“UYAN PADİŞAHIM” İSİMLİ ESERDEN

BURDUR’DA BİR HALK AYAKLANMASI

İkinci Mahmut zamanında Osmanlı – Rus savaşının bitmesinden sonra, 1821 yılında Mora ihtilâli başladı, on yıl kadar sürdü. 1826 yılında Yeniçeri Ocağı kaldırıldı. 1827’de Navarin faciası, oldu, Osmanlı ve Mehmet Ali Paşa donanması yakıldı. 1828-1829 yıllarında Osmanlı – Rus savaşı oldu.

Bu olaylar on yıl kadar sürdü. İmparatorluğun malî ve ekonomik gücü sarsıldı. Savaşların ve ayaklanmaların sürmesi dolayısıyla ordu için gerekli masraflar, genel olarak Anadolu halkının sırtına yüklendi. Vergiler durmadan artırıldı. Vergileri toplamaya memur voyvodalar, mütesellimler, zabitler sık sık köylere; kasabalara gittiler. İstenen vergiyi âdeta zorla aldılar. Bu durum halkı bunalttı. Mütegallibeler [zorbalar] de azdıkça azdı. Halk kendisine bir kurtarıcı aramaya başladı. Bunun en güzel örneği ATÇALI KEL MEHMET, olmuştur. [bakınız: Çağatay Uluçay, Atçalı Kel Mehmed, İstanbul 1968. ]

Atçalı Kel Mehmet, Aydın sancağı bölgesinde özgür bir hükümet kurmuştur, halk kendisini çağırmış, kasabaları onun yönetimine gönül isteği ile vermiştir. Bunları tarihler yazmazlar. İstanbul hükümeti, halkın ezilmişliğine karşı yeni yeni düzeltme tedbirleri almak gereğini bu küçük, büyük halk hareketleri sonunda düşünmek yoluna girmiştir.

İşte, bu halk ayaklanmalarından birisi de aşağıda verilen destanda dile gelmiştir.. Olay Burdur’ da geçmiştir.’ Yıl 1255-1839. Aşağıya aldığımız destanı ve onunla ilgili kısa bilgiyi ilk olarak sayın İbrahim Zeki Burdurlu yayımlamıştır .

Bu olay, Burdur tarihinde “fetâret” adıyla anılırmış. Olay, Beylerle (yani ayan ve mütesellimler- le) Çiloğulları arasında geçmiş. Öyle anlaşılıyor ki, bu Çiloğulları halkın acılarına dayanamayıp öne düşmüş, hükümet konağını basmışlar. ..Şair, halka «erâzil» [Reziller, namussuzlar, yüzsüzler] diyorsa da içten içe halkı tuttuğunu söylemek olmaz. Beylere karşı olduğunu gösteren dizeler yar.

Destan ağızdan alınmıştır. Aradan uzun süre geçmiş olmakla birlikte, derin izler bırakmış olmalı ki, uzun süre unutulmamıştır. Ağızdan alman her şiirde olduğu gibi, burada da kimi vezin ve benzeri bozukluklar vardır. Biz, yeniden gözden geçirerek düzeltmeye çalıştık. İkinci dörtlükteki Akçalı Kel sözcükleri bize yukarıda da adı geçen Atçalı Kel Mehmet’i andırdı.

Dinlen ağalar, size nakledeyim,      

Başa gelen bir seyranı seyrettim

Sene oldu bin iki  yüz elli beş

Bundaki kopan tufanı seyrettim

*

Dururken önce erâzil yürüdü

Ol vakit dağları duman bürüdü

Kahbe beyler, Akacalı Kel yürüdü

Şol beylerde yüz yalanı seyrettim

*

Erâzil in önü geldi dayandı

Ol vakt ağaların kalbi inandı

Beyler de çalı altına gizlendi

Yalın ayak kaçan canı seyrettim

*

Önde de kılavuz Âşıkın Ali

Bir baştan tecavüz acûze karı

Peştemalde taşlar sanırsın darı

Bir vâveylâ, bir figanı seyrettim

*

Abduraman’ Fendi asker kömeler 

Hüseyn Bey arkada kasdî iniler

Acı derünuna düşmüş, söylerler ,

Hayâsız cihanda anı seyrettim

*

Yenice Mahalleli basdı çarşı yüzüne

Belâyı, kazayı almış gözüne

Her biri bir çomak vurmuş omuza

Cesaret cihanda anı seyrettim

*

N’arardın Fakı Efendi burada

Ne’sİn vardı a Türk senin şurada

Üç yüz topuz vurdu sandım hora ta 

Hast’olmadan ölen canı seyrettim

*

Hacı Ali Ağa korkmadı, çıktı göründü

Ana nice hesapsız topuz vuruldu

Onun arkadaşları geldi, sarıldı

Hakikatli şol Burhan’ı seyrettim

Şol dem Mahmud Ağa’nın başın ezdiler

Meyyitleri bir taputa dizdiler

Kadı geldi, kan keşfini yazdılar

Seller gibi akan kanı seyrettim

*

Fesadı koparan beyler beş idi

Çİbâreler konaktan pırtı taşıdı  

Gök Hüseyin Oğlu beyler çaşıtı

Çaşıtık cihanda anı seyrettim

Hüseyn’fendi tavanda haber aldılar

Üç beş sefih derildiler, vardılar

Beyaz tenin kara yere serdiler

Devlet aşkına Burhan’ı seyrettim

*

Bir kahraman gördüm Osman Efendi

Göğüs verdi, çıktı saraydan kendi’

Halk teaccüp etti, anı beğendi

Cesaret cihanda anı seyrettim

*

Kİlikçi-oğlü oldu Şûra Nazırı

Yoktur evinde otura hasırı.

Biz olduk Kör İsmail’in esiri

Zen-dostlukta sefa süren canı seyrettim 

*

……….dostlar dedi yâ İlâhî

Mustafa korktu da geydi külâhı

Elinde vardı, hükümet silâhı

Ağzı duâlı esnafı seyrettim

*

Ağa’yı damdan dama kaçırdılar

Üç beş damı düzenle aşırdılar.

Arayanlar tedbirin şaşırdılar

Maharet, cihanda anı seyrettim

*

AIİ Bey mazlumdur, kimse ilişmez

Kaçar Terzi Halil, tazı erişmez.

Halk mazlumdur hiçbir İşe karışmaz

Tavşan gibi kaçan canı seyrettim

*

Konakta yıkıldı ana duvarlar

Fışkı içindeymiş hâin canavar

Tekke-nişln, oldu o vakit firar

Haydutlar İçinde anı seyrettim

*  

Devirdiler Vekil-harc’ın dişini

Bitirdiler Zaptiye’nin işini

Üç beş canın da deldiler başını

Ilgıt ılgıt akan kanı seyrettim

*

Derildi Ernıeni’lerden üç beş

İçmeden Çelebi de oldu sarhoş 

Çiloğlu korkmadı, olmadı bîhuş

Merdaneler İçinde anı seyrettim

*

VECÂ dedikleri şöyle bir âşık

Beli kanbur, sinirleri dolaşık

Az-buçuk onda şairlik bulaşık

Âşıklar içinde anı seyrettim

Sh:231-236

******************

PAZVANDOĞLU AYAKLANMASI

1792 Yaş anlaşmasıyla sona eren Rus seferi bitiminde devlette, orduda büyük sarsıntılar meydana gelmişti. Bu yüzden imparatorluğun birçok yerlerinde baş kaldırmalar başlamış, Mısır yerli beylerin elinde kalmış, Suriye’ye Cezzar Ahmet Paşa hâkim olmuş, Bağdat Valisi bir Kölemen Hükümeti durumuna gelmişti. Necit’de Vehhabiler dinsel bir yönetim kurmuş, Anadolu ile Rumeli’nde ayaklanmalar başlamıştı.

Rumeli’deki Dağlı ve Kırcalı eşkiyası ile Pazvandoğlu ayaklanmaları bunların en önemlisidir. İlk olarak Deli Orman’da başlayan ayaklanma bir yandan Tuna boylarına yayılırken bir yandan da Edirne- Serez – Selanik çevrelerinin dağlarında her yana sarkarak ortalığı kasıp kavurmaya başlamıştı. Bunlara Dağlı Eşkiyası denilmiştir. Pazvandoğlu ayaklanması bunların hepsinden önemlidir.

Son Rus Seferinde devlete karşı gelmesinden dolayı idam edilen bir adamın oğlu olan Osman Ağa bir süre kaçak yaşamış, seferin sonunda ortaya çıkıp Yamak yazılmıştı. Yamaklar, sınır boylarında bekleyen Yeniçeriler idi.

Pazvandoğlu Osman Ağa kahramanlık ve cesurluğu ile Vidin yamaktan arasında sözü geçen bir adam olmuştu. Belgrat’tan kovulan kimi yamaklar Pazvandoğlu’na şığınmış, emrine girmişti. İki yıl Eflâk ile Buğdan’a saldırıp haraca kesmiş olan Pazvandoğlu’nun bir krallık kurmak istediği de söylenir.

Sınır boylarında önemli kaleleri ele geçirmeye çalışan Pazvandoğlu, Nizam-ı Cedit adı verilen yeni asker kuruluşuna karşı olduğundan İstanbul’daki Yeniçeriler de onun yanını tutuyorlardı.

Pazvandoğlu’nun üstüne bir ordu gönderildi. Küçük Hüseyin Paşa serdarlığında idi; Hüseyin Paşa bununla birlikte Kaptan-ı Derya idi. Pazvandoğlu’nun birçok kaleleri ele geçirmeyi başardığı olmuşsa da sonradan geri vermek zorunda kalmıştır.

Belgırad’a dek uzanmış, bir aralık Sofya’yı bile ele geçirmişti. Bütün Rumeli’yi büyük bir kargaşalık içinde bırakan Pazvandoğlu’nu ele geçirmeye, ayaklanmayı bastırmaya gücü yetmeyen devlet, kendisini güzellikle yatıştırmaya çalışmış, paşalık, hatta vezirlik bile vermişti. Böyle olduğu halde yine de rahat durmamış, Belgrat yamaklarıyla anlaşarak onları ayaklandırmış, bunun sonunda koca Sırbistan elden çıkmıştır. Sırplar bağımsızlık yolunda yürümüşlerdir.

Daha sonra 1807’de Pazvandoğlu kendiliğinden öldü. Böylece büyük bir belâ da devletin başından uzaklaşmış oldu.

Pazvandoğlu, on yıl kadar süren ayaklanması sırasında Vidin’i merkez yapmıştı. Üzerine gelen Kaptan-ı Derya Hüseyin Paşa’yı Vidin önlerinde bozguna uğratmıştı. Bu bozgun üzerine kendi adamları olan saz şairleri Pazvandoğlu için övgüler, destanlar söylemiştir. Bunların en uzununu söyleyen Derûnı’nin de savaşta bulunduğu anlaşılıyor. Öteki ozanların da işin içinde oldukları belli.

Bizim görüşümüze göre, ‘tarihlerin yazmamış olmasıyla birlikte, Pazvandoğlu’nun birdenbire ölmesi olayı, doğal bir ölüm olmayıp hükümetçe görevlendirilen bir fedainin işi olsa gerek.

Size vasf edeyim nazırı ile bir dem

Vİdin üzerine olan destanı

Hİç sevmezem nadan ile cahili

Gözlerim dâima arar yârânı

*

Kâmil olup anlayana söylerim

Kulak verip dinleyene söylerim

Ehi-i kemâlâtın medhin eylerim

Başladım söze bâ izn-i Sübhânî

*

Tuna kıyısında Urumeli’nde

Her zaman söylenir halkın dilinde

Görmeyen de söyler anı, gören de

Bin iki yüz on dördünde olanı

*

Bir azîm serhaddir Vidin demişler

Ziyaret etmeğe gidin demişler

Sıdk ile bunu gûş edin demişler

Geldiğin başına türlü seyrânı

*

Bir metin kaledir âlemde meşhur

Gazi Sultan Ahmet eylemiş mâmur

Rumeli’nde bir er eyledi zuhur

Bu, halk-ı âlemin bir kahramanı

*

Cemetti başına nice leşkerî

Tuttular şeriate uymaz işleri

Yıktı harab etti memleketleri

Tâmir olunmanın yoktur imkânı

*

Nice ki eyledi böyle bu hali

Yüz tuttu feryada cümle ahali

Yazdılar ol güne çok arz-ı hali

Ki yıktı herbirin kıldı viranî

*

Devlete: dâda, feryada geldiler

Rical-ü kibara yüzler sürdüler

Hallerin ifade edip dediler

El’aman, def’eyle İşbu Pazvan’ı

*

Sultan Selim Han’ın mâlumu oldu

Dİnleyüben hemen hayrette kaldı

Mübarek gözleri yaş ile doldu

Haberi olunca bu perişânî

*

Gelip bir araya ricâl-i devlet

Hakkında olundu azim meşveret

Eylemen üstüne hezar husûmet

Dünyadan defetmek muhaldir anı

*

Hatt-ı Hümâyunlar tahrir kılındı

Her yana menziller çıktı salındı

Geşt-ü güzâr edip hemen dolandı

Her ne var ülke-i Âl-i Osman’ı

*

Başlandı askerler cem edilmeye

Vezir âlişanlar bir bir gelmeye

Vidın kalesini harap etmeye

O denlü, kalmaya nam-u nişanı

*

Anadol’un tüfekçisi, delisi

Kara Osman Oğlu’nun azim ordusu

Akkirman’a kadar Tuna yalısı

Sürdüler İçel’den Deli Orman’a

 

On bin Boşnak ile Bosna Valisi

Tepedelen’in atlısı, yayası

Yakova, İşkodra, Pizrîn paşası

Arnavutİuk’un hep mîr-i miranı

*

Gürcü Osman Paşa, Kürt Osman Paşa

Milaslı Mehmet Paşa, AIoş Paşa

Şinikçi Paşa, hem Silâhdar Paşa

Rumeli’nin dahi cümle, ayanı

*

Kimisi piyade, kimi süvari

Kalmadı gelmedik hiçbir diyarı

Şam’ı, Mısır’ı, Haleb’i, Cezayir’i

Bilemem kaldı mı Arabistan’ı

*

Nizâm-ı Cedit ile beş bin soldat

Top, humbara, cephâne hem mühimmat

Donanma yelkenin eyledi küşat

Yüze yüze gelip âb-ı revanı

*

Razı olduk her ne gelirse başa

Anı dahî gördük, kıldık temaşa

On beş bin askerle Hüseyin Paşa

Geldi deryadan, hem de. Kapüdanı

*

Ne mümkün söyleyîm bir bir

Otuz dört vezir-i sahib-î tedbir

Kırk bin var idî bil safice Ispir

Hesap eyle gayrı bakî kalanı

*

Vidin civarında kuruldu ordu

Gelip herkes yerli yerinde durdu

Topçu, humbaracı nizamın verdi

Her biri yerince tuttu mekânı

*

Topu, humbarayı çünkü düzdüler

Keşfedip de etrafları gezdiler

Münasip yerlerde hendek kazdılar

Anda dahi girdi kurşun atanı

*

Vardılar ordunun çadırlarına

Haber eylediler birbirlerine

Yayaları girdi hendeklerine

Atlıları çıktı, okur’meydanı

*

Vidin askeri de olup amade

Küçük, büyük cümle eli duada

Vidin civarında bir çöl ovada

Başladılar olmağa İmtihanı

*

Bunu şerheylemek değildir kabil

İki asker tamam oldu mukabil

Bozulup neferat zelîl-ü sefil

Gayetle çok oldu adam ziyanı

*

Leş kapladı ol gün rûy-i zemini

Göklere çıktı yaralı enîni

Gayet medhederler Küçük Emin’i

Perişan eyledi nice insanı

*

Bağlar kenarında hoş savaş oldu

Rumeli Valisi anda bozuldu

Kimi firar edip kimi tutuldu

Gayetle çok oldu düşüp kalanı

*

Gel bu kavgaları şöyle koyalım

Vidin’in halinden haber verelim

Her ne ki olduysa bir bir sayalım

Edelim ahbaba bunda beyanı

*

Yerli Serdengeçti hem Yeniçeri

Binbaşı, Subaşı hem Sekbanbaşı

Topçu, arabacı, cebecileri

Feda kıldılar hep baş İle canı

*

Bunlar da düzdüler top, humbarayı

Zeynettiler burçlar İle tabyayı

Dediler, vermeyiz biz bu kal’ayı

Huda’nın olursa bize ihsanı

*

Bu kal’a uğruna can vermeyince

Vermeyiz kal’ayı tâ Ölmeyince

Kınla kırıla bir kalmayınca

Eyledik cümlemiz ahd-ü peymânı

*

Başladılar top, humbara atmaya

Yıkıp haneleri harap etmeye

Kimisi maildir seyre bakmaya

Kiminin vurulur dostu yaranı

*

Yağmur gibi yağar humbara, gülle

Yıktı çok camiyi, evleri bile

Sabi sübyanı kopardı velvele

Asumana çıkar âh-u figânı

*

Arası kesilmez leyl-ü nehârı .

Taaccüp eyledi çok İhtiyarı

Böyle etmez deyü Moskof küffârı

Ki odur dayîma dinin düşmanı

*

Bekleyip rûz-j şeb tüfenk elinde

Cümlenin işleri derd-ü elemde

Gülbeng-i Muhammed olup dilinde

«Yektir Allah yek» çağırır sübyanı

*

Böyle bu hal üzere sekiz ay geçti

Kimi de ordudan dağılıp kaçtı

Kimi de başının derdine düştü

Kiminin aklına geldi mekânı

*

Yürüyüş etmeye destur aldılar

Cümlesi birbirine hamle kıldılar

Hendeklere değin yakın geldiler

Vurun, diyerek şu Kâfiristanı

*

«Hışımla cümlesin tamam kıralım

Cümlemiz mal ile ganî olalım

Tutup çıkaralım, esir alalım

İçeride olan kızı, kızanı»

*

Bu hale çün razı olmadı Mevlâ

Buldurmadı zafer bunlara asla

Hakk’a şükreyledî âlâ ve ednâ

Dediler, korkmayın bulduk emânı

*

Yine gördüler ki tariki yoktur

Anlara İmdbt eden yüce Hak’tır

Akıbet feragat etmek gerektir

Zulme rıza vermez Hükm-i Yezdânî

*

Top, humbara, gülle atılır heman

Dağları, taşlan bürüdü duman

Bozulup neferat, çağırır aman

Ovada bırakıp hem nerdibânı

*

Cana kâr eyledi bunca meşekkat

Bu derdi çekmeye kalmadı takat

Etmedi bir kimse bize şefaat

Bulmayınca nedir işin âsânı

*

Vakt-ı asır idî heman bir gece

Küçük, büyük elin vurdu kılıca

Âlâ ve ednâsı, hacı ve hoca

Dediler, çıkmanın geldi zamanı

*

Allah Allah, dedi çıktı bir sadâ

İçerden yürüdü bay İle gedâ

Gecede dağıldı ordu ibtidâ

Şaşırıp yolları, aldı balkanı

*

Ordunun yerinde kalmadı nişan

İki yüz bin asker oldu perişan

Nihayeti yoktur Tuna’ya düşen

Arnavutlar başa geydi ormanı,

*

Kimisi der: aman,, getirin atları

Kimisi der: aman, kesin ipleri

Topçuları kaçtı, kaldı topları

Yaralısı kaldı heman uzanı

*

Velhâsıl ol gece ordu kalmadı

Çadırları yıkmağa vakit olmadı

Her eşyadan geçip nesne almadı

Başını kurtaran sormaz ziyanı

*

Sabah oldu, çün biz orduya vardık

Kalan mühimmatı temaşa kıldık

Denkleri bozulan çarşıya girdik

Metaını bırakmış bezirganı

*

Fıstık ile badem, nar ile turunç

Rugan İle asel, gayet çok pirinç

Şişhane, tüfenkü hem yatağan, kılınç

Kimisi de buldu hançer, sor anı

*

Çadırlar müzeyyen kalmış bî-kıyas

Türlü cevahir İle nice elmas

Hiç hesaba gelmez bulunan libas

Paşaların bile kendi kaftanı

*

Hınta İle dakıyk, erzan ve şair

Ovalar içinde yığılmış durur

Kîmİ yanaştırmış çuval doldurur

Kimisi yükletip ezmiş hayvanı

*

Kahve, üzüm, sabun, leblebi, şeker

Kimi kumaş alır, ya kahve çeker

Hokkayla afyon mâcunu; kim bakar

Yığılı durur çok bohça duhânı

*

Mutbahta var idi taam bî-hesap

Şişte kalmış durur kızarmış kebap

Kimisi yemeye eyledi hicap

Dopdolu durmada helva kazanı

*

Kuburlar şöylece kalmış cümlesi

Yanında sandığı ve cephanesi

Osman Paşa’nın o îdi gailesi

Emreder, getirin halat urganı

*

Ne mümkün vasfile çıkalım başa

Anda bulunanlar etti temâşa

İkinci gün çün kalktı Alo Paşa

Tutup getirdi çok taze civanı

*

Şevketlimiz geçti kusurumuzdan

Cümle husumeti kaldırdı bizden

Bâ-emr-i Rabbânî oldu bu yüzden

Hakkımızda verdi itlak fermanı

*

Fermanda zikreder: kılmayın firak

Cürmünüz afvedip buyurdum itlak

Üç tuğ verip sana, eyledim çırak

Osman Paşa lalam vezir aslanı

*

Hemen bir nazmile nizamimizdir

DERÛNİ dedi ki İcadımızdır

Gece gündüz Hakk’a niyazım izdir

Cümlemize nasip ede imânı

2

Şevketli Hünkârım kazap eyledi:

Söylen, Pazvandoğlu gelsin amana

Urum’cfan Acem’e ferman eyledi;

Kesilsin kellesi, gelsin divana

*

Pazvandoğlu eydür: Şu ben gedâyı

Zulm İle doldurdun dâr-ı dünyayı

Versen valideni, Köse Kâhya’yı

İtaatim vardır emr-ü fermana

*

AH Paşa eydür: Eylerim döğüş

Dilerim Barî’den Mevlâ’na kavuş

Devşir askerini Vidîn’den savuş

Karıştırırım seni toz dumana

*

Pazvandoğlu eydür: Budur muradım,

Kitaplar yokladım kanun aradım,

Kellemi meydana kodum, uğradım

İmânım muhkemdir dîn-ü Kur’an’a

*

Kar’Osmanoğlu der: seni göreyim  

Dîn İslâmî ben de mesrur kılayım

Şevketli Hünkârla aran bulayım

İtlakın da yazın Selîm Sultan’a  

*

Pazvandoğlu eydür: Bana yâr ise

Versin devletimi, İnsaf var ise.

Benim yüreğimde kemlik var ise

Mevlâm eriştirsin Nuh-ı Tufan’a

*

Ali Paşa ile Kar’Osmanoğlu

Gözet, Osman Paşa çeker üç tuğu

On bin Yeniçeri, on bin Kuloğlu

Komuşlar kelleyi şimdi meydana

 

Pazvandoğlu eydür: Hattım yazıldı

Nizam-r Cedid çıktı dünya bozuldu

Yedî kıral derildi ferah şaz oldu

Seni ısmarladım ulu Yezdâna

**

Kaptan Paşa der ki: hey Pazvandoğlu

Vaktına hazır ol, geldim savaşa

Ülülemre senin İtaatin yok

Vidin’i yıkarım tâ baştan başa

*

Pazvandoğiu der kİ: hey Kaptan Paşa

Çok büyük söyleme, gel coşa coşa

Nizam-ı Cedid’i kaldır baştan başa

Padişaha âsi değilim, hâşa

*

Kaptan Paşa der kİ: nâmım alayım

Ortalığa da gulgule salayım

İnşallah sana bir kılıç çalayım

Gökte de melekler etsin temaşa

*

Pazvandoğiu der: uyutma, uyandır

Yedi kiralın arzusu Vidin’dir

İman getirmişim Yaradan birdir

Sere yazılmış olan’ gelir başa

*

Kaptan Paşa der ki: dahi n’olacak

Kargımın önünde kim var duracak

Pazar günü bir yürüyüş olacak

Top, tüfek sadasından göz kamaşa

*

Pazvandoğiu der ki: Allahtır erham

Çocuk muyum toptan, tüfekten korkam

Eyle yürüyüş, gelenlere bakam

Arabaların yanaştır üleşe

*

Kaptan Paşa der kİ: Vidin’i yakın

Sen bu kavgadan vaz mı geldin sakın

Bir yürüyüşüm var kasıma yakın

Atam lâğımları, akıllar şaşa

*

Pazvandoğlu der ki: kimimiş koçak

Bir yürüyüş etsem sıyıra bıçak

Orduyu bıraktı kaçtı, görücek

Az kaldı …..olasın Bükreş’e

*

Kaptan Paşa der ki: bağrım ezeyim

Padişahıma hasb-hâlim yazayım

Gelen sene vâfir asker düzeyim

Sanma kurtuldun, sen etme telâşe

*

Pazvandoğlu der kî: benim şekim yok

Vİdîn’den Padişaha bir hâkim yok

Dünyayı cem etsen senden bakim yok

Korkum benim şol Seyyid Ali Paşa 

*

EMİR SÜLEYMAN der: yiğit türemez,

Ali Paşa gibi vezir olamaz

Devlet umuruna sâdık yaramaz

Şevketli Hünkâr seni bekler Paşa

4

Pazvandoğlu dedikleri bir Deli

Vidin yiğitleri hep turna telli

Cümle Çent atlı, kendi gönüllü,

Dönmezem sözümden der, Osman Ağam

*

Yaşa Padişahım, sen binler yaşa

Üstüme gelen Genç Hüseyin Paşa

Aslım kahramandır, değildir hâşa

Dönmezem sözümden, der Osman Ağam

*

Sırmalı mendili dökmüş enseye

Belî, demem şu cihanda kimseye

Göğüse verdim, kilit oldum Nemse’ye

Kimse bilmez kadrim, der Osman Ağam

*

Hüseyn Paşam kimdir, ötmem minneti

Bârî verdi bana darbı, kuvveti

Be Billah dinlemem böyle rağbeti

Korkmazam kimseden, der Osman Ağam 

*

Gelmesin üstüme o Gürcü mekkâr

Aslım kahramandır, değîl nâ-bekâr

Kaplan almaz aslan ağzından şikâr

Vermezem sârhaddî, der Osman Ağam

*

Sultan Selim Efendimiz yer halifesi

Buna âsi olan erir cesedi

Be billah değilim devlete âsi

Suçumu bildirin, der Osman Ağam

*

Şevketlim, emrine hazırım hazır

Gönderin üstüme bir âkil vezir

Yedi kirala olmayalım rezil

Emrine razıyım, der Osman Ağam

Sh: 260-273

 

UYAN PADİŞAHIM

Kars’ın feslimi

İkinci Sultan Mahmut zamanında Ruslarla yeniden savaş başladı (1828). Rumeli ve Anadolu’nun doğu sınırında savaşıyorduk. Yeniçeriliğin kaldırılmasından memnun olmayan Kars ahalisi 7 Temmuzda kenti düşmana teslim etti. 15 Temmuzda da Kars kalesi düşman eline geçti.

28 ağustosta Âhıska düştü, daha sonra Erzurum elden çıktı. Türk orduları kötü yönetim ve üstün düşman kuvvetleri karşısında büyük bir bozguna uğradı. Düşman orduları İstanbul’a yaklaşmıştır.

Bu acı durum karşısında hükümet barış istemiş, sonunda Edirne anlaşması yapılmıştır.

Aşağıdaki destan yürekler paralayıcı durum karşısında söylenmiş. Komutan ve askerin nasıl bozuk düzen içinde olduğunu acı bir dille padişaha haykırmaktadır. Âşık Ali, Kars kalesinin elden gidişini anlatıyor.

Acem sınırından bir şada geldi

Arttı derdim, eskisinden ziyade

Arzuhaller yazsam Sultan Mahmud’a

Tebdil ol, cihanı gez, elden gitti

*

Bunda belli vezirlerin hilesi

Hîç mİ gayret yoktur Haktan bulası

Yedi kattır derler Kars’ın kalesi.

Saftılar Moskof’a, tez elden gitti

*

Bu sene de baş kaldırdı Uruska

Kimi gülle atar kimisi fişka

Yedi gece cenk eyledi Ahıska

Nice yiğit gelin, kız elden gitti

*

Eski seferciler sefere gitmez .

Nefîr-âm askeri yiğitlik etmez

Azap, çoban tutmayan, işi bitmez

Çal kılıç askerin, baz elden gitti

*

Oğlan, uşak maslahata karıştı

Puşt, pezevenk kalmadı sadra geçti

Çürüksu’ya dek de Moskof savuştu

Uyan Sultanım, ırız elden gitti

*

Hacı. Bektaş Veli cümlenin piri

Hanya Hazret Ömer Ocağı deli

Sen yetiş Allah’ın Aslanı Ali

Ağlattık şeksârı, baz elden gitti

*

ÂŞIK ALİ ‘m eydür, yürek yaralı

Arttı derdim bu günleri göreli

Kimi şehit düşmüş, kimi yaralı

Şehitler makamı’ kaz elden gitti

**

AHISKA DESTANI

1828 yılında İkinci Mahmut zamanında Ruslarla yapılan savaş sarasında Doğu cephesinde Kars’ın tesliminden sonra Ahıska’nın düşman eline geçmesi olayı sırasında bir kızın ağzından söylenmiş.

Bundan önceki «Uyan Padişahım» destanına da bakınız.

Kavgalar kuruldu, günler farıdı

Ahıska üstünü duman bürüdü

Dinî İslâm olan bütün kırıldı

Toz duman içinde kalan Ahıska

*

Pınarlardan abdest alınmaz oldu

Camilerde namaz kılınmaz oldu

Ahıska kızları salınmaz oldu

Kızları da esir giden Ahıska

*

Meleşir kuzular, bulmaz anayı

Feryadımız aştı ârş-ı âlâyı

Gidi kâfir zapteyledi kalayı

Kalası da esir giden Ahıska

*

Yine de kâvuşur ay ile yıldız

Kavgalar kuruldu üç gece gündüz

Defter İle gitti on iki bin kız

Kızları d’a esir giden Ahıska

*

Kars kalasın vergi İle verdiler    

Ahıska’nın erkeklerin kırdılar

Kız gelin komayıp bütün aldılar

Kızları da esir giden Ahıska

* 

On iki bin kız bir kulede buldular

Altın küpelerin bütün aldılar

Her birisin; bir kâfire verdiler

Kızları da esir giden Ahıska

*

Gidi kâfir durmaz kala yaptırır

Ak ellere kelepçeler döktürür

Dizin dizin ellerini öptürür

Yiğitleri esir giden Ahıska

*

Gidi kâfir putun verir elime

Canı/n kaynamıyor Urus diline

Günde üç yol teklif eder dinîne

Yiğitleri esir giden Ahıska

*

Issız kaldı Ahıska’nın sazları 

Esir gitti gelinleri, kızları

Kör ola Galip Paşa’nın gözleri

Bütün halkı ‘esir düşen Ahıska

*

Evimizin önü bütün dağıdı

Babam paşa, kardaşlarım bey idi

Böyle böyle olmaktan ölmek yeğ idi

Düşman ellerine geçti Ahıska

*

Evimizin önü bir keleş yazı

Kimi şehit düştü, kimisi gazi

Kabil Bey oğlunu, gelini, kızı

Hep beraber esir giden Ahıska

**

Sh:336-339

BÜYÜK İSTANBUL DEPREMİ

(1766)

19 Mayıs 1766 perşembe günü gün doğduktan yarım saat sonra iki dakikadan az süren bu müthiş âfet İstanbul ve civarında birçok tahribata sebep olmuştur. Ahşap ve kârgir binalardan bir çoğu ve bilhassa Fatih Camii ile diğer bir çok camiler hasara uğramış yada yıkılmış, bir çok insanlar enkaz altında yada toprak içinde can vermiş ve ağustosa kadar takriben iki buçuk ay muhtelif fasılalarla tekerrür eden sarsıntılar halkı sürekli bir korku içinde ve çadır altında yaşatmıştır. Zarar ve ziyan 11 milyon kuruş tahmin edilmiştir. Şehrin yemden imarında Üçüncü Mustafa’nın para yardımlarından şükranla bahsedilir (İsmail Hami Danişmend Osmanlı Tarihi Kronolojisi, 4. cilt, s. 42).

Aşağıdaki destan sayın Kevork Pamukciyan tarafından armağan edilmiştir. Verdiği bilgide, metnin Erivan Devlet Elyazmalar Kütüphanesi’nin (Matenedaran) 9834 sayılı cönkten alınarak, Ermenistan İlimler Akademisi Tarih Enstitüsü baş müdekkiklerinden değerli bibliyograf sayın Hagop Anasyan (doğumu 1904’de Kütahya) tarafından Pamukcıyan’a gönderilmiştir.

Destan şairinin adı Petro yada Bedros olduğu ve Kütahyalı Ermeni bir tabip olduğu ve 1780’de Ermeni Gregoryen ve Katolikler arasındaki anlaşmazlıklar sırasında Ankara’dan Samsun’a sürgüne gönderildiği de bildirilmektedir.

Destanın altındaki notlar sayın Pamukciyan tarafından konmuştur. Destan Ermeni harfleriyle Türkçe yazılmıştır. Şair, zelzele yerine öz Türkçe «titreme» diyor.

 

DESTAN-I İSTAMBOL ÜZRE ZALİM TİTREME İÇİN

Bir intizarım vardır, düştüm figane

Nice tarif etsem ol kâmillere

Dil ile tarif olmaz, olan zemine

*

Deyelim töbe, tobe, töbe…

Merhametlim Hak hazara bin töbe

Gören ve görmeyenler gelsinler töbe

*

Arz eyleyim figanım o, âlimlere

Bakın ki dostlar siz de ne oldu cihane

Şu has İstambol tendeki olan tîrğâne

Deyelim…..                (bu üç mısra, tekrar)

*

Armen sene bin îkî yüz on beşde

Mayıs ayın on birin gün perşenbede

Gün doğmadan evvel sarstı zeminde

Deyelim……

*

İnsan a’h-u zarla düştü figane ,

Analar, evlâtlar gelmez kaleme

Çığrışırız Hakka «sen kerem eyle»

Deyelim.

*         

Çevrekale yerler ve Yedikule

Evler, o saraylar, kemerler bile

Çarşı, pazar devr oldu bedestene

Deyelim         

Nice cami gitti, nice minare

Nice imaret gitti, nice medrese

O hanlar, hamamlar çöktü meydane

Deyelim

*         

Nice İnsan zay oldu ah-zâr ile

Nice hayvan zay oldu, döndü kemane

Zemine geçiyorduk olan saatte

Deyelim……

*

Çadırlar kuruldu ofan meydane

O bostanlarda da hadden ziyade

Şu şirin Âsitan döndü virane

Deyelim         

*

Geldi ilimdarlar olan yan yana

Baktılar o! dem ne oldu cihane

Tacibe kaldılar olan fîgane

Deyelim……

*

Ölüler türabe girmeden çürüdü Öyle

Nice yerlim nice garip zay oldu böyle

İnsan gamla doldu, döndü bir yane

Deyelim         

*

İnsan dayanmaz figan çok şahre şahre

Şu cevahir yüzük taşı şirin şehre

Gül misali, soldu, döküldü yere

Deyelim         

Ol demde, baktılar olan denize

Kaynayıp deniz de döner pervane

Balıklar kaçar karaya, engine

Deyelim……

*

Bakındım ol demde o, yalılara

Nice şaşıp birden daldı kayıkla

Deryaya mı kaçsın,.yoksam karaya

Deyelim……

Gören azdır böyle, söylenir dilde

Şu sedasın gitti Hind’e, Yemen’e

Bilen ilîmdar bilir noldu cîhane

Deyelim.        

*

Gâhi gâhi sarsdı, geldi bu güne

İki ay on beşinci salı gününde

Ve bir dahi geldi o gazap gene

Deyelim……

*

Nice evler, kemerler zay oldu gene

Nice insan zay oldu, olan berzahe

Merhametlim bahş etti çevirdi bize

Deyelim         

*

Gelin, Hakkın kelâmın dini eniz de

Hakka yalvar olalım herkeş dinince

Eğer günüz olsun, eğer her gece

Deyelim……

*

Kitaplar buyurur fikir edince

Merhametli olan Hakka benzer de

Siz merhamet dilen herkes kadrince

Deyelim.        

*

Merhametsiz insan çok her millette

O kelâmlar kaldı ayak- dibinde

Merhametsizlere Hak insaf vere

Deyelim         

*

Kimi İlme güvenmiş, kimi hünere

Kİmİ malına güvenmiş, bakmaz Hüdâ’ya

Ne ki gelse Hak’tan dinlemez gine

Deyelim         

*

Ne âkil ne cahil bakmaz kitaba

Dinsiz, İmansız çok, gelmez hısaba

Acep Ölmez mi, girmez mi türaba

Deyelim         

*

Kimden geldi by hışm, kim verdi bize

Günahkârlığımız Hak bildirdi bize

Bİz unutmayalım, kalsın fikirde

Deyelim……

*

Ah-ü figan etsek dahî az gene

Kıyma a hünkârım kıyma, kerem kıl bize

Diz çöküp yüz sürelim yerlere

Deyelim         

*

Ne kî versen kullarına azdır gene

Yarattığın kullara kerem eyle

Lâyıksız niyazımız kabul eyle

Deyelim         

*

Nice azizler gelmiş cemi cihane

Kitaplar buyurur, gelmez kaleme

Onların hürmetiyle sen eyle çare

Deyelim…

*

Kime okursan hey ednâ kul PETRE

Kervan, göçüyor, sen de tedarik eyle

Dile Valide-i Mîsah, o yeter bize

*

Deyelim töbe, töbe, töbe…

Merhametlim Hak hazara bin töbe

Gören ve görmeyenler gelsinler töbe

 

BÜYÜK DEPREM İÇİN İKİNCİ DESTAN

İstanbul tarihinde geçen ve büyük acılara, can ve mal kaybına yol açan 1766 depremi üzerine ikinci destanı da sayın Kevork Pamukciyan’m bir makalesinden alıyorum (bakınız: Tarih Konuşuyor, cilt, 5, sayı 28, Mayıs 1966).       Sayın Pamukciyan’m verdiği bilgiler Ermeni kaynaklarına dayanıyor. Bu depremi görüp yaşayanların verdikleri bilgiler daha aydınlatıcıdır. Şurasını da söylemek isteriz ki, bundan Önceki aym konu üzerine söylenmiş destanın önsözünde gösterilen depremin başlangıç tarihi Ermeni kaynaklarında gün aynı olmakla birlikte, yani perşembe ise de mayısın 11. günü deniyor. Oysa bizim gösterdiğimiz kaynakta bu tarih 22 mayıstır. Hangisinin doğru olduğunu araştırmak bize değil, tarihçilere düşer.

Aşağıya destanını aldığımız Minas Ceryanoğlu (yada Ceranyan) şiirlerini Türkçe de söyleyen kör bir halk ozanıdır. Depremler üzerine dört destan söylemiştir. Biz, bunlardan Türkçe olanını veriyoruz. Ötekilerin çevirilerini isteyenler aynı makalede görebilirler.

Ozan Ceryanoğlu 1730 sıralarında Harput’ta doğmuş, 1813’de İstanbul’da ölmüştür. Bu ozan hakkında daha çok bilgi için İstanbul Ansiklopedisinin Cerenyan Minas maddesine bakmalıdır (cilt 7, sayfa 3495).

DESTAN İSDAMBOL ÜZERE

(Günah sebebinden kazaya uğradığından)

Hey ağalar size tarif edeyim

Bir zalim titreme aldı Isdambol

Ortalığı yıkıp berbat İyiedi

Bir zaman çalkalandı Isdambol

*

Günahımız zeminden arşa çıktı

Cenâb-ı Bârİ’nin göynünü yıkdı

Bir nazar eyledi, hışmile bakdı

Çeyreğinde viran oldu Isdambol  

*

Şol güzel Isdambol bahçeli, bağlı

Döşemesi mermer köşklü, saraylı

Güzel bezesdenli, çarşı pazarlı       

Açılmış gül İdi, soldu İsdambol

*

Beş vaktini kılan sufu camiler

Hakk’a ezan okunan minareler

Yıkıldı çok hanlar, hisapsız evler

Ağlamak figandan doldu Isdambol

*

Çarşular kapandı, evler boşandı

Meydanları çadır ilen döşendi

Herkes kendi kabahatin düşündi

Kem İlen kayğilen daldı İsdambol

*

Zere âlem’ küfre, zinaya düşdi

Helâl, haram birbirine katışdı

Yalan yanğlış sorarsan hadden aşdı

Ondan bu kazayı bu İdi İsdambol

*

Çok binalar temelinden söküldü

Neçe kimselerin beli büküldü

Cümlenin gözünden kan yaş döküldü

Hâşâ ki günahın bildi Isdambol

*

Yetmiş iki mîllet yolundan şaşdı

Ondan yer titredi, mizanın bozdu

Neçe binaların temelin kaldı

Neçesini yarı böldü Isdambol

*

Haçan halk ki şöyle’şaşıp kaldılar

Yalvarıp Hakk’a İbadet kıldılar

Her diyar işidip haber aldılar

Söylediler ki yıkıldı Isdambol

*

Isdambol dediğin böyük hanedir

Evliyalar yatağı bir tanedir

Hak kerimdir, demen sonu fenadır

İnşallah gine şenlendi Isdambol

*

CERYANOĞLU, sözün burada kalsın

Şükür bu sahete, Hünkâr sağ olsun  .

Mevlâ kendisine ömürler versin

Açıldı bezesden, güldİ Isdambol

 

1894 DEPREMİ

10 Temmuz 1894 günü bir dakika süren bu korkunç deprem pek çok can ve mal kaybına yol açmıştır. İstanbul’da birçok camiler, minareler, medreseler, okullar, karakollar, rıhtımlar, resmî devlet yapılan, hanlar, dükkânlar, evler yıkılmıştır.

Ölenlerin çoğu yıkılan yapılardan çıkamayanlardır. Pek çok da yaralanan olmuştur. Bunlar hemen hastanelere kaldırılmış» tedavi altına alınmıştır. Padişah hemen yaverleriyle Zaptiye nezaretini, Şehremanetini (Belediye), Sıhhıyeyi imdat için harekete geçirmiştir. Padişah Abdülhamit hemen bir yardım (iane) defteri açtırmış, beş ay on dokuz günde (82.874) Osmanlı altını toplanmıştır. Bunun önemli bir bölümünü padişah verdi.

Aşağıdaki destan bu korkunç depremi anlatmaktadır.

           

– Dinleyin ahvâli baştan, İptida

İstanbul şehrinde olan kazayı

Karalar geymekte ahâli hâlâ

Nice babayiğit gitti ziyâne

*

Muharrem ayında, bir salı günü

Saat da hemen geçmişti dördü

Ahâli heman bir zulüm gördü

Cihan bulanmıştı toz ve dumana

*

Fâtih Rüştiyesi’nde ders okurduk

Hareket başladı, cümlemiz durduk

Şiddeti; artırdı,, hepimiz korktuk

Allah, diye bağrıştık ulu Yezdan’a

*

Zabitler der ki: «Bu ne felâket,

Var mı bizim için cây-i selâmet

Olur ise ancak Mevlâ’dan hidâyet»

Cümlenin halleri düştü yamana

*

Kurtulduk mektepten, çok şükür ettik

Kimsede hal kalmadı, cümlemiz bittik

Peder, mâderimizi görmeye gittik

Hazır olduk emr-ü fermana

*

Kimisi bıraktı hep kitaplarını

Kurtarmak için hem canlarını

Koştular görmeye hep hanelerini

Hepsinin göz yaşları oldu revâne

*

Teneffüshane baştan başa yıkıldı

Şakırdan, zabit sokaklara döküldü

Çok şükür Tanrı’ya hepsi kurtuldu

Koç kurban kesildi Rabb-ül Suphan’a

*

Zelzelenin akabinde başladı harik

Yıkıldı di varlar, kapandı tarik

Ahâlî mallarından oldular fârik

Hepsinin dîdesi oldu hicrâne

*

Zâlim Çırçırlılar yangına geldi

Pervane misâli ateşe daldı

Kurtardı çok yerleri, kurbanlar aldı

Çok şükür ettiler emr-ül Suphâne

*

Sandıklar gelmişti karşı taraftan  

Ateş sardı hanı her bir taraftan

Kurtardı cümlesin Bâri yaradan

Lütfundan gösterdi gayret insana

*

Yıkıldı cümle haneler, hanlar

Kalmadı asla sağlam dıvarlar

Ahâlinin goz yaşı sel gibi damlar

Çok dua ettiler ganî Yezdan’a

*

Ne çare bozulmaz takdir-i Hüdâ

Heman yardım etsin cümleye Mevlâ

Yıkıldı Eâtih’în âİemî hâlâ

Çıkamaz oldu müezzin ezana

*

Yıkıldı Edirnekapı minaresi

Harap olmuştu civarlar kalesi

Kurtulmanın yoktu gayrı çâresi

Herkes dökülmüştü bağ ve böstana

*

Yıkıldı cümle kârgir binalar

Çatladı karakol, kışla, dıvarlar

Harap oldu cümle hanlar, hamamlar

Bu da ibret oldu, böyle cihana

*

Yıkıldı Yenicâmi’nin külahı

Bİllah söylemem asla hilafı

Ey Kerem kâni, Cenâb-ı Bârî

Yazık değil miydi bunca İnsana

*

Zelzeleden çarşı olmuştu harap

Dökülmüş cümle taş İle türap

Burada ezilenler gayet bî-hesap

Leşleri serdiler cümle meydana

*

Bir kimesne var idi hanın içinde

O da kalmıştı bu zulmün dibinde

Çıkardılar toz, toprak içinde

Yazık, elif kaddi döndü kemâne

*

Anı kurtardılar toprak içinden

Tuttular hemen iki kolundan

Verdi bir seda ol derunundan

Çehresi benzerdi bir kahramana

*

Allah din-ü devlete vermesin zeval

Cümlesi buldu keyfinde kemâl

Ehl-i servet yardımda etmedi İhmal

Rahmet ettiler de ehl-i İslâm’a

*

Her bir devletten İane geldi

Takdir böyle imiş, yerini buldu

Nice canlar gül gibi soldu

Kara haber gitti bunca cihana

*

Nasıl hareket desem, bu bir zulümdür

Söz, laf anlamaz, böyle bir zâlimdir

Kimi «babacığım», kimi «evlâdım» der

Yeniden gelmişti sanki cihana

*

Sene bin üç yüz on iki tamam

Takdir bu hali eyledim beyan

Söylesem çoktur, hasıl-ı kelâm

Gayret et HALİT, işbu destana

 

Sh: 563-574

 

NASIL GÜNLERE KALDIK

Zamanın âhiri geldi

Bu dünya zulmile doldu

Bir münafık meydan aldı

Biz nasıl günlere kaldık

*

Anmazlar Hakk’a niyazı

İnsan unuttu namazı

İnsandan merhamet kalktı

Biz{ nasıl günlere kaldık

*

İnsan merhamet etmiyor

Yerden bereket gitmiyor

Kârımız harca yetmiyor

Bîz nasıl günlere kaldık

*

Büyük, küçük bilinmedi

Âlime rağbet kalmadı

Mevlâm bereket vermedi

Biz nasıl günlere kaldık

*

Dünyanın sefası gitti

İnsandan merhamet kalktı

Dünya zulmile yıkıldı

Biz nasıl günlere kaldık

*

Gidersen bir uzak yola

Yalvarırsın sen Mevlâya

Herkes mâü oldu dünyaya

Biz nasıl günlere kaldık

*

Ezan okurlar, gelmezler

Gelüp namazın kılmazlar

İmândan sorsan bilmezler

Biz nasıl günlere kaldık.

 

HAŞAN kulun ağlar, gülmez

Gözünün yaşı kurumaz

Cahiller kıymetin bilmez

Biz nasıl günlere kaldık

 

DOĞRU BULUNMAZ

Dinleyin efendim bu vasf-ı hâli

Cihan doldu kasavetle, rahat bulunmaz

Her kişi kendinin derdine kalmış

Kimseden kimseye’ yardım olunmaz

*

Yardım etmez kardeş- kardeşe bir dem

Evlâdı babaya danışmaz nidem

Her kaçan beylere verdiler kıdem

Şimden sonra dahi burda durulmaz

*

Durulmaz bu yerde, fena vakıftır

Tükendi eşrefler, nakıs saattir

Doğru- söyler İsen büyük kabahattir

Eğri söyleyince din îman olmaz,

*

İman şüphelidir şimdiki nâsda

Cahiller neşadda, kâmiller yasda

Doğru söyleyince şimdi mecİİsde

Kayd-ı bend ederler, halâs bulunmaz

*

Halâs eder Yaradan  kâmil kulları

Cahil nâdan kat’ eylemiş yolları

Elbet sual ederler bir gün bunları

Terbiye olurlar, çâre bulunmaz

 

Çâre yok, bu işde itaat lâzıma

Âlâdan ednâya kanaat lâzım

Adâvet, dünyayı feragat lâzım

Yogise şahlara cevap verilmez

*

Cevabı bulunmaz cürmü olanın

Sahile geç gidip isyan kılanın

Artar garâmeti cihanda anın

Çok olur cefası, rahat bulunmaz

*

Rahatı kalmadı cihanın, gitti

Her kötü fiiller kemâle yetti

Doğruluk kalmadı, musibet arttı

Hak cevap söyleyen bir er bulunmaz

*

Erlik nedir, merdlik nedir, bilen yok

Eğri yoldan doğru yola gelen yok

Bir gözünden bir göze inanan yok

ŞEVKİ’ nin sözünde hilaf bulunmaz

 

ANKAYI KUŞ EYLEDİLER

Hey gaziler, şimdi zamane halkı

Her biri bir türlü iş eylediler

Âyete, hadîse îman etmeyip

Beyhûde sözleri gûş eylediler

*

Sırr-ı Muhammed’den kalmadı eser

Âlem fitne ile doldu ser-te-ser

Yitmiş ile iman oldu beraber

Kılı ibrişime koş eylediler

*

Kör ölü şeyh oldu, çıktı huzura

Çaylak vezir oldu, geçti mühüre

Çok virane verdi baykuş sefile

Serçeyi bir anka’ kuş eylediler

*

Muhabbet tohumun ham yüze ekip

Aşkın badesini kehrize döküp

Katırı, beygiri tavlaya çekip

Sarı güheylana eş eylediler

*

Kimisi posî-nişin, kimisi gezer

Kimi kendi akimca fetva yazar

Kimi yol gösterir, kimisi bozar.

Evliyanın sırrın faş eylediler

*

KÂTİBÎ’m der, ahd-u aman vâdeler

Âlem bozuldu da döndü caddeler

Haram-hor demeyip şeyhler, dedeler

Eline geçeni nûş eylediler

 

BEĞENMEZ

 (17. yüzyıl)

Acep âhir zaman oldu gaziler

Büyük, küçük birbirini beğenmez

Her mümin, münafık cennet arzular

Tanrı nasip ettiğini beğenmez

*

Kediler köpekler ile savaşır

Emcik deyü çarşı çarşı dolaşır

Nekbetlisi ehl-ı ırza ulaşır

Oruspular kendi erin beğenmez

*

Teklif İster bülbül güle komağa

Pervâneler düşüp şem’a yanmağa

Oğlancıklar iştahından binmeğe

Doru ister, atın kırın beğenmez

*

Babası, anası koyun güttüren

Dağ başında kavalını öttüren

Kazma ile başın tıraş ettiren

Âhir-kâr ayak berberin beğenmez

*

Of kökü balta sapının eğrisi

Yine gitmez yüreğinin ağrısı

Sofuluk satar başı eşek uğrusu

Âşıkların aşk eserin’ beğenmez

*

Tâİip olmaz derde deva bilmeyen

Her bir sözden birer hisse almayan

Petrepetin Türkçesini bilmeyen

Âşıkların gizli sırrın beğenmez

*

Marifette kâmil olan yiğitler

Mağrur olmaz,. kendi nefsin öğütler

El İçinde bilip gören şagirtler

Üstadını, dahi pîrin beğenmez

*

Er olmaz kalbinde tutan gümanı

İsterse dolaşsın Hind-ü Yemen’i

Der KÂTİBÎ, bizi beğenmeyeni

Deli gönül beğen, derim beğenmez

 

FESAT ŞEYTAN’A KALDI

(17. yüzyıl)

Gaziler cihanın menzili doldu

Dünya bir acayip zamana kaldı

İnsandan riâyet, itikat gitti

Heman bir zânile gümana kaldı

*

Gerçek er olmanın ihsanı çoktur

Bildim ki dört kapı, kırk makam haktır

Ehl-ullah olanın kıymeti yoktur  

Şimdi hürmet, fesat Şeytan’a kaldı

*

Meydan ehli oldu hep zamparalar

Ben tabibim, derler yüzü karalar

Yanlış melhem çaldı, azdı yaralar

Şimdi her bir tabib Lokman’a kaldı

*

Ardına düşerler bir kuru kal in

Yanına varmazlar ehl-i kemâlin.

İnsanın ettiği cenk-ü cidâlin .

Hemen de bir ulu divâna kaldı

*

KÂTİBÎ’yim, pek güçtür nefs öldürmek

Erlik değil koymadığın kaldırmak

Zemana halkına hakkı bildirmek

Mehdî gibi âdil bir Hân’a kaldı

 

FİTNE DEVRİ

On sekizinci yüzyılın ikinci yarısındayız… Her yanı fitne almış… devlet makinesi bozulmuş… Halk ezilmekte… Yokluk .içinde kıvranmakta… Toplumun ahlâkı bozulmuş,..

Âşık Hüseyin bu. durumu, tarih kitaplarından daha çok. iyi dile getiriyor… iki cönkte bulduğumuz bu destanın birinde tarih 1194/1780, ötekinde 1207/ 1792 olarak geçiyor… Şiirde de birinci tarih söyleniyor. .

 

Bana söyle derler fitne devrini

Âlem fitne olmuş, nesin söyleyjm

Evlâdı olan çekmiyor çevrini

Velet-zina geldi, nesin soyleyim .

*

Önünü fikreyle, sonunu tanı

– Herkesin ettiği kalıyor yanına

Küçük. kıyametin budur nişanı .

Şimdik kumar çıktı, nesin söyleyim

*

Gör, Kadir Mevlâm ne etti, neyledi

Çayı geçmeden deryayı boyladı

Her bir köyden de bir âşık türedi

Âlem âşık olmuş, nesin söyleyim

*

Sene de bin yüz doksan dört denildi

Alçaklar yüceldi, yüceler indi

Dünya şimdi yeme üstüne kondu

Âlem yiye gelmiş, nesin söyleyim

* 

Zengin olan yiyemiyor malını

Bilmiyorlar fukaranın halini

Bağladılar şeriatın yolunu

Bâtıl menzil aldı, nesin soyleyîm

*

HÜSEYİN’in eydür, daha ne ola

Kızlar çifte gider, gelinler bile

Umarım mülükün sahîbî gele

İş Mehdi’ye, kaldı, nesin söyledim

YİYİCİLER DESTANI

AHVALLER PERİŞAN

İmparatorluğun duraklama ve gerileme devirlerinde devlet zayıf düştükçe memurlar da halka zulmetmişlerdir. Vergiciler yılda birkaç kere vergi alır oldu, davalar rüşvetle görülür oldu, fakir fukaranın gözünün yaşına bakılmaz oldu. Bu durumlar çöküşü hızlandırdı. Halkın feryatlarına kulak asan olmazdı.

Halkın dilek ve feryatlarım her zaman olduğu gibi yine saz şairleri dile getirirdi. Aşağıdaki destan On sekizinci yüzyılda böyle bir «feryatnâme»dir. Âşık Kabasakal Mehmet, Rumeli ahalisindendir. Kitabımızda Köprülüler ailesini öven bir şiiri de görülecektir. “Yiyiciler destanı”nı yine Köprülülerden Fazıl Ahmet Paşa’ya «dilekçe» olarak takdim etmiştir. Destandaki olaylar âşıkın bulunduğu bir kasabada geçiyor, bu arada özel adlar ve özel olaylar anlatılıyor. Bir yandan da genel durum acı şikâyet konusu oluyor.

 

Fukara kulların arz-ı hal kıldı

Ahvaller ziyade perişan oldu

Masumlar mektepte okumaz oldu

Masumlar duasın alın efendim

*

Mektebin Önünde ahır yapıldı

Hep okuyan sıbyan geri çekildi

Etme, diyenlerin evi yıkıldı

Bunun ilâcını görün efendim

*

Yiyiciler akça ister zaleme

Verilen malımız gelmez kaleme

Perişanlık şayi oldu âleme

Kullarına imdat kılın efendim

*

Akşam olur yiyiciler derilir

Fukara kulların kusurun bulur

Haftada hem üç yüz kuruşun alur

Keyfiyet-hafimiz bilin efendim

*

Silahdar yazmağa tertib olundu

Gitmeyenler için defter, verildi

Üç yüzden ziyade kulun soyuldu

Reâyâ ahvalin bîfin efendim

*

Yetmiş kadar adam mahbus bulundu

Nice bigünahlar zahimdâr oldu

Mütevelli İmam sebebi oldu

Kulların ahvalin bilin efendim

*

Yetmiş adam ile ihzar olundu

Reâyâ kulların hali bilindi

Üç kimse üstüne hüccet olundu

Hal(i)mİze merhamet kılın efendim

*

Kara Molla Oğlu araya girdi

Altı kese akçaya halâs buldu

Reayaya cebren salyâne oldu

Bize olan zulmü bilin efendim

*

Otuz kese akça tecrim olundu

Beş çifti olanın İkisi kaldı

Âk(ı)bet Deveci Osman belâsın buldu

Sairin hakkından gelin efendim

*

Reâyâ kulların çektiler gücün

İmam adam gönderdi töhmet içün,

Devletli Beyefendimizin başıyçün

Tezkiye edin de sorun efendim,

*

Niş gibi kalanın fethini kıldın          

Koymadın, küffardan intikam aldın 

Âlemde gazilik şöhretin, buldun    

Kullar intikamın alın efendim          

*

Kusurum afvinle eyle inayet

Hatiften tarihi düştü «hidâyet»

Yoktur keremine asla nihayet

Mehemmed bîçare kulun efendim  

 

 

İŞİMİZ TANRl’YA KALDI

Devir Sultan İkinci Mahmut zamanı (1808- 1839)… Yeniçerilerin bilinen edepsizlikleri bir yandan… Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa’nm başkaldırması, Balkan karışıklıkları, Tepedelenli Ali Paşa ayaklanması, – Mora isyanları… Öte yandan devlet adamlarının idaresizliği… Halkda bitkinlik» umutsuzluk… Osmanlı Devletinin en bunalımlı yılları… İmparatorluk tâ temelinden sarsılıyor…

İşte, bu «ahval ve şerait» içinde Şemsi Hoca hazretlerinin «hasb-i hali»… İş Tanrıya kaldı…

 

Düştü cihana yine bir gulgule

Meğer nusret erşe Mevlâ’dan bize

Ol dinîmiz, devlet-i Sultan Mahmud

Basiret versün Allah, etsün iâne

*

İhata eyledi zulüm cihani

Göklere dek ağdı insanın âhı

Ağlayup gözlerden dökelim kam

Mülk başladı bil-cümle figana

*

Cihanda kalmadı sahib-adâlet

Kapladı dünyayı cümle cehalet

Haller niye varır bilmem akıbet

Derûndan yalvaralım ulu Subhân’a

*

Duhûl etti nâs içre dürlü adavet

Bir kimsede yoktur asla itâat

Eğer Huda’dan olmazsa inâyet

Yıkılıpdur cihan, yoktur bahane

*

Perişan olupdur ahvâ l~i îbâd

Kalmadı nâsda birgünâ takat

OJ zaif-ü masum dahî mâsûmat

Çıkupdur zarları heft âsumâna

*

Çar köşede zuhur etti adûlar

Derûnumuz doldu dürlü kayg’ular

Gelürse başa bunca korkular

Hayıf olur cümle ehl-İ imâna

*

Dua-yı tazarruğ idelüm Gaffâr’a

Yanıpdır âlem şöyle bir nâra

Satarlar dinini verirsen para

Muhafîf, fî’limiz’ hükm-ü Yezdan’a

*

Geçdi sadarete bîf herif cahil

Tutulmaz oldu kelâm-) fâzıl

Kant bunca mazlum, insan-ı kâmil

Durup tevekkül ettiler Rahman’a

*

Ricali devlette yoktur sadâkat

Sefahat dedikleri oldu zarafet

Bu resme mahv-olursa bunca kâînât

İşaret var bunda âhir zamana

*

İşlenmez oldu enir-î İlâhî

Dünyayı tuttu hep cümle menâhî

Rûz-u şeb bulmada cihan fenâyî

Olunmaz îktîdâ ehİ-İ İrfana

*

ŞEMSİ’yâ zîkr eyle’ Mevlâ’yı her an

Kıl anın ybluna canını kurban

Versün sana Iütfundan bağ-ı çînân

Gafil olma, duruş ders-i Kur’an’a

*

19. YÜZYILDA İSTANBUL AHVAL

Hayrola, her yandan şerler uyandı

Gayrı şad olmanın geçti zamanı

Bütün halk-ı cihan candan usandı

Herkes sağlığından kesti gümanı

*

Rical-ü kibardan kalktı inâyet

Evlat babasına etmez itâaat

Galiba yakındır rûz-i kıyamet

Her taraftan zâhîr oldu nişanı

*

Günden güne halk-ı cihan bozuldu

Nefs-i emmâreye cümle kul oldu

Türlü musibetlik kemâlin buldu

Mevlâ ıslah etsin gafil insanı

*

Gittikçe çoğaldı münkir, münafık

Âkıbet oldular lanete lâyık

Kan ağlar hep âlem diyen yok, yazık

Zalimler zulm İle yıktı cihanı

*

Kanı din sahibi, ol müslümanlık

Kanda kaldı ol evvelki insanlık

Zahir oldu nice nice şeytanlık

Yalın ayak kaçırdılar şeytanı

*

Lût kavmine okuyalım lânetler

Nice zâhîr oldu bu alâmetler

Evlerde yalnız kaldı avretler

Bütün halk-ı cihan sever oğlanı

*

Hava-yı heveste, iyş-ü işrette

Gezerler daima zevk-u sohbette

Bırakmış işini herkes gıybette

Derler şöyle yapmış filân filânı

*

Kimi yankesici, kimi kumarbaz

Şimdi doğru adam kaldı azdan az

Tuttukları işler Hakk’a yaramaz

Bıraktı cümlesi râh-ı Rahmanı

*

Asi olup günden güne azarlar

Şeriatın ahkâmını bozarlar ,

Bütün Fransızca okur yazarlar

Kimse lisanına almaz Kur’an’ı

*

Herkes endamına verir ziyneti

Baştan çıkardılar bütün milleti

Batırdılar gitti din-ü devleti

Bozuldu Resul’ün yolu, erkânı

*

Muhtaç oldu âlem bir lokma nâne

İş kaldı Mehdi-i sahip zamane

Önü-alırimaz artık, çıktı meydana

Bİr alay süfehâ din kalpazanı

 

Kanda etsin haklı hakkını dâva

Rüşvetsiz hiçbir İş görülmez asla ,

Ayaklar altında kaldı fukara

Âsümana çıktı âh-ü figanı

*

Kimse bilmez bu ne haldır, ne esrar

Bir amel işleyen yok Hakk’a yarar

Şeytanın başından külâhın kapar

Şimdi halkın para dinî, imanı

*

Bakmaz oldu, fukaraya agniyâ

Acımaz’yüreği, can gözü a’mâ

Bütün sadra geçti cahil, cühelâ

Sen kimden umarsın lutf-ü ihsanı

*

Kimi derviş olur, başında külah

Tarikat sırrına değildir âgâh

Bulursa bir dergâh uğrasa nâgâh

Keramet gösterir, basar yalanı

*

Şeyhler harîr kaplı geyerler samur

Terk-i dünya olan böyle mi olur

Halka-İ tevhide gör nice al ur

On beş yaşındaki taze civanı

*

Şimdiki dervişlik cümlesi taklit

Sîm-ü zer İçindir çektikleri vîrd

Âlemi kaydından eyleyip resîd

Hak’la hak olanlar ararlar kanı

*

Gerçi bu* dünyanın gidişi hoştur

Gelip geçer ömrün, cümlesi boştur

Can kafesten uçar sanki bir kuştur

Âk(ı)bet terk eyler bu can İnsanı

*

Âkil ol terk eyle bu dehr-i fânî

Ecel sefinesi açtı yelkeni

Hayr ile yâd etsin GEDÂÎ seni

Okuyup dinleyenler bu destanı

HER ŞEY BOZULDU

Âhir vakta kaldık neuzü-billah

Halk-ı âlem bütün fitnekâr şimdi.

Dâvalar görülmez’ hastpeten-lill’ah

Sim ile zeredir itibar şimdi

*

Ne savm ile salât kaldı gedâda

Ne hac ile zekât var ağniyada

Biliniz, bir Kur’an kaldı arada

Şeriatın, dilde adı var şimdi .

*

Ezanlar, okunur, gelmez cemaat

Cihanı büsbütün kapladı bîd’at

Çalgıcı gelirse ederler rağbet

Saz İle santura itibar şimdi

*

Emanet verilen sağlam alınmaz

Değme nasda dinî bütün bulunmaz

Hırkada gezenin kadri bilinmez

Kürk ile şalvara itibar şimdi

*

Nâ-ehil olanlar hep büyük îşde

Nüfuz da kalmadı beylerde, şahda

Faili, mef’ûlü bilmeyen softa

Âyetten, hadisten vazeder şimdi

*

Kimisi abdestli, kimisi çitli

Kimisi kürklüdür,, kimisi bitli

Medreseler boştur, odalar kitli

Zevk-u safadadır mollalar şimdi

*

Âlimler ilmiyle etmez ameli

Demez hiç kimseler Hak söze «beli»

Nasihat eylesen derler bu deli

Puşt ile deyyusa İtibar şimdi

* 

Katı müşkül oldu İstİnkâh hâli

Niceler boş yere alır vebali

Fakir fukaranın sorulmaz hâli

Güzele, zengine itibar şimdi

*

Hoşnut değil şimdi herkes halinden

Nefret eder ayalinden, malından

Dinimiz düşmanın adüv elinden

Nice din kardeşi hâkisar şimdi

*

Ak sakallı pîrler hep dine söver

Evlâtlar anasın, babasın döver

Bazı münafıklar kendini över

Cihanı Lût kavmi hep aldı şimdi

*

Âmirin kânı, memurun sultanı

Deli hafız derler fakirin şanı

Delilik yolunda tarik-i âmi

İsteyen kimseler vazgeçer şimdi

*

İLHÂMÎ, şeyhinden sen iste beyan

Ettiğin günaha gel ol pişiman

Evvel, âhir haktır Ölmeyip kalan

Cümle mâsîvâdan geç gönül şimdi

 

HÜNKÂRIM İŞİT

Hünkârım, sahihtir sözlerim işit

Askerin de çoğu küf fara çaşıt

Mükarin kâmil de yoktur, bir mürşit

Ol vakit fethola yol Padişahım

*

Ne mümkün kâfire verile fırsat

Bize yetmez bizde r olan taksirat

İnşaailah nasip ölür fütûhat

Ol vakit inşirah bu! Padişahım

*

Hâkimler dünyayı harabettiler

İcrası yok şeriate gittiler

Zulmân fukaranın mâlın yuttular

Onları Mevlâ’ya sal Padişahım

*

SEYİT ALİ der ki, akıllar şaştı

Rical-i devletin, rüşvete düştü

Bir mukataa on bahayı aştı

Tenzile bir imkân- bul Padişahım

ZAMANE DESTANI

Edelim nazmile bir hoşça destan

Dinlesin tâlib-î destan olanlar

Verirse de nazmım cahile sıklet

Kadrim bilir sahib-i İrfan olanlar

*

Görmüş yok cihanda cahilden vefa

Vefa umup etme kendine cefa

Olur mu insana zehirden şifa

Fikr-etsİn gönülden ihvan-olanlar

*

Sultan isen koyma boynunda vebal

Her işin sonunda var elbet ?evai

Bir mezaristana git, eyle sual

Kimdir o hâk ile yeksan olanlar

*

Niçin garip oldu hükm-i şeriat

Kadı’nın, müftünün yediği rüşvet.

İçkiden, zinadan cahile nevbet

Vermiyor hâfız-ı Kur’an planlar

*

Küçük lokma ile dolmaz avurdu

Ne yaman insanı kasdı kavurdu

Cihanın külünü göğe savurdu

Geçti sadarete hayvan olanlar

*

Bİzferi bu ateş haşredek yakar

Sanma şimdi sular engine akar

Borcunu zannetme gırtlağa çıkar

Ezelden kalbine ferman olanlar

*

Alırsın rengini yeşilli, morlu

İlletin yok- iken olursun çorlu

Kılıç vuran düşman olursan zorlu

Kurtulmaz, sahib-i kalkan olanlar

* 

Kimsenin kimseye “yoktur sayesi

Katıldı sütlere cehlin mâyesi

Tilkiye verildi aslan payesi

Tilki gölgesinde aslan olanlar

*

Herkes belâsını azdı da buldu

İnsanda evvelki sadakat noldu

Eski sarayları beğenmez oldu

Yere sığmaz oldu sultan olanlar

*

Çarh-ı felek dâim, dönüp öğünmez

Dönerse de dahi eyIiğe dönmez

Yedi derya suyu döküfse sönmez

Bu zulmün nârından sûzan olanlar

*

SEYRÂNÎ, kâmiller ta’nın eylesin  

Cahiller nutkun zemmin söylesin

Bundan âlâ destan yapıp peylesin

Şairlikte merd-i meydan olanlar 

DÜNYA YIKILACAK

Sene bin iki yüz altmış sekizde

Alâmet dumanı çöktü çökecek

Dikilecek kudret kalmadı dizde

Ecel belimizi büktü bükecek

*

Bitmez oldu harmanların eyisi

Hurma tadı verir erik, kayısı

Sadrazam etsen eğer seyisi

Ölmüş eşek arar nalın sökecek

*

Hiç çoban koyunu güder mi dağda

Olmasa gözleri süt, yoğurt, yağda

Meyvesi bitmedik ağacı bağda

Sökerler SEYRANI, daldan kökecek

BELLİ DEĞİL

Bir vakfa erdi ki bizim günümüz

Yiğit belli değ İl, mert beli değil

Herkes yarasına derman arıyor

Deva belIî değil, dert belli değil

*

Fark eyledik âhır, vakfın’ bittiğin

Merhamet çekilip göğe gittiğin

Gücü yeteri soyar gücü’ yettiğini

Papak belli değil, Kürt belli değil

*

Adalet kalmadı, hep zulüm doldu

Geçti şu baharın gülleri soldu

Dünyanın gidişi acayip oldu

Koyun belli değil, kurt belli değil

*

Başım ayık değil kederden, yasdan

Ah ettikçe duman çıkıyor fesden

Haraba yüz futtu bezm-i gülistan

Yayla belli değil, yurt belli değil

*

Çarh bozulmuş, dünya İslah olmuyor

Fukara ehlinin yüzü gülmüyor

RUHSÂTÎ de dediğini bilmiyor

Yazı belli değil, hat, belli değil      

 

KADILAR RÜŞVETÇİ

Mahkeme meclisi icad olduğu

Çeşme-i rüşvetin akmaklığından  

Kaza, belâ ile âlem dolduğu

Kazların kadıya uçmaklığından

*

Selefin rüşvetle hüccet yazması

Halefin anlayıp hükmün bozmaşı

Yıkılan binanın birden tozması

Asıl sermayenin topraklığından

*

Asıl sermaye-i niyabetleri

Emval-i eytamdır ticaretleri

Dâvet-i rüşvete icabetleri

Sıdk ile gönlünün alçaklığından

Bülbülün aşkıdır dalde öttüğü

Çobanın sütedir koyun güttüğü

Toprağın HâbİI’İ kabul ettiği

Şüphesiz yüzünün yumuşaklığından

 

Dünyadan ahrete gidip gelmemek

Olmasa iktiza eder ölmemek

Balık baştan kokar, bunu bilmemek

SEYRANÎ gafilin ahmaklığından

 

ZAMANE BOZULDU

Asırda acayip işiler çoğaldı

Bilmem bu işleri kimler ediyor

Dünyayı hep rezil kopekler aldı

Gelen ümerâya karşı gidiyor

*

Biraz bahsedeyim ehl-i zamandan

Yahşiler aşağı düştü yamandan  

Aralık itleri olmuş kumandan

Uyuz it kurtlara kumand’ediyor

*

Buğday unu beğenmiyor enikler

İplikten aşağı düştü İpekler

Hep sedire geçti itler, köpekler

Hanedan ayakta hizmet ediyor

*

Koltuk kılı fark olmuyor sakaldan

Tüccarlar aşağı İndî bakkaldan

Aslanlara çoban düşmüş çâkalğan

Şimdi aslanları çakal güdüyor

Mekteple medrese ortadan kalktı

Meyhane, kerhane meydana çıktı

Ar, namus denen şey ortadan kalktı

Şimdi kişi bildiğine gidiyor

i

Sarhoşlar çoğaldı, kalmadı ayık

Bu asır böylece hallere lâyık

Müzevirin adı muhbir-i sâdık  

Şimdi kişi bildiğine gidiyor

*

Şahinler yurdunu tuttu yarasa

Baklava yerine geçti pırasa

Şimdi rağbet deyyus ile terese

Zamane bunlara rağbet ediyor

*

Boy kürkünü beğenmiyor köçekler

Babasına akl öğretir çocuklar

Yumurtadan burnu çıkan cücükler

Horoz oldum diye cık cık ediyor

 

Küçükler büyüğe çorap geydirir

Tatlıyı insana acı yedirir

SEYRANI , zamane böyle dedirir

Şimdi kişi bildiğine gidiyor

 

FUKARA DESTANI

Âlemi yaradan yetiş İmdada

Katı çok bunda kaldı fukara,

‘Günden güne oldu zulüm ziyade   

Bir acayip halde kaldı fukara

*

Şüphe yok eriştik, âhir zamana

Niceleri muhtaç oldular nane

Haneye dokuz yüz düştü salyâne 

Elleri koynunda kaldı fukara

*

Yüz kuruş aylığı çıktı on bire          

Rencberler eleğin asdı dıvara

İşlerini heman Allah onara

Geçinmeden âciz kaldı fukara

*

Rencbere kalmadı koşmaya öküz.

Hafta sekiz amma teklifi dokuz

Aldığı pahalı, sattığı ucuz

İşte böyle müflis kaldı fukara

*

Usandılar herkes tatlı canından

Dayîm aksi gelir ferda bu günden

Askerin, kışlanın mesarifinden

Hep ipden kuşağa kaldı fukara

 

*

Bir mut eker, yine bir mut kaldırır

Anı da şahnası bulup kaldırır

Öküzü satmağa gözün aldırır

Elleri koynunda kaldı fukara

*

Şahnalar harmana gelir gezerek

Tohum, öküz vermiş sanki müşterek

Yarı kcmaz yeyin yemlik, diyerek

Ekin ekmeden âciz kaldı fukara

*

Ahvâlimiz böyle neye erecek

Bundan sonra gedâ gün mü görecek.

Salyan mal komadı borca verecek

Ne yaman perişan oldu fukara

*

Maslahat başına geçti hezele

Gedânın rahatın etti izâle

Umut etme gayrı. Cihan düzele

İşleri Mehdî’ye kaldı fukara

*

Fikre dalmış, nîdeceğin bilemez

Çok kimse var çarık, dolak bulamaz;

Salyandan artırıp bir don alamaz

GÖk beze de hasret kaldı fukara

*

HÜDÂYÎ der, heman gidişin düşün

Darhkdan bir kimse göremez işin

Bıçak açmaz halkın ağzıyla dişin

Tükenmez kedere kaldı fukara

 

FUKARANIN BELİ BÜKÜLDÜ

Eyvah, fukaranın beti büküldü

Medet, ticaretin gücüne kaldık

Eyiler âlemden göçtü çekildi

Bizler zamanenin piçine kaldık

 

Rüşvet ile yazar hâkim hücceti

Hüccet ile âlir kadı rüşveti

Halk bilmiyor dini, şer’i, sünneti

Bozuldu, sikkenin tuncuna kaldık

*

Sene bin iki yüz altmış beş tamam

Okunur ezanlar, boş bekler imam

SEYRÂNI bu nutkun sonu vesselam

İnanın dünyanın ucuna kaldık

 

ADALET Mİ KALDI?

Çeşm-İ ibretle bakin şu cihana

Durup oturacak rahat mı kaldı

Eyvah, erişmişiz en son zamana

Çekilmedik belâ, mihnet mi kaldı

*

Geçinmek güç oldu bu devirde gayet

Kalktı bu zamanda en son sadakat

Mevlâ bilir amma yakın kıyamet

İrtikâp edilmedik rezalet mi kaldı

*

Bunca zâdegânfar nerede kaldı

Bî-tarz edâlar da meydanı aldı

Büyük de, küçük de bilinmez oldu

Evladdan’ ataya hürmet mi kaldı

*

Sakın merak edip düşme teşvişe

Dâhi neler gelir sağ olan başa

Hiyanetlİk eder kardaş kardaşa

Ol nâsın kalbinde şefkat mi kaldı

*

Hile katılmadık kalmadı bir kâr

El-kâsib Habibullah diyen tüccar

Haramı, helâlı var mı hiç arar

Zamanda düzgün ticaret mi kaldı

*

Zabdetti zamanı bir alay hezele

Belki senden sonra dünya düzele

Şimdi rağbet zengin ile güzele

Hükümet babında adalet mi kaldı

*

Çok kişilerin varken hal-ü kadri

Askerlik korkusundan softa oldu

Medreseler asker kaçağı doldu

Bu sebepten ulemada kıymet mî kaldı

* 

Kafalarda sarıklar aldı meydan

İlminde amel yok zerrece îman

Bulların yüzünden bozuldu cihan

Bu eclden milletde selâmet mİ kaldı

*

Nolurdü etseydiler millete hizmet

Düşer miydi bu hale zavallı millet

Dolsun çilemiz de düzelsin devlet

Hak söze alınmadık rüşvet mi kaldı

*

Camilerde de ‘bulunmaz cemâat

Dürüst adam da yok etsin İmamet

Nicenin vicdanında kaldı ibadet

Kötüleşmekte hal, hakka riayet mi kaldı

*

Kâmil dalgıç ister bahre dalmağa

Yiğit gerek dalâletten kurtulmağa

Rüşvet ister, devletten pâye almağa

Lâkin tilkiden aslana fırsat mı kaldı

*

DİZÂRÎ bu söze vermiştir emek

Bu, zamane halinin destanı demek

Rüşvetle zina, zinayla bina etmek

Âlimden cahile nevbet mi kaldı

Sh: 577-607

 

KITLIK DESTANLARI

1835 kıtlığı – 1845 yılı kıtlık destanı – 1870 kıtlığı – 1873 – 1875 kıtlığı – 1887 kıtlığı.

Anadolu’da belli aralıklarla büyük kıtlık yılları yaşanır, Bunlardan manzum, olarak elde edebildiğimiz ancak yukarıda gösterilenlerdir. Bunlardan başka kimi tarihlerde  anılanlar da vardır. Bunlardan korkunç bir kıtlık olanı İ686 kıtlığıdır. Bu yılın kışında kıtlık artmıştır. Anadolu’da çiftlik ye köy halkı Sarıca denilen askerin ve Sekbanların önünden kaçlığı için ekin ekilememiş, yiyecek sıkıntısı çekilmiştir. Araplar, Kürtler ve başka şakiler rastladıkları yerlerde her şeyi tahrip ediyorlardı. Öte yandan tamahkârlıkla gözü doymayan beylerbeyden paşalar da halkı soymaktan geri kalmıyorlardı. Padişah ve devlet ileri gelenleri endişe ve kararsızlık içinde sallanıyorlar idi (Eremya Çelebi’nin yangınlar tarihi, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi TARİH dergisi, sayı 27, Mart 1973, sayfa 81).

1835 KITLIĞI

Dostlar el çekelim fena dünyadan

Medet, şimden sonra âhir şer oldu

…………

…………..

 

*

Hayır sahipleri hayrın batırdı

Nice kimseler imanın yitirdi

Mevlâm yerden berekâtın kaldırdı

Medet, şimden sonra âhir şer oIdu

*

Âlimler de hiç bir ilmini gütmez

Kadılar da rüşvetsiz işi tutmaz

Ekincinin ekdiği harcına yetmez

Medet, şimden sonra âhir şer oldu

*

Mescitlerde namaz kılınmaz oldu ;

Değme köyde imam bulunmaz oldu

Çok köylerde ezan okunmaz oldu

Medet, şimden sonra âhir şer oldu.

*

Hep dişiler erkeklere karıştı

Yerler kurak olup yandı, tutuştu …

Sene bin iki yüz’elli bire kavuştu

Medet, şimden sonra âhir şer oldu

*

ŞEYH EFENDİ bunu böyle söyledi ,

Kitabın önüne koyup ağladı

Analar dururken oğul söyledi

Medet, şimden sonra âhir şer oldu

    

HALİMİZ NOLACAK

Elli dört senesi mayıs ayında

Hep kurudu derelerin suları

Telaş aldı şehirleri, köyleri  

Aman Allah ne olacak halimiz

 *

Yüreğime düştü bir ince sızı;

Allah’ım bo! eyle ekmeği, tuzu

Kimseden fayda yok, sen kayır bizi

Aman Allah ne olacak halimiz

*

Karnı doymaz davarların, malların

Çeşmesi kurudu işlek yolların

Sana, yalvarıyor âciz kulların

Aman Allah ne olacak halimiz

*

Güneş vurur yeşil ekim sararır:

Sulu araziler durmaz moralır

Hep mîlletin gözü birden daralır

Aman Allah ne olacak halimiz

*          .

İki tarlam vardır orakla, ektim’

Tohum bile çıkmaz, elimi çektim

Kalbim mahzun oldu, boynumu büktüm

Aman Allah ne olacak, halimiz

*

Âşık HÜSEYN söyler destanı, sözü

Kanlı yaş döküyor hem iki gözü

Açlıktan terbiye eyleme bizi.

Aman Allah ne olacak halimiz

             

1845 YILI KITLIK DESTANI

 

Şehr-i Kayserİ’ye düştü bir figan

Gelmemiş bu gibi kıtlık zamanı

Hâs-ü âm çağırdı üç gün el-aman

Çare yok bozulmaz Hüdâ fermanı

*

Çün kahıt erişti bu sene gayet

Kalmadı kimsede zerrece takat

Nefs-i nefis oldu, aynı kıyamet

Kesildi cümlesinin tâb-ı dermanı

*

Erdi bu kıtlığa nice çok diyar

Cümlesinden ehven öldü bu civar

Bütün bütün harap oldu aşikâr

Kullarına imdat ede Suphân’ı

*

Varalım Kapı’ya edelim niyaz

Tövbekar olalım, bu bizlere âz

Kalmazdı bir can olmasa Sivas    

Çok şükür Hüdâ’ya etti ihsanı

*

Kalmadı kimsede hiç mal-ü eşya

Bütün ekmekçiler oldular ihya

Fukara onlara etti vaveyla

Fukaranın semaya çıktı efganı

*

Muktedir mel’unlar buldular fırsat

Una bin ziyade koydular kıymet

Dediler onlar: «Bu bir ganimet»

O! vakit unuttular dini, imanı

*

Çok kişi-zadeden ref oldu hicap

Feryada başladı çok âlî-cenap

Dediler: «Hûn oldu, ciğerler kebap»

Âh-ü vah doldurdu bütün cihanı

*

Nice yetimlerin gül benzi soldu

Her bir şey bahada nihayet buldu

“İlleki fukara en zebun oldu

Onlara merhamet kıla Rahmânî

*

Bu sene fitnekâr gayetle arttı

Nice insafsızlar una taş kattı

Nice bin naz ile metaın, sattı

Akıbet on sekze verdi batmanı

*

Nice gafil serden geçmek istedi

Mevtin şerbetinden içmek istedi

Altı aylık çocuk ekmek istedi

Acayip ah ile etti giryanı

*

Gel inat eyleme, kusurlar bizde

Beynamaz çoğaldı, hem beldemizde

Doğru zat kalmadı on binde birde

Hak İslah eyleye âsi insanı

*

Kalktı bereket, bütün eşyadan

Cümle gafil oldu hep akrabadan

Rahat mı İstersin gayrı dünyadan

Yakın Kitap’daki âhir zamanı

*

Gelin, kendimize. dönelim bızler

Çok zuhur ediyor bu gibi işler

Haniya o bolca olan yemişler

Hüdâ affeyleye bizden isyanı

*

Takdir böyle diye çalınmış kalem

Dilediğin işler ol Şah-ı Âlem 

Buna razı ok gel çekme elem

Hüdâ göndermeye başka tufanı

*

Bazılar demişler: Salih Efendi,

Acep bu destanı düzdü mü kendi»

Ben de bu kelâmı işittim şimdi

Marifet değildir düzmek destanı

*

Hamd-olsun Hûda’ya nice sad-hezar, .

Beyit düzmek ile etmem iftihar

İndimde güç değil, pek .kolay bu kâr

Şekk-ü şüphe edip etme gümanı

*

On dakkada destan hem oldu temam

Dileğime uygun düşmedi meram

Sıdk ile etmedim ona ihtimam

Azıcık kelâmla ettim beyanı

*

Ey Rabbim, kalbimi sen eyle güşad

Cahilden şahidi sen eyle berbad

Ol aşk-ı pâkimi sen eyle ziyad

Ben senden umarım aşk-ı Osmanî

 

Tarih bin iki yüz altmış ikide  

Zuhur etti kıtlık çün Kayserimde

SALİH’im, dediğim yâ Rabbî dilde

Bir dahî gösterme böyle tufanı 

BİR KITLIK DESTANI

 (1870 – 1874)

Geçen yüzyılın sonlarına doğru, 1870-1874 yılları arasında özellikle Orta Anadolu’yu kasıp kavuran korkunç bir kıtlık olmuştu.- Halk bu kıtlıkta pek perişan olmuş, acı anıları uzun zaman sürmüş- tür. Zamanın halk şairleri bu yılların olaylarını acı çığlıklar olarak günümüze dek getirmişlerdir;

Destanı aldığımız yazmada «1290 senesi kıtlık üzerine destan» yazısı vardır. Ozanın bu sırada Keskin’de bulunduğu açıkça anlaşılmaktadır. Belki ozanın kendisi de oralıdır. ‘Kıtlığın acılarını gerçekten yaşadığı anlaşılmaktadır.       

 

Sene doksan oldu, kurudu otlar ,

Savruldu, toprağı, kumlar perişan

Kendini söyleyen nice yiğitler

Kül ufak yetimi kullar perişan

*

Rahmet yerine her gün yel eser

Ekini olan da yok deyü kısar

Fukara -hep acından köpük kusar

Eksik-etek olan kullar perişan

*

Yerin göğün yüzünü duman bürüdü

Çayır, çimen, yeşil ekin kurudu

Türk, Türkmen göçüp hep Kürtler yürüdü

Göçler elinden yollar perişan

* 

Zahranın yolunda yoruldu gölük

Yemedi bahardan, eridi ilik

Semeri sırtında, çürüdü alık.

Yarıldı tırnağı, nallar perişan

*

Daima Hak’tan ederdim hazer

Gayrı şu Keskin canından bezer

Cümle fukaralar ayrık kazar

Ağrıdı bileği, eller perişan

*

Ot bulunmaz, hayvanlar toprak yalar

Arkasında tüyü kel gibi solar

Sahibi de vurmuş başına yular

İletirler pazara, mallar perişan

*

Kasaplar hayvanı meydana yıkar

Çenesinden tutup boynunu büker

Çalınca bıçağı al- kanlar saçar

Malların sırtında gönler perişan

*

Zengin olana olur mu hiç kıtlık

Fukara olanın evleri şatlık

Reçber olanın da malları etlik

Sen bilirsin Mevlâm, mallar perişan

*

Kesildi ilâcı, fukara ağlar

Yıkıldı siyecî, virandır bağlar

Tütmez bacalar, melüldür evler

Boş kaldı samanlık, damlar perişan

*

Halk etti dünyâyı Cenâb-ı Bârî

Bilmeyen kullar hep ekti darı

Bitmedi çiçeği, söyündü arı’

Boş kaldı peteği, ballar perişan

*

Takdirde yazılan hep gelir başa

Keskin düştü böyle yangın ataşa

Simsiyah oldu da dağdaki meşe

Döküldü gazeli, dallar perişan

*

Şu cihanda; kalmadı asla doğru

Sabıştı cümle, hep oldular uğru

Zahirde müslüman, kalpleri eğri

Zayıf oldu iman, dinler perişan

*

Kadir kıymet, büyük, küçük, bilinmez

Camiler kapandı, cuma kılınmaz

Cemaat bulunsa İmam bulunmaz

Dayim eder niyazı müminler perişan

*

Hiç görülmez oldu dâvalar asıldı

Çift sürülmez oldu,, sapan’ yasıldı

Su bulunmaz oldu, pınar kesildi

Kurudu ayağı, göller perişan

*

Fukara koyundur, valiler sağar .

Halini arzefse başından, savar

Derdini söylese yanından kovar

Böyle bir müşküldür, haller perişan

*

Nice köylerde harman sa vurulmaz

Nice evlerde hamur yuğurulmaz;

Gayrı şu Keskin’in beli doğrulmaz

Eğildi yay gîbî beller perişan

*

Hanedan olanlar odayı yakmaz

Gelen miskinlerin yüzüne bakmaz

Boğaz tokluğuna hizmetkâr tutmaz

Hizmetkâr tuttuğu günler perişan

*

Cümle insan düştü «vay nefsim» deyi

Hiç birbirine bakmaz yeğen, dayı

Girince kapıdan’ dürer sofrayı

Lal olur söylemez, diller perişan

*

Acından cihanın sarardı benzi

Yarıldı dudağı, tutuldu genzi

Taş çeke çeke de kırıldı omzu

Söküldü küreği, eller perişan

*

Çok adam da böyle arada sürter

Gittikçe hıntanın bahası artar

Hak; canımızı al, ya bizi kurtar

Şen bilirsin Mevlâm, kullar perişan

*

Teaccüp ederim gördüğüm düşe

Çok adam kırılır ererse kışa

Yetiş imdada tez, sen Derviş Paşa

Mevlâm halkettiği kullar perişan

*

Dağıldı da Keskin, cümlesi göçtü

El etek kesik konağa da düştü

Görünce hökümet, cümle ağlaştı

Dîdelerden akan seller perişan

*

Hökümet de buna çok gayret etti

Ahali bîl-cümle mazbata etti

Acından fukara can telef etti

Ne yapsın hökümet, kullar perişan

*

Ne yaman kadir oldu şu Keskin’e

Birbiri ardınca kıtlık üç sene

Böylece nihayet erdi doksana

Hey, vaktin Müşiri, kullar perişan

*

Padişah tahtından gelirse kendi

Söyünmez a lafı şu Keskin yandı

Halimizi sen bil Padişah ‘Efendi

Keskin’de de olan kullar perişan

 

KARARİ der, devlet versin idare

Selman, Kamber deyü çekerler dâre

Hak verirse veririm, etmem mudara

Gayri «Ey Hak» diyen kullar perişan

Sh: 610-619

Kaynak: UYAN PADİŞAHIM, Hazırlayan: Cahit ÖZTELLİ, MİLLİYET YAYIN LTD. Birinci Baskı: Mart 1970, İstanbul

 

 

BAŞA DÖN

Reklamlar

yorumda sahte e-posta yazanlara cevap verilmez.

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s