KANLA YAZILMIŞ EVRAK:BEŞİR FUAD

 

ALINTI: eski-tas.blogspot.com.tr

hzl: nomen

Beşir Fuad, Hanya, 1879

İnsan gözlerinin başardığı en yüksek şeyi

yaptım ben. İmkansızı denedim.

Her şeyimi şansa bıraktım. 

Sonucu belirleyen zar, duruyor, duruyor

anlamıyorum bunu- ve kaybettiğimi.

KLEİST

 

Siz hiç ölümcül bir kaza anına denk geldiniz mi, ya da bir “vuruşma”? Ben birkaç kez denk geldim. Yol ortasında, ucu kalkmış bir ayakkabı vardı. Hemen ilerisinde de bir insan kalabalığı ve hurdaya dönmüş otomobiller. Hafifçe kenara çekilip,  bir keresinde gözümü o ayakkabı tekine diktim. En ufak bir merak duymadım ayakkabıyı fırlatan hakikate. Onca kalabalık arasından kan içinde yatanları pekala görebilecek yakınlıktaydım oysa. Bakmadım. Bir kez bile bakmadım. Hani “yüreğim kaldırmazdı”dan farklı bir şeydi bu doğruyu söylemek gerekirse. Fakat işin tuhaf yanı, açıklanamaz bir biçimde, oradaki kalabalık ve sağa çekilmiş otomobillerinin camından sarkmış onca kelle içinde “ölüm”ü gören tek kişi olduğumu düşündüm. Diğerleri apaçık bakarlarken, benim biçare bir ayakkabı tekinden ölüm’ü görmem mümkün olabilir miydi? Çok sordum kendime: Nasıl?

Akademik bir çalışma esnasında, “ölüm” konusunda konuşurken, grup arkadaşlarım ve hocama bu deneyimden söz ettim olduğu gibi. Ayakkabı teki’nden başlayınca, hoca gülümsedi. Merak ettim nedenini. Cevabı; benim kafamı karıştıran pek çok “anlamlandırma”praksisine yanıt olmadıysa da, oldukça etkilenmiştim. Şöyle dedi: “ölüm, yanına yaklaştığında netliğini yitiren bir tablodur. Onu anlamaya yaklaşmanın tek yolu, anlayamamaktan geçer.” Haklıydı sanırım. Çünkü ben o ayakkabı tekine, birazdan sahibinin ayağıyla buluşacak bir nesne olarak bakmaya devam etmiştim. Merak ettiğim, o kalabalıktaki gözlerden farklı olarak, ölme’nin nasıllığıydı. Ölüm nedeni değil. Ne görebilirsiniz ki bakarak: Yaralar, kan, parçalanmış organlar, inilti, figan, ezik ve morluklar. Yüreğimin kaldırmamasından ziyade, hiçbirinin “ölüm”ü karşılamaya kâfi gelmemesinden. Oysa ölüm; ilintinin kesintiye uğramışlığına eğilerek kısmen sezilebiliyordu. Ayakkabı teki ile diğer çifti arasında; sonra biraz evvel onu dolduran ayak ile kendisi arasında kesintiye uğramış bir ilinti. Tersinden bakmak; ayakkabıya birazdan sahibinin ayağıyla buluşacak bir nesne olarak bakmayı sürdürmek, halihazırdaki kesintiyi öyle apaçık kılmıştı ki anlatamam. O gün sezdim ölüm’ü. Bir bilgi nesnesi, gözlem nesnesi olarak elbette. Daha fazlası değil. Fakat, o gün-bugün, sezgimin algımı zapt etmesinden de paçayı sıyıramadım.

Ölüm’ü anlamak; anlamaya bir adım daha yaklaşmak, yüzyıllar boyu insanların düşlerinden biri oldu. Esasında ölüm; büyük harfle yazılan “Hakikat”i anlamanın karanlık kapısıydı sanki. Hep varsayımsal ve deneyimlenemez yanına temas edebildik. Ben bazan şöyle düşünüyorum: Ona büsbütün temas edilemezlikten öyle coşkun sevinçler duyduk ki, anlar gibi yaptık sadece. Hani biri tastamam deneyimlese ve bir an için geri dönüp bize anlatmayı denese, üstüne çullanır; onu yeniden öldürürdük gibime geliyor. Çünkü ölümler, bize yaşadığımızı kanıtlarlar. Geri dönülmezliği, bizim hala burada oluşumuzun rasyonel parantezidir. Bu bakımdan, hakikati de ararız ama her an bir bulmama ümidine sığınmış vaziyette. Bunca izafi hakikatler icad etmiş bir tür oluşumuz biraz bundan; biraz da her bir vechesine fragmanter olarak “hakikat” payesi verecek yetkinliği aşamadığımızdan. İşte o nedenle psikopatolojiye vardırmadan, “normal”liğimizden fazla bir şey yitirmeden, arada düşünürüz ölümü. “Memento mori!” telkini bize her yemekten sonra bir kez tekrarlansa da az gelir: Yine ölüm ve fani oluş hakkında ebedi inanmazlığımızı; “hadi öleyim de göreyim”ci empirik aymazlığımızı bir milim saptırmayız. Neden? Çünkü biz, her şeyi vasatından caymadan merak etmiş sağlıklılarız.

Üniversitenin ilk yılında, pos bıyıklı sosyal psikoloji hocamız dersin birinde Beşir Fuad’ın adını şöyle bir zikredip geçmişti. Ayrıntıya girmedi ama, bana enteresan gelmesine yetecek bir özet sunmaktan da geri durmamıştı. Hayatı hakkında bölük-pörçük bir şeyler okudum o zamanlar. Türk aydın takımı, daha çok da edebiyat çevresinde intiharı seçen isimleri merak ettim geçenlerde. Bu konuda bir kitap da yayınlanmış olduğunu gördüm. Yabancı müntehirlerle  Türk olanları birlikte konu ediniyor “Edebiyat ve İntihar” adlı kitap. Adem Eyüp Yılmaz’ın bu kitabı, elbette takdir edilesi bir çalışma. Fakat, Batı’da benzerleri yayımlanmış kitaplara bakıldığında çok yüzeysel bulduğumu söylemeden edemem. Bu vesileyle yeniden rast geldim Beşir Fuad ismine. Beşir Fuad; sanıyorum dünyada bir benzeri daha olmayan biçimde intihar etmişti. Bileklerini kesip, “ölüm”ü enikonu bir deney haline getirmiş, son saniyeye dek izlenimlerini yazmıştı. Cümlelerden sonuncuları da mürekkep olarak bizzat kendi kullanılarak yazılmıştı üstelik.

Beşir Fuad; 1852-1887

Beşir Fuad her bakımdan ayrıksı bir adam. Buna şüphe yok. İntiharı, politik vaziyet alışı, imanı, imansızlığı, aşkları hepsi birer belgesel ya da ciddi filme konu olacak kadar enteresan. Ama benim nazarımda onu asıl ilginç kılan, “ölüm” karşısında hepimizden; yaşayanlar ve müntehirler de dahil herkesten fazla inanmazca duruşu oldu.Ölüm’ü bir “durum” değil de sanki, bir “madde” olarak görmezseniz, nasıl bu kadar obsesif girişimi sonlandırabilirsiniz ki? Onun hakkında yazılıp çizilen her satırı okudum neredeyse. Ana vurgu hepsinde ortaktı: Beşir Fuad, hakikate aşık, bilimsel bilgiye tutkun bir adamdı. Biraz daha ilerisi; materyalist ve Allahsızdı. Bunlar, görünen nedenler olabilir. Yani dünyada Beşir Fuad kadar samimi başka hakikat arayıcısı yok muydu? Neydi onu diğerlerinden ayıran? Bunun peşine düştüm.

Şu hale bakın: 1852’de doğan, sayısız çeviri, kitap ve makalesi olan bir Tanzimat aydını*; hani deyimin mecazsız anlamıyla “kanının son damlasına kadar”yazmış bir muharrir, tıpkı kendisinin patolojik sapması gibi, herkesi bu düzeye nasıl da çekebiliyor. Onu; ölümünü bilimsel bir deney nesnesine çeviren adamı, ben de şimdi ölüm deneyini aktaran aleladelikten uzak bir “bilgi nesnesi”ne çevirdim işte. Emile Zola merakı, pozitivizm konusunda yazıp çizdikleri, naturalizm savunuculuğu, Victor Hugo’ya cevaben yazdığı müdafalar, Türk dili konusundaki fikirleri değil de, kanlı mektubu nice yazıya ilham oldu kimbilir? Mesela Alman filozofu Arthur Schopenhauer’i ilk kez dilimize çeviren kişi olduğu kaçımızın umrunda? Emile Otto takıntısı?

Babası Hurşit Paşa’nın Suriye’deki görevi sırasında bir Cizvit Okulu’na da devam eden Beşir Fuad, birkaç dili neredeyse anadili gibi biliyormuş. Kaynakların ittifakla söylediği bu. Harbiye mezunu, geleceği hayli parlak bir askerdir. Öyle ki Abdulaziz’in Yaver Heyeti’nde bile görev almıştır. Döneminin savaşlarında harb etmiş, hem de gönüllü olarak. 1884’te ise askerlikle alakasını kesip, bütünüyle yazıya yönelmiş. En yakın arkadaşı da yazın dünyasından Ahmet Mithat Efendi’dir. Ölüm deneyini tatbik etmeden uzun zaman önce yanılmıyorsam bir yıldan daha fazla bir süre evvel, Ahmet Mithat’a bir mektup yazıp, niyetini açıkça beyan eder:

“İntiharımı fenne tatbik edeceğim; şiryanlardan birinin geçtiği mahalde cildin altına klorit kokain şırınga edip buranın hissini ibtal ettikten sonra orasını yarıp şiryanı keserek seyelan-ı dem tevlidiyle terk-i hayat edeceğim.

Kan akmakta iken her zaman şiryanı sıkıca tutarak vesair tedbire müracaat ederek muhafaza-i hayat mümkün olduğu halde azmimden nükul etmeyeceğim! Şairler söz ile pek çok kahramanlık satarlar; fakat fiiliyata gelince, böyle bir metanet göstereceklerinden pek emin değilim. Çünkü şu intihar, beyne bir tabanca sıkmak, kendini asmak veya suya atılmak gibi değildir. Onlara bir kere teşebbüs edilince, onu menetmek ihtiyarı elden gider.”

24 Kanun-ı Sani sene 302, Beşir Fuad

Şimdi tam bu noktada, Beşir Fuad’ı diğer tüm müntehirlerden ayıran özelliğe gelinebilir ki Beşir Fuad zaten bu vurguyu açıkça beyan ediyor: İntihar deneyimlerinden ekseriyatı, bir kez kalkışıldığında geri dönülmezlik içerirken, onun deneyimi her saniye geri dönebileceği bilgisi mahallindedir. Fakat dönmemiştir işte. Beşir Fuad’a dair iddiam şu: O intihar etmedi de sanki, intihar eden Beşir Fuad’lardan birini zahmetsizce gözledi. Ah Beşir Fuad! Denemeden öğrenemeyeceği acı bilgi; ölüm’ün ne’liğinden çok neydi biliyor musunuz: Yaşarken parçalanmış benlik, ölürken tüm fragmanlarını kardeşane biraraya getirir. Yaşarken kaç Beşir Fuad vardı; hangi lîmesi hangi dağın başındaydı Tanrı bilir. Ama ölürken, diğerlerini kucaklayıp giden tek bir Beşir Fuad’dı. Ölüm anını betimleyen ve çok bilinen mektubundan; hani o “Suret-i Varaka” dediği evraktan daha önemlidir benim için bu satırlar.

Sırada son hamle var. Kış ortası;1887 yılı, Şubat’ın 5’i. Evine gider. Odasına kapanır. Hizmetçiye; yazı yazdığını, rahatsız edilmek istemediğini tembihler. Baldızı bir aralık odaya girmeye tevessül ettiğinde de, kararlılıkla savuşturur. Evin hamamında; tıpkı Ahmet Mithat’a yazdığı mektuptaki adımları takip ederek damarlarını keser. Kanın suya damlayışını, dağılışını an-be-an not alır. “Arzu ettim ki” der notun bir yerinde; “Arzu ettim ki, bir insanın öldüğünü ve ölürken neler hissettiğini bildirmek suretiyle, insanlığa bir faydam dokunsun.” O kanlı “ameliyatını icra” ettiği sırada yazdığı son satırlar ise tam olarak şunlardı:

“Ameliyatımı icra ettim, hiçbir ağrı duymadım. Kan aktıkça biraz sızlıyor. Kanım akarken baldızım aşağıya indi. Yazı yazıyorum, kapıyı kapadım diyerek geriye savdım. Bereket versin içeri girmedi. Bundan tatlı ölüm tasavvur edemiyorum. Kan aksın diye hiddetle kolumu kaldırdım. Baygınlık gelmeye başladı.” 

Zannediyorum bu bölüm kısmen kanı ile yazılmıştı ve kalan satırlardan okunamaz durumda olanları da vardı.

Otuz beş yaşında hayata kendi tabiriyle “tatlı” biçimde veda eden Beşir Fuad’ın ölüm haberi, dönemin gazetelerinden Tarık’ta şöyle yayınlanacaktı: “Muharririn-i Osmaniye’den Beşir Fuad Bey evvelki gece Babıâli civarında, Nallı Mescit Mahallesi’nde vaki hanesinde facialı bir surette intihar etmiştir.” Onun hakkında; kendi bedenini kadavra olarak kullandığını söyleyenler ne kadar haklılar mühim değil. Ama Vasiyetindeki son cümlede yer alan, “Cesedimi, kadavra olarak kullanılmak üzere tıbbiye talebelerine bağışlıyorum. İnşallah buna müsaade ederler.” Arzusu dinsel gerekçelerle yerine getirilmemiş. Meşhur intihar mektubunu yine Ahmet Mithat’a hitaben yazmıştı Beşir Fuad. Kendisini her vakit koruyup kollayan bu zat’a belli ki herkesten çok itimad ediyor ve saygı duyuyordu. Nitekim bir defasında “Hakikaten Osmanlılar içinde filozof ünvanına hak kazanmış birisi varsa o da hazreti Mithat’tır.” Demişti onu kastederek. Ahmet Mithat da; ne yazık cenaze namazı kılınmayan dostunun bu mektubunu, dehşetli ölümünden üç gün sonra “Mezardan Bir Seda” başlığı ile Tercüman-ı Hakikat Gazetesi’nde  yayınlamıştı.

Ahmet Hamdi Tanpınar; “ölüm mistiği” diyordu Beşir Fuad için. Sanırım bundan güzel bir terkib bulunamazdı. Aradan neredeyse bir yüzyıl geçtikten sonra, hakkında çeşitli incelemeler yapıldı ve yazılar yazıldı. Ancak Beşir Fuad’ı her bakımdan; yalnız ölüm şekli ile değil çok yönlü kişiliğiyle merak edenleri tatmin edecek hala tek bir kitap varsa, o da saygıdeğer Orhan Okay’ın 1969’da yayımlanan “İlk Türk Pozitivist ve Natüralisti: Beşir Fuad” adlı kitabıdır. Dergâh Yayınları’dan daha sonraki yıllarda da genişletilmiş baskısının çıktığını anımsıyorum. Beşir Fuad için 1981 yılında benim henüz haberli olduğum bir şiir yazar Enis Batur; şiirin adı “Yanlış Mesel”

bir zaman da böyle geçsin, pusula

durmadan dönüp dursun: şimdi

neredeyim? Yüksek düş’ün içinde

sarsıntı, soğuk ter gırtlağımda

bir güz mührü, neredeyim ki azalıyorum

gecede yükseliyor simsiyah kanım.

bir zaman da böyle geçti, pusula

durmadan döndü ve durmadan durdu:

şimdi buradayım: kağıtla kalem

arasında titrek, kararsız, bir sınır

varsa beni benden ayıracak, tam da

kanın mürekkebe dönüp kuruduğu yerdeyim.

— Beşir Fuat, yanlış kardeşim benim.

Sonra anlarız; neden “yanlış kardeş”idir Beşir Fuad Enis Batur’un. Bu şiirden tam on beş yıl sonra; Beşir Fuad’ın kardeşi değil Beşirlerden bir “Fuad” olarak şu cevabî şiiri yazdı Ahmet Oktay:

Gün doldu: Kendime bir aksisedayım

Ürktüm hep hayalâttan. Aklım

bana açıkla: Yırtılan

zaman mı gülün yaprağı mı? Elinde

buruşturuyordu validem. Kapatılmış

ve leyli bakışlı mecnune. Ömrüm

şimdiden “bir devr-i hüzün”

ve kapkara matem: Dizdizeyim

dalgın hayaletinle. Ufku

sen misin seyreyleyen

Darüşşifa’nın o tozlu

penceresinden, ben mi? Vehimler

ve cinnet korkusu

bana mirasın. Ölü oğul da

küçük, çıplak ayaklarıyla

geziniyor sofada, çatının

içindeki rüzgâr gibi.

Ey hafıza! Kanıyor

Ne varsa süzdüğün. Siyah zambak:

Koridorlarında usulca açan

o Cizvit mektebinin “Gecede

yazmayı mutad edindim”

daha o zamandan. Sırdır

çünkü yazı: Candan doğar

ve ayan ettikten sonra

sır olur

Nemsin benim

öteki zamanlardaki çocuk? Bir hasım

gibi mi büyüttüm seni kalbimde?

Sözüm sana yine de: Kimi gerçek

daha derin düşten. Düşler de

geleceğe gönderir ve Yitik Söz

dirilir okurun dilinde.

Yaşamım! Doğrusun

yanlış olduğun kadar. Bir diken

gibisin içimde.

Ah! Gülün yok.

Doğ karanlığın devâsa

rahminden de

okurum hisset beni:

“İntiharımı da fenne tatbik edeceğim:

Şiryanlardan birinin geçtiği mahalde

cildin altına klorit kokain şırınga

edip buranın hissini iptal ettikten

sonra orasını yarıp şiryanı keserek

seyelân-ı dem tevlidiyle terk-i hayat

edeceğim”

Zevcem! Kim kimin uçurumu?

Her ağuş, ne yapsak

bir serzeniş aslında. Metresim!

Kucaklaştık ama daha bir kez

buluşmadık. Tecilin

dolmasını bekledim ben.

Suret-İ Varaka

“Ameliyatımı icra ettim. Hiç

bir ağrı duymadım. Kan aksın

diye hiddetle kolumu kaldırdım”

Ki “kâğıt dahi kanla mülemma.

Bu şiir, Beşir Fuad’ın çalkantılı hayatının bir özeti aynı zamanda. Ben hayatının ayrıntılarına dair yazacak değilim; merak edenler kolaylıkla ulaşabilirler. Fakat son olarak şunları söylemeden olmaz. Annesi, bir akıl hastası olan Beşir Fuad; yakınlarına hep “çıldırarak ölme” korkusu duyduğundan dert yanıp dururmuş. Çıldırmamak için böyle bir çılgınlığa tevessül etmek: Belki asıl tragedya buydu. Sanıldığının tersine; intihar vakaları üzerine yapılan bir inceleme şunu ortaya koymuş: İntihardan gündelik hayatında sık söz edenler, bunu muhakkak gerçekleştirenlermiş. Oysa ben hep, “havlayan köpek ısırmaz” deyimi üzerinden bakmıştım bu tarz ifadelere. Meğer öyle değilmiş. Belki Ahmet Mithat da, Beşir Fuad’ın uzun zaman önce yazdığı intihar taslağını bu nedenle fazla tatbik edilebilir bulmadığı için ciddiye almadı. Kimbilir? Hem ayrıca, Onu bu kanlı evrakı tanzim etmekten herhangi biri alıkoyabilir miydi? Sanmıyorum. Ahmet Oktay ne kadar haklı Beşir Fuad’a şu fiktif sözleri ettirmekte:

Yaşamım! Doğrusun

yanlış olduğun kadar. Bir diken

gibisin içimde.

“Öldür Allah sevmelere gidek!” demiştin. Şimdi “sevmeler”de misin? Umarım öylesindir. Allah rahmet etsin sana Beşir Fuad! Benim de bir diken gibi hayat içimde.

 

* Beşir Fuad’ın sık sık alıntı yaptığı isimler ;  Auguste Comte,Voltaire, Emile Zola, Diderot, D’Alembert, De La Mettrie, Stuart Mill, Herbert Spencer,  Claude Bernard ve Ludwig Büchner gibi pozitivist, naturalist ya da materyalist tanınan düşün adamları.

 

Erişim: http://eski-tas.blogspot.com.tr/2012/04/kanla-yazilmis-evrakbesir-fuad.html

hzl: nomen

 

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s