KİMSE HAYATTAN SAĞ KURTULAMAZ: SARAH KANE

6 Şubat 2015

Tumblr theme by Theme Anorak

 

[Her toprağın neyi taşıyacağını ve neyi reddeceğini düşünün.]

Publius Vergilius Maro, M.Ö. 70 – M.Ö. 19

Zincirleme bir kaza biçimi olarak: Ölürcesine yaşamak…

Bütün yüce dinlerin ve dogmatik adamların söylemidir bu:

“Dünya bir sınavdır ve mutlak insan, mükafatını ölümden sonra alır…”

Oysa yerküre üzerinde yaşamış veya yaşayacak hiç kimse, bu sınava girerken her hangi bir tercihte bulunmamıştır ve bulunmayacaktır…

Belki de Dünya, insanoğlu için bir çeşit cezadır, kim bilir…

“Her zaman bir parçama sahip olacaksın. Çünkü hayatımı ellerinde tuttun…”

Uçurumlarda sergilenen tiyatro

Genellikle bütün iklimlerin ve bütün coğrafyaların rüzgarları birbirinden farklıdır. Dingin bir tınısı vardır mesela sıcak deniz kıyılarının… Oysa insan dediğiniz şey, evreni kirletir… Ve kozmos, bir tokat vurur, mutlak hıncını alır biçimde…

Bazen, bazı şeyleri yüzüne çarpmak gerekir insanın… İster Afrika çöllerinde, ister uzak tundra düzlüklerinde, ister Avrupa limanları, İster Güney Amerika tepelerinde olsun, insan mutlak kirlidir… Şehirlere indikçe, daha da kararır, kokar…

“Hayatın çok acımasız olduğunu algıladıktan sonra, olabildiğince insanlık, mizah ve özgürlükle yaşayın.”

Vakit doldu mu? Hayır, buna kendim karar veririm

İşte tam da burada, “In-yer-face theatre” yani “Suratına tiyatro” ya da diğer bir adıyla “Yüze vurumcu tiyatro” kavramı, doksanlarda Birleşik Krallık’ta ortaya çıkmıştı. In-yer-face, kendini yaratan yazarların Şiddet, cinsellik, uyuşturucu, cinayet gibi öğeler içeren oyunlar yazma eğilimiyle birlikte gelişti.  Bu akım; Cruel Britannia, New-Brutalism, New European Drama gibi isimlerle de anılsa da In-yer-face terimi, bunların arasından en çok kabul gören isim oldu.

Kuzeyden esen bir çeşit travma

In-yer-face, Britanyalı tiyatro eleştirmeni ve Boston Üniversitesi’nin London Graduate Journalism programının yardımcı öğretim üyelerinden olan Aleks Sierz tarafından ortaya atılmıştı ve ilk baskısı 2001 Mart’ında Faber and Faber tarafından yapılan “In-Yer-Face Theatre” adlı kitabıyla, daha da popüler hale geldi.

“In your face” terimi ise, çağdaş yazar Simon Gray’in prömiyeri 2001 Şubat’ında Londra’da yapılmış olan “Japes” adlı oyununda yer alan bir diyaloğu tarif etmek amacıyla kullanılmıştı. Britanyalı genç oyun yazarlarının yarattığı “in-yer-face” akımı, seyircinin oyuna katılmasını ve sahnedeki müstehcen ya da şok edici unsurlarla etkilenmesini amaçlıyordu.

“O benim, zihnimin altına yapıştırılan, hiç tanışmadığım yüzüm…”

İngiltere’nin kötü kızı

Sarah Kane, 3 Şubat 1971’de, dindar ve evanjelik bir gazeteci ailenin çocuğu olarak Brentwood, Essex ‘te doğdu. Protestan muhafazakarlığı içerisinde geçirdiği ergenlik dönemi sırasında, kararlı ve dine bağlı bir Hristiyan’dı… Ancak daha sonra, eserlerinde de “İnancın bir delilik” olduğunu nitelediği gibi dinsel bütün geçmişini reddetti. O yıllarda, yerel ve genç tiyatro gruplarına ilgi duymaya başladı. Soho Polytecnic’te Shakespeare ve Chechov gibi dünyaca ünlü oyun yazarlarının bir çok eserini yönetti. 1992’de Shenfield Lisesi’nden mezun olarak Bristol Üniversitesi’nde Tiyatro okumaya ve hemen akabinde oyun yazarı David Edgar önderliğindeki Birmingham Üniversitesi’nde oyun yazarlığı yüksek lisansı yapmaya başladı.

Artık sahne onun mabediydi ve geçmişine dönüp baktığında gençlik yıllarını “vahşi ve çılgın” olarak yorumluyordu.

Yarasa çöplüklerinde ölümle flört eden martılar var

Dinginlik korkutucudur. Susmak, bir Dünya savaşı sonrası öylece kalakalmış herhangi bir mayının uzun ve anlamsız bekleyişini anımsatır. Terk edilmiş topraklara geri dönüldüğünde, kimse bilmez yerlerini onların…

Korkudan girilememiş sınırları anımsayın… Her an patlayabilir… Böyledir…

Ben düşündüğünüzden daha öfkeliyim…

Kane, gençlik yıllarında Howard Baker’ın karanlık dünyasından etkilenerek “Jakoben” akımını benimsemişti. “Jakobenizm”, ideolojisini genel kitle ideolojisinden üstün gören ve dikte yoluyla bu ideolojiyi kabullendirmeyi amaçlayan bir politik akımdı. Kelime anlamı itibarıyla “keskin devrimci” anlamına geliyordu.

İşte tam da burada, bütün dünyasını tiyatro sahnesine adamış üstün yetenekli bir oyuncu, aşk ve yaşam üzerine karanlık düşünceler besleyen bir insan olan Kane, yazdığı oyunlarda bir yandan da İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra sahne sanatlarında doruğa çıkan Absürd Tiyatro’nun ve Beckett Tiyatrosu’nun, karakterin de ölmesinden sonra yansıtmış oldukları “figür” kişiliklerden ötürü buldukları tanımlama olan “Post-dramatist” bir kimliğe bürünerek, tecavüz, seksüel kimlik ve hastalık gibi sorunlara değinen bir kadın haline dönüştü…

Sızlayan perdelerin arasında

“Hayatta deliler gibi aşık olduğum o birisi yok aslında…” diyecek kadar cesur bir kadın olan Kane, oyunlarında; aşkın kurtarıcılığı, cinsel arzu, acı, fiziksel ve psikolojik şiddet temalarını işledi. Bu oyunlar; şiirsel yoğunluk, fazlalıklardan arındırılmış dil, tiyatro formunun araştırılması ve ilk dönem eserlerinde rastlanan aşırılık ve şiddet içeren sahne aksiyonu gibi karakteristik özelliklere sahipti.

“Burdayım, çözümüm yok. Ama sen, sen yine de bir şeyler söyleyebilirsin.”

Kane’in yazdıkları, Naturelistik eğilimli 20. Yüzyıl İngiliz tiyatrosu anlayışıyla uyuşmuyordu. Bu yıllarda; Kapitalist Kültürle süre gelen kavgası da oyunlarına yansımaya başladı. Cinselliğe aç erkekler, kadınlık duygusunu silaha dönüştürmüş kadınlar, açlık, yoksulluk, sokaklarda geçen hayatlar, kapitalist sistem içinde bataklığa saplanmış kişilerin şekil ve davranışlarını işlediği eserleri anarşist bir başkaldırı niteliği taşıyordu.

“Gençlik eserleri” olarak tanımladığı ve yazdıklarının arasında saymadığı eserlerinin dışında; Birmingham Üniversitesi’nde yüksek lisans öğrenimi görürken, ilk oyunu olarak nitelendirdiği “Blasted”ı yazmaya başladı.

“Dünya üzerinde hayatı anlamlı yapan herhangi bir ilaç yoktur…”

Derin bir yaranın koynunda uyumak

Blasted, Leeds kentindeki bir otel odasında geçmektedir. Oyunda kadın düşmanlığı, ırkçılık ve homofobi içerikli ilk perde, bahar yağmuru sesi ile sona ermektedir. Orta yaşlı gazeteci Ian, kuşkulanmayı aklına getirmeyecek kadar küçük olan Cate’i elde edememiştir. Tüm oyun boyunca hem suç işleyenin hem de kurbanın gözünden şiddet değerlendirilir. Cate bütün gece tecavüze uğramıştır. Sabahın ilk ışıklarıyla uyanan Cate, Ian’a saldırarak kaçar. Aniden bir asker odaya girer. Oda bir havan topu mermisi ile delinir; sahne aniden Bosna’da bir savaş alanına dönüşür ve üçüncü perde başlar. Asker, tüm savaş sırasında tanık ve dahil olduğu tecavüz, soykırım, işkencelerden bahseder. Ian’a tecavüz eder ve gözlerini emerek söker. Kız arkadaşının intikamını alır. Sahne güz yağmuru sesiyle sona ermektedir. Asker intihar etmiş, Ian ise kördür. Şehir askerler tarafından işgal altına alınmıştır. Bunu elinde ölü bir bebekle geri dönen Cate söyler. Bebeği odaya gömer ve gider. Oyunun içeriği bir hayli sarsıcıdır: Mastürbasyon, ağlamak, sarılmak, cesedi öpmek, ağlamak, acıkmak, ölü bebeği yemek, ağlamak, yağmur, ölüm… Ian ölür. Cate bir asker ile yatarak karşılığında sosis kazanır. Ian sosisi yer ve teşekkür eder.

“Doktora gittiğimi ve bana kahrolası bekleme odasında yarım saat yaşamak için sekiz dakika verdiğini hayal ettim…”

Blasted, ilk kez o yılın sonunda, üniversite öğrencileri tarafından sergilendi. Oyunu burada izleyen, üstelik önceleri oyuna korkuyla bakan Mel Kenyon, oyunun yapımcılığını üstlendi. Bu sayede Sarah Kane, Kraliyet Sarayı Tiyatrosu’nun kapılarından girebilmiş oldu.

Blasted, 1995’te yılın en tartışmalı oyunu olarak gündeme oturdu. Oyunu başarılı bulan Martin Crimp, Harold Pinter ve Caryl Churchill gibi yazarlar hariç, Entelektüel kitle tarafından yoğun şekilde eleştirilen oyun, “iğrenç bir pislik ziyafeti” olarak yorumlandı.

Zihninden yara almış martılar sahnesi

Tiyatro oyunlarında sade ama şiirsel bir üslup kullanan Kane, yine aynı yıl yazıp yönettiği, 11 dakikalık Skin adlı kısa filmde, siyahi bir kadın ve ırkçı Skinhead arasındaki ilişkiyi betimliyordu. Film, Ekim 1995’te Londra Film Festivali’nde görücüye çıktı ve ardından 1997’de bir İngiliz televizyon kanalı tarafından yayınlandı. Filmin oyuncu kadrosu Ewen Bremner, Marcia Rose, Yemi Ajibade and James Bannon’dan oluşuyordu.

Blasted’tan sonra 1996 yılında; Sarah Kane’in “Yüze vurumcu Tiyatro” ile flörtü eski yunan mitlerinden phaedra’nın yaşadıkları üzerinden yola çıkan ve bir aşkı erotik düzeyde simgeleyen “Phaedra’s Love” isimli oyunla devam etti.

“Ben, ipin ucundaki canavarım…”

Severek ölmeyi isteyen kadınlar cemiyeti

Roland Barthes’ın “Aşık olmak, Auschwitz gibi…” savını okuduktan sonra yazdığı ve James Mcdonald tarafından yönetilen “Cleansed”in galası, Nisan 1998’de Aşağı Kraliyet Sarayı tiyatrosunda yapıldı. Bu oyun, aynı zamanda Kraliyet Sarayı tarihinin en pahalı tiyatro çalışması oldu.

“Bazen etrafımda dönüp kokunu duyuyorum ve gidemiyorum, senin için taşıdığım bu kahrolası korkunç lanet özlem olmadan gidemiyorum. Ve inanamadığım şu ki, bunu senin için hissediyorum ve sen hiç bir şey hissetmiyorsun… Hiç bir şey hissetmiyor musun?”

Kane’in düşlediği gibi oluşturulan sahne düzeni, Sadist Tinker tarafından denetlenen ve temizlenen bir işkence odasını temsil ediyordu. Klinik depresyon, acı, cinsel arzu, mazoşist duygular, hem psikolojik hem fiziksel acı ve işkenceden oluşan hikayelerini sahneye uyarlayan Kane, bu kez bir genç kadın ve kardeşi, hasta bir çocuk, bir gay çift, bir dansçı ve çok sayıda aşk repliğinin yoğun şekilde seyirciye sunulduğu oyunda, Dünya’daki aşırı zulmü yine kendi üslubuyla resmediyordu. İşkence gerçekliğiyle insan sınırlarını zorlayan oyun, “Bir ayçiçeği büyümeye yerden başlar ve başının üstüne ulaşır…” teması ile ilerlemekteydi.

“Ölüm benim aşığım ve beni içeri sokmak istiyor…”

Küstah bir sabaha cevap

Kane’in dördüncü oyunu Crave’di…  İlk kez Traerse Tiyatrosu’nda sahnelenen Crave’de, seyirciye dönük biçimde oturan dört insanın hikayesini anlatıyordu. Monolog bir eser olarak yazılmış oyun, aslında soru-cevap bütünlüğü taşımaktaydı. Bu da tam anlamıyla “Yüzevurumcu Tiyatro”nun odak noktasıydı. Seyirci kendini tanımalıydı. Beklenenin aksine olumlu eleştiriler alan Crave, Kane’in olgunluk eseri olarak kabul edilmektedir.

“Ölümün kemiklerimin dışarı çıkışı gibi olurdu. Kimse neden olduğunu bilmezdi ama ben yere düşerdim.”

“Ve beni sevmiş olduğu zamanların, ona işkence yapmadan önce, içimde onun için yer olmadan önce, birbirimizi yanlış anlamamızdan önce, aslında onu gülümseyen ve güneş dolu gözleriyle gördüğüm ilk anın anısıyla titriyorum, hıçkırarak ağlıyorum, ve o zamandan beri acısını çektiğim o anın sızısıyla inliyorum.”

Gecenin en karanlık anı yada 4.48 Psikozu

Dört kırk sekiz, istatistiklere göre dünyada intihar oranının en çok yaşandığı zaman dilimidir.

Öldürücü şeyler en çok geceleri parıldar… Bir sigara… Bir bomba… Bir hayat…

1998 yılında Sarah Kane’in şiddetlenen depresyonu nedeniyle her sabah 4.48’de uyanmaya başlaması ve bu oyunu kaleme almasıyla son oyunun ismi böyle ortaya çıktı. “4.48 Psychosis” bir yazarın herhangi eseri olma özelliğinden çok, Kane’in ölümünden birkaç ay önce yazdığı bir İntihar Mektubu niteliği taşımaktaydı.

“Ve fareler yüzümü kemiriyor, daha ne olsun?”

Son oyunu olan 4.48 Psychosis’te, Dünya’nın kaotik sorunlarını kendi iç sorunlarıyla bütünleştirmiş bir kadını anlatır Kane…  Aile yaşantısı, arkadaş ilişkileri, sosyal çevresi problemli olan ana karakterin; dünyada yaşanılan ve günden güne kötüye giden adaletsiz sistemlere karşı isyanı duyuluyordu. Anormal ile normal kavramlarını sorgulayan konu, yaşantıları oluşturan kanunların kimlerce, hangi genele göre yazıldığı eleştirisini bizlere sunmakta; Cinsellik, bireysel yalnızlıklar, kişilerin hak ve özgürlükleri, şizofren bir insanın beyninden seyircilere aktarılmaktaydı.

Eksiltili bir kaçışın anatomisi

Bir kum saatini duvara fırlatmayı düşündünüz mü hiç? Psikoloji bilimi, bu durumu “Desantrasyon” terimiyle açıklıyor… Bu tanım “odaktan uzaklaşma” veya “renk skalasında fluluk” olarak betimleniyor…

Bazen, Dünya’nın suratına indirilecek herhangi bir yumruğu düşler insan… Bu her zaman böyledir…

“- Bir plan yaptın mı?

– Aşırı doz alıp, kendimi astıktan sonra bileklerimi keseceğim…

– Hepsi bir arada mı?

– Yardım çığlığı atacak değilim ya…”

Uzun yıllar depresyon tedavisi gören Sarah Kane, 28 yaşında King’s College Akıl ve Ruh Sağlığı Hastanesi’nde birkaç başarısız denemenin ardından ayakkabı bağcığı ile intihar etti. Saat 4.48’di…

Psikanaliz makinesinden muafiyet isteği

Bir intihar mektubu olarak yazdığı 4.48 Psychosis’te, travmatik bir yaşamın son sözlerini açıkça görebilmek mümkündür. Yaşadığı dönemin tiyatral yaklaşımlarını elinin tersiyle iten Kane, kendi üslubuyla karanlık bir evreni sahnelemeye devam ediyordu…

 “Beden ve ruh asla evlenemezler. Ne isem o olmaya ihtiyacım var. Ve beni cehenneme mahkum eden bu uyumsuzlukla sonsuza kadar böğüreceğim. Çaresiz umutlanış beni kurtaramaz. Ümitsizlik içinde boğulacağım. Kendi soğuk siyah göletimde, tinsel zihnimin kuyusunda, biçimsel düşüncem çoktan yok olup gitmişken, biçime nasıl geri dönebilirim? Onaylayabileceğim bir hayat değil, beni yok eden şeyler yüzünden sevecekler beni…”

Nietzsche “Öldürmeyen şey güçlü kılar” der. Ah ne büyük yanılgı. Kane’in ölümünden sonra, Blasted için yapılan kötü eleştirilerin sahibi olan yazarlar, oyunu tekrar değerlendirdi. The Guardian yazarı Michael Billington, Kane’nin intiharının ardından “Hep söylediğim gibi, onu yanlış anladım. O büyük bir yetenekti.” dedi.

Beni yok eden şeyler yüzünden sevecekler beni…

Kane’in eserleri, İngiltere’de geniş kitlelere ulaşmadığı ve birçok gazete eleştirmeni tarafından yoğun şekilde eleştirildiği halde, Avrupa ve Güney Amerika’da yoğun ilgi gördü. 2005 yılında, tiyatro yönetmeni Dominic Dromgoole onun için; “Şüphesiz ki en çok sahnelenen yabancı yazar” cümlesini kurdu. Araştırmacı-oyun yazarı Mark Ravenhill onun ardından oyunları için büyük övgülerde bulundu. Almanya’da aynı zaman diliminde, 17 ayrı noktada eserleri sahnelendi. Kasım 2010’da, New York Times’ta tiyatro eleştirmeni olan Ben Brantley, Kane’in Blasted oyunu için “yıkıcı” tanımını kullanarak “New York’ta gerçekleştirilen en önemli Premierlerden biri” cümlesini kurdu…

Kane’in en sevdiği ve en çok okuduğu şair, Sylvia Plath; Hayranı olduğu müzik grubu, Joy Division; intiharından hemen önce tiyatro uyarlamasını yapmaya calıştığı kitap ise, Goethe’nin “Genç Werther’in Acıları” eseri idi…

Sylvia Plath etkisi

Psikolog, James Kaufman, 2001 yılında yaptığı çalışmada, kadın yazarların ruhsal sorun yaşama ihtimalinin oldukça yüksek olduğunu belirtiyordu. Kaufman ortaya attığı bu yeni teoriye ‘Sylvia Plath etkisi’ adını verdi.

Bu kavram, özgün üretimle deliliği bağdaştırmıştı. Bu teoriye göre Plath’ın intiharı ondan sonra gelen bir çok kadın şair ve yazarı etkilemiştir. Virginia Woolf, Sara Teasdale, Anne Sexton, Alda Merini gibi kadın yazarları da içine alan bu kavramın temsilcilerinden biri de Sarah Kane oldu…

“Üzgünüm, çünkü geleceğin umutsuz ve iyileştirilemez olduğunu hissediyorum, her şeyden sıkıldım ve hiçbir şeyden tatmin olmuyorum, başarısızlığın ta kendisiyim, suçluyum ve cezalandırılmam gerek, kendimi öldürmek istiyorum, eskiden ağlardım, şimdi ise gözyaşlarımın ötesindeyim, insanlar ilgimi çekmiyor, hükmümü kaybettim, yiyemiyorum, uyuyamıyorum, düşünemiyorum, yalnızlığımın, korkularımın, öfkemin üstesinden gelemiyorum, kendimi şişman hissediyorum, yazamıyorum, sevemiyorum, kardeşim, sevgilim öldüler, ikisini de ben öldürdüm, ölüme doğru ilerliyorum, ilaçlardan korkuyorum, sevişemiyorum, sikişemiyorum, yalnız kalamıyorum, başkalarıyla olamıyorum, kıçım kocaman oldu, vajinamdan tiksiniyorum.”

Sarah Kane, 4.48 Psychosis

Örümcekli raflara bırakılmış bir çeşit intihar mektubu

Bir yazarın kaleminden mutlaka kendi kanı akar sayın okuyucu, bilmelisin… Burdan senin yaralarına kaç vesayitle gidiliyor, söylesene…

Bütün yazıcılar, aslında öldükten sonra yazmaya başladılar. Çünkü; bir dalgıca ilk dibe vuruşunda bir rehber gerekir, biliyorsun… Bir anlatıcı en çok, en çok kendi yaralarını mı anlatır? Bir anlatıcı en çok, en iyi kendi yaralarını anlatır… Bir balığa bak, acılarının muadili yoktur.  Bir dalgıç bile anlayamaz bazı,  nedense bir karaya vuruşun, soru işaretlerini… Bukowski’nin, Özlü’nün, Plath’ın, Marmara’nın kalem uçları fosil kokuyordu.

Bir anlatıcının paralel yükümlülükleri vardır anlıyor musun? Çoğunlukla, iyi anlatıcılar; dibi tanıyan dalgıçlardır bir nebze. Hasbelkader bir gün denize girersen eğer; Korkma çünkü, henüz karşılaşmadık…

Erişim: http://kaybolandefterler.tumblr.com/post/113628459627/kimse-hayattan-sa%C4%9F-kurtulamaz-sarah-kane

 

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s