MANEVİ YOLDA GÖRÜNEN SURETLER

ZEVK TEBDİL (Değişim)

Müşahede ile zevk beraber bulunurlar. Ancak müşahedenin sebebi, kalbi kaplayan perdenin kaldırılmasıyla kalp gözünün açılması, zevkin sebebi ise vücut ve ruhların değiştirilmesidir.

Zevk sana gelen bir şeyi buluştur. (vicdan, sana gelen şeydir.) Bu tebdil ve değişiklik duyu organlarımız için de geçerlidir. Zira beş duyu organımız başka duyu organları ile yer değiştirebilir.

Buna herkes için geçerli olan uyku (güzel) bir örnektir. İnsan uyuduğu, az da olsa vücudun ağırlıklarından kurtulduğu ve vücut denizi ile duyguları kapandığı zaman, göz, kulak, tatma, ağız, el, ayak ve diğer bir beden nevinden, gayb âlemine başka duyu organları açılır. O bu organlarla) görür ve işitir. Gaybdan yemek alır ve yer. Bazen yemekten sonra uykudan kalktıktan sonra bile ağzındaki bu yemeğin tadını bulur. Konuşur, yürür, tutar, uzak yerlere gider, uzaklık onun için engel teşkil etmez. O vücut, bu vücudumuzdan daha mükemmeldir. Çünkü çoğu defa bu vücut havada uçma, denizde yürüme ve ateşe girip yanmama gücünü kendinde bulur. Bunu saçma bir söz zannetme! Bilakis bir hakikattir. Ve uyku ölümün kardeşidir, (ölüm hissi yok ettiği gibi bu vücutta da his olmaz).

Avam, adî vücudunun kuvvetiyle uykuda iken bulduğu şeyi, Seyyâr uyku ile yakaza arasında bulur.  Cismânî vücudunun zayıf oluşu diğer ruhânî vücudunun kuvveti ile bu gücü kendinde bulabilir. Sonra bu ruhânî vücut kuvvetlenir artık âlem-i gaybta olduğu gibi âlem-i şehadette de bu çeşit hareketler vaki olur. Netice olarak havada uçar, su üzerinde yürür, ateşe girdiği halde zarar görmez, yanmaz. Görür, işitir, alır, çıkar, iner, himmet eliyle tasarrufta bulunur! Onunla beraber bulunan bir şahıs kesif vücutla örtülü olduğu için bunu bulamaz ve göremez.

Bil ki! Müşahede önce suret, şekil ve hayallerle olur, renkler zuhur edince de zatlarla olur. Daha sonra zatlar da bir zatta fenâ bulur.

Suret ve hayalin sebebi, başta akla hizmet eden iki kuvvettir. Bunlar eşyayı akıl için zabt ve kaydederler. Bu, avcının ipine ve ağına benzer. Suret ve hayal eşyayı alır, akıl da bunun üzerinde tasarruf eder.

Nazar (tefekkür ve istidlal) ise avcının köpeğine benzer: Varlıklardan bizzat manalar geldiğinde, akıl hemen tasavvur ve hayal etme gücünü onların üzerine atar veya nazar köpeğini onların peşine takar, arkalarında koşturur, böylece onları tasavvur ve hayal etme gücünün dişleri ile avlar. Daha sonra üzerinde aklın tasarruf etmesi için hafıza ve hatıra gücü o manaları muhafaza eder. Tâki akıl onlara yani, manalara “nerede” “ne oldular” diye sorar. Sonra akıl bu manalar üzerinde hükmeder, hayretini giderir.

Muhayyile gücü bir manayı, o manaya lâyık bir kıyafet içinde hayal eder, tasavvur gücü o manaya suret ve şekil verir. Meselâ:

Âdi bir düşman, köpek suretinde,

Haysiyetli bir düşman, aslan şeklinde,

Büyük adam, dağ biçiminde,

Padişah, deniz halinde,

Faydalı bir adam, meyveli ağaç şeklinde,

Faydasız adam, meyvesiz ağaç biçiminde,

Fayda ve rızık, yemek halinde,

Dünya, necaset ve koca karı vaziyetinde… Tasavvur edilir, böyle suretlerde görülür. Tabir ilmindeki sır budur.

Akıl ihtiyacını, haddini ve sürüp uzaklaştırma işini yerine getirip, tam bir hayret içinde kaldığı zaman, kendisine, “gördüğünden, işittiğinden, tattığından ve bulduğundan başka bir varlık yoktur”, diyen ilk his ve idrâkin ona yalan söylediğini derhal anlar. Hâlbuki daha evvel akıl bu ilk hisle uzun süre arkadaşlık etmiş, arızî de olsa onu durmadan tasdik etmişti. Şimdi başka bir ilim, manevî ve ulvî diğer bir his bulunca, akıl onu tasdik etmiştir. Öyle ki, bu gaybî hissi inkâr edecek olsa, gaybın rakipleri, ona, hakikatlerin var olduğunu iddia edenlerin Sofistlere yaptıkları işi tatbik ederler. (Eşyanın hakikatlerini inkâr eden) Sofistlerin karnı bıçakla dürtülür, kafası dövülür, kılıçla vurulur ve bağlanır. Böylece acı duysun da hakikatleri tasdik etsin, diye zorlanır.

Bunu bilince, akıl ilk hissi ve idrâki yalanlar, ondan yüz çevirir, hissi şeyleri avlamaktan geri durur. Uzun bir süre sonra tasarruf gücü zayıflar. Böylece suret ve hayal âlemine yani maddi âleme karşı bir bıkkınlık haline düşer. Netice olarak da av köpeklerini ve ağlarını avlanma işinde kullanamaz hale gelir. (Hayal etme ve tasavvur gücü ile dış âlemde faaliyet göstermez). Bunun üzerine manalar zuhur eder. Zira bu manalarla basiret arasında rabıta elbisesi vardır

Sonra bu manalar da mana kaynağında yok olur. Bu kaynak ta kalptir. Olay bir renk üzerinde tamam hâle gelir. Bu renk ise kalbin hayat ve canlılığının sembolü olan yeşil rengidir. Bu renkten sonra akîk taşının rengi kalır. Bu da akl-ı kebîrin (büyük akıl) rengidir. Bir kimse akl-ı kebîrin rengi ile muttasıf olursa, bu akıl sahibini var olmasını istediği şeyi yapmaya sevk eder. Sahibi istesin veya istemesin meydana gelmesini arzu etmediği her şeye de engel olur. Daha açıkçası, ona hiç bir konuda karşı duramaz. Hakikatte sen de ateşten sakınman şartı ile rahattan kaçınmazsın.

Bu renk zorluktan sonraki kolaylıkla ortaya çıkar. Buradaki zorluk mücâhedenin zorluğudur. Mücahede eden sıdk ile ihlâs cephesinde nöbet tutmaya başladığı zaman büyük dağlar gibi üzerine ağır vâridler iner. Bunların altında ezilir, yerin dibine geçer. Buna sabr eder, hiçbir zaman sızlanmaz, bir müddet öyle sakin ve hareketsiz kalır. Bu büyük aklın (akl-ı kebîr) onun üzerine inmesi gerçeği budur.

Akl-ı kebîrin rengi alın hizasında, üzerinde akik taşı kadar kırmızı noktalar olan siyah bir levha gibi görülür. Perdesini yırttığı nispette büyür, küçülür. Bu perde perdelerin en sağlam ve yırtılması en zor olanıdır. Bu rengi gaybet halinde gördüğü zaman renk Seyyârı dağıtır, parçalar, sarsar ve silkeler. Bunun da sebebi şudur: Zayıf olan, kuvvetli olana nazar etmeye takat yetirememesidir. Fakat bu durum ilk zamanlar değil (tasavvufî hayatın) sonlarında meydana gelir.

 

İSTİĞRAK (Kendinden Geçme)

 

Birinci İstiğrak:

Zikirde vücudun istiğrakıdır. Bu da sadece vücut ve varlıktaki habis ve pis parçaların yok edildiği, güzel ve iyilerinin bırakıldığı zaman meydana gelir. O zaman “varlığın zikrini” işitirsin. Her parça ve zerreden, borazanın üflemesi veya davulun sesi gibi zikir sesini duyarsın. Bunların zikri tam düzgün olunca, bu ses bal arısının vızıltısı haline gelir.

Düzgün hale gelmeden evvel, zikir baş dairesinde vukua gelir. Çünkü baş yüksek yerdedir. Oradan, kös, boru ve debdebe sesleri işitirsin. “Zikir bir sultan” ve kraldır. Debdebe ve görkemi her gittiği yerde kendisiyle beraberdir. Nice kereler bu durum, delirme ve ölüm tehlikesi oluncaya kadar devam eder. Fakat sâdık kimselere böyle durumlar zarar vermez.

 

Örnek

Halvette zikrederken, şiddetli bir baş ağrısı ile beraber, buna benzer sesler duydum. Hâlbuki ben, bu hususta sadık ve samimi idim, o huzurdaki ayakların toprağına kendimi feda etmiştim.

Bu ses ve sıkıntıları şeyhime anlattım.

“Ölmeden ve aklını oynatmadan önce hemen halvetten çık, zikri bırak”, dedi. Ben,

“Yolda iken ölmem, herhangi bir (tasavvufî makamda ve) konakta iken ölmemden daha iyidir”, dedim. Bunun üzerine şeyh:

“Ben şu andaki iç durumundan haber veriyorum. Yok, eğer bu yolda canını feda etmeye samimi olarak azmetmiş isen, bu gibi şeylere neden aldırıyorsun”, şeklinde karşılık verdi.

Bu durum ve sıkıntılar Allah Teâlâ bu düğümü çözünceye kadar bir hafta devam etti. Zikir tekrar başıma doğru indi, yerleşti. Mutluluk, nefsin istekleri, ruhların lezzetleri ve kalplerin güzellikleri zuhur etti.

Bu kapının açılış sebebi ise o günlerde ihlâsta samimî olarak sebatkâr olmamdır. Onun yardım ve inâyetinden başka, bu kapının açılmasının sebebini bilmiyorum.

Kaynak: NECMEDDÎN-İ KÜBRÂ, Fevâihu’l Cemal Ve Fevâtihu’l Celâl, hzl: ihramcızade

 

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s