KADINLARIN FELSEFESİ- FELSEFE-İ ZENÂN- AHMET MİDHAT-

 “Kurtuluş yalnızlıktadır”

Âkile Hanım

Tanzimat dönemi romanlarında Türk kadınının hayat, ahlak ve aile anlayışında meydana gelen değişiklikler önemli ölçüde yer alır. Eski yaşam biçiminden modern hayata yöneliş, Müslüman-Türk kadınının ikilemde kalmasına sebep olur. Avrupa ile olan ilişkilerin her geçen gün daha da ilerlediği bu geçiş döneminde kadının benliğini bulma çabası, dönem romanlarında okuyucunun dikkatine sunulur. Bu husus, Felsefe-i Zenan ve Jön Türk‟te geniş olarak işlenir. Vakaların oluşmasında tamamen kadın kahramanlar ön planda olduğundan, uzun hikâye/roman özelliği taşıyan Tanzimat dönemi romanlarından Felsefe-i Zenan‟dan bahsetme gereği duyduk.

Ahmet Midhat’ta Kadının Ahlaki Konumu ve Feminizm

Felsefe-i Zenan, Ahmet Midhat Efendi‟nin 1870‟te kaleme aldığı ve kadınla erkeğin eşit olduğu, kadının ekonomik özgürlüğe sahip olması gerektiği, kadınların evlenmeden de hayatlarını devam ettirebileceklerini ve temel sorun olarak eğitim almış kadının kadınlık rollerini sürdürüp sürdürmeyeceği ya da nasıl sürdüreceğiyle değil,  eğitim süreciyle kadınlık rolleri arasındaki çatışmayı bu konuyu alır.

Felsefe-i Zenan’da, hayatını okumaya ve öğrenmeye adamış olan Fazıla, evlat edindiği iki kızına da kendi yaşam felsefesini aşılar. Gerçekte kardeş olmayan fakat kardeş gibi bir arada büyümüş Akile ve Zekiye,  Fazıla Hanım’dan terbiye görmüşlerdir. Fazıla Hanım onları, evliliğin doğuracağı aksaklıklardan, evlendikleri zaman bir esaret altına gireceklerinden bahsederek evlilik kurumundan soğutmuştur. Günlerini okuyarak, araştırarak geçiren bu kardeşlerden Zekiye, Muhsin Paşa’dan eğitmenlik teklifi alır.  İki sene Halep’te kalacak ve dönecektir. Fakat burada Sıtkı adlı bir kâtiple tanışır ve her ne kadar evliliğe karşıda olsa onunla evlenmeyi kabul eder. Evlendikten kısa bir süre sonra eşinin kendisini aldattığını görür. Üzüntüsünden hastalanır ve ölür.

Akıle ve Zekiye onun izinden giderler. Ancak hayata uygulanmayan bilginin aslında bir anlamı olmadığına inanan Midhat Efendi, birbirinin alternatifi olmak üzere yarattığı Akıle ve Zekiye’den birini, evin dışına hayata gönderir. Diğerini evin içinde bilgisi ve öğrenme aşkıyla bırakır. Sorun karşısında açık bir seçim yapamamış olan yazar, eserinin bu tarafıyla toplumun eğitim görmüş ya da kendine yetiştirmiş kadına hazır olmadığı kadar, bu kadınların da hayata ve topluma hazır olmadıkları mesajını vermek ister. Kendini bütün Osmanlı kadınlarının manevi babası sayan Midhat Efendi’nin ilk eseri  Felsefe-i Zenan’dan son eseri  Jön Türk’e kadar konuyla ilgili  görüşlerinde büyük değişiklik olmaz. Ancak yazarın son eserine kadar aynı konuda ısrarlı duruşu, böyle bir toplumsal sorunun varlığını düşündürür.

*******************

   AHMED MİDHAT EFENDININ FELSEFE-I ZENÂN’I

hzl: MÜGE CANPOLAT

Gelenekler kadını yalnız bir erkeğe ait kılıp, erkeğe ise birden fazla kadını mümkün kıldıkça ve erkekler de bu nimetten yararlanmakta kusur etme[dikçe] (…) bir kıza namus taslayabilirler mi?

(Ahmed Midhat, s. 53)

 

Gelenek içindeki kadın-erkek eşitsizliğine karşı söylenen bu sözler, Ahmed Midhat’ın Felsefe-i Zenân adlı eserindeki ayrıksı bir kadın tipinin başkaldırısıdır. Tanzimat döneminde Batının da etkisiyle kadının toplumdaki yeri tartışılmaya başlanmıştır. Bu dönemde türlerle beraber konular da Batıdan gelmektedir. Ahmed Midhat’ın manevî kızı olan ilk kadın yazarımız Fatma Aliye Hanım da eserlerini bu dönemde vermiştir. Şinasi, Namık Kemal, Şemsettin Sami gibi yazarlar, kadını konu eden eserler yazmışlardır. Ahmed Midhat, kadını toplumda bulunduğundan daha iyi bir konumda görmek isteyen bir yazardır. Bunun da ancak eğitimle mümkün olacağına inanır. Handan İnci, Ahmed Midhat’ın Felsefe-i Zenân adlı eseri için “yeni Türk edebiyatında kadın sorunlarını doğrudan doğruya işleyen ilk eserdir” denebileceğini belirtir (s. v).

Handan İnci, Ahmed Midhat’ın Felsefe-i Zenân adlı eserini Latin alfabesine aktararak kitaplaştırmış ve eseri günümüz okuruna ulaştırmıştır. Kitap iki taraflıdır. Bir tarafında Handan İnci’nin Felsefe-i Zenân ile ilgili görüşlerine yer verdiği “Felsefe-i Zenân Hakkında” başlıklı girişi ve eserin bugünkü harflere aktarılmış hali yer almaktadır. Bu kısmın başlığı Felsefe-i Zenân’dır. Kitabın diğer tarafında ise sadeleştirilmiş metin bulunmaktadır. Bu kısmın başlığı ise Kadınların Felsefesi’dir.

Felsefe-i Zenân, Ahmed Midhat’ın ilk eserlerindendir. 1870 (hicrî 1287) yılında yazılmıştır. Letaif-i Rivayat adlı eserler serisinin üçüncü kitabında yer alan Felsefe-i Zenân için Ahmet Hamdi Tanpınar “Garp hikâyesi”, Kenan Akyüz ve Olcay Önertoy “büyük hikâye”, Mustafa Nihat Özön de “hikâye” terimini kullanır. Handan İnci’nin çalışmasının kapağında ise “roman” terimi yer almaktadır. Ahmed Midhat Efendi hakkında en kapsamlı çalışmayı yapan Orhan Okay’ın Batı Medeniyeti Karşısında Ahmet Midhat Efendi adlı araştırmasında ise bu eser için hem “uzun hikâye” hem de “roman” terimi kullanılmıştır.

Ahmed Midhat, eserlerinin hemen hemen hepsinde eğitim, evlilik, kadının eğitimi, tutsaklık gibi toplumsal konulara yer vermiştir. Bu konuları işlerken gelenekten uzaklaşan bir tavır sergilediği söylenebilir. Yine toplumsal konular arasına giren kadın-erkek arasındaki eşitsizlik, yazarı düşündüren bir durumdur. Ahmed Midhat kendisini rahatsız eden bu durumu Felsefe-i Zenân’da işler. Felsefe-i Zenân, kadının özneleştirildiği, erkeğin ötekileştirildiği bir eserdir ve tamamen kadın bakış açısıyla yazılmıştır. Ama esas ilginç olan, bir erkeğin yaşama bu açıdan bu derece bakabilmiş olmasıdır.

Felsefe-i Zenân, iyi eğitimli ama neredeyse erkek düşmanı olan Fazıla, Akıle ve Zekiye’nin yaşam “felsefe”lerini konu alır. Eser, yazar-anlatıcı tarafından sunulan olaylar ve Akıle ile Halep’e giden Zekiye’nin birbirlerine gönderdikleri mektuplar sıralanarak kurulmuştur. Ahmed Midhat, mekân değişikliğine bağlı olaylar zincirinin bir kısmını Zekiye’nin ağzından mektup yoluyla aktarır. Böylece okuyucuya seslenirken girişik bir üslup kullanmış olur.

Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmed Midhat’ın ilk eserleri için “ne psikoloji, ne canlı karakter, ne de etraftaki hayatı canlandırmak endişesi” taşır diyerek genel bir yargıda bulunmuştur (19 uncu Asır Türk Edebiyatı Tarihi, Çağlayan Kit., 1997). Ancak bu sözlerin Felsefe-i Zenân için geçerli olduğunu söyleyemeyiz.

Eser, Fazıla Hanımın tanıtılmasıyla başlar. Büyük Ayasofya mahallesinde yaşayan Fazıla Hanım okumayı çok seven bilgili bir kadındır. Bunda babası Bedreddin Efendiden aldığı özenli eğitimin büyük payı vardır. Fazıla Hanım, babası öldükten sonra da okumayı bırakmaz. Olanca vaktini “kendine ait” evinde okumaya ayırır ve kimselerle görüşmez. Tek arkadaşı Ayasofya Kütüphanesinin memurudur. Bir gün kütüphane memuru, Fazıla Hanımın kapısına yanında yedi-sekiz yaşlarında bir kız çocuğuyla gelir ve Fazıla Hanımdan kimsesiz olan bu kıza bakmasını ister. Fazıla Hanım evliliği düşünmez ancak bir çocuğu olmasını ister. Bu nedenle kızı sevinerek kabul eder. (Tanpınar’ın aktardığına göre Ahmed Midhat sadece kendi çocuklarıyla değil semt çocuklarıyla da ilgilenen bir babadır; Ahmed Midhat Efendinin çocuk sevgisi bu eserine de yansımıştır.) Fazıla Hanım bu kıza Akıle adını verir. Bir süre sonra eski komşusu Fatma Hanım, kızıyla birlikte çıkagelir; parasızlık yüzünden, görevinden azledilmiş bir vali olan Muhsin Paşanın yanına sığınmak zorunda kaldığını anlatır. Fatma Hanım, kızının cahil ve haylaz büyümesini istemez. Bu nedenle de Fazıla Hanımdan kızını yetiştirmesini ister. Fazıla Hanım, Zekiye adındaki bu kıza bakmaya razı olur. Bundan sonra olanca vaktini Akıle ve Zekiye’nin eğitimine ayırır. Ahmed Midhat burada okuyucusuna “kızların yetiştirilmesinde eğitime önem verilmelidir” mesajını iletmek istemektedir. Bir buçuk yıl kadar sonra Fatma Hanım ölür. Bunun üzerine Fazıla Hanım, Akıle ile Zekiye’yi evlat edinir. Kızlarının eğitimiyle uğraştığı beş yıl boyunca da evliliğin kötülüğünden söz edip onlara bu düşüncelerini aşılamaya çalışır. Fazıla Hanım bir gün bir rüya görür ve bu rüyadan daha çok vakit yaşamayacağı anlamı çıkararak Esham-ı Umumiye Nezaretine gidip elindeki hisse senetlerinin yarısını Akıle’ye, diğer yarısını da Zekiye’ye devreder. Bir ay kadar sonra da Vakıflar’a gidip bütün malvarlığının yarısını Akıle’nin diğer yarısını da Zekiye’nin üzerine geçirir. “Rüya” motifi Türk halk edebiyatında sıkça kullanılan bir motiftir. Âşık şiirinde “rüya” motifi kimlik değişiminin habercisi olarak kullanılır. Burada Ahmed Midhat’ın bu motifi bilinçli olarak kullandığını söyleyebiliriz. Çünkü Ahmed Midhat, Boratav’ın deyişiyle “eski Türk halk hikâyeciliğinin üzerine Avrupa roman sanatının aşılanması ile meydana gelen Tanzimat sonrası hikâyeciliğin ilk eserlerini” veren yazarımızdır (Halk Hikâyeleri ve Halk Hikâyeciliği, Adam Yay., 1998). Boratav’ın da belirttiği gibi bazı motifler, birçok eserinde aynen veya biraz değiştirilerek tekrarlanır. Burada dikkati çeken bir durum da Ahmed Midhat’ın geleneğe karşı çıkarken geleneksel unsurları kullanmadaki başarısıdır. Ahmed Midhat, Fazıla Hanımın öleceğini rüya motifiyle okuyucusuna sezdirir. Tahmin edilebileceği gibi, bu rüyadan bir süre sonra Fazıla Hanım hastalanıp ölür. Kızlarına vasiyeti de özgürlüklerine sahip çıkmaları ve evlenmemeleridir.

Kızları Fazıla Hanımın vasiyetine uyarlar. Annelerinin ölümünden bir buçuk yıl sonra Muhsin Paşa Halep Valisi olur. Paşanın eşi, çocuklarına orada öğretmenlik yapması için Zekiye’ye yüklüce bir aylık teklif ederek Halep’e onlarla birlikte gelmesini istediğini söyler. Akıle, Zekiye’nin gitmesini istemez. Ancak Zekiye kararlıdır. Zor da olsa ayrılırlar. Böylece Zekiye “yeni Türk edebiyatında çalışma hayatına atılan ilk kadın olur” (s. ix). Zekiye Halep’e gittikten sonra ablasıyla mektuplaşmaya başlarlar. Halep’te gayet rahattır Zekiye. Paşanın otuz yaşlarında, zeki ve yetenekli bir divan efendisi vardır. Sıtkı Efendi adındaki bu genç, Zekiye için sıradan bir koca adayı değildir. Çünkü Sıtkı Efendi, sıradan kadınlara güven duymaz ve evlilik karşıtı yazılar yazar. Zekiye de geleneğe karşı olan kendi yaşam felsefesi ile Sıtkı Efendinin bu görüşlerinin birbirine uygun olacağını ve evliliklerinin diğer evliliklere benzemeyeceğini düşündüğünden kalemine aldandığı bu adamla evlenir. Duygulara göre değil düşüncelere göre verilmiş bir karardır bu. Ahmed Midhat, bu noktada okurlarına “evlilik kararında duygular kadar düşünceler de önemlidir” mesajını iletmeyi amaçlamıştır muhtemelen. Akıle, Zekiye’nin evlenmesine çok üzülse de artık elinden bir şey gelmeyeceğini bildiğinden “belki kocasıyla mutlu olur” diyerek kendini avutur. Aradan üç yıl geçer. Zekiye’nin bir de oğlu olur. Ne var ki Sıtkı Efendi, evlenmeden önceki düşüncelerine aykırı davranarak Zekiye’yi konaktan bir cariyeyle aldatır. Bu ihanete dayanamayan Zekiye verem olur ve ölür. Eser çok bildik bir şekilde bitiyor. Bu, Ahmed Midhat’ın eserin düşünsel yönüne biraz fazlaca değer vermesinden kaynaklanıyor.

Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmed Midhat’ın eserleri için “onun eserine hayatından girmek bu eseri yakalamak için sanılacağından çok daha faydalıdır” der. Midhat Paşa 1869’da Bağdat’a tayin edilince, Ahmed Midhat Efendi de onunla birlikte gider. Bu yolculuğun Halep’e kadar olan kısmını Felsefe-i Zenân’da anlatır. Tanpınar, Ahmed Midhat Efendinin bu yıllardaki hayatı için “üst üste bir kâinat keşfidir” der. Gerçekten de Ahmed Midhat, bu kâinat keşfini Zekiye’nin mektuplarında uzun uzun anlatmıştır. Felsefe-i Zenân “yeni Türk edebiyatında mektup türünün kullanıldığı ilk eser”dir (s. x) aynı zamanda. Mektup türünün eser içinde önemli işlevleri vardır. Ahmed Midhat, mektuplar aracılığıyla kişilerin öznel yanlarını sunma gayreti içindedir. Ayrıca halk diline yakın bir dille yazma isteğinin sonucudur bu.

Ahmed Midhat, toplumsal yaşamda kadının hangi nitelikleriyle ön planda olması gerektiğini eserindeki dört kadın karakterin adlarıyla belirtir: Akıle, Fazıla, Kamile ve Zekiye. Yazar vermek istediği mesajların aracısı olarak Zekiye ve Akıle karakterlerini kullanmıştır. Her iki karakter de yedi-sekiz yaşlarındayken Fazıla Hanımın yanına gelir. Bu yaşlar eğitimin etkilerinin en kuvvetli olduğu yaş döneminin başlangıcıdır. Akıle de Zekiye de karakterlerini işte bu dönemde öğrenimle kazanır. Fazıla Hanım çocuklara özgürlüğün önemini anlatsa da aslında onların benliklerini sınırlamaktan öteye gidemez. Ayrıca, kölelik-özgürlük karşıtlığının yanında bekârlık-evlilik, bilgili olma-cahil olma gibi karşıtlıklar da eserin yapılanmasında etkili olmuştur. 

 

ROMANDAN ALINTILAR

Evliliğe karşı büyük bir nefret ve tiksinti duyan Fâzıla Hanım, okumaktan başka hiç bir şeyden tad almazdı. Sırası geldikçe evliliğin kötülüğünden söz ederek ve dünyada her şeyden el çekip sadece okuyarak yaşamaktaki tadları sayıp dökerek çocuklara da bu düşüncelerini aşılamaya çalışırdı.

Kısacası, Fâzıla Hanım kızların eğitim ve terbiyesiyle uğraştığı beş yıl boyunca düşüncelerini bunlara tamamıyla aktarmayı başarmıştı. Âkile on yedi yaşına geldiğinde, çevresinde ün kazanan olgunluğu yüzünden büyük aileler tarafından istendiği halde kocaya varmamak için verdiği kesin kararını özür göstererek kabul etmemiş ve on dört yaşındaki Zekiye de bu konuda Âkile ile aynı şekilde hareket etmişti.

Sh:7

Gözümün nuru Zekiyeciğim,

İkinci mektubunu aldım. O kadar hayretle okudum ve içindekileri anlayabilmek için o kadar kafa yordum ki kaç kere okuduğumu sayamam ve mektuptan ne gibi sonuçlar çıkardığımı da hakkıyla anlatamam. Mektupta sözünü ettiklerin üç maddeden ibaret.

Birincisi hanımların, beylerin bile özgür olmadığı;

İkincisi divan efendisinin güzelliğinin yeteneğinden, yeteneğinin güzelliğinden çok olması; üçüncüsü ise yazı ve şiir derslerine başlanması meselesidir.

Bunların birincisinde düşüncelerin pek yerinde, fakat benim kafamda özgürlükten başka bir şeyin olmadığına dair yersiz inancın hakkımda büyük bir iftiradır. Ben kölelik üzerine uzun uzadıya düşündükten sonra kafamı özgürlük sevdasıyla doldurdum. Hatta sana kaç kereler demedim mi ki bir adam dış görünüşte ne kadar büyürse gerçekte köleliği de o ölçüde artar. Galiba bu söylediklerimi unutmuşsun. Kuzum ben bu konuda düşüncelerimi o kadar geliştirip derinleştirdim ki hatta özgürlüğün son noktasında bile kölelik buldum. Artık bu hal üzerine hanımların, beylerin özgürlük şeklinde görülen köleliğini, hâkimiyet görüntüsündeki mahkûmiyetlerini ve rahat tarzında görülen rahatsızlıklarını ölçememiş olduğumu meydana koymak doğru mudur, yanlış mıdır?

Bunu sen düşün.

Canım bunları bize merhum annemiz de söylemez miydi?

“Kızlarım yükselmek arzusu iyi bir şey değildir. Çünkü insan git gide yükseldiği yerin kölesi olur. Çünkü insan yükseldikçe, büyüdükçe, huzur ve rahatı kaybolur. Çünkü o zaman kendisi gibi yükselmiş olan diğer insanlarla rekabete kalkışır. Filan hanımefendinin elmaslarının pırlanta, kendi takımlarının ise Flemenk taşıyla süslü olması onun için bir iç yarası olur. Karşısında kul, halayık çoğaldıkça rahat edecek yerde bunları kumanda etmek ve her birinin bilerek veya bilmeyerek günde bin defa işledikleri hataları düzeltmek için yüreği üzüm üzüm üzülmeye başlar. Bunlar da bir şey değil. Belanın daha pek büyüğü var. Efendisinin veya paşasının bunlara yüz verdiğini gördükçe hayatından vazgeçmek derecelerine gelir. Çok hanımefendi vardır ki bir hamal karısı olup da yüreği rahat yaşamak ister”

demez miydi?

Bir kimsenin yükselme arzusunu yenerse, yükselmiş olanlarla rekabet etme derdinden de kurtulacağını ve yükseldiği yerin kölesi olmaktansa yoksulluğunun sultanı olmanın çok daha iyi olduğunu hatırlatmaz mıydı?

Demek oluyor ki sen bunları unuttun. Fakat ben unutmadım. Hatta annemin verdiği şu ders üzerinde düşüncelerimi derinleştire derinleştire, yazmış olduğum gibi, özgürlüğün en uç noktasında bile kölelik buldum. Evet buldum ya! Çünkü özgürlük aşkı bile gerçekte o kadar acımasızdır ki kendisine tutkun olan zavallıların başını sokmadık bela bırakmaz. O gaddarın bu kadar kahrını çekmek ve dayanmak bile kölelik demektir.

Her ne ise, ben sözü bu kadarcık açtıktan sonra, özgürlük ve kölelik üzerine söyleştiğimiz şeyleri belki hatırlarsın. Hatırlarsın ama, neyleyim ki orada hanımların köle, hizmetçilerin ise özgür olduğunu düşünmeye başlamışsın. İşte ben buna teessüf ederim. Çünkü hanım olup da zalim gibi göründüğü halde mazlum olmak ne kadar fena bir şeyse, bu hanıma hizmet edip de zulüm gören örtüsü altında bir zalim olmak daha fenadır.

Gelelim İkincisine. Divan efendisinin yeteneğini güzelliğiyle ve güzelliğini yeteneğiyle ölçmek hayra alamet değildir sanırım. Çünkü dünyada bu kadar zavallıların başlarım ateşe yakan ve kitapları dolduran maceraları okuyanları bile ağlatan haller ya yetenek veya güzellik dedikleri şeyden gelir. Eğer bunların ikisi bir yerde toplanırsa artık sonucu neye varır Allah bilir. Sen bile divan efendisinde öncelikle bunları görmüşsün. Hem de ikisinin de birbirine uyumlu ve eşit olduğunu farketmişsin. Ama sen dersin ki ben sevda aleyhinde olan düşüncemi böyle iki küçük şeyle zayıflatmam. işte bunu yalan söylersin. Çünkü şimdiye kadar nefret ettiğin ve reddettiğin köleliği nasıl ki hoş görmeye başladın ve bu konuda daha önce aldığın dersleri bile unuttun, yavaş yavaş aşkın zararlarını da gözünde küçülterek sonunda kendini onun hain pençesine kaptırırsın da haberin bile olmaz. Hiç bir aşk yoktur ki masallarda denildiği gibi görür görmez canı gönülden ortaya çıkıversin. Bu bela insanı o kadar sessizce yakalar ki sana bunun nasıl olduğunu anlatmak istersem insanın vücudunu elektrik akımıyla doldurmalarını örnek gösterebilirim. Hani insanı dört ayağı cam iskemleye oturtup diğer taraftan vücuduna elektrik vermezler mi. O zaman insan hiç bir şey hissetmez, fakat beş dakika sonra o hale gelir ki vücuduna dokunulacak olsa ateşler saçar.

Şunları sana acizane bir hatırlatma olarak sunuyorum. Çocuk değilsin ya. Başını bu gibi belalardan korumak ve kurtarmak görevi bana değil sana ait bir şeydir.

Sözü üçüncü konuya getirince, yazı dersleri alışına ve özellikle şiir hevesine düşmekliğine adeta gülüveririm. Gerçi biz söz sanatları diye birçok şeyler gördük. Hatta bunun üzerine seninle bir de tartışmamız olmuştu. Hani “Söz sanatı ne demektir?” diye bunu küçümsediğim zaman, sen bana karşı çıkarak “Belâgat[1], fasâhat[2] *, kitâbet[3] ve bilmem ne mecazı olmayınca söz söz olur mu? Böyle bir söze adeta saçma sapan sayıklama derler” demiştin. İşte sanırım ki bu defa seni yazı ve şiir hevesine düşüren şey de o zamandan kalma bir düşünce olmalıdır. Kuzum bu söz sanatı filan festekiz, bunlar dünyada sözden başka bir sanatın olmadığı zamanların ürünüdür. Bilim adamları kafa yoracak başka bir şey bulamamışlar da buna kafa yormuşlar. “Ve leyse kurbe kabri Harb’in kabru”[4] yok ağırdır yok hafiftir çekişmesine kadar varmışlar. İçinde bulunduğumuz şu yüzyıl bunların hepsini bir kenara bırakıyor. Sözün, konuşulan kişiye düşüncelerini anlatmak demek olduğu meydana çıkıyor. Sözü kısaltmak, genişletmek filan davaları mahvolup gidiyor. Konuşanın, dinleyene düşüncelerini anlatacak kadar söz söylemesi gerektiği anlaşılıyor. Çünkü yüzyılımızın edebiyatçıları görüyorlar ki söz sanatlarına bağlı kalarak yazılan kitaplar sağlam oldukları halde anlaşılamadıkları için her birine ayrıca beş on tane açıklama kitabı yazmak gerekiyor. Bu yüzden öyle açıklamaya, notlamaya gerek kalmayacak şekilde yazmak hevesindeler.

Hele şiir hakkındaki düşüncen adeta gülünç bir şeydir. Hem özgürlük sevdasındasın, hem de köleliğe heves ediyorsun. Şiir dilin köleliği değil midir? Dili sınırlı bir daire içine sokmak ve söylemek istediğin bir şeyi söyleyemeyip, söylemenin gerekmediği bir şeyi de ya vezin doldurmak veya kafiye bulmak, kısacası şiirin kurallarına uymak derdi yüzünden söylemek dil için adeta bir kölelik demektir. A kuzum! Biraz da doğayı sevsen a! Doğa insana nesri mi öğretiyor nazmı mı? Şimdi doğanın okulundan aldığın dersle yetinmek fena mı olur. Buna karşılık doğanın dışına çıkacağım diye nefsini zorlamak iyi bir şey midir?

Özetle ey Zekiyeciğim, sözü edilen ikinci mektubun pek garip geldi. Güya benim düşüncelerimle beslenmiş bir fikir değil de, adi ve bayağı bir fikrin ürünü gibi göründü. Sen adeta benim istemediğim bir yola girmeye başlamışsın. Eğer yol yakınken dönersen diyecek yok. Fakat bu yolda devam edersen beni çok ağlatacağın açıktır, işte sözüm bu kadar. Kâmile Hanım’ın hayır duada bulunduğunu belirterek sözlerimi bitiririm.

Âkile

Sh:26-30

“İki gözüm, Sevgili Zekiyem,

Son mektubun geldi. Defalarca okunmasıyla hem beni hem de Kâmile Hanım’ı zehirledikçe zehirledi. Rüyam yorumladık ve sonuçta kalbinin divan efendisi hakkında neler hissettiğini anladık. Herkes kendisine ait davranışlarında serbest olduğu için bu konuda seni engellemeye yetkimiz yoktur. Bununla birlikte ayıplamamız da yasak değil ya? Doğrusu böyle beş ay içinde düşüncelerinin bu derece değişmesini ayıplamaya değer gördük.

Şimdi sen dersin ki sevmek, sevilmek ayıp bir şey midir?

Hayır, ayıp değildir. Fakat senin gibi iyinin fenanın farkına varmış ve kocaya varmak konusunda gördüğü fenalıklar üzerine on sekiz on dokuz yaşlarına kadar bunun aleyhinde düşünmüş olan bir kız için ayıptır.

A kuzum! Sen değil miydin ki, “Âkıleciğim bu gece yatakta bir şey daha hayal ettim. Düşündüm, baktım, gördüm ki evlenen ve kocaya varanların dirliği, düzenliği pek geçici bir şey. Aradan altı ay veya bir yıl geçtikten sonra geçinmeleri mecburiyet halini alıyor da onun için birbirlerini sever gibi görünüyorlar.

Bir erkek bir kadına ne yapsa yapsın bir yıl sonra yaranamaz olur. Bir kadın için de aynen böyle olduğu açıkça görülüyor.

Mesela bir erkek fakir olsa karısı “Kocam fakir bana bir şey yapmıyor”, zengin olsa “Mutlaka beni beğenmeyip üstüme evlenmek veya odalık almak arzusunda”, sert mizaçlı olsa “Aman bu herifin yüzünden düşen bin parça olacak”, pek güler yüzlü olsa “Artık böyle karı gibi erkeği de ne yapmalı. Erkekliğini göstermiyor” denir.

Bir adamın karısı ise zayıf olsa “Şu sıska kadından usandım”, etlice olsa “Bu şişman kadından da bıktım”, lepiska saçlı olsa “Aman sarışın !”, siyah saçlı olsa “Pek de kara yağız”, yaradılışı ağır olsa “Of! Bunun da nazından geçilmiyor”, alçakgönüllü olsa “ne kadar sırnaşık ve yılışık” demeye başlar. Bunlar “her gün gül koklayan gülden de usanır” hükmüne göre birlikte yaşamaktan zevk almanın azalmasından ileri geliyor” derdin

Ey, şimdi bunun aksini düşünmen nereden kaynaklanıyor? Acaba Halep’te görüşünü değiştirecek başka türlü durumlara mı rastladın? Etme bu çocukluğu iyi değildir a kuzum.

Gerçi ben bilirim ki benim bu sözlerimi sen kulak arkası edeceksin. Belki bu karşı çıkışım senin aşk ateşini bir kat daha alevlendirecek. Fakat bir kere de kendi kendine düşün. Divan efendisi hakkındaki kuruntularının sonucu neye varacak. Biraz da bunu düşün. Şimdi onun sohbet ve yakınlığından alacağını tahmin ettiğin tadlar daha sonra çekeceğin eziyet ve sıkıntılara değecek mi? Buralarını ölç. Bir erkekle bir kız evlendikleri zaman ömürlerini daima sevgili gibi geçireceklerine inanırlarsa da sonra bunun ne kadar yanlış bir şey olduğunu görmezler mi?

O sevgililer bir süre sonra birbirlerine hizmetçi, ardından hakim ve sonunda zalim olmazlar mı?

Ve insan kısmı daima hayranlıkla seyredecek ve ve bu hayretten tad alacak bir şey aramaya mecbur olduğundan, karı koca bir kere zalim derecesine vardıktan sonra herif kendisine bir eğlence aramak azmine düşmez mi? Ve dünyada ahlak perdesi gerçekte o kadar da sağlam olmayan bazı biçareleri onu parça parça etmeye zorlayan da bu hal değil midir?

İşte iki gözüm, şu sözlerim sana kardeşçe bir öğütten ibarettir, Yoksa benim neme gerek? Sen kocaya vardığın zaman, seni şehvet hisleri için bir … bilen herifin şehvet ve hırs kucağında gerek isteyerek, gerek istemeyerek geçirdiğin geceler ben burada böyle bir felaketten uzak, yatağımın içinde tatlı tatlı nice hayallerin tadına vararak, mutluluk yatağında uyurum veya hayallerime çeşitli yazarların düşüncelerini de ekleyip hep birlikte eğlenmek istersem elime bir de kitap alırım. Çünkü dünyada mutluluk denilen şey bir tür rüyadan ibarettir. Hatta dünya bile rüyadır. Rüyadan ibaret olan bu dünyada benim hayallerimin güzelliğini bozacak bir arkadaşı kabul edersem akılsızlık etmiş olurum.

Bu mektubu yazarken Kâmile Hanım da yanımdaydı. Yazdıktan sonra kendisine okudum. “Ah kızım yazdıkların azdır bile. Koca güzel bir sadberk gülüdür. Fakat içine biber doldurmuşlar, insan onun dış özelliklerine baktığı zaman alıp koklamaya can atar. Fakat bir kere koklarsa gözlerinden yaş akar” dedi. Ben bu sözü ilk defa işittim. Bu benzetme sizin gibi bilgili bir kadına alaylı bir gülümese verse de hükmü aklı olanı ağlatacak küvettedir. Aman unutmayayım. Kâmile Hanım özel olarak gözlerinden öptü ve selam eyledi. Bildiririm.

Âkile

Sh:35-37

Âkile o geceyi ve ertesi günü keder ve üzüntüyle geçirdi. İkinci gece odasına bir genç kız geldi ki halinden paşanın kızı ve Zekiye’nin öğrencisi olduğunu anladı. Fakat kız güya Zekiye’den haber getirmek için mezardan çıkıp da gelmişti. Gözler batmış ve kanla dolmuş olduğundan kan kuyusundan başka bir şeye benzetilemezdi. Bet beniz kül. Güya yüzü çelikten yapılmış gibi. Güler yüze işaret edebilecek ve gülümseme zannedilecek derecede olsun büzüşmek ihtimali yok. Odaya girdiği halde misafire ne “safa gelsin” ne “keyfiniz nasıldır?” gibi bir söz bile söylemeyip erkân minderi üzerine çıkıp oturdu. Sanki geri döneceği yer yine mezar olacakmış da oranın halini aklından geçiriyormuş gibi bakışını sadece bir noktaya dikerek ve o noktayı değiştirmeyerek derin derin düşünür ve akciğer rengi gibi bir renk almış olan dudakları durmaksızın titrerdi. Âkile zannetti ki kız yedi yıldır hastalık çekmiş.

Bu sessizlikle aradan bir saat kadar vakit geçtikten sonra Kâmile Hanım konuşmaya yeltenip “Efendim sizi pek kederli görüyorum” dediğinde kız yalnız bir “Ah!” ile karşılık verdi. Bunun üzerine Âkile, “Evet, bize göre sözün başlangıcı da sonu da ah olacak” dedi.

Meğer zavallı kız derdini deşmek için bir vesile aramaktaymış. Âkıle’nin bu kadarcık bir söz açmasıyla birlikte kız “Ah hanım! Siz yalnız hocamın ölümünden haberdar olduğunuz halde bu kadar üzülüyorsunuz. Ya ben ne halde bulunmalıyım? Ben ki nelerden haberdarım” dedi. Âkile, paşanın kızında şu yeteneği görünce, çok merak ettiği Zekiye’nin ölümüne dair ayrıntılı bilgi alabilmek için, “Ah! Kardeşim Zekiye ile hasret kıyamete kaldığından dolayı bu derece kederin yeterli olmadığını ben de bilirim ve üzüntümü arttırarak ta ömrümün sonuna kadar ağlayabilmemi sağlasın diye sizin haberdar olduğunuz şeyleri ben de öğrenmek isterim” dedi. Kız hıçkıra hıçkıra “Zekiye’nin başından geçenleri hikâye etmeye gücüm yetse bile sizin nasıl dayanıp dinleyebileceğinize şaşarım. Her ne ise, merhumenin sırlarım benden başka bilen olmadığından sizi bu sırlardan yoksun bırakmamak için durumu anlatmaya kendimi zorlamalıyım” deyip söze başladı.

“A efendim! Hocama kalsaydı ömründe kocaya varmazdı. Bu konuda bana o kadar şeyler söyledi ki ben bile soğudum. İşte evliliğin bu derece aleyhinde iken yine bunu kabul edişi sadece Sıdkı Efendi’nin kalemine aldanmasından ileri gelmiştir. O vefasız herif kendisine neler yazdı bilseniz. Sonunda kalemiyle hocamın sevgisini kazandı. Hatta annem evliliği kendisine teklif eylediği zaman hocam o gece bana ders veremeyip bütün gece Sıdkı Efendi’nin lakırdısını etti. Kendisine böylesine nefret ettiği bir şeyi niçin kabul ettiğini sorduğumda “A yavrum! O düşünce sıradan bir koca aleyhindeydi. Fakat Sıdkı Efendi’nin bunlardan farklı olması gerekir. Yazdığı şeyleri sen de okudun ya. Baksan a o da sıradan kadınlara güvenemediği için evliliğin aleyhinde bulunuyor. Genel âdete karşı olan iki fikir birbirlerine uygundur. Şu hale göre ben Sıdkı Efendi ile evlenirsem bizim karı kocalığımız diğer karı kocalıklara benzemez. Evlilik konusunda mutluluk denilecek bir şey varsa ona da biz sahip oluruz” demişti. Eyvah ki zavallının tahmini yanlış çıktı. Şöyle ki; bizde Mâhıtâbân isminde bir cariye vardı. Hocam gelin olacağı zaman babam kendisine çeyiz halayığı gibi bir şey olmak üzere bir cariye vereceğini söyleyerek hangisini isterse onu almakta hocamı serbest bıraktı. O akşam Mâhıtâbân gelip hocamın eline ayağına düştü. “Canım hanımcığım, beni iste” diye bin- bir türlü ricalarda bulundu. O da kabul etti. Ben bunu duyar duymaz koştum, Mâhıtâbân’ı kabul etmemesi için uyardım. Bu Mâhıtâbân öyle bir Mâhıtâbân’dır ki Halep’e geldik geleli Sıdkı Efendi için yanıp tutuşuyor. Hatta kendisini çırak ettirmek[5] suretiyle paşadan istemesini Sıdkı’ya bir vasıtayla bildirmiş idiyse de Sıdkı Efendi kabul etmemişti” dedim. Kimbilir o zaman ne gibi bir düşünceyle hocam uyarımı kabul etmedi. Galiba düşündü ki Sıdkı Efendi’nin böyle bir aşifteyi kabul etmeyişi ahlak ve doğruluğundan, yaradılışının yüceliğinden ileri gelmiştir. Bu düşünce üzerine Mâhıtâbân yüzünden bir felaket yaşanmayacağına emin oldu. Kısacası kızı kabul edip götürdü.

Hiç erkeklere inanılır mı?

Şehvet elinde köle olan bir erkek o kölelik kemendinden boynunu kurtarabilir de ahlak kuralları gereğince hareket edebilir mi?..

 Özellikle gelenekler kadını yalnız bir erkeğe ait kılıp, erkeğe ise birden fazla kadını mümkün kıldıkça ve erkekler de bu nimetten yararlanmakta kusur etmezken, hazır kendilerine istekle gelen bir kıza namus taslayabilirler mi?

Hele Mâhıtâbân bir erkeği kendisine bağlayabilecek güzellik ve inceliğin birkaç katına sahip bir kız olduğundan, Sıdkı Efendi ne kadar perhizkâr bir çocuk olursa olsun Mâhıtâbân’ın güzellik ve çekiciliğinin mutlaka perhizini bozduracağı daha işin başından anlaşılmaktaydı, işin sonu da böyle oldu ya.

Bir gece hocam uykudan uyanır. Bakar ki efendisi yatağında yok. Besbelli dışarı çıkmıştır diye bekler, gelmez. Halep’in hali malum ya. Vakit yaz olduğundan damlarda yatılırdı. Hocam damın diğer ucunda Mâhıtâbân’ın yatağım saklayan perdenin arkasında[6] bir fısıltı işitir. Başından aşağı soğuk su dökülmüş gibi bir şeyler hisseder. Hemen kalkar. Yavaş yavaş perdenin yanma sokulur ve bir delikten içeriye bakar ki Sıdkı Efendi uzanmış ve Mâhıtâbân’ı da yanına alıp elele vermiş konuşuyor. Konuşmanın başlangıcını işitememişse de en çok gerekli olan yerini herhalde duymuş. Mâhıtâbân “Sizi istediğim zamanlar hanımın üzerine gül koklamam. İnsana bir eş yeterlidir derdiniz. Şimdi sizi kazandığıma siz de şaşırırsınız ya” dermiş. Efendi de buna “O sözler eski atasözlerini birer kere daha tekrarlamaktan ibaretti. Bir şey şeriata uygun olduktan sonra onu kabul etmemek olur mu?” cevabım verirmiş.

Artık bunun üzerine hocam dayanamayıp perdeyi kaldırıvermiş, kaldın vermiş ama söyleyecek bir lakırdı bulamayıp dona kalmış. Sonunda Sıdkı Efendi’nin “Ne oldun?” demesiyle hocam da

“Ne olacağım? Sen beni bir erkekle bulmuş olaydın ne olur idiysen ben de aynıyla öyle oldum” deyip dönmüş ve işte o gece öksürdüğü zaman bir de kan tükürmüş. Bu kan sonunda ölümüne sebep oldu.”

Paşa’nın kızı hikâyeyi bu şekilde bitirdikten sonra Âkile ile birlikte bir süre daha ağladılar. Kız hikâyenin kalan kısmını anlatacak olduğunda ne kendisi söylemeğe ve ne de Âkile dinlemeğe kuvvet bulamayacaklarım anladıklarından birbirlerinin yüzüne bakıp kaldılar.

Âkile bir hafta kadar bu kederle yas tutup, ondan sonra İstanbul’a dönmeye karar verdi. Dönmeden önce Zekiye’nin mezarını ziyaret etmeyi istedi ve paşanın kızı ve Kâmile Hanımla birlikte mezarı görmeye gitti. Paşa, Zekiye’nin ölümüne çok üzüldüğü için zavallının mezarım güzelce düzelttirip taş diktirmiş ve etrafına parmaklık çevirtmişti. Âkile bunu görünce kederli bir gülümsemeyle “Ah Zekiyeciğim! Vah iki gözüm! Ben seni dünyanın gürültüsünden patırtısından kurtulmuş ve şuracıkta dünyadan el çekerek mutluluk uykusuna dalmış zannediyordum. Meğer henüz dünyadan el çekmemişsin. Veya çektirmemişler. Dünyanın bu gibi yalancı süslerinden ne mutluluk gördük ki, şimdi sonsuzluk yurdunu bile böyle süslemişler” deyip paşanın kızıyla Kâmile Hanım Fatiha okurken o da kendisini mezarın üzerine atarak taşlarını öpüp koklamaya başladı.

“Ah! Kokladığım şey bayağı bir taştan ibaret. Fakat bunda güya Zekiye’nin kokusu hissolunuyor zannediyorum. Ey taş! Sen ne kadar şanslıymışsın ki buracıkta sonsuza kadar Zekiyeciğime eşlik etmek mutluluğuna sahip olmuşsun…

Aman yine hata ettim, dünyada hangi sonsuz mutluluk var ki sahip olabilesin. Yarın felek senin de belini büker.

Ey Zekiye!

Sen bilirsin ki dünyada ben hiç bir arzuda bulunmamıştım. işte ilk defa olarak bende şimdi bir arzu ortaya çıktı. O da şuracakta hayatın yükünden kurtulup seninle koyun koyuna yatmak ve kıyamet gününde mükafat kapısından da elele tutuşup girmektir.

Yarab! Acaba bu arzu gerçekleşir mi?.. Hayır hayır. Bu ümidin de kapısı kapalı. Yarab! Sen galiba Âkıle kulunu bir mutsuzluk örneği olarak yaratmışsın. Eğer benim bir isteğimi kabul ederek sevindirmek isteseydin şuracıkta Zekiyeciğime kavuştururdun” dedi ve hüzünlü hüzünlü gökyüzüne bakıp gözlerini acının kanlı yaşlarıyla doldurarak “Yine hata ettim. Yine kulluk dairesinin dışına çıktım. Beni yarattığın zaman karışabildim mi ki şimdi öldürmek konusunda da görüş belirtmeye yetkim olsun” dedi ve vakit geçmekte olduğu için ağlaya ağlaya konağa dönmek zorunda kaldı. Paşanın kızı Âkıle’den pek çok hoşlanmıştı. Onun İstanbula dönmek kararına canı sıkılarak babasından ve annesinden aldığı izin üzerine Halep’te kalması ve kendisiyle vakit geçirmesi için Akıle Hanım’a rica ettiyse de Âkile Hanım “Kurtuluş yalnızlıktadır” düşüncesini enine boyuna kıza anlatarak nasılsa elinden kurtuldu ve arkadaşı Kâmile Hanım’la birlikte İstanbul’a dönerek ömrünün kalan kısmını eskisi gibi yalnızlık ve el çekmişlik köşesinde mutluluk ve güvenlik içinde geçirdi gitti.

Sh: 51-55

Kaynak: Ahmet Midhat- Kadınların Felsefesi-Felsefe-i Zenân, Yayına hazırlayan: Handan İnci, Birinci Baskı Osmanlıca 1287 (1870), İstanbul, İkinci baskı 1998, İstanbul
 


[1] Sözün düzgün, kusursuz, yerinde ve adamına göre söylenmesini öğreten bilimin adı.

[2] Güzel ve açık konuşma, iyi söz söyleme kabiliyeti.

3 Bir konuyu yazı kurallarına uygun şekilde kaleme alma.

[4] “Harb’in mezarının yanında (başka) bir mezar yoktur” anlamındaki bu Arapça mısra eskiden söyleyiş zorluğuna örnek vermek için kullanılmıştır.

[5] Yaşlı köle veya cariyelerin geçimini sağlayarak veya evlendirerek bağımsız bir hayat sürmelerine izin vermek.

[6] Arabistan’da yazın damda yattıkları zaman herkes yatağını duvardan duvara bir perde çekerek saklar (not metne aittir).

 

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s