“ALLAH” DERKEN, SEHVEN “ŞEYTAN”I ZİKRETMEK

الله  ALLAH İSMİ HAKKINDA

İsteyerek de istemeyerek de canlıların nefislerindeki zikir, alıp verdikleri nefeslerdir. Çıkan ve giren her solukta Allah Teâlâ’nın ismi vardır. Bu da “he” sesidir. Çıkan “he” nin kaynağı kalptir, inen “he” nin kaynağı ise Arştır.

“Hû” kelimesindeki “vav” ise ruhun ismidir. Çünkü Hazret-i rubûbiyetin hizmetçilerindendir. Onun için de bu vuslatı kazandırmıştır.

Şeyhlerden biri,  Sehl b. Abdullah Tüsterî (hyt. 283/986) olduğunu zannediyorum müridlerine şunu demişti:

“Size bir belâ ve musibet geldiği zaman sakın ah! آخ (Hırlayarak=Hı) demeyin. Çünkü bu şeytanın ismidir. ah! آه (Göğüsten=He) deyin. Bu Allah’ın ismidir” “vah” ” وَهْ “, “vuh” ” وُهْ ”  da böyledir. Çünkü bu, “Hû” ” هُو “nun ters dönmüş şeklidir.

Dil bir harf ile zikretmek için kâfi gelmez. Çünkü lisan çift olan şeylerdendir, (küçük dil, büyük dil). Kalb ise böyle değildir. Zikr için bir harf ona kâfidir. Çünkü kendisi de herkesin göğüs boşluğunda bir tanedir.[1]

 Allah الله kelimesindeki “he”  “ه“bu “he”dir. Elif ile lâm (ال  )harf-i tariftir. İkinci lâmın şeddesi tarifi kuvvetlendirmek içindir. Bu durumda sondaki “he” ile tarif lâm’ı sakindir. Arapça gramerine göre iki sakin harf yan yana gelince birincisi kesre ile harekelenir. O zaman “Elihe”أَلِهَ  ” olur. Ama bu takdirde fiile benzer ve vezninden çıkar. Daha sonra bir “lâm” ilave edilir ve bu lâm kardeşi olan öbür lâm’a eklenir ve birinci aslına uygun olarak cezm edilmiş halde kalır, ikincisi harekelenir. Bütün bunlar ism-i a’zamın “h” ه olduğuna dikkati çekmek içindir.

“He” ه sakindir dedik, zira onun aslı kalbtendir. Kalp daire biçimindedir. “He”  ه harfinin yazılıştaki şeklinin yuvarlak oluşu bu manaya işaret etmektedir; Daire, merkezi ve aslı olan noktadan ayrılmaz, hareket etmez. Kalp dairesinin merkez noktası ise Hakk’tır.

Şu şekilde ifade edilebilir:

Daire gibi bir sakin, bir de harekeli vardır. Daire ise bir nokta etrafında bulunur. Dâire, değirmen taşını çeviren demirin çevresindeki taştır. Veya dâire kuzey-güney kutup dâireleri arasındaki iki noktadır. Kastettiğimiz “Ha”       “ها “, ağzımızla söylediğimiz “he” değildir. Çünkü bu “he” “h” ve “elif” ten meydana gelen iki harftir. Bununla biz aslı itibariyle bir olanı, dilden değil kalpteki aslı yönünden tek olanı ve çiftler âlemine kafiyen çıkmayanı kastediyoruz. Çünkü kalp, birlerle çiftler arasında bir vasıtadır. Bununla ismi aziz olan Allah Teâlâ’nın şu büyük sırrı ortaya çıkıyor:

“Her şeyden çift çift yarattık ki iyice düşünesiniz. O halde hemen Allah’a kaçınız”.[2] Yani ikiliklerden birliğe koşunuz.

Kalp kelimesinin sözlük anlamı bir şeyin, şekil ve mana yönünden ortası ve özü (adl) demektir.

Burada “he”  هharfi de — ebced hesabıyla— beş rakamının ismidir. Beş ise tek rakamlı harflerin (1-9) tam ortasında yer alır. Beş vakit namazın sırrı da buradan zuhur ediyor. “İslâm beş temel üzerine kurulmuştur” hadisi de öyledir.[3]

Hüviyet ikidir:

O’nun hüviyeti, senin hüviyetin.

Kendi hüviyet ve kişiliğini yok edersen O’nun zâtı ile baki olursun. “La ilahe illa’llâh” sözünün manası da budur. Yani O’nun hüviyetinin dışında gerçek hüviyet yok. Şu âyette ona işaret eder:

“O’nun vechinden başka her şey helak olucudur” [4] O’nun dışındaki her-şey yok olunca şöyle buyuracak:

“…Bu gün mülk ve saltanat kimindir? Bir ve Kahhar olan Allah’ındır” [5]

Kendi hüviyetini yok ettiğin oranda O’nun hüviyeti seni bürür. Böylece, önce iyi olsun kötü olsun kendi sıfatlarının hüviyetleri fâni olur. O zaman O’nun cemâl ve celâl sıfatları seni bürür. Daha sonra zatından fâni olursun, da O’nun hüviyeti seni bürür. O anda sadece O’nun hüviyeti vardır. O’nun dışında hiçbir şey yoktur. O anda va’dı nakd olarak, veresiye olanı peşin halde bulursun:

“Bugün mülk ve saltanat kimin? Cevap:

“Bir ve Kahhar olan Allah’ın…” (kıyamet günü söylenilecek bu sözü, şimdi söyleniyor görürsün).

Zâtın tecellisi makamında “Allah” vâhid manasına gelir. Çünkü bir olan hiçbir yönden diğer bir ikincinin varlığını gerektirmez. Çünkü halis birliğe zıt düşer. Buradaki “kahhar”, bir ve tek anlamındadır. Zira O, vahdaniyeti ile ferdaniyet makamında olanları kahr eder. Bunu peşinden Allah Teâlâ onları mahv ettikten, isbât, ifna ettikten sonra icad edince şu şekilde feryad ederler:

اللهُ  اْلوَاحِدُ اْلقَهَّارُ

“Sadece kahhar olan bir tane Allah var!”

**

 

Tusterî (Kaddese’llâhü ruhâhû) nin sözü

Tusterî yukarıda demişti ki:

“Ah” آه Allah Teâlâ’nın ismidir. Sebebini anlatmıştım. “Ah”[6] آخ (Hırlayarak=Hı) demeyin. Çünkü bu şeytanın ismidir. Çünkü “hı” خ nın çıkış yeri kalp dediğiniz kurb makamından uzaktır.

Bunun için meselâ ağzından balgamı atmak isteyen kimse ona yardım ediyor ve memnun olmadığı için kovuyormuşçasına “Ah” ” آخ(Hırlayarak=Hı) diye bir ses çıkarır. Yine insan hoşlanmadığı bir şeyi gördüğü ve onu kendisinden uzaklaştırmak istediği vakit, “Ah” آخ (Hırlayarak=Hı)  der ve böylece ona tükürür. Ayrıca “hı” خ harfinin çıkış yeri de Şeytanın kibir ve büyüklük taslamasına uygun olarak boğaz harflerin çıkış yerlerinin en üstünde ve en yukarısındadır.

Nefis rahatı bulunca istirahat eder, keyiflenir ve: آخه “Oh!” (Hırlayarak) [7] der, yan gelip yatar. Çünkü şeytanın sevgilisi ve dostu bu (hırlamalı seslerdir) kelimedir. Kadehleri kardeşinin ve dostunun ismi ile yudumlar. Kendisine musibet ve belâ oku isabet edince yine آخه “Oh!” der. Hâlbuki nefs-i mutmainne ise bilakis darda kaldığı zaman “Allah, Allah” der. Şu âyetteki sır budur:

“…Sabredenleri müjdele ki onlara bir belâ eriştiği zaman ‘Biz Allah içiniz ve biz O’na döneceğiz’, derler” [8]

 

 ها” “Ha” Sesi

Bu isim, yani ”  ها” “ha”, İsm-i âzam’a bitişecek kadar bir noktaya ulaşır. İsm-i âzam’ın başlangıcı da Allah Teâlâ’dandır. Çünkü “Allah kelimesi” bütün cemâl ve celâl sıfatlarını içine alan zat ismidir. Fakat daha sonra keşfin artmasıyla manası açıklık kazanır, “Allah” kelimesinin harfleri azalır ve o zaman sen  هُو“hû” dersin.  ”  هُو” hû hazır, yakin ve sabit olan Zat’a işarettir, (gaibe işaret değildir).

Bu  هُو “hû” kelimesindeki ”  و“vav”ın silinmesi ve ortadan kaldırılmasıyla da harflerdeki çokluk, terkib, telaffuz ve dudak kımıldaması sona erer. Artık zikir ve kalbin huzuru yalnız başına kalır. Sonra bu durum kalpte kuvvet bulur ve sır noktasına ulaşır. Oradan himmet ve kudrete intikal eder. Sonuçta İsm-i âzamla birleşir. Harfler ve çokluk sebebiyle

 و“vav silinerek azaltma durumu vaki olur. Böylece “he” ”  ه” harfindeki kesret, terkib ve onu telaffuz etme hali ortadan kalkar. İşte o zaman sâfî zikr ve kalb huzuru vâki olur. Sonra bu durum kalpte kuvvetlenir ve oradan sırra intikal eder. Sır da güçlenince himmete ve kudrete intikal ederek isme bitişir.

Seyyâr, zaman zaman “isim denizi”ne düştüğü vakit kalbinden kendi irâde ve isteğine bağlı olmadan bir sayha ve ses çıkar. İlk zamanlar bu göğüsteki bir hıçkırık gibidir. Sonra “ه” (He harfi) kuvvetlenir ve İsrafil’in sûrunun nefesi gibi Seyyârı veya başkalarını öldürebilecek bir makama yükselir. İsm-i âzam ile bağlantı ve birleşme zayıf olduğu zaman bir ka’b (ses perdesi), kuvvetli olduğu zaman ise yüksek iki ses perdesi, bitişmenin çokluğuna işaret etmek için de zaman zaman üç ses perdesi olur.

Bu sayha ve ses de kendisine riya ve şöhret hissinin karışıp karışmaması oranında da kuvvetli veya zayıf olur. Bu konu için şu âyette bir işaret vardır:

“İki denizi salıverdi. Birbirine temas ediyorlar. Aralarında bir engel vardır, birbirine geçip karışmıyorlar”[9].

Bu iki şey hudûs âlemi ile kıdem âlemidir.[10] Kıdem âlemi kalbe galip geldiği müddetçe hudûs âleminin kalp üzerine galebe ve galibiyeti azalır. Yani kalp bundan boşaldıkça ondan dolar, ondan boşaldıkça oradan dolar. Bununla şu âyete işaret vardır:

“O gün ne mal fayda verir ne de oğullar. Ancak Allah’a pâk ve selim bir kalb ile varan müstesna” [11]

Ebu Necib Suhreverdi, kaddese’llâhü ruhahû şu şekilde demişti:

“Kalbim sırf O’nun için boş bir kuyu gibidir,”.

 

Kaynak: NECMEDDÎN-İ KÜBRÂ, Fevâihu’l Cemal Ve Fevâtihu’l Celâl, hzl: ihramcızade

 

 


[1] Bk. Ahzab, 4

 

[2] Zariyat, 49, 50

[3] Buharî, İman, B. 1, 2; Müslim, İman, 19-22.

[4] Kasas, 88

[5] Gafir, 16

[6] Mustafa Kara bu kelimeyi “Oh” olarak çevirmiştir. Yusuf Zeydan’ın  tahkikli eserinde ise bizim yazdığımız gibidir.

[7] Burada “oh” metine benzemese de uygun düştü.

[8] Bakara, 155, 156

[9] Rahman, 19-20

[10] Hudus: Yeniden meydana gelme. Sonradan peyda olma. Yok iken vücuda gelme.

Kıdem: “Öncelik ve eskilik. * Evveli bulunmamak. Ezeli olmak. * Başkasından daha önce olmak. Zamanca daha evvelki olmak. Rütbece daha yüksek olmak. * Cenab-ı Hakk’ın “”Kıdem”” sıfatı, yâni; ebedî ve ezelî oluşu.”

[11] Şuara, 88, 89

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s