İSMAİL EMRE (Kaddesa’llâhu sırrahû)

        DOĞUŞLAR 1

İsmail Emre, nüfus kağıdına göre (1315-1899)‘da, fakat gerçekte (1316-1900)‘da Adana’da doğmuştur. Kendisinden alınan bilgiye göre babası Koca Hoca Hakkı Efendi, ulemadan bir kişidir. Dedesinin adı Ahmet efendidir. Dedesinin babası da Emir Halil adıyla tanınmış bir müderristir. Emir Halil efendi aslen Harput’ ludur. Bu kişi, Harput’tan Adana’ya gelerek Adana’da yerleşmiştir. Bu aile, Adana’da Kocahocalar diye tanınırlar.

İsmail Emre beş yaşında babasını, on yaşında da annesini kaybetmiştir. On yaşında hem öksüz, hem de yetim kalan küçük İsmail, kendinden yaşça çok büyük olan amcazadesi nalbant Şükrü efendinin yanında 17 yaşına kadar kalmış ve ondan nalbantlık öğrenmiştir.

Emre I. Dünya savaşının son senelerinde gönüllü olarak asker olmuş ve talimgahta hizmet görmüştür.

1921’de Bozantı-Halep-Nusaybin ve Temdidatı Demiryolları İşletmesi hizmetine girerek Adana garı deposunda kazancı ve kaynakçı olarak uzun seneler çalışmıştır. Bu vazifesinden 1943 yılında ve istifa etmek suretiyle ayrılmış, yine Adana’da serbest çalışmaya başlamıştır.

İsmail Emre‘nin ilk çocuğu olan Emine ile ondan sonraki Halil, küçük yaşta ölmüşlerdir.

Hayatta Hafize, Ruşen, Fuzule, Neşe isimlerinde 4 kızı ve Fikri adında bir oğlu vardır. Hanımının adı Ayşe‘dir.

Emre mektep, medrese yüzü görmemiştir. Sonradan öğrendiği eski harfleri Yunus Emre, Niyazi Mısri divanlarını şöyle böyle okuyacak kadar bilmektedir.

Emre‘nin eski harfleri öğrenmesi ilginçtir. Emre, 17-18 yaşlarındayken düştüğü Allah aşkı ateşine, Yunus ve Niyazi gibi aşık şairlerin şiirlerini dinleyerek su serpmeye çalışırmış. Fakat arkadaşları, bu divanları Emre‘nin her istediği zaman okuyamazlarmış. O da buna üzülürmüş. Bu teesürle işe başlayan Emre, okumayı, harf ve hece usulüyle değil, kelimelerin şekillerini, resimlerini hafızasına nakşederek öğrenmiştir.

İlk öğrendiği kelime, Niyazi Mısri’nin “Kasap elinde koyunum” mısrasındaki kasap kelimesi olmuştur. Bu kelimeyi o zamanki kasap dükkanlarının Arap harfleriyle yazılı tabelalarında da seyrederek iyice öğrenmiş ve düştüğü ilahi aşk ateşinde yıllarca yandıktan sonra, nihayet nefsinin ve benliğinin koyununu Ustasının bıçağı altına yatırmıştır.

İslam tarihine dair malumat ile diğer peygamberlere ait kıssaların çoğunu, bu hususta bilgisi olan kimselerin sözlerini can kulağı ile dinleyerek, kısmen de Ahmeddiyye, Muhammediyye, Şahmaran, Kan Kalesi gibi tasavvufi kitap veya hikayeleri okuyarak öğrenmiştir.

Tasavvuf nerede başlar, nerede biterse Emre de oradan başlamış ve başladığı yolu, kendisini bitirmek suretiyle tamamlayarak bir Aşk Güneşi olmuştur.

Emre bizim anladığımız anlamda bir aşk şairi değildir. Çünkü şairler, eğer münevverseler, şiirlerini kağıt üzerine, ölçüp biçerek, düşünüp taşınarak yazarlar. Tahsili olmayan şairler ise, sazlarını özlerine akort ederek şiir söylerler; yani kağıt üzerine yazmazlar.

Emre saz şairleri gibi şiir söyler yani kağıt üzerine yazmaz. Fakat onunla saz şairleri arasında şu fark vardır ki, Emre şiir söylerken kendinde değildir, yani ne söylediğinden kendisinin de haberi yoktur. Ağzından çıkan sözleri kulağı işitmez. O söylerken, yanında eli kalem tutan biri bulunur da, söylenen şiiri zapt ederse ne alan; aksi taktirde, söylenen şiir zayi olup gider.

Emre‘nin manevi ihata ve vukufu içine giren hadiseler vesilesiyle ve ilahi bir tazyikle söylediği bu tasavvufi şiirlerin gerek lafi, gerek fikri inşasında kendi iradesinin hiçbir rolü ve tesiri yoktur. Yani, tıpkı hamile bir kadının, çocuğunu doğurması veya doğurmaması nasıl elinde değilse, bu şiirleri söylemek veya söylememek de Emre‘nin elinde değildir. Bunun içindir ki o, kendisinin olmayan bu şiirlere Doğuş adını vermektedir. Ve Emre, kendi varlığının, bu doğuşları söyleyen Kudret ile, onları dinleyenler veya okuyanlar arasında sadece bir vasıta vazifesi gördüğünü daima söylemektedir.

Emre bir neydir, ve o Kudret zaman zaman gelip bu neyi üflemektedir.

Emre bu doğuşların kendi iç aleminde daima ve hiç durmadan söylendiğini, ancak icap edenlerin ses ve söz halinde dışarı çıktığını söylemektedir.

Emre, bu halin kendisine gelişini şöyle anlatmaktadır: Doğuş söylemeden evvel, bana tatlı bir ağırlık geliyor, vücudumda bir cereyan hissediyorum. Bu cereyan beni birkaç sefer elektrik çarpar gibi sarsıyor, ondan sonra ne dünya, ne ahiret, ne bilgi, ne görgü, ne işitgi ne de duygu kalıyor…

Doğuş bitip Emre kendisine geldikten sonra: Okuyun bakalım, biz de dinleyelim de istifade edelim diyor. Doğuş bitiminde Emre! diye mahlasını söylerken yavaş yavaş kendine geliyormuş.

Emre, bu hali hiçbir lisan tarif edemez diyor. Akl-ı cüz’, akl-ı küll’e yaklaşır ve akl-ı küll söyler.

Doğuşlar görüş ve arzularımıza göre doğar. Doğuşlar aşk kelamıdır. Aşka bürünmüş sözler nazımla çıkar. Doğuşları anlayabilmek için aynı hale bürünmek lazım.

Aşkı ancak aşk anlar.

Emre, kendisine soranlara, “bizim yolumuz doğuş yolu değil, ahlak ve istikamet yoludur”, diyor.

Bu hal, Emre‘ye kırk yaşına girdiği 1940 yılında gelmiştir. Emre‘nin 24-25 yıldır söylemiş olduğu doğuşlardan zapt ve tespit edilebilenler 2400 kadardır.

Prof. Dr. Annemaria Schimmel, Emre‘nin doğuş haline şahit olmuş ve “Tasavvuf’ un Boyutları” adlı eserinde bu konuya değinmiştir. (Kırkambar Kitaplığı, sf. 381-382 çev. Yaşar Keçeci)

Emre‘nin tasavvufi doğuları, bir taraftan İlahi Hakikati anlatmaya çalışırken, diğer taraftan da, bize, tasavvufi ahlak merdiveninin basamaklarını işaret etmektedir. İnsanları Manevi Sevgiye götürecek tek yol bu ahlaktır.

Emre diyor ki bu sevgi ancak ahlakımızdaki hayvani sıfatlar yok olduktan sonra doğabileceğine göre, tasavvuf, son hecesi “şer” olan “beşer”i İnsan sonra da Adem yapmak için uğraşır.

Emre‘nin dünya görüşü ve Kuran’daki tabiat-üstü olayları izah edişi tamamıyla aklın, mantığın ve müspet ilimlerin çerçevesi içindedir.

Emre‘nin getirdiği tasavvuf, 20. asrın bütün maddi terakkileriyle el ele vermiş dinamik bir tefekkür sistemidir.

Din anlayışının tekamülü bizi tasavvufa götürür. Dinler, büyük bir nehrin kollarına benzerler. Bu kollar birleşerek ana nehri teşkil ederler. Bu ana nehir tasavvuftur. Din dereleri birleşip tasavvuf ırmağı haline geldikten sonra Vahdet Ummanına dökülebilirler. Böyle bir tekamül takip etmeyen din anlayışı, taklitte kalmaya mahkumdur.


DOĞUŞLAR 2, 1965, Doğan Basım Evi Adana, Şevket Kutkan’ın önsözünden.

*************

İSMAİL EMRE’NİN TASAVVUFÎ SOHBETLERİ

70 kayıt bulunmakta ve her sayfada 15’er 15’er listelenmektedir.

 

1-)  7 Nisan 1957 | Sayı:41

Bundan evvelki sayılarımızdan birinde:

Âdemde bir et var, denilir; yürek,
Küreden büyüktür, gizlenir felek;
Binbir sıfat gizli, sıtreder melek,
Rahman sarayıdır, kul gözü görmez,

dörtlüğü ile başlayan bir doğuş vermiştik. Bu doğuş, (Kâmil İnsan)ın gönlünü anlatmaktaydı. Bir sohbette bu doğuşun okunması vesilesiyle;

Emre’ye “Gönül nedir?” diye bir sual soruldu. Emre şu cevabı verdi:

Gönül, nuranî bir sıfattır. Elektrik ışığı nasıl ampulden zuhûr ediyorsa, “Gönül”ün zuhûratı da kalptendir. Gönül bir “Cismi lâtif” dir, … [devamı]

2-)  14 Nisan 1952 | Sayı: 42

Bu sayıda, Emre’nin muhtelif sohbetlerde ahlâk mevzuu üzerinde söylediklerini bir araya getirmeye çalışacağız.

[devamı]

3-)  21 Nisan 1952 | Sayı: 43

Bu sayımızda, okuyucularımıza, iki hafta kadar evvel yapılmış olan bir konuşmanın notlarını vereceğiz. Emre’ye tasavvuf mevzuu üzerinde sual soran ve biri doktor, diğeri felsefeci olan iki münevver zatla yapılan konuşmayı, ne yazık ki başından itibaren zaptedemedik. O konuşma, bu gafletten uyandığımız zaman şöyle devam ediyordu:

– Mutasavvıflar maddî, yani cismânî haşri kabul etmiyorlar. Âhirette azâb mevcut olduğuna ve azâbın acısını, ızdırâbını da ruh değil, ancak beden duyabileceğine göre mutasavvıfların kanaatleri yanlış değil midir? Mutasavvıflara göre, yoksa, dirilmek ve azâp çekmek yok mudur?

[devamı]

4-)  28 Nisan 1952 | Sayı: 44

Emre’ye çok defa şöyle sorarlar: “Size dinsiz diyorlar; size tarîkatçı diyorlar, size şeyh diyorlar; ne dersiniz? Açık kalple sorulan bu suallere o şöyle cevap verir:

–   Biz dinsiz değiliz. Din bir yoldur. Herkes aklına ve anlayışına göre bu yolun bir noktasında bulunmaktadır. Kimisi yolun başında, kimisi ortasında, kimisi de nihayetindedir. Bazı kimseler de yolu yürüyüp bitirmişler, gayelerine ulaşmışlardır. Herkes kendi bulunduğu yeri bilir; kendinden ileri olan kimselerin hâlini, dini seviyesini bilemez. Din, insanları Allah’a götüren bir yolsa, mutlaka bir başlangıcı bir de sonu olacaktır. Yol da yürü… [devamı]

5-)  5 Mayıs 1952 | Sayı: 45

Yunanistan’dan gelen iki zâtın sormuş oldukları suallere verilen cevaplar: İlk mülâkat, 20 Nisan 1952 Pazar günü saat 18’de başlayarak 21Nisan Pazartesi günü saat 23’e kadar bilâ fasıla 29 saat; ikinci mülâkat, 26 Nisan Cumartesi günü saat 18’den 27 Nisan 1952 Pazar günü saat 19’a kadar 25 saat devam etti. Bu konuşmalar esnasında aldığımız notlar, gazetemizin beş-altı sayısını dolduracak kadar çoktur.

Peygamberimizin “İlim Çin’de de olsa tahsil ediniz.” Tavsiyesini can kulağı ile dinlemiş ve ona uymuş olan bu iki muhterem zât, Bay Nikola Rossopulos ile Bay Eriko Orologas, &ldqu… [devamı]

6-)  12 Mayıs 1952 | Sayı: 46

Bay Nikola, Emre’ye şöyle bir sual sormuştu:

N. –    Domuz eti niçin haramdır?

E. – Domuz etinde bir kurt vardır. Bu kurdun yumurtaları hararete dayanıyor, kolay kolay ölmüyor. Kana çiğ, yani canlı olarak karışınca hastalık yapıyor. Bir de, domuz dişisini kıskanmaz. İşte o hastalıknan bu pis huy bizlere geçmesin diye domuz eti harâm edilmiştir. Harâm edilen şeyler, mutlaka bizim iyiliğimiz içindir. Yoksa bunların Allah’a ne zararı, ne de faydası vardır. Domuz eti diğer etlerden kuvvetli olduğu halde, bu maddî ve mânevî zararlarından dolayı yasak edilmiştir. Peygamberim… [devamı]

7-)  19 Mayıs 1952 | Sayı: 47

Emre, insan varlığına dair şunları söylemişti:

İnsan, hakikatte çok tatlı bir şeydir. Nasıl tatlı olmasın ki, Allah onu “Ve lekad kerremnâ beni âdeme” sözü ile taltif etmiştir; “Eşref-i Mahlûkat” yapmıştır. Fakat “insan” insan olmadan evvel “beşer”dir. “Beşer” kelimesinin son hecesi ise “şer”dir. “İnsan” adını alabilmek için içimizdeki “şer”leri atmak lâzımdır. Birçok kelimelerde böyle bir “lisân-ı hâl” ifadesi vardır. “Şerîat” kelimesi de böyle değil mi? Şerîat demek (“şer”i at) demektir. Hakik… [devamı]

8-)  2 Haziran 1952 | Sayı: 48

– Boyuna öl, öl diyorsun; nedir bu ölüm?

Emre bu suale şu cevabı verdi:

– Tasavvufî hakikatleri anlaması da, anlatması da cidden zordur. İlâhî hakikat çok basittir. Basit olduğu için inanılması ve kabul edilmesi güçtür. Bunun içindir ki, bu hakikati, arayanlara bir hayli emek çektirdikten sonra söylemişlerdir. Emeksiz elde edilen şey kıymetsiz olur, ortalığa atılır, ayaklar altında kalır. Sonra bu hakikati herkes hazmedemez de… Herkese, anlayabileceği tarzda anlatmalıdır. Aksi takdirde ham meyve mideyi bozduğu gibi, ham kelâm da aklı bozar. Ham meyve yersek, mide onu oldurmaya çalışır. Meselâ ham erik, ağaçtan alacağ… [devamı]

9-)  16 Haziran 1952 | Sayı: 49

– Ölmeden evvel ölmek var diyorsunuz.

– Evet. Ölmeden evvel ölmek var. Hz. Muhammed bu işi yapmış.

Şu kesret âlemindeki sayısız varlıkların bir tek canı olduğunu anlamış. İnsanları ama bütün insanları orada tevhid etmeğe çalışmış. Bu uğurda yorulmuş, sevinmiş, sıkılmış. Kur’ân bu didinmeler esnasında bizi hidâyete sevk ve ihyâ etmek için söylediği sözlerdir. Bütün insanları (bir nokta)da birleştirmeğe çalışmış. Onun için (Elhamdüllilâhi Rabbil’âlemin) demiş; (Elhamdülillâhi Rabbilmüslimîn) dememiş. Hz. Muhammed’in işaret ettiği noktaya varabilmek için kendimizi tanımamız lâzımdır. Biz, aca… [devamı]

10-)  30 Haziran 1952 | Sayı: 50

– Yalan için ne dersiniz?

– Yalan, bütün kabahatlerin başıdır. Kabahat gizli yapılır. Bir şeyi gizlemek, o şey yapılmışken, onun yapılmadığını söylemek değil midir? Şu halde her kabahatin gizlenmesi, yalan söylemekten başka bir şey değildir. Yalan, her suçun başlangıcıdır. Biz yalan söylemeyi bir tarafa bırakalım, yalanı dinlemeyi bile unutmalıyız, terk etmeliyiz. Mânevî kelâm kabımızın içinde bu fiil bulunmamalıdır. Her işimizde doğruluk ve sadakat şarttır. Farz edelim ki esnafız, değil mi? Gelen müşteriyi (Vahdet-i Vücûd) inanışına göre Allah’ın, o Büyük Varlığın bir parçası gibi görürüz. Onunla alışveriş ederken Al… [devamı]

11-)  14 Temmuz 1952 | Sayı: 51

Sohbetlerden birinde, okunan bir doğuşun şu iki mısrasının şerhi istenmişti:

Beyin; mide gibi durmaz çalışır;
Zorca hazmedilir kelâmın hamı.

Emre bu arzuya şu sözlerle cevap verdi:

Gıdânın ilk alındığı yer ağızdır. Gıdâyı hazmeden, ağız değildir. Mamafih ağızda da bir kısım hazım olur. Çiğneme esnasında dil etrafındaki bezlerden çıkan maddeler hazma yardım ederler. Çiğnediğimiz şey mideye inince, şeker yemişsek şekere göre, ekşi yemişsek ekşiye göre bir hazım kimyası başlar. Mide gıdâyı böyle kimyevi bir pişirmeye tâbi tuttuktan sonra bağırsağa verir. Orada gözle görülmeyecek kadar ince kıl damarlar b… [devamı]

12-)  11 Ağustos 1952 | Sayı: 53

Bir sohbet esnasında bir arkadaş, tasavvufî konuşmaların verdiği inşirâh hazziyle gülüyordu. Bay Emre, gülen arkadaşı söyletmek için bizlere dönüp sordu:

– Bu arkadaş niye gülüyor acaba?

– Gülen arkadaş cevap verdi:

– Bayram da onun için.

– Arefesiz bayram olur mu?

– Vardı amma geride kaldı.

Evet, bayram gelince arefe geride kalır; yani arefenin,  kıymeti
kalmaz. “İrfâniyyet” de arefeye benzer. Kelime ve mânâ bakımından da her iki kelime aynı kökten gelir. Hakikat bayramını yapamadıktan sonra irfâniyyet’in ne kıymeti var… “Arefe günü yalan söyleyeni… [devamı]

13-)  25 Ağustos 1952 | Sayı: 54

Emre’nin sohbetleri, yani konuşmaları, ya sorulan bir sual üzerine veya herhangi bir hâdise vesilesiyle olmaktadır. Yine bir gün ona şöyle bir sual sorulmuştu:

– Kur’an’da (Kul küllün min indillah) diye bir âyet var manası: “Her şey Allah’tan” demektir. Şu halde bizim, yaptığımız fena fiillerden dolayı mes’ul olmamaklığımız lâzımdır. Ne dersiniz?

Bay Emre ile suali soran zat arasında şu konuşma oldu:

– Âyeti tam olarak, eksiksiz tercüme eder misiniz?

– “De ki: Hepsi Allah’tandır.”

– Bu hitap kime?

– Peygambere.

Demek … [devamı]

14-)  8 Eylül 1952 | Sayı: 55

Bir gün Emre’ye şöyle bir sual soruldu:

— Mevlâna ile bir arkadaşı, kendileri Konya’da oldukları halde sabah namazlarını Mekke’de veya Medîne’de kılarlarmış. Böyle bir şey olabilir mi?

Emre şu cevabı verdi:

— Böyle şeylerin aslı yoktur. İslâmiyet’i, bu türlü hurafeler anlaşılmaz hale getirmiş, bizi de asırlarca uyuşturmuştur. Tasavvuf, İslâmiyet’i hurafeden kurtarıp hakiki çehresiyle bize tanıtmağa çalışır. İslâmiyet’te böyle şeyler yoktur. İslâmiyet demek Hz. Muhammed demektir. Hz. Muhammed Mekke’den Medîne’ye uçarak mı gitmiştir? O büyük zât, Allah&rsquo… [devamı]

15-)  22 Eylül 1952 | Sayı: 56

3 Eylül 1952’deki sohbetten:

Hakiki ilmin, “Ali, Fâtıma, Hasan, Hüseyin”den ibaret “Ehli Beyt”i sevmekten başka bir şey olmayacağını iddia eden bir zât, iddiasını Hz. Muhammed’in şu hâdisiyle ispat etmek istiyordu. Peygamberimiz bu hâdisinde: (Size iki emanet bırakıyorum. Bunun biri Kur’ân, diğeri de Ehl-i beyt’im) diyor.

Yani bu zât demek istiyordu ki, gerçek tasavvuf, Ehl-i beyt sevgisini benimsemektir. Onun için Emre’ye şu suali sordu:

S. – Peygamberimiz, bir gün ashâbıyla otururken toprağa bir çubukla dik ve düzgün bir hat çiziyor. Bu … [devamı]

 


[ Sayfa : 1 2 3 4 5 ]

************
  SOHBETLERDEN SEÇKİLER

127 kayıt bulunmakta ve her sayfada 100’er 100’er listelenmektedir.

1.
2.
3.
4.
5.
6.
7.
8.
9.
10.
11.
12.
13.
14.
15.
16.
17.
18.
19.
20.
21.
22.
23.
24.
25.
26.
27.
28.
29.
30.
31.
32.
33.
34.
35.
36.
37.
38.
39.
40.
41.
42.
43.
44.
45.
46.
47.
48.
49.
50.
51.
52.
53.
54.
55.
56.
57.
58.
59.
60.
61.
62.
63.
64.
65.
66.
67.
68.
69.
70.
71.
72.
73.
74.
75.
76.
77.
78.
79.
80.
81.
82.
83.
84.
85.
86.
87.
88.
89.
90.
91.
92.
93.
94.
95.
96.
97.
98.
99.
100.

 


[ Sayfa : 1 2 ]

***********

   İÇ KAYNAK DERGİSİ

25 kayıt bulunmakta ve her sayfada 100’er 100’er listelenmektedir.

1.
2.
3.
4.
5.
6.
7.
8.
9.
10.
11.
12.
13.
14.
15.
16.
17.
18.
19.
20.
21.
22.
23.
24.
25.

*********
NASRETTİN HOCA FIKRALARININ TASAVVUF’İ İZAHI

24 kayıt bulunmakta ve her sayfada 100’er 100’er listelenmektedir.

 

1.
2.
3.
4.
5.
6.
7.
8.
9.
10.
11.
12.
13.
14.
15.
16.
17.
18.
19.
20.
21.
22.
23.
24.

ERİŞİM: http://www.ismailemre.net/default.asp

 

BAŞA DÖN

 

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s