EMİNE IŞINSU, HAYATI -ŞAHSİYETİ -SANATI- FİKİRLERİ – ESERLERİ

Genç Kızlarımızın örnek almaları gereken “Emine Abla”mız

HAYATI

Emine Işınsu, 17 Mayıs 1938’de Kars’ta doğmuştur. Babası emekli tümgeneral Aziz Vecihi Zorlutuna olup; Bulgaristan Türklerine mensuptur. Annesi; tanınmış sair ve yazarlarımızdan Halide Nusret Zorlutuna (1901-1984) ise, Erzurumlu Zorluoğulları ailesinden hürriyet mücahidi Avnullah Kazimî Bey’in kızıdır.

Anne ve babanın memur oluşları sebebiyle memleketin değişik yerlerinde bulunurlar. Bu yüzden, Urfa’da başlanan ilköğretim, Sarıkamış’ta devam eder ve Ankara’da Alpaslan ilkokulunda tamamlanır. Yine Ankara’da Cebeci Ortaokulu’na girerek oradan mezun olur. Liseyi, TED Ankara Koleji‘nde, 1957 yılında bitirir.

Daha ilkokulda iken başladığı yazı hayatını, kolej yıllarında da devam ettirir. Bir köpeğin ağzından hatıralar şeklinde kaleme aldığı Minko’nun Hatıraları, ilkokul çocuğu için bayağı bir roman sayılır.

Kolej öğrenciliği sırasında şiirler ve küçük hikâyeler yazar, ilk şiiri Türk Eğitim Derneği’nin çıkardığı, “Eğitim Dergisi” isimli yayın organında çıkar; diğer şiirler, hikâyeler onu takip eder. Dergiyi idare eden şahıs, onun, okuldaki kültür, edebiyat ve sosyal faaliyetlerdeki başarı ve yeteneğini anlayıp; derginin bütün yükünü. Özellikle öğrencilerin yazılarını seçme, dergiyi düzenleme ve yerleştirme işini genç sair ve yazar Emine Işınsu’ya bırakır. Burada yüklendiği 30rumluluk ve edindiği tecrübe, yazarın “Ayşe” dergisiyle başlayıp; “Töre” ile olgunlaşıp okullaşan dergicilik hayatının da zeminini oluşturur,

ilk şiiri “insanlar” ile Ankara koleji ve Türk Edebiyatının şairleri arasına giren Emine Işınsu, “iki Nokta”(1956) isimli şiir kitabını yayınladığında henüz 17 yaşındadır.

Yüksek öğrenim macerası ise oldukça hareketlidir, önce, babasının zorlamasıyla D.T.C.F. İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümüne kaydolur. Aslanda kendisi felsefe tahsili yapmak istemektedir.

Bu arada, “fullbright” bursu için girdiği imtihanı kazanır; Amerika’da bir kuruluşun açtığı “sosyal hizmetli; sosyal akademi uzmanı” (social worker) kurslarına katılmak üzere Amerika’ya gider. Dünyanın değişik ülkelerinden seçilmiş olan 54 kursiyerle sosyal hizmetler hakkında iki aylık bir kurs gördükten sonra; sosyal hizmetlilerin çalıştığı yerlere dağıtılırlar. Ona da bir çocuk kampı düşer. On bir çocuktan; onların giyimleri, sabah kalkmaları, resim yapmaları, orman gezilerinden sorumludur. Toplam altı ay süren bu kurstan sonra Türkiye’ye döner; tabii İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümündeki ilk yılı da böylece geçmiş olur. Zaten isteyerek girmediği bolümü bırakarak; o yıllarda yeni açılmış olan O.D.T.Ü’nin işletmecilik Bölümü’ne kaydolur. Bir arkadaşının teşviki, biraz da meydan okuması sonucu girdiği yeni bölümünü babasından gizler. Bir müddet sonra sadece annesine ve ağabeyin söyleyebilir. Babasından saklama düşünceleri içindeyken; ilk eşi mimar Erdoğan Okçu talip olur; babasının üniversiteyi devam ettirme şartıyla evlenirler. O.D.T.Ü’ni evlilikle birlikte yürütemeyeceğini anlayarak; D.T.C.F’nin Felsefe bölümüne kayıt yaptırır. Ancak, evliliğin sorumlulukları, ilk çocuk, ardından ikinci çocuk derken; başlangıçtan beri sevdiği arzu ettiği felsefe tahsilini de yarıda bırakır. Felsefe öğrenimi sırasında, fakültenin tiyatro kürsüsü derslerini de takip eder (1960). 1959 yılında kaydolup bıraktığı hukuk fakültesi macerasını da ilave edersek; üniversite hayatının ne kadar hareketli geçtiği anlaşılır.

Yazarın o yıllardaki düşüncelerinden birisi, üniversitede kalıp akademik çalışma yapmaktır. Tabiî bu gerçekleşmez ve yazmağa daha geniş zaman ayırma imkânına kavuşur. Bu hale o, hep şükreder. Yani, üniversite tahsili yarım kaldığı için fazla üzülmez.

Pek çok dalda kısa süreli de olsa öğrenim görmesi, onun sanatçı kişiliğini zenginleştirmiş, eserlerinde geniş bir dünyanın oluşmasına vesile olmuştur. Bütün bu olaylar yumağı içinde yazmayı bırakmaz. Bir gün radyodan işittiği bir duyuru; ona, ilk romanının kapılarını aralar. Turizm ve Tanıtma Bakanlığı, turistik roman müsabakası açmıştır. Birinci gelen eser; İngilizce’ye, Fransızca’ya çevrilecek; yazarına da büyük mükâfat verilecektir. Yazar, bu çağrının kendisi için yapıldığı duygusuyla oturur; “Minko’nun Hatıraları”nı saymazsak ilk romanı olan. Küçük Dünya’yı yazar. Eser, birincilik yerine, sanat armağanı kazandı diye duyurulur; bu arada bakan değiştiğinden, mükafat olarak para verilir; ancak basılmaz. Uzun zaman, bastırmak için uğraşır. Son Havadis Gazetesi’ne götürür, “bu roman tefrikaya gitmez” derler. Bir müddet sonra Yeni İstanbul gazetesinde tefrika edilir.

Yazar, ilk romanını bastırmanın zorluğunu. Küçük Dünya ile bizzat yasar. Nihayet, Yağmur Yayınevi tarafından basılır. Eserin basından geçen macera, daha sonra Kaf Dağının Ardında’da Mevsim’in ağzından anlatılacaktır.

Şiirle başlayan edebî faaliyetler, küçük hikâyelerle romanda karar kılmağa doğru yönelirken; “Kadın”, “Hisar” gibi dergilerde fıkra ve hikâyeler yazar. Artan şöhreti, edindiği tecrübeler, onu köşe yazarlığına sürükler. 1962-63 yıllarında Yeni İstanbul gazetesinin köse yazarıdır ve siyasî konularda yazdığı günlük fıkralar, “Dedikodu” adlı sütunda, “Mehlika” imzasıyla yayınlanır.

1963-65 yıllarında, “Sabah” gazetesinin irfan Atagün, Ömer Öztürkmen, Ergun Göze gibi belli siyasî çizgideki yazarlardan oluşan yazı kadrosu içindedir. 1,5-2 yıl kadar süren fıkra yazarlığı; gazetenin el değiştirmesi, biraz da siyasî sebeplerden dolayı sona erer.

Türk milliyetçisi olmaktan her zaman gurur duyan Emine Işınsu, Türkiye’yi ve Türk milletini ilgilendiren her konuda yazmayı sürdürür.

Yine T.R.T’nin bir duyurusunu işitir. Bu, radyofonik oyun yarışmasıdır; “Bir Yürek Satıldı” yı yazar ve birinci olur (1966). Yıllar sonra da o günkü T.R.T. Genel Müdürü Saban Karataş’ın isteği üzerine eseri, televizyona uyarlar. Oyun, filme alınarak; televizyonda oynatılır.

“Bir Yürek Satıldı “nın ardından, 1967′ de’ “Bir. Milyon iğne”, 1969’da “Ne Mutlu Türküm Diyene” adlı oyunlarını ve radyofonik skeçlerden oluşan “Adsız Kahramanlar”ı yazar.

1969’da tamamen belgelere dayanan; Batı Trakya’daki soydaşlarımızın yaşadığı esaret hayatını ve zulmü “Azap Toprakları” adlı romanında anlatır. Bu ikinci romanıyla Türk okuyucusunun dikkati. Dış Türklerle ilgili meselelere çevrilir.

Azap Toprakları’ndan kısa bir süre sonra eşinden ayrılır; ruhî bir sıkıntı içine düşer. O sıralar Türk Edebiyatı Vakfı, Malazgirt Zaferi’nin dokuz yüzüncü yıldönümü münasebetiyle bir yarışma düzenlemiştir. Ahmet Kabaklı Bey‘in teşvikiyle roman dalında yarışmaya katılmağa karar verir. Uzun bir hazırlıktan sonra Ak Topraklar’ı yazar. Eserde, Dede Korkut üslûbu ve şiirsel bir dil dikkati çeker.

Dergi ve gazete çıkarmakta bir hayli tecrübe sahibi olan yazar  annesi Halide Nusret Zorlutuna ile “Ayşe” isimli bir de kadın dergisi çıkarır. Türk fikir hayatında önemli rolü ve ağırlığı olan “Türk Yurdu” dergisinin kapanmasıyla meydana gelen boşluğu doldurmak ister ve “Ayşe”yi “Töre’ye çevirerek; 1969’dan 1981 yılına kadar kendi yönetiminde neşreder. Haziran 1981’de eşinin işi sebebiyle Suudi Arabistan’a giderken dergiyi Yaşar Eşmekaya’ya devreder. “Töre” dışında, Devlet, Hisar. Yeni Divan, Türk Edebiyatı gibi dergilerde, sanat, edebiyat, iç ve dış siyaset, Türk Milliyetçiliği fikir sistemi ile ilgili tenkit, deneme, mülakat, hikâye, makale, araştırma-inceleme yazılara yayınlanır. Milliyetçi gençler için “okul” durumunda olan “Devlet” dergisinde, gençlerin çok sevdiği “Emine Abla”larıdır.

1972 yılında İskender Öksüz Bey’le ikinci evliliğini yapar.

1973’te “Tutsak”ı yazar ve bir başka esir Türk vatanı olan Kerkük Türkleri’nin çilesine temas eder.

Sancı (1975) için geniş bilgi toplar. Roman’ın baş kişisi Dursun’un memleketi olan Zile’ye gidip; aile fertleriyle, okuldaki ve memleketteki arkadaşlarıyla görüşür; onu da yaşayarak yazar; isim olarak kendisini de katarak; 1970-71 yıllarında, anarşiye, ölümlere varan ideolojik çekişmeleri, önemli mevkilere ulaşmış Türk aydınlarının olaylar karşısındaki çıkarcı tavırlarını sergiler.

Dış Türkler meselesini işleyen üçüncü romanı “Çiçekler Büyür”Ie (1979) edebiyat tenkitçilerinin dikkatini daha fazla çeker. Çoğu Övücü, önemli sayıda tenkit yazısı, eserin uyandırdığı etkiyi ortaya koyar mahiyettedir.

Sendika romanı yazma düşüncesinden doğan “Canbaz”ı işe, 1982’de yayınlar. “Canbaz” da, yine üzerinde çok konuşulan romanlarındandır.

Daha ”Canbaz” basılmadan, 6 Haziran 1981’de eşi Prof.Dr. İskender öksüz Bey’in Tahran’daki Petrol ve Maden üniversitesi (U.P.M)’de görev alması sebebiyle Suudi: Arabistan’a giderler; 17 Haziran 1987’de de Türkiye’ye geri dönerler. Orada geçen yıllar gerek iklimi, gerekse üniversitedeki muhit bakımından yazarı olumsuz etkiler.

Kaf Dağının Ardında’yı (1985) iste, bu şartlarda, Arabistan’da yazar. İçinde bulunduğu ruh halini ise şöyle ifade eder:

“Ben orada çok kurumuştum, huzursuzdum, mutsuzdum, “air condition” altında yaşıyorduk, hava çok sık değişiyordu, bu benim migrenimi çok etkiliyordu. Halsizdim, bir de “Atlıkarınca”daki cemiyet içindeydim. Bu hal kurulaştırdı beni. O romanı Türkiye’de yazsaydım, cok daha farklı olurdu.”

1990’da yayınlanan “Atlıkarınca”, aslında T.R.T. adına yazılın bir senaryodur, T.R.T. senaryoyu filme alır, yazara parasını da öder, ancak oynatılmaz. Bu durumdan rahatsızlık duyan Emine Işınsu, biraz da kızgınlıkla senaryoyu romanlaştırır.

Daha sonra dergilerde de yayınlanmış olan hikâyelerini “Bir Gece Yıldızlarla” (1991) adlı eserinde toplar.

Yakın arkadaşı Prof. Dr. Umay Günay’ın teşvikiyle. Millî Mücadele heyecanını yansıtmak ister ve “Cumhuriyet Türküsü”nü (1993) kaleme alır.

1995’te ise; bazı kavramları, ayetlerin ışığında ve “dost”un sözleriyle “Dost Diye Diye”de anlatır.

Biri kız (Elif), ikisi erkek (Yağmur, Murathan) üç çocuk annesi olan yazar, halen Ankara’da yaşamakta ve yazma çalışmalarına devam etmektedir.

II-       ŞAHSIYETÎ, SANATI, FİKİRLERİ

Olgunluk çağının tavır ve görüntüsü içinde tanıdığımız Emine Işınsu’nun, çocukluk ve ilk gençlik yılları, anne-baba-ağabey baskısı içinde geçer. Anne ve babasının memur oluşu sebebiyle küçük yaslarda Urfa, Sarıkamış gibi Anadolu şehirlerini tanıma, gezme imkânı bulur. Sonraları bu iki şehir de ilk romanında (Küçük Dünya) yer alacaktır.

Çok küçük yasta sair ve yazar anne sayesinde şiirle tanışır. Kendi annesinden de şiirler dinleyerek yetişen Halide Nusret Hanım, çocuklarına da aynı havayı teneffüs ettirmek ister. Yazar kendisiyle yapılan bir mülakatta buna söyle değinir .

“Herkesin annesi garkı söylerdi. Benim kafamda çocukluğumdan kalma bir müzik yok, yalnızca yüksek sesle şiir okuyan bir hanım hatırlarım. Bu hanım. Fuzulî, Şeyh Galip ve Mehmet Akif’i çok sever ve şiirlerini çok okurdu.”

O yaşlarda aruzu öğrenir annesinden. Ailece kapı çalışları bile aruzladır; kullandıkları vezinse, “müstef’ilâtün”dür.

Son derece romantik olan anne, gelenekler konusunda oldukça katıdır. Oğlunu gayet serbest bırakırken kızı Emine Işınsu’ya tam bir disiplin uygular. Küçük kız bu durumdan rahatsızdır, katı kuralların gerisinde geniş, muhayyel bir âlem kurmağa başlar. Bu hususu sonraları su sözlerle dile getirmiştir.

“Bir küçük kız hatırlıyorum sekiz-dokuz yaşlarında, hayatında İlk defa bir kukla gösterisi seyretmiş, eve dönünce hemen bez bebekler dikip, bir sahne kurmuş, başlamış kendi oyunlarına… bu oyunları mühimsemiyorum.  Herhangi bir çocuk muhayyilesinin uydurabileceği şeyler. Küçük kızın merakı mühim. O, kuklalarını maddede küçük, manada büyük insancıklar olarak görüyor. Onlara bir sahne arkası hayatı yaşatıyor.

O küçük, bir de sabah akşam, kuklalarına can versin diye Allah’a dua etmekte. Onlar canlansınlar ki, kuklacı onların yaşayışlarını gözleyebilsin; bir manada beraber yaşasınlar, bir manada onlara hakim olabilsin, kaderlerini çizsin!.. Bu arada duasının gücünden onca emin ki, ne zaman canlanacaklar diye kuklalarını gözlerken, bazen de kırlarda dolaşıp, çiçeklerin otların arasında, taşların altında bilhassa, “minik insan” avına çıkıyor!..”

[Yağmur Tunalı, “Emine Işınsu ile Mektup-Mulakat”, Töre,Sayı:139, Aralık 1982, s.49.]

Zengin hayallerle örülen bu küçük dünya, romanlarda Nur ve Mevsim olarak kendisini gösterecek; muzdarip ve romantik bir kişilik olarak ortaya çıkacaktır.

İlk gençlik yılları ve sinema tutkusu… yanında ağabeyi olduğu halde ayda bir defa sinemaya gitme hakkı vardır. Hareketleri kısıtlıdır, baba ve ağabey korkusu ile sürekli tehdit edilir. Okuyacağı kitaplarda bile ağabeyinin baskısı vardır; falanca kitaplar ahlâksızdır, okunmayacak, gibi.

“Çok sıktılar beni, annem devamlı bir korku içindeydi, kız çocuğu olduğumdan. Gözüm dışarıya kaymasın diye. O korkuyu yaşadı, yaşıyordu, tabiî bana da yaşattı.”

Anne-baba-ağabey üçgeninde şekillenen müdahaleler, üniversite öğreniminde de kendini gösterir; hiç istemediği halde İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümüne kaydolur. Bu defaki zorlama babasından kaynaklanır. (Küçük Dünya’nın Nur’u da annesinin isteği üzerine Kimya okur.) Dışarıdan yapılan müdahaleler, dışa dönük duyguları sanırlar ve romantik mizacın zenginliğini oluşturan dünyanın kapılarını aralar. İlk kıvılcımlar, “İki Nokta”yı meydana getiren şiirlerle açığa çıkar

O, artık şairdir; yaşı ise, henüz on yedidir, Haldun Taner gibi devrin tanınmış edebiyatçılarının övgüsüne mazhar olur şiir yazmağa teşvik edilir.

Yarım bırakılan İngiliz Dili ve Edebiyatı öğrenimi, İşletme, felsefe. Hukukla devam eder; ancak sonuca ulaşmaz. Bu arada ilk evlilik, iki çocuk ve boşanma,.. Romantik ama hareketli mizacı zorlayan, pişiren bir sürü psikolojik sıkıntı; bütün bunlara rağmen inançlarıyla ayakta kalmayı başarabilen bir anne. Bu bakımdan Tutsak’ta Ceren’in yasadıkları, yazarın kendi hayatından derin izler taşır.

Emine IŞINSU’nun şahsiyetinin çizgilerini biraz daha netleştirmek için, onu çok iyi tanıyan yazarlarımızdan Yağmur Tunalı’yı dinlemekte fayda vardır:

“IŞINSU, aritmetik münasebetlerin insanı değildir; hesaplı kitaplı olmaya tenezzül etmez. Şüpheciliği sonradan başlar, önce sevmeye veya beğenmeye hazırdır. Muhatabını iyi tahlil eder. Psikolojiye olan derin alâkası ve romancı olarak tahlilciligi ona insan tanımada büyük imkânlar bahşeder. Ancak, sunu söylemeliyim ki, muhatabı onun için tecrübî psikolojinin kobayı (süjet) olmaktan uzak, kâinâtın özü (zübde-i âlem), mahlûkatın en şereflisi ve saygıya layık olan insandır. Kimseye tepeden bakmaz, aksine muhatabı karsısında fazlaca alçak gönüllü ve biraz da mahcuptur.

Fikirlerinin temelini insan sevgisi, Allah’a olan bağlıIığı ve milletine olan derin sevgisi oluşturur. Bunlara estetik mükemmeliyeti de ilave edersek; onun, sanattaki hedefini de ifade etmiş oluruz. Sanatı ile fikirlerini mezcetmiş biri olarak; sanatsız fikir, fikirsiz sanat olamayacağı görüşündedir.

Yaradılışından merhametli olduğunu, eserlerinde yer alan kahramanlarında görmek mümkündür.

Fikiriyatına ters gelen karakterleri bile onun merhamet sınırları içindedir.

“Elhamdülillah Türk  Milliyetçisiyim. Dün de Türk milliyetçisiydim, bugün de” diyen bir yazar olduğu halde, komünist militan Ali Çubuk’a bile kahramanı Sevgi Selen vasıtasıyla dua eder.

Bazı eserlerinde kendisi de yapmakla beraber, sanata politika ve ideoloji karıştırılması taraftarı değildir. Bu hataya özellikle Tutsak’ta istemeye istemeye düştüğünü itiraf eder. O yıllarda “sol” ideolojiye mensup sanatkarların, eserlerinde açıktan propaganda yolunu seçtikleri, onlara nisbet olsun diye aynı yola başvurduğunu; bununsa, büyük bir yanlış olduğunu, bu yüzden “Tutsak”ın basımına daha sonradan karşı çıktığını söylemekten çekinmez.

Türk milletinin âşığıdır. Misak-ı Millî sınırlarında olan veya olmayan bütün Türklere muhabbet besler; ancak, Balkan Türkleri’ne karşı bu hislerin biraz daha yoğun olduğu da dikkati çeker. Onlara olan yakın alâkasını, Azap Toprakları (Batı Trakya Türkleri), Çiçekler Büyür (Bulgaristan Türkleri) adlı iki eserde, çektikleri çileye ortak olmak suretiyle gösterir. Yaşadıkları zulmü, her işkenceyi ruhunun derinliklelerinde hisseder. Çünkü Emine IŞINSU yazarken yaşar, kahramanlarıyla birlikte depresyona girdigi olur; alnındaki kırışıklıkların sayısı her yeni eserle çoğalır. Migreni dayanılmaz bir hal alır; nobrium, librium vb. gibi ilaçlar kullanmak zorunda kalır.

Onun için yazmak; aynı zamanda büyük bir hazırlık işidir. Konuyla ilgili belgeler, görenler, tanıyanlar, geniş araştırmalar, ruhî hazırlıktan sonra adeta bu dünyadan kaçar; romanıyla yasamağa baslar. Aşağı yukarı bir yıl süren hazırlık devresidir bu. Bilgi kırıntılarını yazarken kahramanları doğmağa, hatta isimleriyle gelmeğe başlarlar; sabahlara kadar devam eden ve romanın dünyasında geçen uzun yazma safhasından sonra eser ortaya çıkar. Müsveddeler, defalarca okunan diyaloglar ve eserin bitmesinden sonraki derin bosluk…

Emine IŞINSU, inanan bir sanatkârdır.

İslam inancının izlerini hemen her eserinde görmek mümkündür. Varlığının, yaşantısının, romanda karar kılışının, ilhamlarının kaynağını inançlarında bulur. Ona göre her insanın dünyada görevi vardır; kendisininse, roman yazmaktır. Çalışırken Allah tarafından bir yardımın, ilhamlar halinde, kendisine ulaştığına inanır. Basından gecen sıkıntıları değerlendirişinde de aynı bakış tarzının etkisi gözlenir; yani, hepsi İlahî imtihanın parçasıdır. Küçük Dünya’da Nur, “kaderini zorlamaz’., kocası Ferit’i, olduğu gibi kabul etmeye çalışır. Kaf Dağının Ardında’da Mevsim, arayışlar içinde olup; kahramanı Mehmet’i çini sanatını öğrenmek üzere Kütahya’ya gönderir. Mehmet, oradaki atölyelerde hem çini sanatını öğrenecek; hem de içinde bulunulan uhrevî atmosferi hissedecektir. Bu hal, tasavvufun ka-pılarının aralanması demektir. Yazarın, tasavvufa olan ilgisi, şeyhine bağlılığının etkisini de özellikle Kaf Dağının Ardında’dan sonra artarak görmeye başlarız. “Dost” tabir ettiği şeyhinden aldığı feyzi, eserlerine de yansıtır. Dost Diye Diye, bunun açık bir tezahürüdür.

Emine Işınsu için, roman yazmak yaşama sebebidir.

O, edebiyatın hemen her türünü dener. Şiirle yola çıkar; yazdıklarında şiir bulmaz; hikâyeler, tiyatro oyunları yazar, romanda karar kılar. Eserlerinin mihverini insan, topyekûn Türk milleti teşkil eder. Mizacıyla iç içe girmiş sanatının ana çizgileri, kendi ifadelerinde de açıkça ortadadır;

“Bence, eserlerinin, iskeleti ,”insan”dır. Esaret ve hüzün evet, kendi mizacımdan kaynaklanan iki hal. Maddî-manevî esaretin hiç bir türlüsüne katlanamıyorum. Cümle mahlukatın eşrefi olan “insan”a yakışagelmemeli, esir olmak veya esirlere sahip olmak! fakat, ne acıdır ki, çoğu kere, kişi bizzat kendisi, manevi esaretinin yapıcısı oluyor.. Her türlü düşünceye, fikre açık, fakat tümünü kendi sağlam, sağlıklı mantığından, duygularından geçirerek, öz hükmünü veremeyenler de bir manada esirdir bence. Bence, hoşgörüsü olmayanlar da esirdir…”

İnsana yaklaşımını hoşgörü temellerine oturtan yazar, aksinin, inandıklarına ters düşeceğini belirterek; herkesin doğruyu seçme ihtimalini taşıdığını, hidâyetin Allah tarafından insanlara bir lütuf olarak verildiğinin teslimiyeti içindedir .

Şahsiyetinin ve sanatının mihverini teşkil eden bir başka husus ise, güzelliktir. Güzel olan herşeyi sever. Musikîden resme, şiirden romana bu ölçüyü diri tutmaya gayret eder. Evinde gördüğümüz resimler, eşyalar; Uzakdoğu’dan Batı’ya güzellik tutkusunun tabii bir sonucu olarak yerlerini almışlardır.

Onun, şahsiyeti, sanatı ve fikirleri konusundaki tesbitlerimize, her ziyâretimizde gösterdiği misafirperverliği, sıcaklığı ve samimiyeti de ilâve etmek gerekir.

III ESERLERİ

 A ŞİİRLERİ

1.        İki Nokta

Bu eser, yazarın ilk eseridir. Onun “İnsanlar” adını taşıyan ilk şiiri de bu kitabında yer alır. 1956 yılında yayımlanmıştır.

“İlk şiir kitabım olan “İki Nokta”yı okulum Ankara Koleji’ne ve onun kurucusu Sayın Mümtaz Turhan’a ithaf ediyorum”

cümlesiyle başlayan eserde, kırk dokuz sür yer almaktadır.

Henüz on yedi yasında olan şairin, gençlik psikolojisi, heyecanları, bir anlık duyguları oluşturur şiirlerin muhtevasını. Ancak, makina ve paraya esir olan insanın durumu (XX. Asır), köy kızlarının hayallerini, arzularını yansıtan dünya, mahsulle gelen mutluluklar zinciri (Köyde Arzu), çocuk romantizmi ve çocuğun dünyası (Evcilik, Rüzgâr Buv Buv), istek ve ihtirasların pençesinde kaybolan çocukluk, safiyet (Dua); romantizm içinde islenen sosyal problemler olarak gösterilebilir.

Şiirlerin dili sade, kolay anlaşılır olup; serbest vezinde kaleme alınmışlardır. Sonraları, “şiirlerimde şiir bulamadım” diyecek ve şiir yazmaktan vazgeçecektir.

B TİYATROLARI

1. Bir Yürek Satıldı

T.R.T. radyofonik oyun yarışmasında 2600 eser arasından birinci seçilen Bir Yürek Satıldı (1966), içinde çok sahne var bahanesiyle Devlet Tiyatrosu tarafından reddedilir. T.R.T daha sonra bu eseri filme alır ve televizyonda oynatılır. Eser büyük ilgi görmesine rağmen bir daha gösterime girmez.

Yazar, eserle neler anlatmak istediğini Yavuz Bülent Bakiler‘e söyle anlatır:

“—Aslında ben bu oyunla cemiyeti hicvetmek istedim, içinde yasadığımız cemiyetin aydınını, cahilini, kadınını, erkeğini, hicvin ince süzgecinden geçirmeye çalıştım. Cemiyetimizde aydın bilinen bazı kimselerin, cahillerin, erkeklerin, kadınların çeşitli olaylar karşısında, değer hükümlerinden yoksun oldukları için, sağlam bir kültürden uzak kaldıkları için, çıkmazlara girdiklerini ortaya koymak istedim. Mesalâ, oyunda mezat salonunda bulunanlar, aydınları temsil ediyorlar. Desinlere Önem veren, paralarıyla düşünen, kafaları bomboş aydınlar. Daha doğrusu aydın bilinenler, . . “

Oyunda rol alan diğer insanlar; mezatçı, koleksiyoncu, halktan insanlar, toplumdaki çürümenin değişik cephelerini sergilemekte görev üstlenirler. Oyun iki perde, on iki tablodan oluşur. Durgun bir yapı gözlenir. insanlarımızın, yabancı ideolojilerin tuzaklarına nasıl düştükleri, çaresizlikleri anlatılır.

2.        Bir Milyon iğne

Oyun, iki perde, on iki tablodan oluşur, Durgun bir yapı gözlenir. İnsanlarımızın yabancı ideolojilerin tuzaklarına nasıl düştükleri ve çaresizliklerini anlatan eser, 1967 yılında yazılmıştır.

3.        Ne Kutlu Türküm Diyene

Üç perde ve on sahneden meydana gelen eser, ilk ve ortaokul Öğrencileri için yazılmıştır (1969).

Mete, Atillâ, Dede Korkut, Bilge Kağan, Kutlug Bilge, Alparslan, Romanos Diogenes gibi tarihi şahsiyetler etrafında, öğrencilere milli duyguların verilmesi hedeflenir. Türk olmanın gururu, on altı Türk Devleti*nin önemli tarihi durakları ışığında islenirken; olaylar, Zeynep adındaki küçük kızın on altı Türk Devletiyle ilgili ödevi ve rüyasında gördükleriyle gelişir.

4.        Adsız Kahramanlar

Yirmi dokuz radyofonik skeçten oluşan Adsız Kahramanlar adlı eser. Ziraat Bankası için kaleme alınmış ve Ankara Radyosunda oynanmıştır (1975).

Çocuklara milli şuur, tarih şuuru verme fikrinden hareket edilerek yazılan oyunların her biri, Türk Tarihi’nin çoğu unutulmuş, işaret taşı olarak adlandırılabilecek çapta önemli olaylarını anlatır.

Kürşat ve arkadaşlarının Çin sarayını basması, Budin Savunması, Devleti ve milleti için ölümü göze alarak casusluk yapan Türk genci Selim, Tınaztepe’nin Kurtuluşu, Sarı Zeybek’ in kahramanlıkları, Burak Reis’in kahramanlıkları, Yıldırım Kemal’in cesareti vb. olaylar canlı bir üslupla ortaya konu

C HÎKAYELERİ

1.        Bir Gece Yıldızlarla

Çoğu, değişik dergilerde de yayınlanan yirmi kısa hikâye ile yazarın, şeyhi Haşan Burkay Hoca’ya; sevgi, saygı, hayranlık ve bağlılığını ifâde eden “Selâm” adlı on dört mensûre: hikâyelerden biri olan “Bir Gece Yıldızlarla” baslığı altında toplanmıştır (1991).

Eser, üç bölümden meydana gelmektedir, ilk bölümde on dört hikâye yer alırken; “Gönül Masalları” adlı ikinci bölümde, İslâm tarihi ve Türk İslâm efsânelerinden altı tanesi akıcı bir dille hikâyeleştirilmistir. Üçüncü bölüm ise “Selâm” baslığını taşır ve Haşan Burkay Hoca’ya duyulan hayranlığı ve bağlılığı isleyen mensurelerden oluşur.

İlk bölümdeki hikâyeler birkaç hikâye dışında (Portakalcı ismet Bey gibi) olay, zaman, mekan dikkate alınmadan yazılmış, duygu tezahürlerinden ibarettir.

D ROMANLARI

1.        Küçük Dünya

Emine Işınsu’nun ilk romanıdır. Turizm ve Tanıtma Bakanlığı’nın açtığı turistik roman yarışmasında sanat armağanı kazanır. Duyuruda belirtilen, kazanan eserin İngilizce’ye, Fransızca’ya çevrileceği vaadine bakanlık uymaz, sadece para ödülü verilir.

İlk romanı olmanın bütün zorluklarını yaşayan yazar; eserini, öz çocuğu gibi göğsüne yaslayıp günlerce dolaşır; onunla konuşur. Sonunda, Yeni İstanbul gazetesinde tefrika edilir. 1966’da da Yağmur Yayınevi tarafından ilk baskısı yapılan eser daha sonra değişik tarihlerde yeniden basılmıştır. (1974, 1976, 1978, 1984, 1989, 1991) .

Ferdi bunalımların ve sanat endişesinin ön planda olduğu romanda; gelenekler, ailevî problemler, kadere imanla iç içe işlenir.

2.        Azap Toprakları

Yazarın 1969’dan itibaren defalarca basılan (1971, 1973,

1974,  1976, 1977, 1978, 1978, 1979, 1980, 1984, 1989, 1990) ve Türk okuyucusunun büyük ilgisine mazhar olan bu eseri, Batı Trakya’da yaşayan soydaşlarımızın. Yunan zulmü altında çektiği ıztırapların anlatıldığı bir romandır; yüzlerce belge taranarak ve olayları bizzat yaşamış insanların anlattığı gerçekler ışığında yazılmıştır.

Azap Toprakları ile Türk Edebiyatında o zamana kadar ele alınmamış bir konu olan “Dış Türkler” meselesine temas edilmesi; okuyucunun dikkatini, “Mîsâk-ı Millî” sınırları dışında kalan soydaşlarımıza çevirmiş, böylece Türkiye’nin sınırları dışında da bir Türk dünyasının varlığı geniş ölçüde aydınlarımızın gündeminde yer almağa başlamıştır.

3.        Ak Topraklar

Dede Korkut diliyle ve şiirsel bir üslupla kaleme alınan Ak Topraklar, Türk Edebiyatı Vakfı’nın, Malazgirt Zaferi’nin 900. yıldönümü münasebetiyle açtığı bir yarışma için yazılmıştır (1971, 1973, 1974, 1976, 1978, 1990).

Büyük Se1çuklular’ın Tuğrul ve Çağrı Beyler zamanından başlayarak; Alpaslan Gazi’nin Malazgirt’te kazandığı zaferle Anadolu kapılarını Türklere açmasına kadar yaşanan olaylar, tarihî şahsiyetlerin hayatlarıyla da birleştirilerek anlatılır ve okuyucuya tarih şuuru ve millî şuur verilmesi hedeflenir.

4.        Tutsak

Tükenen bir evlilikle, hızla sona yaklaşan bir iktidarın gerip benzerlikleri çerçevesinde gelişen olaylar, Kerkük Türkleri’nin yaşadığı trajediyi de içine alacak şekilde nakledilir.

Yazarın hiçbir şekline tahammül edemediği “tutsaklık” romanda hem fert, hem de millet planında gözler önüne serilir (1975, 1976, 1977, 1977, 1978, 1979).

“Sol” yazarların eserlerinde açıkça yaptıkları ideolojik propagandaya bir tepki, bir nisbet olarak yazılan Tutsak, daha sonraları içinde fazlaca siyaset olması sebebiyle yazar tarafından basılmasına izin verilmez.

5.        Sancı

Eınine Işınsu’nun büyük yankı uyandıran romanlarından birisi de Sancı’dır. 1975 yılında başlamak üzere defalarca basılmış olan bu roman (1975, 1976, 1977, 1977, 1978, 1978, 1978, 1978, 1979, 1980, 1989, 1991); milliyetçi kesimde en çok okunan romanlardan birisidir. 1970-1971 yıllarında meydana gelen ideolojik mücadelenin, anarşiye varan olaylar zincirinin bir hikâyesidir.

Yazar, Zile’ye gider; Dursun’un anne-babası, kızkardeşleri, arkadaşları, üniversitedeki arkadaşları ve onu tanıyanlarla konuşur. Geniş, derinlemesine araştırmalar sonucu romanı kaleme alır. Milliyetçi bir taban oluşmasında Sancı’nın rolü büyüktür.

Türk milliyetçiliği ile komünist ideolojinin kıyasıya mücadelesi sergilenirken; Türk aydınının çıkarcı, nemelazımcı tavrı da gözler önüne serilir.

6.        Çiçekler Büyür

Dış Türkler konusunun işlendiği üçüncü romandır. Bulgaristan’da yasayan soydaşlarımızın esareti, yine belgeler ışığında roman1aştırı1ır.

1984-85 yıllarında yaşanan Bulgaristan’dan göçün, yıllar öncesinden habercisi gibidir.

Zengin iç konuşma ve diyaloglar, süre yakın, akıcı bir anlatım, yaşanan hareketli hayatı aksettirir mahiyettedir, ilk baskısının yapıldığı 1979’dan sonra da yeni baskılarını görürüz (1979, 1980, 1981, 1984, 1989, 1991).

7.        Canbaz

Sendika romanı yazma fikrinden doğan bir eseridir (1982, 1987, 1989, 1992). İşçi-isveren-sendikacı üçgeninde gelişen olaylar, ideolojik mücadelelerle de ilişkiler kurularak verilir.

Köyden şehre göç, gecekondulardan apartmanlara uzanan zıt mekânlar içinde yükselen kin ve nefret; sendika, basın gibi kuruluşların perde arkası, şahıs planında derinleşen psikolojik tahlillerle anlatılır.

8.        Kaf Dağının Ardında

Yazarın, Suudi Arabistan’da bulunduğu yıllarda kaleme Aldığı bu romanda, ülkeyi 12 Eylül 1980’e getiren olaylar; genç bir yazarın, aile ve arkadaş çevresi ile yazma mücadeleci çerçevesinde nakledilir. Sürekli arayış içinde olan kahramanının, tasavvufun eşiğine kadar ulaşan çabası, manevî bunalan insanlara karsı önemli mesajlarla yüklüdür (1988, 1990).

Eser, yazarın huzursuz, mutsuz, mânen kuruduğu bir dönemin mahsulüdür.

9.        Atlıkarınca

T.R.T. için yazılmış bir senaryodur. Filme alınır; yazara parası da ödenir, ama oynatılmaz. T.R.T’nin bu tutumuna sinirlenen yazar; eseri süratle ve kızgınlıkla romanlaştırır (1990).

Psikolojik tahliller başta olmak üzere. Emine IŞINSU romanlarında görülen pek çok özellik, eserde kuru kalır.

İçlerinde yasadığı, çok yakından tanıma fırsatı bulduğu üniversite muhitine mensup insanların çıkar kavgaları, zaafları, kıskançlıkları, dünyaya ve olaylara bakışları incelenir.

10.      Cumhuriyet Türküsü

Yazarın şimdilik son romanıdır. 1993 yılında kaleme alınmıştır. Millî Mücadele heyecanını anlatan bir romandır. Uzun bir hazırlık, bilgi toplama, çalışma ürünü olarak ortaya çıkmıştır.

İstanbul’un işgalinden sonra yaşanan zilletli yıllardan. Büyük Taarruz’a kadar geçen olaylar, tarihî gerçekler ışığın hikâye edilmiştir.

Millî Mücadele’nin dayandığı maddî ve manevî temellerin birlikte işlendiği, göze çarpan bir başka özelliktir.

Eserde yer alan şahısların kullandıkları dil, biraz ağırca olsa da bunun, devrin dil özelliklerini verme kaygısının kaynaklandığı acıktır.

E DENEMELER

1.        Dost Diye Diye

Yazarın son eserlerine doğru artan, manevî konulara verilen ağırlık, tasavvufa olan ilgi ve bağlılık Dost Diye Diye’de açıkça bellidir.

Bazı kavramların, âyet ve “dost”un sözleri ışığında işlenildiği mensûrelerden meydana gelmiştir. Sevgi, birlik, fedâkârlık, şüphelerden uzak olmak, şükür, sabır, doğruluk, kin ve nefretten kaçınmak, merhamet bu kavramlardan bazılarıdır. İyilik, doğruluk, çalışmak, bilgi ve sevgi ise maddî ve manevî yükselişte beş altın basamak olarak gösterilir (1995).

Diğer Eserleri

Romanlar

• Alpaslan (1990)

• Un coeur aux encheres

• Nisan Yağmuru

• Havva

• Bir Ben Vardır Bende Benden İçeri

• Bukağı

• Hacı Bayram

• Hacı Bektaş Veli

• Bir Aile

*****************************

 

EMİNE IŞINSU İLE MÜLAKAT

AHMET KÖKDEMİR: Yazı hayatınıza şiirle başladığınız biliyoruz. Şiiri neden devam ettirmediniz?

EMİNE ISINŞU : Efendim benim ilk kitabım şiir kitabı Galiba on yedi yaşında falandım, iki Nokta diye. Çok da ilgi gördüm. 0 zaman sağcılık solculuk diye pek belirgin şeyler yoktu. Sonradan solcu olan pek çok yazarlar, mesalâ Haldun Taner falan çok beğendiler ve beni teşvik ettiler, işte Şükûfe Nihal annemin arkadaşıydı, rahmetli. O çok teşvik etti. Fakat ben kendim şiirlerimden memnun olmadım “Bunlar şiir değil” dedim. Bir takım duyguların ifadesi geldi bana. Yani benim anladığım manada şiir bulmadığım için bıraktım.

AHMET KÖKDEMİR: Vakanın geri plânda olduğu duygu yüklü hikâyeleriniz var. Bunlar nasıl oluyor ?

EMİNE IŞINSU • Valla ben hikâyede daha böyle maceradan, bir olayı hikâye etmeden ziyâde, insanların günlük duygularını, anlık duygularını vermeyi tercih ediyorum; nedense öyle oluyor.

AHMET KÖKDEMİR: Bu hikâyeler romana giden yolda bir basamak teşkil ediyor mu?

EMİNE IŞINSU : Hayır, etmiyor. Roman ayrı, hikâye ayrı. Romanlarımda basbayağı macera vardır, hikâye vardır. Hikâyelerimde o yok. Öyle geliyor, öyle yazıyorum, bilemiyorum.

AHMET KÖKDEMİR: “Bir Yürek Satıldı” ile tiyatro yazarı olarak dikkat çektiniz. “Atlıkarınca” TRT”cileri rahatsız etti ve filme alınmadı. Ayrıca, Ali Yörük Bey’in “Türkmen “Düğünü” adlı eseriyle ilgili de yazılar yazarak; milli özellikler taşıyan oyunlara olan susamışlığı ortaya koydunuz. Anladığım kadarıyla tiyatroyu seviyorsunuz. Gerek tiyatro, gerekse sinema için oyun-senaryo yazmayı düşünüyor musunuz?

EMİNE IŞINSU : Hayır düşünmüyorum. TRT, Atlıkarıncayı filme aldı. Parasını verdi. Paramı aldım, fakat filme alındıktan sonra oynatmadı. Ben de ona kızdığım için tuttum roman yaptım. En kötü romanım oldu mâlesef. Senaryodan roman yaptım, o kızgınlıkla. Fazla işlemeden, olduğu gibi senaryoyu aktardım. İyi olmadı yani, onu yaptığıma pişmanım ben roman haline getirdiğim için.

AHMET KÖKDEMİR: (sorunun devamı): Bu soruyu bir de şunun için sormuştum. Günümüzde tiyatroya argo ve müstehcenlik hâkim, Batı’dan ithâl Türkün zevkine ve ruhuna ters oyunlar, çoğunlukta. Bütün bunlar sizi tiyatro yazmağa zorlamıyor mu?

EMİNE IŞINSU : Efendim, bizler yazınca mutlaka oynayacak diye bir garantisi yok. Meselâ “Bir Yürek Satıldı”nın senaryosu yazıldı, fakat. Devlet Tiyatrosu oynatmıyor, Bir Yürek Satıldı’yı, yani yazınca mutlaka oynatacaklar diye bir şey yok. Şimdi sağ sol ayrıcalığı kalktı diyoruz, ama kalkmadı devam ediyor, belki biraz bizler sağcılar daha iyi davranıyoruz sola daha anlamağa çalışıyoruz. Biz kaldırdık bir takım şeyleri, hakikaten kaldırdık, kaldırmak da lâzımdı, bir anlaşma tartışma şeyi çıksın kavgalar bitsin vesayire. Fakat sol bunu kaldırmadı, sol hâlâ kinli. Her yerde bulunmaz benim kitaplarım, bir iki yerde bulunur meselâ. Benim kitaplarımı bu kinden dolayı almıyorlar, satmıyorlar.

Efendim, bir bu sebep. İkincisi, benim yazmamamın sebebi, bir tiyatro veya senaryo yazarsanız, eseri paylaşamıyorsunuz. Rejisör, ben sanatçıyım diyor, yönetmen kendi şeylerini katıyor. Kendi fikirlerini katıyor, kendi bir hava vermeğe çalışıyor. Aktörler, aktrisler biz sanatçıyız diyorlar, onlar başka bir yorum getiriyorlar ve eser sizin olmaktan çıkıyor. Meselâ, Küçük Dünya’yı Osman Sınav aldı, güya bizden falan genç bir adam, çok da sevmiş Küçük Dünya’yı. Küçük Dünya ‘yı yazdığım zaman yirmi üç yaşındaydım, çok gençtim. Senaryoyu aldım, pirim yapacak diye yeniden yazdım, tabi kırk dokuz yaşındaydım o zaman, müthiş bir bilgi birikimi var. Bilgi birikimi var, duygu birikimi var, her şey var. çok güzel oldu senaryo ve tasavvuf çok vardı içinde Çok güzel oldu. Fakat buna rağmen, Osman Sınav ben kitabı daha çok seviyorum dedi ve kitaba sadık kaldı. Dialogları ben yazayım bari dedim. Onu da romandan almış, bütün diologları, eski dil, dil eski. Yani o kadar üzüldüm ki ben o, Küçük Dünya oynadığı zaman. Kendi kendimi yedim. Simdi, ben senaryo falan yazmak istemiyorum. Romanla, okuyucuyla karşı karşıya kalmak istiyorum.

AHMET KÖKDEMİR: Efendim, Töre’de Yağmur Tunalı ile yaptığımız bir mülâkatta: “Yazmanın çilesini sevmeseydim, hayata ve insanlara katlanabilmem kolay olmazdı. Maneviyata sığındığım zamanları ayırırsak, maddi zeminde hemen bütün sıkıntı, endişe ve dertlerimi ancak yazarken unutabiliyorum” diyorsunuz, Emine IŞINSU’nun romanı nasıl doğar, nasıl yazılir yazmanın çilesinden bahsedebilir misiniz ?

EMİNE IŞINSU ; Efendim, yazmanın çilesi hem mutluluktur, hem de büyük bir ızdıraptır benim için. Fakat mutluluk ağır basıyor ki, o çileyi çekiyorum. Bir de ben yazarken tam konsantrasyon haline geliyorum ve romanımda yaşıyorum, bu dünyada yasamıyorum. Yani, bu dünyadan bir kaçış oluyor. Romanımla yasıyorum. O zaman mutlu oluyorum.

Nasıl başladığına gelirsek; bir fikir meselâ. Batı Trakyalı Türkler’in Yunanistan’da nasıl eziyet gördüklerine dair bir şeyler öğrenmiş oldum, onu romanlaştırayım ve milletime anlatayım dedim. Yani, roman tarzında bir takım hakikatleri millete ulaştırmak. O zaman bilinmiyordu bunların ne kadar ıztırap çektikleri, tutsak olarak yasadıkları. Nelere maruz kaldıkları bilinmiyor veya “MİT” şu bu biliyordu ama bunlar açıklanmıyordu. Millete, meselâ ben Çiçekler Büyür’ü, Bulgaristan olaylarını zannediyorsam 1978 veya 79’dur o romanın yayınlanışı. Bulgaristan’daki bu olaylarsa 1984 yılında Türkiye’de duyuldu. Biz o zaman Arabistan’daydık.

Bunları ben göçmenlerden, gizlice yazılmış mektuplardan şuradan buradan öğreniyorum. Bunlar hep gerçek olaylar. Azap Toprakları’ndaki olaylar da, Çiçekler Büyür’dekiler de hep gerçektir. Belgeleri hep elimdeydi: Ben bunları not alıyorum. Aşağı yukarı bir sene kadar nazırlık safhası oluyor, romanlarımda. Notlar halinde kitabımı yazıyorum. Bunları yazarken yazacağım romanların kahramanları dogmaya başlıyor. Bilgi kırıntısını yazarken, bilgileri toplarken, kahramanlarım doğmuş oluyor. Söyle de bir şey vardır; ekseri kahramanlarım kendi isimleri ile doğarlar. Meselâ Hay, pek bilinen bir isim değil. O, öyle geldi öyle yazdım. Hele Bulgaristan’da Hay ismi çok yabancı bir isim. Fakat o kızın karakteri Hay ismiyle geldiği için onları değiştirmeyi uğursuzluk addederim. Bâtıl bir düşünce tabii. Yani, ben bu ismi değiştirirsem bu karakter olmaz, ismi ile geldi ismi ile olacak diye, öyle yaparım. Ondan sonra bir gün içimden yazmak geliyor. Artık başlamam lâzım. Abdestimi alıyorum, duamı ediyorum, bismillahirrahmanirrahim deyip başlıyorum. Öyle oluyor ve hakikaten o zaman dünyam değişiyor ve romanın dünyasına geçiyorum.

Ben iki romanımı yazarken de bayağı depresyona girdim. Yani ilaçlar falan aldım. O kadar kendimi vermiştim. Zaten benim en büyük özelliklerimden biri galiba çok samimi yazmam. Yani, süslü olsun, güzel cümle olsun, şöyle olsun böyle olsun diye pek bakmıyorum. Yüreğimi olduğu gibi ortaya koyuyorum. Benim en büyük özelliğim o zannediyorum. Yüreğimi ortaya koyuyorum hakkaten, duygularımı ortaya koyuyorum.

AHMET KÖKDEMİR: (sorunun devamı): Peki, zaman ve mekânın rolü oluyor mu?

EMİNE IŞINSU Valla gençken, size söyleyim Küçük Dünya’yı yazarken, kızım o zaman bebekti, böyle yere otururdum, ayaklarımda onu sallarken, ben bu tarafta defterime kurşun kalemle yazardım. O kadar rahattım. Sonra kalabalıkta, konuşurlar, konuşurlar, arkadaşlar, eşim konuşurlar, ben odanın bir kösesine çekilir yazardım. Tabi ben o zaman dedim ya yirmi üç yaşındaydım. Konsantrasyonum o kadar iyiydi. Simdi sükûnet istiyorum. Yalnız, odama girip yazıyorum.

 AHMET KÖKDEMİR: Romanlarınızda sevgi ve güzellik hakim. Fikirlerinize ters hareketleri olan kahramanlarınızı dahi fazla hırpalamıyorsunuz. Aşağılama ve kindar bir tavır eserlerinizde görünmüyor. Şefkat ve merhamet ağırlıkta… Mesalâ: Ali Çubuk, Tülin, Akif Koçsa’ya bile aynı tavırla yaklaşıyorsunuz. Bu bakış tarzının sebebi nedir? Tasavvufa meyliniz mi, yoksa yaradılışınız mı?

EMİNE IŞINSU : Efendim, yaradılıştan merhameti iyimde Merhametli iyimdir, ama bir Yunus terbiyesi, tabi ki göre diyemem; görmeye çalıştım. “Yaradılanı severim, Yaratan’dan ötürü” veya “Yaratılanı hos görürüm. Yaratan’dan ötürü tebiyesi içinde. Yani, Allah’ın kuluyuz hepimiz. Kimin daha iyi olduğunu, kimin daha yakın olduğunu biz bilemeyiz. Onun iç mümkün olduğu kadar yargılamamak lâzım. Çünkü, bir nevi keskin yargıda Allah’a şirk olabiliyor. Çünkü o, biliyor, sen bilimiyorsun. Hüküm vermek bir insana, onu batırmak. Belki çok iyi tarafları var, sen onu bilmiyorsun. Yani biz kesin yargılar bulunmamak zorundayız. Bilen Allah’tır; biz değiliz. Onun iç hep sevgi ve şefkatle yaklaşıyorum insanlara. Çünkü, hep Allah ‘ın kulu.

AHMET KÖKDEMİR: 1979’da Yazarlar Birliği’nin “Romancılık ve Romanları üzerine” adıyla tertiplediği bir toplantıda, 33 yaşımda iken 40 yasıma girince Yunus’u yazabilirim düşüncesini başkalarına da söylediğinizi;39-40 yasımda ancak “Çiçekli Büyür’ü yazabildim” diyorsunuz; Yunus’u yazmaya başladınız mı veya Yunus nerelerde?

EMİNE IŞINSU ; Vallahi bilemiyorum,Yunus, bir yerlerde benden uzak değil, ama roman, roman yapamayacağım Yunus’ı roman yapmak istiyordum, roman yapamayacağım. Onu da şey dediler biraz canım sıkıldı, bu edebiyatçılar, ilimciler., işte birkaç tane Yunus var, vs. falan. Mutlaka en az iki tane Yunus var biliyorsunuz. Onun için beni biraz soğuttular. Gerçi yazılabilir ama yine yazılabilir yine ama yok.

Yunus, her zaman eserlerimde var; giriyor, çıkıyor anı; bir roman olarak yok.

AHMET KÖKDEMİR: Efendim, romanlarınızda Mehmetler var. Sanki bu Mehmetlerin sonunda Yunus gelecek gibi.

EMİNE IŞINSU : Efendim, Mehmetleri Cumhuriyet Türküsü”nde Mehmet Efendi’yle kestim. Ben Mehmet’i bir ümit sembolü aldım. Dikkat ettiyseniz ilk Çiçekler Büyür’de geçer. Mehmet, Küçük Mehmet ilk anda başladı. Bir nevi Peygamber Efendimiz’in remzi ve ümit sembolüdür o. Güzelliğin, ümidin sembolü. Ama, Mehmet Efendi’de kestim zannediyorum.

AHMET KÖKDEMİR: Çoğu kadın romancı ve sanatçımızda gördüğümüz feminizm, kadın özgürlüğü gibi konulara yaklaşımınız daha değişik. Bu konuda neler söyleyebilirsiniz?

EMİNE IŞINSU : Efendim ben de kendimi feminist sayıyorum. Fakat bu erkeklerle bir yarış, erkekleri bir küçük görme şeklinde tezahür etmiyor. Yalnız hakların ve vazifelerin erkek ve kadın arasında eşit dağılmasından yanayım. Mesela: Bir kadın memur, sırf kadın olduğu için az maaş almamalı veya erkek sırf dışarda çalışıyorum diye eşine, çocuklarına yardım etmemezlik yapmamalı. Çünkü, dikkat edersek hele çalışan kadınlar, dışarda çalışıyor, erkek de çalışıyor; aynı zamanda eve geliyorlar. Erkek elinde gazetesi oturuyor; kadın mutfağa giriyor; buna dayanamıyorum. Erkek de kadın da madem ki dişardadır;, eve gelince de mutfağa beraber girmeliler. Çocuklara alâka bakımından da aynıdır; sadece anneye bırakmamalı. Babanın da alâkasına çocuk muhtaçtır. Bizim klasik ailemizde babayla çocuk arasında daima anne vardır. Baba bir şey söyleyeceği zaman, çocukların yapıp yapmamaları konusunda anneye söyler. Baba hep yüksek bir yerlerdedir. Çocuk da bir şey isteyeceği zaman anneye söyler; anne aradadır. Bu iyi değil, çocuk terbiyesi bakımından. Çocuk açık seçik net olarak, anneyle de babayla da tekil ilişki kurabiİmelidirr. Yani arada kimse olmasın diyorum. Benim feministliğim bu kadar.

[“Kadın haklarına daima saygılı ve bu hakların daimi müdafii olan ben; güzelim bir kavramın, feminizmin, aileye hücumda alet olarak kullanılmasına tahammül edemiyorum. Bir kadın, aile içinde tutsak değildir. Eğer öyle bir duruma düşüyorsa, -ki zaman zaman düştüğünü görmekteyiz-bu kadının kendi iç problemlerinden, sahsiyet zaafından kaynaklanır.” [Emine Isınsu, “Aile Derken”, Türk Edebiyatı, Sayı:202, Ağustos 1990, s.13.]

Toplumda, “kadınların bağımsız yaşaması”, “kadın özgürlüğü” propagandaları. Özellikle sosyete, zengin, sanatçı ve aydın kesimlerde hayli taraftar bulurken; bazı gazete ve dergiler bu doğrultuda yayınlarını sürdürürler. Dikkatli okuyucuları arasında olan Profesör Ersan Bey’in kızı Gül’ün:

“Ayol onlar, o yazıları okuyup, sadece kendi cinsel özgürlüklerine sahip çıkmayı öğreniyorlar, yahut öğrendiklerini sanıyorlar; kocalarını aldatmaya bakıyorlar” [age] tarzındaki değerlendirmeleri düşündürücüdür.

Halbuki gerçek özgürlük; kadın ve erkeğin birbirini sevmesi, güvenmesi, şahsiyetlerini kaybetmeden birbirine bağlılıklarıyla olabilir. Emine Işınsu, feminizmin çarpıtılmış kurallarına kadının boyun bükmesi- demek; gönüllü kölelikten başka birşey değildir, görüşündedir. Sevgi ve aşk gibi kavramları. sekse feda edilir. Çünkü: bu kadın, güvensizliği, sevgisizliği ve neticesi olarak kıskançlığı hatta kini yaşamaktadır. Hisleri kuvvetlidir. Kime karşı duyduğunu pek de bilmediği, durmadan çarpıttığı duygularının tutsağıdır, oradan orsaya, insandan insana âdeta çarparak yaşar, mutsuzdur.

Bu düşüncelerini, kahramanı Mevsim’de de görürüz :

“Aşk,   şahsiyetlerden fedâkârlık etmeden, bir olabilmekmekti, böyle bir teklikte insan olmanın manası ve hürriyet vardı. Ve sevgi yapıcı bir güçtü, güçtü. kısır, engelleyici, korku getirici hasta bir duygu değil” [Kaf Dağının Ardında, s.157]

AHMET KÖKDEMİR: Bekir ve Arif gibi kahramanlarınızı bir tarafa bırakırsak; kadın kahramanlarınız daha kuvvetli. Bunun sebebini hanım olmanıza bağlamanız doğru olur mu?

EMİNE IŞINSU: Bilmem ki, acaba kadınları daha mı iyi tanıyorum. Kadınları daha iyi tanıyorum, kadınları erkeklerden daha fazla seviyorum. Yani sevgim ve esirgemem kadınlara karşı daha fazla. Herhalde kadınlar çok ezildiğinden olsa gerek. Erkekleri daha şımarık ve çocuksu buluyorum, kaç yaşına gelirlerse gelsinler. Bir olgunluğa geçmiş erkek çok fazla rastlamadım. Çocuksu, şımarık, kusura bakmayın siz de erkeksiniz, kadınlar daha olgun, daha duygusal ve sağduyularıyla hareket ediyorlar. Daha çok hissediyorlar. Onun için de kadınları daha çok seviyorum, tercih ediyorum.

AHMET KÖKDEMİR: Bu konuyla ilgili bir şey daha dikkatimi çekti. Kadın kahramanlarınızın çoğu, erkeklere karsı bir güvensizlik beslemekte. Olayların oluşuna uygun düşmekle birlikte; erkeklere biraz haksızlık yapmıyor musunuz?

EMİNE IŞINSU: Valla, deminden beri izah ettim, belki haksızlık yapıyorum ama ben böyleyim. Kadınları daha çok koruyorum. Onlara karşı biraz daha koruyucuyum.

AHMET KÖKDEMİR: önemli kadın kahramanlarınız hassas, susan, sabreden, hüzün dolu: sanata, özellikle de resim sanatına yatkın, resimle uğraşan kimseler. Bize resimle alâkanızdan bahsedebilir misiniz?

EMİNE IŞINSU: Resmi çok seviyorum, ama kabiliyetim yok. Arabistan’da kaldığımız yıllarda bir kursa gitmiştim. Bir kitapta da bahsedilir, insandaki sağ ve sol beyin arasında resimle ilgili olanının sağ beyin olduğundan. Düşünceler sağ beyinde yoğunlaşırsa, daha iyi resim yapılır. Ressamlar resimlerini yaparken sağ beyinleri çalışırmış: böyle bir iddia var. Hakikaten de doğru bir iddia. O kursa gittiğim müddetçe benim çizgilerim bayağı düzeldi. Fakat sonra meşgul olamadım. Ama çok seviyorum.

AHMET KÖKDEMİR: Nurgün, Ceren ressam; Nur, resim yapma arzusuyla dolu.

EMİNE IŞINSU: Bu yapacağım romanda da herhalde kız ressam olacak. Çok seviyorum resmi Resim yapmayı çok seviyorum ama yeteneğim yok.

AHMET KÖKDEMİR: Romanlarınızda anne-çocuk ilişkileri de dikkat çekici. Azap Toprakları’nın basında: “Bana, bütün insanların dertlerini özüm yüreğimde duymayı öğreten canım anneme, “diye bir ithafınız var. Bize bu mübarek ananın ve anne Emine IŞINSU’nun çocuk yetiştirme tarzını anlatabilir misiniz?

EMİNE IŞINSU: Annemle ben tam tersizdir. Yani beni evde çok sıktılar. Annem beni daha çok ağabeyimle babamla korkuturdu. Ağabeyim evde alikıran başkesendi. Babamda daha fazlaydı, çok kısıtladılar benim hayatımı. Mesela: Ayda bir kere sinemaya gitme hakkım vardı. Ortaokul, lisedeyken. Tabii, yalnız başıma değil. Yani, ya ağabeyim götürür, ya annem götürürdü. Ben sinemayı çok severdim, çıldırırdım sinemaya diye ama, ayada bir defa hakkım vardı. Sonra, okuyacağım kitaplara ağabeyim karışırdı. Şu kitap okunamazdı, kendine göre ahlâksız bulduğu kitaplar, meşhur romanlar falan. Ondan sonra, sağa bakma, sola bakma, önüne bak falan. Yani çok sıktılar beni. Annem devamlı böyle bir korku içindeydi, kız çocuğu olduğumdan. Gözüm dışarıya kaymasın diye. O korkuyu yaşadı, yaşıyordu ve tabii bana da yaşattı.

Buna karsı, ben çocuklarıma çok serbest davrandım. Ben de aşırı serbestim. Yani, çocuklarıma karıştığım zaman, boğazım sıkılıyor zannederdim. Allah’tan ki, iyi çocuklardı. Allah’a çok şükrediyorum, onun için. Benim o kadar sevmeme rağmen yanlışları olmadı. Azabilirlerdi ama, Allah’a şükür ediyorum onlar da temkinli iyi çocuklar oldular. Yani, aslında ikisinin ortasını bulmak lazım.

AKMET KÖKDEMİR: Bu anlattıklarınız da yani ağabeyinizle olan ilişkilerinizle; kadın kahramanlarınızın erkeklere olan güvensizlikleriyle ilgi kurulabilir mi?

EMİNE IŞINSU; Tabii kurulabilir. Mesela: Tanıdığı en büyük çocuk ağabeyimdir. Tabii bağlanabilir. Geçen gün biriyle konuşurken; tanıdığım en olgun erkek galiba babamdı, dedim. 0 da bana, bu düşüncenizi annenize sordunuz mu, dedi, A., bak onu sormadım, dedim. Ben baba olarak onu çok olgun gördüm. Allah rahmet eylesin.

Fakat, bütün sıkmasına rağmen Yunus sevgisini, şiir sevgisini, insana sevmesini, insana muameleyi annemden öğrendim. Ama sıkmasa iyiydi, zira bu tavır bende bir takım psikolojik rahatsızlıklar meydana getirdi.

Beni Ankara kolejine verdiler. Ağabeyim dedi ki, oradaki çocuklar hep, şımarık zengin çocuklarıdır; sen onların hiç birine uymayacaksın, dedi.

Bu, o kadar kötü bir şey ki, sınırın içindeyim ve ben onlardan ayrıyım. Yani, bir türlü arkadaşlık kuramadım. Onların yaşam tarzı, babam general emeklisi, annem öğretmen emeklisi, ama biz daima orta direk olarak kaldık ve bize tersti. Zaten kıt kanaat geçiniyorduk ve kıt kanaat beni kolejde okuttular. Takdir ediyorum ama arkadaşlarımla bu kadar uyumsuzluk hoş değil, onlardan çok farklıydım kolejde, o da beni rahatsız etti.

Onların hareket noktası kız çocuğun ailenin namusu olmasıydı. Ağabeyimi çok serbest bıraktılar. Ağabeyim öyle sıkılmazdı; o erkek çünkü. Hem erkektir, hem ağabeydir, onun dediği olurdu.

AHMET KÖKDEMİR; Romanlarınızda “deniz” aradım, ama bulamadım. Hiç yer almıyor. Bunun bir sebebi var mı?

EMİNE IŞINSU; Evet denizi bulamazsınız. Çünkü bende pek fazla deniz sevgisi yoktur. Şimdi, bir kere ben migrenliyim. Migren, biliyor musunuz bilmem, çok korkunç bir baş ağrısıdır. Deniz kıpırtısı benim migrenimi tetikler. Denizin sesi kafama dokunur. Dalganın sesi başımda uğultular meydana getiriyor. Ama şöyle bir bakmam güzel, rahatlatıyor insanı. Ormanı çok seviyorum ben. Orman dinlendiriyor beni. Annem çok sevdalıydı denize. Ben fazla sevmeyişimi migrene bağlıyorum.

Ormanda müthiş bir sükûnet var, huzur var.

AHMET KÖKDEMİR: Romanlarınızda tasvir ve artistik nesrin bulunmayışının bir noksanlık olduğunu söyleyen tenkitçiler var. Bunlara katılıyor musunuz? Sizce bu bir noksanlık mı? Yoksa, size has bir üslubun Özelliği mi?

EMİNE IŞINSU; Bence bir noksanlık, fakat bu benim şahsi noksanlığımdan kaynaklanıyor. Ben de maalesef fazla dikkat etmem çevreye, insanlara. Mesela: Bir insanla konuşup görüştüm ayrıldım; onun halet-i ruhiyesi hakkında, ruh donanımı, psikolojisi hakkında bir fikir edinmişimdir; ama ne giyiyordu, deseniz, bilmem, hatırlamam. Kendi dikkatsizliğimdir bu. O yüzden romanlarımda da yapamıyorum. Tabii noksanlık. Çok fazla tasviri sevmem ancak, biraz olmalı. Bir roman okurken çok fazla tasvire girilmişse atlarım, ama benimki de ifrat oluyor. İfrat, tefrit olmasın.

Bu benim mizacımdan kaynaklanıyor. Etrafa dikkat etmiyorum.

AHMET KÖKDEMİR: Tenkitçilerin ortak kanaati, diyaloglardaki başarınız, üsluptaki akıcılık. Sizin şiir ve tiyatro ile uğraşmanızın bunda etkisi var mı?

EMİNE IŞINSU: Efendim, ben öyle zannediyorum ki, diyaloglarımda başarılı buluyorlar, sağ olsunlar, su sebepten: Ben diyaloglarımı yazarım, sonra hızlı okurum. Yüksek sesle okurum, kulağıma nasıl geliyor diye. Konuşmaya uymayan bir şey varsa hemen nazar-ı dikkatimi celbeder, yani konuşma Türkçesine uymayan bir şey varsa, kitabî kalmışsa, buna uymayan kelime dahi varsa değiştiririm.Yani, hem gözle hem de kulakla bakarım diyaloglarıma.

AHMET KÖKDEMİR: Hazır söz kelimeden açılmışken; bir soru da bazı kelimelerinizle ilgili sorsam… Eserlerinizde Türkiye Türkçesinde pek kullanılmayan, sadece Doğu Anadolu ağızlarında rastladığımız; “nanca” ve “özüm” kelimelerini kullanışınızın herhangi bir sebebi var mı?

EMİNE IŞINSU; Ha, evet. Ben “nanca”ya Dede Korkut’ta rastladım ve çok beğendim. Oradan takıldı ağzıma. Ak Toprakları Dede Korkut Diliyle yazdığım için, daha önce Dede Korkut’u incelemiştim. “Nanca”ya orada rastladım ve kullanmaya çalıştım. İstedim ki, yerleşsin. Ama kimse sevmedi. “özüm” kelimesi de, işte Azerbaycan Türkçesi, seviyorum, sevdim.

AHMET KÖKDEMİR; Genel olarak dil, Türkçemizin gidişatı; Özel olarak da romanın dili konusunda neler düşünüyorsunuz?

EMİNE IŞINSU: Ben romanlarımın dilinde, yaşayan Türkçeyi kullanıyorum; konuşurken de öyle.

Bugünkü dil bana facia geliyor. Ama herhalde böyle gitmez diye düşünüyorum. Bilhassa radyoların çoğalması, televizyonların çoğalması dili çok bozdu. Vurgular çok yanlış kullanılıyor. Bir takım yeni kelimeler, argo her zaman olmuş; onlar geçicidir. Gelir gider. Bir zaman moda olur sonra yenileri gelir ve giderler. Takılmaklar makılmaklar, geçer bunlar. Ama, Türkçe vurgular yanlış, o beni çok rahatsız ediyor.

Kelimelerdeki şapkaların kaldırılması çok kötü oldu. Çocuk okumayı bilmiyor; bilmeyince de vurgu yanlışı yapıyor. Sonra bu Amerikan modası, nedir bu bütün dükkanlar İngilizce. Çok dertliyim aslında bu konuda

Yine “r”siz konuşmalar; geliyo, gidiyo… noksan telaffuzlar; gelcek, gitcek gibi., beni çok rahatsız ediyor. Bunları anlayamıyorum.

Bunda Türk Dil Kurumu’na büyük görev düşüyor. Ben bir roman yazarıyım ve romanlarımda yaşayan Türkçeyi kullanmağa dikkat ediyorum. Daha fazlası benim işim değil.

AHMET KÖKDEMİR: Efendim, Tarık Buğra, “Töre”deki bir yazısında sizin, “Politika ile fazla ilgilendiğinizi, buna sizi, tam bir tutku olan ülke ve millet sevgisinin çektiğini söylüyor.” Ayrıca “Devlet” dergisindeki, “Töre, deki yazılarınızla 1980 Öncesi fikir dünyanızda oldukça net bir tavır ortaya koydunuz. Aynı yıllarda “sol” cenahta yer alan sanatçılar eserlerini propaganda metnine çevirirken siz bundan kaçındınız. Sancı ve Tutsak’ta bile propaganda var sayılmaz. Sanat ve ideoloji bahsinde neler söyleyebilirsiniz?

EMİNE IŞINSU: Tutsak’ta o hatayı ben de yaptım. Yapmamış olmayı tercih ederdim. O yüzden Tutsak’ı bastırmıyorum artık. Sancı’ya da epey direndim. Bir kini yeniden ateşlemek istemiyorum, o yüzden. Sancı’yı yeniden bastırmak istemedim. Bu milletin huzura, barışa ve sevgiye ihtiyacı var diye düşünüyorum.,

O, öyle bir havaydı, öyle geldi. Ben milliyetçiyim elhamdülillah; O zaman da milliyetçiydim, şimdi de. O zaman daha mı aktiftim; bilemiyorum iste, ülkücülerin beni abla bilmesi, “Emine Abla”, “Emine Abla” diye koşuşturmaları hareketli olmağa itti, ama partide hiç görev almadım; çalışmadım. Türkeş Bey’in rahmetli hanımıyla çok ahbaptım; kızları arkadaşımdı; öyle bir aile dostluğumuz da vardı.

Bir de Türkiye bir savaş durumu yaşıyordu, öyle olmak zorundaydık: yani şartlar öyle icap ettiriyordu. Ama çok şükür o savaş durumu kalktı ortadan. Romanın dünyasına ideoloji ve propaganda girsin istemem; roman olmuyor o zaman.

AHMET KÖKDEMİR: “Genel olarak edebiyat üzerine hiç konuşmak istemem” diyorsunuz, ama yine de ben soracağım… 1980 sonrası romanımız nerelerde? Bazı meşhur romancılarımızın yabancı dergilerde Türkiye aleyhine sergiledikleri hırçınlıklara ne diyorsunuz?

EMİNE IŞINSU: Bana kalırsa eski solcular, Rusya yıkıldıktan sonra başlarını önlerine eğip biraz düşüneceklerine, bütün o hislerini Türk düşmanlığına çevirdiler. Yani, simdi Türk düşmanlığı var, maalesef. Eskiden de vardı ama, o zaman solculuk, komünistlik vs. adına işçilik, emekçilik nutukları atıyorlardı, şimdi o kalmadı; doğrudan doğruya Türk düşmanlığına çevirdiler.

Bunu anlayamıyorum; nedir bu düşmanlık?

Herhalde bir takım kalıntılar bunlar. Irkçılık yapmak istemiyorum ama, bir kısım kanları bozuklar, kalıntılar şundan burdan onlar bu düşmanlığı körüklüyorlar.

-Bütün bu sebeplerden Çetin Altan’ı, Yaşar Kemal’i okumaya tahammül edemiyorum. Son zamanlarda Orhan Pamuk var. Gencecik çocuksun sen, ne oluyor; herhalde milletlerarası şöhret olmak istiyor; onun için yapıyor bunu. Avrupada prim yapıyor ya, Türk düşmanlığı, onun için yapıyor her halde. Romanları basılsın, satılsın istiyor; şöhret arzusu…

AHMET KÖKDEMİR: Yeni çalışmalarınızdan söz eder misiniz?

EMİNE IŞINSU: Millî Mücadele’yi anlatan bir roman yazdım; “Cumhuriyet Türküsü”. Bu romanın ikinci üçüncü ciltlerini yazmayı düşünüyordum ancak, daha sonra vazgeçtim, devam ettirmeyeceğim. O bir nevi belgesel roman oldu. Daha sonra romanın dilinin okuyucuya ağır gelebi1ecegini düşündüm ama, benim düşüncem, o günleri yaşamış insanların, yine o günlerin diliyle yansıtılmasıydı. Millî Mücadele ile ilgili roman yazmayı benden Umay Hanım (Günay) istemişti. Elimde çok da bilgi ve belge vardı. Sonradan çok araştırdım, çok okudum ve romanı yazdım. Son olarak da Dost Diye Diye adlı eserimi yayınladılar. Kur’an ayetleri karşısında meydana gelen hisleri anlatan denemelerdir.

Ayetleri, Yaşar Nuri Öztürk’ün mealinden aldım. Son zamanlarda dini konulara ağırlık verdim. Dinî konularla, tasavvufla uğraşmak istiyorum.

-Efendim, vaktinizi aldım. Çok faydalandım, ama sizi de yordum; kusura bakmayın. Çok teşekkür ediyorum.

 —Aman efendim olur mu öyle şey. Ben teşekkür ederim.

Kaynak: Ahmet KÖKDEMİR, EMİNE IŞINSU, Hayatı Şahsiyeti Sanatı Fikirleri – Eserleri, T.C. Ondokuz Mayıs Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Türk Dili Ve Edebiyatı Anabilim Dalı, Doktora Tezi, 1995, Samsun

    EMİNE IŞINSU VE İSKENDER ÖKSÜZ İLE SOHBET

 

Yazar Emine Işınsu ile eşi Prof. Dr. İskender Öksüz, 41 yıldır evli. 70’li yıllarda millilyetçi harekete yön veren Töre Dergisi’nin sahibi Işınsu ile 68 kuşağında ODTÜ’de akademisyen olan Öksüz’ün hayatı, Türkiye’nin yakın tarihinin aynası gibi. Çiftin Ankara’daki mütevazı evine konuk olduk, bitmeyen aşklarından darbelerin perde arkasına her şeyi konuştuk.

 

TARİH 1970’i gösterdiğinde, EMİNE IŞINSU ve İSKENDER ÖKSÜZ, Türkiye’nin tanınmış yazar ve akademisyenleriydi. Birbirlerini arkadaş olarak tanıyorlardı. Bir akşam yemeğinden sonra evliliğe uzanan aşkları başlamıştı. Öksüz ve Işınsu’ya göre, söylendiğinin aksine evlilik aşkı öldürmüyor, hatta onlarınki her geçen yıl daha güçlü bir aşk haline gelmiş. Öksüz ve Emine Işınsu, o yılları şöyle anlatıyor:

İSKENDER ÖKSÜZ:  Ankara’da İbrahim Metin isimli arkadaşımızın evinde tanıştık. Yıl 1969-70 olmalı. Orada bir elektriklenme olmuştu.

EMİNE IŞINSU: (Genelde kadınlar başlatır ama) Bizde tersi oldu, elektrik kocamdan başladı.

İSKENDER ÖKSÜZ: O sırada ODTÜ’de yardımcı profesördüm. Işınsu da tanınmış bir yazardı. Küçük Dünya romanını okumuştum.

EMİNE IŞINSU: Yani beğeniyordu kitaplarımı. Vallahi o çok bilgiliydi. Yanında konuşamazdım önceleri. Evet, sessizliğe iterdi.

İSKENDER ÖKSÜZ:  Evlilik teklifini akşam vakti ben yaptım. Reddetti, ben yine benimle evlenir misin dedim, yine reddetti. En sonunda sabaha kadar süren bir konuşma sonrasında ‘Evet’ dedi. ‘Nasıl olsa çok sürmez’ diyerek, ince bir nişan yüzüğü almamı istemiş. Şahit olarak Orhan Veli’nin aşkı olan Nahit Hanım ve Prof. Dr. Erol Güngör’ü çağırmıştı. Bekarlar diye reddettiler. Kendimiz taktık. Bugün hala o yüzüğü takıyor.

EMİNE IŞINSU: Yok canım o kadar, öyle değil. Korktum, o benden çok üstün diye düşündüm herhalde. İskender çok bilgili, üniversitede, vs. derken kendimi çok aşağıda hissettim.

İSKENDER ÖKSÜZ:  Adam öğretim üyesi, üç kuruş maaşla nasıl geçineceğiz diye düşündü herhalde!

1971’de evlenen Emine Işınsu ve İskender Öksüz, 1972’de Suudi Arabistan’dan gelen öğretim üyeliği teklifi üzerine bu ülkeye gitmişlerdi. Zaman zaman Türkiye’ye gelip gidiyorlardı. Ama öncesinde, Ankara’da Kader Sokak’taki komşuları arasında Alparslan Türkeş’in de aralarında yer aldığı ünlü isimler vardı. 12 Eylül’e giden süreçte, bu dostlarıyla evlerinde sıradışı olaylar yaşayacaklardı:

İSKENDER ÖKSÜZ: 9 Eylül’de Genelkurmay’dan bir arkadaşımız arayarak ‘Burada olağanüstü bir hareketlilik var. Muhtemelen darbe hazırlığı’ dedi. Biz de Türkeş Bey’e telefon açtık. Böyle böyle dedim. O sırada yayınevimiz ve bir arkadaşımızın kitabını basma durumumuz vardı. ‘Kitap nasıl gidiyor, yakında çıkacak mı?’ diye sordu. Telefonları dinlendiği için herhalde. Bizim televizyon, yanlışlıkla polis telsizini alırdı. O yüzden 12 Eylül sabahı darbe açıklaması yapılmadan önce, biz akşam saatlerinde darbeden haberdar olduk. Bahçeli Polis Karakolu’na askeri tim gelmiş, oradaki polislerin ‘Ne yapalım?’ diye sorduğu merkez telsizde ‘Emir komutayı askerlere verin’ diyordu. Sabah sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Sadi’ye (Somuncuoğlu) telefon açtım, zor uyandırdım. Gelip bizde saklandı.

EMİNE IŞINSU: O sırada Töre’yi çıkarıyorduk. Ben ‘İçinde mutlaka sanat olmalı’ diyordum. Ama aynı zamanda fikir dergisiydi.

İSKENDER ÖKSÜZ:  Bir gece ansızın kapı vuruldu. Kapıda bir subay, arkasında bir kaç asker. ‘Töre’dekileri alın gelin’ denmiş. Töre’ye gitmişler, kimse yok. Bizim eve gelmişler.  Beni alıp siyasilerin alındığı Merkez Komutanlığı’na götürdüler. Kapıdaki Işınsu ‘Töre’yi ben çıkarıyorum’ demeye kalktı. Subay ‘Hanımefendi sizin küçük çocuğunuz var’ dedi, oğlan da bacağına sarılmış Işınsu’nun, kapıdan bakıyor. ‘Biz beyefendiyi götürüyoruz’ dedi. Aslında benim Töre’yle idari hiçbir ilişkim yok. Merkezde bir binbaşı ‘Siz kimsiniz?’ dedi. ‘Prof. Dr. İskender Öksüz’ dedim. ‘Ne yaparsınız?’ diye sordu, ‘Profesörlük yaparım’ dedim. O dönemde profesörlük önemliydi. Eline Töre’yi alıp ‘Nasıl bir dergidir?’ dedi. Bakın, bu (cevap) benim zekamın zirvesidir. ‘Sağcı dergi’ deseniz veya solcu dergi deseniz de hapı yuttunuz. ‘Atatürkçü’ deseniz hiç yemezler. ‘Aylık dergi’ dedim. Subay ‘Buna nasıl cevap veririm’ diye düşündü herhalde. Verilecek cevap cehalet gösterebilirdi. Biliriz biz aylık dergileri de diyemedi. Sonra bıraktılar. Çok gergin günlerdi. Gece baskın olacak diye, kapının arkana buzdolabı koyarak yatıyorduk.

Annem bana kendi yazımı gösterdi

AZİZ Vecihi Paşa ve Cumhuriyet’in ilk döneminin şairlerinden Halide Nusret Zorlutana’nın kızı, yazar lsmet Kür’ün yeğeni, Prof. Dr. İskender Öksüz’ün eşi ve Elif, Yağmur ile Murathan’ın annesi, 70’li yıllarda Türk Milliyetçiliği ve edebiyatına yön veren dergilerden Töre’nin sahibi ve ödüllü sayısız romanın yazarı… Emine Işınsu, babası Aziz Bey’in subay olarak görev yaptığı Kars’ta 1938’de doğdu. Annesi Erzurumlu Zorluoğulları’ndan Hürriyet Mücahidi Avnullah Kazimi Bey’in kızıydı. Diğer dedesiyse Bulgaristan göçmeniydi. Soyadı Kanunu çıktıktan sonra ailesi, anne tarafından Zorlu ismini ve babasının geldiği Tuna’nın birleşimiyle Zorlutuna soyadını almışlardı.

Çocukluğu babasının görevi nedeniyle Türkiye’nin çeşitli askeri birliklerinin çevresinde geçmişti. Bir paşa babanın kızı mı yoksa yazar bir annenin kızı mı olmak daha zordu? Ailesini çok seven ve her fırsatta yücelten Emine Işınsu, çocukluk ve gençlik yıllarında çektiği sıkıntıları da unutmuyor: “Babam Harbiye öğrencisiyken Kurtuluş Savaşı sırasında cepheye sürülmüş. Kurmaylıktan değil çarpışarak paşa olmuş. Babam çok iyi bir insandı. Annemin kıskançlıklarını da idare ederdi. İyiymiş gibi görünürdüm ama annem ve ağabeyim çok canıma okudular.”

17 YAŞINDA ŞİİR KİTABI YAYINLANDI

İlköğretimi Kars, Urfa ve Ankara’daki okullarda tamamladı. 17 yaşındayken İki Nokta isimli şiir kitabını çıkardı.”Ben onu bir şiir kitabı olarak görmem, bir spiker ablamın ısrarıyla çıkarmıştım” dese de, arka arkaya  romanlar yazmış, 25 yaşında Küçük Dünya romanıyla artık ödüllü bir yazar olmuştu. Kaleminin gücüyle tanınmak istediği için soyadını kullanmıyor hatta takma isimleri tercih ediyordu: “Onlarca müstear isim kullandım. Bir gün annem elinde dergiyle ‘Kızım bir makale var, harika. Çok hoşuma gitti. Okuyacaksın şimdi’ diyerek yanıma geldi. Benim de öyle yazmamı istiyordu, baktım benim çıkardığım ve müstear isimle yazdığım bir yazı. ‘Anne bunu zaten ben yazdım’ dedim. İlk romanımla beraber ödüller aldım ama bunları hiç övünme meselesi yapmadım.”

TÖRELİ YILLAR

Önce Ayşe isimli kadınlara yönelik dergi, ardından Töre’yi çıkarmaya başlamıştı. Ocak başında çorba karıştırıp küçük kızını ayakta sallarken yazdığı Küçük Dünya duygu boşalmasıydı.Töre ise onun ihtiyaç duyduğu bir sanat, dönemin milliyetçi hareketindekiler içinse fikir ve edebiyat dergisiydi: “Töre’de edebiyat ve sanatın olmasını istedim.” Eserlerinde, Osmanlı topraklarında kalan Türklerin sorunlarını, yeni Türkiye’nin sancılarını, tasavvufu, kadın sorunları ve insan psikolojisini öne çıkarıyordu. AFS bursiyeri olarak ABD’de bulundu. Fullbright bursuyla gittiği ABD’de dünyanın değişik ülkelerinden seçilmiş 54 kursiyerle çocuk kampında katıldı. Burada çocukların eğitimiyle ilgilendi. Ankara’da üniversitede, İşletme, İngiliz Dili ve Edebiyatı, Felsefe ve okudu. 1972’de Prof. Dr. İskender Öksüz’le evlendi.

EVLERİ ÜNLÜ KONUKLARI AĞIRLARDI

Evleri yine o dönem edebiyat, üniversite ve siyaset dünyasının önde gelen isimlerinin uğrak yeriydi. Hatta bunlardan biri Orhan Veli’nin şiirlerine konu ettiği aşkıydı: “Orhan Veli, Nahit’e aşık olmuştu. Bize gelirdi. Müthiş bir kedi sevgisi ve aynı ölçüde alerjisi vardı. Bu yüzden evinin duvarları kedi resimleriyle süslüydü. İsmet Teyzem’in yazıları vardı. Teyzemle aramız iyiydi ancak kızı, kuzenim Pınar Kür’le görüşlerimiz pek uyuşmazdı. “

BAVULUNU HAZIRLAMIŞTI

Emine Işınsu, doğup büyüdüğü evdekinden farklı yetiştirmişti kendi çocuklarını. Bu durumu “Ben anneme siz diyerek büyüdüm. Ama çocuklarımdan bana sen demelerini istedim” diyerek açıklıyor duygularını, hatta o kadar samimiyet kurmuşlardı ki torunları Kağan “Işınsu” ve “Naber İskender” diyordu: “Valla babam çok iyi insandı, biraz sessizdi. Parti tutmayan bir askerdi. Ama annemin Demokrat Parti kimliği öne çıkmıştı. 27 Mayıs’ta bavulunu hazırlamıştı ‘Beni de Yassıada’ya götürecekler’ diyerek.”

HALA YAZIYORUM

Türk Edebiyatı’nın önemli isimlerinden Emine Işınsu, hala yazmaya devam ediyor. Yapmayı en çok sevdiği şeylerden biri yazmaktı ve bunun için şükrediyor: Roman yazmayı çok seviyorum. Eskiden çok okurdum. Şimdi okuyamıyorum yeni romanları. Türk kadın yazarlardan Ayşe Kulin’i beğenirim. Bilgisayarda yazarım ama onu da daktilo gibi kullanırım. Twitter, Facebook ile ilgim yok. Çok şükür, hala yazıyorum.”

Direnmeseydik Sovyet dostu hükümet gelecekti

DEDESİNİN lakabı ‘Güzel’di. Sakız Adası’nda Nadire Hanım’a aşıktı ama ona da yaşlı bir adam talipti. Çözümü, Nadire Hanım’ın istenme günü evlerinin kapısında  şarkı söylemekte buldu: “Sakallının harmanı, akşamdan yok dermanı, çağırın şu genç oğlanı, paralasın yorganı…” Sakallı yaşlı damat adayı, kızı istemeden evden kaçmış ve Ahmet Bey de Nadire Hanım’a kavuşmuştu. Üniversitedeki dersleri ‘Güldürerek öğreten’ hatta “Amfide 10 dakikalık gülme krizleri yaşatması” ile ünlü Prof. Dr. İskender Öksüz, İzmir’de 1945’te böyle nüktedan bir insan olan Ahmet Bey’in torunu olarak dünyaya gelmişti.

GÖZLERİNİ YAŞARTAN İZMİR ANISI

Çocukluğunun İzmir’inde 9 Eylül’leri ve dedesiyle ilgili anılarını unutamıyordu. İşgal yıllarında ailesinin çektiği acıları bilen İskender Öksüz, o yılları 67 yaşında bugün hala gözleri dolarak anlatıyor: “Bizimkiler Yunan isyanından sonra Mora’dan çıkıp Sakız’a geçen Karamanlılardan. Orası da elden çıkınca İzmir’e gelmişler. İzmir’in kurtuluşuyla çok hikayesi var ailemin. Katliamları yaşadıkları için 9 Eylül’de bütün köyler İzmir’e inerdi. Geçitteki süvarilerin atları, ayaklarını vurdukça şimşek gibi kıvılcım çıkar, halk ağlardı. Benim bile bugün anlatırken gözüm doluyor. Dedem çok nüktedandı. Kore Harbi’nin gelişmelerini birlikte takip ederdik. Namık Kemal’in Sakız Adası’ndaki kabrinin nakline katıldığı için kardeşime onun adını, doğduğumda Büyük İskender’in biyografisini okuduğu için bana da bu ismi koymuş. Ağabeyi Şeyh İlyas’tı.

27 MAYIS’A EN ÇOK BABAANNEM SEVİNDİ

Dedesi Ahmet Öksüz, Demokrat Parti’li (DP) idi. Rozetini hiç çıkarmazdı. O kadar ki babaannesi, DP kapandığı gün şükredecekti: “60 İhtilali’ne en çok sevinenlerden biri babaannemdi. Bana evin avlusunda ‘Evladım, şimdi benim efendimin partisi yok mu artık’ diye sordu. Yok babaanne, dedim. ‘Yani seçim zamanı benim gidip de efendimin vasiyeti üzerine oy verdiğim parti yok mu artık’ dedi. Yok, dedim. ‘Oh be’ dedi, kendisi de DP’li olmasına rağmen o yaşta oy kullanmaya gitme zorunluluğunun kalkmasına sevindi.”

SİNANOĞLU’NUN ODASINDAN ALTI KEZ KOVULDUM

Sağlık açısından sıkıntılı bir çocukluk geçirmiş, bu yüzden ailesi onu hep el üstü tutmuştu: “O zamanki deyişle ‘zafiyet başlangıcı’ geçirmişim. Verem mikrobu enfeksiyonu, zafiyet. Babam Mazhar ve annem Radiye Öksüz, üzerime çok titrediler. Yolda giderken babamın elimi kaldırarak taşıdığını hatırlıyorum.”

Peki ama İzmir’deki çok zayıf ve sağlığı bozuk bir çocuk, nasıl Türkiye’nin sayılı bilim adamlarından biri haline geldi? Her şey, ortaokul çağında onda doğan bilim merakıyla başlıyor: “Bütün popüler bilim dergilerini okurdum. İngilizce de biliyordum. Ailem o zamanın moda mesleği mühendis olmamı istiyordu bense temel bilimleri tercih ediyordum. Tercihim kimya oldu ama fizik ve matematiğim de iyiydi. Sonra TÜBİTAK bursunu kazandım. Babam 1’in 4’ü derecesinden memurdu ve 900 lira alıyordu bana 500 lira burs parası veriliyordu. Başarı sürünce burs yurtdışına uzandı. Yale Üniversitesi’nde Oktay Sinanoğlu’nun yanındaydım. Yanılmıyorsam beş altı kere beni yanından kovdu. Ama sonra benim için ‘Bütün öğrencilerim bunun gibi olsun’ demişti.”

O GÜN DEMİREL HÜKÜMETİ DÜŞTÜ

1968’de Türkiye’ye dönen İskender Öksüz, üniversite hareketlerinin doruğa çıktığı dönemde ODTÜ’de rektör yardımcılığı gibi zor bir görevi üstlenecekti. O günlerde, dönemin ünlü öğrenci liderlerinden Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan’la da bir anısı olacaktı: “Öğretim üyelerinin üye olduğu Kültür, Bilim ve Teknik Merkezi vardı. Merkez için toplanan paraların makbuzlarını bulan Dev-Gençliler, bağışçı öğretim üyelerinin odalarını basıp teker teker dövme kararı almış. Deniz Gezmiş odaya geldi, bana yumruk attı. Ben de tekme attım. Durumu rektörlüğe bildirdim. Sonra gazeteciler geldi. O gün Demirel hükümeti de düşmüştü.”

DİRENMESEYDİK KOMÜNİST İHTİLAL YAŞANIRDI

68 kuşağı ve 80 öncesi, Türkiye’deki sağ-sol çatışmaları hep tartışılır. Türkiye’de hakikaten bir komünist hareketin iktidara gelme olasılığı var mıydı yoksa tüm yaşananlar Türkiye’yi yönetmek isteyen güçlerin kullandığı bir anarşi aracı mıydı? Türkiye’de Sovyet Rusya yanlısı bir hükümet kurma bu yönde bir ihtilal girişimi yaşandığını söyleyen Öksüz ‘Direnilerek’ bunun engellendiği görüşünde:

“Siz, o soğuk harp dönemini yaşamadınız. Orada çok güçlü bir ideolojik saldırıyla karşı karşıyaydık. Bizler, ona karşı fikirle direnmenin yollarını aradık. O yüzden mecburduk. Dev genç bir komünist ihtilal hareketidir. Bu çocuklar  Dev-Genç liderleriydi. Emperyaliste karşı direnen gençler olarak niteleniyorlar. Evet ama Sovyet emperyalizmine karşı bir ekip değildiler. Onların tabiriyle istenen, Türkiye’nin Sovyetler Birliği’ne dahil olması ya da Polonya gibi dost bir ülke olmasıydı. Çok trajikomik günlerdi.

Celal Bayar ‘Sovyetlere dost bir hükümet kurmaktı gayeleri’ dedi. Çok yaklaşılmıştı buna. Direnilmeseydi, bunlara direnmeseydik, muhtemelen hedefe de varacaklardı bu devrimci, emperyalizme karşı gençler. Belki bir dost sohbetinde söylediği için bunu anlatmamam lazım ama Demirel’in sözü var:

‘Türkiye hiçbir zaman tek bir ülke tarafınan bu kadar şiddetli bir zorlamaya maruz kalmamıştır!’

Ülke dediği Sovyetler Birliği. Bir dost hükümet gelebilseydi belki Sovyetler tıkanmayacaktı! Ortadoğu mühim. Suriye, Irak ve Mısır o dönemde zaten dost hükümetti. Irak’a Rus tankı girebilseydi, Sovyetler çökmeyebilirdi. Sovyetler çöktü, şimdi batı emperyalizmi kaldı. Biz ona da direniyoruz.

Röportaj: SELİM EFE ERDEM

http://www.yusufiye.net/modules.php?name=News&file=article&sid=756

 

BAŞA DÖN

 

Reklamlar

yorumda sahte e-posta yazanlara cevap verilmez.

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s