinde bile sonucun her zaman olumlu olmadığını söylemekteydi Vogel. Klinik psikoloğu olan ve bitki araştırmalarında gerçek payı bulunup bulunmadığını görmek için gelen bir arkadaşından, beş metro ötede duran filodendrona güçlü bir duygu gön dermesini istemişti. Bitki ani ve yoğun bir tepki dalgasına girdikten sonra birdenbire kabuğuna çekiliverdi. Vogel psikologa aklından ne geçildiğini sorunca, «Onu evimdeki filodendronla karşılaştırdım,» diye yanıt verdi adam. «Ve benimkinin daha üstün olduğunu düşündüm.» Görünüşe göre Vogel’in bitkisinin «duyguları» öyle kötü incinmişti ki, günün geri kalanında hiçbir karşılık alamadılar. İzleyen iki hafta boyunca da somurttu durdu bitki.

Bitkilerin belirli kişilerden, daha doğrusu bu kişilerin düşündükleri şeylerden hoşlanmadıkları kanısındadır Vogel. Bunun gerçek olması durumunda, günün birinde bitkiler yardımıyla insanların düşüncelerini okuma olanağı bulunacağına inanmaktadır. Kanısını destekleyen bir olay da vardır: Vogel’ın isteği üzerine, nükleer fizikçi olan bir arkadaşı teknik bir problem üzerinde çalışmaya başlamıştı. Adam problemi kafasında evirip çevirirken, Vogel’in bitkisi aygıtta 118 saniye süren bir dizi eğri çizdi. Eğri sıfır çizgisine indiğinde Vogel arkadaşına düşünce akışını kesip kesmediğini sordu. Fizikçi bunu doğruladı. Bitki yardımıyla Vogel grafik üzerinde gerçekten bir düşünme sürecini mi saptamıştı?

Birkaç dakika sonra yine Vogel’in  isteğiyle fizikçi karısını düşünmeye başlayınca, bitki 105 saniye süren bir eğri çizdi bu kez. Burnunun dibindeki bitkinin, bir adamın karısıyla ilgili düşünsel imgelerini alıp kağıda aktardığı görüşündeydi Vogel. Bu eğrileri yorumlama olanağı bulunursa, adamın düşünceleri anlaşılamaz mıydı?

Bir kahve molasından sonra Vogel arkadaşından karısını yine önceki gibi düşünmesini istedi. Bitki, birinciye çok benzeyen bir başka 105 saniyelik grafik çizdi. Vogel’a göre bir bitki ilk kez bir düşünce spektrogrammı kaydetmiş ve bunu yinelemişti. «Belki de,» diye düşünüyordu, «bir süre sonra bu grafiklerdeki kalıpların, düşünce sürecini açıklayabilecek mesaj birimlerine ayrıştırılması olanağı bulunacak.»

Bitkilerin bireylere ve başka bitkilere karşılık verdiğini kanıtladıktan sonra grup deneyleri yaptı Vogel. Psikologlar, tıp doktorları ve bilgisayar programlayıcılarından oluşan konuklarını evinde ağırladığı bir gün; işin içinde gizli aygıtlar ve aldatmacalar bulunduğunu öne süren bu kişilerin, kullandığı araçları incelemelerini istedi. Daha sonra bitkilerin ne tepki vereceğini görmek amacıyla, bir daire çevresinde oturup konuşmaya çağırdı onları. Bir saat boyunca hemen hiç tepki alamadan konuşup durdular. Tam herkes işin tümüyle bir uydurmaca olduğu kanısına varıyordu ki, içlerinden biri «Sekse ne dersiniz?» diye bir söz etti. Şaşkın bakışlar altında bitki canlanıverdi. Yazıcı uç çılgınca titreşimler kaydetmeye başladı. Seksten söz etmenin atmosferde bir tür cinsel enerji dalgalanması yaratabileceği düşüncelerine yol açtı bu. Sözkonusu enerji, Dr. Wilhelm Reich’ın bulup tanımladığı «orgone» gibi bir kavram olmalıydı. İnsanların yeni tohum ekilmiş tarlalarda cinsel ilişkide bulunmalarından oluşan eski verimlilik törenleri, belki gerçekten de bitkilerin büyümesini çabuklaştırıyordu.

Bir başka seferinde, yalnızca kırmızı siperlikli bir mumun aydınlattığı bir odada hortlak öyküsü dinleyen kişilerin tepkilerine yanıt verdi bitki, öykünün «Ormandaki gizemli kulübenin kapısı yavaşça açılmaya başladı» ya da «Charles eğilip tabutun kapağını açtı…» ya da «Ansızın köşede eli bıçaklı bir adam belirdi…» gibi bölümlerine bitki daha çok ilgi gösterir gibiydi. Vogel’a göre bu, bitkilerin grup tarafından enerjiye dönüştürülen «düşsel imge»leri ölçebildiğinin kanıtıydı.

Bitkilerle deneyler yapmanın, bilinçlilik konumlarım değiştirmeyi yeterince beceremeyen insanlar için çok tehlikeli olabileceğini vurgulamaktadır Vogel. «Kişisel ruh durumlarının işin içine karışmasına engel olunmazsa, yoğunlaştırılmış düşünce, yüksek bir zihinsel durumda bulunan bu kişinin bedeni üzerinde çok büyük etkiler yapabilir.»

Vogel, bedenen sağlıklı olmayan kimselerin bitkilerle ya da başka türden psişik deneylere girişmemeleri gerektiğini söylemektedir. Kanıtlayamamış olmakla birlikte, mineral ve protein yönünden zengin sebzeler, meyveler ve fındık fıstık türünden yiyeceklerin yer aldığı özel bir beslenme rejiminin, bu çalışmalar için gerekli enerji birikimini sağladığını öne sürmektedir. «Kişi yüksek düzeyde enerji tüketmektedir. Bu yüzden iyi beslenmesi gerekir.»

Düşünce gibi yüksek enerji türlerinin yaşayan organizmalar üzerindeki fiziksel etkilerini araştıran Vogel, suyun olağandışı özelliklerini incelemeye girişmiştir. Bir kristal bilimcisi olarak, tek bir kristal formuna sahip olan tuzların tersine, buzullardan alman buz örneklerinin otuz değişik form sergilemeleri üzerinde durmaktadır. «Konuya uzak olan kişiler, bu kristallere bakıp, karşılarında otuz değişik madde bulunduğunu düşünebilirler. Hakları da vardır. Çünkü su gerçek bir gizemdir.»

Vogel, henüz kanıtlanmış bir gerçek olmadığını kabul ettiği şu öngörüyü de yapmaktadır: Canlı varlıkların hepsi yüksek oranlarda su içerdiğine göre, bir insanın canlılık derecesi o insanın terleme ölçüsüyle bağlantılı olabilir. Su gövdede dolaşır ve derinin gözeneklerinden dışarı çıkarken, yük birikimleri meydana gelir. Vogel’ı bu düşünceye götüren ilk ipucu, bazı medyumların yaşamsal psişik enerjilerini harcadıkları seanslar sırasında birkaç kilo birden vermeleri olmuştur. «Psişik bir araştırma çalışmasına giren kişiyi duyarlı bir teraziyle tartabilirsek, her seferinde bir ağırlık eksilmesi olduğunu görürüz. Hızlı zayıflama rejimine giren kişilerde olduğu gibi, su yitirilmesinden olmaktadır bu.»

Yarınlar ne getirir bilinmez ama, Vogel bitkilerle yaptığı çalışmaların insanların uzun zamandır umursamadıkları gerçekleri yeniden görmelerine yardımcı olacağına inanmaktadır. Şu sıralarda üstünde çalıştığı basitleştirilmiş eğitim çantaları ile çocuklara duygularını özgür, bırakmayı ve bunun sonuçlarını ölçüp gözlemlemeyi öğretebileceğim düşünmektedir.

«Böylece sevme sanatını öğrenebilirler,» demektedir. «Ve kafalarından bir düşünce geçirdiklerinde çok büyük bir gücü ya da enerjiyi dışarı saldıklarını kavrayabilirler. Bunların kendi düşünceleri olduğunu bilince de; ruhsal, duygusal ve zihinsel gelişim sağlamak için düşünceyi nasıl kullanabileceklerini anlayabilirler.

«Beyin dalgalarını ölçen bir makine değil bu. İnsanlara falcı ya da mistik olmayı öğreten bir aldatmaca da değil. Tersine, bu yolla çocukların basit, dürüst insanlar olmalarına yardım edilebilir.»

Bitkilerle yaptığı deneylerin önemini özetlemesi istendiğinde Vogel şöyle karşılık vermiştir:

«Yaşam boyunca çektiğimiz acıların ve hastalıkların çoğu, içimizdeki gerilimleri ve güçleri boşaltmayı beceremeyişimizden kaynaklanmaktadır. Bir insan bize sırt çevirdiğinde, içimizden baş kaldırır ve bu sırt çevirişe saplanır kalırız. Bu da. Dr. Wilhelm Reich’ın uzun zaman önce belirttiği gibi, bir kas gerilimi olarak gövdemizde kilitlenir ve eğer çözülemezse gövdenin enerjisini tüketip, kimyasal dengesini değiştirir. Araştırmalarım bunlardan kurtuluş yolunu göstermektedir.»

Marcel Vogel için bitkiler yeni ufuklar açmıştır. Bitki krallığı, sözcüklere dökülmüş biçimlerinden daha çok gerçeklik taşıyan iyi ya da kötü niyet mesajlarını alabilme yetisine sahiptir. Bu yetenek bütün insanlarca da paylaşılmakla birlikte, insanların kendileri tarafından geçici olarak köreltilmiştir.

Randall Fontes ve Robert Swanson adlarında insan psikolojisi ve Hindu felsefesi öğrenimi yapan iki genç KaliforniyalI, Vogel’ın uğraşını şimdiden epey ileri götürdüler. IBM araştırmacısının kendilerine ödünç verdiği gelişmiş aygıtlarla bir dizi şaşırtıcı buluşlar yaptılar. Sonuçta da, bitki iletişimi konusunu daha derinlemesine deşmek üzere, köklü üniversitelerden finansman ve araç gereç yardımı sağladılar.

Fontes ve Swanson’un ilk buluşları bir rastlantı sonucu gerçekleşmişti. Biri esnerken öbürü bu esnemenin enerji dalgaları biçiminde kaydedildiğini fark etti. Bu fenomeni olasılık dışı görüp umursamamak yerine, eski Hindu metinlerinde okuduklarını anımsayıp bu konunun üstü ne düştüler: Uzun bir esneme, yorgun kişiyi yaşam veren «shakti» ile yeniden doldurmanın bir yolu sayılmaktadır. «Shakti» ise, evreni kapladığı varsayılan bir enerjidir.

Kaliforniya’nın Hayward kentindeki Eyalet Üniversitesinde biyoloji okutmanı olan Dr. Norman Goldstein’in yardımıyla Fontes, sarmaşık filodendronunda hücreden hücreye gezen bir elektrik gerilimi olduğunu da ortaya çıkardı. Bu ise, daha önceden hiç hesaba katılmayan bir sinir sisteminin varlığının güçlü bir göstergesiydi. Fontes son zamanlarda da, bir tek hücresinin uzunluğu beş santimetreyi bulabilen Nitella adlı su bitkisi üzerinde çalışmaktadır. Ayrıca Kaliforniya’daki Stanford Araştırma Enstitüsü’nde fizik doktoru Hal Puthoff ve üstün psişik yetenekleri bulunan eski deneme pilotu ve polis şefi Pat Price ile işbirliği yapmaktadır. Price, hemen her denemede, çeşitli zihinsel gönderilerine bitkinin yanıt vermesini sağlayabilmektedir. Bu durum Puthoff ve Fontes’e; Price’ı bitkiden 1000 ya da 2000 kilometre uzağa gönderip bu uzaklıktan bitkiyi etkileyip etkilemeyeceğini görmek ve duyarlı zamanlama aygıtlarıyla bu zihinsel gön deri enerjisinin hızının ışık hızıyla karşılaştırmasını yapabilmek umudunu vermiştir. Bu ara da Swanson ise, Kaliforniya’nın Martinez kentindeki John F. Kennedy Üniversitesinde parapsikolojiye yönelik bir danışma merkezi kurma çalışmalarına katılmaktadır. Swanson’un buradaki amaçlarından biri, bitkileri telepatik olarak kimlerin etkilediğini ve kimlerin etkilemediğini belirlemektir.

Kaynak: BİTKİLERİN GİZLİ YAŞAMI, THE SECRET LIFE OF PLANTS, Peter Tompkins/ Christopher Bird, trc: Sulhi Dölek, 1983, İstanbul

 

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s