Hasan – Âlî YÜCEL, PAZARTESİ KONUŞMALARI

AHMET HAŞİM

Haşim, sanki tek başına yaşasın diye yaratılmış bir insandı. Çetin ruhunun göze görünür bir timsali olan başı, öyle sert bir mermerden oyulmuş ve bitmeden bırakılmış bir hayat küresi idi ki itme kuvveti yanında çekme kabiliyeti pek zayıf kalırdı. Haşime yakınlaşmış olup da sonra ondan kaçmamış kimse yok gibidir. Haşim, bunu tek görünmek için yapmazdı. Tek yaratıldığı için böyle yapmak zorunda idi. Bunun içindir ki Haşim, ister istemez en olduğu gibi görünür insanlardan biri oldu.

Haşim’in dostu, arkadaşı, sevgilisi, üstadı ve çırağı yoktu. Hattâ Haşim ne cemiyete ve ne de tabiata kendini vermiş değildi. Haşim için insan ve tabiat, kendi varlığına gıda olmak bakımından değerli idi. Hırçın ruhile etrafındaki insanların manevî varlıklarını, bir dritnavt kazanı gibi korkunç midesile de hayvan etlerini yer, hele baharlı otlara hiç dayanamazdı. Bu hazmı güç yiyecekler, bir kudret kaynağı olan Haşim’in bir yandan ruhunu, bir yandan bedenini kemirdi. Haşim yalnız böbreklerde değil, yüreğile de hasta idi. Zavallı Haşim! Bahtiyarlığın kendine alışta değil, kendini verişte olduğunu duyamadığı için zavallı olan Haşim!.

Haşimde en çok acımamız lâzım olan hazin alın- yazısı, bence, onun vakitsiz ölümünden ve amansız hastalığından daha çok, bu iç yalnızlığı ve ruh kimsesizliğidir.. .Bir gün gelip ölümüne ağlamamız geçecek, fakat onun bu iç yoksuzluğuna bakan gözler her zaman ıslak kalacaktır.

İşte Haşim’in sanatı, bu yalnızlıktan doğmuştur.. Kimseye benzemiyen ve kimseyi kendine benzetemiyen Haşim, kâinatın bir köşesine asılmış bir örümcek çekingenliği ile tek kalmış ruhuna uyar bir âlem yarattı. Yapma, fakat sanatkârca yapma bir âlem: ateş bülbüller, yıldızların suya vurmuş ışıklı akislerde beslenen leylekler, göklerde yol ariyan kuşlar, gecenin karanlıklarını keder yıldızlar ile ören yarasalar, bu âlemin kuşlarıdır. Siyah kuşlar, beyaz kuşlar… Güneşin kanlı,, kesik başını gagalıyarak doyan siyah kuşlar… Gölgelere, karaltılara yuva kuran’ gümüşten vücutlu beyaz kuşlar…

Sonra ay, onun söyleyişile “kamer,,; derin ve başka yerden içine su akmıyan göl ruhunda, o büyük yalnızlığa bir engel, bir son vermiyen bu gölün yüzünde bir gizli akşamın akıcı hıçkırıklarını sesliyen gümüş izlerile (kamer)… Diclenin kuytu bir kenarında küçük ve kimsesiz bir mezar olan hatırasının yüzü gibi hüzünlü (kamer). Diclenin kıyılarında bıraktığı başı örtürlü kadınların gözleri gibi solan ve ölen (Kamer)…

Ve sonra, yakut yapraklar, zümrüt dallar, durgun sulu, gümüş havuzlar… Sevgilinin dudağından koparılmış alev karanfiller, herbiri bir duygu ile boyanmış çiçekler… Seher, akşam, gece, sonbahar… işte Haşimin âlemi. Yıldızları, ayı, kuşları, nehirleri, gölleri, havuzları, sabahı, akşamı ve mevsimlerde tam bir cihan. ‘Mavi kubbenin altında ve yeryuvarlağının üstünde bulamayacağı, sırf kendinin olan ve kendi içinde doğan bir cihan… Haşim, ancak kendinin yarattığı bu âlemde nefes alabiliyordu. Onun yaşadığı, işte bu âlemdir, bir esatir âlemi. Renkler ve ışıkların bir tarafından öbür yanma kolayca geçebileceği hayallerden daha tül bir âlem. Bunu yaratan Haşim, Türk edebiyatında kendi âlemile beraber yaşayacaktır.

Haşim, son on senesinde bu hayal dünyasından başka, bir de içinde yaşadığı, daha doğrusu içinde öldüğü gerçek âlemi gördüğü gibi göstermeğe çalıştı. Bize göre, Gurabahanei Lâklâkan ve Seyahatname, bu görüşleri içinde saklıyor. Şiiri ne kadar havaî renklerle boyanmış suluboya tablolara benzerse, nesri de sanki kalın, kısa hatlarla çizilmiş birer karakalemdir. Şiirinde tam bir sembolist olan Haşim nesirlerinde kudretli bir realist gerçekçi görünür. Birinde efsaneler vardır, öbüründe hikâye bile yok. Görür, belki görüşü bizimkine uymaz. Fakat yazdığı tam gördüğüdür. Nesirleri, iri gözlerinin objektiflerinden geçen ışıklarla gölgelenmiş bir fotoğraf koleksiyonudur. Onun anlattığı Bulgar kırları nekadar öyledir. Onun gösterdiği tahtakurusu, hakikaten ne bahrisiz, ne ejder bir varlıkdır. Onun Süleyman Nazifi, Cemin “karikatürü kadar kuvvetli bir portre değil midir?

Eğer Haşim bu hayal ve hakikat âlemini kafasının içinde birleştirebilse ve eseri o birleşmenin aksi olsaydı çok daha büyük bir şair, bir sanatkâr; geniş ve daha insani, belki daha milli bir deha olurdu. Ne yazık ki bu iki âlem, onun ruhunda birbirinden çok uzak, çok ayrı kaldı; tıpkı ölümünden sonra kendisile bizim aramıza giren boşluk ve uzaklık gibi ..

15 Haziran 1933

Sh:270-273

KISA SÖZLÜ DÜŞÜNCELER

Vecize dediğimiz kısa sözlü düşüncelere çok eskiden şark ve garb edebiyatlarında, yüksek sınıfta ve halk arasında tesadüf edilir. Regismanset, L. Cario’ nun tertip ettikleri La Pensee Française isimli kitapta Fransa’da maksim yazmış yüz altmış bir edip ismi yazılıdır.

Bilhassa XVII. asırda La Rochfoucauld’nun Maxime’leri, kendinden öncekileri gölgede bırakacak bir ün kazanmıştı. Bu maksimler, muharririn hayatında, 1665 ile 1678 tarihleri arasında beş defa basılmıştı. Bunlarda 504 vecize vardı.

Bizim eski edebiyatımızda bu yola heves eden olmamış gibidir. Esasen o zaman güzel söz, behemehâl manzum olur kanaati vardı. Bizde, yakın zamanlar edebiyatında bu vadide adını duyuran Cenab Şehabeddin olmuştur. Onun (Tiryaki sözleri) ni bilmiyen, edebiyatı sevenler arasında yok gibidir.

Frenklerin Aphorisme adını verdikleri bu kısa sözlü düşünceler; şahsî görüşleri, okuyup araştırma sırasında zihne birden gelen düşünceleri az kelime ile zaptettiği için bir nevi bilmece hissini verirler. Tiryaki sözlerini okurken

“Beni korkutan, öldükten sonra cehenneme gitmek değil; hiç bir yere gitmemektir.,,

“Dünkü fikir küflü, yarınki fikir hamdır; bu günün adamına bu günün fikri yarar.,,

“Köpeğe gem vurma, kendisini at sanır.”

gibi vecizeler, zevkli bir araştırma duygusile dimağımızı yeni kımıldamalara sevkeder.

Bu başlangıç, bir çekingenliliğin uzattığı sözlerdir. Çünkü ben de böyle kısa sözle bazı düşüncelerimi ifade etmeğe teşebbüs etmiştim. Bunları, ararlarına bazan pek uzun zamanlar girerek, yazarım. Burada size onlardan bir kaçını takdim edeceğim.

— 1 —

«Yeni bir söz söyledim diyen, sözlerin en eskisini tekrarlamış olur. Fakat, ne yazık ki hakikatleri tekrara, hafızamızdan çok idrakimiz muhtaçtır.

— 2 —

«Hayır! » demesini bilmiyenin, « Evet» ine kulak asmamalı.

— 3 —

Hakikat, arayan için vardır. Bulunmuş bir hakikatten bilmiyerek istifade edenler, havayı mevcudiyetinden habersizce teneffüs edenlere benzer. Hava onlar için var sayılabilir mi?

— 4 —

Şiir, hakikatin siluetidir.

— 5 —

En büyük şair, şiirlerini tahlile en az imkân verendir.

— 6 —

Bizde dört sınıf halk vardır:

Okuyup yazamıyanlar,

Okuyup yazanlar,

Okumayıp yazanlar,

Okuyamayıp yazanlar.

Bunlardan birincisi en az zararlı, dördüncüsü ise en çok tehlikeli olanıdır.

— 7 —

En büyük cesaret, kendine hücum edebilmektir.

— 8 —

Dünyayı kafanıza sığdırmak istiyorsanız gözlerinizi kapayınız. Çünkü insan dimağı, yaratılmışların hepsinden büyük, yalnız yaratandan küçüktür. Ondan başka her şey oraya sığar.

—9 —

Yaşamak, bastığımız toprağı yemektir.. Ölüm toprağın bizi yemeğe başlamasıdır. Her ikisi de ne hazin bir tegaddi!..[ gıdalanma, beslenme]

—10 —

İnziva, vicdanın kendi kendini uykudan uyandırmasıdır.

— 11 —

Ahlâkını kendi yüpmıyan insan, fazilet iddia ederken biraz ihtiyatlı olsa çok iyi eder.

— 12 —

Kendini değiştirmeden başkalarına değişme dersi verenler, hocalığın en kötüsünü yapıyorlar demektir.

—13 —

Birbirile çabuk bozuşanlar, ekseriyetle dostluklarına vaktinden önce ve lüzumundan fazla bir samimiyetle başlıyanlardır.

—14 —

Hatâya nedamet, tamiri imkânsızlığını anlamaktır,

—15 –

En büyük fazilet, fazilet davasında bulunmaya ihtiyaç hissetmemektir.

—16 —

Merhamet, kendimizdeki kusurlara başkalarında teessüf etmek, yahut kendimizde tamam olan şeylerin ileride ağrıyabilecekleri zevale başkalarındaki noksanlarda ağlamaktır.

—17 —

Sirke ile sinek, şerbetle aslan avlanmaz.

—18 —

Susmak, söylemekten daha güzeldir derler• Güzel mi bilmem, fakat çok kerler daha manalıdır.

—19 —

İş yapan adamın çok söyliyecek vakti yoktur.

—20 —

Bir Alman darbımeseli:

«Kanca olmak isteyenler, bükülmesini bilmelidir.»

Bir Türk atasözü:

« Demir tavında gerek »

Bu iki hikmeti birleştirebilenler, kendilerine verimli bir hayat düsturu çıkarırlar.

— 21 —

Köpekleşmekten en çok çekinmesi lâzım gelenler, dünyaya cife diyenlerdir.

— 22 —

Bahar, kokuların senfonisidir.

—23 —

Şiir, güzelliğin yaratılışı ve yaratılışın güzelliğidir.

—24 —

Sanat, güzelliği yakalayabilmektir. Onun için sanatkâr, alevi tutmak isteyen bir çocuğa benzer.

—25 —

Allah, her varlığın nefesidir; içeri alınan, fakat dışarı verilmeyen bir nefes .

—26 —

Büyük insan, mütevazı; küçük adam, mütebekkir olur. Bir dağa tırmanırken iki büklüm oluruz; yokuştan inerken başımız ne kadar dikleşir?!

—27 —

Kibirlenmek, manen alçalmaktır.

—28 —

İtikat, düşünce yolu üstüne bağdaş kurmaktır.

—29 —

Derler ki işret, insanın ne olduğunu meydana çıkarır. Para, mevki, hattâ fıkaralığın bile sarhoşluk verdiğini unutmamalı.

—30 —

Dehle çüşten çekinen, sürücülük etmemelidir.

—31 —

Bir kurdun, kaç kuzu ettiğini riyaziye ilminden öğrenemezsiniz. Böyle meselelerde hayat ilmine müracaat lâzım.

—32 —

Her varlık, hararetle pişkinleşir. İnsanları olgunlaştıran ateş, iztıraptır.

—33 —

Medeniyet, tembeli çalışkan eder. Halbuki konfor denilen şey, çalışanı dinlendireceğine tembeli daha çok uyuşturur.

—34 —

Avrupalının en büyük eserlerinden biri Hazreti İsa’dır,

—35 —

Şiir, aşkın ilk hecesi; şair, onun kekemesidir.

—36 —

Medeniyetlerin ömrü fertlerinkinden acaba daha mi uzun ?… Turovanın üstünde ve altında kimbilir kaç şehir var; hattâ en üstündeki bir harabe olmak şartile…

—37 —

Gaye olması en tehlikeli vasıta, paradır.

—38 —

Fesi çıkarıp şapka giymeyi sırf şeklî bir değişme sananlar, tırtılla kelebek arasında hayat farkı olmadığına inananlardır. Sürünmek nerde, uçmak nerde?!

—39 —

Medeniyet, şüphesiz ki- bir itiyatlar manzumesidir. Terakki ise itiyatları değiştirebilmek itiyadıdır.

—40 —

Akıl, hislerin frenidir. Maharetli şoför, en süratli gidişlerinde bile arabasını ağaca çarptırmayandır. Kaplumbağanın frene ne ihtiyacı var ?

—41 —

Ölü, dün bizim gibi olana; diri, yarın onun gibi olacağa derler-

—42 —

Ölüm olmasa medeniyet olmazdı. Var olmak cehli, yok olmak kaygasundan doğmuştur.

—43 —

Ölümün iğrençliğini, ancak ölenin sevimliliği giderir.

—44 —

Yaşamak ölüme hazırlanmaktır. İnsanlığın takdirini, kazanacak şekilde ölmek için, o takdire lâyık bir hayat geçirmeli.

—45 —

Ölmek için yaşayanlar olduğu gibi yaşamak ve hattâ yaşatmak için ölenler de vardır.

—46 —

Kendini adam etmeye çalışmayanlar, başkalarının adamı olmaya mahkûmdurlar.

Sh: 127-134

 

BEN NEYİM ?

Eskiden bir kısım mekteplerde tam numara kırk beşti. Bunun sebebini çocukluğumu geçirdikten çok seneler sonra öğrendim. Meğer ebced hesabile (âdem) kelimesi kırk beş tutarmış. Bir talebe “adam oldu,, denecek şekilde cevaplar verirse ancak ona bu tam not verilirmiş.

Hayatta da tam kırk beş numara alabilmek lâzımdır; fakat bu imtihanda sual soran da, cevap veren de kendi olmak şartile. Unutmamalıdır ki insanların bazan en güzel, en samimî, en açık konuşmaları kendilerile yaptıkları muhaverelerde olur. Eskiden murakabe dedikleri bu içten görüşmelerde en büyük hakikatlerin şekilleri belirir, mânaları meydana çıkar.

Franklen, her gece yatmadan önce günlük bir manevi muhasebe yapmayı tavsiye ederdi ve kendisi de bunu yaparmış. Yarı ölüm demek olan uykuya varmadan önce uyanık geçen zamanların hesabını kendi elile tutmak ve kendi kafasile muvazenelemek lâzımdır.

Ben bu konuşmada nefis murakabesinin en güç mevzuunu seçiyorum. Fakat bu güç mevzu, bu neviden irad edilmesi mümkün soruların birincisidir. Ona kırk beş numaralık cevab vermek, bende bilirim ki, herkese müyesser olmaz. Bununla beraber cevabı düşnmeye kuyulmuş olmak bile başlı başına bir cevaptır. Hayat dersanesinde pek çoğunu döndüren, bir o kadarını ikmale bırakan bu suali beraberce soralım ve cevebını da yine beraberce düşünelim:

— Ben neyim?.

Ne garip, bu sual sorulunca herkes işini, sanatım, memuriyetini, mevkiini hatırlayıverir. Halbuki (ben) dediğimiz şey ekseriya bunların ne kadar dışındadır. Hâdi- sat, bu türlü geçici şeylerden bizi sıyırıverdiği zaman tüyü dökülmüş kediye döneriz. Bunlar o kadar arizî, o kadar ölez şeylerdir. [ölez:1. bakınız» ölemez(I). 2. Güçsüz, bitkin (kimse).]

İkinci kademede ise yiyen, içen, yürüyen uzvî varlığımız hatıra gelir. ” Başım, ayağım, gövdem, yüreğim,, sözlerindeki (im) zamirlerile benliğimize ait olduğunu söylediğimiz bu uzuvlarımızın teşkil ettiği bütünü, (ben)sanırız. Halbuki bunlar da ölezdir. Ölüm gelince mânaları derhal değişir, işlerini yapamaz olurlar, çürürler ve yaşarken üstüıle basıp geçtiğimiz varlıklar arasına karışıp giderler.

Vücutları böyle meydandan silindiği halde isimlerile hâlâ hatıralarda yaşayan insanların benliklerini nasıl bu çürüyüp mahvolan varlıktan ibaret görebiliriz?

O halde bizden ne kalıyor ve bize bizden öncekilerden ‘ne kalmış?… bunu aramalıyız. Ana, balarımızın vücudunda bir rüşeym olarak var olduğumuz andan şuurumuzun mükemmel denecek bir surette taazzi edişine kadar geçen zaman içinde sonradan hatırlıyamadığımız ve bizim için şuurumuz huzurunda yok görünen öyle bin bir hadise vardır ki başkalarında bunları görmesek ve başkaları bize bunları anlatmasa onların var olduklarına inanmanın inkânı [imkan] yoktur. Şu halde hafızamızda sarih bir akis bırakmadan geçen bu tesirler nereden geliyor?

Ana, baba ve bunların mensup oldukları cemiyet, bütün bu bilinir, bilinmez intibaları yapan ve bu izleri bırakan yegâne varlıktır. Biz yokken o yaşamakta idi. Ferd olarak biz ölünce yine o, yaşamasına devam edecektir.

Şu takdirde ben, ben olmak haysiyetile kendimde ölmez olarak ancak cemiyeti görüyorum demektir. Çünkü ölmeyen o varlığın ölen bu varlıktan aldığı kudretler, onun hayat gıdası oluyor. Ben ondan aldığım her şeyle ne kadar yaşıyorsam ona vereceğim şeylerle de onu o kadar yaşatmaktayım. «Ferd yok, cemiyet var» sözünün en doğru mânası budur.

Cemiyet dediğimiz bu varlık, şuuru mükemmeüeş- tiği ânda (millet) vasfını alır. Kendimizi bu şuurlu cemiyetin bir cüz’ü olarak duyduğumuz nispette varız demektir.

Bendelci her şey ölebilir, fakat benden önce var olduğu gibi benden sonra da var olacak olan bu büyük uzviyet ölümsüzdür. Her türlü istihalelerde ölümünden sonra da ona verdiğimiz şeyleri mevcudiyetinde sonsuzluklara kadar götürecek olan bu saklayıcı, yok olmaktan kurtarıcı varlık, bizim için her şeyden daha mukaddes olmak gerektir.

Her ferd bütün kudretini mensup olduğu bu kutsal camiaya yaydığı nispette insanileşir; büyür, yükselir ve ebedileşir. Başlangıcı milliyet olmayan idealler, kendilerini ona irca edecek bir menfez bulmadıkça, havasız kalıp ölmeğe mahkûmdurlar. Kendini millet dediğimiz hudutlu ve şuurlu camiaya bağlı duymayanlar büyük hayat yolunda sağa, sola sapıtırlar.

Artık, sizi yine sizinle bırakıyorum. Ben neyim? sualine kendiniz daha güzel cevap verebilirsiniz ve alacağınız notu kendiniz için yine kendiniz takdir edersiniz.

19 Mayıs 1936

Sh: 140-143

Kaynak: Hasan – Âlî YÜCEL, PAZARTESİ KONUŞMALARI— I —Remzi Kitabevi, 1937, İstanbul

 

BAŞA DÖN

 

Reklamlar

yorumda sahte e-posta yazanlara cevap verilmez.

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s