ALLAH TEÂLÂ İSTEDİ, DUA EDİLDİ

Hz. Pir Mevlana Celâleddin Rumî kuddise sırruhu’l-âlî Efendim buyurdular:

Behlül, dervişin birine ” Derviş, nasılsın? Anlat bakalım?” dedi.

   Derviş, Dünyadaki işler daima bir adamın dilediği gibi olur;

   Seller, ırmaklar muradınca akar, yıldızlar hükmünce hükmeder;

   Hayatla ölüm, ona çavuş olur, emrine uyup dilediği yere gider.

   Nereye dilerse baş sağlığı haberi yollar, nereye dilerse kutlu olsun derse…

   Yolcuların hepsi, onu izler, yolda kalanlar onun tuzağına tutulursa…

Onun fermanı, onun rızası olmadıkça âlemde hiçbir ağız gülmezse bu adamın hali nasıldır? İşte o haldeyim ben” dedi.

   Behlûl: doğru söyledin. Bu hale sahip olduğun nurundan da belli, yüzünden de görünüp durmakta.

   Böylesin, hatta yüz mislisin… doğru ama bunu bir güzelce anlat.

   Öyle bir anlat ki duyunca fazilet sahibi de kabul etsin, bir şeyden anlamaz adam da.

   Herkesin aklının ereceği, fikrinin anlayacağı bir tarzda anlat.

Söz söyleyen kemal sahibi olursa söz söyleme sofrasını yaydı mı sofrası, her çeşit aşlarla doludur.

   Hiçbir konuk mahrum kalmaz. Herkes o sofrada kendi gıdasını bulur.

   O sofra, Kur’an’a benzer; Kur’an’ın da yedi mânası vardır; alelâde halk da ondan doyar, halkın bilgide, irfanda ileri gelenleri de” dedi.

   Derviş dedi ki: ” Herkesçe şu muhakkaktır ki âlem Tanrı emrine râm olmuştur.

   O padişahın kaza ve kaderi olmadıkça ağaçtan yaprak bile düşmez.

Tanrı lokmaya, gir içeri diye emretmedikçe boğazdan lokma bile geçmez.

   İnsanların yuları, dizgini olan, insanları dilediği yere sürüp götüren istekler de o gani Tanrının emriyle meydana gelir.

   Yeryüzünde olsun, göklerde olsun… bir zerre bile onun hükmü olmadıkça kanat çırpmaz, harekete gelemez;

   Onun yürür ve kadim fermanı olmadıkça kımıldayamaz bile. Bunu anlatmaya imkân da yoktur, bu hususta ısrar da hoş değil.

   Ağaçların yapraklarını kim sayabilir? sonu olmayan şey, nasıl söze sığar?

Sen şu kadar duy, madem ki bütün işler, Tanrı’nın emrine tabi; Tanrı’nın emri olmadıkça hiçbir şey olmuyor.

   Tanrı’nın takdiri, kulun rızası olur; kul Tanrı takdirine rıza verir, onun hükmünü diler, isterse…

   Zorla, yahut sevaba girmek için değil de bu razılık, kendiliğinden meydana gelir, ona hoş görünürse,

   Artık o kul yaşamayı bu lezzetli hayattan zevk almak için istemez. Hayatı kendisi için istenen bir şey olmaktan çıkar.

   Ezelî emir, neyse ona uyarı hayatla ölüm, onun yanında bir olur.

Yaşarsa Tanrı için yaşar, mal, mülk ve hazine için değil… Ölürse Tanrı için ölür, korkudan hastalıktan değil!

   İmanı, onun dileği, onun rızası içindir, cennet için, ağaçlar, ırmaklar için değil!

   Küfrü terk edişi de cehenneme gideceğim diye korkudan değildir, Allah içindir.

   Bu ahlâk, ona ezelden verilmiştir; gözü ve sevgilinin cemalinin güzelliğiyle dolmuş aydın olmuştur.

   Bu çeşit kul, Tanrı rızasını görünce güler, neşelenir. Kaza, ona şekerle yapılmış helva gibi gelir.

Bu kulun huyu ve yaradılışı böyle olursa âlem, onun emrine, onun fermanına tabi değil de nedir?”

   Peki… neden dua edip de Yarabbi, bu takdiri sen tebdil et diye yalvarsın?

   …

   O halde Tanrı rızasını, duada görmedikçe neden dua etsin?

                                

Mesnevi, c. III, b.1885-1920

Şair, ihsan ölmedi ….

    İhsan sahipleri öldüler, ihsanları kaldı… ne mutlu o kişiye ki bu merkebleri sürdü!

   Zâlimler de ölüp gittiler, fakat yaptıkları zulümler kaldı… vay o cana ki bu hileyi, bu kötülüğü yaptı!

   Peygamber ” Ne mutlu o adama ki dünyadan gitti de ondan iyi bir iş kaldı” demiştir.

   İhsan sahibi öldü ama ihsanı ölmedi ki… Tanrı indinde din ve ihsan, küçük ve değersiz bir şey değildir!

Eyvahlar olsun o kişiye ki kendisi öldü de isyanı kaldı… sakın, öldü de canını kurtardı sanma ha!

Mesnevi, c. IV, b.1200-1205

 DUÂ KAPISI

Aşağıdaki görüşler “Kim kapıyı çalar ve ısrar ederse içeri girer” mazmununa muhalif olduğu düşünülebilir. İsmâil Hakkı Bursevî kuddise sırruhu’l-âlî bunu şöyle açıklar. Burada dört i’tibâr vardır.

•  Birincisi taleb ve matlûbdur ki, isteyen istediğini elde eder.

•  İkincisi, taleb ve lâ-matlûbdur ki, taleb eden istediğini elde edemez. Nitekim Peygamberler (aleyhimüsselâm) bazı şeyler istediler, ancak herbirinde mücâb olmadılar. Zirâ hikmete muhalif idi.

•  Üçüncüsü, lâ-taleb ve matlûbdur. Bunda bilâ-taleb maksada ulaşılır.

Meczûbların hali böyledir.

•  Dördüncüsü lâ-taleb ve matlûbdur ki, insanların çoğu bu taifedendir. Zirâ sebebleri yerine getirmediklerinden dolayı muradları hasıl olmaz. Vesîletü’l-Merâm, vr. 47a

İşte buradan anlaşıldıki her duâ edip talepte bulunanın duâsına icâbet edilmez. Belki ekserîdir (çoğunluk), ancak küllî değildir. Mesalâ bir kişi Hakk’tan nübüvvet taleb etse, ancak ol mânâya uygun bir durumda olmasa, emr-i âdî üzere vücûdu hâricte muhaldir. Mümkindir demek yetmez, çünkü her mümkin olan nesnenin hâriçte meydana gelmesi gerekmez. Vesîletü’l-Merâm, vr. 47b

Kaynak: İsmail Hakkı Bursevi, Vesîletü’l-Merâm

BAŞA DÖN

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s