LEONARD EULER (1707 – 1783) ve İNSANIN DEĞİŞTİRİLMESİ

https://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/thumb/6/60/Leonhard_Euler_2.jpg/220px-Leonhard_Euler_2.jpg

Leonard Euler (1707 – 1783), gelmiş geçmiş matematikçilerin en büyüklerinden biri olarak tanınır. Ama bu niteleme, aklının insanüstü yeteneklerini ifadede pek eksik ve yetersiz kalıyor. Birkaç saniye içinde en karmaşık eserleri karıştırır ve okumaya başladığından berî elinden geçmiş olan bütün kitapların tamamını baştanbaşa ezbere okuyabilirdi. Fizik, kimya, zooloji, botanik, jeoloji, tıp, tarih, yunan ve lâ- tin edebiyatını her yanıyla bilirdi. Bütün bu düzencelerde hiç bir çağdaşı onun düzeyine erişememiştir. İstediği zaman dış dünyadan tümüyle uzaklaşmak ve ne olursa olsun kendi mantığını işletebilmek yeteneğine sahipti 1766’da gözlerini kaybetmesi onu hiç etkilemedi, öğrencilerinden birinin kaydettiğine göre, onyedi hanelik hesaplar tartışılırken, tam onbeşinci hanenin saptanacağı sırada bir anlaşmazlık çıkmıştı. O zaman Euler, kapalı gözle, hesabı bir saniyede baştan yapıverdi. Kültürlü ve akıllı insanlığın geri kalan kısmının gözünden kaçan ilişkileri, bağlantıları o görüyordu. Böylece Virgile’in şiirlerinde yeni ve devrim yaratacak matematik düşünceler buldu. Sade alçakgönüllü bir adamdı, insandı, çağdaşlar, başlıca kaygısının göze batmamak olduğu konusunda görüş birliğine varmışlardır. Euler ile Boskoviç, bilginlerin saygı gördüğü, siyasal düşünceleri yüzünden hapse tıkılmadığı ya da hükümetlerce silâh yapmaya zorlanmadığı bir çağın insanlarıydı. Eğer yüzyılımızda yaşamış olsalardı belki de kendilerini tümüyle gözlerden kaçırmak için gereken çareleri ararlardı. Belki de mutlak bir bellekle ve sürekli keskin bir zekâya donatılmış değişkinler, köy öğretmeni ya da sigorta ajanı kılığına girmiş olarak yanı başımızda yaşamaktadırlar.

Bu değişkinler görünmez bir cemiyet meydana getirirler mi? Hiçbir insan yalnız yaşamaz. Ancak toplum içinde tamamlanır. Bizim tanıdığımız insan toplumu ise, nesnel zekâya ve özgür imgeleme karşıt ve düşman olduğunu fazlasıyla kanıtlamış, göstermiştir. Eğer tanımlamamıza uyan değişkinler var ise, bizimkinin üzerine kurulu ayrı bir toplumda kendi aralarında haberleştiklerine ve çalıştıklarına inanmak gerekir. Bu toplum herhalde bütün dünyayı kapsıyor olmalıdır. Aralarında uzaduyum gibi üstün ruhsal araçlarla haberleştiklerine inanmak bize çocukça bir varsayım gibi geliyor. Salt kendilerinin yararlanabileceği mesajları, bilgileri aktarmakta olağan insanlara has olağan haberleşme araçlarına başvuruyor olmalarını biz, gerçeğe daha yakın ve dolayısıyla da daha gerçekdışı buluyoruz.

Genel haberalma varsayımı ve anlam bilimi (semantik) çifte, üçlü, hattâ dörtlü anlam taşıyan metinleri kaleme almanın pekâlâ mümkün olduğunu gösteriyor, Hattâ birbiri içine girmiş yedi anlam taşıyan çin metinleri vardır. Van Vogt’un Slans’ın Peşinde adlı romanının kahramanlarından biri, gazeteyi okurken ve görünüşte zararsız makalelerin şifrelerini çözerek başka değişkinlerin de varlığından haber alır.

Edebiyatımızın, basınımızın v.b. içerisinde de böylesine bir haberleşme ağı pekâlâ akla yakın geliyor. New York Herald Tribüne gazetesi 15 mart 1958’de Londra’daki bir muhabirinin Times’ın küçük ilânlarında yayınlanan bir dizi esrarlı mesaj üzerine yaptığı bir incelemeyi vermişti. Bu mesajlar, şifre bilimi uzmanlarıyla çeşitli polis örgütlerinin de dikkatini çekti çünkü ikinci bir anlamı bulunduğu besbelliydi. Ne var ki bu anlam, bütün şifre çözme çabalarına karşın bir türlü çözülememişti. Hiç kuşkusuz henüz başkalarının farkına varamayacağı haberleşme imkânları vardır. Şu dördüncü sınıf roman, şu teknik eser, şu görünüşte bulanık felsefe kitabı belki de karmaşık incelemeleri, yüksek zekâların özel mesajlarını taşımaya yarıyordur ve bizim aklımız maymunlarınkine ne kadar uzak ise bu zekâlarını da bizden o derece uzak olduğuna kuşku yoktur.

Not: Bu konuyu işleyen “Akbabanın Üç Günü” filmini seyretmenizi tavsiye ederim.

Bu film komplo teori filmlerinin anası gibidir. Birçok sahnesindeki görüntülere dikkatli bakınca bir sonraki filmler buradan ilham aldıklarını farkedeceksiniz

Louis de Broglie şöyle diyor: «Bilgilerimizin her zaman ne kadar sınırlı kaldığını ve hangi beklenmedik evrimleri gösterebilecek yetenekte olduğunu hiçbir zaman aklımızdan çıkarmamalıyız. Eğer insan uygarlığı dayanabilirse, varlığını sürdürebilirse, fizik, birkaç yüzyıl içerisinde, günümüz fiziği Aristoteles’inkinden ne kadar başka ise, bizimkinden o derece farklı olacaktır. Belki de o zaman ulaşacağımız genişlemiş kavramlar da bize, fizik ve biyolojik fenomenlerin tamamını, her birinin gelip yerini bulacağı bir tek sentez içinde kapsama imkânını verecektir. Eğer insan düşüncesi, herhangi bir biyolojik değişim üç daha güçlü hale getirilir ve bir gün o noktaya kadar yükselebilırse, o zaman henüz bizim birtakım sıfatlar yardımıyla «fiziko – kimyasal», «biyolojik», hattâ «ruhsal» diye ayırd ettiğimiz fenomenler arasındaki, bugün hayal bile edemediğimiz birliği gerçek yüzüyle görebilecek, tespit edebilecektir.»

Ya bu değişim oldu ise?

En büyük fransız biyologlarından biri, sakinleştirici ilâçların bulucusu Morand, değişkinin insanlığın bütün geçmişi boyunca yaşayageldiğini kabul ediyor: «Değişkinler arasında Hazreti Muhammed salla’llâhu aleyhi ve sellem, Konfüçyüs, Hazreti İsa aleyhisselâmı da sayabiliriz…» diyor, belki daha birçokları da vardır, içinde bulunduğumuz şu evrim döneminde, değişkinlerin kendilerini örnek olarak tanıtmayı ya da yeni bir din önerip yaymayı yararsız bulmaları pekâlâ mümkün ve akla yakındır. Günümüzde, bireye seslenmekten daha iyi çareler vardır, insanlığımızın toplumsallaşmaya doğru yücelmesini daha yararlı ve gerekli görmeleri de akla yakındır. Hattâ bu doğum sancılarım çekmemizde yarar bulmaları, insan fenomeninin tümüyle oluşturduğu ruhsal trajedinin bilincine varmasını çabuklaştıracak bir büyük felâketi mutlu bîr olay saymaları da mümkündür. Harekete geçmek için, hepimizi birden bir insanüstü biçime sürükleyecek olan o akıntının belirlenmesi için, belki de gizli kalmak ortak yaşantılarım gizli tutmak zorundalar; öte yandan da görünüşe rağmen ve belki de bu değişkinlerin varlığı sayesinde, bizlerin sevgimizin bütün gücüyle çağırıp beklediğimiz yepyeni bir dünyanın ruhu biçimlenmektedir.

İşte hayal âleminin sınırlarına ulaştık. Akla yakın gelebilecek en çok sayıda varsayımı Öne sürmekten başka istediğimiz yok bizim. Belki bunların pek çoğu bir yana bırakılacaktır. Ama eğer içlerinden hiç olmazsa birkaçı bugüne kadar gizli kalmış kapıların araştırılmasına yolu açabilir ise, çalışmamız boşuna gitmiş olmayacaktır; gülünç düşme tehlikesini boşu boşuna göze almış olmayacağız. Eiseley’in dediği gibi: «Yaşamın gizemi bulunabilir. Eğer elime fırsat geçseydi, alay ederler korkusuyla bu fırsatı kaçırmazdım.»

Değişkinler üzerine bütün düşünceler, insanın evrimi, kaderi ve yaşamı üzerinde düş kurmakla başlar.

Dünyanın geçmişinin yer aldığı evrensel Ölçekte zaman nedir ki?

Her başlamış sonsuzluğun bir geleceği yok mudur?

Değişkinlerin ortaya çıkması da belki insan topluluklarının gelecek bilginin tanıkları tarafından ziyaret edilmesi demektir.

Değişkinler, geleceğin anısı değil midirler?

 Ve belki de insanlığın büyük beyninde bu belleğin de yeri yok mudur?

Bir şey daha :

Olumlu değişme kavramı hiç kuşkusuz ilerleme düşüncesine bağlıdır. Bu değişim varsayımı, en olgucu bir bilimsel alanın kapsamına girebilir. Evrimin en son ulaştığı ve en az uzmanlaşmış bölgelerin, yani insanın beyin maddesinin sessiz bölgelerinin en son olgunlaştığı da kesindir. Sinir uzmanları, türlerin geleceğinin bize getireceğinden başka imkânların da burada gizli olduğunu düşünmekte haksız değiller. Bu bir üstün bireyleşmedir. Oysa toplumların geleceği bize, giderek büyüyen bir toplumsallaşmaya yönelmiş gibi görünüyor.

Bu bir çelişki midir?

Sanmıyoruz. Bizim gözümüzde varoluş çelişki değil, tamamlanış ve kendini aşma demektir.

Biyolog Morand şöyle yazıyor: «İnsan tümüyle mantıklı hale gelince, her tür düşden de, her tutkudan da vazgeçince, evriminin doruğuna erişmiş bir toplumun yaşam sürecinde bir hücre olmuş demektir: besbelli ki biz henüz o noktaya ulaşmadık. Ama onsuz da evrim olabileceğine inanıyorum ben, İşte yöneldiğimiz o toplu yaratığın “evrensel bilinci” o zaman, işte ancak o zaman fışkırabilecektir.»

Pek muhtemel olan bu görüş karşısında, pek iyi biliyoruz ki uygarlığımızı yoğurmuş olan o eski insancılıktan yana olanlar, umutsuzluğa kapılıyorlar, insanı artık amaçsız, gerileme dönemine girmiş olarak görüyorlar.

«Tümüyle mantıklı hale gelmiş, her tür tutkudan da düşten de vazgeçmiş…»

Çevresine ışık saçan bir zekâ yuvası haline dönüşmüş olan insan hiç gerileyebilir mi?

Evet gerçi ruhbilimsel Benlik, kişilik dediğimiz şey, yokolacaktır. Ama biz bu «kişiliğin» insanın son serveti olduğu kanısında değiliz. Hayır, kişilik insanın son serveti değil, ancak uyanış haline geçmek için eline verilmiş araçlardan bir tanesidir. Eser gerçekleşince araç da yok olur. Bunca değer verdiğimiz şu «kişiliği» bize gösterebilecek nitelikte aynalarımız olsaydı, herhalde bakmayı içimiz götürmezdi, öylesine canavarlar ve iğrenç lârvalarla kaynaşır görürdük. Yalnız gerçekten uyanmış insan, dehşetten ölme tehlikesine düşmeden bu aynaya eğilebilirdi, çünkü ayna o zaman hiçbir şey yansıtmayacak, tertemiz olacaktı, işte gerçek çehre, gerçek aynasının yansıtmadığı çehre. Biz bu anlamda henüz bu çehreye sahip değiliz. Ve ancak ona sahip olduğumuz zamandır ki tanrılar da bizimle yüz yüze konuşacaklardır.

Aklin bu başka imkânları üzerine bütün bu yargılar dışında, düşünce, ne kadar geniş görüşlü olursa olsun, bireysel bilinç ile evrensel bilinç arasında, bireysel yaşam ile toplum yaşamı arasında çelişmeden başka bir şey bulmam. Ne var ki canlıda çelişki bulan düşünce, hasta bir düşüncedir. Gerçekten uyanmış bireysel bilinç, evrene girer. Tümüyle bir uyanış aracı olarak tasarlanan ve yararlanılan kişisel yaşam, toplumsal yaşam içerisinde hiçbir zarar görmeksizin erir gider.

Bu kollektif yaratığın oluşması, evrimin son aşaması değildir. Dünya’nın ruhu, canlının ruhu henüz fışkırmasını tamamlamamıştır. Bu gizli fışkırmanın yarattığı göze görülür kargaşalıklar karşısında karamsarlar, hiç olmazsa «insanı kurtarmaya» çalışmanın gerektiğini söylerler. Ama bu insanın kurtarılması değil, değiştirilmesidir. Klâsik ruhbilimin ve geçerli felsefenin insanı, şimdiden aşılmıştır, çevresine uymamaya mahkûmdur. İnsan fenomenini yürüyüş halindeki kadere uydurmak için, değişme olsun olmasın, bugünkünden başka bir insanı ele almak gereklidir. Bundan sonra artık ne karamsarlık, ne iyimserlik söz konusudur: sadece sevgi söz konusudur.

Jacques Bergier ile beş yıl birlikte çalışmam ve düşünmem bana, iki özellik kazandırdı: Yaşamın bütün biçimleri ve canlıdaki bütün zekâ izleri karşısında her zaman sürprizlerle karşılaşmaya hazır olmak ve kendine güvenmek. Bu iki hal, hazır oluş ve güven, birbirinden ayrılmaz. Buna ulaşmak ve burada tutunmak istemi, sonunda bir değişime uğrar. İstem, yani boyunduruk olmaktan çıkıp, sevgi yani neşe ve Özgürlük haline dönüşür. Tek sözcükle, tek kazancım, bu dünyada da, sonsuza kadar uzanan dünyalarda da bundan sonra içimde, artık kopartılıp atılması imkânsız bir canlı sevgisinin yer etmiş bulunmasıdır.

Bu güçlü, bu karmaşık sevgiyi onurlandırmak ve dile getirmek için, Jacques Bergier ile ben, ihtiyatın gerektirdiği gibi, bilimsel yöntemle yetinmedik. Gerçi bilginlerin yöntemini kullandık ama din bilginlerinin, ozanların, büyücülerin, müneccimlerin ve çocukların yönteminden de yararlandık. Kısacası, istilâyı kaçmaya tercih eden barbarlar gibi davrandık biz. Çünkü içimizden bir ses bize, tiz sesli borazanların yönettiği o yabancı çapulculardan, o hayal – çapulculardan olduğumuzu söylüyordu. Uygarlığımıza çığ gibi inmeye başlayan o saydam ordulardan olduğumuzu söylüyordu. Bizler istilâcılardan yanayız, çağ değişimi ve düşünce değişimi yönünden gelenlerden yanayız.

Yanılgı mı?

Çılgınlık mı?

Bir insan yaşamı ancak daha iyi anlamaya doğru, sonuç alınmamış bile olsa, gösterilmiş çaba ile değerlenir, haklı çıkar. Ve en iyi anlamak demek, en iyi ayak uydurmak demektir. Ne kadar anlarsam o kadar çok seviyorum, çünkü anlaşılan her şey iyidir.

Sh:417-425

Kaynak: L.PAUWELS /J. BERGIER, EVRENİN SAHİPLERİ, (Le Matin des magiciens), Fransızca aslından çeviren; Nihal ÖNOL, Altın Kitaplar Yayınevi 1. Baskı : Mart 1974,İstanbul

BAŞA DÖN

 

Reklamlar

yorumda sahte e-posta yazanlara cevap verilmez.

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s