RUSYA İLE İLGİLİ HABERLER ve YAZILAR İLE FARKLI ANALİZ YAPABİLİRSİNİZ

HODORKOVSKİ İSVİÇRE’YE GİTTİ

Tarih 06.01.2014

Kısa süre önce afla serbest kalan Rus işadamı Mihail Hodorkovski Almanya’dan trenle İsviçre’ye geçti.

Berlin’deki İsviçre Büyükelçiliği’ne vize başvurusu yapan Mihail Hodorkovski’ye aralık ayında üç aylık Schengen vizesi verilmişti. Medyada yer alan haberlere göre, Hodorkovski’nin eşi ve ikiz oğulları Gleb ile İlya İsviçre’nin Montrö kentinde yaşıyor.

Rusya’nın en zenginleri arasında yer alan Hodorkovski’nin mal varlığının bir bölümü İsviçre medyasında yer alan iddialara göre, İsviçre bankalarında bulunuyor. İsviçre gazetesi Sonntagzeitung, Hodorkovski’nin ülkedeki bankalarda yaklaşık 163 milyon eurosu bulunduğu bilgisine yer vermişti.

Mihail Hodorkovski’nin sözcüsü, cezaevinde bulunduğu süre boyunca İsviçreli yetkililerin sergilediği tutum nedeniyle Hodorkovski’nin gerçekten minnettar olduğunu kaydetti. Sözcü, İsviçre adli makamlarının tutumunun Hodorkovski’ye verilen cezanın politik olduğunun kamuoyunca anlaşılmasına yardımcı olduğunu belirtti.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’e muhalif tutumuyla tanınan petrol milyarderi Mihail Hodorkovski, 2003 yılından beri vergi kaçırmak ve yolsuzluk suçlamaları nedeniyle cezaevindeydi. Hodorkovski, 20 Aralık’ta Putin’in sürpriz şekilde af talebini kabul etmesiyle, serbest bırakılarak aynı gün Almanya’ya gelmişti.

©Deutsche Welle Türkçe

DW/AFP/Reuters, BW/BÖ

Erişim: http://www.dw.com/tr/hodorkovski-isviçreye-gitti/a-17342980

KREMLİN, ALMAN İŞ ADAMLARI İLE GİZLİ GÖRÜŞME YAPTI

6 Kasım 2014 12:09

 

   

MOSKOVA (QHA) –

Rusya Federasyonu Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ve Başbakan Yardımcısı İgor Şuvalov, Almanya’nın üst düzey iş adamları ile gizli görüşme gerçekleştirdi.

Rusya’nın Kommersant gazetesi’nin kendi kaynağına atıfta bulunarak verdiği habere göre, 5 Kasım Çarşamba günü yapılan toplantıda taraflar Rus-Alman ilişkilerini ele aldı ve oluşan krizden çıkış yollarını konuştu.

Kommersant’a konuşan yetkili, “Bundan fazlasını söyleyemem, çünkü görüşme kapalı şekilde yapıldı” dedi.

5 Kasım tarihinde Moskova’ya Metro AG, Daimler AG ve Winterhall Holding Gmbh şirketlerinin yöneticileri dahil olmak üzere 15 Alman iş adamının geldiği bildirildi.

Moskova’ya gelen şirketler daha önce, Batı ülkeleri tarafından Rusya’ya karşı uygulanan yaptırımları “ortak işe zarar gelmemesi” adına iptal etmek için çabaladı.

Söz konusu görüşme, Alman şirketlerinin yurtdışındaki çıkarlarını temsil etmekle bilinen ‘Alman Ekonomisinin Doğu Komitesi’ tarafından organize edildi.

İş adamlarından farklı olarak Alman hükümeti, Moskova’ya karşı sert tutuma sahip. Daha önce Berlin, Rusya ile hükümetler arası görüşmelerden vazgeçti.

Almanya Başbakanı Angela Merkel, Ukrayna’ya saldırdığı için Rusya’ya karşı uygulanan yaptırımları iptal etmek için hiçbir dayanağın olmadığını kaydetti.

QHA

http://qha.com.ua/tr/siyaset/kremlin-alman-is-adamlari-ile-gizli-gorusme-yapti/134778/

DAS KAPİTAL’DEN KAPİTOKRASİYE

 

Pazar, 26 Nisan 2015 17:21 tarihinde yayınlandı.

DAS KAPİTAL’DEN KAPİTOKRASİYE

– Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN –

Yirminci yüzyıla damgasını vuran Sovyetler Birliği isimli dev siyasal yapılanmanın arkasında yatan ideolojinin oluşması, on dokuzuncu yüzyılın yarısından itibaren gündeme gelen siyasal gelişmeler ile ortaya çıkmıştır. Yaşanan olaylar ile birlikte gelişerek yirminci yüzyılın başlarında Birinci Dünya Savaşı’nın tam ortasında yer kürenin kuzeydeki en büyük ülkesi olan Rusya’da Sosyalist Devrimin gerçekleşmesini sağlamıştır.

Savaşın yıkımları üzerine gündeme gelen devrimci dönüşümün içeriğini oluşturan ve geleceğe dönük çizgisini yapılandıran ideolojik gelişmeler yarım yüzyıllık bir birikimin sonucu olarak ortaya çıkıyordu. Avrupa kıt’asının sömürgecilikten zenginleşmiş ülkelerinde yaşanan siyasal gelişmeler bir yanda kapitalist sistemin patronu konumundaki işveren sınıfını oluştururken birbiri ardı sıra kurulan fabrikalarda çok hızlı bir doğrultuda giderek artan çalışan kesimler de işçi sınıfının tarih sahnesine çıkışına yardımcı oluyordu. Batı Avrupa’nın sömürgeci ülkeleri geliştirdikleri kapitalist sistem ile birlikte yaşamaya alışırlarken zaman zaman bunalımlara sürükleniyorlar ve böylesine darboğazlardan çıkabilme doğrultusunda yeni politikalar arayışına kalkışıyorlardı.  Fransız Devriminin alt üst ettiği Avrupa Kıtası bir türlü durulamıyor ve birbirini izleyen siyasal gelişmelerin sonucunda yeni bir dünya düzeninin sancıları çekilmeye başlanıyordu.  Batı Avrupa’nın merkezi konumundaki Fransa hem bir sömürge imparatorluğu yürütüyor, hem de gerçekleştirdiği siyasal devrim ile ulus devlet yapılanmasına yöneliyordu. Fransız Devrimi bir yönü ile de Avrupa’daki sarsıntılar üzerinden geleceğin dünya düzenine giden yolu açıyordu. O zamana kadar krallıklar ile yönetilmiş olan bütün Avrupa ülkelerinde ulusal uyanışlar başlıyor ve krallık devletinden ulus devlete geçiş aşamasının bütün sancıları sırasıyla siyasal alana yansıyordu.

        

1830 yılında Avrupa’nın Macaristan Polonya ve Avusturya gibi çeşitli ülkelerinde ulusal uyanış hareketleriyle birlikte devrimci girişimler gündeme gelince krallıkların bu gibi gelişmelere karşı tepkileri sert oluyor ve bu yüzden de siyasal dönüşüm girişimleri başarıya ulaşamıyordu. 1848 ihtilalleri ise tam anlamıyla yeni bir düzen oluşturamıyor ama yarattığı etkiler ile bunlara karşı geliştirilen tepkiler üzerinden geleceğin dünyasını kuracak bazı gelişmelerin öncüsü oluyordu.  Bu kez fabrikaların kenarlarında büyüyen işçi mahallelerinin içerisinden çıkan ihtilalci girişimler işçi sınıfının sendikalar aracılığı ile örgütlenmesi üzerine ihtilalci sendikalizm dünyanın gündemine giriyor ve işçileri ilk kez sınıfsal bir yapılanmaya doğru örgütlüyordu. Sömürgelerden getirilen ham maddelerin işlendiği fabrikaların bir tane sahibi varsa bin tane de işçisi oluyor ve böylece hızla büyüyen işçi sınıfı bir avuç zengin patronun karşısına çıkıyordu.  Birçok fabrikada işçiler sendikalar halinde örgütlenirken patronlara karşı ücret artışı doğrultusundaki talepleri ile baskı yapıyorlar bu gibi istekleri kabul etmeyen patronların fabrikaları basılarak işçilerin yönetiminde ilk özyönetim örnekleri ortaya konuluyordu. Fabrikaları ellerinden alınan patronlar bu durumdan çok rahatsız olunca soruna çare arıyorlar ve sonunda ihtilalci sendikalizm hareketini önlemek üzere yeni bir alternatif olarak sosyalizm akımının gündeme gelmesine dolaylı yollardan yardımcı oluyorlardı.  İhtilalci sendikalizm hareketi sendika çatısı altında yürütüldüğü için bu harekete katılan herkes hem fabrika işçisi hem de sendika üyesi olarak davranıyordu. Böylesine bir hareket bütünüyle işçi sınıfının çıkarları doğrultusunda ve işçilerin insiyatifi altında geliştirildiği için hareketi içeriden kontrol etmek mümkün olamıyordu.  

         1848 ihtilallerinden patronların gözü korkunca para babaları işçi sınıfı ve sendikalar ile karşı karşıya kalmamak üzere yeni bir hareketin örgütlenmesini uygun görüyorlardı.  1848 kalkışmalarından fazlasıyla zarar gören patronlar bir daha böyle bir olumsuz durum ile karşı karşıya gelmemek üzere işçi sınıfını ve çalışan halk kitlelerini yeni bir siyasal akım olarak sosyalizme yönlendiriyorlardı.  Sosyalizm emeği en yüce değer olarak öne çıkarırken işverenlere karşı işçi sınıfının sınıfsal mücadelesini siyasal ya da sosyal çekişme olmaktan çıkartarak geleceğe dönük bir yeni siyasal harekete dönüştürmeye çalışıyordu.  Komünist manifesto bu aşamadan sonra yazılıyor ve böyle bir metni hazırlayanlar ihtilalci sendikalizme karşı işçi sınıfının siyasal anlamda yönlendirilmesini sağlayacak bazı hazırlıklara girişiyorlardı. İşte bu aşamada kapitalist sistemin gelişmesi sonucunda kapitale sahip büyük sermayelere sahip olan patronlar on dokuzuncu yüzyılın tam ortalarında kapitalizmi ve bunun içinden işçi sınıfı ile birlikte çıkarılan sosyalizmi sistematize edebilecek bazı yeni adamların atılmasını sağlıyorlardı.  Karl Marks tam bu aşamada kapitalist sistemi ele alarak gelece yönelik yapılanmayı ve bunun içinden sosyalizmin oluşumunu giden çizgiyi ortaya koyduğu, “Das Kapital” isimli kitabını yazıyordu.  

Onun böyle bir eseri kaleme almasını ihtilalci sendikalizmden çok çekmiş olan büyük patronların destek olduğu o dönemin koşullarında görülmüştür. Daha sonraki aşamada kapitalist bir dünya devletinin kurulmasına öncü olan Bavyeralı Rothshild ailesi Das Kapital’in yazarı ile temasa geçerek onun bu doğrultudaki çalışmalarına destek sağlamıştır.  Almanya’da başlayan bu gibi çalışmalar daha sonraki aşamada o dönemdeki dünya devletinin başkenti olan Londra’da devam etmiştir.  Marks ve Engels on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında hazırladıkları kitapları ile bilimsel olduğu söylenen sosyalizm akımının oluşumunu sağlayarak işçileri aydınların kontrolü altına yönlendirmişlerdir.

          Das Kapital ile kapitalist sistem genel olarak ele alınıp incelenirken kapital sahibi patronların istedikleri gibi zenginleşmelerinin önü diyalektik olduğu söylenen bir düşünce ile açılmaya çalışılmıştır. Marks’a göre sonunda kapitalizmden sosyalizme geçilecek ama önce kapitalizmin çok gelişmesi ve en üst düzeye gelmesi gerekmekte ve daha sonra bu duruma karşı toplumda bir büyük tepki oluşacak ve o tepkinin temsilcisi olarak işçi sınıfı komünist devrim yaparak kapitalizmden sosyalizm sistemine geçişi kurulacak olan proleterya diktatörlüğü aracılığıyla tarih sahnesinde gerçekleştirecekti. Burada da işçi sınıfının diktatörlüğünün öne sürülmesine rağmen sosyalist hareket sendikaların dışında gelişecek ve toplum içinden yetişerek çıkmış olan aydınlar ve diğer çalışan halk kitleleri de gelişmelerin içinde yer alacağı için dolaylı yollardan bir işçi ve işveren çekişmesinin önü kesiliyordu.  Halk tabanına sosyalizm yeni bir akım olarak lanse edilirken tüm Avrupa’yı alt üst ederek işçi-işveren çekişmesine yol açan ihtilalci sendikalizmin önü kesiliyordu. Yazılan kitaplar aracılığı ile sosyalizm bilimsel görünümlü bir sistematiğe yönlendirilirken aslında halk kitlelerine yeni bir ütopya aşılanmaya çalışılıyordu.  Das Kapital bu doğrultuda bir başlangıç adımı oluyor ve bu kitabın tezlerinin çalışan kitlelere doğru yaygınlık kazanması ile de sendikalizmden sosyalizme geçiş zaman içerisinde gerçekleştiriliyordu.  Rotshschild gibi patronların sosyalizm akımının geliştirilmesi için çaba göstermesini Karl Marks’ın kapitalist sistemi rayına oturtmak üzere hazırladığı Das Kapital isimli kitap izlemiştir. Sömürgeciliğin desteği ile sürekli olarak güçlenen kapitalist kesimler dinci ya da ulusalcı siyasal akımların haklı tepkileri ile karşılaşmamak üzere sosyalizme giden yolu açık tutmaya çalışmışlardır. Sermaye birikimi kapital olarak büyük patronların elinde toplanırken, giderek bir finans kapital düzeni oluşturan zengin patronlar sahip oldukları zenginliği toplum ile paylaşmak yerine kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaya dikkat etmişlerdir. Bir ekonomik sistem olarak ortaya çıkan kapitalizmin bu aşamadan sonra kendi siyasal yapılanmasını da geliştirmeye çalışması demokrasileri de kapitokrasiye dönüştürmüştür.  

          Avrupa kıt’asında on dokuzuncu yüzyılın siyasal gelişmeleri birbiri ardı sıra belirli insiyatifleri öne çıkarırken kapitalist sistemin gelişmelerine paralel bir düzeyde bazı sosyalist oluşumlar da göze çarpmaktadır. Kapitalist sistemin adamları sermaye birikiminin yeni bir sisteme bağlanmasını gündeme getirirken ülke rejimlerinin de giderek çöküşe gitmesini sağlayan iş çevreleri patronlar üzerinden bir sermaye egemenliğini gerçekleştirerek bugünün kapitokrasi adı verilen sermaye egemenliği aşamasına geçişi hızlandırmışlardır. Avrupa’da fabrikalar düzenine geçilmesiyle birlikte artan çalışan kitleler hem işçi sınıfı olarak hem de halk grupları olarak ülkelerin siyasal yönetimlerinde söz sahibi olmak ve pay almak üzere harekete geçmişler ve bu doğrultuda siyasal gelişmeler tırmanarak devam etmiştir.  Sosyalist ve komünist partiler batı ülkelerinde birbiri ardı sıra kurulurken çok ciddi teorik tartışmalar ve siyasal çekişmeler on dokuzuncu yüzyıl Avrupa’sının büyük ülkelerinin siyasal gündemlerini belirlemiştir.  Avrupa kıtası böylesine siyasal çalkantılar ile sarsılırken uzun süren bir savaş dönemi sonrasında Fransa’daki devlet düzeni çökmüş ve 1871 yılında bu ülkenin başkenti Paris’te bir komün yönetimi kurulmuştur.  Paris komünü, Karl Marks’ın görüşlerine paralel doğrultuda kapitalist sistemin çöküşü ile birlikte gündeme gelmiş ve Avrupa’nın tam ortasında bir yılı aşkın bir süre komünist yönetim devam etmiştir.  Daha sonraları diğer kapitalist ülkelerin yardımları ve burjuva sınıflarının seferber olması üzerine Marsilya üzerinden oluşturulan bir ulusal hareket ile Paris komünü yönetimine son verilerek yeniden Fransız devriminin geliştirmiş olduğu ulus devlet düzenine dönülmüş ve burjuvazi böylece işçi sınıfına karşı uluslararası dayanışma düzenine girerek kapitalizmi her türlü komünist ya da sosyalist girişime karşı korumaya çaba göstermiştir. Bir yıllık Paris komünü yönetimi burjuvazi açısından çok öğretici olmuş ve bir daha hiçbir kapitalist ülkede böylesine komünist ya da sosyalist bir yönetimin oluşumuna izin verilmemesi konusunda uluslar arası alanda ciddi bir burjuvazi dayanışması sağlanmıştır.  

         Paris komün yönetiminin kurulduğu yıl bu oluşumdan önemli dersler çıkarılmış ve bunun üzerine gelecekteki dünya düzenini yakından etkileyecek iki olay aynı yıl içerisinde gerçekleşmiştir.  Önce Fransa’yı yenerek Avrupa’nın merkezinde yeni bir güç merkezi olarak Alman devleti ortaya çıkmış ve bütün Cermen topluluklarını bir araya getirerek Alman Birliği’nin oluşturulması doğrultusunda Prusya devleti kurulmuştur.  Atlantik merkezli sömürgecilik düzeni Batı Avrupa üzerinden geliştirilirken geride kalan Almanya ve İtalya birliklerini gecikerek kurduktan sonra diğer emperyal devletler ile rekabete kalkışmışlar ama sömürgecilikte geç kaldıkları için istedikleri gibi uluslararası alanda etkili olamamışlardır.  Akdeniz ve Afrika’da kendine sömürge alanı arayan orta Avrupa ülkeleri bu girişimlerinde başarılı olamayınca Avrupa kıtası içinde gerginlik kaynağı olmuşlar ve batı Avrupa ülkeleri ile sürekli bir çekişmeyi tırmandırmışlardır.  Avrupa kıtası Birinci Dünya Savaşına doğru yol alırken Paris komünü olgusu Amerika’da başka türlü değerlendirilmiş ve bu olay üzerine kapitalizmin yeni büyük ülkesi Amerika’nın Chicago kentinde on büyük sanayici bir araya gelerek toplantı yaptıkları yuvarlak masanın etrafında uluslararası bir dayanışma oluşturduklarını bütün dünyaya ilan ederek bu doğrultuda “Yuvarlak Masa ” adı ile ilk dünya devletini kurmuşlardır.  Yuvarlak masa çevresinde bir araya gelen büyük patronlar kapitalizmin önemli merkezlerinden Paris kentinde kendilerine karşı oluşturulan komünist yönetime karşı birleşmişler ve bir daha böyle bir durum ile karşı karşıya kalmamak üzere geleceğe dönük kapitalist bir dünya devletinin ilk çekirdeğini ortaya çıkarmışlardır.  Atlantik ülkelerine karşı bir orta Avrupa insiyatifi olarak Alman birliğinin sağlanması İngilizlerin ortağı Amerikalıları da telaşa düşürmüş ve bunun sonucunda da on büyük sanayici bir araya gelerek dünya devletine giden yolda Yuvarlak Masa örgütünü bütün dünyaya ilan etmişlerdir.  Uluslararası düzeni oluşturan İngiliz İmparatorluğunun daha sonraki aşamada Amerika Birleşik devletleri ile birlikte yeni bir dünya devleti düzeni ne yönelmesinde Yuvarlak Masa örgütü etkili olmuştur.  Böylece kapitalist dünya içinde komünizmin önü kesilirken orta Avrupa ülkelerinin Atlantik ülkelerine rakip olmalarına da izin verilmemiştir.  

         Yirminci yüzyılın başlarına gelindiğinde, Atlantik ülkeleri ile orta Avrupa devletleri arasındaki çekişme önce bir kavgaya dönüşmüş ve daha sonraki aşamada da Birinci Dünya Savaşı bu yüzden çıkmıştır. Dünyayı yöneten Atlantik ittifakı İngiliz-Amerikan ortaklığında yürürken İngiltere’nin sömürgecilik ortağı olan Fransa bir daha komünist yönetime sürüklenmemek üzere Atlantik ittifakı içerisinde yer almış bu yüzden de Birinci Dünya savaşını Atlantik ittifakı kazanmıştır.  Atlantikçiler kendilerine rakip olan Avrupa ülkelerini Dünya Savaşıyla geride bırakırlarken, gelecekte küresel bir kapitalist düzenin önünü açmak üzere bir komünist yapılanmayı Rus Devrimi ile Avrasya bölgesinde gündeme getirmişlerdir.  New York borsasının arkasındaki sermaye güçleri yüz binlerce doları Troçki ile Moskova’ya göndererek kızıl ordunun kurulmasını finanse etmeş ve böylece Japon savaşı sonrasında çökertilen Rusya’nın eski düzene dönüşünü engelleyerek, bu ülkeye dışarıdan gönderilen Bolşevik kadrosu ile enternasyonel bir sosyalist düzen desteklenmiştir. Böylece batılı kapitalistlerin Karl Marks’ın öngördüğü gibi bir komünist düzenin gelişmiş kapitalist ülkelerde değil ama Rusya gibi geride kalmış bir kırsal alan ülkesinde kurulmasına giden yolun önünü açılmıştır.  Karl Marks gelişmiş bir işçi sınıfının kapitalist zenginlerin diktasına son vereceğini söylerken, Amerikalı kapitalistler bir avuç Bolşevik aydının öncülüğünde işçi sınıfı olmadan bir sosyalist devrimi Rusya’da gerçekleştirmiştir. Burada ülke koşullarının elverişsizliğine rağmen kırsal bir ülkede, sosyalist devrimin gerçekleşmesi tamamen uluslararası konjonktürde batılı kapitalistlerin kendi ülkelerindeki gelişmiş kapitalist düzen içerisinde yeni bir Paris komünü macerasını önlemek amacını taşımıştır. Atlantik merkezli batı kapitalizmi Birinci dünya savaşı aşamasında hem Avrupalı rakiplerini devre dışı bırakıyor hem de kapitalizmin dünyaya yayılmasının önünü açmak doğrultusunda Avrasya bölgesinde bir sosyalist devrimi okyanus ötesinden örgütleyerek komünizmin batılı kapitalist ülkelerde yeniden yeşermesinin önünü kesmiştir.  

         Rusya’da işçi sınıfı olmadan yapılan sosyalist devrimin emperyalizmin gündeme getirdiği Atlantikçi dünya devleti yapılanmasının bir organizasyonu olduğu aradan geçen uzun zaman dilimi sonrasındaki gelişmeler sayesinde aydınlığa kavuşmuştur. Normal koşullarda Paris komünün sonrasında Marksizme göre en gelişmiş kapitalist ülkeler olan İngiltere, Almanya ve Fransa’da gelişmiş işçi sınıfının devrim yapması gerekirken, hiç gelişmiş sanayi düzeni ve işçi sınıfının bulunmadığı bir kırsal ülkede sosyalist devrimin dışarıdan gelen bir avuç aydının önderliğinde yapılması, ancak uluslararası bir gücün daha önce hazırlanmış bir senaryo doğrultusunda uzaktan kumandalı bir manüplasyona kalkışması ile açıklanabilmektedir. Onbeşinci yüzyıl sonrasında batılı emperyalist ülkelerin bütün dünya kıtalarını ve kara parçalarını ele geçirerek buraları sömürgeleştirmesi nasıl dışarıdan gündeme getirilen bir siyasal gelişme ise beş yüz yıl sonra dünya devleti konumuna gelen batı kapitalizminin küresel bir yaygınlaşma açılımı araması sırasında tam aksi çizgideki sosyalist devrim böylesine bir arayışın sonucu olarak tarih sahnesinde gün yüzüne çıkmıştır.  Kapitalist sisteme bütünüyle karşı bir çizgide öne çıkması beklenen bir sosyalist devrim ve bunun sonucundaki komünist yapılanma görünen durumun aksine dünya devleti yapılanması olarak öne çıkan Yuvarlak Masa örgütü ve buna bağlı olarak bir evrensel kapitalist insiyatif ortaya koyan New York borsası tarafından finanse edilerek desteklenmiştir.  Böylesine bir süreç içerisinde batı kapitalizmi küresel bir açılımı geleceğe dönük olarak uygulama alanına sokarken anti kapitalizm olarak görünen sosyalist düzeni gerçekte tamamen tersi bir doğrultuda bir pre-kapitalizm olarak öne sürmüştür.  Sovyet devrimi sonrasında azgelişmiş ülkelerde oluşturulan bütün sosyalist yapılar bu ülkelerin toparlanmasını ve gelecekte dışa açılmaya elverişli bir altyapı kurulmasını gerçekleştirerek bugünün küreselleşmesinin önünü açmıştır.  

         Sovyetler Birliği sayesinde doğu bölgesindeki eski imparatorluklar tarih sahnesinden silinmiş, küresel sermayenin patronu olan Siyonist lobilerin öncülüğünde İsrail, İslam dünyasının tam ortalarında kurulabilmiş geçici bir dönem uygulanan sosyalist rejimler sayesinde doğu bölgesinin geri kalmış ülkeleri sosyalizm sonrası dönemde küreselleşme projesi doğrultusunda dışa açılarak uluslararası kapitalizmin bütün dünyaya yayılmasının öne açılmıştır.  Anti-kapitalist görünümlü sosyalizmin pre-kapitalist bir çizgide batı emperyalizmi tarafından kullanılması Atlantik kıyılarında İngiliz-Amerikan ortaklığı ile kurulmuş olan dünya devletinin evrensel alanda güçlenmesini sağlamış ABD’nin merkezi coğrafyaya gelmesi ile beraber kurulma şansını elde eden İsrail de Siyonist lobiler üzerinden Atlantik emperyalizminin oluşturduğu dünya devleti yapılanmasının yeni merkezi olmaya doğru yol almıştır. Birinci Dünya Savaşı ile Avrupa devletlerinin gücünü kıran, Sosyalist Devrim ile komünist yapılanmayı Avrasya bölgesine taşıyan İkinci Dünya Savaşı sonrasında merkezi bölgeye gelerek yerleşen dünya devleti yapılanması soğuk savaş sonrasında da doğu blokunu tasfiye ederek, ABD merkezli bir yenidünya düzeni oluşumunun ardında koşmuştur.  Kapitalizmin patronları, komünizmi bile kendi hegemonyaları altında bir dünya imparatorluğu doğrultusunda kullanırken, kendilerinin dışında hiçbir insiyatif ile küresel egemenlik düzenini paylaşmaya yanaşmamışlardır. Hep kendilerine çalışan bir hegemonya düzeni içerisinde dünya devletlerini harita üzerinden silmeye çalışırlarken beş kıta üzerinde yaşam mücadelesi vermekte olan halk kitlelerini ciddi bir yoksulluk ve açlık düzensizliğine sürükleyerek yok olmaya mahkûm etmektedirler.  Atlantik kıyılarında bir avuç zenginin oluşturduğu bu küresel imparatorluk yapılanması insanlığın başına iki cihan savaşı getirdiği gibi şimdi de aynı doğrultuda bir üçüncü dünya savaşı zorlamasını tüm insanlığa dayatmaktadır.  

         Ne var ki uluslararası finans kapital düzeninin para babaları bu kez üçüncü bir dünya savaşı çıkartma sürecinde geç kalmış görünmektedirler.ABD merkezli bir dünya yapılanmasını uygulama alanına getirebilmek üzere karşı kutup olarak Sovyetler Birliği oluşumunu destekleyen dünya devletçileri bir senaryo ile kurdukları doğu imparatorluğunu hiçbir savaşa meydan vermeden işbirlikçi kadrolar aracılığı ile uzaktan kumandalı bir biçimde tasfiye etmişlerdir.  Sosyalist bloku ortadan kaldıranlar ABD merkezli yenidünya düzeni yaratabilmek için çeyrek yüzyıl uğraşmalarına rağmen başarısız kalmışlar ve iki kutuplu dünyadan tek kutuplu dünyaya geçiş için uğraşılırken bu gibi dayatmalara tepki olarak bir süre sonra ortaya çok kutuplu yeni bir dünya yapılanması kendiliğinden çıkmıştır.  İki dünya savaşı sonrasında bir dünya barışı için kurulmuş olan Birleşmiş Milletler örgütünü kendi ekonomik çıkarları doğrultusunda devre dışı bırakmaya çalışan küresel kapitalist sistem bunun yerine Dünya Ticaret Örgütünü kurarak sonuç almaya çalışırken kapitalist sistem üzerinden kurulacak yenidünya düzeni yapılanmasını bir türlü bütün ülkelere kabul ettirememiş ve ortaya çıkan tartışmalar sonrasında Rusya Çin Hindistan ve Brezilya gibi binlerce kilometre karelik alanlarda milyonlarca nüfusu barındıran dört büyük dev ülke batı kapitalizmine karşı çıkmıştır.  Karl Marks’a “Das Kapital ” kitabını yazdırarak yola çıkan dünyanın en büyük kapitalistleri bu doğrultuda harita üzerinde yer alan bütün dünya demokrasilerini finans kapitalin güdümündeki bir kapitokrasiye doğru sürüklemeye çalışmışlar ve bu doğrultuda epeyce bir mesafe kazanarak küresel bir kapitalist emperyalizmin kurucusu konumuna gelmişlerdir. Dünya halkları kendi yazgılarına egemen olma çizgisinde var olan demokrasilerde hak ve özgürlük mücadelesi verirlerken küresel emperyalizmin ortaya çıkardığı etnik ve dinsel kavgalar yüzünden istedikleri ileri demokrasi düzenine erişememişler ama iç kavgalar yüzünden patronların demokrasileri kapitokrasiye dönüştürmesini izlemişlerdir.  

         Küreselleşme akımı sonrasında kapitalizm tekelci şirketler aracılığı ile bütün dünya ülkelerine yayılırken, batı şirketlerinin ekonomik alanda etkinlikleri fazlasıyla artmış yeni demokrasi projeleri ile emperyalist doğrultuda var olan devlet düzenleri tasfiye edilirken küresel şirketler dünyanın her bölgesine girerek doğal kaynaklara ve var olan zenginliklere el koymuşlardır.  Dün silah zoru ile alamadıkları bölgeleri bugün gelinen noktada döviz üzerinden para gücü ile almaya başlamışlar ve böylece kapitalin hegemonyası batının dışında kalan diğer bölgelerde de kurulmuştur.  Böylesine bir süreç içerisinde devletler kendi ekonomilerini kontrol etme olanaklarından yoksun bırakılırken devletsizlik ortamına mahkûm edilen dünya halkları da yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kalmışlardır.  Nüfusun büyük çoğunluğu yoksulluğa sürüklenirken finans kapitalin eski patronları zenginliklerine yenilerini ekleme şansını elde etmişler ve destekledikleri küreselleşme politikaları ile yüzde bir toplumu denilen büyük bir çarpıklığa dünya halklarını mahkûm etmeye yönelmişlerdir.  Büyük zenginlerin temsil ettiği yüzde birlik kapitalist nüfus küreselleşme girişimleri sayesinde aşırı bir biçimde zenginleşirken halkın yüzde doksan dokuzluk çok büyük kısmı açlık sınırında bir yoksulluğa mahkûm edilmiştir.  İşte yüzde birlik aşırı zengin kesimin tekelci çıkarları doğrultusunda dünya ülkelerinin yönlendirilmeye çalışılması ile birlikte demokrasilerin kısa zamanda kapitokrasiye dönüştüğü görülmüştür. Din ve imanın geride bırakıldığı yolsuzluk ve hırsızlığın hızla tırmanışa geçtiği ahlak ve hukukun artık eskisi gibi bir toplum düzeni oluşturamadığı yeni dönemde para bütün kilitleri açan anahtar olarak demokratik rejimlerin sermaye düzenlerine dönüşümünü ortaya çıkarmıştır. Açlığa mahkûm edilen halk kitlelerinin egemenliğinin artık eskisi gibi demokratik rejimlerde geçerli olamadığı yeni aşamada halk egemenliğinin yerini patronların egemenliğinin aldığı ve bu doğrultuda bir sermaye egemenliği düzeninin kapitokrasi görünümünde gündeme getirildiği görülmüştür.  

         Kapitalizmin küresel bir imparatorluk doğrultusunda bütün dünyaya yayılması hedeflenirken batı ülkelerinde yüzde birlik bir aşırı zengin kesimin ortaya çıkmasıyla birlikte kapitalist sistem büyük bir bunalıma sürüklenmiştir.  Küresel sermaye ve şirketlerinin Dünya ticaret Örgütü üzerinden bütün dünyaya dayattığı ekonomik açılımlar ile Dünya bankası ve Uluslararası Para Fonu gibi evrensel ekonomik kuruluşlar aracılığı ile ülkeleri kurtarmak üzere hazırlanan ekonomik reçetelerin tamamen tersi sonuçlar ortaya çıkarması ve bu süreçte batı emperyalizmine kendini kaptıran ülkelerin hızlı bir çöküş ve dağılma noktasına gelmesiyle birlikte batı ülkeleri kapitalist düzende yeni yapılanmaların arayışı içerisine girmişlerdir.  Sistemin üretmiş olduğu zenginliğin giderek ulusal gelirden çok fazla bir noktaya gelmesi üzerine küresel kapitalizm iflas etme aşamasına gelmiştir.  Küresel politikaların zenginliği aşırı bir çizgide pompalaması ve küçük bir azınlığın elinde büyük zenginliklerin birikmesi üzerine bütün ülkelerde gelir dağılımı dengeleri bozulmuş ve küreselleşme çok büyük bir ölçüde gelir uçurumu ortaya çıkarmıştır.  Ekonomik zenginliği küçük bir azınlığın elinde yoğunlaşması ile dünya halkları aç ve açıkta kalmaya mahkûm edilmiş ve bunun üzerine küresel emperyalizme karşı çok büyük bir muhalefet yeryüzü kıtalarında gelişmeye başlamıştır.  İlerleyen zaman dilimleri içerisinde ortaya çıkan servet birikimlerinin büyük oranlarda şişkinleşmesiyle birlikte miras yolu ile servetin aile içinde yeni kuşaklara aktarılması aşırı derecede zenginlik birikiminin gene belirli ellerde toplanmasına yol açmıştır. Bankacılık düzeni üzerinden oluşturulan finans sistemi sayesinde paradan para kazanma yolu açılmış ve geçmişten miras oylu ile elde edilen kazançlar zaman içerisinde aşırı birikimlere yol açarak hiçbir yatırım ya da üretim yapmadan para kazanma yolu ile finans kapitalin genişlemesi sağlanmıştır.  Paradan para kazanma yolu ile demokrasilerin kapitokrasiye dönüşmesinin önü açılmıştır.  Durduk yerde çoğalan para miktarı ile ülke ve toplum için hiçbir anlam ifade etmeyen büyük zenginlikler gündeme gelmiştir.  

         Ulus devletlerin sınırlarının küresel emperyalizm tarafından görmezden gelinmesiyle birlikte sınır ötesi sermaye harekâtı hız kazanmış ve ulusal ekonomilerin çöküşüne giden yol açılmıştır. Devlet gücünün zayıflaması üzerine servetten vergi alabilecek iktidar işbaşına gelememiş zenginlerin desteği ile iktidara gelen sermayeci sağ iktidarlar ise zengin kesimlerin çıkarları doğrultusunda çalışarak halk kitlelerine hiçbir şey vermemişlerdir.  Servet sahiplerinden varlık vergisi alamayan iktidar partileri ülkelerinin küresel emperyalizm karşısında sömürgeleşmesini önleyememişler ve bu nedenle de sermaye egemenliği halk egemenliğinin yerini almıştır.  Para güçleriyle egemen konuma gelen aşırı zenginler sınıfı kendi çıkar düzenlerini korumak ve sahip oldukları zenginlikleri halk kitleleri ile paylaşmamak üzere siyasal partiler üzerinde baskı düzenleri kurmakta ve bu doğrultuda kendi içinden çıkardığı temsilciler aracılığı ile siyasal iktidarların halk kitlelerinin değil ama çıkar çevrelerinin sermaye egemenliği doğrultusunda çalışmasını yönlendirmektedir.  Bir avuç azınlığın dış desteklerle geliştirdiği baskı düzenlerine siyasal iktidarlar kolay yoldan teslim olunca siyasal rejimlerin demokrasi olmaktan çıkarak kapitokrasiye dönüşmesini hiç kimse engelleyememektedir.  Kendi egemenliğini devletin içen oturtan sermaye kesimleri paradan para kazanırken yatırım ve üretimden yoksun kalan halk kitlelerinin açlığa mahkûmiyeti beraberinde gündeme gelmektedir. Ülkelerin ekonomik büyüme oranları gerilerken sermayenin büyümesi hızla artmıştır.  Ülkelerin ekonomik büyümeden küçülmeye geçmesi aşamasında sermaye gelirlerinin aşırı büyümesi büyük oranda haksızlıklara ve adaletsizliklere yol açmaktadır. Böylesine bir çelişki batının bazı kapitalist çevrelerinde ciddi rahatsızlıklar yaratmış ve bu doğrultuda kapitalizmi kapitalizmin çıkmazlarından kurtarmak üzere yeni bir ekonomik reform programı hazırlanmaya çalışılmıştır.  

         Dünya nüfusunun yüzde biri günümüzde sermaye egemenliğini yüzde doksan dokuzun içinde yer aldığı yoksul halk kitlelerine dayatmaktadır.  Servet sahipleri ile halk kitleleri arasındaki büyük ekonomik uçurum bu nedenle artmakta ve bu yüzden de zengin kesimler gücü ellerinde tutmak üzere hem terörü hem de savaşı halk kitlelerine karşı bir silah olarak kullanmaktadırlar.  Para babaları ellerinde topladıkları zenginler ile kendi hegemonyalarını eskisi gibi sürdürmeye çalışırlarken sermaye egemenliğini kapitokrasi görünümünde yeni bir rejim olarak cumhuriyet devletlerine karşı dayatmaktadırlar. Beş yüz yıl önce emperyalizm ve sömürgecilik için yola çıkanlar, çıkar düzenlerini pekiştirmek üzere “Das Kapital ” isimli kitabı iki asır önce Karl Marks’a yazdırabilmişlerdir.  Bu gibi bir manevrayı yapabilen finans kapital patronları kendi çıkar düzenlerine süreklilik kazandırmak üzere demokrasi yerine kapitokrasiyi tercih eder bir konuma gelmişlerdir. Kapitokrasilerde para babaları servet vergilendirmesine karşı çıkarak aşırı düzeyde gelir dağılımı bozukluğunun devam etmesini sağlamaya çalışmakta ve bu doğrultuda sermayeci iktidarların işbaşına gelmesi için uğraşmaktadırlar. Merkez sağ ve soldaki partiler bu çıkmazdan kurtulamayarak battıkları için yeni dönemde dinci partilere benzeri bir misyon yüklenerek demokrasilerin kapitokrasileşmesi süreci devam ettirilmek istenmektedir. Ulusal ekonomileri toptan yok etmeye kararlı bir küresel kapitalizm önüne çıkan engelleri aşma doğrultusunda sosyalizmi gerekirse çeşitli yönlerden bir koz olarak kullanmaya kararlı görünmektedir. Sosyalist sistemin dağılmasından sonra liberal bir çizgiye kaymış olan sosyal demokrasilerin neoliberalizmi yerleştirmek amacıyla kullanılması girişimleri de bu durumu doğrulamaktadır.  Evrensel düzeyde yer değiştiren küresel sermayenin her ülke değiştirme aşamasında devletler tarafından vergilendirilmesi servet vergileriyle birlikte uygulama alanına getirilirse, o zaman gelir dağılımı uçurumu bir noktada düzeltilebilecektir. Demokrasilerin yeniden gerçek anlamda halk egemenliği rejimlerine dönüşebilmesi için öncelikle gelir dağılımı uçurumunun ortadan kaldırılması ve herkese insanlık onuruna uygun bir yaşam düzeni sağlanması zorunludur. Ancak bu yoldan demokrasilerin kapitokrasiye dönüşmeleri önlenebilecektir.

NOREVEÇ’İ RUSYA İŞGAL EDER Mİ?

 

Cumartesi, 21 Kasım 2015 17:47 tarihinde yayınlandı.

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN tarafından yazıldı.

http://www.sebinmedya.com/images/anilcecen.jpgNOREVEÇ’İ RUSYA İŞGAL EDER Mİ?

         Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

         Norveç,  dünyanın kuzey ucunda yer alan bir ülkedir. Dünya haritalarına bakıldığı zaman, kuzey yarıkürenin en üst noktalarında yer alan ve yer kürenin kuzey bölgesi olan kuzey buz denizi ile hem iç içe geçmiş hem de sınır komşusu konumunda bulunan bir ülke olarak Norveç,  jeopolitik açıdan diğer ülkelere oranla çok farklı bir konuma sahip bulunmaktadır. Bir anlamda dünyanın kıyısında köşesinde kalmış kendi halinde haritada yer alan ülkelerden bir tanesi olarak görünse de, yaşanmakta olan olaylar sürecinde bugünün uluslararası konjonktüründe giderek daha fazla önem kazanan bir ülkedir. Haritanın köşelerinde yer almasına rağmen, yeni dönemin giderek değişiklikler gösteren uluslararası alanda Norveç giderek öne çıkmakta ve büyük güçler ile emperyal devletlerarasında tırmanan çekişmelerde ön planlarda yer alabilmektedir.  Türkiye’den çok uzakta olmasına rağmen bölgeler arasında hızlanan yeni olayların gündeme getirmiş olduğu diplomatik trafik üzerinden, kuzey yarıkürenin karşı karşıya kaldığı olaylar zinciri içerisinde,  Norveç Rusya üzerinden Türkiye’nin de içinde bulunduğu bölgeyi yakından ilgilendiren yeni bir konuma gelmiştir.  Yeni dönemde Norveç dünya gündeminde eskisine oranla daha fazla yer alacak gibi göründüğünden Türkiye’nin bu kuzey ülkesine daha fazla ilgi göstermesi gerekmektedir.  

Türkiye’nin yarısı kadar bir yüzölçümüne sahip bulunan bu ülkede Ankara kentinde yaşayan insan kadar bir nüfus barınmaktadır.  Dört yüz bin kilometre kare bir toprak parçasında beş milyon kadar insan varlığını sürdürmektedir. Norveç bu hali ile dünyanın en üst düzeyde yaşam seviyesine sahip olan ülkelerden birisidir.  Birçok kritere göre de, Norveç ABD’den daha fazla gelişmiş bir ülke olarak görülmektedir.  İngiltere gibi diğer kuzey Avrupa ülkeleri ile birlikte demokratik krallık rejimine sahip bulunan Norveç’te tarihi geleneklerden gelen bir toplumsal yaklaşım ile halkın çoğunluğu demokratik krallık otoritesi altında yaşamayı kabul etmektedir.  1905 yılında bağımsızlığına kavuşan bu ülke eskiden İskandinav yarımadasının batı parçası olarak İsveç devletinin sınırları içerisinde yer alırken, kısa süren bir bağımsızlık mücadelesi sonucunda İsveç’ten koparak kendi özgürlüğünü elde etmiştir.  Atlantik okyanusunun kuzey doğusunda yer alan bu ülke, sahip olduğu çok önemli jeopolitik konumuyla batı dünyasındaki emperyal devletlerin yakın ilgisini çekmiştir.  Denizler üzerinden dünya kıtalarına yönelen batı Avrupa ülkeleri okyanuslar üzerinde rekabet ederken, Norveç ülkesi İsveç krallığının bir parçası olarak varlığını sürdürmüştür. Avrupa kıtasının en kuzey noktasında yer alan bu ülkenin üçte biri kuzey kutbunun çemberi içinde kalarak sürekli olarak kar ve buz örtüsü altındadır.  Ülkenin güney kısmında ise fiyordlarla çevrelenmiş bir orman ve yayla yapılanması uzayıp gitmektedir. Kıyıların yakınında bulunan binlerce küçük ada ise ülke güzelliğinin bir parçası olarak fiyord turizminin müşterisi olan turistlerin ilgisini çekmektedir.  

         Norveç’in 1905 yılında bağımsız bir devlet olarak ortaya çıkmasını sağlayan güç Amerikan emperyalizmidir. Amerikalılar on dokuzuncu yüzyıl boyunca yaptıkları hazırlıklar sonrasında dünyaya batı Avrupa ülkeleri gibi açılmaya karar verdiklerinde, attıkları ilk emperyal adımlarından birisi Norveç’in İsveç’ten ayrılarak bağımsız bir devlet olmasıdır.  Böylece Atlantik kıyısında egemen olan İngiltere’ye karşı ABD yeni emperyalist güç olarak dünyaya açılırken,  Avrupa kıtasının Atlantik kıyısında yer alan Norveç’i İsveç’ten kopararak işe başlamıştır.  ABD’nin dünyaya açılmasıyla Norveç’in bağımsızlığı aynı döneme rast gelmektedir.  Dünya haritasına bakıldığı zaman Atlantik okyanusunun kuzey doğusunda yer alan Norveç aslında bir büyük kayanın üzerine kurulmuştur.  Sahiller boyunca uzanıp giden meşhur fiyordlara bakıldığı zaman,  bu ülkenin okyanusa karşı koyan bir büyük kaya parçasının üzerinde konumlandığı göze çarpmaktadır. Siyah renkli kayaların üzerinde özgürce gelişen ağaçların oluşturduğu orman silüeti,  Norveç’in ana karakteristik yapısı olarak bu ülkenin görünümünü ortaya çıkarırken,  bu uzun ülkenin İskandinav yarımadasının güney ucundan kuzey ucuna kadar uzanan sahil şeridinde on iki şehir Norveç vatandaşlarının yaşam merkezleri olarak yer almıştır. Nüfusun yüzde doksanı fiyordlar üzerinde yayılmış olan Norveç kentlerinde yerleşerek yaşamlarını sürdürmektedir.  Bütün kuzey ülkelerinde görüldüğü gibi soğukkanlı insanların yaşadığı bir ülke olan Norveç’te yaz ayları ile kış ayları birbirine karışmakta bazen üç,  bazen da daha fazla zaman diliminde sürekli olarak gece ya da gündüz hali yaşanmaktadır.  Kuzey kutbunun yanı başında bulunan bu ülkede tıpkı diğer kuzey ülkelerinde olduğu gibi normal bir kış-yaz ya da gece-gündüz düzeni pek görülmemektedir.  Ülkenin bu değişik konumu nedeniyle dışarıdan gelen yabancılar bu ülkeye alışmakta zorluk çekmekte, bir kısmı da bu ülkeden vazgeçerek başka ülkelere göç etmeyi tercih etmektedirler.  Ülkenin kuzey bölgelerinde yer alan Laponlar ise Asya kıtasından gelen ayrı bir etnik topluluk olmalarına rağmen,  Norveç toplumunun bir parçası olarak Norveç halkının içinde yaşamlarını sürdürmektedirler.  

         Beş milyon nüfusu ile dünyanın en gelişmiş ve yaşam düzeyini yükseltmiş olan Norveç’in arkasındaki esas gücün Amerika olduğu anlaşılmaktadır.  Bu ülkeye gidildiğinde büyük Amerikan firmalarının Norveç ekonomisini ellerinde tuttuğu,  Norveç firmalarını Amerikan tekellerinin ele geçirdiği, ABD’nin küresel politikalarının uygulama alanına aktarıldığı önemli merkezlerden birisinin de Norveç olduğu ortaya çıkmaktadır. Birçok Amerikalı iş adamının Norveçli hanımlar ile evlenmeleri de bu ülke ile ABD arasında yakın bir akrabalık ilişkisi geliştirmiş ve Amerikan emperyalizmi bu durumdan yararlanınca, Norveç tıpkı Alaska ya da Hawai gibi bir okyanus ötesi sömürge ya da eyalet konumuna itilmiştir. Avrupa kıtasının bir parçası olan Norveç,  ABD yönlendirmesi altında Avrupa Birliğine üye olmamış yapılan referandumlarda sürekli olarak ABD desteği ile Avrupa Birliğine “Hayır” cevabı çıkmıştır.  Atlas okyanusunun kuzey bölgesindeki petrol yataklarını Amerikan enerji tekelleri Norveç firmaları ile ortak çıkarırken,  enerji yoksunu Avrupa kıtasının yanı başındaki petrol kuyularından ya da bu petrolün gelirlerinden faydalanamaması gibi ters bir durum ortaya çıkmıştır.  Avrupa Birliği gibi bir büyük oluşuma, kapitalizmin merkezi İsviçre ile birlikte Norveç de karşı çıkarak, bağımsızlığını korumuş ve bu durumdan da Amerikan emperyalizmi ile küresel sermaye fazlasıyla yararlanarak Avrupa’nın büyük devletlerini geride bırakmıştır.  Norveç’in petrol, kereste ve balık gibi zenginliklerine Avrupalıların sahip olması önlenmiş, Amerikan emperyalizmi bu ülke üzerinden Avrupa ve Asya kıtalarının kuzey bölgelerine yönelen politikaları uygulama alanına aktarmıştır.  Bugün Atlas okyanusunda geçerli olan Amerikan gücünün gelişmesinde,  Norveç gibi bir ülkenin Amerika’nın yanında yer almasının önemli bir rolü olmuştur.  

         Norveç’i tarihte kuranların Normanlar olduğu söylenmekte ve Norveç halkı bu yüzden eski Norman topluluklarının bugünkü devamı olarak görülmektedir.  Onuncu yüzyılda Danimarkalılar ile çatışan Normanlar,  daha sonraki aşamada bugünkü Norveç topraklarına gelerek yerleşmişlerdir.  İsveçlilerin ataları olan Vikingler’den gelen savaşçı ve yayılmacı tutum Norveçlileri de zaman zaman deniz savaşlarına sürüklemiş ama Norveçliler hiçbir zaman İsveç ya da Danimarka gibi sömürgeci bir dönem yaşamamıştır.  Kuzey Atlantik bölgesinde yer alan adalar,  kuzey ülkeleri arasında çekişme konusu olurken,  Norveçliler daha çok kendi ülkelerine bağlı kalarak İsveçliler ya da Danimarkalılar gibi emperyal maceralara kalkışmamışlardır.  Germen topluluklarının birleşmeye çalıştıkları on üçüncü yüzyılda Avrupa’nın kuzeyinde bir Hansa Birliği kurulmuş ve bir süre sonra Norveç bölgesi bu birliğin ekonomik olarak hegemonyası altına girmiştir.  On dördüncü yüzyılda yaşanan büyük veba salgını Norveç nüfusunun üçte ikisini kırıp geçirince,  Norveç bölgesi bir dönem Germenlerin Hansa Birliğinin yönetimi altına sürüklenmiştir. On beşinci yüzyıldan sonra ise,  güçlenen Danimarka Krallığı Norveç ülkesinin yeni yöneticisi konumuna gelmiştir.  Danimarka’dan gelerek bu ülkeye yerleşen soylu sınıflar zamanla bu ülkenin yeni sahipleri olmuşlardır.  İngilizlerin okyanustaki egemenliği giderek genişlerken Danimarka ile İngiltere arasında bir çekişme dönemi yaşanmış ve bu aşamadan sonra Norveç Danimarka yönetiminden çıkmıştır.  Kısa bir süre sonra bu kez de güçlenen İsveç krallığı yayılırken Norveç’i işgal ederek kendi topraklarına katmıştır.  On dokuzuncu yüzyılın başlarında Norveç bu kez de İsveç krallığından koparak, ayrı bir ülke olma şansını yakalamış ve bu yüzyılın sonunda bağımsız bir devlet olma aşamasına gelmiştir.  İzlanda, Grönland ve Faroe gibi ada ülkelerini Danimarka’ya bırakmak zorunda kalan Norveç,  yirminci yüzyılın başlarından itibaren kendi ülkesine çekilerek,  bağımsız bir ülke olma yolunda ilerlemeye başlamıştır.  1905 yılında Amerikalıların desteği ve ön hazırlıkları ile bağımsızlığını ilan eden Norveç,  kısa süren bir mücadele dönemi sonrasında dünyanın bağımsız devletleri arasına girme şansını elde etmiştir.  

         Birinci Dünya Savaşını zararsız atlatabilen Norveç ikinci dünya savaşı sırasında Hitler ordularının işgali altında kalınca Nazi yönetimine karşı yeniden bir kurtuluş savaşı vermek zorunda kalmıştır.  Almanya’nın savaşı kaybetmesinden sonra Rusya’nın kuzey bölgelerinde etkisini artırmaya çalışması üzerine,  ABD Norveç’i NATO askeri antlaşmasının çatısı altına alarak bu ülke üzerindeki hegemonyasını korumuştur. Rusya’ya karşı İsveç’in önderliğinde bir kuzey birliğinin kurulamaması üzerine Norveç zamanla daha fazla Amerikan etkisi altına girmiştir.  Avrupa kıtası faşizmin pençesinde titrerken,  Norveç bu gibi maceraların dışında kalmaya çalışmış ve bu tehlikeli dönemi sadece Hitler ordularının işgali ile geride bırakmıştır. Krallık rejiminin halk tarafından desteklenmesi ile ülke demokratik bir yapılanma ile yoluna devam etme şansını yakalayabilmiştir.  Norveç halkının çalışkanlığı bu devletin ayakta kalarak yoluna devam edebilmesi fırsatını yaratmıştır.  Bugünün dünyasında Norveç’in refah seviyesi en yüksek ülke konumuna gelmesinde,  doğal zenginliklerin payı kadar, Norveç halkının disiplinli çalışmasının da büyük bir rolü olmuştur. Bu ülke krallık rejimine rağmen demokratik yaşam düzenini halkının olumlu davranışları sayesinde sürdürebilmiştir. Balıkçılık, Ren geyiği avcılığı, kerestecilik ülke halkının zenginleşmesinde önemli katkılar sağlamıştır. Soğuk savaşın son döneminde başlayan kuzey denizindeki petrol üretimi ise,  bu ülkenin kısa zamanda çok zengin bir seviyeye gelmesinde ana faktör olmuştur.  Tarih boyunca büyük güçlere karşı direnen ve isyan ederek her dönemde bağımsız yaşama şansını elde eden Norveçliler, bu gün de çok zor bir jeopolitik konumda olmalarına rağmen geçmişten gelen bu çizgilerini sürdürmektedirler.  

          Birkaç ay önce,  dünya basınında,  Amerika Birleşik Devletlerinin Holywood adı verilen sinema merkezinde Norveç televizyonları için yeni bir dizi hazırladığı haber olarak yer almıştır.  Bu televizyon dizisinin adının da “İşgal ” olacağı ve yakın gelecekte Rus ordularının Norveç devletinin ülkesini işgal edeceği ana fikri üzerinden, Norveç kamuoyunu ve halkını uyarmasının planlandığı gene aynı haberler içerisinde yer almıştır.  Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra başlayan küreselleşme döneminde Rusya Federasyonu dünya savaşları sonrasında çizilmiş olan sınırları ihlal ederek Kırım yarımadasını işgal etmiştir.  Daha önceleri Rusya’nın batı komşusu olan Ukrayna devletinin sınırları içerisinde yer alan Kırım bölgesini Rusya devletinin askeri birlikleri işgal ederek geçmişten gelen Rus emperyalizminin yeni bir örneğini ortaya koymuştur.  Rusya Federasyonu Kırım’ı işgal etmeden yıllar önce,  geçmişten gelen Sovyetler Birliği alışkanlığı içerisinde büyük devlet ya da karşı kutup politikalarından vazgeçmemiş ve geleceğin dünyasında sınırları boyunca yer alan eski Sovyetler Birliği cumhuriyetlerini yakın çevre olarak ilan etmiştir.  Bu davranışı ile dünya jeopolitiğine yakın çevre kavramını kazandıran Rus emperyalizmi, eline her fırsat geçtikçe eskisi gibi genişlemenin ya da başka devletlerin toprakları üzerinde yayılmanın arayışı içerisinde olmuştur.  Nitekim Kırım’ın işgalinin hemen sonrasında Avrupa kıtası ile Rusya arasında bir tampon devlet olarak yer alan Ukrayna devletinin ülkesinin doğu bölgelerinde yaşamakta olan Rus asıllı toplulukları bahane ederek ve bu ülkenin sınırlarını ihlal ederek yeni bir işgal hareketini bu ülkede gündeme getirmiştir.  Dünya karalarının altıda birlik kısmını işgal eden Rus devletinin,  var olan geniş ülkelerini ve sınırlarını koruması gerekirken,  yeniden başka devletlerin ülkelerini işgale kalkışması, küreselleşme döneminin yeni bir çelişkisi olarak dünya gündeminde ana sorunlardan birisini oluşturmuştur.  Her yönü ile bir işgal devleti olan Rusya Federasyonu tarihsel süreç içerisinde Asya ve Avrupa kıtalarında birçok bölgeyi işgal etmesine rağmen doymamış, yeryüzünde egemen olan batı hegemonyasının doğu bölgelerine doğru yayılmasının önüne geçebilmek ve kendi hegemonyasını bütün dünyaya kabul ettirmek doğrultusunda,  yeni işgal girişimleri ile bir neo-emperyalizmin arayışı içerisinde olmuştur.  Batı emperyalizmini hiç de aratmayacak düzeyde katı emperyalist saldırıları,  kendi çıkarları doğrultusunda ilan ettiği yakın çevre doktrini çerçevesinde gerçekleştirmeye çalışan Rusya devletinin önümüzdeki dönemde de yeni işgal girişimlerini gerçekleştireceği ve Norveç gibi kıyıda köşede kalmış bir ülkenin de, dünyadaki jeopolitik hegemonya kavgası yüzünden Rusya’nın başlıca hedeflerinden birisi olarak öne çıktığı ileri sürülmektedir.  Zbignew Brzezinski, Stratejik Vizyon isimli kitabında geleceği tehlike de olan ülkeleri sayarken,  Rusya’nın batı komşularına öncelik vermektedir.  Kırım sonrası dönemde Rusya’nın hemen sınırlarından içeri girdiği Ukrayna başta olmak üzere Beyaz Rusya, Finlandiya, Letonya, Litvanya, Estonya, Polonya ve Norveç Rus yayılmacılığının hedefinde bulunan ülkelerdir.  Küreselleşme aşamasında Rusya gibi büyük ve emperyalist devletlerin dünya kıtalarına kendi çıkarları doğrultusunda stratejik bir vizyon ile yaklaştıklarını, Amerikalı siyaset bilimcisi bu kitabında açıkça anlatmaktadır.  

         Kendi sınırları içerisinde yirmiden fazla devleti barındıran Rusya Federasyonu yeni dönemde öne çıkardığı emperyalist politikalar doğrultusunda, Avrasya temsilcisi olarak Atlas Okyanusuna doğru yol alırken, Avrupa kıtasının okyanus kıyısındaki ülkesi olan Norveç,  Rus emperyalizminin batıya doğru yayılma alanında yer alan son ülke olarak gündeme gelmektedir.  Dünya savaşları sırasında Almanya ile birlikte Rusya’da İskandinav yarımadasını kendi kontrolu altına almak istemiş ve bu doğrultuda Hitler Norveç’i işgal etmiştir.  Bugün hala Alman ordularına karşı sahillerde konuşlandırılmış olan büyük atış topları Norveç sahillerini süslerken,  Norveç halkının da yeni işgal girişimlerine ya da askeri saldırılara karşı uyanık davranarak karşı çıkacağı ve direneceği anlaşılmaktadır.  Nitekim Amerikalılar da böylesine bir karşı duruşu örgütlemek ve Norveç halkını Rus emperyalizminin saldırılarına karşı desteklemek doğrultusunda, işgale karşı bir film dizisini “İşgal” adı altında yayına hazırlamaktadırlar.  Tıpkı Türkiye için hazırlanan “Kurtlar Vadisi” isimli televizyon dizisi aracılığı ile Türk halkı nasıl Orta Doğu bölgesindeki kutsal toprakların ele geçirilmesi doğrultusunda emperyalizm ve Siyonizm’in çıkarları doğrultusunda hazırlanması gibi,  Norveç halkı da “İşgal” dizisi ile Rusya saldırısına karşı koymak için hazırlanmaktadır.  

         Geçen ayların olayları içerisinde Rus devleti,  bu işgal senaryolarını doğrulayan bir çizgide hareket ederek Norveç devletinin ülkesine dışarıdan müdahalede bulunmuştur.  Halen Orta Doğu’da devam eden savaşlar yüzünden kendi ülkesini terk etmek durumunda kalan Suriyeliler çevre ülkelere gittikleri gibi,  Ermenistan üzerinden Rusya’ya da gitmişlerdir.  Avrupa ve Orta Doğu ülkeleri mültecileri barındırmak için ellerinden gelen çabayı gösterirken,  Rusya bu konuda kendisini hiç üzmeden,  sınırlarından içeri giren Suriyelileri otobüslerle doldurarak Norveç’in en kuzey noktasında yer alan Kirkenes bölgesi üzerinden Norveç’e göndermiştir.  Avrupa haritası üzerinde Rusya ile Norveç arasında Ukrayna, Beyaz Rusya, Finlandiya,  Baltık ülkeleri ve İsveç bulunmasına rağmen Rusların Suriyelileri Norveç sınırından içeriye sokabilmeleri farklı bir jeopolitik durumun kuzey bölgesinde yer almasından dolayı olmuştur.  Normal olarak iki ülke arasında beş devletin toprakları bulunmasına rağmen,  kuzey kutbuna doğru ilerledikçe,  İskandinav yarımadasının en tepe noktasında Rusya ile Norveç devletlerinin sınır komşuları olduğu görülmektedir.  İki ülke arasında yüz elli kilometrelik bir ortak sınır uzandığı için Rusya istediği an bu sınırlardan içeri girebilmekte ya da kendi ülkesine Suriye’den kaçarak gelen Müslüman göçmenleri bu ortak sınırı ihlal ederek Norveç’e paslayabilmektedir.  Böylece,  Rusya ile Norveç’in sınır komşusu oldukları ortaya çıkınca, işgal söylentileri tırmanmaya başlamış ve bu konuda batı dünyasında haklı bir kuşku gündeme gelmiştir.  Rusların aradaki beş ülkenin topraklarını çiğneyerek Norveç’e gitmesine gerek olmadığı,  kuzeydeki ortak sınır üzerinden göçmenleri içeri postaladıkları gibi Rusya’nın kendi askerlerini de aynı yoldan Norveç’i işgal için bu ülkenin içine sokabileceği anlaşılmıştır.  

         Rusya Federasyonu Atlas okyanusundan Büyük okyanusa kadar uzanan uçsuz bucaksız toprakların sahibi olarak hareket ederken,  bir çok yönden sınır komşusu olduğu Kuzey Buz denizi ile iç içe geçmiş bir jeopolitik konuma sahip bulunmaktadır.  On sekiz milyon kilometrekarelik çok büyük bir alanın sahibi olan Rusya Federasyonu her iki okyanusta kıyılara sahip bulunmasıyla birlikte aynı zamanda bu okyanuslar arasında yer alan Kuzey Buz denizinin de her bölgesiyle sınır komşusu olan bir konuma sahip bulunmaktadır.  Harita üzerinden duruma bakıldığı zaman Rusya’nın kuzey bölgelerinin dünyanın tepesinde yer alan Kuzey Buz denizi ile iç içe geçmiş bir konumda olduğu açıkça göze çarpmaktadır. Kuzey Buz denizi Amerika ve Asya kıtaları arasında yer alırken,  bu denizin doğu kıyılarında uzayıp giden Asya topraklarının aslında Rusya devletinin kıyıları olduğu görülmektedir.  Arktik kıtası adı verilen Kuzey Buz denizi iki kıta arasında yer alırken,  bu denizi çevreleyen topraklar üzerinde Rusya, Amerika, Finlandiya, Danimarka, Kanada,  İsveç gibi Norveç devletinin de ortak sınırları bulunmaktadır.  Bir anlamda çok ortaklı bir bölge olarak öne çıkan Kuzey Buz denizi sahasında önceleri hegemonya mücadeleleri yapılırken,  şimdilerde bu bölgenin altında yatan büyük petrol ve enerji yataklarının ele geçirilme hesaplaşması gündeme gelmektedir.  Dünyanın en büyük adası olan Grönland bu bölgede yer alırken,  eski bir Danimarka sömürgesi olarak Danimarka’nın da bölge ülkeleri arasında yer almasına yardımcı olmaktadır.  Hitler dünyayı ele geçirmek üzere yola çıktığı aşamada Grönland adasına gelerek büyük bir askeri üs kurmuştur.  Bugün Almanya’nın yerine bu bölgelere egemen olmak isteyen Rus emperyalizmi de,  Hitler benzeri senaryolar doğrultusunda bölge ülkelerine yönelik ciddi bir emperyalist hegemonya oluşturmaya çalışmaktadır. Bir anlamda,  Stalin’in yarım bıraktıklarını bugün Putin tamamlamaya çalışmaktadır.  

         Küresel emperyalizmin merkez ülkesi olan Amerika Birleşik Devletleri İsrail’in Siyonist politikaları doğrultusunda Orta Doğu’ya gelerek on yılı aşkın bir süre boyunca körfez savaşlarına odaklanınca,  ABD dünya kıtaları üzerindeki geçmişten gelen hegemonya düzenini elinden kaçırmıştır.  ABD’deki Siyonist lobiler bu büyük ülkeyi İsrail’in Büyük İsrail Projesine kilitleyince Amerika kıtalardaki gücünü kaybetmek durumunda kalmıştır.  Bu dönemde,  Brezilya Güney Amerika kıtasına Rusya desteği ile egemen olurken,  Çin ve Hindistan Afrika kıtasının çeşitli ülkelerine girmişlerdir.  Rusya’da bu durumda, Kuzey Buz denizi üzerinde ortak sınır ve komşuluk ilişkilerinden yararlanarak bu bölgedeki hegemonyasını ABD aleyhine genişletmiştir.  ABD İsrail’in zorlamalarıyla dünyanın merkezi alanında yer alan enerji alanlarını teker teker ele geçirirken,  gelecekte dünyanın enerji merkezi haline gelecek Kuzey Buz denizi üzerinde de Rusya giderek artan bir çizgide yayılma eğilimleri göstermiştir.  Suriye’den gelen Müslüman göçmenleri,  Kuzey Buz denizi kıyısındaki topraklar üzerinden Norveç sınırından içeriye geçiren Rusya’nın bu bölgede tam bir emperyal hegemonya düzeni peşinde olduğu açıkça görülmektedir. Rusya kendi nüfusunun üçte biri Müslüman halklardan oluşmasına rağmen, Hristiyan Rus toplum yapısının bozulmaması için,  Suriyelileri kilometrelerce taşıyarak Norveç sınırından içeriye atabilmektedir.  Bütün Avrupa ülkeleri Akdeniz üzerinden büyük bir göçmen akını ile mücadele ederken,  göçmen sorununu Rusya kendi emperyal hedefleri doğrultusunda değerlendirerek bir Protestan devleti olan Norveç’in Hristiyan halkının içine Müslüman Arapları atarak bu ülkeyi karıştırabilmekte ve gelecekte kuzey Buz denizi imparatorluğu oluşturma hedefi doğrultusunda bütün İskandinav yarımadasını ele geçirmeyi hedeflerken, bu bölgenin kendisine en uzak ülkesi olan Norveç’e yönelik bir işgal senaryosunu da adım adım uygulama alanına getirmektedir.  Kuzey Buz denizinde kendine rakip istemeyen Rusya, bu bölgenin sınırlarında yer alan bütün Asya ve Avrupa topraklarının egemen gücü olarak hareket etmeye hazırlanırken, Norveç Rus emperyalizminin dünyaya açılması sürecinde Atlantik kıyılarında önemli bir dama taşı gibi görünmektedir.  

         Rusya Federasyonunun Arktik bölgesinde üstünlük sağlama girişimleri,  bölge ülkeleri arasında huzursuzluk yaratırken,  aynı zamanda Rusya’nın çok büyük tepkiler ile karşı karşıya kalması gibi bir olumsuz durum da dünya konjonktürüne yansımıştır.  ABD Orta Doğu savaşından kurtulur kurtulmaz, Kuzey Buz denizinde kıyısı olan bütün ülkeler ile bir araya gelerek Rus yayılmacılığına karşı yeni bir örgütlenmeyi devreye sokmaya çalışmıştır.  Ne var ki,  Siyonist lobilerin ABD’yi İsrail’in çıkarları doğrultusunda Orta Doğu savaşlarına bağladığı noktada, Rusya kuzey buz denizinde giderek daha güçlü bir konuma gelmiştir.  Rusya yeniden toparlanarak bir dünya gücü konumunda yerküre üzerinde yayılırken,  kuzey kutbu bölgesinde bir petrol koridoru oluşturmaya öncelik vermiştir.  Kuzey kutbunun üzerindeki deniz tabakasının altında yatan bütün petrol bölgelerini iyi tespit eden Ruslar,  bu bölgeleri kendi sınırları içerisinde gösterebilmek için deniz altına kendi bayraklarını dikmişlerdir.  Petrol zenginliklerini yüz yılı aşkın bir süredir el koyan batılı emperyal devletlere karşı doğunun önde gelen büyük devletleri de,  kuzey bölgesindeki petrol için uluslararası alandaki devletler yarışına girmek istemektedirler.  Asya kıtasının kuzey bölgelerini boydan boya kendi sınırları içine alan Rus emperyalizmi aynı durumu Avrupa kıtasının kuzeyinde de gerçekleştirmek istediği için,  bugün bütün İskandinav ülkeleri Rus emperyalizminin saldırı ve işgal tehdidi ile karşı karşıya bulunmaktadır.  Norveç de bir İskandinav ülkesi olarak böylesine bir tehdit oluşumunun tam hedefinde yer almaktadır.  Yeni bir kuzey bölgesi filosu kuran Rusya kuzey kutbu ile dünya denizleri arasında yeni bir koridoru kendi denetimi altında açabilmenin çabası içindedir.  Çin ile Norveç arasında kalan çok geniş bir bölgenin kontrolü çabasında bulunan Rusya,  bir yandan yeni büyük güçlerin kuzey bölgesine girişini engellemeye çalışırken,  diğer yandan da kendi denetimi altındaki kuzey buz denizi petrollerini açacağı koridor üzerinden dünya piyasalarına dağıtabilmenin çabası içindedir.  Rusya’nın savaş jetleri Baltık denizi üzerinden bütün kuzey ülkelerini gözetim altına alırken, bu devlet kendi açacağı koridorun güvenlik düzenini oluşturabilmenin arayışı içinde olmuştur.  Rusya yeni dönemde Arktik bölgesini kuzey kutbu olarak egemenlik alanlarının tam ortasına oturtmuştur.  

         Kuzey kutbunda Rusya’nın giderek artan hegemonyası bütün Baltık ülkelerini tehdit ederken,  bu durumdan en fazla Norveç’in etkilendiği görülmektedir.  Rusya’nın artan askeri varlığı bu bölgedeki komşularını rahatsız ederken,  aynı zamanda batının önde gelen emperyal devletleri de bu durumdan fazlasıyla rahatsız olmuş görünmektedirler.  Kuzey buz denizini ele geçiren Rusya yeni dönemde Baltık denizi ile birlikte Karadeniz üzerinde de yeni bir hegemonya girişimine kalkışarak,  bir kuzey gücü olarak egemenliğini güneye doğru kaydırmaya ve böylece sıcak denizlere inerek batılı emperyal devletler ile dünya çapında bir kapışmaya doğru adım adım gitmektedir. Son zamanlarda Rusya Kırım’ı işgal ettikten sonra Ukrayna’nın doğusunu da ele geçirmeye yönelirken,  Baltık denizi ile birlikte Karadeniz üzerindeki baskılarını daha da artırmıştır.  Norveç bu aşamada batılı devletlerin Rusya’ya karşı yeni yaptırımlar uygulamasını destekleyerek kendisini güvence altına almaya çalışmıştır.  Dünya petrolünün beşte birinin,  doğal gaz potansiyelinin yüzde otuzunun bulunduğu kuzey bölgesi giderek emperyalistler arasında çekişme konusu haline gelirken, Baltık ülkeleri giderek Rusya’nın baskı ve tehditleri ile karşılaşmaktadırlar.  Bu durumda Amerika Birleşik Devletleri strateji değiştirerek,  daha önce NATO üyesi yaptığı bütün Baltık ve İskandinav ülkelerinde silah ve askeri malzeme dağıtarak,  yeni bir tür Rus yayılmacılığının önüne geçmek istemektedir.  Ayrıca, Avrupa Birliği oluşumunun yeterince etkin olamaması nedeniyle,  Rus ve Alman emperyalizmlerinin bölgede tırmanmaya geçmemesi için Amerika İsveç’in başını çekeceği bir Baltık Birliğini Stockholm merkezli olarak devreye sokmaya çalışmaktadır.  Bu doğrultuda; İsveç, Norveç, Danimarka, Finlandiya, Estonya, Letonya, Litvanya ve Polonya gibi bölge ülkeleri ABD tarafından NATO aracılığı ile silahlandırılarak Kırım ya da Ukrayna benzeri bir Rus saldırganlığına karşı tedbirli olunmaya çalışılmaktadır.  Avrupa Birliği biterken, güneyde Akdeniz Birliği ve kuzeyde de Baltık Birliği gibi oluşumların önü açılmaktadır.  ABD’nin değişen stratejisinin Rus yayılmacılığının önünü kesmeyi hedeflediği görülmektedir.  Ayrıca,  Avrupa’nın büyük ülkeleri de Rusların batıya doğru açılma girişimlerinin önünü kesmek üzere,  Finlandiya’nın diğer yarısı olan Karelya’da bağımsızlık hareketlerini desteklemeye başlayacağı gibi bir yaklaşım yavaş yavaş Avrupa kamuoyunda öne çıkmaktadır.  

         Norveç,  bir bağımsız devlet olarak yoluna devam etmeye çalışırken, tek başına karşı çıkamayacağı Rus saldırganlığına karşı NATO’nun devreye girmesini istemekte ve ABD destekli bir Baltık Birliği içinde de yerini almaya hazırlanmaktadır.  Avrupa-Amerika çekişmesi yüzünden, Avrupa Birliğinin dışında kalan Norveç’in yeni dönemde ABD destekli bir Baltık Birliği’ne karşı ilgisiz kalamayacağı görülmektedir.  Arktik çemberinin üstündeki daimi askeri karargâhlara sahip olan tek dünya ülkesi olarak,  Norveç’in bu özel konumunu ABD’nin gelecekte Rus yayılmacılığına karşı değerlendireceği anlaşılmaktadır.  Petrol zengini Norveç, son yıllarda Arktik bölgesindeki güvenliği için fazlasıyla yatırım yaparak bir gece ansızın Rus askerlerinin komşu sınırlardan içeri girmesini önlemeye çalışmaktadır.  Rusların kuzey kutbunu askeri bir bölgeye dönüştürme girişimlerine karşı koyamayan ABD,  bu aşamada Norveç’i destekleyerek bir Nato güvenlik çemberini bölgede oluşturmaya çalışmaktadır.  Rus emperyalizminin Arktik bölgesindeki saldırgan tutumunun yeni işgal girişimlerine dönüşüp dönüşmeyeceği meselesi, Avrupa ülkelerinde güncel bir biçimde tartışma konusu olmaktadır.  Kuzey bölgesinde daha geniş çaplı bir Nato varlığı için Norveç’in önümüzdeki dönemde aktif bir dış politika izlemesi beklenmektedir.  Norveç Avrupa’ya karşı uyguladığı bağımsız politikalarda ABD’den yardım almasını bilmiştir.  Şimdi de, Rusya’ya karşı benzeri bir dayanışma ile Norveç’e kadar ulaşabilecek bir Rus işgalinin batıya doğru kayması dünya barışı için önlenmeye çalışılmaktadır.  

         George Orwell’in I984 isimli bilim kurgu kitabında,  dünya karaları Okyanusya, Avrasya ve Şarkasya olarak üç bölgeye ayrılırken,  Okyanusya ile Şarkasya’nın Avrasya hegemonyası için savaşacağı geçen yüzyılın ortalarında ileri sürülmüştü.  ABD ile İngiltere bugün Okyanusya olarak orta dünyaya saldırırken,  Rusya da Avrasya’nın emperyalist temsilcisi olarak Okyanusya’ya saldırıya geçmektedir.  Kırım sonrasında Ukrayna’nın işgali bu anlama gelmekte,  Rusya’nın giderek Atlantik okyanusuna doğru harekete geçmesi ise, Norveç’i işgal girişiminin ana hedefi haline getirmektedir.

Erişim: http://www.sebinmedya.com/yazar/79-prof-dr-anl-cecen/12898-norevec-i-rusya-isgal-eder-mi

 ŞABLONA SIĞMAYAN COĞRAFYANIN SIRLARI

BAŞA DÖN

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s