BATIŞ YILLARI-FALİH RIFKI ATAY

Osmanlı imparatorluğu keyfi olarak mı yıkıldı? Acımızı ve gerçekleri de görmek gerekiyor.

Cumhuriyet dönemindeki aşırı din düşmanlığının oluşumda tek suçlu mu var, yoksa birçok nedenlere mi bağlı ve orta yolu bulamayan millet/devlet ricalinin ahvaline bakmak için, bir kısmını bıraktığımız yazıya bakmanızı isterim.

 

İhramcızâde İsmail Hakkı

 

 

ÖNSÖZ

Rahmetli Hüseyin Cahit Yalçın bana:

Eski resimlerimi saklamam. Her sabah aynaya baktığım zaman ne isem oyum, demişti.

Benim için de eski resimleri ortadan kaldırmak günleri geldi. «Tanin» deki arkadaşlarla birlikte çektirdiğimiz fotoğrafta 20 kişiyiz. Üçü sağ, onyedisi. ölü. Son Halife Abdülmecid henüz şehzade iken devrin edebiyatçıları ile bir çağrısına gitmiştik. Fotoğrafa bakıyorum, kırksekiz kişiyiz. İki sağ, kırkaltı ölü… Ve hepsinin henüz sesleri bile kulağımda, bakışlarının ışığı gözlerimin içinde.. Sanki daha dün bir uçak kazasından arta kalmışım.

Çankaya sofralarından bile kaç kişi yaşıyoruz?

Atatürk’ün yirmibeşinci ölüm yılı gelmek üzere. Hayali, elimi uzatsam tutacakmışım kadar yakın… Yaşlandıkça yıllara, çocukluk günlerinin kısalığı geliyor. Ömür otuz yıllık bir yokuş, yirmi yıl süren bir düzlük, sonrası dikliği gittikçe artan bir iniş! Tartışmalarının sıcaklığı bile henüz içimde duran bir toplantıdaki dostlarımın çok defa, dörtte üçü ahrette.            “

Kendi kendime, artık yalnız geleceğe dönsem, ben yaşarken ölmeyecek olanlarla tanışıklığı artırsam, eskiyi ne ansam ne anlatsam, resimleri gözümün önünden kaldırsam, gibi düşüncelere kapılıyorum. Ama bizlerle buluşan gençlerde ele, Arkeolog gibi, kırk elli yılımızın ötesinde deşmeler ve araştırmalar yapmak merakı var. «Batış Yılları» onların bu merakı yüzünden meydana geldi.

Biz Osmanlı imparatorluğunun son çocuklarıyız. Biraz büyüyüp kendimize geldiğimiz zaman memleket sınırlarının bir ucu Adriyatik, bir ucu Fars körfezi kıyılarında idi. Rüşdiye mektebinde okuduğumuz coğrafya kitabına göre ülkemiz daha da büyüktü. Mısır ve Sudan, Bulgaristan prensliği,. Bosna ve Hersek sınırlarımız içinde idi. Henüz Tunalar, Nüler ve Fıratlar Türkiye’si idik. Şimdiki Doğu petrollerinin bütün kaynakları topraklarımızda idi.

Ben 1894 yılı başlarında doğmuşum. Yirminci yüz yıldan altı yaş büyüğüm demek! İlkokula gittiğimde Plevne ve son Yunan zaferinin hâtıraları henüz taze idi. Hocalarımız Osmanlı hanedanının zafer destancıları idiler. Son harbde Rusların Yeşilköy’e kadar geldiklerini bize söylemezlerdi bile. Yalnız Gazi Osman ve Gazi Ethem paşaların savaş hikâyelerini dinlerdik. Eğreti bir vatan üstünde oturduğumuzun farkında değildik.

Bu sayfalarda çocukluğumun ve ilk gençliğimin havasını teneffüs ettirmek üzere sizleri elli, ellibeş yıl gerilere götürmek istiyorum. 1918 e kadar, geçmişin hatalarım, durmadan ve son dakikaya kadar uslanmadan ve ayılmadan ödeyen bir nesil olduk. Hiç birini kendi işlemediğimiz günahların acı ve ağır azaplarını biz çektik. Bugün ve yarın için faydalı dersler verebilecek ölüm kalım imtihanlarından geçtik.

Ömürlerini yeniden yaşamak isteyenler çoktur. Bizim kuşaktan ömürlerini tekrarlamağa cesaret edenler bulunabileceğini pek sanmıyorum. Öndokuzuncu yüzyılın sonlarından yirminci yüzyılın ikinci dekadına doğru nasıl olup da tarihin mezarına gömülmeden atlatabildiğimize hâlâ şaştığım kara günleri duygulu bir Türk bir daha yaşamak değil, hatırlamak bile istemez.

Maksadım bugünün ve yarının gençlerine batış ve dağılış yıllarının hikâyelerini anlatmak ve onları Türkiye’nin geleceği üzerinde daha uyanık tutmaktan ibaret.

***

«Dünya» gazetesinde çıkan bu fıkralardan çoğunu «Vesikaların Işığı» başlığı ile tamamlıyorum. Böylece okurlarım o devrin tarihi üzerine daha geniş ölçüde bilgi edinmiş olacaklardır.

FALİH RIFKI ATAY

«HASAN AĞA»

Kendime ilk defa ne zaman Türk dediğimi pek hatırlamıyorum. Bizim çocukluğumuzda Türk, kaba ve yabanî demekti. İslâm ümmetinden ve «Osmanlı» idik. İlmihal’lerde baş dersimiz «Din ile milliyet» in bîr olduğunu öğrenmekti.

Vatan sözü yasaktı. Onu ben büyüyüp de Namık Kemal’i okuduğum günlerde kitapta gördüm. Kulağımla ancak Meşrutiyet’te duydum. Padişah kulları idik. Okul çıkışlarında her akşam sıraya girer, «Padişahım çok yaşa» bağırırdık.

Padişah resmi yasaktı. Oturduğu Yıldız tepesinin adı da yasak, Göktekinin şiirde ve nesirde Arapça ve Farsçası kullanılmalı idi. Nüfus tezkerelerindeki «Hamid» adları benim küçüklüğümde «Hâmid» e değişti. Nasıl ki Reşad valiahdin de adı olduğu için kardeşiminkinin sonradan Neşet’e çevrildiğini biliyorum. Semtimizden biri veliaht Reşad efendiye mürekkep sattığı için uzaklara sürülmüş olduğunu fısıltılardan sezmiştim.

Açık ve renk renk döşeli faytonlarda uzun kara fesli, oksijenli saçları yandan yukarıya doğru kıvrık, yine açık ve alıcı renkde esvapları ve arabacılarının yanında ellerini kavuşturmuş zenci uşakları ile şehzadelere rastladığımız olurdu. Bunlarla eski savaşların Fatihleri ve Yavuzları arasında bir benzeyiş bulamazdık.

İkide bir büyüklerimizin bir «Hasan ağa» dan yanıp yakıldıklarım dinlerdik. Kimdi bu Hasan ağa? Sormak da olmazdı. Neden sonra anladığıma göre Hasan ağa bizimkilerin ve dostlarının çevresinde Padişahın rümuzu idi. Hiç kimse ondan, daha doğrusu onu kötü yola götüren yanındakilerden hoşnut değildi.

İkide bir içlerini çekenlerin:

—        Biz adam olmayız,

Yahut:

—        Evveli Şam, âhiri Şam demişler.

Veya, «Ölü» mânasına aldıklarını sonradan düşünebildiğim:

—        Ünımet-i merhûme demişler buna…

Gibi sözlerden, aklımızı kullanabilecek yaşda değilken bile, bir sona yaklaşma duygusu alırdık. Niçin böyle olduğunu, neler gelip geçtiğini bilmezdik.

Padişahın Ağustos ayma düşen «Cülus» bayramı geldiği zaman ev ve konak donatma yarışında hiç kimse komşusundan geri kaçmazdı. Ertesi günkü «Sabah» ve «İkdam» gazetelerinde donanmış konakların listesi ile şayialar dolduğu şimdi de gözümün önünde.

Bir gün padişahı yakından görmek hevesine kapıldım. Bir iki okul arkadaşımla Cuma selâmlığına gidecektik. Yılda bir defa Hırka-i Şerif ziyaretine denizden geldiği için yüzünü Yıldız sarayı kapısı ile Yıldız camii arasındaki kısacık yol üstünde görmeğe çalışmaktan başka çare yoktu. Geç mi kaldıktı, nedir, bir şey göremedim. Yokuştaki kalabalığın içinde az daha boğuluyordum. Çoğu esnafa, taşralıya benzer, şalvarlı, abani sarıklı, yahut hoca, kravatsız bir halk seli.. Hepsi padişahı uzaktan uzağa da olsa bir iki dakika görebilmenin sevinci içinde… Bakışlarını onun yüzüne değdirebilmiş olanlar pek tatlı bir rüyadan uyanmış gibi…

Daha sonradan birleştirip de hüküm çıkardığıma göre bizim evde ve çevremizdeki aydınların «Hasan ağa» Üzerine tenkidleri ile bu halk sevgisinin birbirine aykırılığı pek meydanda idi. Dışarıda ağzımızdan kaçırırız korkusu ile yanımızda açıkça konuşulmadığı için devlet işleri üzerinde pek fikir edinemezdik. Dergilerde salnamelerde İngiltere kralının resmi çıkar da neden Padişahımızın resmi basılmaz diye de soramazdık. Eğitim sistemi Susmak ve büyükleri, eğer izin verirlerse, dinlemekti.

Osmanlı orta okulu, ki adı «Rüşdiye» idi, son sınıflarında iken mesele biraz değişti.

1905

Çocukluktan pek erken, 1904 1905 sularında, uyandım. Rehber-i Tahsil rüşdiyesinin son sınıfındayım.

Bizim çocukluğumuzda yaş haddi olmadığı için sıbyan mektepleri denen medrese yuvacıklarında pek küçükken okumağa başlardık. Mektep evimizin bitişiğinde idi. Kur’an, Tecvîd ve İlmihal’den başka ne öğrendiğimizi de pek hatırlamıyorum. Hocamız bunlardan başka bir şey bilmesine imkân olmayan bir sarıklı idi. Hocanın ve kalfasının bütün marifetleri çocukları falaka altında hafız işkencesine koşmak, medreseye hazırlamaktı. Bana «Yasin» i ezberlettikleri zaman o kadar ufaktım ki Kur’an’dan bu sayfaları yırtarsam, benim kitabımda olmadığını söyleyerek, hocayı aldatacağımı sanıyordum. Öyle yaptım ve uzunca bir falakaya çekildim.

Eski resimlerde gördüğünüz, tâ arka sıralara kadar yetişen uzun değnek bizim mektebin de demirbaşları arasında idi. Ağabeyim Harbiye okulunda idi, ben de sivil rüşdiyeye yazılmıştım.

Bahçe içinde büyükçe bir ev. Müdürümüz Hariciye Nezareti memurlarından Kenan bey. Zamanın bütün okulları gibi onun hocaları da ya memur ya subay. Okul ücreti ayda bir mecidiye idi.

Bu okuldan hiç de iyi bir hâtıra ile ayrılmadım. Daha ilk günleri bir ağaca tırmanma idmanları yaptığım için dayak yemiştim. Çocukluğumuzda spor nedir, bilmezdik. Ne koşar, ne jimnastik yapardık. Ahlâktan iyi numara alınanın şartı usluluk, tatil saatlerinde bile bahçenin bir köşesine çekilip ders kitabı okumaktı.

Derslerin hemen hemen hepsi ezberleme. Dillerden Arapça, Farsça, Fransızca. Hocaları mı fena idi, öğretim mi kötü idi, nedense tarih dersinden başka hiç birine ısınamamıştım. Tarih de bir Padişahlar medhiyesinden ibaretti. Hafta başları derslerimi birlikte tekrarladığımız ağabeyimin sılası altında sınıfları geçerdim.

Okul numaram 172.

Önümde Rüşdiyeden diploma notlarım var:

Kur’an-ı Kerim 9, Tecvid 10, Ulum-i Diniyye 9, Ahlâk 9, Sarf-ı Osmanı 10, İmlâ 10, Kıraat 10, Hesap 7, Coğrafya-ı Osmanî 5, Tarihi-i Osmanî 10, Fransızca 9, Sülüs 5, Rıka 5. 19 Ağustos 1320. Yani 1905. Hamid devrinin ortaokulu bu.

1904-1905 Rus Japon harbi yılıdır. Biz daha beşikte iken Moskof korkusu ile sallanmışız. Başımız üstünde ecel hayaleti gibi bir dev. Konu komşu, çoluk çocuk hepimiz Taponlara duacıyız. Akşamları o zaman «Yeni Köprü» dediğimiz Galata köprüsünün Eminönü tarafındaki gazete satıcılarına gider, Paris’ten gelen renkli Fransızca gazete ilâvelerini alırdık. Henüz sökmeğe uğraştığımız Fransızcamızla yazılardan bir şey anlamazdık. Fakat ya Rus ölülerinin Japon ayakları altında çiğnendiğini, yahut Rus amirallerinin havaya uçurulduğunu gösteren deniz ve kara savaşları resimlerine bir türlü doymazdık. Küçücük aklımızla Japonlar’a bir çeşit kurtarıcılarımız gözü ile bakardık. Tatil saatlerinde bizim evde büyüklerimizin bütün konuşmaları hep bu harb üzerine idi .

Artık söylenenlerden mâna çıkarmaya çalışıyordum. Anlamakla sezmek arasında idim. İşte bu sıralarda Hayri bey isminde bir mubassır, ki sonraları yıllarca gazetelerin tertip işlerinde çalıştı idi, bizi bahçenin bir köşesine çekerek gizlice şiirler okuyor, kitabımızda olmayan  tarih fıkraları anlatıyordu. Hayri bey: «— Sakın kimseye söylemeyin. Yasaktır ha…» diyordu.

Hafta arası ağabeyim okulda iken kütüphanesini karıştırmaya başlamıştım. İki resimli dergi koleksiyonu vardı: Servet-i Fünun ve Malûmat. Birinin edebiyatı alafranga, birinin alaturka idi. Ben, daima anlamakla sezmek arasında, İkincisine kapılmıştım. En basit gazellerden mânâ çıkarmak için lügat kitabından baş kaldırmazdım. Bir konuşmamda anlattığım üzere, bir gün kitaplar arasında Fransızca, bir Salname elime geçti. Yabancı hükümdarların fotoğraflarına bakarken bir de ne göreyim? Her akşam tatilden önce bahçeye toplanıp «çok yaşa!» diye ömrüne dua ettiğimiz Padişahımızın resmi! Büyük bir sır keşfetmişe döndüm. Salnameyi çantamda okula götürerek arkadaşlara gösterirken yakalandım. Bir hayli hırpalandım. Salnameyi eve göndermişler. Bizi Fizan’a mı sürdüreceksin?» diye ağabeyim beni daha fazla hırpaladı.

Bir gün Boğaz vapuru ile Sarıyer’e gidiyorduk. Anadolu kıyısında bilmem hangi iskeleden sonra yanımdaki:

— Başını çevir, karşı yakaya bak, dedi.

Meğer yasak altındaki kimselerden birinin yalısı önünden geçiyormuşuz.

Yakın semtlerde arasıra ev basıldığını, kâğıtlar ve kitaplar toplandığını, sürgüne adamlar gönderildiğini sık sık işitirdik.

Padişah kullarının ölümden önceki korkusu Fizan’a gönderilmekti. Biz orasını ahretin cehennemi gibi bir şey sanırdık.

YASAK

Rüşdiye’yi bitirdiğim zaman iki idadî’den birine yazılacaktım: Vefa, Mercan.

Mercan idadi’sinin şöhreti daha iyi idi. Kantarcılar’daki Çifte Saraylar’a yerleşen bu liseye hayli uyanık olarak girdim. Müdürümüz Rahmetli Hüseyin Cahid idi. Servet-i Fünun’da yazılarını ve polemiklerini anlamadan okuduğum «Yasak Adam» odasından pek az çıktığı için yüzünü görmeğe fırsat arardım. İyi giyinişli, yakışıklı ve ciddî bir efendi idi.

Sahaflar çarşısında Azerbaycanlı Türklerin dükkânlarına da dadanmıştık. Namık Kemal’in, Abdülhak Hamid in kitaplarını alıp sökmeğe uğraşırdık. Namık Kemal’in «Rüya» sını el yazımla kopya etmiştim. Bir hürriyettir, bir istibdattır, şiirde ve nesirde bahisleri geçerdi amâ, doğrusu ne olduklarının pek farkmda değildik. Sırf yasak olduğu için Tevfik Fikret’in «Sis» ve «Tarih»ini ezberlemiştik.

Sakallı ve sarıklı bir mubassırımız [Okullarda öğrencilerin durumu ile ilgilenen ve düzeni sağlamakla görevli kimse] vardı. Hafiye olduğunu bilirdik. İki kulağı konuşanların üstünde idi. Ezası okunduğu vakit hepimizi okuldaki camiye süren de o idi. Hemen hiç kimsenin abdest almadığım hatırlıyorum. Cuma izinsizliği korkusu altında zorla camiye sürüklenmek, bizleri din görevlerine karşı saygısızlığa sürüklemiştir.

Bir gün gazetede Fransızca hocamız Zeki beye padişah tarafından nişan verildiğini okumuştuk. Kendisini çok severdik. Derse girdiği zaman hep beraber ayağa kalkarak tebrik etmek istedik. Bize:

—        Oturunuz, dedikten sonra :

—        Bunlar övünülecek şeyler değildir. Sakın değer vermeyiniz, yollu bir öğüt verdi.

Meşrutiyetten sonra Murad beyin «Mizan» gazetesinde yazdığı için bir gece Bakırköyü’nde tabanca kurşunu ile yere serilen Zeki bey budur. Padişah sevgisini sarsıcı ilk sözleri ondan duymuştum» «İkdam» ve «Sabah» gazetelerinin birinci sayfalarının baş sütunlarındaki «Nişan», «Madalya» ve «Tevcihat» başlıklı havadisleri küçümser oldum.

İdadî’nin beylik kitaplarını bir yana bırakmıştık.

Olanca boş vaktimizi yasaklara vermiştik. Devrin tuhaflıkları ile alay etmeği öğrenmiştik .

Haliç’de karaya çekilmiş bir denizaltı vardı. Padişah deniz içine dalıp gitmesinden ürktüğü için onu karaya çektirmiş olduğunu anlatmışlardı, İstanbul’da elektriğin neden yasak olduğunu, gülerek, birbirimize soruyorduk. Telefon da padişahın vehmine dokunduğu için yasaklar arasında idi. En küçük haberleri bile Yıldız sarayından Bab-ı Âli’ye atlı çavuşlar getirirdi.

Küçükten beri işittiğimiz:    

—        Biz adam olmayız, sözü üzerinde gençlik ateşi ile tartışmalar yapıyorduk. Çocukluğumun bu son yıllarından kalma bir hâtıram, aydınlardaki karamsarlığa karşı halk maneviyatının yerinde oluşu idi. Halk için bütün bozgunlardan ve kötülüklerden korkaklar, satılmışlar ve kötüler sorumlu idi. Bir gün Kümeli Kavağı kahvesinde otururken, ak sakallı bir balıkçılar ağasının Toprak Tabya üstündeki iri topu göstererek :

— Bu toptan bir burada, bir Çanakkale’de var, üçüncüsü de İngiltere’de imiş, deyişindeki hâli şimdi de gözümün önüne gelir. Ona göre Rusya bir yana, bu top bir yana idi.

Biz son elli yıl içinde halkı yıktık. Osmanlı aydınlarından çok biten eski tarih, halkda destan olarak devam ediyordu. Bu halk maneviyatını ne Tanzimatçı padişah ve vezirleri, ne de Meşrutiyetçiler değerlendirebilmiştir.

İdadi öğrenciliğini ikiye bölünmüştür: Hamid devri, Meşrutiyet devri.

1908 de Meşrutiyet nümayişlerine Mercan’lılarla beraber katılmıştım. Hüseyin Cahîd müdürlüğümüzden ayrılıp «Tanin» başyazarlığına gitti. Samih Rıfat ve Celâl Sahir gibi yeni öğretmenler Hürriyet’ten sonra geldiler. Sarıklı hafiye mubassırı yuhalamak için bile bulamadık.

Meşrutiyet’ten sonra Çifte Saraylar Genel Kurmaya verildiği için başka bir semtte bir konağa taşındıktı. 

BÜYÜK KÖY

Size çocukluğumla 1908 Meşrutiyet’i arasındaki İstanbul ve Türklerin yaşayışı üzerine hatırladıklarımı anlatmalıyım. Çünkü 1908, her bakımdan, büyük değişikliklerin başlangıcı olmuştur.

Bundan elli beş altmış yıl önceki İstanbul’u görmemiş olanlar, Frenklerin bu şehre niçin «Büyük bir köy» demiş olduklarını kavrayamazlar.

Önce İstanbul’u ikiye ayıralım:

Hıristiyan ve Frenk semtleri, Müslüman semtleri.

Tanzimat’tan bu yana Batıkârî gelişmeler Hıristiyan ve Frenklerde, Müslümanların da Saray ve Bab-ı âli Alafrangalarında idi. Müslümanların büyük çoğunluğu hazne fıkarası, esnaf ve sokak takımı. Tanzimat çarşıları yüzde yüz Hıristiyanların elinde. 1912 de bir Yunan vesikası bütün Osmanlı İmparatorluğunda bir tek Türk bakkal olmadığını yazmakta idi. Birinci Dünya Harbindeki millî iktisatçılık politikasına rağmen, Rumlar ve Ermeniler çekildikten sonra Anadolu çarşılarının nasıl kapandıklarını gözlerimle gördüğüme göre bu vesika gerçeğe yakın olmalı idi.. İstanbul’da Müslümanların elindeki esnaflık Tanzimat öncesi çarşılarındadır. Müslüman terzisi şalvar diker. Müslüman kunduracı mes, yemeni, takunya, nalın ve terlik yapar. Batı kılığındaki Müslümanların hepsi Hıristiyan dükkâncıların miişterisidirler. Zengin dendiği vakit Saray ve Bab-ı Âli büyükleri, rüşvetçiler, yahut Hıristiyanlarla Frenkler hatıra gelir. Bir kaç müteahhit Arap ve Karadeniz’i! zahireci de vardır. Türklerden bata çıka, iliyle veya zulümle mal edinen bir sınıf da Aşar iltizamcıları idi.

[Mültezim: Osmanlı toprak sisteminde açık artırma usulüyle, belirli eyaletleri (Özellikle merkezden uzak olanları) kiraya vermeye iltizam, iltizam sahibi olan kişiye de mültezim denirdi. Bu yolla elde edilen para doğrudan devlet kasasına giderdi. İltizam usulü kiraya verilen eyaletlerde çalışan devlet görevlilerin maaşını devlet karşılardı.]

Eski Bizans surları içinde bir Müslüman semtini gözden geçirelim. Bu semt mahallelere bölünmüştür. Akşamları artık kapanmamakla beraber sur kapılarının demir kanatları henüz yerindedir. Meselâ üstünde güvercin yuvaları, iç duvarlardan birinde tütüncü ve gazeteci dükkânı, karşısında bir karakol vardır. Hıristiyanlar sur dışında otururlar. Müslüman mahallelerinde ev tutmağa cesaret edemezler. Fakat bakkal, kasap, zerzevatçı hep onlardan, tütüncü, aktar ve gazeteci gibiler de o zamanlar «Acem» dediğimiz Azerbaycan Türklerindendir. Mahalle halkı paşalı beyli efendili, hizmette veya emekli, memur, subay yahut küçük esnaf. Mahalle kahvesi yalnız efendi takımının çıktıkları kulüp gibi bir şey. Kahvede mahallenin birbirlerini yakından tanıyan efendileri buluşur. Yaşlıları ortalık karardıktan sonra entari ve hırka ile gelirler. Hafiye korkusu olduğu için bir yabancı uğrayınca herkes susar. Bahsi havaya suya dökerler.

Mahallenin ırzı ortaklaşa «kefalet» altında. Bir eve gizlice kadın alındığı duyulursa, o evi basmak âdeti vardır. Mahalle içinden birinin eşi uygunsuzluk ederse geceleri evi taşlanarak mahalleden çıkıncaya kadar rahat bırakılmazlar.

Halk düştükçe eski konaklar yıkılarak yerlerine ufak tefek, derme çatma ahşap evler yapılmıştır. Bu evlerin yarısından çok fazlası «gecekondu!» ışığı gaz lâmbasından. Suyu mahalle çeşmesinden. Bu suyu üst kata kadar aylıksız, boğaz tokluğu ahretliklere taşıtmak, musluklu tenekelere koymak lâzım. Pek çokları için karyola alafranga ve lüks. Göç olduğu vakit iki at arabası bütün ailenin varını yoğunu yükleyip götürür. Bu İstanbul son altmış yıl içinde yanıp kül olmuştur. Şimdi keşki yapmasaydı, diyeceğim geliyor: Hepsi tahtadan gecekondu gibi şeylerdi ama, İstanbul’un ağaçlı bahçeli ferah bir havası vardı. Karış karış çimento. Gecekondunun yanmazı ve yıkılmazı!

KATİBİM

Son zamanlarda Amerikan şarkıcılarının da ağzına düşen eski İstanbul türküsündeki «Kâtip», mektepli subayla beraber Osmanlı efendiliğinin sembolü idi. Esnafa kız verilmek istenmediği doğrudur.

Yaşayış pek basitti: Ezandan iki saat önce, saat alaturka ona doğru, herkes evine döner. Onikide sofraya oturulur. Yatsıda lâmbaların pek çoğu söner. Akşam yemeği ile yatma arasındaki vakti büyükler kahvede geçirirler. Uzun kış geceleri kahvede kalma süresi daha da uzar. Kadınlar da, fakirleri kendi başlarına, halliceleri önlerine uşak takarak, fenerlerini yakıp birbirlerine misafirliğe giderler.

Okuldan çıkınca bir «Kalem» e kapılanmak İstanbul okumuş gencinin başlıca ideali. İlk zamanları parasız staj yaparsınız. Sonra yirmi kuruş aylığa geçer, yükselmeler için sıranızı beklemeğe koyulursunuz. Eğer ailenizin bir geliri yoksa, memurluk size ikinci bir kapılanma, varlıklı bir evin içgüveyliği şansını sağlamıştır.

Aylıklar iki üç ayda bir çıkar. Yalnız askerlere, rütbelerine göre, küfeli bir katır her sabah iki çift, üç çift, beş çift tayın ekmeği getirir. Fazlaca alanlar artanı dışarıya satarak katık edinirler. Memur ve subayların çoğu içgüvey olarak kaynatadan yer içer, hatta bir takımı giyinir ve cep harçlığı bile alırlar. İstanbul sokaklarında topluca bir kılık kıyafet düzgünlüğü ancak bayramdan bayrama görünür.

Her mahallenin, bir köy gibi, kendi köpekleri vardır. Bunlar birbirlerinin sınırını geçemezler. Yadırgadıkları yabancıları rahatsız ederler, sabahlara kadar ulumalar eksik olmaz.

Biraz paralı aile gençleri Beyoğlu’na eğlenmeğe giderler. Bu eğlencelere kendisini fazlaca kaptıran olursa bunun adı «Karşıya dadanmak» dır. «Karşı» yarı Avrupa demektir: Hani vakanüvis Silâhtarağa’nın İstanbul’u anlatırken «… ve dahi bir metelik verilmekle Frenkistan’a gidilmek olur,» dediği şey. Yemiş iskelesi ile Galata arası.

Bu gençlerin sefahetlerine bütün mahalleli lânet eder. Şurası da var ki çoğunun mirasyediliği «Karşı» masraflarını bir kaç ay karşılamağa yeter yahut yetmez.

Beyoğlu’nda bir İstanbullu Türk «Yerli» liğini kolayca hisseder. Dükkânlardan çoğu Türkçeden başka dille konuşmayana cevap vermeğe ancak «Tenezzül» eder. Yan sokaklardan bazılarının adlan Fransızcadır ve Fransızca yazılmıştır. «Büyük Klüp» ün adı «Cercle d’Orient» dır. Dili Fransızcadır. «Karşı» Türklerinin de Türkçe konuştukları pek duyulmaz. Bu Tanzimat tipi «Batılı» ile bugünkü Batılı Türk arasında hiç bir benzerlik aramayınız. O, Türklüğünden utanan,, Türklüğünü saklıyan bir «Alafranga» dır. Bir göbek, çoğu iki, nihayet üç göbek ötesi Anadolu’nun bir kasaba veya köyüne çıkan bu Türkler, Saraya yahut Bab-ı Âli’ye çatınca ilk işleri soylarını da, soyadlarını da unutmak olur. Ama biz Meşrutiyet’ten önce onların tenkid edildiklerini duymazdık.

İstanbul çocuğuna askerlik yok. Spor yok. Koşan tulumbacı, güreşim, kuvvet denemeleri yapan külhanbeyi, bizim «Zarif» delikanlının yüzüne güneş değmez. Dalla pek genç yaşında Febüs fotoğrafhanesinin camekânma bakarak giyinmiştir, eli bastonlu, bıyığı kozmetikli, hemen hemen bir orta oyunu «Zenne» si!

Başta yazdığım gibi kendimize Türk demezdik. Okullarda Arab’a arap, Arnavut’a Arnavut, Rum’a Rum, fakat kendimize Osmanlı derdik. Padişahın nöbetçileri, bekçileri, korucuları, Arnavut, ağaları, Zenci. Haremi Çerkesti. Bir defa bir Mısır Paşasının bahçe duvarı kenarındaki yaya kaldırımlarından yürüyordum. Bir Fellah çıkageldi, «— Yasak!» diye haykırarak beni karşı kaldırıma sürdü idi. Kürd’ün de itibarı Türk’ün üstünde idi.

«Ayak takımı» ve «Avam» denen sokak halkının efendisi adına karşı pek saygılı olduğunu söylemeliyim. Kanunun, polis veya jandarmanın baskısı dışında bir toplum disiplini vardı. Büyük köy henüz aşiret geleneklerinin, uzaktan uzağa da olsa, etkisi altında idi.

KORKU

Atlı tramvay günlerindeyiz. Yokuş başlarında yedek at ahırları vardır. İki atın çektiği arabaya buralarda bir çift daha koşulur. Önde borazanı ile bir savulcusu gider. Bunun dışında fayton veya kupa denen at arabaları ile sürücü atları.. En ucuz taşıt bu sonuncuları idi. Ata binersiniz. Sürücü elinde kırbacı, arkanızdan gelir. Sizi gideceğiniz yere kadar götürür. Semtten semte varmak uzun, kazanç da kıt olduğu için orta halliler çalıştıkları dairelerin yakınlarında otururlar. Yaya gidip gelirler. Aksaray’dan meselâ Tophane’deki ahbaplara ancak gece yatısına gidilebilir. Her oda yatak odasına da çevrilebileceği için, ahretlik denen boğaz tokluğuna hizmetçi bolluğu olduğundan bu misafirlikler ağırlık olmaz.

Ramazanlarda durgun suya otuz günlük bir dalgalanma gelir. Ramazan ayı büyükler için tiyatro, fasıl musikisi, meddah, gece gezintileri, çocuklar için Karagöz mevsimi.. Alaturka eğlenceler merkezi Direklerarası’dır. İftar saatine kadar piyasa yeri de orası ve Beyazıt. Kapalı kupa arabalarında peçeli kadınların, dar caddedeki koyu erkek kalabalığım güçlükle yararak ilerlediği görülür. Dram Ermeni aktörlerin, «Gülünçlü Komedi» Kel Hasan, Şevki, Abdi efendi gibi Türk komiklerinin elindedir. Kazinolarda saz vardır.

Rüşdiye’de iken sınıfça Kel Hasan’a gitmiştik. Ömrümde ilk tiyatroya gidişimdi. Oyundan önce kantocu kadınları dinlerdik. İlk dekolte gördüğüm kadın, Şamram’dır. Yüz kilodan hayli yukarı ağırlıkta olmalı idi. Pudralı, allıklı, düzgünlü, âdeta yağlı boya teni, pırıl pırıl esvapları ile sahneye çıkınca:

— Ah, hayatta böyle bir sevgilim olabilecek mi? hasretine kapıldığımı hiç unutamam.

Tanışıklar birbirlerine iftara giderler. Baharat kokulu, çeşit çeşit yiyecekli iftar sofraları hâlâ burnumda tüter. Herkes ya oruçludur, ya kendini öyle gösterir. İftar saatine doğru yüzlerde bir sarılık ve asıklık vardır. Aksi cevap almaktan çekinerek naz geçmiyecek olanlarla pek konuşulmaz. İftardan sonra evler, sokaklar, caddeler neşe içindedir. Çocuklar Karagöz veya Kuklaya, büyükler tiyatro, meddah veya saza, geri kalanlar kahvelere veya komşularına dağılmıştır. Daireler öğleden sonra açıldığı için ertesi gün geç vakte kadar uyanacaktır.

Büyük köyün iki korkusu vardır: Yangın ve hırsız!

Son altmış yıl içinde bütün eski İstanbul yanmıştır, denebilir. Beyazıt yahut Galata yangın kulesinden fırlayıp mahalle mahalle yangın haberi götüren köşklülerin acı haykırışları biz yaşta olanların bugün de kulaklarındadır. Hele rüzgârlı bir hava oldu mu, yangından bir iki mahalle aşırı evler kaçırabilecekleri eşyaları aşağı katlara indirip istif ederler. Şehrin bir atlı itfaiyesi varsa da asıl iş görenler mahalle tulumbacıları idi. Eski tulumba ve tulumbacılık hikâyeleri çok anlatılmıştır. Tekrarlamağa hacet yok. Yalnız tulumbacılığın bir sınıf şehir delikanlıları için şimdiki futbol merakının yerini tuttuğunu söyleyebilirim.

Polisler ve komiserler pek az aylıklı oldukları için karakollar rüşvetçi ve curnata yatağı idi. Birçoklarının hırsızlar ve haraççı semt kabadayıları ile ortak olduklarını işitirdik. Erken işe gidenler soyulmamak için yola parasız çıktıklarından bir aralık hırsızlar üstlerinde en az yirmi kuruş bulundurmayanların da bıçakla vurulacağını bildiren duvar yaftaları asmışlardı.

Semtler sayılı kabadayıların korkusu altında idi. Esnafı haraca kesen bu kabadayılar bir takım konakların da beslemeleri idiler. Efendileri adına korkutur, döver, yahut vururlardı.

İstanbul’a akşam karartısı ile beraber bu iki korku, yanma ve soyulma korkusu çökerdi.

— Bir gün hıristiyanlar gibi kagir evlerimiz olmayacak mı? diye Rum ve Ermeni evlerine gıpta ederdik.

ŞÜPHE

Pera Palas Otelinin geniş salon penceresi camı önünde koltuğuna gömülüp pipo veya sigarını tüttüren ve gelip geçenlere yan bile bakmayan kırmızı yüzlü seyyah: En üstünü o idi.

Akşamüstü Lebon pastahanesinin ön masasında bir dostu ile şampanyasını içtikten sonra Atlas faytonuna binerek köprüye inen ve çatanası ile Bostancıdaki köşküne giden Anadolu demir yolları müdürü Hügnen; İkinci lüks o.

Arkasından kâgir evlerinin açık kapılarından neşeli kadınlarını gördüğümüz, hepsi iyi giyinişli, rahat ve refahlı hıristiyanlara gıpta ederdik. Müslüman semtlerinde lâmbalar sönerken, Hristiyan semtlerinde kaynaşma geç vakte kadar sürerdi. Biz kararırken onlar ışıklanır dı. Hıristiyanlar Müslüman semtlerine yerleşmezse de, bizim şeriatçı baskısı da Hristiyan semtlerine uğrayamazdı. Yalnız yabancılar değil, çoğu bir yabancı uyrukluk yahut «himaye» vesikası taşıyan Hristiyanlar da imtiyazlı idiler.

Kapitülâsyonları henüz bilmezdik. Fakat Osmanlı polisinin ve kafiyelerinin ne Pera Palas, ne de Anadolu demir yolları idaresi kapısından içeriye giremeyeceğini bilirdik. Hatta eğer Yunan uyruklu ise Rum meyhanesinde de «dokunulmazlık» içinde idiniz. Yabancıların zabıtası ve adliyesi konsolosluklardı.

İçimde büyük şüphe, bu yaşıma kadar benim fikir savaşlarıma yön veren şüphe bu kıyaslama arasında olmuştur: Niçin Hristiyanlar öyle, biz böyle idik?

Ahrette bizim cennete, onların cehenneme gideceklerini İlmihal hocalarından öğreniyorduk ama, neden bütün dünya nimetleri hep müslüman olmayanlarda idi?

Aydınlar veya Aydıncalar Batı hayranlığında üçe bölünmüşlerdi: Kara subayı mı, varsa Alman yoksa Alman. Beniz subayı mı, İngiltere’nin üstüne olmaz, sivil aydının gönlü ise Fransız’da idi. Çocukken çevremdeki tartışmalardan hatırımda kaldığına göre bu hayranlıklar bilgi üstüne dayanan sağlam bir mantığa bağlı değildi. Büyükler arasında daha fazla çocuk inadına benzer, bir dayatışma idi.

Şapka puttan sonra gâvurluğun başlıca alâmeti iken, bütün müsltimanların şapka önünde bir aşağılık duygusuna kapıldığını gösteren küçük tesadüfler gözümün önüne gelir. Sırt sırta bozgun kuşakları, şehirlerde, «Yedi Düvel’e meydan okuma» masalından bir hayli ayrılmışlardı.

Hayat, müslüman semtlerinde, göze çarpıcı bir yavaşlık gösterir. Buluşmalar şu veya bu saate değil, «İkindi sularında…» gibi ölçülere bağlanmıştır. Ben «dakika» denen bir zaman ölçüsü de olduğunu 1906 veya 1907 de Yakacık’da iken Hügnen’in trenlerine yetişmek için koşarken öğrendim. Bizim devlet veya Şirket-i Hayriye vapurları, hatırlı kimseler hiç istiflerini bozmayarak ağır ağır vapura gelinceye kadar beklemek zorunda idiler. Ne vapur ne de yolcuları vaktinde gelirdi. Aynı efendilerin Kartal istasyonunda Hügnen’in trenine doğru seğirtişleri görülecek şeydi. Yabancı şirketler Osmanlı rütbesi veya üniformasını tanımazlardı.

Onlar ne paşamızdan, ne padişahımızdan çekinirlerdi.

Boğaziçi’ne işleyen Şirket-i Hayriye ve Adalar’la Kadıköy’ünü Köprü’ye bağlayan İdare-i Mahsusa vapurlarında kaptanlar ve kamarotlar Türkdendi. Kılıkları pek kötü idi. Hepsi kravatsızdı. Kravatlı, iyi giyimli Türk kaptan ve memurunu biz Anadolu demir yollarının beyaz boyalı Haydarpaşa vapurlarında görürdük. Ah bir ecnebi kumpanyası memuru olsak..» derdik. Tramvaylar, havagazı, su, limanlar, fenerler, rıhtımlar, ne kadar banka varsa hepsi yabancı, kadrolarının yüzde doksandan fazlası da Hristiyan yahut kendi uyruklarındandı. Bütün devlet kadrosu bu idarelerin besleyici peşin maaşına hasret çekerlerdi.

* * *

VESİKALARIN IŞIĞI

1898 de Almanya İmparatoru ile birlikte İstanbul’a gelen Başbakan Prince de Bülo’w: 

«—Sultan Hamid’e Ermeni kasabı derler. Belki doğru. Fakat onda Türk’ten fazla eğik bükük, kuşkulu ürkek bir Ermeni hali var.» diyor. Sözlerinde sakınca ve iliyle sezildiğini anlatan Başbakan, Padişah’ın yabancı memleketlerdeki temsilcilerine güveni olmadığını söyler: «Elçiler kâtiplerin, kâtipler ataşemiliterlerin, -ataşemıliterler de elçilerin kontrolü altında idi.»

Korktuklarından biri donanma: «Kullandığı kimseler arasında en büyük hırsız Bahriye Nazırı idi. Fakat donanmayı zayıflatarak sıfıra indirmek gibi bir işin başında! Kiel’de bir Türk savaş gemisi görmüştüm. İmparator’a Padişah’ın bir hediyesini getirmişti. Yıllardanberi limanda idi. Memleketine dönemiyordu. Kaptan da kömür ve yiyecek karşılığı bile para yoktu. Tayfalar ekmeklerini kazanmak için çevredeki çiftliklere ırgatlığa gitmişlerdi.»

Elektrik de donanma kadar korktukları arasında: «Biz İstanbul’a gittiğimizde bir Alman şirketi uzun müddetten beri boş yere elektrik imtiyazı almak peşinde idi.»

İmparatoriçe çok evlilikten tiksindiği için Sultan Hamid’in Hareminde karılarını görmek istemez. Harem bir kadın zindanıdır. Oraya girmek şerefli bir kadına yaraşmaz.

İmparatoriçenin Hareme gitmemesi doğru olmayacağını kocasına söylemişler. Onun sözü üzerine fikrinden vazgeçmek zorunda kalmış. Haremde neler gördüğünü de kısaca şöyle anlatmış: «Giydikleri Paris esvapları üstlerinden dökülen bir sürü şişman kadın. İşleri reçel ve badem şekeri yemek. Can sıkıntısından patladıkları belli.»

***

Çok yıllar sonra o Bahriye Nazırının eski bir adamından dinlemiştim. Donanmanın Marmara denizine çıkması lâzım gelmiş. Teknelerden biri dümeni tutmayarak Dolmabahçe’ye doğru sulara kapılmış. Saray’dan Nazırı telgraf başına çağırmışlar. Daniş bey Nazırın nasıl ter döktüğünü anlatıyor, ve «r» harfini yanlış olarak harekeleyerek:

— Vücûd-i şerifleri lerezan idi, diyordu. –

Yine onun anlattığına göre yağmur akıntıları önlenemediği için bazı savaş teknelerinin kamaralarında şemsiye açıldığı olurmuş.

1908

Mercan İdadî’sinde numaram 826.3 üncü sınıf birinci şubedeyim. Edebiyat ve «Yasak Kitap» zevklerine kapılmışım. «Demdeme» ve «Zemzeme» ile muallim Naci ve Recaizade Ekrem’in kavgaları, yahut Servet-ı Fünûn’da Hüseyin Cahid’le «İkdam» gazetesine Paris’ten muhabirlik eden Ali Kemal’in tartışmaları arasında arkadaşlarla taraf tutuyoruz. O vakitler dergilerde ve gazetelerde Edebiyatın adı bile yok. Okuduklarımız konuştuklarımız hep «Yasak!» Yılda bir iki defa, Padişahın cülusu veya doğum günlerinde çıkan kuru medhiyelerden ve okuma kitaplarındaki nazımlardan başka vezinli yazı da öyle. Umumî Tarih’de Fransız Büyük İhtilâli öğretilmez. Ama biz hepsini gizli gizli okuyoruz. Yaşımız bu okuyuşları bir felsefeye, bir sonuca, bir davranışa bağlatıcı olmaktan uzak. 1907 deki bir kitabet vazifesini saklamışım. Bu, muallim Naci’nin «Oduncu ile Azrail» çevirmesini nesirleştirme denemesi: «Bir fakir ihtiyar hattab dağa giderek koca bir yük odun tedarik ve suubetle o yükü arkasına alıp avdet ederken..» Öğretmen bu «Hattab»! «Oduncu» diye türkçeleştirmemiş bile..

Yavaş yavaş gazel denemelerinden ayrılarak Tevfik Fikret’e ve Halid Ziya ya sarılıyorum. «Sis» ve «Tarih» bir çok yerlerini anlamamış olarak, ezberimde.

Bir sabah sevinç mi, korku mu, ne olduğunu pek de kestiremediğim bir hava. Bir şey var ama, ne olduğunu açıkça anlayamıyoruz. Bütün gözler gazetelerin başındaki küçücük bir ilâna saplı. Bu Sütunlarda Padişah her gün bir kuluna ya nişan, ya madalya yahut rütbe verir ya, o gün de millete Kanun-ı Esasi’yi vermiş. Bir lütuf. Ne Rumeli ihtilâlinden, ne İttihad –ve Terakki Cemiyetinden [1J bahis var. Fakat ertesi sabah «İkdam» da boydan boya «Oh..» dolu bir yazı. Okulca sokaklara dökülüyoruz. Müdürümüz Hüseyin Cahid’in gazete çıkarmak üzere Mercan’ı bırakıp gittiğini öğreniyoruz. İlk işimiz Beyoğlu’na, Tepebaşı’na çıkmak! Sanki devletlerini yenmişiz, yere sermişiz gibi yabancı ve hıristiyan mağazaları önünde bağırmak, çağırmak! Henüz ne marş var, ne hürriyet türküsü. İkide bir biz çocuklar ve bütün halk göğsümüzün bütün gücü ile «Padişahım çok yaşa» çığlığı koparıp dükkânlara ürküntüden kepenk indirtiyoruz..

Bir sabah gazete satan aktar dükkânının camında «Tanin» diye bir gazete, ve ilk sayfasında daha düne kadar gizli gizli ezberlediğimiz Tevfik Fikret’in «Sis»i. Benim için sanki her şey bunun için olmuştur. Acaba Halid Ziya da Servet-i Fünun’da yarım bıraktığı «Kırık Hayatlar» romanını tamamlayacak mı idi?

Bir gazete, bir daha, bir kaç daha… Sultan Hamid vezirlerine bir saldırma.. Başına şapka giyerek kaçan Arap İzzet Faşa.. Yavaş yavaş Hürriyet kahramanlarının adları: Enver, Niyazi, Fethi.. Hepsinin üstünde bir «Cemiyet-i Mukaddese» sözü. Göbek havaları gibi marşlar , ayaküstü besteleniveren türküler.. Okulu sormayın. Heyecandan bir türlü sınıfta oturamıyoruz. Hendese, kimya, matematik… Bağlasanız boşuna… Sıra kapakları içindeki gazetelere kafamızı vermişiz. Aklımız sokaklarda, meydanlarda.

Yaşça başça olgunlarda bir, ne oluyoruz, ne olacağız,

kaygılanması var. Şimdi de hepsi hürriyet nümayişçisi gençlere bu şüphelerini duyurmak, sezdirmek korkusu içinde. Dünkü Yıldız korkusu yerine Selânik korkusu. Oradan kimler ve neler gelecek acaba? Kimleri ve neleri yıkacaklar?

Biz gençler Reval buluşmasında topraklarımız paylaşılmak üzere iken kahramanlar dağa çıkarak bizi kurtarmışlardan başka birşey bilmiyoruz ve düşünmüyoruz da!

[1 ] Bu parti uzun müddet cemiyet olarak kalmıştır.

ÇÖZGÜN

Doğrusu bu ilk Meşrutiyet yılını anlatmak için başka söz bulamıyorum. Biz çocuklar ve sokak halkı ağzımıza o günkü gazete veya meydan nutuklarından hangi parola verilmişse onunla bağrışıp çağrışıyoruz. Reval buluşmasında paylaşmamız konuşulmuş. Meşrutiyet bizi bu tehlikeden kurtarmış! Avrupa’dan ve Sürgünlerden kahramanlar geliyor. Kimlerdir bunlar? Pek çoğunu bilmiyoruz. Resimli dergilerde hocalarla papazların, Bulgar çetecisi Sandanski ile Türk subaylarının öpüşen, kucaklaşan resimleri çıkıyor. İttihadçılar Selânik’de. Bu bir gizli komite. Sadrazam yine aksakallı Said Paşa. O gider, yerine ikinci bir Sultan Hamid veziri, aksakallı Kâmil paşa gelir. Şimdi ellibeş yıl uzaktan bakılınca görülüyor ki ihtilâlin ne lideri var, ne güdümü, ne de programı var. Kanun-ı Esasi yürürlüğe girdi mi, her şey yoluna girecek. Hatta biz çocukların ve halkın gazetelerden nutuklardan anlayabildiğimize göre son padişahların kaybettiklerine bugün yarın kavuşma havası içindeyiz. Budin türküleri bile söylüyoruz. Birden ortaya Avusturya Macaristan İmparatorluğunun Bosna Herseki katacağı haberi çıktı. Daha önce bir ziyafette yerini beğenmiyen Bulgar prensliği temsilcisi Geşof İstanbul’u bırakıp gitmişti. Bosna Hersek’ten sonra Bulgaristan’ın bağımsızlığı, onun arkasından Girid! Gerçekte hiç biri yeni bir mesele değildi . Bosna Hersek’in ve Girid’in bize bağlılığı da, Bulgaristan’ın prensliği de lâfta idi. Fakat ihtilâl edebiyatı daha başta ters tutulduğu için hepsi Meşrutiyet yüzünden başımıza geliyor gibi bir duygu, Hristiyanların da azgınlığı ile bulanarak İstanbul caddelerinde, çoban isteriz, şeriat isteriz, sesleri ile halk Selanik’ten soğudu ve Yıldız’a döndü. Gazetelerde durmadan büyük devletlerarasında Türkiye üzerine görüşme ve bölüşme havadisleri çıkıyordu. Fakat Türkler arasında şahsî kapışma hırsları öylesine azılmıştı ki kimsenin dış tehlike ile ilgilendiği yoktu.

Artık sürgünlerden dönen Hürriyet kahramanlarının da birbirlerinin içyüzlerini açığa vuran yazılarını okuyorduk. Bir çokları jurnalcı imişler. Paris’te Sultan Hamidden aylık almakta imişler. Hatta bizim bilhassa tercümelerinden hürriyet dersi aldığımız birinin arsızlığı yüzünden elçilikten koğulurken pantalonu yırtıldığı için Yıldız’dan «Tazminat» istediğini öğreniyorduk.

Bir müddet Avusturya mallarına boykot etmekle avunmuştuk. Fes Avusturya malı olduğu için boykot yüzünden başımıza ne giyeceğimizi bilemiyorduk.

İlk zamanları bütün ümidimiz İngiltere’de idi. Hatta ihtilâlden sonra büyükelçinin arabasını halk çekmişti. Bir aralık Almanya’dan medet umduk. Hepsi boşuna gitti.

Meclisin ilk açılma ayı içinde İsmail Mahir adında hafiye olduğu söylenen bir Sultan Hamid paşası Cağaloğlu semtinde bir fedai tarafından vurulmuştur. Bu, İttihadcı’Iara bağlı olduğu sanılan bir komitenin ilk cinayeti idi. İstanbul’a Rumeli’den ilk tedhiş havası böyle esti. Hükümet yine Sultan Hamid ihtiyarlarının, nüfuz Selânikdeki gizli bir kuvvetin elinde idi.

Seçimler İttihatçıların hâkimiyeti altında geçti. Gelecek mecliste ne yapacaklarını bilenler yalnız Hristiyan mebuslardı. Biraz sonra bunlara Arnavutlar, daha sonra Araplar da katılacaklardı. Yalnız biz Türkler ne yapacağımızı bilmeyerek geliyorduk. Yalnız biz birbirimize düşecek, İttihadcılara muhalif olanlar devlet bütünlüğünü parçalayıcı azınlıklarla elbirliği edeceklerdi.

İlk Meşrutiyet günlerinde Beyazıt meydanında at üstünde nutuklar çeken bir hürriyetçi şimdi, Fatih’te:

—        Ben şu gördüğünüz arkadaşım Boşo kadar vatanımı severim, diyordu.

Balkan savaşından sonra Yunanistan’a giden Boşo da gülerek :

—       Ben Osmanlı Bankası kadar Osmanlıyım, diyordu.

İkisini de medrese softaları alkışlıyordu.

Padişah meclise söylediği nutukta, bu günkü dilimizle diyordu ki: «Ben tahta çıktığım vakit Kanun-ı Esasiyi uygulamakta zorluklara uğrayarak Mebusan Meclisini geçici olarak tatil etmiştim. Memleketimizde Maarif ilerleyerek halkın kaabiliyeti istenilen dereceyi buluncaya kadar Kanun -ı Esasî’nin geri bırakılması bize tavsiye olunduğundan, meclis tatil edilmiş ve her tarafta mektepler açılarak Maarifçe gelişmeye başlanmıştı. Allaha şükür o maksada varılmış, her sınıf halkımızın istidadı yükselmiş olduğundan…»

Görüyorsunuz ya, milletçe daha elli yıl önce tam demokrasiye hak kazanan bir eğitim almışız!

Bütün o devir hâtıralarım ve tarihlerini okuyunuz. İttihatçıların bir vatanseverlik heyecanından başka ümit verici hiç bir şey, hiç bir fikir bulamazsınız. Öyle görünüyor ki o zamanki şöhretler arasında Türkiye’nin gerçek dâvalarını ne görebilmek kültürü ve bilgisi, ne de, görülse bile, onun çarelerini söyleyebilmek cesareti vardı.

* * *

VESİKALARIN IŞIĞI:

Prince de Büloıv’un hâtıralarında pekiyi anlatıldığı üzere İngiltere kralı yedinci Eduard ile Rusya Çar’ı Nicola. 8-9 Temmuz 1908 tarihinde Reval’de buluştular. Erzak Doğu’da Japonya’ya karşı harbi kaybeden Rusya, oradan ümit keserek Yakın Doğu’ya dönmüştür. Halk efkârının parolası: Çargrad (İstanbul) ve Ayasofya!

Reval’de pazarlık İran ve Türkiye üzerinedir. Makedonya ve Boğazlar meselesi ele alınmıştır.

Rusya Kırım savaşını Avusturya yüzünden kaybettiğini unutmamıştır. 1854 de birinci Nicola ordularını Bulgaristan’a sokmak üzere idi. Avusturya Galiçya üzerine asker yığınca Balkanlardan çekilmek zorunda kaldı. Türklere karşı 1877 seferinden sonra, Avusturyalıların Bosna Hersek vilâyetlerini işgalleri altına almasını onlara tâviz olarak tanımıştır.

Balkan yarım adasında İslav ve Cermen ihtirasları çarpışıyordu.

Reval’de Ruslar Boğazlar meselesini ele aldıkları için, Avusturyalılara da, yine tâviz olarak, Bosna Hersek vilâyetlerini dilediği zaman topraklarına katabilmek tâvizini verdiler.

Prince de Bülow diyor ki: «1908 Türk devrimi havayı bir bora gibi temizlemiştir. Bu devrim Makedonya’da reform projelerini durdurmuştur. Çünkü Liberallerin Avam Kamarasında kuvvetli bir çoğunlukları vardı ve genç Türklere karşı hiç bir baskı yapılmasını istemiyorlardı.

«1808 devriminden sonra Avusturyalıların Bosna Hersek vilâyetlerini kendi topraklarına katmaları bir yıldırım tesiri yaptı. Sırplar kudurmuşa döndüler. Aynı zamanda Bulgaristan prensi Ferdinand da Çarlık tacı giydi.»

O sırada Rusya Hariciye Nazırı İswolsky başkend başkend dolaşarak bu katmaya karşılık olarak Boğazlar meselesinin halledilmesini ister. İngiltere de, Fransa da razı olmaz. Liberal İngiliz Kabinesi, partinin sol kanadını düşünerek, Boğazlar üzerindeki Rus istekleri yüzünden genç Türkleri gücendirmekten çekinmektedir.

İswolsky Alman Başbakanına demiştir ki:

— İngilizler Türk’ten fazla Türk olmuşlar!»

İster istemez o da boynunu eğer.

NOT: — Bu vesikalar, eğer programlı ve liderli bir hareket olsaydı 1908 devrimcilerinin Batı’daki bu elverişli havayı kullanabileceklerini gösterir.

31 MART

Türklerin kendi aralarında, ve Türklerle bütün azınlıklar arasında kapışma ve didişme biz İdadi çocuklarını bile okullarında birbirine düşürecek bir sertlikte idi. Kimimiz Hüseyin Cahid’i, kimimiz Ali Kemal’i tutuyorduk. Ben koyu İttihadcı idim. Bizim için ittihatçılık ilerleme, kurtulma ve yurtseverlik demekti.

O sırada alabildiğine İttihadcı muhalifliği eden bir gazeteci, Hasan Fehmi, Köprü üstünde öldürülmüş ve öldüren yakalanMamıştır. Hasan Fehmi’nin cenaze alayındaki taşkınca nümayişler hiç de iyi günlerde olmadığımızı göstermekte idi.

Bir gün Çifte Saraylar’daki okula gitmek üzere evden çıkmıştım. Sokaklar pek tenha idi. Ne olduğunu anlamak merakına bile düşmeden, yolda rastladığım bir iki arkadaşla konuşa konuşa okulun bulunduğu yokuşa kadar gelmiştik. Birden göğsü bağrı açık iki neferle birkaç medrese softası üstümüze yürüdüler. Şaşırdık. Softalardan biri yakalarımızdan kravatlarımızı söktü:

— Artık dinsizliği bırakacaksınız, yollu bir söz etti. Biri de kitaplarımızı karıştırarak resimli sayfaları yırttı.

Ne olduğumuzu anlamadık. Okula gittik. «— Sultanahmed’de isyan var,» dediler. Çıkıp görmek üzere kapılara asıldık. Hiç unutmam, hocalarımızdan rahmetli Samih Rıfat bir merdiven sahanlığına çıkmış, bize övüt veriyordu. Dinlemedik.

Beyazıd’a geldiğimizde Harbiye Nezaretinin, ki şimdi İstanbul Üniversitesidir, dış kapılarının kapalı olduğunu gördük. Mahmut Muhtar paşa içerdeki kıtaları isyandan uzak tutmağa çalışıyormuş. Parmaklıklara asılan bir sürü sarıklı içeriye Vahdetî’nin «Volkan» gazetelerini atıyorlardı.

Ne kadar geçti, neler geçti, pek hatırlamıyorum. Bir aralık:

—        Hüseyin Cahid’i öldürmüşler.

—        Ahmet Rıza’yı öldürmüşler.

Havadislerini duyduk. Meğer Meclise gitmek üzere Sultanahmet’ten geçerken Lazkiye mebusunu Hüseyin Cahid’e bir başkasını da Ahmet Rıza’ya benzeterek vurmuşlar.

—        Mektepli zabitleri öldürmüşler, sözü üzerine ağabeyimi aramak aklıma geldi.

Ağabeyim subay olduktan sonra bir gün kışlasına gitmiştim. Ayağı takunyalı, kolu sıvalı, ceketi omuzuna atılmış, sakallı birini sofadan geçtiği sırada göstererek;

—        Bizim tabur kumandanı.. Okuması yazması yok… demişti.

Sultani Hamid ordusunda her rütbede alaylı zabit çoktu. Bunlarla mekteplilerin araları açıktı. Sizin anlayacağınız henüz «Nizam-ı Cedid» ordusu fikrine bile alışmış değildik. Sultan Hamid de orduda bilhassa alaylı olanlara güvenmekte idi.

Korku içinde Divanyolu’ndan Şehzadebaşı’na doğru giderken, cadde dolusu bir asker kalabalığının meydandan o yana akmakta olduğunu gördüm. Ortalarında bir at, atın üstünde bir sakallı paşa vardı. Müşir Ethem paşa imiş. Bir aralık askerler silâhlarını havaya boşaltmağa koyuldular. Caddenin altı üstüne geldi. Ben bir fırın kepenginin arasına sığınmıştım. Az kaldı ezilip kalacaktım.

Ağabeyimin bulunmak ihtimali olmayan bir yere gittiğini öğrenerek rahatladım. Eve döndüm.

Sık sık tüfek sesleri geliyordu. Komşumuz Bahriyeli Muzaffer beyin gemisini teslim almağa gelen neferlerin hücumu üzerine tabanca ile intihar ettiğini duyduk. Ali Kabulî adında bir deniz subayını da Yıldız’da padişahın gözleri önünde parça parça etmişler.

Gençler müstesna, konu komşu İttihadcıları suçluyordu. Gerçekte eğer demokrasi şartları yürüse de Sultan Hamid bir parti lideri olsa halkın yüzde doksan dokuz oy’unu toplayacağına şüphe yoktu. Bütün o yıl içinde İttihadcılar hafiyeleri ye hırsızları boğmaktan, hiç olmazsa faziletli bir idare kurmağa uğraşmaktan başka bir şey yapmamışlardı. Ama imam ve hatipleri ile bütün camiler, müderrisleri ve softaları ile bütün medreseler, bunların tesiri altındaki kalabalık, tekkeler, zaviyeler, alaylı subaylar veya aşiret alayları, hepsi Saraycı idi. Ellerine bırakılsa, Tanzimat’a kadar eskiden değişme ne varsa hepsini silip süpüreceklerdi.

31 Mart’tan kalma bir hatıram, çavuşlar ve neferler meclisi bastıkları zaman sadece bir İttihada Yahudi milletvekilinin, Nişim Mazilyalı’ın protesto etmek cesaretini göstermiş olmasıdır.

Bu yazıya acı bir şey ekliyeyim: Bayar’ın son Ankara’ya geliş gösterileri arasında bir takım Adalet Partililerin erleri kucaklayarak ve kamyonlara alarak, subaylara hakaret işaretleri yaptıklarım duyunca:

— Yarabbi ne kadar değişmiyoruz. Yahut gerçek değişmenin yollarını ne kadar bilemiyoruz ve bulamıyoruz, diye hayıflanmamak elimden gelmedi.

DARAGAÇLARI

31 Mart İttihatçılara da, taraflarım tutan pek küçük fikir adamları azınlığına da Türkiye’nin büyük dâvası gericilik olduğu inancını vermiştir.

İstanbul’un bir hafta kadar süren o günlerinin acısı hâlâ içimde. Sarıkları uçuşarak sokak sokak bir şeyler arayan, sağa sapan, sola seğirten, koşuşan softalar gözlerimin önünde. Ama bu bir yılgın tedhiş havası idi. Evet, korktuğumuz da korku içinde idi. Çavuşlar, yobazlar ve gerici gazeteler kışkırtıcılığına yukarıdan sahip çıkan yoktu. Başlarında ne padişah var, ne de şehzade veya vezirlerinden biri. Aralarına gelenlerin hepsi övütçü. Yeni bir rejim kurulabilmek için bütün memlekette ordu okullu subayları koğmalı, yahut onlarla birlikte İstanbul ayaklanmasına katılmalı idi. Şüphesiz eski rejimciler meydana atılmak için bunu beklemekte idiler. Volkan’cı Vahdetî’ye göre bütün memleket ayakta idi. Fakat saray ve çevresi susdukça bu havadislere inanan yoktu. Bir ayak takımı anarşisi içinde idik. Böyle bir anarşi ancak, Rusya’da görüldüğü üzere, Lenin gibi usta ihtilâlcilerin elinde bir kuvvet olabilir. Yoksa boşuna akan, sadece önüne kattıklarım sürükleyen bir sel olmaktan kurtulamaz.

Tek tük silâh sesleri işitiyorduk. Kaza kurşunundan sakınmak için sokağa bırakılmıyorduk. Çıksak bile semt dışına uzaklaşamıyorduk.

Daha üç dört gün sonra kulaktan kulağa Selanik’ten bir ordunun yola koyulduğu haberleri yayıldı. Çevremde korku, bütün duyguları örtecek kuvvette idi. Erkekleri askere bile alınmayan İstanbul’un kaldırımları kana mı boyanacaktı? Daha görgülü olanlardan:

— Subaysız asker bir şey yapamaz, sözünü işitmekle biraz avunuyorduk.

Biz İttihatçı çocuk veya delikanlılar, ordu yaklaştıkça daha sevinçli idik. Sokaklarda sarıklıların azaldıklarını görüyorduk. Mendillerini sarık gibi feslerine saranlar yerine, şimdi sarıklarını mendil ceplerine saklayanlara sıra gelmişti.

Önce Hüseyin Hüsnü Faşa, sonra Mahmut Şevket Paşa gibi kumandan adları, arkasında beyannameler çıktı. Silâh seslerinden çarpışmalar olduğunu anlıyorduk. Yaralı Muzaffer beyin kardeşi kara subayı Salâhaddîn Âdil’i ayağından yaralanmış olarak evine getirdiler. İlk doğru haberleri onun yanındakilerden aldık. Bazı dayatmalar olmuşsa da Selanik’ten gelen ordunun kışlalara girdiğini öğrendik.

Milletvekilleri ve senatörler Yeşilköy’de toplanmışlardı. Gariptir: Sultan Hamid’e ilk Millet Meclisini dağıtma övütünü verenlerden o günkü başkâtip Said paşa, bu defa da Sultan Hamid’i hal’etmeğe karar veren Millî Meclisin reislik kürsüsünde idi.

Sultan Hamid’in 31 Mart vak’ası ile doğrudan doğruya ilgili olup olmadığını gösteren bir vesikayı sonradan da görmedim. Okuduğum çeşitli hâtıra ve tarih kitapları arasında yalnız o günler yanında bulunan başkâtibinin bir tek fıkrası beni şüpheye düşürmüştür: Bir aralık başkâtibi kendisine okullu subayların öldürülmemesi için askerlere ferman buyurulmasını padişahtan rica eder. Sultan Hamid, onlar da askerlere az mı yaptılar, yollu kaçamak bir cevap verir, önlemek için bir davranışta bulunmaz .

Bununla beraber bizzat kendisi Meşrutiyet’ten önceki devrin sembolü olduğu için her gerici hareketin ona bel bağladığına ve bağlayacağına da şüphe yoktu. Bu dayanağı ortadan kaldırmak lâzımdı.

Gazetelerin hepsi yeniden İttihada edebiyatına döndüler. Rumeli kılığı ve şiyvesi, Alemdar baskınında olduğu gibi, bir hayli zaman itibara geçti.

Sezindiğime göre İstanbul halkı çoğunluğu, için için, Selânik’e sürülen Sultan Hamid’in arkasından yüreği kopuyor gibi yanmıştı. Öyle anlaşılıyordu ki 1908 Temmuz’undan beri başımıza gelenlerin sorumluluğu Sultan Hamid’de ve ondan önceki padişahlar idaresinde olduğu inancı verilmiş değildi. Hürriyetçiler birbirleri ile boğuşmaktan ortaklaşa dâvaları olan bu meseleye hiç aldırış etmemişlerdi.

Biz artık çocuk ve delikanlılara ise yenilerin türküsünü çağırmak düştü: «Kimdir onlar, kimdir onlar Hareket ordusu, hareket ordusu…» Cadde, meydan dolaşıp durduk.

Harb Divanı bir hayli idam kararı verdi. Eminönü darağaçları ile doldu İstanbul’a artık bir devrin gerçekten sona erdiğini iyice anlatmıştı, sanıyorduk.

Gariptir: Bizde ihtilâller kansız olur. Bununla öğünürüz. Fakat hepsinin arkasından darağaçları gelir. Meşrutiyet 31 Mart ve hele Mahmud Şevket paşa’nın öldürülmesi vak’asından sonraki Eminönü darağaçları, kansız Cumhuriyet devrimi de Atatürk suikastından sonraki İzmir ve Ankara darağaçları üzerine tutunmuştur.

31 Mart kışkırtıcıları arasında Hanedandan Prens Sabahattin de suçlu idi. Sultan Reşad tahta çıkma töreni için Harbiye Nezaretine (Şimdiki Üniversite yapısı) geldiği zaman bir kadın çığlığı duyuldu:

«—Oğlumu kurtar!» .

Sultan Reşad sesi tanıdı, Mahmud Şevket Paşa’ya:

— Sabahattin’i kurtarınız! dedi.

Bıraktılar ve Avrupa’ya gönderdiler. Gariptir: Mahmud Şevket Paşa’nın ölümü faciasında da parmağı olan Sabahattin’i muhafız Cemal bey (Cemal Paşa) yine Avrupa’ya göndererek kurtarmıştır.

31 Mart tan sonra İttihatçılar yine devlet güdümünü ellerine almadılar. O cesareti gösteremediler. Eski vezir kabinelerine Nazır vermekle ve Merkez-i Umumî müdahalecilik sistemini devam ettirmekle yetindiler. Çok geçmeden bütün eski kavgalar, didişmeler, birbirine girmeler yeniden tutuştu.

****

BALKAN SAVAŞI

İttihadcılar Demokrasi gereğince iktidardan çekilmişler. Muhalifleri de lidersiz. Öne sürecekleri bir yeni adam yok. Sadrazam Gazi Ahmet Muhtar Paşa. 1877 seferinden kalma destanî bir ad. Balkan devletleri Ekim ayında bize harb açacaklar. Temmuz ayında Hariciye Nazırı Asım bey.

—        Büyük devletler sayesinde Balkanlılar uslanmalardır, diyor.

Devletin başındaki akıl ve görüş bu. «Halâskâr Zabitler» tahriklerini ordunun ve memleketin her köşesine yaymışlardır. İttihadcıların Rumeli’ye yığdıkları asker «Terhis» ister. Biz İstanbul gençliği harb isteriz. .

Önümüzde İttihadcı kulüplerinin günde bir iki düzine nutuk çekmekten sesleri kısılan sözcüleri ile, ellerimizde bayraklar, hep bir ağızdan: «Girid bizim canımız..» marşını çağırarak sokaklara dökülmüşüz. Tertipçiler İttihad ve Terakki Merkez-i umumîsinden geldikleri için arkamızı 1908 ihtilâlcilerine dayamışız. Ne hükümet bildirilerine, ne de polise aldırış ederiz .

—        Harb, harb..

Bulgaristan’dan Şarkî Rumeli’yi, Yunanistan’dan Tesalya’yı, Sırbistan’dan Niş i geri alacağız. Haydi biz çocuk denecek yaştayız. Kışkırtıcılarımız arasında Talât beyin bile adı geçtiğine göre toy İttihatçılığın aklı ve görüşü de bu.

Devrin gazete koleksiyonlarını karıştırırsanız Balkanlılar arasında anlaşma denemelerinin ne kadar Uzun sürdüğünü görürsünüz. Topraklarımızı pay etmek için aylarca tartışma ve çekişmeler, büyük devletleri kendi yanlarına almak için haftalarca gidip gelmeler, Rusya ile Almanya, Fransa ve İngiltere arasında durmadan konuşmalar, hep, şuradan buradan hepsi gazetelerimize sızmıştır. Ama biz kendi boğuşmamızda ve boğazlaşmamızda idik. Kendi bağrışlarımızla sağır olmuştuk. Yanımızda pazarlık etseler duymayacaktık.

Kulüplerde söylendiğine göre son yıllarda pek çok silâh almıştık. Harb rivayetlerinden, bilâkis, sevinmeli imişiz. Nasıl olsa yenecekmişiz. Batı medeniyet dünyası dışındaki memleketlerde halk efkârının bu akışı önüne kimse dikilemez. Üstün akıl ve gören göz, tehlikeyi haber veremez: Hemen bozguncu veya casus damgasını yer. Onun için görünüşte herkes harbci. Herkes meydan nutuklarının tempocusu. Çok sonra öğreniyoruz ki daha önceden gerçekleri kavrayanlar, çare arayanlar ve söyleyenler olmuştur. Fakat bu sesler, büyük gürültü içinde eriyip gitmişlerdir.

Harb açılıp da Osmanlı ordularının bir iki hafta içinde bozulup çökeceğine ihtimal vermeyen büyük devletler , bizim kazanmamız ihtimaline karşı:

—        Balkanlarda istatüko bozulmayacaktır, dedikleri zaman ne kadar öfkelenmiştik. Vay efendim demek kanımız pahasına alacağımız toprakları bizde bırakmayacaklardı. Hıristiyanlık edebiyatının:

—        Hilâl, çıktığı yere dönemez, sözü üzerinde işliyorduk.

«Bütün kâfirler ayın millettirler,» sözünün Arapcası ile bahsi Haçlı seferlerine kadar uzatıyorduk.

İlk önce Karadağ bize harb açtı. Arkadan Bulgaristan, Sırbistan, Yunanistan’a sıra geldi.

Haftası geçmez, Kosova’da yeniliriz. Biraz sonra Komanova. Hemen hemen aynı günlerde Bulgarlar Lüleburgaz’da!

Dünkü çobanlarımıza, meyhanecilerimize yenilmek… Çünkü biz Bulgarları, Sırpları ve Yunanlıları millet diye saymağa bile «tenezzül» etmezdik. Osmanlı milliyetçiliği eğitimi ve edebiyatı o içli . Bulgaristan’dan «Küçük Almanya» diye söz edenleri, şimdi komünist propagandası yapanlar gibi, nerede ise Türklük dışı sayardık.

Birbirimizden utanıyorduk. Elimizdeki gazetelerle yüzlerimizi kapamak istiyorduk.

Hasta ağabeyim: «—(Memleketin böyle gününde izin alınmaz,» demiş, Çerkeş’ten beraber geldiği taburu ile, ateşli ateşli cepheye gitmeye hazırlanmıştı. Sirkeci garında bir akşam üstü onu uğurlamıştım. Bir yasemin çubukla cıgarasını içiyor, vagonun içinde süngü takma talimleri yapan redifleri göstererek :

— Bazıları silâh kullanmağı da yolda öğrenecekler , diyordu.

O akşam yola çıktılar. Ertesi gün hemen hemen cephe içinde trenden indiler ve başlarında ağabeyim ve subayları olmak üzere hepsi ölüp gittiler.

BOZGUN YILI

Arnavutluk şimdi üç devlet ötede idi. Eski Sırp savaşında Niş’i bizden istedikleri vakit Osmanlı delegesi:

— Ne hacet, İstanbul’u da isteyiniz, diye toplantıyı bırakmıştı.

Üskitp, Manastır, İşkodra, Selanik, hepsini birbiri ardınca kaybetmiştik. İkinci-Osmanlı başkenti Edirne kuşatma altında. Gazetelerde sınır çizgimiz üstünde bir Türk tüfeğini ayağı ile çiğneyen Bulgar Çarının resmini görüyorduk. Bir aralık Trakya’da Bulgarları çember içine almışız diye bir haber çıktı. Biraz ümitlendik. Haberin sonu yolda imiş gibi sanki karşılamak için sokaklara döküldük. Meğer yine biz bozgun vermişiz. Ordudan Bab-ı Âliye telgraf geliyor: «Çatalca’ya çekiliyoruz. Devletçe barışın bir çaresine bakınız!»

O yılın Temmuz’unda eski topraklarımızı almağa giden bizler, şimdi, İstanbul’un kaygısına düşmüştük. Rus Çarına göre Bulgarlar bir defa İstanbul’a girmeli idiler. Alman Kayzeri’nin de fikri bu idi. Bulgarlar, merak etmeyiniz, İstanbul’u kalmak için almayacağız, diyorlardı. Bizim böyle bir tehlike karşısında düşünebildiğimiz son çare ne idi, bilir misiniz? Bulgarlar İstanbul’a girseler de Padişah ve Bab-ı Ali’nin İstanbul’dan çıkmayacağını büyük devletlere «tehdit» olarak bildirmek !

İnsanlarda akıl fikir komayan ana baba günleri idi.

Mütareke istedik, Bulgarlara:

«—Harbi bırakalım ve konuşalım,» dedik. Bulgarlar ne evet, ne hayır demeden İstanbul’u almak için saldırışa geçtiler. Ordudan arta kalanlar can havli ile Türklüklerini gösterdiler, bu saldırışı durdurabildiler. Bulgaristan ancak o vakit, «— Pekiy, görüşelim!» dedi.

Artık büyük devletlerin Londra’daki büyükelçiler konferansına sığınmıştık: «Ne verseler ana şâkir, ne kılsalar ana şâd!»

Bereket şeref kurtarıcısı bir Edirne’miz var. O yeni bir Plevne, Şükrü Paşa yeni bir Gazi Osman Paşa.. «Selimiyye camiinin kubbesi yıkılıp da altında ölünceye kadar dayanacakmış!..» Halkın ağzında böyle rivayetler, gazetelerde kasideler, şiirler.. 1912 Temmuz’undan 1913 başına kadar Edime ile biraz gönül avutacağız. Sonra, Manastır için yazdığım şiiri bitirmeden o da düşecek. Hece vezni olduğu için adım Edirne’ye çevirerek “Tanin”e göndereceğim.

Donanma diye tutturmuştuk: «—Ya bat, ya batır!» diye kahramanca yazılar bile okuyorduk. Çıktı ve yenilip döndü. Yine bereket aralarından Hamidiyye Akdeniz’e açılmıştı. Şira’yı topa tuttuğuna, bir iki Yunan teknesini batırdığına dair haberlerle büyük acıyı uyuşturmağa çalışıyorduk.

Bozgun yılında Gazi Ahmet Muhtar Paşa, gider, yerine bir başka pîr-i fâni, Kâmil Paşa gelir. İttihadcılar, hayır, derler. Öne sürdükleri Mahmut Şevket Paşa. O da bir Merkez-i Umumı’ci değildir ama, daha enerjik, sakallı, fakat daha genç bir paşa..

Devletler, Edirne’yi bırakınız, derler. Biz, bırakmayız deriz. Adriyatik kıyılarından Trakya sınırına kadar hepsini veriyoruz, bütün kavgamız Edirne üstünde!

Yeni sınır Midye Enez! Topkapı’dan nerede ise bir top atımı!

—Henüz düşmeyen Edirne’yi Türklere bırakalım, diyen bir tek ses yok. Ne «Tarihî dost» Fransa’dan, ne elçisinin arabasına atlar gibi koşulup çektiğimiz İngiltere’den, ne de dün Goitz adlı generaline orduyu teslim ettiğimiz ve yarın Liman Fon Sanders adlı generaline teslim edeceğimiz Almanya’dan! «Derd çok hemderd yok, düşman kavi talih zebûn!» : İşte tam Fuzulî’nin bu âh-ü vâh demlerindeyiz.

Birkaç gün geçmiyecek, «Girid bizim canımız..» marşını söyliyen bizler, o sırada bestelenen, alaturka cenaze marşı gibi pek ağır ve sürünür gibi söylenici bir başka nağmeyi tutturacağız: «Bin… üçyüz… yirmi… sekiz… de… Türk namusu lekelendi, ooof,… ooof…. Aaah-!.. İntikam!»

****

EDİRNE

Biz Türkler şimdi olduğu gibi gezip dolaşmazdık. Hele İstanbul’lular Hamid devrinde hemen hemen «Kımıldamazdık.» 1908 den sonra da olsa biraz Avrupa keyfi sürmeğe gider, çocukluktan beri sürgünlük saydığımız taşrayı Şark Ekspresi’nin pencerelerinden görürdük.

Onun için Rumeli kaybı üzerimizde daha fazla bir tarih acısı bıraktı, gönlümüzde bir mîllî gurur yarası açtı. Nice Türkler “için onun bizden ne kadar farklı, onulmaz bir acı ve yara olduğunu yıllarca  sonra Makedonya’lı Atatürk’ün göz yaşlarından anlamıştım. Ağlamayan Atatürk memleketli arkadaşları ile ve o kadar dokunaklı derin sesi ile Rumeli türküleri söylerken bakışları sislenir, çok defa da gözyaşı dökerdi. Adriyatik kıyılarından Meriç’e kadar bütün Türklerin vatanları elden gitmişti. İstanbul ve Anadolu onların gurbetleri idi.

Yıllarca sonra bir Arnavutluk yolculuğu yaparak «Faşist Roma, Kemalist Tiran ve kaybolmuş Makedonya» adlı küçük bir kitap yazmıştım. Bu kitapta iç çekerek yazılmış şöyle bir cümle vardır:          «Rumeli’yi unutalım!»

Atatürk’ün sofrasında bir akşam Ordu Komutanı Yanyalı İzzeddin Paşa (Çalışlar) ağlamalı olarak:

—        Nasıl yazdınız bu cümleyi? nasıl unutulur Rümeli? demişti.

Edirne düştükten sonra, Londra’daki büyük elçiler konferansının bize acımasından başka ne bekliyebilirdik? Kaldı ki daha şimdiden elde kalanların, Anadolu topraklarının kaygısında idik.

Son elli yıl içinde büyük karanlıklarımıza talih yıldızı üç defa ışık vermiştir: Biri, Balkan devletlerinin aralarında anlaşamayarak Bulgaristan’a harb açmalarıdır. Trakya’yı böyle kazandık. İkincisi Birinci Dünya Savaşında Bolşevik ihtilâli olduğu için İngiltere, Fransa, İtalya ve Amerika’nın harbi Rusya’sız kazanmalarıdır. İstanbul’u böyle kurtarabildik. Üçüncüsü de, 1918 de, tıpkı 1913 de olduğu gibi, ellerimiz kollarımız bağlı, büyük devletlere kendimizi teslim etmişken, ve bir tek Türk’ün ağzında «İstiklâl» sözü yokken, yolumuz üstüne Mustafa Kemal gibi bir kurtarıcı düşmesidir.

Balkanlılar İmparatorluğun koskoca Avrupa’sını aralarında pay edemediler. Bulgarlar ordularına pek güvenmişlerdi. Zaferin kendi malları olduğunu ileri sürecek kadar azıtmışlardı. Bu yüzden birbirlerine girdiler. Bize de hiç olmazsa Edirne’ye kadar sınırlarımızı genişletebilmek ümidini verdiler.

Fakat yenilen Bulgarlar:

—        Türkiye’nin saldırışına karşı bizi koruyunuz, diye Rusya’ya ve büyük devletlere sığınmıştı. Allah Allah, Avrupa’lılar bu defa ikinci bir statüko dâvasını ortaya atmasınlar mı? Ne idi bu yenisi bilir misiniz? Çatalca’ya kadar çekilmiştik ya, bu istatüko bozulmamak idi. Hattâ Rusya eğer Türkler Edirne’ye doğru yürürse karşılarına ben çıkarım, diyordu.

İttihadcılar ise bir şey yapmalı idiler. Yapılabilecek başka hiç bir şey de yoktu. Kabinenin büyük kısmı ileri yürüyüşün aleyhinde olduğunu biz «Tanin» çiler biliyorduk. Bilhassa orduya hiç güveni kalmayan İzzet Paşa’nın dayattığını işitiyorduk. Merkez-i umumî, kabinedeki baş temsilcileri Talât bey, sonra henüz sözlerini geçirecek durumda olmayan Enver gibi ihtilâl subayları bu son zari atmak için çırpmıyorlardı. Bir akşam ikinci başyazarımız İsmail Hakkı bey bana bir yazı bıraktı:

—        Nazırlar heyetinde Edirne yürüyüşüne karar verecekler. Makalem ona göre yazılmıştır. Ama toplantı bittikten sonra Talât beye telefonla sorarsın. Karar vermemişlerse kendisi sana başka bir konu verir, onu başyazı yaparsın, dedi.

Telefon ettim, O gece karar verememişler. Talât bey:

—        Bana gel de bir şey düşünürüz, dedi.

İttihadcıların liderini ilk defa yakından görecektim.

Zeytindağı’nda anlattığım gibi Ayasofya yolundaki ahşap evine gittim. Beyaz geceliği ile kapının yanındaki odaya indi. Tam bir halk adamı idi. Geceki bu konuşmadan benim «Tanin» deki ilk başyazım çıktı. Adı «Vaziyet-i Hâzıra,»… «… Muhtelif mahafilde Osmanlı ordusunun hareketine bazı devletlerce müdahale edileceği söylenmektedir,» diye başlamışız. Ortasında: «Ordu-yı Osmanî’nin hareketine Rusya’nın da muhalefet edeceğinden bahsedilmektedir,» diyerek daha fazla ona sığınıyoruz ve Anadolu demiryolları meselesine de dokunmuşuz. «Bütün millet müttehid ve yekvücuttur. Elbette hükümet milletin bu vatan perverane tezahürünü ihmal etmeyecek ve imkânın müsait olduğu kadar hak ve hakikati yerine getirmeye çalışacaktır.» diye bitirmişiz.

Bir gün sonra yürüyüşçüler orduyu Edirne’ye doğru harekete geçirdiler. Bulgarlar askerlerini müttefikler ile döğüşmek için Trakya’dan çekmişlerdi. Hemen hemen hiç çarpışmadan Edirne’yi aldık. Batı Trakya’da da Dimetoka gibi bir takım merkezlere girmiştik ama, sonra bunları bırakmak zorunda kaldık.

Sanki Balkan savaşını başka bir millet kaybetmişti. Bizler şimdi Edirne fatihleri idik.

* * *

KIRILAN KANATLAR

İlk harb günlerinin havası uyuşturucu idi. Goeben ve Bresiau tekneleri ile övünüyorduk. Rusya kıyılarını vurmuştuk. Büyük devlet elçileri baskısından kurtulup Türkiye’de Türk olmanın tadını çıkarıyorduk. Yat Kulübe, Serki Doryan’a İstanbul Kulübüne girebiliyorduk. Beyoğlu caddesinde Afrika yerlisi muamelesi görmüyorduk. Cakamız yerinde idi.

Almanyanın bize silâh ve asker yağdıracağını sanıyorduk. Rusya cephesinde büyük bozgun hayallerimizin kanatlarını kırdı. Arkadan Kanal bozgunu geldi. Size Zeytindağı’nı tekrarlayacak değilim. Ayrıca darlıklar, kıtlıklar ve yokluklar içinde bocalamağa başladık. Alman parası ile aylık verebiliyorduk. Ama aldığımız aylıkla, meselâ ben bütün Suriye ve Filistin çarşılarında bir papuç pençesi olabilecek kadar kösele bulaman^ıştım.

Anadolu dağları asker kaçağı ile dolu idi. Onları kovalayabilecek candarmamız yoktu. Kara Kemal’in ve İttihadcıların pek haklı ekonomiyi millîleştirme politikaları, ister istemez, harb zengini türediler yaratmıştı. Operet artisti Miloviç’in döşeği banknotla döşendiği herkesin ağzında idi. Bir elektrik idaresi kâhyası her gün Büyükada’ya özel yatı ile geliyor, Berlin’e gittiği vakit birinci sınıf otellerde daire değil, kat tutuyordu. Levazım reisinin yolsuzluğu dillerde destandı. Dörtte üçü yalan bile olsa değiştirilmesi lâzımdı. Enver Paşa:

—        Dokunamam, ordu durur, diyordu.

Mütarekede bir gün bana:

—        Ben bu ellerimde iki milyon lira gördüm, diyen eski Selanik milletvekili Karasu, millî milyonerler araşma katılmıştı. Sinyosoğlu’nun pek güzel hanımı mütarekeden sonra doğru Yunanistan’a giden kocasını «Millileştirmişti Şeyhülislâm Hayri efendi, Saray başkâtibinin hâtıralarında okuduğuma göre, bir gün sofrasındaki yiyecekler sefahatini görünce utancından Enver Paşa’nın davetini bırakıp gitmişti. O sıralarda İstanbul halkına eşek eti yedirildiği, bizzat yedirmiş olan hekim dostumuz tarafından itiraf edilmiştir.

O da nihayet ettir: Diyarbakır taraflarında açların birbirlerini yediklerini Atatürk’ten dinlemişimdir. Arkadaşı Nuri bey (Conker) cephe yoklukları içinde:

—        Ot yok, et yok .

Diye aklını oynatmağa yüz tuttuğu için tedaviye gönderilmişti. Atatürk :

—        Dua et bana, yoksa emekliye ayrılırdın, derdi.

Beyrut sokaklarında sabah vakti;

—        Cuanî, cuanı..

İniltisi ile can çekişen açların çöp arabalarına atıldığını ben görmüştüm.

Bereket Çanakkale’yi kazanarak İstanbul’u kurtarmıştık. Abdülhak Hâmid’e veya Faik Âlî’ye bir zafer gazeli yazdırarak Sultan Reşad’a imzalatıp gazetelerde yayınlayacak kadar sevinmiştik. Müttefikler İstanbul’u alamamışlardı. Fakat sanki biz bir şey almışız gibi övünüyorduk.

Artık gözlerimiz Almanya’da idi. O kazanmalı, o yıkılmamak idi.

Zafere yetişemiyeceğimizi sanarak nefes nefese savaşa atılmıştık. Şimdi o günlerin tarafsız kalma ihtimali gözümüz önüne gelse, bütün silâhlarımızı yalnız bu uğurda kullanacağımıza yemin ederdik.

Tarafsız kalmak! Harb ortalarına doğru o yeniden doğmak gibi bir şeydi. Kelebek kanadı gibi dokunulmasına kıyılmayacak, kadar güzel ve uçucu bir hayaldi.

* * *

BATIŞ

Önümde bir resim var: Ziya Gökalp ve bazı Merkez-i Umumî üyeleri ile Yahya Kemal, Refik Halid, Köprülü, ben ve daha bir iki yazıcı! Büyükada Yat Kulübü’nün bahçesindeyiz.

Refik Halid sürgünden henüz gelerek «Yeni Mecmua kadrosuna katılmıştır. «Yeni Mecmua» Türkçülük dâvasını geliştirme yolunda. Onun sayfalarına bakınca savaşta mıyız, barışta mıyız, belli değildir. Irak elden gitmiştir, İngilizler Suriye kapılarındadır, Ruslar Sivas yakınlarındadır. Bizim dergide ne «Ah» var, ne «Of»! Fikir ve sanat adamının görevi inanmak ve inandırmak! Parola: Zafer-i Nihaî! Kimseyi şüpheye düşürmeye gelmez.

Bozgunlar arttıkça başkomutanlık ve arkasından polis, mukaddesatcılığa sarılmıştır. Bıyığını iki kenarından kesip kuyruksuz bırakan subay doğru Merkez Komutanlığına! Çarşaflar aşık kemiğine kadar mı inecek, daha da aşağı nu: Aralarında bir kadın ve aşk şairi de bulunan koca bir heyet bu mesele üzerinde. Evlilik vesikanız yanınızda olmadıkça peçeli karınızla bile arabaya binemezsiniz.

Almanya’da okuyan ve Çanakkale’de askerlik görevini yapan bir albayın kızlarını Boğaziçi’nin tenha bir köşesinde erkeklerle beraber yıkanırken gören Enver Paşa, zavallı babayı bataryası başında emekliye ayırmıştı.

Camilerde devir hatimleri, mevlûdlar, vaazlar, hutbeler… Ramazanda oruç baskıları!

Ama İslamcılık da yalnız biz Türklerde idi. Filistin ve Irak cephelerinde ordumuza Hind müslüman askerleri saldırıyordu. Peygamber’in torunları İngilizlerle birleşerek Hicaz’da isyan etmişlerdi.Lavrens’in emri altında Medine’ye hücum eden Emir Faysal’a karşı dedesi Hz. Muhammed salla’llâhu aleyhi ve sellemin kabrini biz Türkler savunuyorduk.

Hele şükür ümitsizlik günlerimizde Bolşeviklik çıktı. Çar Rusya’sı yıkılınca geniş bir nefes aldık. Hiç olmazsa İstanbul’u kurtarmış olduk. Tabiî resmî edebiyat bu yıkılışa bütün müttefikler cephesinin çökmeğe doğru gittiği mânâsını verdi. Ne de olsa Doğu illerimizi kurtardıktan başka eski üç ilimizi geri almış olmak sevinci içinde bir müddet avunduk. Batum’a da girmiştik. Hatta ben Cemal paşa ile birlikte Gülcemal vapuru ile oraya kadar bir yolculuk da yaptım. İşgal altından henüz çıkan şehirlerimizin hâli pek kötü ve acıklı idi.

Bizim için her şey hemen hemen Rus demek olduğu için, eğer Almanya yıkılırsa başımıza neler geleceğini iyice düşünemiyorduk. Ne yazık ki büyük karanlık içinde bu ışıklanmanın da ömrü az sürdü. Gün geçtikçe artık Almanya’nın ortalama bir barış yapacağından da ümit kesmek lâzım geldi. Almanlar, ihtilâlin yıktığı ve altüst ettiği aç Rusya’dan Amerikanın da bütün kaynakları ile katıldığı Batı cephesini vurmak için ne kadar faydalanacaklardı?

Huşlardan kurtulmuş, fakat Amerikalılara çatmışlardı. Çöküş artık bir zaman meselesi idi.

Fakat Bulgaristan düştüğü zaman bile:

‘— Acaba biz de bir anlaşma arasak…

Diyenleri, Rahmetli doktor Nâzım:

— Türkler kancık değildir, diye azarlıyordu.

Beyoğlu otelleri ve dükkânları, el altından, İngiliz, Fransız ve Amerikan bayraklarını hazırlamaya başlamışlardı. Bir müddet sonra çevremizdekilerde!! hiç, ama hiç birini görmiyecektik. Başkomutanlar, Nazırlar, Merkez-i Umumî kodamanları, hepsi hepsi rüya gibi Silinip gideceklerdi.

Daha da korkuncu düşman donanmaları ve orduları İstanbul’a girerken buna sevmen Türklerle karşılaşacaktık. Dünkü garsonlarımızı İngiliz polis üniforması altında kapılarımızı çalıp:

—        Yarın sabaha kadar esvaplarınızı alıp çıkacaksınız, diye yuvalarımızı bırakma emri verirken görecektik. Armstrong’un yazdığı üzere, Şeyhülislâm bir İngiliz subayına yaranmak için bekleme odasında sıraya girecekti. Din adamları Türkiye’yi Farmason İttihatçılardan kurtaran İngiltere’yi «Âlem-i İslâmın hâmisi» diye öveceklerdi. Manda dilenmek için kurulan «İngiliz Muhipleri Cemiyeti» nin başı sarıklı idi.

Pek vatansever bir şair dostum bana:

—        Kurtuluş yok, bittik.. Bari parçalamasalar da bir tek devlet alsa bizi… diyordu.

Batmak nedir, görüyorduk. Bir milletin devleti batarken bile o milletten sevinenler olduğunu görüyorduk. Bazı Türkçe gazetelerin baş yazıları, Fransız Generali beyaz at üstünde Galata’dan geçtiği gün, tıpkı 1908 Meşrutiyetinin ilk günlerindeki gazete başyazıları gibi hınçlı ve öçlü idi.

SON SÖZ

Batış yılları’nı Atatürk gençliği için yazdım, tek amacım bugünkü Türklükle Osmanlı Türklüğü arasındaki baş döndürücü ayrılığı gençlerimize göstermekti. Bu ayrılık baştan sona Atatürk’ün eseridir.

Fakat bir de tezim var; Bizler yüz küsur yıldan beri kurtuluş savaşı içindeyiz. Bu uğurda hepsi Türkiye’yi Batı medeniyet ve hukuk toplulukları arasına katmak dâvası ile türlü devrimler yapmışızdır. Tanzimat gibi, 1877 ve 1908 demokrasileri gibi, 1946 demokrasisi, 27 Mayıs ve 1962 demokrasisi gibi. Cumhuriyet’ten öncekiler ortaçağlı bir din devleti gölgesi altında sivil bir devlet ikizliğini gidermeği düşünmeğe bile cesaret edemediler. Ortaçağımız 1923 e kadar devam etti. Türkiye’nin dertleri neler olduğunu, kurtuluşun nasıl olacağını düşünerek Batı sistemi gerçek bir tek devrimci ve bir tek devrim gördük. O devrimci Atatürk ve o devrim Atatürk’ün yaptıklarıdır. Yazık ki devrimciliği kendisi He beraber gömülmüştür.     

1946 sonrası demokrasisi dini iç politikanın bir kuvveti olarak işlediği için orta çağımız geri tepti. 27 Mayıs asıl krizi görmeksizin, tıpkı Meşrutiyetler gibi tuzağa düştü. Sonunda bugünkü tavizler rejimine girdik.

Atatürk sonrası Atatürk yolundan sapmadan yürümekte devam etseydi, 1938 şartlarının yirmibeş yıl ilerlenişi ve gelişmişi ile Batı toplulukları arasına katılmış olurduk. Halbuki yirmi beş yıldanberi, tekrar, Doğru toplulukları arasıda geri dönüyoruz. Yeniden medreseler, tekkeler, dergâhlar, dervişler, şeyhler topluluğu olduk.

Atatürk devrimlerinin temeli, Layisizm’dir. İçtimaî hürriyetlerdir. İkisine de hiyanet ettik. Biz bugün hikâyelerini anlattığım 1908 Meşrutiyet havası içindeyiz. Hâlâ dâvamızın bir medeniyet dâvası olduğunu kavrayamayan ların kurbanlarıyız.

Bir defa vatanın yansını kaybettik. Bir defa bütünü’nü kaybettik. Battık. Gökten Atatürk indi ve öyle bir kaos içinden çıktık. Onun ölümünden yirmibeş yıl sonra otuzbeşbin yobaz okulunda Türk çocuklarını koca impara torluğu batıran zihniyetle yetiştiriyoruz .

Bir milletin akimı başına toplaması için Tanrı onu daha nasıl imtihandan geçirebilir?

Gençlere Atatürk’ü vatan kurtarıcısı asker olarak göstermek yetmez: O asıl devrimleri ile kurtarıcı olmuştur. Tarihimizde bizi uçurum başından çekip kurtarıcı zaferler vardır. Ama hiç biri yeni felâketlere uğramaklığımıza engel olamamıştır.

Eğer biz Atatürk’e dönmezsek, demokrasi devrinin alçakça hıyanetlerini çiğneyerek Atatürkçülüğü yeniden hâkim kılmazsak, millî kaderi oportünist politikacıların pençesinden kurtaramazsak, halimiz yaman olur!.

1919 da savaşçı yurtsever çoktu. Fakat büyük zafere inanışta, onu hazırlayışta ve gerçekleyişde Atatürk tektir: Atatürk’ü seven, ona bağlanan, onu öğrenerek yetişen gençler binlerce, onbinlercesiniz. Yarın sizindir. Yeneceksiniz!

Kaynak: Falih Rıfkı ATAY, Batış Yılları, İstanbul-1963

 

 

BAŞA DÖN

 

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s