CEMİL MERİÇ’İN “BİR FACİANIN HİKÂYESİ” KİTABININ ANARŞİ – TERÖR – ANOMİ BÖLÜMÜ

Orijinal

GİRİŞ

Zavallı şair…

Bülbül hamûş, havz tehî, gülsitan harab diye inliyordu.
Ne bülbül kaldı, ne havz.
Toplum zıvanadan çıkmış.

Cinayet cinayeti kovalıyor.
Akıl susmuş ve mefhumlar cehennem!
Bir raks içinde tepinip duruyor.

Sloganlar yönetiyor insanları.
İdeolojiler yol gösteren birer harita değil, idrâke giydirilen deli gömlekleri.
Aydın dilini yutmuş; namlular konuşuyor.
Bir kıyametin arifesinde miyiz acaba?
Dünyayı Şeytan mı yönetiyor?
Düzeni büyücüler mi bozdu?
Bu kördüğümü çözecek İskender nerede?

Tarihlerin tanımadığı bir tahrip cinneti karşısındayız. Sosyal bir kuduz veya kanser. Bu sinsi, bu kancık, bu sürekli boğazlaşmaya anarşi demek hata. Anarşi saman alevi gibi yanıp söner. Her ülkede, her çağda, her düzende belirebilir: fitne, fesat, kargaşa. Anarşizm desek düpe düz münasebetsizlik. Anarşizm, bir dünya görüşüdür. Tutarlı bir felsefesi, gözüpek havarileri, ölümle alay eden kahramanları vardır. Anarşizm, hürriyet aşkıdır; insanın asaletine ve yüceliğine inanıştır; tek kusuru hiçbir zaman gerçekleşmemiş ve gerçekleşemeyecek olması. Anarşizm Avrupa’nın rezil ve yalancı medeniyetini yok edip bahtiyar bir çağın yaratıcısı olmak hülyâsıdır.

Nihilizm?

Nihilizm, Anarşizm’in Çarlar Rusya’sında aldığı isim. Batı, bizim yaşadığımız faciaya şahit olmamış ama başlayacak diye tir tir titrediği bu felâketin adını koymuştur: Anomi. Anomi: şuursuzluk. Anomi, bütün değerlerin tepetaklak olması, çürüyüş, çöküş…

Aydının görevi: karanlıkları aydınlatmak. Yazık ki o da kasırganın içinde. Sokaklarda kardeşleri, çocukları boğazlaşırken soğukkanlılığını nasıl koruyabilir!

Evet, ama görev görevdir. Önce kafalardaki keşmekeşi dağıtmağa; metafizik birer orospu olup çıkan kaypak, hain, aldatıcı mefhumlara ışık tutmağa çalışalım. Bu araştırma zifiri bir karanlıkta çakılan kibrit… Kuledeki nöbetçinin feryadı.

Konuyu şu başlıklar içinde ele alacağız:

1 — Avrupa’nın son iki yüz yıllık tarihi.

a)     Anarşizm: Bu dönemde azgınlaşan bir hastalık; daha doğrusu Avrupa toplumlarının içine düştüğü buhranı sona erdirmek için başvurulan cerrahî bir ameliyat.

b)     Terörizm: Hiçbir felsefî veya sosyal sisteme bağlanamaz. Her çağda, her ülkede insanlığın başına belâ olan bir öfke, bir isyan, bir intikam belirtisidir.

BİR ÇAĞIN OTOPSİSİ

Bir İktisatçının Tespitleri

Önümde bir kitap duruyor: Alman Sosyalizm’i. Yazarı: Sombart. Eseri Fransızcaya çeviren: “Dünyanın bütün iktisatçılarını toplasanız, bir Sombart yapmaz” diyor. Ama “yalnız iktisatçı değil Sombart. Sosyolog, tarihçi, hatta şair.” Birinci bölüm, ekonomi çağının eleştirisi. Sombart’a göre, kapitalist dönemin kötü yönü ne politikası, ne iktisadiyatı. İnsan, mukaddeslerinden koparılmış, maddî hazlar peşinde koşmağa mahkûm edilmiştir.

Suç, ne patronda, ne işçide, ne makinada…

Çağdaşlarımıza böyle bir yaşayış tarzı kabul ettiren: Şeytan. Marksizm de, Kapitalizm de ekonomi çağının ürünü. Al birini vur ötekine. İkisi de insan dışı, ikisi de maddeci.

Babil kulesinde yaşıyoruz Sombart’a göre. Avrupa insanı doğru yoldan uzaklaştı… Bir buçuk asırdır Avrupa’da ve Amerika’da olup bitenleri anlamak için Şeytan’ın gücüne inanmak lâzım. Gördüklerimizi Şeytan’ın işi diye vasıflandırmaktan başka çıkar yol yok. Mavera inancını yıktı Şeytan. İnsanları kibirlerinden yakaladı. Tanrı’dan ne farkımız var demeye başladılar. Ve Şeytan içimizde uyuklayan aşağılık insiyakları şahlandırdı : “Hırs, tama’ı, altın aşkı.” Bu insiyakların doludizgin at koşturacakları bir iktisat düzeni ilham etti: Kapitalist ekonomi.

“Ve Şeytan, Âdemoğlu’nu yüksek bir tepeye çıkardı. Arzın bütün ihtişamını gösterdi ona. Bu ülkeler benim, dedi. Onları dilediğime bağışlayabilirim. Bana secde et, bu nimetlerin hepsi senin.” Âdem, İblis’e boyun eğmedi ama çağımızın insanları secde ettiler.

Verdiği sözü tuttu Şeytan. “Dünyada uzun zaman yaşayacaksın” demişti insana. Üstelik eskisinden daha iyi yaşıyordu şimdi. Nüfustan daha hızlı artıyordu servet. Keşifler keşifleri, icadlar icadları kovaladı. Ufak tefek aksilikler de oluyordu şüphesiz. Meselâ medeni kavimler 1914’de, birbirini boğazlıyordu. Adam, bu belâ da sona erdi nihayet. Herkes işine gücüne döndü. Kulenin kuruluşu devam ediyordu.

Neredeyse göklere varacaktı zirvesi. Sonsuz terakki, sonsuz refah.

Birden yıldırım düştü kuleye. İşçiler kaçıştı. Mühendisler, temelleri yokladılar. Bir de gördüler ki temeller hiç de sağlam değilmiş. Bina, geçen asırda, dünya ülkelerinin Avrupa devletlerine bağlılıkları dikkate alınarak kurulmuş.

Modem cağ, XVIII. asrın ortalarına doğru bulunan kok kömürü ile yaşıt. O zaman dünyada kendi kendilerine yeten bir sürü millî ekonomi vardı. Başka ülkelerle ticaret yapmağa girişiyorlarsa, sırf çıkarları içindi bu. Merkantilizm dönemi. Liberalizm bu düzene son verecektir. Nihayet kapitalizm aşaması. Dünya ekonomisi bambaşka bir zihniyetle teşkilâtlanır. Tâyin edici güç, artık, devletlerin değil ferdlerin çıkarıdır. Amaç, millî ekonomilerin birbirine ulanması değil, bütün dünyayı kucaklayan bir ekonomidir. Bu amaç zaman ve mekâna boş veren, üretimi ve insanları görülmemiş bir biçimde seferber eden bir teknik sayesinde gerçekleşebileceğe benziyordu. Ama bu işin olabilmesi için sınaî ve meslekî alışkanlıkların, topyekûn ve her ülkede, değiştirilmesi de lâzımdı. Öyle ki milletlerarası münasebetler yeni bir işbölümüne göre düzenlenmeli, tabii kaynaklar veya yollar bakımından en iyi olan noktalarda yoğunlaşmalıydı. Bu değişiklik büyük kapitalist milletlerin girişimleriyle gerçekleşti. Bu devletler dünya üzerindeki hâkimiyetlerinin zirvesine ulaştılar böylece. Geçen asrın özelliği, beyaz ırkın hâkimiyetidir.

Sanayileşmiş Avrupa, yüz milyonlarca ahalisi olan bir şehre benzedi. Kıtayı oluşturan memleketler birer sanayi devleti, daha doğrusu birer ihracat devleti haline geldi. Dünyanın öteki ülkelerine mal ihraç eden birer sanayi devleti. Öteki devletler, Batı Avrupa’nın etrafında birer banliyö gibiydiler. Görevleri, büyük şehrin mamul mallarını tüketmek ve buna karşı ona hammadde, besin sağlamak. Avrupalılarca kolonileştirilen ülkeler, pek tabii olarak, Avrupa’nın ürettiği mallar için birer mahreç oldular. Bu ülkelerdeki yerli nüfusun da alışkanlarını değiştirmek ve onları bu malların müşterisi yapmak lâzımdı. Hoş bu mallar da çekiciydi ya!

Üstelik çok da ucuzdu. Avrupa tüketim mallarına karşı düşkünlük artarken onları üretmek arzusu da artıyordu. Bunun için araç ve gerece ihtiyaç vardı. Avrupa bu milletlere “ulaşım vasıtalarınızı ıslah edin önce” diyordu. “Tabii, lâzım gelen malzemeyi benden alacaksınız.”

İnsan oturmayan yerler üretim bölgesi oldu. Meskûn yerlerde mevcut üretim teşvik edildi. Üretim yoksa yeni yeni üretim kolları sokuldu. Örnek mi istiyorsunuz?

İşte Mısır!

İki üç nesil önce, ahalisini kendi toprağında yetişen ürünlerle besliyordu. Kendi kendine yeten bir memleketti. Bir Avrupalı, “Mısır ihraç için neden pamuk yetiştirmesin?” diye düşündü. Mısır, pamuk üretimine zorlandı. Bugün, pamuk üreten ülkelerin dördüncüsü. Ama yiyeceğini dışardan getiriyormuş, adaam!

Başka ülkeler için de aynı durum. Tabiat şartlarına en uygun üretim geliştirildi. Mono kültür sisteminin kuruluş sebebi bu: Brezilya’da kahve, Birmanya’da pirinç. Güney denizlerindeki adalarda baharat, Küba’da şeker kamışı, Havana’da tütün vs. Arada, Avrupa’nın talepleri artıyordu birden. O zaman üretim serada yetiştirilmişçesine hızlanıyordu. Mesela araba sevdası yüzünden birçok bölgelerde kauçuk ekildi, yağmurdan sonraki mantarlar gibi, kauçuk fışkırdı topraktan.

Avrupa bezirgân ve sanayicileri, dünya ekonomisini kendi çıkarlarına uydurmak için ne gibi metodlara başvuruyorlar?

Kapitalizmin başlangıcındaki metodlara yani siyasî otoriteye. Siyasî otorite kolonyal siyaset denilen biçime büründü; ilkellere karşı uygulanan bir politika, yani her türlü cebir ve şiddet.

Klâsik örnek, İngiltere’nin Hind’e yaptıkları. XIX. asrın başlarına kadar Hind’de tekstil sanayi çok gelişmişti. Avrupa’ya bile mal gönderiyordu. İngiliz mallarını ne yapsın?

Hindistan, Britanya pamuğunun alıcısı olmalıydı. Çünkü İngiltere Avrupa savaşlarından beri pamuğa batmıştı. Hind’e nasıl pamuk satabilirdi?

Sorun bir komisyona havale edildi. Alınan karar şuydu: Hindistan’a pamuk satmak için, önce Hindistan’ın tekstil sanayiini yok etmeli. İngiliz hükümeti, gümrük resimleri vs. malî dalaverelerle rakip sanayii dize getirdi. Hind dokumacıları işsiz kaldı; “ticaret tarihinde benzeri olmayan bir sefalet.”

Zamanla, tahakküm biçimleri uygarlaştı. Şiddetin yerine şarlatanlık geçti. Siyasî vasıtaların yerini iktisadî vasıtalar aldı. Milletlerarası trafiği düzenleyen parola : “barış, ticaret hürriyeti, kredi” oldu. Her şeyden önce usta bir borçlandırma sistemi ihdas edildi. Böylece Batı Avrupa ülkeleri dünyayı diledikleri gibi sömürebildiler.

Kapitalist kazancın durmadan çoğalan fazlalıkları, yabancı ülkelere bazan borç, bazan teşebbüs biçiminde yatırıldı. Dünya milletleri iki zıd kutba ayrıldılar: Borç verenler, borçlular. Parayı dağıtan, milletlerarası sermayenin temsilcisi üç beş banka.

Geçen asırda önemli sayılabilecek siyasî karışıklıklar yok. Fakat mutlu bir içtimaî düzen, temelinden yıkıldı. Baba ocağından kovuldu insanlar. Ya sokağa döküldüler, ya gecekondulara sığınmak zorunda kaldılar.

Avrupa, geçen asrın başlarına kadar, hürmete şayan bir takım cemaatlerin kucağında yaşıyordu: Köy cemaatleri, aile toplulukları gibi. Bu cemaatler bir bir kayboldu. Köyler boşaldı, şehir işçisini koruyan localar ortadan kalktı. Aile topluluğu çöktü, ev diye bir şey kalmadı. Kadınlar pazarda iş aramağa başladılar. Feminizm eskiden hayatını evinde kazanan kadınlara pazarlarda iş bulma davasıdır.

Sonuç… Bir zamanlar yerleşik olan sınıflar, şurda burda dolaşan yığınlar haline geldi. Rüzgârla savrulan kum öbekleri gibi, aralarında hiçbir kaynaşma yok. Bu kum tepecikleri, büyük şehirler ve sanayi bölgeleridir. O zamana kadar evde, tarlada, küçük atölyelerde hayatını kazanan milyonlar, dev işletmelerin sinesinde eridi. Proletarya veya işçi sınıfı denilen yığınlar böyle doğdu.

Yaşayış tarzımız babalarımızınkinden çok başka. Hayatımızı düzenleyen tek faktör: Ekonomi.

Üç ayrı yoldan aynı feci akıbete sürükleniyoruz:

Entellektüalizasyon, materyalizasyon, egalizasyon.

Entellektüalizasyon: Ruhun inisiyatifin, hürriyetin ve dilediğimiz gibi hareket etme kabiliyetinin bir yana itilişi. Karar muhtariyetini kaybettik. Karşılaştığımız her durumda ne yapacağımız önceden belli. Bir emirler ve yasaklar ağı ile kuşatılmışız. Bir sistemin parçasıyız. Ferde kılavuzluk eden gönül değil, kendi dışında bir kafa. Bir işletmeye giren herkes ruhunu vestiyere bırakıyor. İnsanın gerçekten insan olduğu bir medeniyet sona ermiştir artık. Emeğin mahiyeti değişmiştir.

Materyalizasyon: Günümüz insanı bir makinadır, daha doğrusu makinanın bir parçasıdır,

Egalizasyon: Yaşayış şekillerimiz baştanbaşa yeknesaklaşıyor. Çağımızın vebası, bu yeknesaklaşma.

Üçü de aynı hastalığın belirtileri: Rasyonalizasyon[1]

Değerin biricik temeli, biricik ölçüsü: Servet. Tek mertebeler dizisi var: Gelire ve sermayeye dayanan hiyerarşi. Değer adına ne varsa, büyüsünü kaybetti. Daha doğrusu, tek hikmet-i vücudu kaldı: Para kazanmak. Malı mülkü olmayan hiçtir. Aydın, hatırı sayılır geliri varsa itibar görür.

Eskiden servetin kaynağı siyasi idi. Siyasi nüfuzunuz varsa, servetiniz de vardı. Bugün paranız varsa nüfuzunuz da var.

Paranın kaynağı: İktisat. Seçkinler, iş hayatına akıl erdirenlerdir. Para babaları ile siyasi şefler sarmaş-dolaş. Ülkeleri yönetenler, servet sahipleri: Sarraflar, bankerler, bezirganlar veya sanayiciler.

Modern toplumlarda iş adamlarının biricik rakibi: Yığın, büyük şehirlerin halkı, başka bir deyişle: Proletarya. Denerleri, yoksulluklarından geliyor. Hiçbir çağda benzeri görülmeyen bir kalabalık bu. Onlar da yönetime katılmak istiyorlar. Her ülkede sınıf partileri kuruluyor. Ekonomik çağın en çarpıcı başkalığı: Sınıf kavgası. Marx, her zaman sınıflar ve sınıf kavgaları vardı, der. Yanlış. Bu kavga yoktu eskiden. Sınıflar da, sınıf kavgaları da ekonomi çağının ürünleri.

Devlet, iktisadi çıkarların savunucusu. Hükümet şeklinin fazla önemi yok. Demokrasi dediğimiz, sınıflar arasındaki uzlaşmanın kanunileşmesi.

Savaşın amacı da: Ya maddî çıkarları korumak ya-hut yeni kazançlar sağlamak.

Düşman: Yoksul kalabalık. Kalabalığın her mel’ânete başvurması kabil, onun için dikkatle denetlenmesi şart.

Ortak bir şuur yok artık.

Herkesin konuştuğu dil başka.

Hırsızlarla dolu bir panayırdayız.

Bezirgânlar mallarını sürmek için sesleri çıktığı kadar bağırıyorlar.

Tam bir yaygara.

Oysa medeniyet üslûp demektir.

FİLOZOF KONUŞUYOR:

Guenon diyor ki:

Çağdaş insan garib bir önsezi içinde: bir şeylerin sonu gelecek.

Şüphesiz ki bu topyekûn bir kıyamet olamaz.

Ama yine de bir dünyanın sonu.

Bitecek olan, bugünkü şekliyle Batı medeniyetidir.

Batı medeniyetini dünyanın bütünü sayanlar, onun için kıyamet kopacakmış gibi telâşa düşmektedirler. Hakikatte bir devrin sonu bu, daha doğrusu kozmik bir devrenin. Mazide de böyle hadiseler olmuş, gelecekte de olacak. Bir kavim, bir ırk, bir medeniyet silinecek tarihten. Bu defaki değişiklik çok umumî ve çok geniş, tesirini bütün dünyada hissettirecek bir değişiklik.

Hind’e göre, bugün Kali-Yuga’yı yani karanlık çağı yaşıyoruz. Kali-Yuga başlıyalı altı bin yıl olmuş. Vaktiyle bütün insanların kolayca kavradığı hakikatleri anlayamaz olmuşuz yavaş yavaş. İlâhi hikmet unutulmuş.

Tarihi dediğimiz çağlar İsa’dan önce VI. asırda başlıyor. Sanki eski devirlerle arada bir duvar var. O çağdan sonra oldukça düzenli bir kronolojiye sahibiz. Daha önceki devirlerde ise birçok hadiselerin vukuu bir kaç asır farkla tesbit edilebiliyor. Mısır’da ve Çin’de de öyle. Modernler bu çağlara masal çağı adını veriyorlar. Yani klâsik dediğimiz Antikite, çok nisbî bir antikite. Kali-Yuga’nın yarısına kadar çıkmaz.

Eski Yunan’da felsefe: hikmet aşkı, yani hikmete bir hazırlık. Daha sonra bu geçici merhale, hedef sanılmış ve felsefe hikmete bir hazırlık iken hikmetin kendisi addolunmuştur; felsefe dindışılaşmıştır, beşerîleşmiş, aklîleşmiştir. Bununla beraber ilâhi menşeî büsbütün kaybolmamıştır hizmetin. Misterlerde yaşamış, filozofların ezoterik (bâtini) derslerinde devam etmiştir. Felsefenin dünyevî olabilmesi için ezoterizmin dünyevî olarak kurulabilmesi lâzımdır.

Ortaçağ, Şarlman devrinden XIV. asrın başlarına kadar sürer. Yenilerin anlayamayacağı zengin ve entelektüel bakımdan bereketli bir çağ. Modern buhranın başlangıcı, XIV. asır. Ortaçağ medeniyeti bir Hıristiyan medeniyetidir. XIV. asırda çözülüş başlar. İnanç birliğinin yerine, kan birliği yani kavmiyet geçer. Başka bir deyişle Yeniçağ XVI. asırda değil, XIV. asırda başlamış. Rönesans’la Reform birer netice. Ama birer yükseliş veya kalkınış değil, birer çöküştür. Rönesans, bilgi sahasında bir kopuş ifade eder; Reform, din sahasında.

Şaşılacak olan: Ortaçağın çabucak unutulması. XVIII. asır aydınları için, böyle bir devir olmamıştır. Uzun zamandan beri bilinen fakat halka yayılmayan bazı hakikatler yeni keşiflermiş gibi takdim edildi. Mesela matbaa, meselâ Amerika. Oysa Ortaçağ boyunca, Avrupa ile Amerika arasında da devamlı temaslar mevcuttu.

Ortaçağ’ın bir karanlık devri olduğu da bir masal. Rönesans’ta ortaya atılan bir kelime, modern çağın bütün programını hü-lasa eder: Hümanizm… Her şeyi insan ölçüsüne irca etmek. Arzı fethetmek için arşdan vazgeçmek. Hümanizm, çağdaş laisizmin ilk şekli. Zamanla hümanizm, insanın en aşağı insiyaklarını tatmin olarak anlaşılacaktır. Kali-Yuga’nın son demlerine gelmiş bulunuyoruz. İnsanlık bu badireden ancak bir alt üst oluşla kurtulabilir.

İğtişaşın kaynağı: Batı. Oradan bütün dünyayı istilâ edeceğe benzer. Hind’in mukaddes kitapları söylemiş : “Kastların iç içe girdiği, ailenin yok olduğu bir devir” yaşıyoruz. Eski dünyanın sona erişi, yeni bir dünyanın başlangıcı olacak.

Bugün aslî cevherlerine sadık kalmış medeniyetlerle (Doğu medeniyetleri) aslî cevherlerinden uzaklaşmış yani sapıtmış medeniyetler (Batı medeniyeti) karşı karşıya. Dünyanın Doğu, Batı diye ayrılması doğru mu?

Hiç olmazsa zamanımız için doğru. Avrupa ile Amerika’nın ortak bir medeniyetleri var. Doğu için mesele o kadar basit değil. Çünkü Doğu, birçok medeniyetlerin vatanı.

Bu medeniyetlerin müşterek vasıfları olduğu meydana çıkarsa, Doğu ile Batı arasında farklılıktan, hatta zıddiyetten bahsedilebilir. Doğu medeniyetlerinin ilk ortak vasfı, ananevî oluşlarıdır. Uzak Doğu’da Çin, Orta Doğu’da Hind, Yakın Doğu’da İslâm medeniyeti. İslâm medeniyeti, Doğu ile Batı arasında mutavassıt bir hat. Bilhassa Ortaçağ Batı medeniyetine yakın. Bugünkü Avrupa medeniyeti ile mukayese edilince, Doğu.

Batı’da da ananeye dayanan medeniyetler varken. Doğu ile Batı ihtilâfı yoktu. Bugün Batı zihniyeti deyince modern zihniyet demek istiyoruz. Doğu zihniyeti deyince, aslî cevherine sadık bir zihniyet. Modern Batı medeniyeti hariç, yer yüzündeki bütün medeniyetler ilhamlarını Doğu’dan almış. Batı’nın da gelenekleri var. Son miras: Atlantis kaynaklı. Bu kıtanın göçüşünden sonra meş’ale Doğu’ya intikal eder.

BİR DE TARİHÇİYE KULAK VERELİM

Anarşi ne zaman başladı?

Anarşistlere sorarsak: yakın zamanlarda… Komünanın ferdasında veya müteakib yıllarda.

Anarşi kelimesi Proudhon’un  “Mülkiyet Nedir?” inden sonra kullanılır oldu. Bununla beraber çağdaş anarşinin öncüleri: Stirner’le Godvvin. Daha da çok Godwin.

Tarihçiler anarşist eylemin ve düşüncenin köklerini 89 devriminde ve XVIII. yüzyıl felsefesinde buluyorlar. Daha da eskiye çıkılamaz mı?

Çıkılır elbet!

Ama o zaman sonsuza kadar uzanmak ve belli bir hudut çizmekten vazgeçmek lâzım.

Oysa anarşinin mahiyeti o kadar müphem değil. Anarşist, belli bir şeye isyan etmektedir. Bu belli şey, hem eylemin biçimini, hem de düşüncesinin muhtevasını tayin eder. Anarşi, mutlak olarak siyasi ve içtimai her türlü baskının reddi diye tarif edilebilir. Ama anarşist, hedefi belli bir otorite biçimine, mevcut otoriteye düşmandır. Bu yönü ile felsefeden uzaklaşır ve tarihin malı olur. Modern anarşi, otoritenin modem biçimine -yani modern devlete-karşıdır, zamanımızda bütün sosyal yapının belkemiği olan devlete. Demek ki modern devletin doğuşu ve gelişmesine bağlıdır anarşinin tarihi.

Modern devletin menşeini X. asra çıkarabiliriz. Ama asırlar boyu, başka otoriteler arasında herhangi bir otorite, devlet. Hem de belki en çürüklerinden biri. Kilise hükümdarları yönetmekteydi, feodal beyler de her ikisine kafa tutacak çaptaydılar. Siyasi iktidar uzun ve ağır çabalar sayesinde dinî veya feodal iktidara üstün gelebildi. Mutlak monarşi ancak XVII. asırda kurulabildi. Kilisenin iktidarı da, rahiplerin iktidarı gibi, monarşiden doğmaktadır. O zamana kadar iktidarın baskısını sarsmak beylerin veya kilisenin iktidarını sarsmak demekti. Devrim, ya kilise dışına çıkmak (herezi), yahut köylü ayaklanmaları idi. XVII. asırdan sonra, isyanın konusu: Devletin kendisi veya devlet mefhumudur. İnsanın başka insanlar üzerindeki tahakkümünü red eden, devleti red eder.

Devlete isyanın ortaya çıkması ve bu isyanın anarşist bir isyan olmaması için, bir baskının mevcut olması da, bu baskının ağır olması da yetmez. Bu baskının bütün ağırlığı ile hissedilmesi ve gayrı meşru bir baskı olarak kabul edilmesi iktidarla isyan eden halk arasında kuvvetten başka bir münasebet kalmamış olması da lâzım. Eğer iktidara isyan eden kimse ona boyun eğmek suretiyle sadece kendisinden daha büyük bir güce boyun eğmiş olduğuna inanıyorsa, ruhunda ve gönlünde şu veya bu iktidar biçimi değil, iktidar fikrini mahkûm etmişse, şuurlu olsun veya olmasın bir anarşisttir.

Oysa insanlarla iktidar arasındaki bağlar uzun zaman kuvvet münasebetleri olarak hissedilmemiştir. Sosyal bütün, kutsal bir bütün olarak görülmüştür. Üyeler birbirine tesadüfen bağlı değildir. Modern tipte anarşist veya anarşizan temayüller ilk defa olarak XVIII. asırda ortaya çıkmıştır. Çünkü o asırda bu mistik bağlar kopmuş, hiç değilse gevşemiştir. Ve sosyal bütün, ilk defa olarak dindışılaşmıştır.

Aydınlıklar çağı felsefesinin ayırıcı vasfı: Dinin tenkididir, en geniş manâsıyla dinin.

İnsanların başka insanlarla veya tabiatla olan bütün münasebetleri, o zamana kadar, dinî bir mahiyet taşıyordu. XVIII. asırda felsefe ve olayların tabiî gelişmesi yüzünden bu münasebet laikleşti veya dindışına çıkarıldı.

Durkheim, sosyalizmin kaynaklarını XVIII. asır düşüncesinde bulur. Sosyalizm, ona göre, iktisadi faaliyetleri toplumun yönetici ve şuurlu merkezlerine bağlamak ister. Böyle bir anlayışın ortaya çıkması için devletin mistik mahiyetinden ayrılması ve din dışı bir iktidar olarak telâkki edilmesi lâzımdır.

“Toplum, insanların üstünde kanat çırpan mutlak bir varlık olarak görülmemeli idi ki, devlet -yozlaşmadan, haysiyetini kaybetmeden-insanlara yaklaşabilsin ve onların ihtiyaçları ile uğraşabilsin.”

Ne var ki, dindışılaşmak devleti ferde yaklaştırmamış, ondan uzaklaştırmıştır. Evet, XVIII. asırdan itibaren devletle toplumun özü ferdinki ile aynı sayılmıştır. Ama toplum da, devlet de, Tanrı’dan gelen yakınlığı, senlibenliği, beraberliği kaybetmişlerdir.

Mümin Tanrısıyla gönül gönüledir. Yekpare bir varlık, mistik bir vücud olarak hissedilen dini topluluklarda ferd hiçbir şey değildir ve her şeydir. Düşünceler, imajlar, mitler, âyinler, bayramlar vasıtasıyla hissettirilir ona. İşte XVIII. asra doğru Avrupa’nın geniş sosyal tabakalarında adamakıllı sarsılan bu içtimai îmandır.

Gerçi XVIII. asır nazariyecileri devlete karşı değildir. Hatta devletin daha da güçlenmesini isterler. Hâkimiyetin menşei üzerinde tartışır fakat bu hâkimiyetin zorunlu olduğunu kabul ederler. Hakikatte bu düşüncenin anarşik bir yönü yoktur, ama yine de anarşist düşünce kısmen onlara dayanmıştır.

Çünkü devlet, hem filozoflarda, hem de asrın düşüncesinde mukaddes mahiyetini kaybetmiştir artık Bunda Hobbes’in payı büyük. Filozoflar, devleti, tabiatın eseri değil, suni bir kuruluş olarak görüyorlardı. Devlet, başlangıçta insanlar arasındaki cihan şümul savaşa son vermek için kurulmuştu.

Bir kelime ile devlet halktan kopuyordu. Hukuk gittikçe, törelerden ve yaşayış tarzından uzaklaşıyordu. Kanunlar, eşyanın mahiyetinden doğan ve nihai olarak kâğıda geçirilen münasebetler değildi artık; kanun koyucunun iradesini belirten keyfi kararlardı. Ortaçağda kültür -hiç değilse sanat alanında- bütün topluma hitap ediyordu. Rönesans’ta ikiye bölündü, yan yana veya üst üste yaşayan iki ayrı dünya doğdu. Feodal veya komünal tasarruf burjuva mülkiyetine dönüştü. El sanayii geliştikçe, emek de tabii hayattan koptu. Kilise bile desakralize oluyordu. Çünkü mistik bütüne inanç zayıflamıştı. Din, gittikçe, kulla Tanrı arasında şahsi bir münasebetten ibaret sayılıyor, müminler bile rahipler takımını bir müessese, bir iktidar, tufeyli bir kast olarak görüyordu. Ne yana bakarsanız, hep aynı olay.

İnsanlar bir rüyadan uyanmışcasına, düşman bir zemin üzerinde kendilerini yapayalnız bulmaktadırlar. Tanrı, yoldaşları değildi artık. Hayat, tanrısallığını kaybetmiştir.

Toplumla beraber ferd de desakralize (sakilleştirme) olmuştu. Gerçi ferd, topluma kıyasla bu cihanşümul desakralizasyona daha çok direnmiştir. Kalabalık imanını kaybetmemiş, imanını kaybeden kimseler bile bütün aşırı sonuçlara kapılmamışlardı.

Bazılarına göre insan, muhitin ve terbiyenin basit bir ürününden ibaret, el değmemiş bir balmumu. Toplum keyfine göre şekillendirir bu balmumunu, hayra da hizmet ettirir şerre de; köle de yapar, asi de. Marx, aşağı yukarı bir asır sonra şöyle diyecektir :

“İnsan, tek tek ferdlerde tecelli eden soyut bir varlık değildir, sosyal münasebetlerin bütünüdür.” Filhakika, insanın bu tepeden tırnağa desakralizasyonu, mantıki olarak komünizme varır.

Filozofların çoğu yarı yolda kalır. Onlara göre, tek başına ferdde insanın bütünü vardır. İnsan, iyiliğe de yönelebilir, kötülüğe de. Sosyal düzen, ferd faaliyetlerinin normal dengesinden doğar. Ferdi bozan ve ruhuna şer tohumları saçan toplumun kendisi yani sosyal münasebetlerdir, çünkü müesseseler bozuktur. Toplumun etkisini ortadan kaldırdık mı, insan doğuştaki iyiliğine kavuşur.

Demek ki her türlü iyiliğin ve kanunun kaynağı ferddir. Anarşist doktrinin belli başlı yönlerinden biri de bu değil mi?

Anarşizm, o zamanki ifadesine bakarsak, henüz mistisizmden kurtulamamıştır.

Anarşi, ilk şekli ile eski toprak medeniyetinin Roma hukuku hâkimiyetine karşı isyanıdır,

ŞİDDET DOKTRİNLERİ

1918 sonrası Avrupa ve Asya tarihinin ayırıcı vasfı: Şiddetin gemi azıya almasıdır. Bütün biçimleriyle şiddetin. Evet, XIV. asır boyunca da kanlı dramlara şahit olmuş Batı. Önce dehşetle ürpermiş, sonra gelip geçici bunlar diye avunmuştu. Yaşadığımız çağın yeniliği şu: Savaş, en etkin fikir adamlarına göre, eşsiz bir tecrübedir, ahlakî ve yüceltici bir tecrübe; azizlere değil, silah elde can veren kahramanlara perestiş edilmelidir. XIX. asrın göreci hümanitarizminden 1914’lerde koptu Avrupa. Tarihte benzeri görülmemiş olan bu boğazlaşma insanlığın kalbini katılaştırmıştı, belki de, cinayet cinayeti davet etmiş, savaş zincirleme bir kan davası olup çıkmıştı.

Savaş sonrasında gelişen şiddet, eskiden olduğu gibi şuursuz insiyakî bir şiddet değil. Uzun uzadıya ölçülüp biçilen doktrinlere dayanıyor. Bütün bu doktrinlerin temelinde aynı gerekçe; heretiklerle dönekleri temizlemek.

Aldanmış olanların son cezası: Ölüm.

Bu konularda haklıyı haksızdan ayıran tek ölçü: Zafer.

Eski katliamların teşvikçisi, din taassubu idi. Avrupa’da, bu taassub sükûnet buluyordu ki siyasî taassubla milliyetçilik çıktı sahneye ve eski taassubu unutturdu. Tanrıya sadakatin yerini, bir vatana veya bir sınıfa bağlılık aldı.

Şiddet doktrinin tarihte birçok öncüleri var. Bu doktrin sulandırılmıştır bazan, Robespierre’nin, Saint Just’ün terörist tasfiyesi gibi. Başka doktrinciler, sınırları daha kesin ideolojik nazariyeler kurdular; mesela Marat, bir biyolojist ve doktordu; amacı korkutmaktı önceleri, hayatının sonuna doğru imha yanlısı oldu; ezilmesi gereken yalnız faal düşmanlar değil, muhalif doğurabilecek bütün zümrelerdi.

Eski Yunan ve Roma’da kanun dışı yollardan iktidara geçenlerin adı : “Tiran”dı. Ortaçağ ve Rönesans İtalya’sında, iktidara götüren yol, çok defa Conjuration’du. Babeuf için Conjuration, (gizli ittifak), devrimi gerçekleştirecek eh emin yoldur. Bakunin, Blanqui, Georges, Sorel, Troçki, Mussolini, Goebbels aynı doktrinin devamcıları.

1918’den sonra şiddetin bir özelliği daha var: Süreklilik. O zamana kadar, yeni iktidar sağlamlaşır sağlamlaşmaz, bir an önce meşruiyet kaftanına büründürülmeğe çalışılırdı. Robespierre için terör üzücü bir dönemdi; mümkün olduğu kadar çabuk sona erdirilmeliydi. Oysa 1918’den sonra birçok büyük devletler, müstakar bir siyasî yönetim biçimi imiş gibi, teröre yaslandılar.

TERÖRİZM

Terörizm, bir metod veya metodun dayandığı teori. Bu metoda başvurarak örgütlenmiş bir grup veya parti şiddet yoluyla amaçlarını gerçekleştirmeğe çalışır. Tedhiş eylemlerinin muhatabı, adı geçen toplulukların emelleri karşısına engel olarak çıkan fertler, kurumlar veya devlet temsilcileridir. Bazan mallar, makinalar, ormanlar, ekili topraklar da siyasî terörizmin genel programına ek olarak tahrip konusu olabilir. Göz korkutmak başka, terörizm başka. Korkutan, istekleri yerine gelmeyince sadece tehdit eder. Bazı kimselerden, para sızdırmak veya istediğini yapmaya zorlamak için korkutulur. Terörist tehdit etmez. Cana kıymak, yakıp yıkmak faaliyetinin bir parçasıdır. Yakayı ele verince de, yargılanırken, kendini kurtarmaktan çok doktrinini yaymağa çalışır. Korkutma ve sonunda şiddete başvurma, kazanç peşinde koşan bir toplumun veya fesatçı gruplar arasındaki çatışmanın aşırı bir tezahürü olsa da mantıkî bir neticesidir. Terörizm, fertlerden çok sosyal gruplar ve güçler arasındaki mücadelede bir kavga metodudur. Her içtimaî düzende görülebilir. Terör sahnesinde boy gösterenler terörün ister failleri ister kurbanları olsunlar sosyal grupların veya hükümet sistemlerinin temsilcisidirler. Şiddetin ve cana kıymanın amacı ne maddî bir kazançtır ne de hücuma uğrayan kimseleri yıldırmak; toplumun veya hükümetin dikkatini geniş ölçüde bir çatışmanın kaçınılmaz olduğuna çekmektir. Gizlilik içinde bir veya bir kaç kişi tarafından girişilen tedhiş eylemi yığınların girişeceği tedhiş eyleminin ne kadar müthiş olacağını ihtar eden bir işarettir. Umumiyetle başka propaganda metodlarının susturulduğu yerlerde terörizme başvurulur.

Terörizme başvuran yalnız siyasî örgütler ve partiler değildir. İktidarın el değiştirmesini amaçlayan başka mahiyette topluluklar da teröre baş vurabilir ve bunun için örgütlenebilir (Söz konusu olan iktidar mahiyet bakımından geniş ölçüde değişebilir. Mesela: Bir milletin başka bir millet üzerindeki hâkimiyeti yahut ekonomik bir sınıfın başka bir sınıf üzerindeki baskısı, taban tabana zıt iki hükümet sistemini savunanlar arasındaki çatışma gibi haller de terörizme yol açabilir. Metod olarak terörizmin özelliği şu:

Terörizm yalnız iktidardaki hükümete yahut hâkim millete değil, halk yığınlarına da, yerleşmiş düzenin sağlam ve yıkılmaz olmadığını göstermeğe çalışır. Terörcü eylemin propaganda değeri terörist stratejide ana hedeflerden biridir. Terör doğrudan doğruya hedef aldığı çevrelerin dışında geniş bir tepki uyandıramazsa sosyal çatışma alanında etkili bir silah olamaz. Terörist faaliyetin mantığı, terörist eylemin gerçek mahiyeti anlaşılmadan kavranamaz.

Terörizm, kitle şiddeti, ayaklanma ve hükümet terörü gibi olaylardan birçok bakımdan ayrılır. Bir hükümet tarafından başvurulan terör hukukî bir baskıdır ve muhalefete karşı yönelmiştir. Oysa terörizm gerçek manasıyla kanuna güvensizlik belirtir ve hükümet otoritesini demoralize etmek için muhalefetin başvurduğu bir vasıtadır. Amacı, hükümetin gücünü azaltmak; bir devrimin veya bir karşı devrimin başlatıcısı olmaktır. Terörist partinin meşruiyet gibi bir iddiası yoktur. Hâlbuki hükümet, hiç değilse şeklen, kanuna bağlı kalmak zorundadır. Şayet doğrudan doğruya dayanacağı kanunlar yoksa hükümet olağanüstü durum olduğunu ileri sürer ve özel kararnameler çıkarır.

Gerçi terörizm de şiddete başvurur ama bu kitle şiddetinden başkadır. Terörizm hudutları dar bir örgüt tarafından yönetilir. Gerçekleştirmek istediği program birçok hedefleri içeren büyük çapta bir programdır.

Kitle, şiddeti her ne kadar terörist eyleme karşı bir tepki olarak görürse de umumiyetle bir plânı yoktur, kontrol edilmesi de mümkün değildir ve rasyonel bir motivasyona dayanmayabilir. Belli bir programı da yoktur. Yığın ayaklanması, ideolojik olarak terörizme çok benzer ama bu ayaklanma da önceden düşünülmüş olmayabilir. Ayaklanma, terörizme devrimci bir metod olarak başvuran bir partinin hedeflerinden biri olabilir. Böyle olunca belli bir amaca götürecek bir vasıtadır. Bununla beraber devrim stratejisinde iki olay birbirine mutlaka bağlı değildir. Öyle durumlar olur ki kitle ayaklanması belli sosyal hedeflere varmak için vasıta olarak kullanılabilir, ama mutlaka şart olmayabilir de. Başka bir deyişle terörist metoda ihtiyaç olmayabilir. Blankistlerin devrim anlayışı teröristlerinkine yakındır. Onlar da uzun uzadıya hazırlık yapılmasından ve ayaklanmadan yanadırlar. Nitekim devrimci güçlerin iyiden iyiye hazırlanması Bolşevik teoride de karşımıza çıkar. Bununla beraber terörizmi Blankistler de Bolşevikler de belli başlı eylem vasıtaları arasında saymazlar. Bu üç kavram arasında büyük farklar vardır. Blankistler için silahlı ayaklanma iyi teşkilâtlanmış, eğitilmiş bir avuç savaşçının görevidir. Başarı ümidi belirince silaha sarılırlar. Başarıya ulaşınca devrimci parti programını tatbik eder. Bu programın daha önce halk tarafından benimsenmiş olup olmamasının büyük bir önemi yoktur. Blanki’nin isyancı ordusu hiçbir zaman bir kaç bin kişiyi aşmamıştır. Blankizm bir nazariye değil bir hükümet darbesi, bir “Putsch” tekniğidir. Bolşeviklerin ise siyasî ayaklanmadan anladıkları çok başka. Silahlı ayaklanma devrim olaylarına sıkı sıkıya bağlıdır. Bütün ön tedbirler alındıktan sonra kullanılacak nihai bir silah. Sık sık tekrarlanan ve Troçki’ye atfedilen bir görüş var: İyi yetiştirilmiş seçkin bir kaç şok topluluğu, hükümeti uygun bir zamanda ele geçirip tarihin akışını değiştirebilir. Oysa bu ne Troçki’nin ne de Lenin’in fikridir.

Kâmil bir devrimci taktik olarak terörizm, hiçbir zaman gerçek bir başarı kazanmamıştır. Hükümetler ister muhafazakâr olsunlar, ister ihtilalci, önemli kişilere karşı girişilen terör eylemleri karşısında gerilemek istemezler. İktidar hırsı, tadını tattıkça artar, eksilmez. Bomba patlamaları yüzünden boşalan yerler çarçabuk doldurulur. Kaldı ki devrim ayrı ayrı fertlerin hatta küçük organize grupların kahramanlığıyla gerçekleşemez. (Bkz. Encyclopedia of the Social Sciences, Terrorism, J.B.S. Hardman).

LOMBROSO’NUN UYARILARI

Terörizmin gemi azıya aldığı batı ülkelerinden biri de İtalya. Bunun içindir ki o ülkenin fikir adamları hastalığa gönülden eğilmiş, teşhis ve tedavisi için ömürlerini harcamışlar. Unutmayalım ki insanlık tarihinde hiçbir problem büsbütün yeni değildir. Pozitif diye adlandırılan İtalya ceza mektebinin konuya getirdiği aydınlığı küçümseyemeyiz. Bu mektebin üç büyük temsilcisi: Lombroso, Ferri, Sighele. Elbette ki Avrupa’nın reçetelerini uygulamağa kalkmak büyük bir hamakat ama hocaların söylediklerinden habersiz olmak daha büyük bir hamakat.

Önce Lombroso (1835 -1909) yu dinleyelim:

Zamanı gelmemiş veya halkın istemediği reformların zorla uygulanması sık sık isyanlara yol açar, meşru isyanlara. Meşru çünkü bu reformlar eşyanın mahiyetine aykırıdırlar. Zamanın şartlarına uymayan tedbirlere başvurmak ya insan mizacını tanımayanların işidir ya “astım—kestimciler”in marifeti. Böyleleri, yenilerini getireceğim diye eski müesseseleri yıkar.

Herkes öyle istediği için mi?

Yoo!

Başkaları tarafından veya başka topluluklarda uygulandıklarını görmüştür de ondan. Her reform bir tedirginlik yaratır.

Hele yeniyi eskiye bağlamıyorsa kurulan denge uzun ömürlü olmaz, devlet dağılır ve devrimlerin arkası gelmez.

Mesela Cromwell, İngiltere’de cumhuriyeti kurmak isteyince şiddetli bir muhalefetle karşılaştı. Çünkü kralcı parti çok sağlam temellere dayanıyordu. İki yılda yedi defa ayaklandı ve sonunda başarıya ulaştı.

Bilhassa cumhuriyeti kurmak isteyenler böyle bir tehlikeyle karşı karşıyadırlar. Guizot’nun dediği gibi, “halk istemedikçe cumhuriyet kurulmaz; zorla kurulan krallık rejimleri çok görülmüştür. Oysa halkın iradesine dayanmayan cumhuriyet uzun zaman yaşayamaz.”

Her şeyi ıslah etmek tutkusunun sonu, karşı devrimdir ister istemez. İnsanoğlu hürriyetten de usanır.

SİYASİ SUÇ

Modern Batı toplumlarında, en dikkate lâyık suç şekli bu. Tepkilerini her yerde görüyoruz. Bu itibarla bir sosyal patoloji vak’ası olarak incelense yeridir.

Hukukta, taban tabana zıt nazariyelere yol açan bir başka mesele yok. Nice ünlü ceza hukukçuları böyle bir suçun varlığından şüphe bile ettiler. Oysa her devirde ve her yönetim biçiminde karşımıza çıkan bir olay. Ne var ki, siyasi suç hiç bir zaman siyasi suç olarak incelenmemiş şimdiye kadar. İstibdat -ister saraydan gelsin, ister sokaktan- bu hakikati ilmin dikkatinden kaçırmış, ya düşmanlarına karşı bir silah olarak kullanmış, ya kendi inhisarında tutmak istemiş. Bunda hürriyet nazariyecilerinin de büyük payı var. Üstadlar öze ineceklerine yüzeyde kalmışlar. Olaylara değil de laflara takılmışlar. Biri çıkıp da adî suçlarda kullanılan kıstasları, hiç değilse niyet bakımından farklı suçlara da uygulamağa kalkınca çığlığı basmış hepsi de.

İyi ama eski çağlardan zamanımıza kadar en hürriyetçi milletler bu suçları en sert şekilde cezalandırmış. Atina’da halk hükümetini devirmek istediği zannedilen herkes ölüme mahkûm edilmiş. Isparta’da devletin çıkarlarına aykırı veya kendi çıkarları için konuşmağa yeltenenler cehenneme yollanmış. Halk ve vatan düşmanlarının kellesini uçurtmuş, Cumhuriyet Roma’sı.

Zamanımızda bile cezalar korkunç ve ağır. Siyasi suç tarif edilmiş midir acaba?

Siyasi suçlu ahlaki ve sosyal bakımdan suçlu sayılabilir mi?

Sanmıyoruz. Spencer, “adi suçlar zamanla ortadan kalkacak” diyordu. Bu kehanet gerçekleşmedi. Bununla beraber siyasi suçların sayısı gittikçe azalmaktadır.

Lombroso’ya göre, manevî dünyada ağır basan: Atalet (inertie) kanunudur, madde dünyasında olduğu gibi. Toplumda pek açık değildir bu hakikat. Dikkatimize ilk çarpan, durgunluktan çok ilerleme. Ne var ki bu ilerleyiş ne kâinat çapındadır, ne birdenbire belirir. Yenilik çok ağır değişmelerin toplamıdır.

Medeniyetle barbarlık yan yana yaşamaktadır. Kaldı ki uygarlık diye adlandırdığımız yenileşmeler çok kere ciladan ibaret. İnsanlar yeniden nefret ederler (mizoneizm). Hayvanlar da öyle.

Çocuklar, kadınlar ve ilkeller değişiklikten daha çok tedirgin olurlar. Bir nefis müdafaasıdır mizoneizm. Alışkanlıkları alt üst eden yenilikler sinir hastalıkları yaratır. Yığın, daima tutucudur.

Bununla beraber insanoğlunun meçhule, yeniye, görülmemişe de özlemi vardır: Filoneizm. Ama yeniye değil “yeniliklere” düşkün.

Mizoneizm, kaide; filoneizm, istisna.

DEMEK Kİ İLERLEYELİM DİYE HARCANAN ANÎ VE SERT GAYRETLER FİZYOLOJİYE AYKIRIDIR.

Ezilen bir azınlık için başvurulacak tek kurtuluş çaresidir belki. Ama hukuk bakımından antisosyal bir olaydırlar, bu itibarla bir suçturlar. Bu tepki insan tabiatına dayandığı için etkiden çok daha şümullü, çok daha güçlü olur. Her terakki, ancak ağır ağır gerçekleşince kabul edilebilir. Yoksa faydasız ve zararlı bir çabadır. Geleneğe dayanmayan, zorunlu olmayan siyasi bir yeniliği kabul ettirmeğe kalkışanlar yeniden hoşlanmayanları rahatsız eder, böylece cezai müeyyidelerin uygulanmasını haklı çıkarırlar.

İHTİLÂLLER

İhtilâl başkadır, ayaklanma başka. İhtilâl ağır, hazırlanmış, kaçınılmaz bir vakıadır. Nevrotik bir dehâ veya tarihî bir tesadüf bu vakıayı olsa olsa hızlandırır. Ayaklanma (revolte veya sedition) embrionun aşırı bir sıcaklıkta zamansız ve yapay olarak kabuğu kırmasıdır; böylece, ölümünü hazırlamış olur embrion.

İhtilâl, tarihin tekâmüle koyduğu ad. Bir toplumda yeni şartlar ile yeni siyasî durumlara uymayan bir düzen, dinî veya ilmî sistem mevcutsa, ihtilâl, bu sistemi en az zarar, en çok başarı ile değiştirir. Bu itibarla ihtilâlin yol açtığı iğtişaşlar pek fark edilmez ve ortaya çıkar çıkmaz kaybolur. İhtilâl olgunlaşan civcivin kabuğunu kırmasıdır.

İhtilâlin ayırıcı vasıflarından biri: Başarı. Embrionun olgunlaşma derecesine, toplumların tekâmüle yatkınlık derecesine göre hemen veya az sonra gerçekleşecek olan bir başarı.

Bir başka vasfı: Ağır ve aşamalı olması -bu da başarılarının bir sebebi. Çünkü ancak böyle olunca az çok sarsıntısız kabul edilir. Gerçi çok defa eskiden yana olanları sindirmek için şiddete başvurmak lâzım gelir.

İhtilâller az çok yaygın ve geneldirler; bütün toplum katılır ihtilâle. Ayaklanmalar daima kısmîdir, bir kastın veya bir kaç kişinin eseridir. Yüksek sınıflar aşağı yukarı hiçbir zaman ayaklanmaya katılmaz. İhtilâle bütün sınıflar katılır. Bilhassa yüksek sınıflar. Tabii ihtilâl kendilerine karşı yapılmamışsa.

Başlangıçta ihtilâllerin çoğu bir avuç insanın eseridir. Ama havayı koklayan, uykudaki cihanşümul bir duyguyu sezen bir avuç insanın.

Bu itibarla zaman geçtikçe öncüler de çoğalır. Bu zaman birkaç yüz yıl da olabilir. İhtilâl, ihtilâl düşmanlarını bile kendi saflarına çeker.

Sosyal dünya da -organik dünya gibi- ağır ve küçük çabalardan oluşur.

Ayaklanmaların sebebi önemli değildir. Çok defa mahallî veya şahsî. Taklit, sarhoşluk, iklim. Çok şiddetli fakat saman alevi gibi geçicidirler. Geri kavimlerde daha sık tekrarlanırlar. Katılanlar namuslu kimselerden çok şerirlerdir.

İHTİLÂLLER DAİMA NADİR GÖRÜLÜR. Geri kavimlerde hiç görülmez. Çok ciddi sebepler veya yüksek idealler uğruna yapılır. Katılanlar da alelade suçlular değil, tutkulu kimseler veya dâhilerdir.

“İhtilâl düşünen sınıfların eseridir. Büyük değişiklikler yapan kol değil, kafa. İşe yalnız kol karışıyorsa ihtilal değil, karışıklıklar çıkar ortaya” (Bonfadini).

Kahramanlar ölünce ayaklanma sona erer. Kahramanlar ölünce ihtilâl gelişir ve genişler.

Kısaca ihtilâller fizyolojik birer olaydır. Ayaklanmalar, patolojik. İhtilâl hiçbir zaman bir suç değildir. Ayaklanmalar daima suçtur.

Lombroso, daha sonra siyasî suçlarda delilerin oynadığı büyük rolü belirtiyor…

Siyasî suçlular arasında, deliler (aliene) büyük bir yer tutar. Suç nöbetlerine en çok yakalanan onlardır. Ahlâk duygusundan mahrumdurlar, bu da onları içlerinden geleni yapmağa zorlar. Üstelik zihnî dengeleri de yoktur, yani insiyaklarını dizginleyemezler. Kendi kişiliklerine aşırı bir güven duyarlar, büyük olduklarına inanırlar veya hayalî bir takım zulümlerin kurbanıdırlar. Bu inançlarını çok defa aklı başında insanlara da kabul ettirirler. Kurulu düzene düşman olan zayıf kimseler, gayrı memnunlar delinin toplum ve hükümete karşı beslediği kini bölüşürler. Stendhal ne demiş: Korku içinde olan toplumları, kıt zekâlı, gözü dönmüş kimseler yönetir.”

Sebebi şu olsa gerek: Deliler daha az mizoneisttir, yeniyi benimseyiverirler. Düşünüp taşınmaz, sezgileriyle kapılırlar yeniye. Orijinalite, delilerle dâhilerin ortak vasfıdır. Çıkarlarını hatta hayatını feda etmek için böyle bir coşkunluğa ihtiyaç vardır. Yeni hakikatleri kalabalığa ancak deliler kabul ettirebilir. Kalabalık hiçbir yenilikten hoşlanmaz, çok kere rahatını kaçıranlardan öcünü alır.

Delinin fanatik ve sarsılmaz inancı ile dâhinin kılı kırk yaran kurnazlığı el ele verince, uyanık yığınları harekete geçirecek bir güç doğar. Herkesi, hatta düşünce adamlarını bile afallatan bir güç.

Deliler en eski çağlardan beri peşine takmış toplumları. Mazideki başarıları da etkilerini arttırır.

Elbette ki mutlak bir kudretleri yok, hiçbir şeyi yoktan var edemezler. Zamanın ve şartların hazırladığı hareketlere yön verirler sadece. Çünkü yeniye, orijinale tutkundurlar. Son keşiflerden esinlenirler. Bunlara dayanarak istikbalde neler olacağını sezmeğe çalışırlar.

Bu düşünceler hâkim kanaatlere açıktan açığa ters düşüyorsa veya çok abes ise, hiç bir etki uyandırmaz. Ama bu çılgın dâhiler, çoğunluğun düşüncesinden ayrılmadıkları yahut gerçekten hissedilen ihtiyaçları dile getirdikleri zaman büyük değişikliklerin yaratıcısı olurlar.

MATOİDLER

Lombroso, toplumların alınyazısını değiştiren çılgın dâhileri uzun uzadıya anlattıktan sonra başka bir konuya geçer: matoidler.

Bu taife köylerde pek bulunmazmış. Kadınlar da matoid olmazmış.

Suçlulardan ayrıldığı yön: Vicdan sahibi olmaları. Delilerden de farklıdırlar, ama çok benzeşirler. Hezeyan etmezler, insiyaklarına daha az tabidirler ve duygularını zapturapt altına alabilirler. Marazî bir irsiyetleri yoktur, yozlaşmamışlardır. Daha çok, zamanından önce olgunlaştırılmış, hızlı bir kültür edinmişlerdir. Dâhiye ve havariye benzerler, ama bu benzeyiş görünüştedir sadece. Ne dâhidirler, ne havari. Kendi dehalarına inanmışlardır, düşüncelerine körü körüne bağlıdırlar, başka herhangi fikre itibar etmezler. Arada bir yeni ufuklara açıldıkları olur. Çünkü birçok dejenereler gibi, onlar da mizoneist değildirler. (Nitekim anadan doğma birçok kör ve sağır, anti -mizoneist ve çok defa cumhuriyetçi ve anarşisttirler). Her teşebbüsleri daha başlar başlamaz akamete uğrar veya sapıtır; çünkü dehanın yaratıcı temeli olan zihnî güçten nasipsizdirler.

Havariye benzeyen yönleri: Tam bir diğergâm oluşlarıdır. İnsanlığın ızdıraplarını dert ederler kendilerine.

Bazen çare de sunarlar. Ama hep ayrıntılara takılıp kalırlar, bütünü göremezler ve çok kere zıd aşırılıklara yönelerek kendi kendileriyle çelişirler. Şahsî gururları söz konusu olunca, mühim olan sadece kendileridir. Diğergâmlıklarının altında yatan: hep “ben”dir.

Başka bir temayülleri de, boyuna eskiye dönmek. Yürürler ama hep geriye doğru. Cok defa kıt kanaat yaşarlar. Hırsızlık yapmaz, kimseyi aldatmazlar.

Seciyelerinin bir başka belirtisi de, durmadan yazmak. Basmakalıp cümleleri kendilerine göre manalandırarak binlerce defa tekrarlarlar. Faydasız teferruat, altı çizilen ve ayrı harflerle satırlar. Gerçek aydınların iğrendiği bu maskaralıklar kalabalığın çok hoşuna gider. Dâhiden ürker kalabalık. Yazıları ne kadar saçma sapansa, konuşurken o kadar makuldür matoidler.

Karışıklık dönemlerinde, yığını çok etkilerler. Kanaatkârlık, dürüstlük, inançlarını coşkunca savunmak büyük bir itibar sağlar onlara. Abes oldukları kadar inatçıdırlar.

Harcı âlem oldukları için avamın hoşuna giderler. Şahsî meselelerini dile dolar, aynı konularda ısrar ederler. Adalet herkesin saygı duyduğu bir ihtiyaçtır. Onların bu ısrarı bir nevi hakperestlik gibi görünür ve kalabalığı büyüler.

ŞİDDET MEDENİYETİ – HİLE MEDENİYETİ

Sighele (1868 — 1913), çağımızın dertlerine ışık tutan bir yazar. En ünlü eserlerinden biri: Örgüt Psikolojisi. Girişi okuyalım:

İranlı Mektupları’nın sevimli kahramanı Rica, Paris’e gelince tımarhaneleri görür, şöyle anlatır izlenimlerini:

“Dışarıdakiler kendini akıllı sansın diye, üç beş mecnunun içine tıkıldığı evler.” Yerinde bir hüküm. Aynı şeyi hapishaneler için de söyleyemez miyiz?

Dışarıdakiler kendini namuslu sansın diye üç beş haytanın içine tıkıldığı binalar.

Hapsedilenler, faili meçhul kalmış suçlarla, dışarıda kalan büyük suçlu ordusunun küçücük bir bölümüdür, talihsizler bölümü.

Polis, suçluları bulamıyor; adalet, cezalandıramıyor. Bence bunun sebebi şu olsa gerek: Suçun şekli başkalaştı. Bir zamanlar suç kaba kuvvete dayanırken, şimdi ince ve medenî oldu; gaddarlığın yerini hile aldı, şiddetin yerini dalavere. Modern suçlu, adalelerinden çok beyni ile iş görür, büyük bir avantaj…

Biz hâlâ delileri de şerirleri de peşin hükümlerle ele alıyoruz. Halk, delilik deyince, ya hezeyanı anlar ya budalalığı. Mantık kurallarını çiğnemeden ve hiçbir hataya düşmeden akıl yürüten bir insan, deli olamaz ona göre.

Suçluları da tanımıyoruz. Avama sorarsanız, suçlu ya hırsızdır, ya katil. Hırsızlık yapan veya adam öldüren deyince de gözünün önüne kılıksız kıyafetsiz, çirkin bir insan gelir.

Toplum ilerledi. Şimdi kan yerine altın, işkence yerine rüşvet geçerlidir.

İnsanlık bu güne kadar iki çeşit medeniyet yaratmış, diyor Ferrero: şiddete dayanan medeniyet, hileye dayanan medeniyet. Şiddete dayanan medeniyette, hayat kavgası kaba kuvvetle; hileye dayanan medeniyetlerde ise, kurnazlık ve aldatmaca yolu ile yapılır. Şiddete dayanan medeniyette, siyasî iktidar ve servet, silâh elde fethedilir. Milletler arasındaki ticarî rekabet ordular ve donanmalar vasıtasıyla çözümlenir, fertler arasındaki hukukî anlaşmazlıkların hal yolu da düellodur. Hileye dayanan medeniyetlerde ise, siyasî iktidar tabanca kurşunları ile değil para ile elde edilir.

Birincisi, ilkel toplulukların medeniyeti. İkincisi, modern toplumların. Bazan aynı toplumun içinde bu zıd medeniyetleri canlandıran tipler bir aradadır.

Zamanımızda şiddet de geçerli, hile de. Şiddetten çok, hile. Umumiyetle yabancı ülkeler için şiddet, kendi ülkemiz için hile. Milletlerin tarihinde bu iki yol kesin olarak birbirinden ayrılabilir. Barbarlığın ayırıcı vasfı: şiddettir; medeniyetin: hile.

Suç toplumun gölgesidir. İnsicamlı bir bütün değildir toplum. Onun için de her iki suç biçimi bir arada görülmektedir. Başka bir deyişle atavik suçlar da var, gelişmiş suçlar da. Bazı ferdler vücut ve ruh bakımından hastadırlar, hayat kavgasında şiddete başvururlar. Oysa medeniyet, cana kıyma, hırsızlık, ırza geçme gibi yöntemleri lüzumsuz hâle getirmiştir. Bu suçlar, geçen asırların yadigârı. Gelişmiş suçlar ise, modern toplumun ürünü.

Toplulukların işlediği suçlar da ikiye ayrılabilir.

Ayak takımının işlediği suçlar, yüksek sınıfların işlediği suçlar.

Ayak takımı da, gelişmemiş ferdler gibi, şiddete başvurur: isyan, katil, dinamit.

Yüksek sınıflar ise, beyinleri ile iş görürler: sahtekârlık ve hile.

Zamanımızda her iki çeşit suçluluk çoğaldıkça çoğaldı. Bu artışı nasıl açıklayacağız?

Nordau, ırkın sonu diyor. Bizce burjuva düzeninin sonu.

Münevver ve müreffeh sınıfın işlediği suçlar patolojik olaylardır, bizi yönetmekte olan sosyal düzenin bozukluğunu belirtir. Demek ki, bugünkü sistem, son günlerini yaşıyor. Oysa yığının işlediği suçlar, yeni ortaya çıkan bir temayülün patolojik belirtileri. Bir çağ doğmak üzeredir. Birinciler batan bir güneşin alameti, ikinciler bir şafağın. Birinciler, ihtiyarlayan bir uzviyetin tereddisi, bunun için de ihtiyatkâr, hesaplı, hilekâr. İkinciler coşkun, atak, hayâsız.

Yüksek sınıf -sayıca olmasa da- dayandığı temel bakımından çoğunluğu temsil eder. Aşağı sınıf ise azınlıktır. Azınlık daima, çoğunluktan daha cesur, daha küstah, daha haşindir. Azınlık, fethetmek zorundadır. Çoğunluğa ise, yaptığı fetihleri korumak düşer. Kazanılmış zafer, yumuşatır. Zafer susuzluğu ise, cesaret ve gücü artırır.

Demek ki, insanın amacı, yenmek değil boğuşmaktır. Azınlıklar her ülkenin yüz akı olmuştur. Onlardaki meziyetler çoğunluklarda yoktur: şiddet ve ataklık. Kurallara daha çok uyarlar, daha dürüsttürler. Meclislere bakalım. En canlı, en dinamik kesim muhalefet, yani azınlıktır. İlimde güzel sanatlarda da öyle değil mi?

En yiğit en gözü pek düşünce ve sanat adamlarının hepsi de yeni ufuklar peşindedir. İbsen, çoğunlukla azınlığın farklarını ne güzel anlatmış: “Çoğunluk hiçbir zaman haklı değildir, anlıyor musunuz?

Hiç bir zaman. Çoğunluğun haklı olduğu düpedüz yalan. Çoğunluk dediğimiz kimseler zekâyı mı temsil ederler, hamakatı mı?

Yüz kızartıcı ama dünyanın budalalarla dolu olduğu inkâr edilmez bir gerçek. Öyledir diye aptallar mı yönetecek zekileri?

Evet, çoğunluk güçlüdür ama haklı olmak için güçlü olmak yeter mi?

Haklı olan, her zaman azınlıktır. Halkın sesi hakkın sesi imiş… Palavra.

Çoğunluğun dile getirdiği hakikatler ne menem hakikatler?

Porsumuş, çürümüş hakikatler değil mi?

Bir hakikat o kadar köhneleşince, yalanlaşır. Hakikatler Mathusalem gibi uzun ömürlü değildir.

Kabul edilen bir hakikat en çok onbeş, yirmi yıl yaşar. Çoğunluğun ağzından düşmeyen hakikatlerin hepsi de böylesine fersude, iğrenç ve bayat hakikatlerdir işte. Millete gıda diye sundukları bu yavelerdir hep. Toplumun scorbut içinde çırpınması bundandır.”

ANARŞİDEN ANARŞİZME

Yıllar geçmiş, burjuva demokrasisi kurulmuş, ama bu kehanet gerçekleşmemiştir.

Genel Bir Yaklaşım

Önceleri sosyal bir “olgu”ydu anarşi; keşmekeş, başsızlık, hükûmetsizlik. Simgesi: öfkeli bir kadın… Gözleri bağlı, saçları dağınık, entarisi paramparça ve ayağının altında: Kanun.

Sol elinde yanan bir çıra, sağ elinde hançer. Yerde kırılmış bir asâ ile bir boyunduruk. Dipte döğüşen mızraklılar ve uzakta alevler içinde bir şehir. (Bkz. İconologoie, 1762, Vienne). Hukukçuya göre “Sosyal bir kaos, düzenin ve güvenin yıkıcısı” (Portalis). Devlet adamı için, “mutlakıyetin habercisi” (Napoleon). “Politikanın amacı anarşisiz hürriyet, istibdatsız düzen” ama böyle bir rüya gerçekleşebilir mi?

XVIII. asır oldukça karamsar: “Her hükümet ya istibdada kayar, ya anarşiye” (Encyclopédie du XVIII siècle.) Geçen asrın liberallerine göre, bu hüküm yalnız mazi için geçerli. İnsanlık şuurlanmıştır artık; anarşi halâ yaşıyorsa sorumlusu: meşrûtiyet. Egemenlik hakkının sınırlanmadığı, görev ve yetkilerin kesin olarak belirlenmediği, zıt prensiplerin anayasaca meşru sayıldığı ülkelerde gerçek bir iktidar yoktur; ne güvenden söz edilebilir, ne otoriteden; rekabet vardır, sürekli bir savaş vardır, anarşi vardır. İktidar bütün olarak halkın temsilcilerine devredilince anarşi sona erecektir (Dictionnaire Politique, Pagnerre Ed. 1840).

89 ihtilâlinden sonra “Jironden”lerin siyasî rakiplerini yermek için kullandıkları “anarşist”, 1840’tan itibaren öğünülecek bir vasıf olmuştur. Hayalî bir adalet nizamına gönül verenler de, ferdî hürriyetlerin coşkun sevdalıları gibi o bayrak altında toplanır. Her cinayeti kutsallaşan bir ütopya olur anarşizm, zorbalığı, sömürüyü kökünden kazıyacak bir “açıl susam açıl” olur.

Demek ki, anarşi mefhumu da, anarşizm felsefesi gibi bir nazariye kılığına bürününce yepyeni bir anlam kazanmıştır. Kelimeleri tarif etmeden girişilecek her tartışma kısır kalmağa mahkûm. Anarşi deyince ne anlıyoruz?

Önce anarşizmi tanıtalım.

Sosyalizm, komünizm, demokrasi, monarşi gibi kelimeler olumlu bir doktrinin adıdırlar. Nefiy belirten tek düşünce akımı: anarşizm. Anarşizm, hükümetsiz bir toplum, hürriyetçi bir düzen kurmak iddiasındadır. Tarifler, etimolojinin çizdiği sınırları aşacaktır ister istemez. Nitekim anarşi de, kendini daha aydınlık lâfızlarla belirtmek ihtiyacını duyuyor çok defa: kolektivizm, hürriyetçi komünizm, anarşist komünizm gibi. Ne var ki, kelimenin tarihten gelen bir büyüsü var, bunun için de ölmüyor. Meselâ Ekim devriminden sonra, komünizm kelimesi kullanılmaz oldu hemen hemen, hürriyetçiler (liberter) anarşist kelimesini bayraklaştırdılar tekrar.

Filhakika anarşi, mahiyeti, amacı, araçları söz konusu olduğu zaman, birbirine taban tabana zıt iddialar sergiler. Nazarî olarak ele alınınca, anarşist doktrinlerin hukuk ve mülkiyet konusunda hiçbir ortak yönleri yoktur. Hepsi de az çok yakın bir gelecekte devletin ortadan kalkacağını ileri sürerler, o kadar. Ama anarşi, yalnız nazarî değil ki!

Bir davranış bir tutum, bir yaşayış usulü de, Önce bu garip olayın şuuruna varmamışsak, anarşistlerin karşısında tedirginlik duymamız mukadderdir. Anarşist, ütüyopyalarını ballandıra ballandıra anlatırken irkiliyoruz. Ama düşmanlarını eleştirir, kurulu düzenin savunucularını yererken, hükümlerinin çok yerinde olduğunu kabul ediyoruz.

Anarşizm başarıya ulaşamaz, hele modern dünyada. İnsana Don Kişot’un trajik asaletini hatırlatır ister istemez. Yel değirmenlerinin toprağa fırlattığı Don Kişot’un. Bu değirmenler makineleşen bir dünyanın sembolü. Hayata da insana da aldırmazlar.

Geçen asrın sonlarında bir Fransız hukukçusu şöyle yazıyordu:

Bugün başrolde üç aktör var: parababası, politikacı, anarşist. Makinalaşan realite, gemi azıya alan üretim, politikacı ile iş adamını eritti; artık güçleri sadece görünüşte. Modern dünya belli bir insan tipi doğuruyor hep, Janus’a benzeyen bir insan: bir yüzü ile robot, bir yüzü ile manda!

Reklâmın ve propagandanın biçimlendirdiği, Pavlov’un köpekleri gibi şartlı reflekslerle harekete geçen bu insan karşısında isyan ediyor anarşist. Ve öfke ile haykırıyor çağdaşlarına: “Ol veya öl.” İnsan, hürriyetini bir an önce elde edemezse, baskının pençesinde uçuruma sürüklenecektir. 1888’de İspanyol anarşistleri, Valence’deki bir toplantıda şöyle diyorlardı: “Toplum boyun eğerse ne âlâ. Cana kıymamıza lüzum kalmaz. Karşı koymakta direnirlerse, ş errin ve rezaletin kökünü kazımak lâzım, ama hepimiz ölecekmişiz, ölelim.”

Bir kaç saf ve babacan Rousseau’cu bir yana, anarşistlerin psikolojisi Marksistlerden daha gerçekçidir. Bununla beraber devrim anlayışları çok daha ütopyacı. Dünyanın en korkunç problemi önünde anarşist, Pascal’ın dilemmasını tazelemiştir. Seçtiği yol: Pascal’ın tavsiye ettiği yolun tersi.

Anarşist önce tabiatta türlerin kanlı çatışmasını görüyor. İnsanlığın tarihinde de şahid olunan aynı kavga. Her zümre başkalarına söz geçirmek sevdasında, her zümrenin içinde de kişiler. İnsanlar toplum içinde yaşamanın mükellefiyetlerine boyun eğmekle bu temel bencilliği kamufle ediyorlar sâdece. Toplumda daha az yetenekli, daha az kurnaz, daha az güçlü olan, kuvvetli tarafından ya mahvedilir, ya köleleştirilir. İlkel klanların barbar şiddeti yerine otorite geçmiştir.

Otoritenin ayırıcı vasfı: geniş bir mülkiyettir. Ayakta durmak için bir hukuk icad etmiştir, icra vasıtası da devlettir. Sosyalistin “iktisadi yapı değiştirilirse, her şey düzelir” iddiası anarşisti güldürüyor. Çünkü anlamıştır ki insanın biricik meselesi insandır. İktisadi münasebetler ne kadar değişirse değişsin, insan hep aynı kalacaktır. Bunun içindir ki anarşist insanın kucağında yaşayacağı yeni liberter (hürriyetçi) toplumun nasıl bir toplum olacağını anlatırken, her şeyden önce insanoğlunun tekâmülü üzerinde durur. Bakunin’in teklif ettiği seçim karşısındayız:

“Tanrı’yı kabul etmek, insanlığın köleliğine evet demektir. Tanrı, insanın hürriyetsizliğidir; insanın hürriyeti ilâhi heyulanın yok edilmesine bağlı. Dilemma (çıkmaz-ikilem) bu, üçüncü yol yok ki tercih edelim.” Eski tanrılar iktidarlarını yeni bir puta aktardılar: devlete.

Coğrafya bilgini Reclus’e göre, “gerçek insan yalnız anarşisttir, kendi başlarına ayakta duramayan bütün o gevşek ve tabansız varlıklar karşısında değerinin farkında olan tek insan. Karmakarışık bir dünyada yaşıyoruz. Bu dünyanın peygamberi “hayır” diyendir belki de. Böyle olunca da anarşist, yığının yiğit ve münzevi yol göstericisidir, çığlığı günden güne yükselen bir kılavuz. Saygı görüşü de bundan değil mi?

Gençken anarşizmin cazibesine kapılanlar, anarşizmi bir yana itseler de, bu eski rüyadan bir türlü kurtulamıyorlar.”

Terörizm, sahnedeyken (1895—1913), nice açıklamaların konusu oldu. Ama kimse derin manasını kavrayamadı. Kıtlığın, malî rezaletlerin eseri dediler. Ama bütün bunlar terörizmi izaha yeterli değil. Bu gün terörizmi, bir dönemin çerçevesi içine yerleştirerek daha kolay anlayabiliyoruz.

Çağ boğuluyordu. İnsanlar boşluk içindeydiler, toplum bayağılaşmış, insanlık korkunç bir illete yakalanmıştı. Korkunç, çünkü fazla ıstırap vermiyor ve hastayı uyuşturuyordu. Lautréamont bir kaç havaî fişek savurdu, entelektüel birer tepkiydi bunlar. Halk lafazanlıktan hoşlanmaz, havaî fişekler yetmez ona. Bombalarla hücuma geçti.

Proudhon’la Bakunin’in şakirtleri yanlış anlamalara yol açan anarşi kelimesini kullanmak istemediler. Kaldı ki zamanla olgunlaşan Proudhon da hayatının sonlarında kendini federalist diye tanıtmaktan hoşlanıyordu. Proudhon’un küçük burjuva şakirtleri mütüelizm kelimesini tercih ettiler. Sosyalist şakirtleri ise, kolektivizmi benimsediler; az sonra kolektivizm yerini komünizme bıraktı. Anarşist Sebastien Faure çıkardığı gazetenin adını “Le Libertaire” (Hürriyetçi) koydu. Bugün anarşistle liberter, eş anlamlı kelimeler.

Ama bu lafızların ciddi bir mahzuru var. İfade etmek istedikleri doktrinin temel yönünü belirtmiyorlar. Çünkü anarşi, her şeyden önce, sosyalizm demek.

Anarşist, her şeyden önce, insanın insanı sömürmesini kaldırmak isteyen bir sosyalisttir.

Anarşizm: Sosyalist düşüncenin kollarından biri; hürriyet endişesi, devleti bir an önce ortadan kaldırma arzusu ağır basan bir sosyalizm. “Her anarşist sosyalisttir, ama her sosyalist mutlaka anarşist değildir” (Fischer).

Bazı anarşistler, kendilerinden başka su katılmamış ve tutarlı sosyalist yoktur iddiasındadırlar. Ne var ki teröristler de bu zümreye katıldıklarından bazı çağdaş anarşistler, karışıklığı önlemek istemiş, bizim sosyalizmimiz (veya komünizmimiz) hürriyetçidir demişlerdir.

Asrın başlarında yayınlanan Büyük Fransız Ansiklopedisi, anarşizmi şöyle tarif ediyor:

“Her baskıya, her disipline, her hükümete, her devlete, her iktidara, her otoriteye açılan bir savaş… Bütün şekilleriyle siyasî, manevî, iktisadî baskının kaldırılması; hükümetlerin organizmaları içinde erimesi; hâkimiyetin yerine serbest anlaşmaların geçmesi… Emek, hiçbir dış güce boyun eğmeyecek, insan kendi kendine teşkilâtlanacak ve tam bir bağımsızlık içinde yaşayacak; ehliyetine göre üretecek, ihtiyacına göre tüketecek.

Aynı yıllarda çıkan bir iktisat sözlüğüne göre (Nouveau Dictionnaire d’Economie Politique par Say et Chaillet, cilt 2. 1900), ihtilalci anarşizmle, demokratik sosyalizmin kökleri bir: işçi sınıfının acıları. İkisi için de sefaletin sorumlusu: Çağdaş toplum.

Sosyalizm, kurulu düzenin “eleştiri”si. Anarşizm, sosyalizmi de eleştirir. Yani eleştirinin eleştirisi. Gerçi sosyalistler de otoriter devleti reddederler. Despotik devlete, tanrı-devlete düşmandırlar. Devletin yerine toplum geçmelidir. Kullandıkları esrarlı formül şu: “Kişilerin hükümeti yerine, eşyanın yönetimi” (Engels). Ama anarşistler devleti toptan reddederler. Mühim olan kişinin mutluluğu. Hürriyet olmadan mutluluk gerçekleşemez. Demokrasi, yani halkın hâkimiyeti başka, siyasî hürriyet başka. Demokraside halk iktidarını memurlara devretmek zorundadır, demek ki hep insanoğlunun hükümeti, hep keyfîlik (Proudhon).

Altmış yıl sonraki bir lügate başvuralım: Lalande’ın meşhur Felsefe Lügati (1960).

Anarşi: a) Karışıklık (daha çok düzenleyici bir otorite yokluğundan doğan nizamsızlık),

b) Birçok nevileri olan siyasî meslek. Hepsinin de ortak yönü: Ferde yukarıdan kabul ettirilen her çeşit devlet teşkilâtının reddidir. Bu mânâda bazan anarchie olarak yazılır. Bazan da anarşizm kullanılır ki daha doğrudur. Böylece karışıklık mânâsına gelen mefhumla siyasî anarşi ayırt edilmiş olur.

Anarşist mesleklerin ortak yönü, medenî kavimlerin yakın bir gelecekte devletsiz yaşayacakları inancıdır. Godwin, Proudhon, Stirner, Tucker devleti kayıtsız ş artsız reddeder. Bakunin ve Kropotkin için devrim yakın bir gelecekte, devleti ortadan kaldıracaktır.

Devrimci doktrinler de ikiye ayrılır:

a) Direnişçiler (Tolstoy)

b) İsyancılar (Stirner, Bakimin, Kropotkin.)

Anarşist doktrinlerin üzerinde birleştikleri bir başka nokta: Üretim ve emeğin kendiliğinden düzenleneceğine inanışları. Onlar da Fourier gibi her şeyin (çekim sayesinde) tıkır tıkır işleyeceğini söylerler. Bir kelimeyle hepsi de iyimserdir.

Suavet daha aydınlık (Dict. Economique et Social, 1969). Anarşizm bir hareketler ve doktrinler bütünü, hepsinin ortak ve ayırıcı vasfı, ferdî değerin yüceltilmesi ve netice olarak otoritenin reddi. Otorite halk üzerinde bir baskı ve sömürü aracıdır.

Kısmen Rousseau’ya (İçtimaî Mukavele) ve Hegel’e (insanın dinî, siyasî, iktisadî vs. yabancılaşmalarla savaşı) dayanan anarşizm, XIX. asrın ikinci yarısında geliştirildi. Liberalizmi hemen hemen Marx’la aynı açıdan eleştirir anarşizm. Bütün vatandaşları kanun önünde eşit kılan 1789 ihtilali, onlara gerçek bir eşitlik, iktisadî eşitlik kazandırmamıştır. Şu halde devletin yerini ferdler arasında yapılacak sayısız anlaşmalar almalı, içtimaî münasebetleri onlar düzenlemelidir. Mevcut devletler bir federasyon içinde toplanmalı; mülkiyet tasarrufa (Possesion) dönüşmelidir. Liberal düşüncelerin mübalağası olan mutlak bir ferdiyetçilik adına otoriteyi yeren anarşistler, otoritenin iktidardan doğduğunu görmezlikten gelirler; bir takımı (Rus anarşistleri gibi) işi yöneticilere karşı suikast tertibine kadar vardırır.

Anarşizm, Rusya’da, İspanya’da, Fransa’da önemli bir rol oynadı. Siyasî bir parti içinde mücadeleyi reddeden anarşistler daha çok sendikalar içinde kavga verdiler (anarko – sendikalistler); sendikaların politika dışı kalmasında ve genel grevden yanaydılar.

Ahlâk bakımından çok titiz olan ve insanların hürriyeti için savaşan anarşistlerin siyasî hayata katılmamış olmaları üzücüdür.

Şimdi de bir sosyoloji kamusuna göz atalım (La Soçiologie; J. Caseneuve ve D. Victoroff başkanlığında bir heyet, 1970) :

“Anarşi de demokrasi veya despotizm gibi bir aynadan bir aynaya aksedercesine hem bir ülkenin durumunu, hem ideal bir toplumu, hem siyasî bir mesleğin tarihçesini ifade eder… Rousseau’nun tabiatta iyi ve hür olan insan inancından yola çıkan anarşizm, tarih içinde üç akıma ayrılır: Hıristiyan anarşizmi, Tolstoy’un öncülüğünde Çarlık Rusya’sında gelişir; ferdiyetçi anarşizm, pîri: Max Stirner, komünist anarşizm. Proudhon, amaçlarını açıkça belirttiği için bugün de, anarşizmin en büyük nazariyecisidir. Yönetilmek, yetkileri de bilgileri de, faziletleri de olmayan yaratıklar tarafından gözaltında bulundurulmak, casuslanmak, sürüklenmek, onların kanunlarına boyun eğmek, kurallarına lebbeyk demek, güdülmek, tartaklanmak, damgalanmaktır. Proudhon için devlet bir vahimedir, hür bir zekâya düşen vazife bu vâhimeyi müzelere ve kütüphanelere kapatmaktadır.

“Anarşist toplum olur mu?

Anarşiyle toplum çelişen iki mefhum; bununla beraber çeşitli unsurların terkibinden doğan anarşist bir toplum düşüncesi, zamanımızda da ütopyacı fikirlerin ve eylemlerin kaynağı olmakta devam ediyor.”

Bu öncüleri biliyorlardı ki feda edilmişlerdir. Ne var ki infilakların tarrakası, (gümbürtü) bayağılık ve can sıkıntısı yüzünden helak olacağa benzeyen insanlığı sarstı. İktidardaki burjuvazi her alanda ölüm iştiyakını geliştiriyordu. Terörizm hayat güçlerinin vahşî bir tepkisidir.

“Hürriyetçi” akımın tarihî gelişmesi içinde, bir buhrandı terörizm. Ama Fransa’da buhran sona ermiştir.

1895’de, Louise Michel ile Sebastien Faure Le Libertaire gazetesini kurarlar. Artık tarihin konusu da olmuştur anarşi. Taban tabana zıd hükümler karşısındayız. Lombroso için anarşistler anormal kişilerdi. Ama avukatlarına göre, anarşist bir cennet hayaline kaptırmıştır kendini. Bir mistiktir, bir zahittir, bir meczuptur. İnanmıştır o kadar. Evet, bu zındık bir mümindir. Felsefeden çok, dinin adamı. İman ettiği tanrı: Gizli bir güç, dünyadaki keşmekeşten sonsuz bir ahenk yaratacak.

Hamon, anarşistin ideal tipini tesbit etmiştir.

Bu ideal tipin özelliği, isyan zihniyeti. Bu zihniyet çeşitli şekillerde belirebilir: Muhalefet, eleştiri, yenicilik, büyük bir hürriyet aşkı, bencillik ve ferdiyetçilik, sonsuz bir tecessüs, bilgi susuzluğu, aşırı bir diğergâmlık, çok gelişmiş ahlâk duygusu, adalet aşkı, mantık düşkünlüğü, savaşçı bir ruh… Kısaca anarşist, isyankâr, hürriyetçi, ferdiyetçi, diğergâm, mantıkçı, adalete susamış, meraklı, propagandacı bir insandır. (Psychologie de L’anarchiste)

BİR TARİFE DOĞRU

Anarşisti somut olarak tarif etmek çok güç. Kanun dışı, toplum dışı, insanlık dışı demek meseleyi hal etmez. Bilgine göre, nevropat. Sosyolog ve hukukçuya göre, deklase. (çevresinden düşmüş- (sosyal)  Anarşi, her türlü tasnife yan çizer. Geçici bir durumdur, sürekli bir davranış değildir. Bir nevi toplum hastalığı.

Karışıklık nereden geliyor?

Anarşi lafzı eski Yunanca an ile arkhe’den türemiş. Anlamı aşağı yukarı: Otorite veya hükümet yokluğu. İnsanoğlu binlerce yıl peşin bir hükme saplanmış: Devletle hükümet olmadan toplumlar yaşılamaz. Onun için kelime de kötü mânâda kullanılmış hep: Karışıklık, düzensizlik, kaos.

Nükte düşkünü Proudhon, anarşi kelimesine sahip çıkmış. Yıkıcıdan çok, kurucu olan Proudhon, anarşiden düzensizliğin tam tersini anlıyordu. Düzensizliği yaratan hükümetin kendisi idi. Ancak hükümetsiz bir toplum tabiat düzenini yeniden kurabilir ve sosyal ahengi gerçekleştirebilirdi. Böyle bir toplumu ifade için Batı dillerinde tek kelime vardı: Anarşi.

Ama Proudhon kalem savaşının coşkunluğu içinde anarşi kelimesini yalnız hükümetsiz olarak değil, karışıklık anlamında da kullandı. Nitekim Bakunin de üstadı gibi yapacak ve kelimenin bu çifte kullanılışı, keşmekeşi bir kat daha arttıracaktır.

Oysa kelimenin iki manası biribirinin tamamen zıddıdır. Anarşi, onlara göre, hem en büyük kargaşalık, toplumun tepeden tırnağa çözülüşü; hem de devrimden sonra kurulacak olan yeni bir düzen, sürekli ve rasyonel bir toplum düzeni. Temeli: Hürriyet ve dayanışma.

Bazarov’u, Cooper’in Kızılderililerine benzetir Vogüe. Şu farkla ki, Cooper’in kahramanları içkiyle sarhoş turlar. Turgeniev’inki Hegel ve Büchner’le. Bu Kızılderili, medeniyet dünyasında, savaş baltasıyla dolaşmaz, elinde neşter var. Bazarov’un çocukları, Avrupa’nın devrimcileriyle kardeş; ne var ki birinciler yabani, ötekiler evcil. Rus nihilisti kurt, Avrupa’nın devrimcisi kuduz bir köpek, kurdun kudurması itinkinden çok daha tehlikeli.

Turgeniev’in romanı yalnız geçen asrın Rus hayatına değil insanlığın alın yazısına da ışık tutar. Nesiller arasındaki çatışma buhran çağlarının ezelî dramı. Bazarovlar dün de yaşıyordu, yarın da yaşayacak. Kitapta anlatılan 1840’ların tutucu babalarıyla 1860’ların devrimci çocukları arasındaki uyuşmazlık. Çocuklar nesli, kendilerini yalnız kültürde değil kamu hayatının bütününde kabul ettirmeğe başlamış: Hoyrat ve maddeci. Bu genç radikallerin tek vatanı var: Nihilizm, Çevre iğrenç, hayat abes.

NİHİLİZM:

Bir kale, bir zırh, bir gerekçe. Evet, Bazarov, yalnız 1869’ların değil, zamanımızın da kahramanı. Bir Amerikan yazarı, “Adeta ilk Bolşevik, diyor.. Daha doğrusu günümüzdeki öfkeli genç adamın orijinali.” Ne var ki, bu şeytanî çehre, Rus tarihinde sık sık karşımıza çıkar. Eleştirmek için bakar dünyaya, yermek için konuşur.

Estetik değerleri küçümser Bazarov, geleneğe ve bütün sosyal değerlere tepeden bakar. Küstahtır, tok sözlüdür. Huy edinmiştir kabalığı. Beylik yargıların hüküm sürdüğü bir dünyada şaşkınlık, öfke, tiksinti uyandırır.

Turgeniev’in nihilisti beatnik (bitnik) olarak karşımıza çıkıyor şimdi. Her ikisinde de ödün vermeyen bir doğruluk. Her ikisi de yalancı kelimelere düşman. İkisi için de dünya yavanlıklarla dolu, insanı canından bezdiren yavanlıklar. Aynı çevreden kopuş, aynı hayal kırıklığı ve aynı tahrip susuzluğu. Ne var ki Bazarov’la arkadaşları yıkmak için yıkmak istemezler; amaçları: Yeni ve daha iyi bir dünyayı kurmak için zemini temizlemek.

Nihilistler, Rus tarihinin çeşitli dönemlerinde başka başka çehrelerle sahneye çıkarlar. “Ecinniler” de daha korkunç, daha kıyıcıdırlar. Ellerinde neşter değil tabanca ve bomba vardır. İktidar sertleştikçe, nihilist de zalimleşir. Denilebilir ki Çarlar Rusya’sında sesini duyurmak isteyen her aydın bir parça nihilisttir. Nihilist, anarşistin Rusya’daki adı.

Dünya anarşizminin en tanınmış temsilcileri: Rus. Bir Bakunin, bir Kropotkin, bir Tolstoy, hepsi de soylu. Hareketin merkezinde Bakunin. Kimseye benzemeyen bir aristokrat. Almanları sevmez, Marx’a da düşman. Dünya yangınını tutuşturacak olan Ruslardır ona göre. Anarşizm ayaklanma demek, topyekûn ayaklanma. Eski dünyanın harabelerinden yeni bir dünya kurulacaktır. Işık, Doğu’dan fışkıracak ve Batı’ya taşarak burjuva dünyasının karanlıklarını yok edecektir. İnsanoğlunun gelişiminde üç aşama vardır: Hayvanlık, düşünce, isyan. Devrimcilerin halkı eğitmesine ihtiyaç yoktur. Devrimcilik, dağınık isyanları tek eylemde toplamak, eylem fırsatlarını yakalamaktır.

BATI DÜŞÜNCESİNİN SON ARMAĞANI

Marksizm’den bu yana Avrupalı kafası tek felsefe mektebi kurabilmiştir: Egzistansiyalizm.[2] Egzistansiyalizm’in edebiyat çevrelerinde en tanınmış temsilcisi: Albert Camus.

Camus’un temel düşüncesi Sizif miti (1943) ile İsyan (1951)dadır. Hayatın içinde gelişen bir düşünce karşısındayız. Kendi de söylüyor : “Düşünce, bir ömrün tecrübesiyle kaynaşır ve bu tecrübeye göre biçimlenir.”

Sizif masalı ile İsyan eden insanı ayrı ayrı inceleyelim. Camus önsözde uyarıyor bizi. Kitapta tasvirini yaptığı: Bir ruh hastalığı. Sorumluluğu yüklenmemektedir. Mit, kısa bir zaman için geçerli, nasıl bir geleceğe yöneliyor, kestiremeyiz.

Sizif masalı’nın ana teması: İntihar. Kavramın imtiyazlı bir yeri var. Yazarın düşüncesi oradan fışkırıyor. Camus, intiharı incelemekten çok bir cevabı değerlendiriyor. Hayatın anlamı nedir sualine verilen cevap. Düzeyde kalan izahlara iltifat etmiyor Camus.

Yargısı şu: Hayat, abestir. Niçin katlanıyoruz?

Alışkanlıktan. “Canına kıymak demek, bu alışkanlığın ne kadar abes olduğunu, yaşamak için hiç bir ciddî sebep bulunmadığını, her Allah’ın günü didinmenin çılgınlığını ve ıstırabın faydasızlığını anladım demektir”. Kısaca, canına kıymak, hayatın yaşamağa değmediğini kabul etmektir.

Camus, bir müntehir adayı olarak, gündelik hayatın boşluğunu derinden derine duyar. Ama can tatlı. Hayatın anlamı olmasa da, yaşamalı. Bu çelişkiden doğuyor Camus’un cevabı ve kahramanlığını vurguluyor.

Hayatın anlamsızlığını uzun uzadıya anlatır Camus. Hem gönlümüzle hem kafamızla duyarız bu anlamsızlığı.

Düşüncenin de, eylemin de eşiğinde abes var. Belki karışık, belki müphem. Ama kesin bir duygu. Uzak, ama mevcud.

Bir beklenmedik duygu, bir yolun dönemecinde veya bir lokantanın aralığında içinize çöker. Ani ve rezil bir duygu. Birden yakalayıverir sizi. Ve bütün hayatınızı değiştirir. Size mahsus bir tecrübe. Başkasına aktaramazsınız.

Uyanış, tramvay, dört saat çalışma, yemek, tramvay, dört saat çalışma, yemek, sonra uyku ve Pazartesi, Salı, Çarşamba, Perşembe, Cuma ve Cumartesi aynı yeknesaklık. Umumiyetle sıkılmadan yaparız bu yolculuğu.

Jestlerimizin otomatizmi de, gündelik hayatın dış ritmine uyar. Anlamsızlık, yalnız dışımızda değil, içimizdedir de. “İnsanlar, insan dışı da ifraz eder. Bazı uyanık anlarında, jestlerinin mekanik yönü, anlamsız pandomimleri çevresindeki herkesi afallatır. Bir telefon kulübesinde adamın biri telefon eder. Ne söylediğini duymazsınız. Mimiğini görürsünüz sadece. Neden yaşıyor bu adam dersiniz, ama tedirgin de olmazsınız pek. Günün birinde abes duygusu yakalar sizi, iflah olamazsınız artık.”

“Abes, insanın özlemleriyle, çağrısıyla dünyanın akıl dışı suskunluğu arasındaki karşılaştırmadan doğar. Bir yanda insanın özlemleri, bir yanda irrasyonel. Bu dramın üçüncü kahramanı, abestir.”

Öyle mi acaba?

Hakikatte abes, gerçeğe sırtını çeviren, varlık probleminin çözümünü kendi içinde ariyan ferdin yalnızlığından doğar. Egzistansiyalizmin temelinde de hayata karşı derin bir bıkkınlık, gerçek bir nevroz vardır. Bir yazarın dediği gibi, egzistansiyalist filozof, hayattan nefret eder ve insanlardan tiksinir.

Sizif masalında, Anlaşmazlık’ta, Yabancı’da, cana kıyılır veya intihar edilir. Kahramanlar marazi bir keyf duyar cana kıymaktan. Kör bir kaderdir bu. Deniz kıyısında yaşamak isteyen parasız bir genç kız, para elde etmek için adam öldürür ve en küçük bir nedamet duymaz. Sonunda intihar eder, ama öfkesinden.

Egzistansiyalist roman kahramanları bir eser yaratmak, faydalı olmak için harekete geçmezler. Eylemleri ister caniyane olsun, ister kahramanca, var olduklarını isbat için bir imkân, bir araç Sızif, boyuna kayayı kaldırır, bunu yaparken kendi varlığını vurgulamaktadır. Abesmiş! Olsun. Gücünü göstermek için bir kurallar dehlizine kapanan sanatkârın aradığı da bu buruk tatmin değil mi?

Kendilerini, hür olduklarına inandırmak için kan ter döken bu kahramanların gözünde mühim olan tek şey bu saçma sapan davranışlardır.

İstesek de, istemesek de öleceğiz. Demek, her şey anlamsız. İnsan olarak yaşadığımız macera hiç bir işe yaramıyor.

Bu anlaşılmaz dünya, bu saçma sapan gündelik hayat, ölümle sona erecek olan bu sessiz komedi karşısında, şuur… Şuur uyanıncaya kadar gayet tabii ve rahat olarak yaşanan gündelik hayat. Birdenbire sıkıcı ve mide bulandırıcı olmağa başlar. Çünkü şuur, hayatın otomatik ritmi ile kaynaşmışken, bu ahenk bozuluverir. Şaşırır insan. Ben ki şuurum, nasıl olmuş da kendi dışımda bir varlıkla kaynaşabilmişim?

Şuur ayrılır ve işlemeğe başlar. Anlarız ki şuur, tek güzel şey. Çünkü her şey şuurla başlar, her şeyin değerini yapan şuurdur.

Bir yanda şuur, ötede irrasyonel. İzlenecek üç yol var:

1       – Hayatın manası yoksa öldürürüm kendimi.

Ama kimsenin kendini öldürdüğü yok. İntihar bir çözüm değil, çünkü şuuru hesaba katmıyor. Abes, şuurdan doğmuştur ve bir hakikat olarak yaşamalıdır.

2       – İkinci yol, ümid.

Şuurun önünde abes duvarı var. Şuur yeni bir hayat arar. Bu dünyanın anahtarı olan başka bir dünya hayali ile yaşar. Bir gün her şey aydınlanacaktır. Daha şimdiden her şeyin bir hikmet-i vücudu olduğu düşünülebilir. İman söz konusudur. Camus burada teselli metafiziklerini tahlil eder.

3 – Gerçek çözüm yolu: İsyandır.

Uyuşukluğu red etmek ve şuurdan yana olmak kahramanca bir çözüm. İsyan abes’e yöneliş, abese bakış, şuuru abese fırlatıştır. Yaşamak, abesi yaşatmaktır. İsyanın kaynağı gurur değil, şuurdur. Evet, isyan dünyayı alt eder, ama ümidsizdir, çünkü mutlak bir ölüm düşüncesinden doğar, isyanla şuur ölümsüzleşmez.

İsyan eden insan’da ortaya atılan ilk soru: “başkalarını öldürebilir miyim?”.

Söz konusu olan, yaşadığı çağı anlamak. Çağımız cinayet çağı, katil, yargıç; günahsız, suçlu iskemlesinde.

Birinci kaziye: Her şey caizdir.

İkinci kaziye: Başka bir insanı öldürmek caiz değildir. Çünkü bütün insanların ortak yönü: Şuur.

Sizif masalı, abesi anlatır. Abes, şuuru yaralar ve onun emellerine karşı gelir, ama faydalıdır da: İsteyerek katlanılan bu yaralanış sonunda şuur uyanır ve ayakta durur. Böyle bir deneme zorunludur. Çünkü peşin hükümlerin, prensiplerin kökünü kazır. Şuurun zincirlerini kırar. Ona yeni bir silah verir: Şüphe. Ne var ki bu abes denemesini aşmak lâzım. Bu hassasiyet ve temelindeki nihilizm, bir kalkış noktası olmalıdır sadece. Saplanıp kalmak, çağımızın yanılgısı. Abes kendi başına bir eylem kuralı belirtmez. Kalkış noktası olarak değeri vardır. İtici bir güçtür, aynı anda ileri sürdüğü iki kaziyeyi bir yaratış sonunda aşmak lâzım. Abes isyan sayesinde aşar kendini. Madem ki dünya abes, bu abes karşısında isyan etmek lâzım. Şuur, isyanla beraber doğar. Evet, şuuru yaratan isyan değildir. Eylemden önce değer vardır. Camus için; öz, varlıktan önce gelir. Bizde korunması gereken ezeli bir değer yoksa niçin baş kaldıracağız?

İsyan, insanoğlunun haysiyeti.

İsyan ediyorum demek ki varız. Demek ki isyan egoist bir hareket değil, çok defa bir fedakârlık. İsyan, gözleri kapalı bir züht.

ASİ KÜFREDİYORSA, YENİ BİR TANRI BULMAK ÜMİDİ İLEDİR.

BİR ŞAHİDİN SUÇLAMALARI

Tutku yüzünden işlenen cinayetler başka, mantığa dayanan cinayetler başka. Ceza kanunu aralarındaki farkı tek kelime ile kestirip atmış: Taammüd. Taammüd yani düşünerek işlenmiş cinayet çağındayız, kusursuz cinayetler çağı. Bugünün suçluları “seviyordum” diye bağışlanmak isteyen birer zavallı çocuk değil artık. Basbayağı ergin kişiler. Mazeretleri de tartışılmaz: Felsefe. Her şeyi kanıtlayabilirsiniz felsefe ile hatta katilleri yargıç yapabilirsiniz.

Rüzgârlı Tepe’de Radcliff, Cathie’yi elde etmek için bütün insanları öldürmeğe hazırdır ama bu cinayetin makul olduğunu veya herhangi bir sisteme dayandığını ileri sürmek aklından geçmez. Öldürmeğe hazırdır o kadar. Başka bir mazeret aramaz. Cinayet aşkın gücüne ve kişiliğe dayanır. Güçlü bir aşk her zaman görülmediği için cinayet de bir istisnadır. Kapı ve pencere kırmak gibi bir kanunsuzluk. Fakat günümüzde insanlar tabansız oldukları için bir doktrine sarılmak, yani suçu bir takım sebeplere dayamak ihtiyacındadırlar. Böyle olunca da cinayet, akıl gibi doğurganlaşmakta, kıyasın bütün biçimlerine bürünmektedir.

Eskiden çığlık gibi yalındı, şimdi ilim gibi evrensel. Dün yargılanıyordu, bugün dünyayı yargılamaktadır. Bu ne rezalet demeyeceğiz. Bu denemede de öteki denemelerimizde olduğu gibi ânın gerçeğini kabul diyoruz. Bu gerçek mantığa dayanan cinayettir. İşte amacımız dabu cinayetin gerekçelerini araştırmak Zamanımızı anlamak için bir çaba bu deneme. Elli yılda yetmiş milyon insanı yerinden yurdundan eden, köleleştiren, yok eden bir dönem ancak ve her şeyden önce yargılanmalıdır diye düşünenler çıkar belki. Ama dönemin suçluluğu iyice anlaşılmalı değil mi?

Bir zamanlar zorba, şânını yüceltmek için kentleri yakıp yıkıyor, galibin arabasına zincirlenen tutsak eğlenen kentlilere teşhir ediliyor, toplanan halk önünde yırtıcı hayvanlara fırlatılıyordu. Bu kadar dobra dobra cinayetler karşısında, vicdan metanetini koruyabilir, muhakeme berrak kalabilirdi. Ama hürriyet bayrağı altındaki esir kampları insan sevgisi adına veya insanüstü uğruna işlenen katliamlar muhakemeyi bir mânâda alt üst ediyor. Cinayet suçsuzluk postuna bürününce (zamanımıza mahsus garib bir terslik), suçsuzluk kendini savunmak zorundadır. Kitabın yapmak istediği, bu garib meydan okuyuşu kabul etmek ve incelemek.

Mesele şu: Neden suçsuz eyleme geçer geçmez cana kıyıyor?

Bu bir alınyazısı mı acaba?

Karşımızdaki insanı öldürmek veya öldürülmesine razı olmak hakkına sahip miyiz?

Önce bunu bilelim. Zamanımızda her eylemin sonu dolaylı veya doğrudan cana kıymak olduğuna göre, neden öldürüyoruz, öldürmesek olmaz mı?

Çözülmesi gereken başlıca soru bu. Öldürmek, hakkımız yoksa tek çıkar yol intihar değil mi?

İdeolojiler çağında yaşadığımıza göre, cinayet işini anlamağa çalışmalıyız. Cinayet akla uygunsa, hem devrimiz, hem de biz doğru yoldayız demektir. Değilse, düpedüz çıldırmışız. Ya bir gerekçe bulacağız cinayete yahut eylemden vazgeçeceğiz. Aydının görevi çağın gürültü patırtısı ve kan deryası içinde, kendisine sorulan suâle açık seçik bir cevap bulmak. Çünkü hepimiz sorguya çekiliyoruz. Altmış yıl önce inkâr çağındaydık. Cana kıymadan önce, uzun uzun düşünürdük. Bazan intibara (kabarma) varırdı iş. Derdik ki; kanunda hile yapıyor, insanlar da, bende öleyim bari. İntihar bir çözümdü. Bugünün ideolojisine göre, oyunun kurallarına uymayan yalnız başkaları, o halde öldürelim. Tanyeri ağarırken sırmalara bürünmüş katiller bir hücreye sokuluyor yavaşça; işleri öldürmek.

Demek ya kendi canına kıyacaksın, ya başkalarının. Üçüncü bir yol yok. Abes kaçınılmaz. Her şey mümkün, her şey manasız olduğuna göre, ölmüşüz veya öldürmüşüz ne farkeder?

Katil ne haklı, ne de haksız. İnsan yakan fırınları tutuştursanız da olur, kendinizi cüzzamlıların bakımına adasanız da olur. Hayır da, şer de, tesadüf ve kapris.

Peki, elinizi kolunuzu bağlasanız, o zaman da başkalarının öldürülmesine rıza göstermiş olmayacak mısınız?

Tek hürriyetiniz var; insanların mükemmel olmadığından yakınmak. (Bkz. A. Camus, L’Homme revolte)

TOPLU BİR BAKIŞ

Şiddet: Avrupa’nın Tanrısı

Avrupa, Makyavel’den beri kasideler okur şiddete. Hristiyanıyla, maddecisiyle, sosyalistiyle bir sara nöbeti içindedir. Ama şiddet, tarihin hiçbir döneminde çağımızdaki kadar yüceltilmemiştir. Sorel’in “Şiddet Üzerine Düşünceler”iyle başlayan bir isteri nöbeti, Batı’nın sözde irfanını bir cinayet kışkırtıcısı derekesine düşürdü. Camus doğru söylüyor: “Maverayla göbek bağını koparmış bir dünyanın insanı ya intihar eder ya isyan.” Öldürmek, maddeci Batı’nın alın yazısı.

Kendini ve daha da çok başkalarını öldürmek.

İnsan insandan iğreniyor. Bir ana kucağı olan tabiat sonsuz bir mezbele. Şehirler, kan deryası. Büyücü çırağı, topraktan fışkırttığı ifrit tohumlarını tekrar yerin dibine sokmak için var gücüyle tedbir arıyor. Ne yazık ki şerrin kaynağına bir türlü inemedi. Biz de temelleri çatırdayan bu yalancı, bu katil medeniyetin şuursuz bir taklitçisi olarak aynı ölüm karnavalına katılmış bulunuyoruz.

Batı’dan ayrıldığımız tek taraf: Şuursuzluk.

Çılgınlığımıza “bilimsel” bir yafta yapıştırdık: Anarşizm. Oysa bu kör doğuşunun hiçbir izm’le uzak yakın münasebeti yoktur. Maâşerî bir kuduz, bir kendi kendini tahrip cinneti. Avrupa kendi yarattığı ifritleri tepelemek için elinden geleni yapıyor. Evliya-ı umur (iş başındakiler) Batının bu gayretlerinden topyekûn habersiz.

Tekerlemelerle avunmağa çalışıyoruz. Oysa bu büyük yangını şairane lakırdılarla söndürmeğe yeltenmek fikrî sefaletimizin hazin bir hücceti, hazin ve lüzumsuz. Önümde bir kitap duruyor: 1975’de Londra’da basılmış.

Adı: Şehir Terörizmi.

Yazan: Anthony Burton.

Aydın denen devekuşları, niçin bu ikaz edici neşriyata eğilmezler?

ŞEHİR TEDHİŞÇİLİĞİ (Şehir Terörü)

Ferdî tedhiş, İslâm’ın da, Osmanlı’nın da tanımadığı bir âfet. Ülkemize, bütün emraz-ı içtimaîye gibi, Batı’dan geldi. Teşhis ve tedavisini de Batı’dan öğrenmek zorundayız. Kitabın arka kapağı yazarı şöyle tanıtıyor: “Anthony Burton, İngiliz ordusunda 16 yıl görev yapmış. Görevinin son yıllarında kurmay adaylarına milletler arası meseleler ve savaş tabiyesi üzerine dersler vermiş. Londra Üniversitesi’nden mezun. Surrey Üniversitesi’nde master yapmış. Şimdi serbest hoca ve yazar.”

Ön kapakta ise, kitap şöyle tanıtılıyor:

“Çok acı, daha doğrusu çok ayıp… Bombalar patlar ve günahsız insanlar göz göre göre öldürülür veya sakatlanırken gazetelerdeki iri başlıklar ve haber bültenlerine öylesine alıştık ki, kılımız bile kıpırdamıyor artık. Birbirini kovalayan her saldırıdan sonra içimizden yükselen öfke çabucak kaybediyor etkisini.”

Bu kitapta Tony Burton, şehir gerillasının ideolojik ve politik köklerini bir bir inceliyor. Bakunin, Marighela, Guevara ve Debray gibi tedhişçilerin bu yolu niçin seçtiklerini ve kullandıkları taktikleri enine boyuna araştırıyor. Metodlarının ve görüşlerinin neye dayandığını ve birbirini kovalayan gerilla gruplarınca neden benimsendiğini anlatıyor ayrıntılarıyla. Kısaca, okuyucuya sunulan, bugün hepimizin karşı karşıya geldiği hayatî bir meselenin tahlili, insanı altüst eden bir tahlil.

Heyhat… Bu konuda “her şeyi anlamak, her şeyi affetmek” olmadığı gibi böyle bir hoşgörü temenniye de şâyân değildir. Burton doğru söylüyor; “Hastayı tedavi etmenin tek yolu derdini anlamaktır.”

Şimdi de yazarın önsözüne bir göz atalım. Kitabın amacı: Şehir tedhişçiliği adı verilen çağdaş olayın arka plânına (background) az çok ışık tutmak. Şehir tedhişçiliği, sokaklarda yapılan terörizm. Bu eylemin hedefi ya hükümetleri devirmek yahut da -sömürgelerdeki bağımsızlık taleplerini kabule zorlamaktır, yabancı hükümetleri.

Birinci bölümün başlığı: Tedhişin ana hatları. Burton, yazıya Bertand de Jouvenal’den bir iktibasla giriyor: “Ne yazık ki zor’a göz yummanın ne kadar tehlikeli olduğunu ancak iktidara zor’la yükselenler bilir. Oysa meşru yollardan iktidara geçenler şiddet politikasıyla karşılaşınca apışıp kalır ve tehlikeyi zamanında önleyemezler,

Şöyle diyorlar bize: “Ne bir savaşı önlemek söz konusu, ne de uçurumun kenarındayız. İçinde bulunduğumuz çağ bir yönetim buhranı çağı. İyi ama stratejik uyuşukluk altında bile tedhiş gerekçesi saklı değil mi?

Bazan örgütlenmiş bir tedhiş. Devletler çok kere, resmî beyanlarıyla yüreklendiriyor tedhişçileri. Barış içinde bir arada yaşayacağız, diyorlar. Başka ülkelerin içişlerine karışmamak prensipleriymiş.

Tedhiş eylemcileri içinde çağdaş halk kahramanları var: Mao, Ho Chi-Minh, Che Guevera gibi. Millî devletlerarasındaki savaşı ve kuvvet diplomasisini namussuzluk sayan aydınlar var. Bunlar için tedhiş meşrudur, çünkü yukardan değil halktan kaynaklanır. Halk ölecekmiş, nasılsa ölecek. Savaşlarda ölmüyor mu?

Bugün devrimci tedhişle uğraşırken, bu tedhişin uzun bir zamanı kucaklayan tarihini ve mazideki birçok örneklerini gözden kaçırıyoruz. Mesela eski Mısır’ın papirüslerinde bile tedhişin izlerine rastlamak mümkün. Eski Yunan’ın site devletlerindeki parti kavgaları tedhişten başka ne!

Mısır vakanüvisleri “Kan… Her tarafta kan” diye feryat ediyor.

Sonra yazar, tarihin şahadetine başvuruyor uzun uzun. Tüsidit’ü konuşturuyor.

Evet… Güneş altında yeni bir şey yok. Fakat şehir tedhişinin derli toplu bir nazariyesi yapılmamış geçen asırda. Tedhiş, 1871 Paris Komünasıyla bir devrim aracı payesine yükseliyor. Sonra uslanmaz ve yaman terörist Blanki ve Lenin anlatılıyor.

Çağdaş tedhiş, millî sınırlar tanımaz Burton’a göre. Başıboş, deli dolu bir saldırı. Bunun için tedbir almak son derece güç. Tedhişçiler sayıca az. Ama hepsi de çılgın, hepsi de canından vazgeçmiş. Ve Burton, dünyadaki belli başlı tedhiş gruplarını temsil ettikleri ideolojileriyle beraber bir bir sergiliyor. Kitap 344 büyük sayfa.

İçindekiler aşağı yukarı şunlar:

1       — Tedhişin ana hatları

2       — Yaratıcı tedhiş

3       — Kıvılcım – Lenin’in yeniden keşfi

4       — Uzun bıçakları bileyin – Nazi ve faşist tedhişi

5       — Kır gerillası mı?

Şehir gerillası mı?

Metodolojik tartışma

6       — Tupomaros yahut devrimci değişim için yeni model

7       — Komünizm sonrası devrimciler – yeni sol

8       — Beyaz ve siyah ırkçılık

9       — Bölücü terör

10    — Şehir gerillası konusunda İngiliz tecrübesi

11     — Yaşasın ölüm!

Ümitsizlikten doğan tedhiş

12     — Tepki

13     — Haşiye, tedhiş pazarı mı?

Batı Avrupa için reçete Ekler:

1       — Şehir tedhişinin ideolojik kaynağı

2       — Şehir tedhişine yol açan şartlar

3       — Kuzey İrlanda’daki örgütler

Bibliyografya

SON DURAK: ANOMİ

Cevdet Paşa’ya göre, dinlerin de sapıklıkların da kaynağı Asya.

İranlı Mezdek hem sosyalizmin, hem komünizmin, hem nihilizmin piri.

İslamiyet bu çılgınlıkları tasfiye etmiş.

Mezdek’in çömezleri, ya isim değiştirerek yeraltında yaşamaya çalışmış yahut Avrupa’ya sığınmış. Anarşizmin tarihini yazanlar Yunan-ı Kadim’e kadar uzanır. Sonra Orta Çağ manastırlarına uğrarlar. Elbette ki XIX. asrı kızıla boyayan bu mezheb-i siyasiyi Mazdeizm’e icra etmek yanlış. Böyle bir akrabalıktan ancak anarşizmin tarih öncesi için söz edilebilir.

Devlet-i Aliye’ye gelince… Nizama perestiş eden ceddimiz için nizamı tahribe yönelen her davranış çılgınlıktı. Sultan faniydi, saltanat ebedî. Gerçi isyan ve iğtişaş (karışıklık) insanlık tarihinin kaçınılmaz afetleri. Ama Osmanlı’da hiçbir ayaklanmanın hedefi devleti yok etmek değildir.

XIX. asrın sonlarında Çarlık Rusya’sını titreten nihilistler, Osmanlı için birer ihtilâlciydiler. İhtilâl, dilimizin en korkunç, en karanlık kelimesiydi. Fitne, fesat, fetret, o meş’um hercümercin belirtileri veya hazırlayıcısıydı. Türkçede anarşiyi karşılayacak tek lâfız vardı: İhtilâl.

Avrupa’da esen tedhiş rüzgârı XX. asrın başlarında ülkemize de uğradı. Anarşinin iğrenç çehresini o zaman görür gibi olduk. Bir ermeni komitecinin Halife-i Rûy-i Zemin’e fırlattığı bomba, garpperest bir şairimize tanınan mısralar ilham etti: “Bir Lâhza-i Teehhür”. Halûk’un babası, masum kardeşlerinin “bacak, kelle, kol” ve kemiklerini havaya savuran bombayı bir “darbe-i mübeccele”, bir “dûd-i müntekim” olarak selâmladı. İhtilâlin kanlı sancağını “alâmet-i tahlis” diye alkışladı bir başka şair (A. Rıfkı). Fakat o meş’um tanrı henüz isimsizdir.

“Fevzâ” kelimesi lügat hazinemize ikinci Meşrutiyetin armağanı. Başka bir deyişle “Kamus-ı Okyanus” tercemesinde uyuyan bu köhne lâfzı dirilten, ikinci Meşrutiyet intelijansiyasıdır.

Türk düşünce tarihinde, anarşizme siyasî bir nazariye olarak yer veren ilk yazar -öyle sanıyoruz ki- Bedii Nuri (1901). “Ulum-ı İktisadiye ve İçtimaiye Mecmuası”nın o geniş tecessüslü muharriri bir Fransız sosyologunun (Palante) -Revue Philosophique’de çıkan- uzunca bir tetkikini “Ferdiyûn ve Fevzaviyûn” başlığı ile dilimize aktarır (a.g.m. cilt 3, s. 641-671). Makalenin Türk umumî efkârında herhangi bir iz bıraktığını sanmıyoruz.

Anarşiye felsefî bir mefhum olarak, vatandaşlık hakkı tanıyan ilk Türkçe lügat “Kamûs-ı Felsefe” (1914). Rıza Tevfik, bu uzunca bendi (s. 227—233) şöyle bir hükümle hülâsa eder: “Bugün bütün filozoflarla beraber efkâr-ı münevvere eshabınca (aydınlar) şüphe kalmamıştır ki, anarşi, sırf bir düstûr-ı itikat (inanç) olarak düşünülürse, dalâlet (sapıklık)tır. Eğer fiilî ve amelî olursa cinnetten mütevellit bir cinayet, cinayet-i siyasiyedir.”

Sevimli “feylesof”umuz ve Proudhon’u anlayabilirdi, ne Bakunin’i; anarşizimle anarşiyi birbirine karıştırması mukadderdi. Fevzaviyûn hakkındaki makalesi Avrupa’nın müesses nizâmını ayakta tutmaya çalışan batılı üstadlardan iktibas edilmiş bir gölge fikirler sergisidir. Bununla beraber, fevzaviyûn mevheb-i içtimaisi uzun zaman Bedii Nuri ile Rıza Tevfik’in serseri tecessüsünden başka bir meraklı bulamaz. Fevzâ, ne Selahi’nin lügatine kabul edilir, ne Şemseddin Sami’nin, ne Redhouse’un. 1928’lerden sonra Hüseyin Kâzım Kadri’nin büyük Türk Lügati’nde tekrar boy gösterir: “Her ferdin her nevi vesâyet-i hükümetten âzâde olarak başlıbaşına tekâmülüne taraftar olan meslek-i siyasî ve içtimaî. Hükümetsizlik, anarşi. Cemiyet-i beşeriyenin ancak bu tarzda hukuk-ı tabiiyesini inkişaf ettirebileceğine ihtimal veren mezheb-i ihtilâliyun.”

Anarşizm, otuz yıl sonra felsefî muhtevasından sıyrılarak T.D.K.’nın sözlüğünde karşımıza çıkar:

“Anarşizm, anarşistlerin mesleği.”

Anarşist: başsızlık taraflısı” (2. baskı, 1955).

Türk için en büyük felaket: Başsızlık. Ferd, devletin emrinde, devlet, ferdin hizmetindedir. Toplum yekpare bir bütün. Hodgâmlık sosyal uzviyetin tanımadığı bir hastalık. Bambaşka bir ruh ikliminde gelişen anarşizm. Avrupa’nın diğer emraz-ı içtimaiyesi gibi, ülkemize de uğrar zaman zaman. Ziya Paşa’nın:

“Cihan nâmındaki bir maktel-i âme yolum düştü

Hükümet derler anda bir nice salhaneler gördüm.”

Feryadı, tekerrürüne şâhid olmadığımız yabancı bir ses.

Fikret, ferdiyetçi anarşizme zaman zaman yaklaşır:

“Kimseden ümmid-i feyz etmem, dilenmem perr-ü bâl

Kendi cevvim, kendi eflâkimde kendim tâirim.”

diyen şair “Tarih-i Kadim”de Stirner’i hatırlatır. Ama bunlar marazî bir hassasiyetin kanat çırpışlarıdır sadece. Rüzgâr yine batıdan esmektedir. A. Rıfkı, Bektaşilikten ihtilâlciliğe, ihtilâlcilikten Budizm’e geçer. Serseri ve kararsız bir cevelân.

Son yılların talebe hareketlerine gelince… Bunlar “23 Nisan” bayramında ellerine tabanca ve dinamit lokumu tutuşturulan çocukların oynamağa heveslendikleri kanlı bir oyundur. Anarşi?

Belki… Anarşizm?

Hayır. Kendi kendini tahrib eden bu zavallı nesil, anarşizmin belli başlı nazariyecilerinden habersizdir. Zaten ne Bakunin çevrilmiştir Türkçeye, ne Proudhon, ne Kropotkin, ne Elisee Reclus… Ne Stirner. Bize göre bu tehlikeli macerayı vasıflandıracak kelime anarşiden çok “anomie”dir. (Ümitsizlik; kanunsuzluk; uyumsuzluk)

Zira sanayileşmiş ülkelerde saman alevi gibi parlayıp sönen talebe hareketleri bizde müzmin bir hastalık gibi devam ediyor…

Anarşist tedhişin hedefi: Devlettir.

Öğrenciler birbirini yemekle meşgul, cinayetten çok intihara benzeyen bir çılgınlık bu. Yabancı rüzgârların körüklediği bu yangını batılılaşma faciasının son perdesi olarak görüyoruz. “Anomie” ama hiçbir ülkenin benzerini görmediği vahim şümullü ve köklerini tarihin derinliklerine dayayan bir “anomie”. Kamuslardaki tariflerden hiçbiri ülkemizi tehdit eden büyük tehlikeyi kucaklayamıyor. Zira Avrupa bizdeki değerler hercümercine hiçbir çağda şâhid olmamış.

“Anomie” (a. nefiy takısı, nomia: kanun, nizam) kanunsuzluk demek, sabit bir kanun yokluğu.

Sosyoloji Kamusu şöyle diyor:

“Anomi, Durkheim tarafından uydurulan ve o zamandan beri sosyolojik tahlilde mühim bir yeri olan mefhum.” Sosyal İş Bölümü’nde (1893), “düzeni sağlayan ahlâk ve hukuk kuralları ortadan kalkınca toplumun bütününü kucaklayan hastalık” olarak tarif edilir. Tarihin belli dönemlerinde “davranışları biçimlendiren ve idealleri inşa eden değerler sistemi ile ferdler arasındaki münasibetier alt üst olur. Bu buhran toplumun bütününü sardığı zaman “anomie” vardı; “anomie” dayanışmanın yok oluşudur.” Durkheim’e göre, sosyal iş bölümü kendine has bir dayanışma biçimi yaratır: Organik dayanışma. Sosyal faaliyetlerin farklılaşması ile toplum üyelerinin ortak duygularında değişmeler olur; bu da sosyal inançların gevşemesine yol açar; toplum imajının yerini kişi imajı alır. Ferdler kendilerinde birtakım kabiliyetler olduğuna inanırlar; toplum onlara belli roller verir; eğer bu kabiliyetlerle, o rolleri birbirine uymuyorsa sosyal bütünleşme gerçekleşemez… Çağdaş toplum, işbirliği ile rekabet, dayanışma ile çatışma arasında bocalamaktadır. İktisadî anarşi ve -aile, kilise, korporasyon gibi- ara kuruluşların zaafı yüzünden dengesizlik doğunca değerler sistemi bozulur; kişinin amaç ve araçları ön plana geçer; çünkü sosyal düzen, sosyal ahengi sağlayamaz artık.

Durkheim’in “İntihar” adlı eserinde “anomie”nin bir başka yönüne ışık tutulur; ferdle kucağında yaşadığı toplumun normları arasındaki münasebet (bu normların ferd tarafından benimsenip benimsenmemesi). Ferdle sembolik düzen arasındaki münasebeti ele alan bu inceleme, yalnızlaşan insanın sonsuz ve baş döndürücü arzular içinde bocalayışını aydınlatır. Toplum, insanın kaynağında yer alan bu bunalım kaybolur ama bütünleştirici müesseselerin baskısı azalınca tekrar belirir, “anomie” budur işte. “Anomie”nin izahı artık sadece sosyal düzen çerçevesi içinde yapılmaz; arzuyla kanun arasındaki münasebeti ve kanunun arzuyu beşerileştirmekteki aczi de dikkate alınmalıdır. “Anomie” ölçüsüzlüğün hastalığıdır.

Merton’a göre “anomie”nin kaynağı, toplumun teklif ettiği amaçlarla, bu amaçları elde etmemizi sağlayan meşru vasıtalar arasındaki uyuşmazlıktır; ferdin toplum tabakaları içindeki yerinden doğan bir uyuşmazlık.

Wirth ise şöyle der: “Sosyal yönelişlerin dayandığı temel zayıflamışsa (yani herkes başka bir telden çalıyorsa, ferdler arasında dayanışma kalmamışsa, değerler levhası altüst olmuşsa),

toplum yapısı çözülmeye yüz tutar; Durkheim bu çözülüşe “anomie” diyor, bir nevi sosyal boşluk, içtimaî adem, intiharlar, cinayetler, kargaşalıklar birbirini kovalar; çünkü ferdin yaşayışı artık bütünleşmiş ve müstakar bir içtimaî zemine kök salmış değildir; hayat faaliyeti geniş ölçüde, manasını ve hikmet-i vücûdunu kaybetmiştir.

TARİHTEN GELEN SES

Anarşi, anomi, terör.,.

Hangi adla yâd edilirse edilsin, korkunç bir buhranın pençesindeyiz.

Teceddüd illetinden doğan bir buhran.

Bin yıllık bir medeniyet parça parça yıkılır, toplum hayatına yön veren inançlar yok edilirken, şuursuz bir intelijansiya sevinç çığlıkları atıyordu. Ama zelzelenin yaptığı ve yapacağı tahribatı bütün dehşetiyle sezen ve mezar kazıcılara “Ne yapıyorsunuz?” diye haykıran vicdanlar da yok değildi. Mustafa Sungur’un kitabı (Anarşi, Sebeb ve Çareleri, 1978), Bediüzzaman’ın bu korkunç felaketi önlemek için nasıl yarım asır çalıştığını anlatıyor.

İktidar, kulaklarına pamuk tıkamayıp Nurslu Münzevi’nin ihtarları üzerinde düşünmek zahmetine katlansaydı. Ülkenin akıbeti bu kadar hazîn olmazdı belki. BEDİÜZZAMAN’A GÖRE,

“dini terk edip İslâmiyet seciyesinden çıkan bir Müslim, dalâlet-i mutlaka’ya düşer, anarşist olur”.

“Ruhunda kemâlata medar hiç bir halet kalmaz, vicdanı tefessüh eder, hayât-ı içtimaiye için bir zehir olur”.

“Laubaliler iyi bilsinler ki dinsizlikle kendilerini hiç bir ecnebiye sevdiremezler. Zira mesleksizliklerini göstermiş olurlar.”

Müslüman başka bir dine giremez. Ne Hıristiyan olabilir, ne Yahudi, ne de Bolşevik.

“Çünkü bir İsevî Müslüman olsa, İsa aleyhisselâmı daha ziyade sever.

Bir Musevî Müslüman olsa, Musa aleyhisselâmı daha ziyade sever.

Fakat bir Müslüman Muhammed salla’llâhu aleyhi ve sellemin zincirinden çıksa, dinini bıraksa, daha hiç bir dine giremez, anarşist olur.”

Kaynakça

Bkz: Cemil MERİÇ hzl: Mahmut Ali MERİÇ Kırk Ambar [Kitap]. – İstanbul : İletişim, Cilt I 2009, Cilt II 2006. Sh:435-517


[1] (Bkz. Ümrandan Uygarlığa, “Çağdaş uygarlık düzeyi”)

[2] Varoluşçuluk: Varoluşçuluğu tanımlamak için, sözcüğün kendisinden işe başlamak gerekir. Bu yeni türetilmiş sözcük “varoluş” (existence) isminden, ilkin “varoluşsal” (existentiel) ve varoluşla ilgili “existential” sıfatları türetilerek ve daha sonra “culuk” son eki eklenerek ortaya çıkmıştır. Varoluşculuk, varoluşun önceliğini ya da ilkinliğini benimseyen bir kuramdır.

******************

GÖLGENİN GİZEMİNDE

Hz. Mevlâna kaddesellâhü sırrahu’l azîz buyurdu ki;

“Kişinin dadısı, Allah Teâlâ’nın gölgesi olursa
onu gölgeden ve hayalden kurtarır.
Allah’a kul olan, Allah Teâlâ’nın gölgesidir.
O bu âlemde ölmüş, Allah Teâlâ ile dirilmiştir.
Fırsatı kaçırmadan ve şüphe etmeksizin onun eteğine sarıl ki,
ahir zamanın sonundaki fitnelerden kurtulasın.”

(Mesnevi c.I, b.423–424)

Reklamlar

yorumda sahte e-posta yazanlara cevap verilmez.

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s