OTMAN BABA VE VELÂYETNAMESİ

 

Hazırlayan ve Düzenleyen:
Hakkı SAYGI

Bismillahirrahmanirrahim

İlâhi yarabbi, sana şükürler olsun ki, bu yüce evliyânın “Velayetnamesi” ni Türkçe olarak yazmayı ve onun menkıbelerini, günümüz insanına ulaştırmayı ben fakir kuluna müyesser eyledin.

Elimizdeki Velâyetname’nin içerisinden bir kesitte şöyle denmektedir:

“Ma’rifet sahibinin amacı, evliya sözlerini anlatmaya araç olmaktır, “

Evet sayın okuyucularım; Otman Baba, Ma’rifet sahibinin, “Evliya sözlerini anlatıp ve halka duyurmaya bir araç olduğunu söylüyor. Bu doğrudur, eğer ben de bu görevi kısmen de olsa yapabildimse, bu benim için büyük bir mutluluk sayılır.

Yine Velâyetname’nin içerisinden bir başka kesitte şöyle denmektedir:

Ma’rifet sahibi, evliyanın görebildiğini göremez, bilebildiğini bilemez. Ancak evliyâ da görüp bildiklerinin tümünü kitaba yazamaz. Evliya öyle bir mertebeye erer ki, onda dil söylemez olur. Evliyada bütün beden dil ve göz olur.

Evliyânın görüp ve bildiklerini, ancak bunları kendilerinden sonraki kuşaklara anlatamadıkları içindir ki, ma’rifet sahipleri devreye girmektedirler.

Elimizdeki “Otman Baba” Velayetnamesi, Otman Baba’nın Hakk’a yürümesinden beş buçuk yıl sonra; yani Hicrî, 838 /Miladî, 1483’te onun sadık bendelerinden “Köğçek Abdal” tarafından kaleme alınmıştır.

Ben fakire de bunu, bu günün insanının anlayabileceği bir lisanla siz sayın okuyucularıma ulaştırmak nasip olmuştur.

Yine bu Veiâyetname’nin Türkçeleştirilmesi ve Türkçe olarak kaleme alınmasında, büyük emekleri geçmiş ve onu kıymatli bir hazine gibi bu güne kadar saklamış bulunan Bulgaristan’ın Kırcaali Vilayeti’ne bağlı Karaalar Köyün’den Taki COŞKUN’a teşekkürü burada bir borç bilirim.

Hakkı SAYGI

Nisan 1996 İstanbul

GİRİŞ

Osmanlı Devleti’nin Anadolu ve Rumeli’de giderek güçlendiği bir sırada, Asya’nın ortalarından; yani “Horasan’dan kalkıp “Rum Diyarına” bir eren geldi. Tarih, Hicri: 833 Milâdî: 1430 idi. O zamanın evliyası ona “Hüssem Şah Gani” derdi. Halk arasında ise “Otman Baba” Lâkabıyla anılırdı.

Evliyâlar evliyâsı olan Otman Baba, uzun boylu, geniş omuzlu, kızıl: yüzlü, oldukça iri yapılı ve yakışıklı biriydi. Güçlü ve kuvvetli olmasının yanı; sıra, çok cesur biriydi. Oğuz lisanıyla konuşurdu.

Abdallarına şöyle dediği söylenirdi:

—        Benim sırrıma ve gücüme, sultanlar dahi erişemezler.

Sözlerine şöyle devam ederdi:

—        Eğer benim gücümü öğrenmek isterseniz, varın yerden göğe demir ok saplayabilen bir pehlivan bulun; o pehlivan bile benden bir yonga’ (parça) koparamaz.

Buradan da Otman Baba’nın nasıl güçlü biri olduğu anlaşılmaktadır.

Aslında Otman Baba’nın yeri yurdu belli değildi. Kâh dağda, kâh taşta, kâh harabelerde, kâh viranelerde, kâh imarethanelerde yaşardı. Kimse onun halinden bir şey anlayamazdı. Tek bilinen bir yanı vardı, o da fiziki bakımdan güçlü kuvvetli ve çok yakışıklı biriydi.

Kürsi mesciddir içre görünür

Kamu eşbabla mevcud görünür

Eğer katra ve zerre dolubdur

Senin sırrın gedalar nice bilsin

Üzerine sensizin can ne kılsın

Eğer vaslün irüb etmese derman

Dirinavü ahü efgan.

“Ö bir görünmez mescit kürsüsüdür ki, onun sırrına kimse vakıf olamaz. O hep hikmetlerle dopdoludur ve o, aynı zamanda İlâhi damlalar ve zerrelerle yüklüdür. Senin sırrını zavallılar nasıl ve nereden bitsinler ve sensiz canı neylesinler. Eğer sen gelmeseydin ve derde derman olmasaydın bu insanların hayatı ne olurdu ahü figân.”

Rivayet edildiğine göre; Timur, Doğu’dan Rum diyarına geldiği zaman , evliyâlar evliyası Otman BaBa onunla Anadoluya gelmiştir.

“”Kendi ifadesine göre; “Timur’la birlikte Anadolu’ya gelen o yetişkin yiğit ve şerefli koca (ihtiyar) bendim” derdi,

Rum diyarına ayak bastığında, yörenin evliyaları ve yerli halk; kendi yörelerine bir erenler erinin geldiğini duymuşlardı. Yöre halkı ve eşrafı kendi bölgelerine gelen bu âlp ereni görmek için can atıyorlardı. Ne var ki, Olman Baba’yı görenler; onda pek fazla bir özellik görememişlerdi. Onun sıradan birisi olduğunu görmüşler ve pek fazla önemsememişİerdi.

Otman Baba’nm sırrına vakıf olamayan bu kimseler, kısa bir süre sonra; onun kerametleriyle karşılaşmaya başladılar. Yöre evliyaları ve halk, gün geçtikçe Otman Baba’nın gerçek kişiliğini anlamaya başladılar. Onun için kurbanlar kesiyorlar ve onun önünde yerlere kapanarak, onun hayır duasını almaya çalışıyorlardı.

Otman Baba, II. Murat’ın oğlu Sultan Mehmet padişah oluncaya dek; Kerman, Bursa ve İznik taraflarım dolaştı, Sık sık kerametler göstererek, davasını yaymaya devam etti.

II. Murat’ın oğlu Sultan Mehmet Manisa’da iken, bir derviş görür Heybetinden ve gücünden kimse bu dervişin yüzüne bakamaz. Bunu fark eden derviş, Sultan Mehmet’in yanına varıp :

—Sen benim kim olduğumu biliyor musun ?

Sultan Mehmet:

—        Hayır bilmiyorum.

Derviş :

—        Bana erenler arasında Hüssem Şah derler, ben seni Rum diyarına padişah yapmaya geldim. Kim olduğumu sana göstermem gerektir. Eğer beni bildinse bildin, genellikle bilemesin; bununla da zarara uğrarsın.

Derviş bu sözleri söyledikten sonra ortadan kaybolur.

Zehi hükm issi kim şah-ı kadimin

Kömür gözlüm ise hayyü alimin

Kimse kılsın nazar sen ey kadim şah

Olur ol devlet issi sahibi cah

Beya hazyek irer sultan-ı kul

Kimi zar ağlaya ve kimi güle

Şu can kim lüîfuna mahzar düşer ol

İdinmez kahrı şirket milkîne yol

Cemâlinden gedalar şah olubdur

Nitekim gün katında mah olubdur

Yine bir rivayete göre, Otman Baba bir gün Karadeniz kenarında görünür. Oradan geçmekte olan akılsızın biri, derhal atından inip Otman Baba’nın ellerini bağlayıp; boynuna da bir ip atıp köyüne götürür. Köylüler o kişiye :”Bu deliyi nereden buldun ?” diye sorarlar.

Bu kişi: “Hayır o deli değil, bir kaçkındır” diye cevap verir.

Bu durumu hiç ses çıkarmadan izleyen Otman Baba, köylüler arasında bulunan bir kişiye, nazar eyledi; yani evliyalık gücüyle bakar. O vakit, o kimsenin gönül gözü açılır ve derhal koşarak Otman Baba’nın eline ayağına sarılıp ağlamaya başlar. Bu hali gören diğer köylüler, Baba’yı bağlayan köylüye; derhal Otman Baba’yı serbest bırakmasını söylerler. Köylü Otman Baba’yı serbest bırakır ve ayaklarına kapanarak af diler.

Otman Baba, bu kişinin oğlunu yanına çağırarak, arkasını sıvazlar ve şöyle der:

— Sırtın yere gelmesin kardeş!

Daha sonra bu delikanlı, Sultan Murat Han’ın cihan pehlivanı olmuştur. Batı’dan, Acem diyarından ve Çin’e kadar bu pehlivanın sırtını yere getirecek bir pehlivan çıkmamıştır.

Kuvvetiyle kırar her dem yezidin küreğini

Ta ki ola âlemin adliyle her dem sakini

Her kime kıldı nazar ol serveri şah-ı cihan Oldu ışık şavkile âlemde her dem dasitan

Eğer cihan rüstemleri kast ide anın çengine

İlinde diz çöküben kabil ola ninginene

Bir gün Otman Baba buradan da kaybolur ve Azerbaycan’ın         Ağrı Dağı eteklerinde “Said çukuru” denilen bir yerde görünür. Bir müddet o diyarda Eren Hacı’nın hanesinde konuk kalır. Bir gün Hacıya : Ben tekrar Rum’a gidiyorum” der. Bulutlara binip, yıldırımı kamçı eder ve ortadan kaybolur.

Bir müddet sonra, İstanbul’un karşısında bir tepede zâhir olur; yani görünür. İstanbul’a nâzar edip; yani bakıp:

— Ben bu şehri almaya geldim ve bu şehirdeki büyük kiliselerde nöbet beklemeye geldim.

Diye söylenir ve yüzünü İstanbul’a çevirip, kırk gün o tepeden ayrılamaz.

Rum’a çok heybetli ve güçlü bir Erenin geldiği, bu yörenin gözcüsü olan “Şah Kulu Babaya” malum olur.

Hz. Muhammed salla’llâhu aleyhi ve sellemin, Hz. İsa aleyhisselâmın, Hz. Musa aleyhisselâmın ve Hz. Adem aleyhisselâmın yoldaşı, eşsiz bir erenin gökten Rum’a indiğini haber verir.

Bütün yöre halkı, merak içinde Otman Baba’yı görmek için akın eder.

Zehi sahibi velayet hem nübüvvet

Ki mirası oldu sana nübüvvet

Hakk’ın sen mazharısın her dü âlem

Senin emrinle oldu rücu Adem

Felekler encam-i seyyar-u mehtab

Muti benden oldu ra’di sahab

Veliyyü ve ger nübüvvetin sırrı oldun

Çünkü milkiye âleme seyr ide geldin

Velâyet-i zâhir itsin ey güzel can

Nübüvvete muciz olur ol ey can

 “Enel Hak” Ben Hakk’ım demek küfür olduğu halde, Otman Baba’nın bu sözü ne için söylediğini merak edip, soranlara, onun cevabı şu idi:

—Yerde ve gökte Tanrı’dan gayri Tanrı yoktur.

Otman Baba bu sözleriyle, Tanrı’nın onun gönlünde oturduğunu anlatmak istemiştir. ;

Otman Baba: “Eğer beni helâk etmek isterseniz, hiç bir şekilde bunu yapamazsınız. Çünkü Tanrı bendedir” demiştir.

Bunu şu hadise dayandırırdı: “Çünkü, Allah benim cübbemin içindedir” denilmektedir. Bu cübbe, dünya ziyneti için giyilen cübbe değildir. Tanrı’nın günde yetmiş kere nazar ettiği; yani baktığı cübbedir.

Otman Baba, bazen : “İki cihanın güneşi benim vücudum içindedir” derdi.

Yine Otman Baba: “Gönlü ve canı devamlı Tanrı ile olanın, canına kast eden; kendi canına kast etmiş ve kıymış olur. Hatta dünya ve ahiret Hakk’a asi olur ve onu inkâr etmiş sayılır” derdi.

Daha sonra denizin beri yakasına; yani Avrupa yakasına geçer ve bu yere “Terkos” derlerdi. Burada gece ve gündüz atlarını otlatan bir kaç yiğit onu görürler.

Kendi aralarında:

—        Şu karşıdan gelen var ya, bu kişi kaçkındır

İçlerinden aklı başında olan birisi şöyle der:

—        Ey zâlimlşr, bu gelen kişi bir erene benziyor. Onun şu heybeti ve gücünü görmüyor musunuz ?

Ve hemen gidip Otman Baba’yı karşılar, elini ayağını öper ve evine götürüp onu konuk eder.

Daha sonra Otman Baba’ya : “Nereden gelirsin ey iki cihanın güneşi” diye sorar.

Otman Baba:

Denizin karşı yakasından geldim.

Ev sahibi bu defa daha da çok meraklanır ve tekrar sorar:

—        Peki bu denizi nasıl geçtiniz?

Otman Baba;

—        Aarık çobanın sırtına binerek geçtim. Bu gördüğün deniz var ya, arık çobanın topuklarına bile çıkmadı; çünkü evliyâya göre güçlük yoktur. Bu âlem evliyanın parmağında bir yüzük gibidir!

Otman Baba’nın “arık çoban” dediği, “Koyum Baba Otmancık” tır. O da erenlerdendir.                

Otman Baba, buradan da kaybolur ve birkaç gün sonra Babaeski de görülür. Bir zamanlar buraya “Sarı Saltık” gelmiş ve bu şehirde bir çırağı (mumu) yanarmış. Bu fitil halâ onun kendi mübarek (uğurlu) eliyle yaktığı fitildir.

Otman Baba, bu çırağa bakınca, çerağ derhal dile gelmiş, Bunu gören oranın ileri gelenleri, hayrete düşerler ve:

—        Bu nasıl birisidir ki, böyle bir keramet gösterdi ?

O zaman Otman Baba, onlara: “Bu çırağı yakan Sarı Saltık aslında benim” der. Tekrar o çırağa bakar ve biraz önce dile gelen o çırağ hemen yanar. Bu durumu yakından gören oranın ileri gelenleri ve halk, Otman Baba’nın önünde yerlere yüz sürüp; ondan hayır himmet dilerler. O zaman onun büyük bir evliya olduğuna inanırlar.

Zehi dava ki kıldın ey kadim ü şah

Zehi maini eya lütfü issi ağah

Sen evvelsin, sen ahirsin hakikat

Zira ayin durur şart-u tarikat

Sıfata Hakk’a bazigâr idersin

Bu ne’a halkiyle bazar idersin

Ne gamze-ı şive ehlisin ne mekâr

Libasın levn-ü ievnen sun-u setar

Senün vasfun virilmez akile çün

Dahi aşkın havasından döter gün

Otman Baba, bir müddet sonra oradan da kaybolur ve Ağaç Denizindeki (Orman) “Ulusu Kesriye” denilen şehirde görünür. Şehrin yakınında bir mağara vardır. Şehir halkı Otman Baba’yı bir kaçkın veya deli sanarak alaya alırlar.

Ancak Otman Baba, onlara şöyle der ve ikaz eder:

—        Şu mağarada çok büyük bir yılan yaşıyor; bu yılandan kendinizi sakının.

Fakat şehir halkı Otman Baba’nın bu sözlerine inanmaz ve onu alaya alırlar. İçlerinden bazıları da :”Sen herhalde rüya görüyorsun” diyerek onunla eğlenirler.

Ancak Otman Baba’nın oraya gelişinin dördüncü günü, yağmurlu ve sisli bir günde; bir ejderhanın göğe doğru çekildiğini görünce akılları başlarına gelir. Hemen Otman Baba’yı aramaya başlarlar, fakat hiç bir yerde onun izine rastlayamazlar. Ona karşı yapmış oldukları hareketlerden çok utanırlar, ancak iş işten geçmiştir. Onu alaya aldıklarına çok pişman olurlar.

Zehi sırrı velayet şahı merdan

Ki sensin cümle sırra aşina aman

Kamuya remzini söyler virirsin

Çü her gayib işi insan bilür bildirirsin

Senin yoktur nazirin devr içinde

Zira sensin bu berr-u bahr içinde

Daha sonra Otman Baba “Mesevri” denen bir diyarda görünür ve burada da bazı kerametler gösterir. Onun bütün kerametlerini anlatmaya kalksak, kitaplar yetmez. Bir müddet sonra oradan da kaybolur.

Daha sonra Otman Baba, Balkan Dağı’nda (Balkanlarda) görünür. Avcılar, ıssız ve korkunç bir dağ başında Otman Baba’yı görürler. Mecnun biri sanarak, elini ayağım bağlayıp; boynuna bir kement takarlar ve “Tırnova” şehrine getirirler ve burada Otman Baba’yı, kadının önüne çıkarırlar.

Kadı Otman Baba’ya:

—        Kimin kulusun ?

—        Otman Baba:

—        Ya sen kimin kulusun ?

Diye kadıya sorunca, kadı onun erenlerden olduğunu anlar ve Otman Baba’nın elini ayağını bağlayarak getirenlere öfkelenir. Derhal serbest bırakmalarını emreder.

Kadı Otman Baba’ya ;”Ey dünyanın serveri! Mübarek ismin nedir” diye sorar.

Otman Baba, şu cevabı verir:

—        Benim adım Somun Abdaldır.”

Abdal; bu dünyadan elini eteğini çekmiş ve dünya nimetlerinden vaz geçmiş ve kendisini tamamen Hakk’a tevcih etmiş biri demektir. Otman Baba bu sebeple, kendisini bir Abdal olarak tanıtmıştır.

Kadı, Otman Baba’yı derin bir saygı ile ağırlar ve onun bir müddet bu şehirde kalmasını sağlar. O günlerde, Sultan Murat (II. Murat) Han vefat eder ve oğlu Şehzade Mehmet, padişah olur.

Sultan Mehmet, Karaman’ı feth ettikten sonra; bütün hazırlıklarını

tamamlayarak İstanbul üzerine yönelir. Bu sırada o iki cihan güneşi ve evliyâlar evliyası Otman Baba, bir Cuma günü sabahın erken saatlerinde; Tırnova Şehri köprüsü başındaki kayanın üzerine çıkar ve Allahü Ekber, İstanbul’u aldık diye haykırır.

Gerçekten de o gün kuşluk saati ile öğlen arası, Sultan Mehmet İstanbul’u fetheder.

Evliyâ, Levh-i Mahfuz’daki (Tanrının ta ezelden kıyamete kadar olacakları yazdığı levha) yazıyı okur. Olanları ve olacakları görüp, insanlara bildirir. Yani evliyâ bir anda cihanı seyreder ve muhtaçların yardımına koşar.

Nitekim Otman Baba, bazen şöyle derdi:

— Muhtaçlara imdat edici, insanlara doğru yolu gösterici ve dertlerine derman verici Tanrı’nın sırrı kudretli eli benim.

İşte Otman Baba, böyle bir evliyâ idi. Onun nasıl biri olduğu, baştan beri anlatılanlardan anlaşılmış olmalıdır. Çünkü, arif olan anlar. Söz anlayanın, yol yürüyenin demişler.

Zehi kadir ki nutku gele cihanı

Götürdün küfür şirkle gümanı

Nübüvvet oldu çün ayinesi velâyet

Sen oldun zulmete avn-ü hidayet

Düşüp Sultan Mehmet kâl’a sebine

Helâk irdi o küfran nağmesine

Senin Allahü ekber nutkun ile

Zafer buldu o sultan Lütfün ile

Sana insan kamu müşkül ne kim var

Ki senden gayri dahi leys’e fiddar

Otman Baba, bu defa da tek başına uzun zaman Balkanlarda gezip v dolaştı. Daha sonra Balkan eteğinde bulunan “Akça-Kızanlık” ta görüldü.

Orada bir kişinin hanesinde bir yıl kadar konuk olarak kaldı. Ora halkına ücretsiz hizmet etti.

Otman Baba’nın Rum diyarında ayak basmadığı ve yardım etmediği hiçbir yer kalmamıştır.

Otman Baba şöyle derdi:

—        Peygamberlikle evliyâlık arasında pek fazla bir fark yoktur. Peygamberlere Tanrı buyruğunu Cebrail ulaştırır. Evliyâya ise Cebrail’in aracılık yapmasına gerek yoktur. Evliyalık doğrudan Tanrı’nın emriyle olur. Yani Tanrı doğrudan evliyanın gönlüne dolar; açıkçası Tanrı, evliyada zuhur eder. Evîiyânın her sözü ve hareketi, Tanrı emri, Tanrı sözü ve Tanrı işidir. Evliyanın sözünü, işini ve haline inkâr eden, Allah’ı ve peygamberliği inkâr etmiş olur.

Otman Baba, Rum diyarında; özellikte Balkanlarda o kadar çok keramet gösterdi ki her birini yazıp anlatmaya imkân yoktur. Bizim amacımız az da olsa Otman Baba’nın nasıl birisi olduğunu anlatmaya çalışmaktır. Otman Baba’nın bu âlemden gelip geçtiğini, nasıl ulu bir evliya olduğunu ve onun yaşantısını bir yadigar olarak; geriden gelecek olan nesillere ve tâliblere bildirmek istedik.

Otman Baba, bir gün İstanbul’da görülür. Onun buraya gelişinin esas nedeni ise, bu şehrin alınmasında onun da evliyâlık gücüyle büyük bir katkısı bulunmasıdır.

Otman Baba, İstanbul’un imaretini, harabeliklerini gezip gördükten sonra; şehir idarecisine şöyle der:

—        Şehrin harap olan yerlerine evler yapın ve hisarlarını sağlamlaştırın. Zira bu şehir İmam Hasan ve İmam Hüseyin şehridir; o Hüseyin dedikleri benim ki, kanımı dava etmeye geldim.

Otman Baba’nın isteği yerine gelir. Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u imar eder. Bayındır duruma getirir ve onarır. Otman Baba uzunca bir süre bu şehirde kalır. Kâh hamamlarda, kâh tekkelerde oturur.

Bir gün hamam Mustafa’sı dedikleri bir derviş, Otman Baba’ya: “Tanrı’nın velisî ve evliyalar evliyası, şimdi sizsiniz” deyip; can-ı gönülden secdeye kapanır ve hayır duasını dileyerek coşku içinde şöyle der:

Zehi sahib-i kadem nutku mübarek

Sana kıldı tecelli Hakk’ı tebarek

Çün fethettik ol şehr-i nutkunla

Kadem bastın mübarek cisminle

Bu milk-î esfel ve alâ şenindir

Hakikat ilmine zaman şenindir

Çün erdik sırrına keşf-i hüdanın

Ol şehir içre ayan oldu nihânın

Tecellâ-î hakikat kutbu cansın

Velî gâh aşikâr gâh-ı nihansın

Fatih Sultan Mehmet, şehri fethedip, büyük şenlikler yaptıktan sonra, gidip Belgrad’ı da feth etmek için niyetlenmişti. O sırada Otman Baba, İstanbul’da bulunuyordu, Bir gün o, İstanbul’un Silivri Kapısı önünde otururken, Fatih Sultan Mehmet, veziri Mahmut Paşa ile çıka geldi. Sultanla veziri Belgrad seferi hakkında konuşuyorlardı.

Otman Baba’ya yaklaştıkları zaman, Otman Baba onlara dönerek:

—        Sakın Mehmet Han, o Belgrad kalesine gitme. Yoksa çanına ot tıkarlar.

Bu sözleri duyan Sultan, gazaba gelerek hemen kılıcına davrandı.

Mahmut Paşa:

—        Gafil olma sultanım! dedi. Bu kişi öyle alelade biri değil, o erenlerdendir. Fatih Sultan Mehmet bu sözleri işitince, kılıcını kınına sokup: saraya doğru yoluna devam etti.

Bir müddet sonra bu dervişin sözlerini tamama tutmayan padişah, gücüne ve kuvvetine güvenerek Belgrad üzerine sefere çıktı. Kaleye vardı fakat kaleyi fethedemedi. Evliyânın dediği gibi çanlarına ot tıkılıp, İstanbul’a geri döndüler.

Bu olay Otman Baba’ya çok daha evvelden malum olmuştu. Çünkü bu zaman evliyâların zamanı idi. Zira evliyalar, peygamberliğin, çobanı; yani koruyucusu ve devam ettiricisidir. Evliyalar, peygamberliğin halifesi ve şeriatın ulemasıdır. Bunu bilmeyenler veya buna önem vermeyenler, gafillerdir. Evliyalık deryası, sınırsız ve gizli bir denizdir, ona erenler, görünüşte viran ve nişansızdır; ta ki, o evliyâ kendisini bildirmeyince, onu kimse fark edemez.

Dü cihandan içredir evliyâ

Hak ile Hakk’tır hakikat evliyâ

Evliyâsız sana yol yok mevlâya

Arşı kürsî-i hudadır evliyâ

Evliyâdır merkezi zatı sıfat

Evliya nutkun için bulur hayat

Evliyanın nutku Hakk’tır bi mekân

Ol sebepten bildirir halka iman.

Yine günlerden bir gün Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u gezerken bir sokak başında Otman Baba’ya rast gelir. Olman Baba , hemen Sultanın önüne geçerek sordu:

—        Sultan sen misin yoksa ben miyim?

Fatih Sultan Mehmet, dönüp Mahmut Paşa’ya:

—        Silivri Kapısı’nda bana Belgrad’a gitme, orada senin çanına ot tıkarlar diyen kimse bu değil miydi ?

Mahmut Paşa:

—        Evet Sultanım o aynı kişidir.

Fatih Sultan Mehmet, hemen atından inip, evliyanın elini öptü ve ona şöyle dedi: “Padişah sensin ve sen bir Tanrı sırrısın ben ise senin gibisine yardımcıyım babacığım” deyip atına binip yoluna devam etti.

Fatih Sultan Mehmet, saraya dönünce de Otman Baba’ya bir miktar altın gönderdi. Fakat Otman Baba, Sultan bu “boku” (insan pisliği) bana neye göndermiş, bunlar benim işime yaramaz diyerek altınları kabul etmemiştir.

Otman Baba’nın altınları kabul etmediğini duyan padişah, onun gerçek evliya olduğuna tamamen inandı.

Zehi sultanı kâmil lütf-u ihsan

Senin sırrına ermez kulu sultan

Eğerçe bi nişansın her gönülde

Velî arifi nişan buldu sözünde

Sana her giz çün aklın yolu yoktur

Pes imdi zatının pâyanı yoktur

Çün gizli sırrın halk-ı cihana

Nihân oldu nihân içre nihâna

Seni görmez kamu hayvan-ı tabiat

Dahi eyh-u kabihünü başaret

Fatih Sultan Mehmet, bazı geceler, tebdili kıyafet ederek sokakları ve tekkeleri dolaşırdı. Amacı halkın, öncelikle de dervişlerin kendisi hakkında neler konuştuğunu öğrenmekti. Bir de bu kıyafet içinde kendisini tanıyıp tanıyamayacaklarını denemekti.

O zamanlar Otman Baba, İstanbul’da eski saray altında bulunan bir tekkede kalıyordu, O gece tekke sahibi, tekkeye gelen birkaç konuğu önlerine yemek koyarak ağırlıyordu. Bu konuklar padişah ve maiyeti idi. Ancak onları kimse tanıyamamıştı. Yemekten sonra sohbet edilirken, Otman Baba, hemen yerinden kalktı ve bir köşede dayalı olan derviş bastonunu alarak; Sultan Mehmet’in üzerine yürüdü ve sordu:

—        Söyle çabuk Otman sen misin yoksa ben miyim ?

O zaman Fatih Sultan Mehmet:

—        Otman sensin, ben değilim Babacığım.

Otman Baba:

—        Evet öyle, Otman benim sen benim oğlumsun.

Böylece Sultan onun ermişliğine bir kez daha inanmıştı. Padişah sessizce oradan çıkıp, sarayına gitti. Sabah olunca, Otman Baba’ya bir kese akçe gönderdi.

Otman Baba eline bir sopa alıp, paraları sağa sola dağıttı. Orada bulunan dervişler dağılan paraları topladılar.

Bu durumu öğrenen padişah, buna akıl erdiremiyorum diyerek; Otman Baba’nın nasıl biri olduğunu anlamaya çalıştı.

Otman Baba’nın Fatih Sultan Mehmet’e : “Otman sen misin yoksa ben miyim” diye sorması ve padişaha “sen benim oğlumsun” demesi; halkın dilinden düşmez olmuştu. O günlerde herkes Otman Baba’dan söz ediyordu.

Zehi zatı mutahher nur-ı yezdan

Sensin sırrına erilmez kulu sultan

Ruhun bağında âlem bir varaktır

Gülüstan-ı onun şah-ı araktır

Cemâlin heybetine kimse duramaz

Cemâlin şevketine nesne eremez

Kamusu hükmüne ferman oluptur

Çün gönlün beytine sübhan doluptur

Çün yoktur kıymeti dünya özünde

Cihangirler zebun oldu sözünde

Bu evliyânın “Otman” olarak anılmasının asıl nedeni Fatih Sultan Mehmet’tir. Bir de kendisi sohbet sırasında “Otman şöyle, Otman böyle diyerek bu ismi sık sık söylemesindendir. Ona çoğu zaman Otman oğlu diye de hitab edilmiştir. “Otman” onun dünyalık adıdır. Onun ahiretlik adı ise “Hüssem Şah Gani” dir.

Onu genel olarak Otman ismiyle çağırırlardı. Onun başka adları da vardı : Ona “Kerbel’â Şahı”, “Sadet Seyyid” ve “Fukara Mecnun” derlerdi, ” Zira onun evliyalık sırrı ve şahlığı sınırsızdır. Bundan dolayı da yukarda anılan adlar ona lâyık görülmüştür.

Şah Hüseyin senedinde , “Osman Baba” diye (yazılıdır) yazıp, çizip hükmettiler. O dergâh, bu dergâhtır ki, ve o tarik, bu tariktir ki, şeyh ve meşayihten ve emirül ümerdandan (beylerbeyi) her kim; Osman Baba’nın tarikatına ve erkânına girmese, Allah’ın zalim kavminden olur ve onun lanetine uğramış olur dediler. Şeyh ve meşayihlerden her hangisi, sofra, çırağ ve âlem benimdir deyip, evliyâlık sahibidir demese; bir hadise göre, onun şeyhi şeytandır.

Hal böyle olunca, evliya olana şeyh ve meşayihlik, tarikat hutbesi ve meşayih erkânı gerekli değildir. Zira peygamberliğe, evliyalıktan daha yakın bir yüksek mertebe yoktur. Bütün yaradılmışın ve tanrı yolunu tutanların muradı peygamberlik ile evliyâlıktır,

Demek ki ma’rifet hırkada ve tac’ta değildir. Zira ma’rifet çalışılarak elde edilir. Evliyâlık ise bir Tanrı ilhamıdır. Ma’rifet mertebesine çok çalışarak ve okuyarak bilgi sahibi olmakla ulaşılabilir. Fakat evliyâlığa ancak Tanrı iradesi ile kavuşulur.                             

Öyle insan vardır ki, bir harf bile yazıp okuyamadığı halde evliyâlık mertebesine ulaşabilmişlerdir. Muhakkak ki, eğer Tanrı isterse ve dilerse, okumuş ve yazmış insanlarda evliyâ olabilirler; yeter ki Tanrı o kimseden razı olsun ve o kimse de bu hal mevcut olsun.

Bazı kimseler çok okuyup ve büyük eserler meydana getirirler. Bir çok kimse de bu eserleri okuyup, yararlanırlar. Evliyalık hakikattir. Mâ’rifet ise ilimdir, âlimliktir.

Evliyâya, göre, mâ’rifet sahibi; bildiklerini anlatan ve bildiren kimsedir. Evliyâ sözlerini söylemekle velî olunmaz. Mâ’rifet sahibinin amacı, evliyâ sözlerini anlatmaya araç olmaktır.

Mâ’rifet sahibi, evliyânın görebildiğini göremez, bilebildiğini bilemez. Ancak evliyâ da görüp bildiklerinin tümünü kitaba yazamaz. Evliyâ öyle bir mertebeye erer ki, onda dil söylemez olur. Evliyâda bütün beden dil ve göz olur. Evliyâlık ibadetle elde edilen bir şey değildir.

Evliyâlar kendilerinden sonra gelecek kemâl sahibi kişilerin kendilerinden önce Tanrı’nın ne gibi serverleri gelip geçtiğini görüp; bilmeleri için şunu veya bunu söyler ve yazarlar.

Evliyâ kitabını gelecek evliyâya miras bırakır. Ancak halk arasında rivayet olsun diye bırakmaz. Evliyâ ganidir. Elindekinden fazlasını istemeyen evliyâya göre, mürid-i makbul birdir; iki değildir. Ancak yedilerden olanlarda da mürid vardır ve meşayih gibi hadisle rivayet değildir.

Demek ki mâ’rifet sahibinin kendisini velî ve keramet sahibi göstermesi asla doğru değildir. Peygamberlik ve evliyâlıktan başka, bunlara benzer bir şeyler olduğuna inanmak büyük günahtır.

Zira üçlenn. birisi ”Kutuptur” ikisi tanıktır. Bu ikinin birisi mürid-i makbuldür. Kutuptan sonra tahta o geçer. Üçlere, kırkların birisi mürid’dir.

Yedilere üç yüzlerin birisi mürid’dir. Kırklara, binlerin birisi mürid’dir. Binlere bu âlem halkından birisi mürid’dir. Evliya terbiyesi budur ve bundan başkası olamaz.

Ey zahid zühd-ü takvadan muradın

Velâyettir velâyettir velâyet

Sanırsın tevhid tahkik edersin

Kesir okursun ve onu tastik edersin

Velâyet sırrına erersin ey cahil

Olurdu nefesin şirketi zahil

Gel endiş-ü aklı fikri terk et

Dahi aşkı hakika ömrü bereket

Ki ire sırrı velâyet onun çün

Medet kıf visali zatı pebcün

Acaip bir latife vardır. Kimileri evüyâya hasret çekerler fakat ne var ki özlemine kavuştuklarında, evliyâyı inkâr etmeye kalkışırlar. Kendilerini evliya ile bir tutarlar, kendilerini şeytan gibi büyük göstermeye çalışırlar. Onlar ma’rifet satar ve ma’rifet sahipliğini evliyâlık sanırlar. Böylece de imanlarından olurlar. Onların böyle düşünüp, böyle söylemeleri, evliyâya lâtife gelir.

Böyle evliyâlık davası güden şeyhler, yalancı duruma düşerler. Onlar Allah indinde de büyük günah işlemiş olurlar. O şeyhler, nasıl kimselerdir ki, yalana baş vururlar. Bunun sebebi şudur:

Onlar, birer tarikat şeyhidirler ve kendilerinden üstün kimselerin olduğuna inanmazlar. Ancak bir kişinin hakiki Şeyh veya Mürşit olabilmesi için her türlü üstün vasıfları kendisinde toplamış ve bütün erdemlere sahip bir kişi olması gerekir… Ancak böyle bir kimse Mürşid olabilir.

”Müritse, kutupluk mertebesinin altındaki mertebeye sahip olan kişidir. İşte bu sebeple bazı Şeyhler kendilerini “Mürşit” saymaya kalkarlar. Bu halleri de onları yalancı duruma düşürür.

Bazı Şeyhler de kendilerini Halife olarak göstermeye kalkışırlar. Onlar ancak kendi çıkarları için halkı aldatıp bundan bir kazanç elde etmeye çalışırlar. Bu Şeyhlerden bazıları, kendilerini bilmem hangi Halife olarak tanıtırlar. Bazıları da filan oğlu filan “Çelebi” olarak ortaya çıkıp, halkı başına toplarlar.

Böylece hem şan şeref kazanırlar, hem de halkı soyup soğana çevirirler. Eğer onlar Hakiki hak bilselerdi bu yola baş vurmazlar ve Mürşitlik davası gütmezlerdi.

Aslında onlar evliyâ atına binerek, tazılarla, kopoylarla av peşinde koşan kişilerdir. Veya çok şık giyinerek sallana saltana yürür ve topladıkları dünyalıkları, kölelere, cariyelere, güzel atlara verirlerdi. Böylece ebedi lezzeti geçici lezzete değişen evliyâlardan olurlardı. Böylelerinden Allah saklaya, onlar bilmezler mi ki peygamberimizin mal olarak sadece bir abası ile  eski bir hasırı vardı. O bu dünyada Hakk’tan başka hiç bir nesne kabul etmemişti.

Peygamberimiz bir gün otururken parmağındaki yüzüğü döndürüyordu. Hemen Cebrail gelerek ona:

— Ya Muhammed, Tanrı sana selâm etti ve dedi ki, “ben seni dünyaya oynamaya mı gönderdim?”

Hz. Peygamber bunu duyunca, hemen tövbe ve istiğfar etti. Tanrıdan günahının bağışlanmasını diledi.

Eğer bir peygamber, bu kadar ufak bir hata için, Tanrı tarafından böyle karşılanıyorsa, alelade bir kimsenin hâlinin nasıl olacağını düşünün bir kere.

Velî’dir mazharı envar-ı vahadet

Velî’dir cümleye irşad-ı rahmet

Velayet âleme iman ve kıble

Değildir dirmegil değil ki eyle

Velî’nin sanma hırka tacı vardır

Ya âlem halkına ihtiyacı vardır

Velî’nin cümle suret hırkasıdır

Bu âlem çün veli’nin hırkasıdır

Velî gerçektir kelâm içinde

Değil dilenç ol âlem içinde

Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, irşad kutbun ve evliyânın Hakk’ıdır. Eğer sorulursa, kutup evliyâlık kudret ve tararruf sahibi olmak ne demektir.

Meselâ Hacıbektaş ve İbrahim bin Ethem ve emsali “kutub’lar, Kutub olarak bu âİemden gelip geçtiler. Bunlârın müridleriyiz diyenlerin hali ve mertebeleri nedir. Bunlar “Mürid” değilse acaba nedir ? Bütün bu soruların yanıtı şudur: Onlar, o kutuplara benzeyenler zümresindendir ve o kimseler tâlibtirler; onlarda kendi hallerince evliyâlığa hizmet edenlerdendirler. Böylece onlarda, evliyalığa ve kutuplar kutbunun irşadıyla Hakk’a yakın olmak isterler. Onlar tâlibler ve aşıklardır ve evliyâlık davası etmeye hakları yoktur. İrşad etmeye güçleri yetmez. Ancak, önlerine gelen aşıklara, sadıklara ve yol ortasındaki yeganlara “ulu kardeş” derler. Bu sadık aşıklarla, yeğanlardan sonra gelenlere “geçi” kardeş derlermiş.

Nitekim rahmetli Kara Samit Abdallarına ve aşıklarına şöyle dermiş :”Ulu gözce güder ve ulu kardeşi gözüm” onun gibi bir evliyâ böyle deyince geri kalanına ne demek düşer. Sadık aşık kendine dert ile mihneti ve hakiki aşkı reva gören lâyık uygun kişidir.

Halife yerde gökte hakim olur

Elinde olur onun her kim olur

Bu yolda maşallah ehli çife

Kim ola halk üstüne halife

Bunların kizbine vardır alâmet

Ki değildir yolu selâmet

Ki korkarlar bu dünya beylerinden

Çıkarmazlar bu havfi önlerinden

Kılarlar Hak yoluna halkı davet

Mürid-i kimi oğlan kimi avret

Kamu hangame giru zerk sana lûa ,

Ne bunlarda edep vardır ne namus

Dırrağa görü ger çoban olubdur

Oyunlar ona sergardar olubdur

Ey sadık tâlibler ve kâmil insanlar! Bu kadar söze aslında gerek yoktur. Ancak insanlar arasında kendilerini evliyâ gibi ve hakiki Mürşit gibi göstermeye çalışan birçok sahtekârın da olduğunu anlatmaya çalıştık. Maksat gerçek erenler ile hakiki Mürit ve irşadçıların kimler olduğunu bilinmesini istedik.

Herkes kendi gücü ve kuvvetini bilirse, kendisini olduğundan fazla göstermeye çalışmasa, o kimse Hak Tealâ katında makbul kişidir. Ondan kimseye zarar gelmez. Ancak, kendisini olduğundan fazla gösterip, din kurallarını çiğner ve halkı kandırmaya kalkarsa; o kimse Allah’a asi olur.

Evliyadır bi dert sanma derdi var

Derdü mend olgil dilersen itib

Lezzetin derdi ebu dert bilür

Derdi olmayan kişi namert olur

Derdi hasıl kıl ger istersen deva

Derd ile olur kamu hacet reva

Âlem kutbunun serveri ve ufukları Sultan Otman Baba, İstanbul’dan da kayboldu. Önce “Ağaç Denizi” nde (ormanda) ve daha sonra da “Vize” şehrinde göründü. (Vize)halkı, onu büyük bir sevgi ve hürmetle bağrına bastı. Otman Baba Bir müddet Vize’de bir değirmende kaldı ve yaşamını burada sürdürdü. Bu değirmende halkın buğdaylarını öğütüyordu.

Değirmen yakınlarında bir tekke vardı. Bu tekke dervişlerinden birisi, Otman Baba’yı görmek için büyük arzu duyuyordu. Bir gün kalkıp değirmene geldi. Fakat gördü ki, değirmenin her tarafı nura gark olmuş; dervişin aklı başından gitti. Derviş hemen secdeye kapanıp yere niyaza vardı. Fakat, başını kaldırıp baktığı zaman, değirmen oluğundaki suyun donmuş olduğunu gördü. Tekrar secdeye kapandı ve başını kaldırdığı zaman; Otman Baba’nın ortadan kaybolduğunu gördü.

Bu hali gören derviş kendisine gelince, dışarı çıktı ve Otman Baba’yı derenin karşı tarafında üç kurt ile birlikte gördü. Otman Baba, bu kurtlara ayrı ayrı üçer parça et verirdi ve “Yürüyün yolunuza gidin!” dedi. Kurtlar yollarına devam ettiler.

Derviş bu olanlar ve âlametler karşısında kendinden geçerek şunları söyledi.

Zehi nûr-i velayet pâkî yezdan

Zehi ilm-i hakikat derde derman

Senin vasf-i cemâlini çü devran

Beyan ider dahi fürkan-ı âyat

Visalin âşkın sıdk-ı sefası

Cefasıdır onun lütf-ü vefası

Hadis-i nakli ispat-i şehadet

Ayan eyler bu yüzün nûr-i tamamiyet

Gel ey münkir olan kâlu ezelden

Sücud eyle Hakk’a kurtul zelilden

O vakit Vize;şehrinde iki velî vardı. Ahmet Baba ve Kara Koçak Baba, bu velîler bîrgün Otman Baba’nın yanma geldiler ve hep birlikte; Ağaç Denizi’ne (orman) gezmeye gittiler. Ormanda avlanan birkaç avcı, bu üç veliyi yeşil çimenlikler üzerinde; ateşsiz kebap pişirirken görünce çok şaşırdılar.

Otman Baba, avcıları çağırıp, pişirdikleri kebaplardan ikramda bulundu ve avcılar karınlarını doyurup; bu kimselerin göstermiş olduğu kerameti anlata anlata bitiremediler.

Ancak, bu evliyalardan Ahmet Baba, sonraları kendisini içkiye kaptırıp ; perişan bir vaziyete düştü. Kara Koçak Baba ise, harabeler arasında yaşamını sürdürmeye devam etti. Halk onların sırrını tam olarak anlayamamıştı.

Ey nice küfür vardır ey Müslüman

Heman dem doğar ondan nur-i iman

Yürü hız ile tac ya deyever

Dil-i cananı tez saza deyiver

Onun küfründe ol gil kim bakadır

Ki dir-i o petek nur-i hüdadır

Sana tesbih-i zikrin feyz-i yoktur

Çü mutlak secde put önü değildir

Asasın pes riyanın yere çal gil

Diyar-ı yere pak safi vargil

Otman Baba o serverleri, Vize şehrine uğurladıktan sonra; Mesevri’de göründü. Kâh viranelerde, kâh imarethanelerde yatıp kalkarak; o bölgeyi gezip dolaştı ve birçok kerametler gösterdi. Otman Baba, bu bölgeden de kaybolarak; Niğboluda görüldü. Şehir halkı, onu deli ve saralı sanarak ona gerekli saygıyı göstermedi.

Bir müddet sonra şehir halkından birisi, Otman Baba’yı tanıdı. Otman Baba ile alay edenlere:

Siz ne yapıyorsunuz onun adı Otman Baba’dır, o büyük bir evliyâdır. O İstanbul’da Fatih Sultan Mehmet’e bile kafa tutmuş keramet sahibi bir evliyâdır!

Diyerek ona sahip çıkmıştı.

O vakit şehir halkı onun iki cihan sırrı ve serveri olduğunu anladılar.

Otman Baba’ya yaptıkları hakaretlerden çok pişman olup, ona gereken saygıyı gösterdiler. Niğbolu halkı ve şehirde bulunan dervişler, Otman Baba’ya sahip çıktılar ve ona büyük saygıda bulundular. Otman Baba’da bu yörede pek çok kerametlerle halkın saygısını kazanmıştı.

OTMAN BABA İLE BAYEZİD BABA ARASINDA GEÇEN OLAYLAR

Otman Baba, bir müddet sonra Yanbolu’ya gitti. Burada Nakkaş Sİnan adında birinin evinde kalıyordu. Bayezid Baba dervişlerine ait tekkenin sahibi bulunan “Derviş Mümin” yanında pek çok dervişiyle birlikte, büyük bir gösterişle “Yanbolu” ya gelerek tekkeye yerleşti. Derviş Mümin, Otman Baba’nın niteliklerini ve kerametlerini öğrenmiş ve müritlerinden birkaçını göndererek; Otman Baba’yı tekkeye davet etmişti.

Otman Baba, büyük bir hiddetle gelen dervişleri kovdu. Ancak derviş Mümin, aynı kişileri tekrar Otman Baba’ya göndermiş ve muhakkak surette getirilmesi için tâlimat vermişti. Ancak Otman Baba, gelenleri yine kovdu. Çünkü Otman Baba, Derviş Mümin’in ve müridlerinden hiç birinin insanları irşad edebilecek ve doğru yola davet edecek güçte olmadığını biliyordu. Hatta herhangi bir keramet gösterecek güçte dahi değildiler. Bunları bilen Otman Baba, gelenleri kovuyordu.

Bunu fark eden Derviş Mümin, bu defa müridlerine; Otman Baba’ya saygı ile yaklaşmalarını ve ona gereken hörmeti gösterip; niyazda bulunmalarını tembih etti.

Bu defa Otman Baba, kendisine büyük bir saygı gösteren ve bin bir naz ve niyazla yaklaşan dervişleri, kovmayıp; onlarla birlikte Derviş Mümin’in bulunduğu tekkeye geldi. Derviş Mümin, Otman Baba’yı büyük bir saygıyla tekkenin bahçesinde karşıladı ve elini öpüp içeri davet etti.

Derviş Mümin, sohbet ederken bir ara; Otman Baba’yı kızdıracak bir söz etti. Bunu duyan Otman Baba, çok öfkelendi ve büyük bir heybetle elindeki değneği birkaç defa yere vurarak Mümin Dervişe baktı. Bunu fark eden Derviş, ezilip büzüldü ve neye uğradığını bilemedi.

O vakit orada bulunan diğer dervişlerin araya girip, Otman Baba’dan af dilemeleri üzerine Mümin Dervişi bağışladı.

Mümin Derviş, bir müddet Otman Baba ile sohbet ettikten sonra; Otman Baba’yı kendi bulunduğu tekkeye götürmek istediğini söyledi. Otman Baba önce kabul etmedi fakat Mümin Dervişin yalvarıp yakarmalarına dayanamayıp gitmeyi kabul etti.

Mümin Derviş ve müridleri, Otman Baba’yı bir ata bindirerek; Mümin Derviş’in; Zağra yöresindeki tekkesine hareket ettiler. Otman Baba, bir müddet Mümin Dervişin tekkesinde kaldıktan sonra, ikisi birlikte Hacı Bektaş-ı Velîyi ziyaret etmek için yola çıktılar.

             Otman Baba! bu yolculuk esnasında pek çok kerametler gösterdi.

Yola çıktıktan sonra ilk önce, yollarının üzerinde bulunan Bayezid Baba’nın tekkesine uğradılar. Bayezid Baba, bütün dervişleriyle birlikte; Otman Baba’yı karşıladı ve ona çok büyük izzet ve ikramda bulundu. Onun yüce bir evliyâ olduğunu öğrenmişti.

Ancak Bayezid Baba, Otman Baba ile dervişlerinin ve halkın önünde sohbet etmeye cesaret edememiş ve bir yolunu bulup, Otman Baba’yı ayrı bir yere götürüp orada sohbet etmeyi uygun görmüştü. Otman Baba ile uzun uzun sohbet eden Bayezid Baba, Mümin Dervişi çağırmış ve kendisine: “Bu yalçın kayayı nereden getirdin benim başıma, derhal bunu al ve geldiğin yere git ve beni bu yalın kılıçtan kurtar1′ diye çıkıştı.

Mümin Derviş, Bayezid Baba’nın bu sözlerine karşılık şöyle cevap verdi: ”Ben onun çok kerametlerini, evliyalık ve devlet visalini gördüm. Ululukta kimseye rağbet etmeyen gayet heybetli ve güçlü bir evliyadır. Benim ona müdahale edecek bir gücüm ve kuvvetim yoktur” dedi.

Bayezid Baba ile Mümin Dervişin bu acizliği çok bilgisiz ve yeteneksiz olduklarından değildi. Onlarda kendi yörelerinde saygıdeğer kimselerdi ancak, Otman Baba’nın karşısında pek aciz kalmışlar ve dervişlerinin önünde onunla konuşmaya cesaret edememişlerdi. Çünkü Otman Baba, bir kutuplar Kutbuydu) ve Otman Baba’nın bu kişiliği göstermiş olduğu pek çok kerametleriyle kanıtlanmıştı.

Bayezid Baba ise, Tanrı’dan korktuğu için dinin yasak ettiği şeylerden çekinerek perhiz eden; kendini ibadete vermiş ve henüz zühd-ü takva mertebesinde olan biriydi. Onun evliyalık mertebesi, henüz Otman Baba’nın ulaştığı evliyalık makamına ulaşamamıştı. O henüz evliyalığını kanıtlamaya çalışıyordu.

Zehi galip erince veliye

Döner hemen deliye

Eremez sırrına kimse onun

Bilinmez aklına zatı hudanın

Ne şeyder ki göre yüzünü ezelden

İşi ikrar olur onun

Gel elden kadim zat-ı münevver levh-i yezdan

Yüzündür sözünle nur-i iman

Yeniden kisüvir ar-u ahmak

O şeydir ki sana demedi saddak

Bayezid Baba, Otman Baba’dan kurtulmak için bir sabah erkenden; Hacı Bektâş-ı Velî’yi ziyaret etmek üzere dervişleriyle birlikte tekkeden ayrıldı.

Güneş birkaç adam boyu yükselmişti, Otman Baba kalkıp tekkeden dışarı çıktığında; ortalıkta kimsenin olmadığını fark etti. Hemen o da ayni yolu takip ederek Serez’e geldi. Bayezid Baba, dervişleriyle birlikte; Serez’de bulunan “Mecnun Tekkesine” yerleşmişti. Bayezid Baba ve dervişleri henüz gelmişlerdi ki, Otman Baba’da ayağının tozuyla ayni tekkeye geldi.

Otman Baba, bir köşeye çekilmiş dinleniyordu. Otman Baba’yı gören Bayezid Baba’nın huzuru kaçtı. O sırada Bayezid Baba’nın dervişlerinden “Kara Abdal” adındaki yaşlı bir derviş, Otman Baba’nın yanına sokularak :

—        Senin bizimle ne alıp veremediğin var be “sümsük” biz senden kurtulamayacak mıyız ?

Diye Otman Baba’ya sert çıkıştı. O vakit Otman Baba, gazaba gelerek şu cevabı verdi:

—        Ey çenesi kırılası herif! sen benim keyfimin kahyası mısın? Sen benim kim olduğumu bilmiyor musun ki, işime karışmaya kalkıyorsun.

Otman Baba, henüz sözlerini bitirmemişti ki, Kara Abdalın çenesi yamulmaya başladı ve sesi kısıldı. Bu kerameti gören diğer dervişler ne yapacaklarını şaşırdılar. Kendilerini bir telaş aldı. İçlerinden biri eline bir

değnek alıp, Kara Abdal’ın çenesini açmaya çalışîı. Fakat başaramadı.

O vakit Otman Baba:

—        Hiç uğraşma, ben Allah’ın izni ile onun çenesini kapattım; sen onu nasıl açabilirsin be herif!

Çenesi bir türlü açılmayan Kara Abdal, akşama varmadan öldü. Ona yardım etmeye çalışan diğer dervişin de sabah kuşluk vakti öldüğü öğrenildi.

Böylece Otman Baba’nın iki cihanın sırrı ve serveri olduğu bir defa daha anlaşılmış oldu. O iki dervişe gelince, onlar; evliyayı inkâr ettiler ve onun bedduasına uğrayarak bu âlemden gittiler. Ancak evliyayı inkâr ettikleri için, cehennemlik oldular. Bu durumları yakından izleyen Bayezid Baba, Otman Baba’nın büyük bir Kutub olduğuna iyice inandı ve Otman Baba’ya karşı büyük bir saygı duymaya başladı. Böylece Otman Baba, Bayezid Baba üzerinde de büyük bir hakimiyet kurdu.

Ancak Bayezid Baba, Otman Baba’nın yanında rahat edemiyordu, Bir müddet sonra, gece yarısı dervişleriyle birlikte bulunduğu yerden ayrıldı. Bunu fark eden Otman Baba da onun peşinden yola düştü.

Karasu Keçisi yakınlarında bulunan “Akpınar Tekkesi” ne varınca, Bayezid Baba’nın dervişlerinden yedisi daha öldüler.

Otman Baba, şöyle derdi.:

—        Benim sihirli oklarım vardır. Onlardan birini atacak olursam, o ok candan ve cihandan öteye geçer!

Buradan şu anlaşılıyor ki, Bayezid Baba, Otman Baba’yı çok kızdırmış ve gücendirmişti.

Bunun farkına varan Bayezid Baba, sabah erkenden, arkalarından Akpınar Tekkesi’ne gelmiş olan Otman Baba’yı bulup; eline ayağına kapandı ve ondan af diledi.

Ona: “Ey soylu evliya! Benim yapmış olduğum bu kusurları bağışla ve bu tekkede istediğin kadar kal ve dinlen” dedi.

Bayezid Baba’dan bu sözleri duyan Otman Baba, onu af etti ve altına birkaç tane koyun postu sererek; Bayezid Baba Hacı Bektâş-ı Velî’yi ziyaretten dönünceye kadar uzun bir süre bu tekkede kalıp dinlendi.

Bayezid Baba, Hacı Bektâş-ı Veli’yi ziyaret edip geldiği zaman, Otman Baba ona : “Seni yukarıdan o ulu ziyarete de isterler. Sen ulu bir ağaçtın ki, seni yerinden koparacaklar”, demişti. Bunun üzerine Bayezid Baba, fazla yaşamadı ve bu âlemden Hakk’a yürüdü.

Gör ne şeyler eyler bi güman

Ol kişi olur nağâhan

Zira nutku emri Hakk’tır ey rahmeti cüvan

Yezdan özüdür hem iman

Kimdir ol ki olmaya razı Hakk’a

Olmaz yine kâfir oldur mutlaka

Ahd-i ikrar ehli kâlüdan gelir

Şerri lânet akıl âludan gelir

Emrinin hükmü teğayür olmaya

Diyenler cam canan olmaya.

OTMAN BABA İLE NASUH BABA ARASINDA GEÇEN BAZI OLAYLAR

Olman Baba’nın Akpınar Tekkesinde bulunduğu sırada, Karasu Keçisi denen kasabada da bir evliya vardı. Ona “Nasuh Baba” derlerdi. Bir gün Nasuh Baba, beraberindeki birkaç kişi ile Otman Baba’yı ziyarete geldi.

Onların geldiklerini, gürültülerinden anlayan Otman Baba, dışarı çıktı; onları görünce tekrar geri dönüp içeri girdi. Bu durumu gören Nasuh Baba, yanındakilere:

—        Bu nasıl bir kimsedir ki, bizi görünce tekrar içeri girdi ?

Diye söylenmeye başladı.

Bu sırada Otman Baba’da içerde söyleniyordu :

—        Bu nasıl geliş, bak şu kişinin gelişine bak!

Diye kendi kendine söyleniyordu.

Fakat Nasuh Baba, Otman Baba’nın bu söylediklerini duyuyordu. Nasuh Baba ve yanındakiler, şaşkınlık içinde Otman Baba’nın içerden gelen bağırmalarını duyuyorlardı.

Nasuh Baba:

—        Ne acayip şeyler söyler bu kişi böyle ?

Diyerek, içeri girip, Otman Baba’nın önünde yere kapandı. Bir ara başını kaldırıp gözünü, Otman Baba’ya dikti. Hiç kımıldamadan bir müddet Otman Baba’nın o heybetli halini seyretti. Sonra hiç birşey söylemeden kalkıp dışarı çıktı ve tekkede bulunan dervişlerle, orada bulunan halka:

— Ne olur gelin şu içerdeki evliya şahından benim güllerimi isteyiverin dedi.

Otman Baba ise, Nasuh Baba’nın istemiş olduğu o gülleri; kâh koynuna sokuyor, kâh dışarı çıkarıyordu.

Orada hazır bulunanlardan birisi, Otman Baba’nın huzuruna giderek :”Ey iki cihanın serveri  ne olur insaf edin ve Nasuh Baba’ya ait olan o gülleri geri verin” dedi.

O zaman Otman Baba, elinde bulunan üç gülden açılmış olan ikisini kendisine bıraktı ve henüz açılmamış, gonca olanını Nasuh Baba’ya verdi,

Nasuh Baba, o gülü alır almaz hiç birşey söylemeden ve arkasına dahi bakmadan oradan uzaklaştı. Bunda bir hikmet vardı ve şöyle idi:

Zat âleminde ruhlara hitap edildiği zaman, bazıları evet dediler. Bazıları ise hayır dediler ve bazıları da hiç bir şey demediler.

Bilindiği gibi, evet diyenler mü’min ve muvvahahhiddlerden olup, Tanrı’nın birliğine inananlardır.

Hayır diyenler ise, inkarcılardan oldular.

Hiç bir şey demeyenler ise, peygamber ve evliyâların ruhları idi.

Sıfat âleminde (bir şahıs ve nesnenin geçici hali) evliyâ ve peygamber ruhları, Allah’a en yakın olan ruhlardır.

Nasuh Baba’nın ruhu da o hiçbir şey söylemeyen ruhlardan biriydi. O Otman Baba’ya gelerek, onu yakından inceledi ve onu Tanrı’va yakınlığı ile müşahade etti. Tanrı âlemini görmek, Allah’ın kaalü belâdan bu yana gelip geçen ruhlara “aynel-yakın” diye hitab edişi, Otman Baba’nın gönlünde tecelli etmişti (Tanrı kudret ve sırrının kişilerde ve eşyada müşahade edilmesi ve görünmesidir). Böylece bu âlem onun nurundan şereflenmiş, süslenmiş ve bir gülistana dönüşmüştür.

Nasuh Baba’nın o gülleri, Otman Baba’dan geri istemesinin hikmeti de bunun içinde saklıdır. Nasuh Baba, Otman Baba’dan “nasip” istemiş ve almıştır.

Otman Baba’nın Nasuh Baba’ya verdiği o tomurcuk gül, aslında görünüşte bir gül idi. Ancak gerçekte bu gül, Otman Baba’nın Nasuh Baba’ya bahşettiği bir “nasip” idi. Bütün evliyalar, ondan nasip (tanrının bahşettiği bir kudret) almayı arzu ederlerdi. Çünkü böyle bir mertebeye sultanlar dahi erişemezlerdi.

Otman Baba şöyle demiştir:

—        Ben bu dünyaya gökten bin yılda bir kere inerim ve Tanrının bütün yarattıklarına, yine Tanrı’nın emriyle rahmet eylerim!

Yine Otman Baba, yanında bulunan Abdallarına şöyle demiştir:

—        Siz çok şanslı kimselersiniz, sizin o aciz canınız ve gözünüz benim bu mübarek yüzümü gördüğü için; siz dahil yedi ceddiniz rahmete gark olur. Hatta bütün tekkelerde hizmet edenler dahi bu rahmetten nasibini alırlar.

Bu da Otman Baba’nın nasıl biri olduğunu ve nasıl bir cemâli olduğunu ve yine nasıl bir evliyâlık gücüne sahip olduğunu varın siz düşünün.

Ey zehi zatı muayyen hem kadim bi zeval

Sen ganisin üş hakikete mashar lütf-i celâl

Afiîâb hilkâtin kim zürriyet erdi tamam

Pes zebun benden oldu heybet gele has-ı amm

Kangi sahib-i ma’rifet ki söylemez vasfın senin

Çürüsün diller onun kim olmadı merdün senin

Ey hakikat velî-yi tarikat menba kânı vefa senden

İster üş nasibin evliya ve enbiya

Bunda gördün çün yüzünü ey sırrı Hak

Onda dahi yad edib geçme şahım bi nutuk

OTMAN BABA İLE MÜMİN DERVİŞ

Bayezid Baba, bu dünyadan Hakka yürümüştü. Bütün dervişler merhumla vedalaşmak için toplanmışlardı. Mümin Derviş, Otman Baba’yı Akpınar tekkesinde bırakarak kendi tekkesine gitmek üzere yola çıkmıştı. Mümin Baba, dervişleriyle birlikte Vardar’da bulunan Bayezid Baba tekkesine geldikleri zaman Otman Baba’yı da saygıyla andılar.

Fakat o sırada Otman Baba, aniden onların yanında göründü. Halbuki onlar Otman Baba’yı Akpınar tekkesinde bırakmışlardı. O gün orada

halk ve dervişler yiyip içtiler, Bayezid Baba’nın ruhu için dualar yapıldı. Daha sonra Varid Erikçisi denilen beldeye gitmek üzere yola çıktılar. Vardıkları şehrin halkı, ulu bir evliyâ geldiğini duyunca; çok sevindiler. Büyük bir hürmetle gelenleri karşılayarak konuk ettiler. Bu beldede bir müddet dinlendikten sonra atlarına binerek yola devam ettiler. Köyden köye ve şehirden şehire dolaşıp durdular. Her gittikleri yerde büyük saygı ve hürmet gördüler. Onların şerefine kurbanlar kesiliyordu.

Bir müddet sonra “Semender” şehrine vardılar. Halk Otman Baba’ya çok büyük saygı gösteriyordu. Onun önünde secdeye varıp, ondan hayır himmet diliyorlardı. Gelen bu ulu evliyânın aşkına kurbanlar kesiliyordu,

O zaman o şehirde Ali Bey adında bir sancak beyi vardı. O da gelen evliyayı ziyaret ederek, hayır duasını almak istedi. Ali bey, Otman Baba’nın elini öptü ve diz çökerek bir yere oturdu. O vakit Otman Baba, bütün heybetiyle Ali Bey’e bakarak:

— Ey koca Tatar, sende on iki adet kurbanlık koç var; tez git onları getir.

Ali Bey, hiçbir şey söylemeden derhal kalkıp, sekiz adet koç getirdi. Ayrıca Kara Turna adını verdiği bir de at getirip, Otman Baba’ya hediye etti.

Çok kısa bir zaman sonra, bir savaş ganimetinden Ali Bey’e büyük miktarda koyun ve mai geldiği kısa zamanda çok zengin olduğu görülmüştü.

O vakit halk bunu, Otman Baba’ya vermiş olduğu koçların karşılığı olarak; kendisine nasib edildiğini düşündüler.

Otman Baba, yanında Mümin Derviş olduğu halde bir yolculuğa çıktı. Bir müddet sonra, “Vidin” şehrine geldiler. Şehrin ileri gelenleri ve gazileri, Otman Baba’ya büyük saygı gösterdiler. Onun cemalini görebilmek ve sohbetlerini dinleyebilmek için insanlar akın akın gelip; pek çok kurban kestiler ve onun sohbetlerini dinlediler.

Otman Baba Vidin’de bir süre kaldıktan sonra, Ali Bey’in hediye ettiği Kara Turna atına binerek; Mümin Dervişle birlikte tekrar yola çıktı. Bir müddet sonra, “Niğbolu” ya geldiler.

Otman Baba, şehre girmeden önce, bir dervişin elinden “ceridesini” (önemli olayların yazıldığı belge) alıp; Maksuzoğlu Mehmet Bey’in hanesine misafir oldu. Otman Baba, elindeki cerideyi evin ortasına bırakarak Mehmet Bey’e:

—        Seninle burada çoban olup koyun otlattığımızı ve pamuk ektiğimizi bilir misin ?

Daha sonra bir taepeyi göstererek:

—        Şu tepe var ya, o tepe seninle benim yerimdir.

Dedi ve bir müddet sonra, Mehmet Bey, Otman Baba’nın göstermiş olduğu tepede şehit düştü, O yer halk tarafından bir ziyaretgâh haline getirildi. O tepenin toprağı bile dertlere derman olmaya başladı.

Otman Baba, burada da durmayıp, Mümin Dervişle birlikte; Niğbolu’dan ayrılıp, Tırnova’ya geldiler.

Otman Baba, daha evvel burada bir kayanın üzerine çıkarak Allahü ekber, İstanbul alındı diyerek ezan okumuştu. Tırnova halkı, Otman Baba’yı çok iyi’ tanıyordu. Şehir halkı bu ulu evliyâyı tekrar şehirlerinde görünce, yanına gelerek ona büyük hürmet gösterdiler. Elini ayağını öpüp, onun için kurbanlar kestiler ve onun hayır duasını aldılar.

Mümin Dedenin dervişlerinden birisi, bu şehirde büyük bir günah işlemiş, halk bunu Otman Baba’ya bildirdi. Bunu öğrenen Otman Baba, dervişi karşısına alarak; büyük bir öfke ile : “Cüdam hastalığına uğrayasın” dedi. Cüdam (alaca tenlilik) hastalığı. Çok geçmedi, derviş cüdam hastalığına yakalandı. İnsan sıfatı kalmadı.

Ey zehi hükmi isü sahib-i nefs

Lütf-i kahrın masharından oldu kes

Kimi kahrın heybetinden hur olur

Kimi lütfün şevkinden nur olur

Kimi şakir nimet içün ya kerim

Derdü sabrın bize ve ya rahim

Cevr-i zulmu bi hesap eden kişi

Görür sağır lenkü nakıstır işi

Ey kardeş haline bi et nazar

Ta bulasın hadd-i insaf-ı zafer

Bir müddet sonra Otman Baba, buradan da ayrılarak Mümin Baba ile birlikte, Zağra’ya geldi. Uzun bir müddet burada kaldılar. Bu arada Bayezid Baba’nın dervişlerinden ikisi, Bayezid Baba’nın ikinci kırkına giderken; Otman Baba’nın yanına uğradılar. Bu dervişlerden birinin lâkabı, “Deli Omur”, diğerininki ise, “Kemabil” idi.

Bu dervişlerden Deli Omur, eline usturayı alıp, Otman Baba’nın başını traş etti. Halk Otman Baba’nın o mübarek saçlarını alıp, sakladılar ve bu arada Otman Baba, dervişlere :

—        Siz benim kim olduğumu biliyor musunuz ?

O zaman abdallar:

—        Ey büyük ve ulu evliyâ! Sen seni en iyi bilenlerdensin, biz seni nasıl bilebiliriz ?

O vakit Otman Baba :“İnanın ki, o Tanrı inandırsın sizi, ben âlemlerin serveri ‘Adem’in maksuduyum; bunu böyle bilmiş olun. Sizler benim kocalarımsınız, beni bilin ve bana inanın; bu âlem halkına şahlığımın ve serfirazlığımın, benzerlerimden üstün olduğunu bildirin’ diyerek abdallara şu öğütleri verdi.

Zehi zat-ı muhakkak bi nihayet

Nübüvvetsin ayni oldu hem velâyet

Senin her kim cemalini görse şükür

Hakikat milkine handır o şükür

Çağladın dâvâ-i sırrı enel-hak

Kabul etti kamu eşya-ı mel mutlak

Eğer kuvvet, eğer kudret şenindir

Eğer firkat ve ger vuslat şenindir

Kamu ulvi ve süiti milkin odur

Bulur üstüne kâl çekmek odur

Abdalların bazıları bu sözlere inanıp onları onayladı. Bazıları ise inanmadılar. Deli Omur ile Kemabil Baba’nın bu sözlerini gaflete düşüp anlayamadılar.

Hakikati sırrı, bu eşya ve yerle göğün yaratıcısı; bu evliyânın gönül levhinde ve arşesinde gizli ve üstü örtülüdür. Zira felek ile yedi yıldız bu merkez noktayı Tanrı’nın emriyle her saat göstermektedirler.

Onlar adem suretine girmeye can atarlar. Çünkü bütün eşya, bitki ve hayvanların muradı ademdir. O hakikat noktası ve Tanrfnm halifesidir. Cümle varlığı Tanrı onun aşkına yarattı. Mü’minin kalbi, Allah’ın kürsüsü ve evidir. Kâinatı şereflendirmek ve süslemek için Allah, ademi yarattı.

Kainatta bütün eşyanın muradı ve maksadı, ademe ermek ve ade4me ulaşmaktır. Ademin maksadı ise, kendisini tanıyarak, Allah’ı tanımaktır. Ne yazık ki, o abdallar bunu anlayamadılar. Koca evliyayı bu şekilde müşahade edemediler ve Otman Baba’nın nasıl birisi olduğunu anlayamadan onu tekkede bırakıp gittiler.

Bu abdalların böyle hareket ettiklerini gören Otman Baba  “Be gafiller, nereye kadar gidebileceksiniz; hadi gidin de görelim. Dedi.

Abdallar yolda perişan oldular. Bazıları hastalandı, güçten düşüp, dermansız kaldılar. Onlar Bayezid Baba’nın kırkına gitmek için bin bir güçlükle yol alırken, Mümin Baba, gelip Otman Baba’yı bir ata bindirip, Bayezid Baba’nın kırkına götürdü.

Abdallar yapmış oldukları yanlışlığı anladılar ve Otman Baba’dan özür niyaz dileyip, kendilerini bağışlatmak için; tekrar Akpınar tekkesine geldiler. Ancak Otman Baba’nın oradan ayrıldığını öğrendiler. Her ne ise, abdallar başlarına gelenlerin Otman Baba’ya yaptıkları saygısızlıktan geldiğini anlamışlardı. Ona can-ı gönülden iman getirdiler ve onun yüce bir evliya olduğuna inandılar.

Abdallar, yollarına devam edip Otman Baba’yı aramaya başladılar. Uzun bir aradan sonra Otman Baba’yı Zağra’da Mümin Baba’nın tekkesinde buldular.

Otman Baba’nın önünde secdeye kapanıp, elini ayağını öptüler, onu buldukları için Tanrıya şükür ettiler.

Otman Baba onlara:

— İyi bilin ki, ben istediğiniz peygamber sırrıyım. Bu âleme rahmet etmeye geldim. Beni görebilen gözler var olsun, görüpte fark edemeyen gözler de kör olsun.

Mümin Baba, abdallarını bir gün, kurban toplamak için Tanrı Dağı halkına gönderdi. Otman Baba’da onlarla birlikte yola çıktı. İlk olarak yolları üzerinde bulunan Çatalca Köyü’ne vardılar. Çatalca Köyü’nde Çeltikoğlu adında bir kimse vardı. Ona bu yörede “Sultan” derlerdi. O da evliyâlardandı. Otman Baba’nın geldiğini duyunca, hemen yanına koştu. Köy halkı da yiyecek ve kurbanlar getirerek Otman Baba’dan hayır himmet aldılar.

Otman Baba ve abdallar, köyden ayrılıp tekrar yollarına devam ettiler. Yolda giderken Otman Baba, atının başını çekti ve Kemabil denilen abdala :

—        Şu yol üzerinde duran koz (ceviz) çubuğunu al ve bana ver. Abdal hemen atından inip, çubuğu aldı ve Otman Baba’ya verdi.

Bu yol üzerinde bir başka evliya daha vardı, Halk arasında ona 0ırıur Baba derlerdi. Otman Baba ve abdalları, bu Baba’nın tekkesine vardılar. Otman Baba, yoldan almış olduğu ceviz çubuğunu elinde tutuyordu.

Bunu gören Omur Baba : “Sen ağacını getirmişsin, bize de onun yemişini peyda etmek düşer” diyerek tekkede sakladığı cevizleri çıkarıp ortaya koydu.

Bunu gören Otman Baba:

—        Sen onun yemişini peyda edersin ama ben ise, açları doyurucu ve susuzları kandırıcı Muhammed sırrıyım.

Omur Baba ise bu yanıta, öfkelenerek:

—        Şu elindeki çubuğu bana verir misin ?

Omur Baba’nın bu hareketine karşılık Otman Baba :

—        Bu şekilde Otman Baba’nın elinden hiç bir şey alınmaz.

Otman Baba ve abdalları tekkeden ayrılırken, Omur Baba, ceviz çubuğunu Otman Baba’dan tekrar istedi.

Bu defa Otman Baba, dayanamayıp; çubuğu Omur Baba’ya verdi.

Otman Baba, çubuğu Omur Baba’ya verdikten sonra atına binip, abdallarla birlikte tekrar yola çıktılar.

Otman Baba oradan ayrılınca, dervişler ve halk; Omur Baba’ya bu gidenin kim olduğunu sordular.

Omur Baba : “Ben bu kişinin sırrına eremedim. Ona Otman Baba derler. Çok ulu bir evliyadır” diye açıklama yaptı.

Bu köye çok yakın bir yerde Turnacı Baba lâkabıyla başka bir Baba daha vardı. Otman Baba, onun yanına da uğradı.

Turnacı Baba, Otman Baba’yı uzun uzun süzdükten sonra onun, ruhlara hitap eden bir hakikat sırrı ve eşsiz bir evliyâ olduğunu hemen anladı. Otman Baba’nın önünde secdeye varıp, ondan hayır dua istedi.

Otman Baba, Turnacı Baba ile birlikte bir müddet oturdu ve çeşitli konularda sohbet ettiler.

Otman Baba, buradan da ayrılarak, Filibe’ye geldi. Orada Hızırlık denilen bir tekkeye yerleşti.

Bu şehirde Hasan Baba adında bir evliya vardı. Hasan Baba, Otman Baba’nın Filibe’ye geldiğini bütün halka duyurdu. Halk Otman Baba’ya gereken saygıyı gösterdi.

Ancak Otman Baba burada da pek fazla kalmadı. Abdallarıyla birlikte Tanrı Dağına vardılar. Bu dağın üzerine çıkıp, etrafı seyretti. Bir müddet burada gezip dolaştı. Daha sonra oradan da ayırarak, tekrar Zağra’ya geldi.

Otman Baba, uzun bir müddet Mümin Baba’nın tekkesinde kaldı ve Mümin Baba’nın abdallarına kendi “Tarikatını talim ettirdi ve onları irşad ederek doğru yol sürmelerini istedi.

Bunu gören Mümin Baba, dervişlerine çok kızdı:

—        Siz benim tarikatım ve erkânımdan başka bir erkân yürütüyorsunuz. Bu güne kadar hiç bir şeyh böyle birşey yapmış değildir ve böyle bir şey görülmemiştir!

O zaman Abdallardan Deli Omur ile Kemabil Mümin Baba’ya dönerek:

—        Sen bilmiş ve anlamış ol ki, bu “tarikat’ı biz kutuplar kutbu, iki cihanın serveri ve Tanrı’nın Halifesi Otman Baba’dan görüp öğrendik.

O zaman Mümin Derviş, abdallara :

—        Siz bunları nasıl söylersiniz, sizin Otman Baba için söylediğiniz bütün bu vasıflar rahmetli Bayezid Baba’ya attir. Biz ondan böyle bir tarik görmüş değiliz.

Bunları işiten abdallar, Mümin Baba’ya çok öfkelendiler ve :

—        Sen Otman Baba için bunları nasıl söylersin ? Nice evliyâlar ve şeyhler; Otman Baba’nın önünde aciz kaldılar ve el bağlayıp, onun önünde saygıyla eğildiler.

Diyerek Otman Baba’yı savundular.

Mümin Derviş tekrar sordu:

—        Neden diğer evliyâlar Otman Baba’nın önünde aciz kalacaklarmış?

Abdallar:

—        Sen her gün ve her gece Otman Baba’nın mübarek huzurunda oturup, devleti sayesinde, onunla birlikte yersin İçersin ve padişahlar gibi yaşarsın da halâ onun kim olduğunu ve’nasıl biri olduğunu anlayamamışsın ?

Bu arada Otman Baba, bütün heybetiyle Mümin Baba’nın yanına varıp, onun bütün dervişlerini dağıttı.

Mümin Baba, Otman Baba’ya:

—        Bu dervişler senin neyin oluyor ki onlara karışıyorsun ve onları dağıtıyorsun ?

Otman Baba, Mümin Baba’ya:

—        Sen daha beni tanımamışsın, ben senin dalını budağını ve kolunu bacağını kırayım de sen o zaman beni tanırsın!

Mümin Derviş halktan utandığı için renkten renge girdi ve Otman Baba’nın yüzüne bakamadı.

Mümin Baba, kendisini çok yükseklerde görür ve ben irşad sahibiyim derdi. Halbuki irşad sahibi bir kimse, kimsenin karşısında mahcup duruma düşmez ve avam karşısında korku ile yaşamaz. İrşad sahibi olan kimse, evliyalığa basıp kutuplar kutbu olan kimsedir. Mümin Baba’da bu halleri kimse göremezdi.

Otman Baba, bir gün yine Mümin Baba’nın tekkesine gelip onun dervişlerini dağıttı. Mümin Baba, Otman Baba’ya karşı geldi.

Bunun üzerine Otman Baba: “Bire gözü çıkası münafık, peygamber zamanında yalandan Müslüman olan, fakat sapıklıkta devam eden adam” diye bağırdı.

Akşama varmadı Mümin Derviş’in iki gözü kör oldu. Mümin Dervişin bir oğlu vardı. Bir gün babasının gözlerine derman ararken, Otman Baba ile karşılaştı.

Otman Baba bu çocuğa :” Ben Tanrı’nın izniyle buraya emanetimi almaya geldim. Sen kimin için derman ararsın” dedi.

Akşama varmadan Mümin Dervişin oğlu vefat etti. Bu hali gören Mümin Derviş ve karısı, bağırıp çağırmaya başladılar. Otman Baba’ya bizi böyle ağlatman gerekmezdi dediler. Bu gelişmelerden sonra Otman Baba, o gece oradan ayrıldı.

Zehi kadir ki kabz-ı ruhu eşya

Sen oldun mutu hayyü fikr-i dana

Seni inkâr eden oldu hasaret

Gözü kör olur kalmaz basaret

Ne taklid-i keman ehli ola ol

Ki vasfın işüdüp inkâr ide ol

Visalin âşıka devlet değilmi

Hayalin gönlüme vaslet değil mi

Zira sensin kamu dillerde hanan

Harif-i dilber ve maksudu insan.

Mümin Derviş bütün bu yaptıklarına pişman oldu. Zira Otman Baba’nın sayesinde ve onun yüzü suyu hürmetine kendisine bol bol yiyecek, giyecek ve kurbanlıklar geliyordu. Mümin Derviş, Otman Baba’nın abdallarından Deli Omur ile Kemabil-i Otman Baba’yı aramaya gönderdi. İki derviş üç dört ay Otman Baba’yı aradılar. Nihayet onu Zağra’nın Malöyüğü Köyü’nde bir mahyada buldular.

Bu arada Yanbolu’da Etyemez Kardeşler lâkabıyla bilinen iki kardeş vardı. Otman Baba, onların birine Deli Ciğer, diğerine de Ata adlarını vermişti. Bu kardeşlerden Ata’da yanına aldığı birkaç dervişle birlikte, Otman Baba’yı aramaya çıkmıştı. Onun niyeti de Otman Baba’yı kendi tekkelerine götürmekti.

Çünkü Yürük Subaşısı o Etyemez Kardeşlere, Kızılağaç Bekçisi yanında yeni bir tekke kurdurmuş ve Yanbolu Tekkesi’nden onları buraya getirip yerleştirmişti. Mahya dağıldıktan sonra Otman Baba’yı bir ata bindirip yola çıktılar.

Uzun bir yolculuktan sonra, bu yeni tekkeye geldiler. Yürük Subaşısı Otman Baba’yı görünce, ona büyük ilgi gösterdi. Ona candan aşık oldu ve onun huzurunda yerlere kapanarak, ona birçok yiyecek ve kurbanlar hediye. etti. Böylece Otman Baba’nın hayır himmetini almıştı. Ve bu heyecanla şunları söyledi.

Görün ol serveri şah-ı velâyet

Ne yere kim varır yağar himmet

Onu görüp bilen can olur azad

Şirini hüsrev oldu hem çü Ferhat

Ona vasıl olan her dü mekanda

Odur hâkim eğer madan kânde

Odur Zahir odur batın hem ol

Kamu şeyde dolobdur bi mekan ol

Zira odur kamu dillerde canan

Harif-i dilber-i maksudu insan

Otman Baba, bu yeni tekkeye saray adını verdi. Otman Baba uzun bir zaman bu tekkede kaldı. Otman Baba’nın ünü bütün diyara yayılmıştı. Onun mübarek yüzünü görmek için akın akın insanlar geldi. Tekke yiyecek, kurban ve zekâtlarla dolup taşıyordu. Yeni tekke, dervişler, abdallar, terki kaller ve zineti haller ile dolup taşmıştı.

Otman Baba, bir gün eline bir sopa alarak, bunların çoğunu bura dan kovdu. Daha sonra tekkede kalanlara da iş bölümü yaptı. Burada yaşayan herkesin belirli bir işi vardı.

OTMAN BABA EDİRNE’DE

Bir gün Edirne Kalesi içinde bir mahya cemiyeti kurulmuştu. Otman Baba ile abdalları da davet edilmişlerdi. Abdalların tamamı bu mahyaya katılmışlardı. Otman Baba, tekkeden dışarı çıkınca, bazı abdalların orada olmadığını gördü. Otman Baba buna çok kızdı. Abdalların bir çoğu ortada yoktu. Eline aldığı değneği ile, mahyada bulunan dervişleri ve halkı dağıttı.

Daha sonra da kendi derviş ve abdallarını önüne katarak Bileyan BabaTekkesi’ne götürdü. Birkaç gün bu tekkede kaldı. Halktan pek çok insan Otman Baba’yı görmeye geliyordu. Otman Baba, bu gelenlerden pek hoşlanmazdı. “Ben bir Tanrı sırrıyım, sizin seviyenize inemem ve ben sizinle ayni şeyi paylaşamam” diyerek onları kovduğu da görülüyordu.

O yıllarda Edirne’de Yıldırım İmareti vardı. Bu İmarete, Tuğra Mihal Köprüsünden geçilerek gidiliyordu. Bir gün Otman Baba, derviş ve abdallarıyla birlikte Yıldırım İmaretine gidiyordu. İmarethanede bulunan bir derviş, Otman Baba’nın üç yüz abdalıyla birlikte gelmekte olduğunu görünce, birkaç abdalla birlikte; köprünün ortasına gelip oturdular.

Otman Baba, onların yanından geçerlerken, bu dervişler; Otman Baba ve yanındakilere dil uzatmaya başladılar. Hatta bu dervişler, Otman Baba’nın yüzüne dahi tükürdüler. Otman Baba, bunları hiç dikkate almadan, köprüden geçerek imarethaneye geldi. Otman Baba, o gece Meriç nehri kenarında gezip dolaştı. Bir tufan olup bu.nehrin de Nil ve Fırat nehirleri gibi olmasını gönlünden geçirdi.

Bütün gece orada kalan Otman Baba, şafak sökerken, abdallarını toplayıp; Yıldırım imaretinin önünde bir kişinin dükkânını elinden aldı ve bütün mallarını bir araya getirip ateşledi. Daha sonra bir kasap dükkanının önüne geldi ve bu insan etlerini niye buraya astınız diye, dükkan sahiplerini bastonuyla kovaladı.

Oradaki halk Otman Baba’nın bu haline şaşırıp kalmışlardı.

Halk içinde bazı kimseler, böylelerini tutup yakmak lâzım diye söylenmeye başlamışlardı.

O sırada yine halk içinden birisi çıkıp, bu konuşanları şöyle uyardı :

—        Arkadaşlar siz ne yapıyorsunuz ? Ben bu kişinin tarik kuvvet ve kudretini, ilim ve hikmetini gördüm; o bu zamanın kutuplar kutbu ve tasarruf sahibidir. Onda dört peygamber gücü vardır ve onun her sözü gerçektin. Ona Otman Baba derler, çok kültürlü biridir. Hatta; Hazret-i Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:

—        Sekiz yüz seksen yılından sonra bir kişi gelip “Enelhak” davası güdecektir ve bu kişi hükmünü geçirse gerektir. Bu kimse belki o kişidir.

Halktan birileri, bir gün kadıya gelerek Otman Baba’dan şikayetçi oldular :

Kadı Otman Baba’nın abdallarından bazılarını çağırıp onlara sordu

—        O aranızdaki ihtiyar nasıl bir adamdır ve siz hangi mezheptensiniz ?

Otman Baba’nın abdalları da :

—        O âhir zaman ihtiyarıdır ve kutuplar kutbudur. O hakikat burcunda oturur ve biz ona Otman Baba deriz. Ayrıca biz onun tâlibleri ve bendeleriyiz.

Abdallar gittikten sonra, kadı düşünceye daldı. Çünkü abdalların söyledikleri kadının kafasını karıştırmıştı.

OTMAN BABA VE MAHMUT PAŞA

Otman Baba, bir gün atına binip, Hasköyüne (Haskova) gitti. Fatih’in kumandanlarından Mahmut Paşa, Hasköy’de idi. Mahmut Paşa, Otman Baba’nın geldiğini duyunca, onu köprü başında karşıladı ve ondan hayırdua istedi.

Otman Baba, diz çöküp bir yere oturdu ve :

—        Ey Mahmut! Bir geberesi kâfir, benim seni kurtardığımı söyledi. Ve şunları ilave etti:

—        Bazı kâfirler senin nöbetçilerini öldürdüler!

Bu durumu öğrenen Mahmut Paşa, derhal saraya gidip, beş yüz akçe aldı ve Otman Baba’ya hediye etmek istedi. Bunu öğrenen saray ileri gelenleri, buna itiraz ettiler:

—        Sen o paraları ona verirsen, bizde elimizde bulunan bütün belgeleri ve kitapları suya atarız.

Danışmanlarının bu tehdidi karşısında Mahmut Paşa, paraları Otman Baba’ya vermekten vazgeçti.

Otman Baba’da bu vaziyeti öğrenince, abdallarına emir verdi. “Gidin Mahmut Paşa’nın has bahçesinde ne kadar ağaç varsa kesip yakın” dedi. Mahmut Paşa, Otman Baba’nın ne için bunu yaptığını anlayamadı. Ancak kısa bir zaman sonra, Mahmut Paşa, Fatih Sultan Mehmet tarafından azledilerek görevden alındı.

Çün münkir görmedi Hakk’ı yüzünde

Ne lezzet bula ol her bir sözünde

Senin her giz hayalin görmediler

Eğer âlim eğer cahil dediler

Ne cahildir üş her sözünü

Hakikat Hak budur demez özünü

Otman Baba, nur atına binerek abdallarıyla birlikte oradan ayrıldı ve Kırkkilise (Kırklareli) şehrine geldi. Burada üç gün kaldı. Dördüncü günü şehirde bulunan Cuma mescidinin kapısına bir işaret yaptı ve İstanbul yönüne dönerek:

—        Biz o taş ağıla gerekmişiz, çünkü orası Hasan ve Hüseyin’in şehridir.

Daha sonra atına binerek, abdallarıyla birlikte Edirne’ye gitmek üzere yola çıktı.

Bu sırada Mihaloğlu Ali Bey, Fatih Sultan Mehmet’ten “Sancak” almış dönerken, Otman Baba ve Rumeli Abdallarını bir ateş yakmışlar etrafında otururlarken gördü.

Mihaloğlu Ali Bey, onların yanına gelip, atından indi ve Otman Baba’nın elini ayağını öpmek istedi. Fakat Otman Baba, buna izin vermedi. Gür sesiyle Ali Bey’e :

—        Derhal atına bin ve şu yanan ateşin etrafında dolan!

Ali Bey, Otman Baba’nın dediklerini yerine getirip, tekrar karşısına geldi ve onun hayır duasını aldı.

O sene Ali Bey’in, çıktığı bütün akınlardan başarıyla ve bol ganimetle döndüğü görülmüştür.

Otman Baba, oradan ayrılıp, abdallarıyla birlikte Rahmak Tekkesine geldi ve geceyi orada geçirdi. Ertesi gün Baribek isimli atına binerek, Tunca boyunda bulunan Çömlek Köyüne gitti. Bu Köyde Dobruca taraflarından gelme bir mü’min kişi, Otman Baba’ya derviş oldu. Bu kişi dört beş bin akçası ile çok sayıdaki koyununu da Otman Baba’ya bağışladı.

Sabaha karşı Otman Baba, yeni katılan dervişi de yanına alarak abdallarıyla birlikte yola çıktılar. Bir müddet yol aldıktan sonra Hamza Beyli denilen bir dağa vardılar. Otman Baba, bu dağdaki ulu meşeler arasında birkaç ay kaldı. Bir gün atının kaltağını (eğer) ateşe atıp yaktı. Abdallarına dönerek:

—        Baribek masum olmak ister, zaten Tanrı sırrının atı ve eşeği olmaz.

Bunu duyan abdallar, derhal Baribeki (Otman Baba’nın atı) Baba’nın huzuruna getirip kurban ettiler. Daha sonra Rum Beyliği denilen Köye geldiler. Burada çok şiddetli bir kış geçirdiler.

Bir gün hava açtı, sanki bahardı. Bunu fırsat bilen Otman Baba, hemen abdallarını toplayıp; Karayahşili denilen Köye geldi. Bu Köyde bir samanlığa yerleşti. Köylüler yiyecek ve kurbanlar getirerek, Otman Baba’nın hayır duasını almaya çalıştılar.

OTMAN BABA VE FATİH SULTAN MEHMET

Otman Baba, yerleşmiş olduğu samanlıkta üç ay kadar kaldı. Bahar gelip ortalık ısınınca, abdallarıyla birlikte oradan ayrılıp; Seyran Konak denilen bir yere geldiler. Bir müddet burada kaldıktan sonra, tekrar yola çıkarak Hamzabeyli Dağı’nın tepesine çıktılar. Otman Baba, bütün abdallarını topladı. Başını bir mendille örterek, onlara şöyle seslendi:

—        Ey yiğit pehlivan, benimle meydana çıkıp adım atan benim. Kızıl yaylar benim. Ulu beyleri yorup, ulu sarayları ıssız kılan benim. Karadeniz taştı ve gelip benim ensemde doruklandı. Ne edeyim ey oğul Mehmet seni ?

Deyip ağlamaya başladı. Daha sonra abdallarına bir türbe sureti (resim) gösterdi ve:

—        Kızıl yay fermanı geldi. O kızıl yaylarınızı bulun ve giyiminiz dahi kızıl olsun!

Bir gün Edirne’den padişahın bir adamı gelip Otman Baba’nın mübarek elini öptü. Abdallar, gelenin üzerinde matem elbisesi olduğunu görünce :

—        Ne için matem elbisesiyle geldin ?

Padişahın adımı:

—        Siz sağ oğlun! Sultanımız Mehmet Han’ın ortanca oğlu Mustafa Çelebi; Hakk’ın rahmetine kavuştu.

Deyince, dervişler bu duruma çok üzüldüler. Bir müddet burada kalan Otman Baba, abdallarını toplayıp; Tunca kenarında bir yere geldi. Otman Baba ve abdalları, burada bulunan büyük bir değirmenin önüne kondular ve burada da bir müddet kaldılar.

Burada kaldıkları sırada Otman Baba, bir gün “Muhammed’den bir kul gelir, sizler ne yaparsınız?” dedi. Abdallar bunu duyunca, derhal secdeye kapanarak: “Tanrı’ya çok şükür Babacığım, Tanrı’dan gelen her şeye razıyız” dediler.

O vakit Otman Baba:

—        Siz böyle Tanrı’ya şükredici oldukça bende şad olurum!

Dedi ve bir müddet sonra oradan da ayrılıp, Edirne’ye geldiler. Şeyh ve ulemâların oturduğu bir Tekkeye yerleştiler.

Orada bulunan Şeyh, ulemâ ve şeriatçılar, Otman Baba’nın abdallarına sorular sormaya başladılar:

Sizin pîriniz Otman Baba, ne mezhepsiz bir adamdır. Hiçbir millete benzemez.                  

Ö vakit Otman Baba’nın sadık aşıkları:

—        Bizim Babamız kutuplar kutbu, iki cihan serveri ve mürşitidir.

Dervişlerin bu şekilde cevap verdiğini duyan Otman Baba da şunları ilave etti.

—        Ben ki Otman Baba’yım, ulu beyleri ve ulu şeyhleri; Hak emriyle silip yolumdan atarım, o ulu sarayları ıssız bırakırım. Bütün şeyhlerin sofrasını toplayıp, havaya savururum ve onların sofralarının yerine kendi soframı açar ve yayarım.

Bunları duyan şeyh ve ulemâ takımı, orayı terk ederek, Otman Baba’ya bıraktılar. Ancak bu kimseler, Fatih Sultan Mehmet’e bir mektup yazdılar. Gönderilen mektupta şunlar yazılıydı:

“Sultanım, memleketinde Otman Baba denilen bir kimse belirmiştir, Kendisini, Muhammed Mustafa, İsa, ve Adem peygamberlerin yerine koyuyor. Ayrıca yanında bulundurduğu kimseler de yol kesici ve soyguncudurlar. Bu kimseler aynı zamanda din bozucudurlar ve böyle olmalarına rağmen, kendilerini üçler, beşler yediler ve kırklardan sayarlar.”

Bu mektubu okuyan Fatih Sultan Mehmet, derhal Edirne kadısı ile subaşıya bir mektup göndererek; Otman Baba’yı İstanbul’a göndermelerini istedi.

Edirne kadısı ile subaşı, bir su sığıra arabası (manda arabası) hazırlatarak Otman Baba’yı arabaya bindirdiler ve abdalları da yanında olduğu halde; mektubu getiren adamla birlikte İstanbul’a gönderdiler.

Uzun bir yolculuktan sonra, Fatih Sultan Mehmet tarafından; Sazlıdere’de yapıtırılan tekkeye geldiler. Bir müddet burada dinlendikten sonra, Babaeski’ye geldiler. Burada halk, Otman Baba’ya büyük saygı gösterdi. Birçok yiyecek ve kurban hediye edip, onun hayır duasını almak istediler. Bir müddet dinlendikten sonra buradan da ayrıldılar. İstanbul’a yaklaştıkları zaman, Otman Baba’yı İstanbul’a getirmekle görevlendirilen kişi; Otman Baba’ya:

—        Babacığım, siz yavaş yavaş yola devam edin, ben gidip padişaha geldiğinizi bildireyim dedi ve ayrıldı.

Otman Baba ve abdalları uzun bir yolculuktan sonra, Silivri Kapısı denilen yerden İstanbul’a girdiler. Otman Baba’nın geldiğini duyan halk onu görebilmek için akın akın yollara düştüler. Kalabalığın arasında, delikli taş denilen yerden geçerek; Has Murad hamamının, ardındaki Hindistaniler Tekkesi’ne konuk oldular.

Diğer taraftan padişahın adamı, paşa ve vezirlerin önüne varıp; Otman Baba’yı getirdiğini haber verdi ve ne yapılması gerektiğini sordu.

Bu sırada divan toplantı halinde idi ve Otman Baba’yı ortadan kaldırmak için plân hazırlıyorlardı. Bunun için Otman Baba’yı at meydanında bir yere yerleştirmeleri için ferman çıkarılmıştı.

Paşa, Otman Baba’nın geldiğini Padişaha da bildirmeye uygun gördü. Padişah, Otman Baba ve abdallarının Kılıç Manastırına yerleştirilmesini emretti.

Paşanın adapları, Otman Baba’yı at meydanına götürmek istediler fakat Otman Baba buna itiraz etti. Tam bu sırada padişahın adamları Otman Baba’nın Kılıç Manastırına gördürüleceğini söyleyerek; yollarını değiştirdiler.

İşlerin iyi gitmediği ve padişahın kendileri için birşeyler plânladığı Otman Baba’ya malum olmuştu.

Nihayet Kılıç Manastırına gelmişlerdi. Otman Baba, sırtını bir servi ağacına dayadı ve etrafı seyretmeye başladı.

Padişahın adamı, Otman Baba’ya; siz dinlenin ben gidip yiyecek birşeyler getireyim diyerek oradan ayrıldı. Bu sırada kılıç kuşanmış tam teçhizat iki yüz kişilik bir kuvvet hazır vazıyette emir bekliyordu.

Otman Baba, sırtını dayamış olduğu koca servinin dibinde, büyük bir heybetle:

—        Hey iğrenç kişiler! Ne yapmayı düşünüyorsunuz, eğer ben istersem şu anda padişahın sarayını başına yıkar ve kendimi ona tanıtırım ve bana âhir zaman kocası derler.

Diyerek elindeki asasıyla yere vurdu. Daha sonra kalkıp kilisenin önüne geldi. Burada da iki defa elindeki asasıyla yere vurdu. O anda gök yüzünde, üç ayrı yerde üç kara bulut peyda oldu ve bu üç bulut üç yönden Nuh tufanını andırırcasına İstanbul’un üzerine çöktü.

Bir anda İstanbul sular altında kaldı. Fatih Sultan Mehmet’in sarayının bir köşesine yıldırım isabet etti. Çimen Köşkü ateşler içinde kalıp yanmaya başladı. İstanbul’un üzerine bir felâket çökmüştü.

Rivayete göre, o sırada padişah, sarayının bir köşesine çekilmiş, ismi azam duası okuyarak bu felâketi savmaya çalışmış.

İkinci günü sabah erkenden Fatih Sultan Mehmet, paşaları ve vezirleri toplayarak; bu işin hikmetini sorup öğrenmeye çalıştı: “Tez bana söyleyin bu ne haldir” dedi.

O anda kimse buna bir cevap veremedi. Daha sonra âlimler ve müneccimler Fatih Sultan Mehmet’e işte kılıcın işte başımız, ancak doğruyu söylememizi istersen:

—        Sen devlet gücüyle o kimseyi helak etmek istiyorsun. Ancak o kimsenin bütün âlem ve yirmidört bin peygamberce gücü vardır. Aynı zamanda peygamberlik ve evliyâlık burcunda oturur. Eğer ona karşı çakarsan, o bir eliyle bile seni tahtınla, tacınla helâk eder.

Fatih Sultan Mehmet bu sözleri işitince, gazaba gelerek Otman Baba’nın ortadan kaldırılması gerektiğini savunuyordu. Ona göre Otman Baba, öldürülmeliydi. Çünkü o şeriat hükümlerini çiğniyordu. Şeriata karşı geliyordu. Bu kimse helâk edilmeliydi. Bunun için kazıklar ve çengeller hazırlatmış, her birini bir kazığa vurduracaktı.

İstanbul’a gelişlerinin dördüncü günü idi ve o gün güneş nur atına binerek yer yüzüne inmişti. Otman Baba, abdallarına emir verdi:

—        Derhal şu meydanı silip süpürün, bu gün bize bir konuk gelecek.

O günlerde Sinan Paşa, padişahın özel veziriydi. Bir müddet sonra Otman Baba’yı ziyarete geldi. Yanında Kazasker, Subaşı ve Defterdar vardı.

Otman Baba, onları gereken saygıyla karşıladı ve gelenlerde Otman Baba’nın mübarek elini öpüp, edep üzere Otman Baba’nın sol tarafına oturdular.

Sipahi beyleri ise Otman Baba’nın sağ tarafında divan durup el bağladılar. O vakit Kazasker, nezaketle Otman Baba’ya sordu.

—        Babacığım ne taraftan geldiniz, nasılsınız ve haliniz hoşmudur?

O vakit Otman Baba, şöyle cevap verdi:

—        Bin yıldır yukarıda gökte idim. Şimdi yere indim ve birçok yer dolandıktan” sonra şu anda burada bulunuyorum. Bize Horasan tembelleri derler, iyiyiz hoşuz.

Kazasker tekrar sordu:

—        Babacığım, Tanrı’yı tanır mısın ?

Bu soruyu duyan Otman Baba:

—        Evet tanırım şu anda kendisiyle konuştum da geldim.

Kazasker:

—        Öyle ise o konuştuğun Tanrı’yı bize de göster.

Otman Baba:

—        Ya bu konuştuğun kim ?

Kazasker gülümsedi. Tam bu sırada Sinan Paşa, söze karıştı ve Otman Baba’ya şöyle sordu :          

—        Babacığım duyduğumuza göre senin güçlerin, beşlerin, yedilerin ve kırkların varmış; bunların kimler olduğunu görebilir miyiz ?

O vakit Otman Baba, manastır içindeki abdallarına seslendi. Yüz yetmiş üç abdal derhal Otman Baba’nın huzurunda el bağlayıp divan durdular ve baş eğip Sinan Paşa’yı selâmladılar.

Sinan Paşa:

—        Baba erenler, senin pek çok abdalın varmış!

Bunu duyan Otman Baba, Sinan Paşa’ya dönüp :

—        Derhal kestir başlarını, vur boyunlarını!

Sinan Paşa:

—        Olmaz öyle şey, Rumeli abdallarının başlarını vurdurmak, Allah’tan reva mıdır sultanım ?

Otman Baba hiddetlenerek:

—        Eğer sen Rumeli abdallarının ayak tozu olsan oturduğun yerde haramilik eder miydin?

Sinan Paşa hiddetini gizlemeye çalışarak:

“Babacığım, senin bu abdalların hiç yukarı bakmazları mı ?

O vakit Otman Baba, abdallarına dönerek

—        Ey oğullarım başlarınızı yukarı kaldırın da boyunlarınızı vursunlar!

Dedi ve kendisi de o mübarek başını yukarı kaldırıp boynunu uzattı.

Sinan Paşa:

—        Haşa Babacığım, biz böyle bir niyetle gelmedik!

O vakit Otman Baba, karşısında duran Subaşıya bakarak:

—        Buraya neden geldiniz ?

Subaşı:

—        Biz buraya seni görmeye ve hayır duanı almaya geldik çünkü sen bir erensin.

Sinan Paşa:

—        Babacığım sen abdallarına ne okutursun, gel bizi de onlar gibi irşad et dedi. Hem sen hangi diyardan geldin nerelisin ?

Otman Baba:

—        Benim abdallarım, secdeye varıp Tanrı’ya şükür ederler. Bana gelince ben bir mekansızım sultanım. Eğer Tanrı görmediniz ise yakından iyi seyredin ben bir sönmez sırrım!..

Bunu duyan Defterdar, ayağa kalkıp dest-mâlını çözdü ve yüzbin civarında akçeyi Otman Baba’ya vermek istedi.

Otman Baba, öfkelenerek paraları reddetti. Sonra Nayip adındaki abdala:

—        Derhal bunların atlarını getirin de binip gitsinler.

Daha sonra Sinan Paşa’ya dönerek : “Kalk hemen geldiğin yere dön” dedi.

Sinan Paşa ve yanındakiler, oradan ayrılıp saraya giderlerken; Yeni Cami önünde toplanmış bulunan ulemâ takımı sordular:

 — Hani o kendisini Tanrı, Muhammed, Musa  ve İsa yerine koyan kişiyi nasıl buldunuz ? Tez elden şeriatın hükmünü yerine getirin ki başkalarına da İbret olsun!..

O vakit Sinan Paşa onlara şu yanıtı verdi:

Ey zamanımızın ulemâları! O kişi sizin düşünüp, tasavvur ettiğiniz kimselerden değil; ben padişahımızın emriyle gidip onun mübarek yüzünü gördüm ve sözlerini dinledim. Gördüklerimi gidip padişahıma anlatacağım.

Sinan Paşa, padişahın huzuruna çıkıp gördüklerini, duyduklarını ve ulemânın fikirlerini ona anlattı.

Bunun üzerine Fatih Sultan Mehmet, Otman Baba’ya keseler dolusu akçe, yiyecek ve kurbanlar gönderdi.

Ayrıca :”Benden Otman Baba’ya selâm söyleyin, beni bağışlasın” dedi.

Bunun üzerine beyler ve vezirler gidip, Otman Baba’nın elini öptüler ve onun hayır duasını istediler.

Fatih Sultan Mehmet’te birkaç defa Otman Baba’yı ziyaret etmek istedi fakat her defasında atının ayağı sürçüp tökezlendi ve gitmek nasip olmadı.

Bundan da henüz babayı ziyaret etmek için kendisine izin rıza verilmediği anlaşılmıştı. .

İstanbul’un ulemâsı bu durumdan hiç hoşnut değildi. Otman Baba’yı çekemiyorlardı. Bir gün Molla Kırım’i ve Molla Güran’i, yanlarına iki tanede ünlü filazof alarak; Fatih’in huzuruna çıktılar:

—        Ey Sultanım! Enel hak davası güden bu Otman Baba, peygamberden sonra ortaya konmuş bulunan İslâmî kurallara ters düşen ve insanların inançlarını yok etmeye çalışan fikirler ortaya atmıştır. Değişik ilkeler ve yargılar çıkararak, kitaplarımızı itibardan düşürmektedir. Onun bu din bozuculuğuna daha ne kadar katlanacağız ?

Fatih Sultan Mehmet, onlara şöyle cevap verdi:

—        Ey âhir zeaman ulemâları! Siz peygamberimizin evliyâlar hakkın da ne buyurduğunu bilmez misiniz ? Bu zat bu gün kutuplar kutbu ve tararruf sahibi biridir. O vakit ulemâlar:     

—        Nesimi ve Mansur da ilmin kutuplarıydılar fakat şeriata ters düştüğü için helâk edildiler. Otman Baba onlardan daha mı üstün ki onu koruyorsunuz ?

Bunun üzerine Fatih Sultan Mehmet:

—        Evet benim müşahade ettiğime göre, Otman Baba, Tanrı ilhamiyle özel bir kişidir. O büyük bir evliyâ ve tasarruf sahibidir ve o her bilimin ve bilginin sahibidir. O nasıl bir kimse olduğunu bana gösterdi ve kendisinin nasıl birisi olduğunu ben çok iyi anladım. Eğer ben sizin bu isteğinizi yerine getirmeye kalkarsam, benim ne tahtım kalır ne teacım kalır.

O vakit ulemâlar:

—        Mademki böyle yüce bir evliyadır, bize de bir keramet göstersin ve şeriata aykırı hareketlerde bulunmayacağına söz versin :

O vakit Fatih Sultan Mehmet, ulemâlara dönerek:

—        Sizler ilim dünyasının eflâtunu sayılırsınız, öyleyse söyleyin bakalım; Baba için benim gönlümdeki tedbir ve niyetim nedir ?

Ulemâ ve Seyyidler:

—        Gaibi Allahtan başka kimse bilemez!..

O vakit Fatih Sultan Mehmet:

—        Evet doğrudur ama, Otman Baba, şu anda benim onun için ne düşündüğümü ve niyetimi çok iyi biliyor. Benim bütün düşüncem, kısmet ve kaderim ona malumdur. O benim her halimden haber verir. O öyle bir evliyâdır ki, Adem peygamberden bu yana yüz yirmi dört bin peygamber gelip geçmiştir. Onlar Tanrı’nın inayetiyle her derde derman ve muhtaçlara ferman olurlar, sizin ağzınızdan çıkan o sözler haramdır. Korkarım ki siz onun hışmına uğrarsınız. Siz onunla uğraşacağınıza, kendi işinizle uğraşsanız daha iyi olmaz mı?

Ulemâ ve bilginler, Fatih Sultan Mehmet’in bu sözleri karşısında söyleyecek başka bir şey bulamadılar ve oradan ayrılıp gittiler.

Bu tarihten sonra Otman Baba’nın davası ve evliyâlık hükmü, ülkenin her köşesine yayıldı. Otman Baba’ya sayısız yiyecekler, kurbanlar ve kese kese akçalar akıp gelmeye başladı. Bilginlerin ve vezirlerin ziyaretleri giderek arttı. Bu günden itibaren onun abdallarına dahi kimse sataşmadı.

Günlerden bir gün yeryüzünün güneşi Sultan Mehmet, büyük bir inanç ve kararlılıkla Şam dolaylarına bir sefer düzenledi. Allah’ın inayetiyle zafer kazanarak döndü.

Yine bir gün Fatih Sultan Mehmet, bir adamını Otman Baba’ya göndererek : “Eğer Otman Baba dilerse ona saray gibi bir tekke yaptırayım” dedi.

Otman Baba, sultanın bu haberini duyunca :

—        Sakın bir taşı taş üstüne koymayın, sonra pişman olursunuz; bana tekke gerekmez çok şükür varım ve hoşum!..

Diye haber gönderdi. Haberci, gelip duyduklarını padişaha anlatınca, Fatih Sultan Mehmet:

—        Allah’a şükürler olsun ki, bu güne kadar dünyalık için bana muhtaç olmayan bir servere yetiştim ve onun bütün erenlerin en seçkini olduğunu anladım. Eğer ben bu teklifi bir başka şeyhe veya meşayihe yapsaydım, hiç düşünmeden benim bu teklifimi kabul ederlerdi ve çok şükür başımıza böyle bir devlet kuşu kondu diyerek sevinirlerdi.

O günlerde Acemistan’dan bir ulu alim müderris olarak İstanbul’a gelmişti.

Bu ulu kişi bir gün Fatih Sultan Mehmet’e :

—        Bu Otman Baba dediğiniz kimse “Enel hak” davası güdermiş; bu enelhak sözü ne anlama gelmektedir acaba?

Diye sorunca, Fatih Sultan Mehmet:

–          Bunu bende bilemem, bunu siz birkaç bilim adamıyla birlikte; varın Otman Baba’nın huzurunda kendisine sorun dedi.

Bunun üzerine bu konuk müderris ve birkaç bilim adamı, Otman Baba’nın huzuruna vardılar ve selâm verip, Otman Baba’ya :

—        Enelhak ne demektir sen enelhak davası güder miş sin bu ne anlama gelmektedir?

Otman Baba, bütün ululuğu ve heybetiyle konuk müderrise : “Benim sende üç yıldan beri beş akçem var, onu bana verir misin ?” dedi.

Bunu işiten konuk müderris, parmağını ısırarak : “Zehi (ne mutlu) dava, zehi mana buyurdunuz” diyerek elini koynuna sokup o beş akçeyi çıkarıp Otman Baba’nın önüne koydu.

Daha sonra hiç bir şey sormadan, kalkıp Sultan Mehmet’in yanına geldi ve Fatih Sultan Mehmet’e :

—        Ey Sultanım Otman Baba çok ulu bir evliyâ, üç yıl önce başıma bir felaket gelmişti, O vakit beş akçe adayıp onu Hak için vereyim demiştim, fakat ben bu adağımı unutmuştum, O bu gün onu bana hatırlattı.

Bu sözleri duyan Fatih Sultan Mehmet:

—        Gördüğün o server, iki cihanın şahı ve sır defteridir. Bilmiş olun ki, o hem zahiren hem de batınen kutuplar kutbu ve tasarruf sahibidir.

Dedi ve arkasından ağzından şu manzum sözler döküldü:

Erenler serverisin şahı merdan

Hakikat kutbu dahi derd-ü derman

Maksut-ı velâyetsin pes ey can

Ki düştün mazhar-ı insan

OTMAN BABA VE AHMET PAŞA

Günlerden bir gün Fatih Sultan Mehmet, kumandanlarından Gedik Ahmet Paşa’yı Kırım’ın Kefe şehrini ele geçirmekle görevlendirmiş ve gitmeden önce gidip Otman Baba’nın elini öpüp onun rızasını almayı uygun görmüştü.

Ahmet Paşa, Otman Baba’nın huzuruna varıp onun o mübarek elini öptü ve Fatih Sultan Mehmet’in selâmını söyledi.

Ö vakit Otman Baba, Ahmet Paşa’ya : “Gel bakalım Muhammed’in devleti” diyerek kendi mübarek çulunu onun altına serdi üzerine oturttu ve kendisi secdeye vardı.

Ahmet Paşa bu sırrı bilmediği için secde etmedi. Bunu fark eden Otman Baba :”Lânet şeytana” dedi.

Ahmet Paşa bunu duyunca, hemen secde etti. Daha sonra oradan ayrılıp, padişahın huzuruna çıktı.

Otman Baba’nın kendisine :”Gel! Muhammed’in devleti dediğini ve altına kendi mübarek çulunu sererek ona baktığını” söyledi,

Fatih Sultan Mehmet, Otman Baba’nın bu hareketinden Ahmet Paşa’nın bu seferden fetih ve ganimetle sağ salim döneceğini anlamıştı.

Hakikaten Ahmet Paşa, Fatih Sultan Mehmet’in aşkı için “Kefe” şehrini fethetti ve gayet zengin bir ganimetle geri dönüp, getirdiklerini padişahın azinesine teslim etti.

Ancak bu savaşa katılan askerler, Ahmet Paşa’nın komutasından ve cefasından şikayet ettiler. Bunun üzerine padişah Ahmet Paşa’yı hapis cezasına çarptırdı. Ahmet Paşa, uzun bir müddet hapiste kaldı.

Bunun sırrı sonradan anlaşıldı. Çünkü Otman Baba, secde ettiği zaman Ahmet Paşa, secde etmemişti ve o vakit Otman Baba; “lanet şeytana” diyerek onu azarlamıştı.

Fatih Sultan Mehmet, göstermiş olduğu bu kerametleri için Otman Baba’ya bol yiyecek, kurbanlar ve keselerle akçe vererek onun âli himmetini dileyerek niyaz etti ve şöyle söyledi.

Gel ey sultanların sultanı sultan

Yer gök halkının bemayı, sultan

Veliy-ü kemi müştakın oldu kamunun

Secdesi dergah-ı sultanın

OTMAN BABA VE SÜLEYMAN PAŞA

Fatih Sultan Mehmet tarafından Kara Boğdan’a bir sefere çıkacak olan Süleyman Paşa, sefere çıkmadan önce bir bahar günü, sultanın emriyle önce Otman Baba’yı ziyarete gitti. Otman Baba’nın elini öpüp, karşısına geçip oturdu ve  “Ey Baba erenler, oğlun Sultan Mehmet beni sana emanet etti ve kâfir illerine gazaya gitmek için destur ve himmet vermeni dilememi size havale etti” dedi.

Bunları işiten Otman Baba, Süleyman Paşa’ya :”Sakın o suyun karşı tarafına geçmeye kalkma” diyerek onu huzurundan kovdu.

Süleyman Paşa, Fatih Sultan Mehmet’in huzuruna çıktı ve Otman Baba’nın sözlerini değiştirerek başka türlü anlattı. “Sakın o suyun (Tuna) karşı tarafına geçme” dediğini padişahtan gizlemişti.

Süleyman Paşa, emrindeki binlerce askerle birlikte Tuna’yı geçerek Boğdan’a vardı. Fakat Süleyman Paşa ve Osmanlı kuvvetlerinin kendilerinden çok daha kuvvetli Boğdan kuvvetleriyle savaştığı günün gecesini, Otman Baba, hiç uyumadan gönlü gözü açık geçirdi.

Bu gaziler serveri, rüyasında aynı savaşı gördü. Allah rahmet eylesin “Sarı Saltık” yedi bin Rumeli Abdalıyla birlikte kılıç kuşanıp Süleyman Paşa’nın ordusuna yardıma geldiler ve kâfir askerlerini kırmaya başladılar.

Ancak savaşın kızıştığı bir sırada, Sarı Saltık abdalları yanlışlıkla kâfir tarafına geçip, Osmanlı askerini kırmaya başladılar.

Bunu fark eden gazilerden biri koşup Sarı Saltık’ın eline ayağına kapanarak durumu anlattı:

—        Bu ne haldir böyle, biz İslâm askerleri yerine kâfirlere yardım ediyoruz ?

O vakit Sarı Saltık, gaziye:

—        Evet o vakit Hakk’ın emri öyleydi. Ancak sonradan bu şekle döndü.

Diye cevap verince:

Gazi, Sarı Saltık’a “ya şimdi ben ne yapayım?” diye sordu.

Sarı saltık: “Atına bin ve geldiğin yerden kaç kurtul, çünkü bu savaşı kâfirler kazanacaklar” dedi.

Bu savaşta pek çok İslâm askeri helâk oldu. Otman Baba, rüyasında bu savaşın her anını yaşamıştı.

Bu savaşın devam ettiği bir sırada, Otman Baba İstanbul’da bulunan Kılıç manastırımın bir meydanında oturup, abdallarını huzuruna topladı. Onlara söyleyeceklerini söyledikten sonra, Kara Boğdan taraflarına bakarak üç kez mübarek elini o tarafa salladı ve: “Gel ey Sarı Saltık gel” diyerek üç kez seslendi.

Otman Baba, bu hareketiyle Kara Boğdan’ da İsiâm askerinin uğradığı o acı olayı dile getirmişti. Çünkü ona her şey malumdu.

O Süleyman Paşa’ya daha önceden olacakları söylemişti fakat o bunlara inanmayıp, bu felâketin hazırlayıcısı olmuştu.

Süleyman” Paşa, seferden döndüğü zaman Fatih Sultan Mehmet, Süleyman Paşa’ya bu işin nasıl olduğunu sordu.

—        Sefere gitmeden önce Otman Baba’yı ziyaret etmiştin, Babanın söyledikleri çıkmadı mı yoksa ?

O vakit Süleyman Paşa, doğruyu söyledi: “Evet Sultanım, başım ve kılıcım üstüne yemin ederim ki, Otman Baba bana Tuna’nın öbür yakasına geçersem helâk olacağımı söylemişti fakat ben o zaman bunları size söyleyemedim; çünkü muhakkak zaferle döneceğimi sanıyordum” dedi.

Süleyman Paşa’nın anlattıklarını işiten Fatih Sultan Mehmet, derhal onu görevinden azletti.

Bir müddet sonra Fatih Sultan Mehmet rahatsızlanmıştı. Giderek güçten ve kuvvetten düşüyordu. Paşalar, Sultanın rahatsızlık durumu hakkında Otman Baba’ya devamlı bilgi veriyorlardı.

Bir gece karanlığında Otman Baba, Kılıç Manastırındaki abdallarına şöyle bir buyruk verdi:

—        Derhal şu çamları kesip büyük bir ateş yakın ortalık aydınlansın ve karanlık ortadan kalsın ki, Muhammed’in gönlü hoş olsun!…

Abdallar hemen harekete geçerek, balta ve nacaklarla on dört servi ağacını kestiler ve parçalayarak büyük bir ateş yaktılar.

Aslında bu ağaçların bir dalını bile keseni Muhammed affetmezdi, ama Otman Baba’nın bir bildiği vardı herhalde. Bu büyük alevi görenler telaşa kapıldılar, İstanbul yanıyor sandılar. Subaşı ve resmi görevliler gelip olanı biteni öğrenmeye çalıştılar.

On dört adet servi ağacının kesildiğini ve bu koca ateşi görünce ne yapacaklarını şaşırdılar.

Abdallara: “Bu servileri siz mi kestiniz” diye sordular.

Abdallar da : “Evet biz kestik, Otman Baba, bize derhal şu servileri kesin ve büyük ateş yakın ki karanlık dağıtsın ve Muhammed hoş olsun diye emretti” dediler.

İkinci günü sabahleyin Subaşı Fatih Sultan Mehmet’i hasta yatağında ziyaret edip o gece olanları ve Otman Baba’nın abdallarının söylediklerini, Sultana anlattı.

Fatih Sultan Mehmet buna çok sevindi. Öyle sevindi ki, sanki bedenine bir zindelik, kuvvet ve kudret verildi. Bu ferahlıkla hasta yatağından kalkıp, Tanrı’ya şükür etti ve şöyle dedi:

“Otman Babam bana sağlık ve esenlik dileyip bağışladı ve dört kâfir ülkesini zapt ediver dedi” deyip Subaşı ile Otman Baba’ya 300 filori lira gönderip şu sözleri söylemesini istedi:

—        Babam benim kusurlarımı bağışlasın, bizler daha onun garip zavallısıyız!.

Subaşının ağzından bu sözleri işiten Otman Baba, çok mutlu oldu ve şu sözleri söyledi:

Ey zehi insan-ü ilham-ı huda

Hazretinden maanide sırrı huda

İşû gökte can-ü baş her dem feda

Senden ister devletin şah-ü geda

Günlerden bir gün bahar mevsimiydi, o gün Fatih Sultan Mehmet; oldukça sevinci ve neşeliydi. Süleyman Paşa’nın hatası sonucu birçok İslâm askerini tarumar eden Kara Boğdan kâfirinden intikam almanın zamanı geldiğini düşünüyordu. O gün 5000 akça hazırlayıp Kazasker vasıtasıyla Otman Baba’ya göndermiş eğer destur verirse, yanına varıp onun o uğurlu ve mübarek yüzünü görmek istediğini bildirmişti.

Otman Baba, o sabah Kılıç Manastırının meydanına çıkıp oturdu ve abdallarına gelip saç ve sakalını biraz kısaltmalarını buyurdu.

Abdallarda bu buyruğu yerine getirdiler. Otman Baba’nın saçını, sakalını ve kaşlarını traş edip biraz kısalttılar ve Otman Baba’nın önünde divan durup el bağladılar. Tam bu sırada, Sultan tarafından gönderilen Kazasker geldi. Otman Baba’nın mübarek elini öptükten sonra, Fatih Sultan Mehmet’in gönderdiği 5000 altını ona sundu.

Otman Baba, altınları aldıktan sonra, Muhammed’tir, Muhammed’ti bu diyerek birkaç defa havaya attı. Kazasker bu olanlardan birşey anlamamıştı.

Ancak Sultanın selâmını söylemeyi de ihmal etmedi;

—        Babacığım, oğlun Mehmet Han sana selâm gönderdi ve dedi ki, eğer Babam bana izin destur verirse; varıp o mübarek elini öperim. Otman Baba:

—        Hay yok hay, dedi .Burada ne eyler. O eğer buraya gelirse hemen sakalını kırkıp onu da bize benzeterek derviş yaparız.

Otman Baba, Kazaskerin sakalına bakarak biz saç ve sakalımızı kırkıp kısalttık, sende yapabilirsin dedi.

—        Kazasker eyvallah Baba erenler, yapardım fakat Muhammed’ten korkarım.

Otman Baba: “Sen bilirsin” dedi.

Kazasker:

—        Babacığım oğlun Mehmet Han, bu Tanrı dediğimiz kimdir ve nerede bulunduğunu Baba bize bildirsin dedi.

Otman Baba, bu sözleri duyunca, Kazaskere:

—        O sorduğunuz siz değil mi siniz ?

Kazasker:

—        Estağfurullah haşa Babacığım, ben bir Tanrı kuluyum.

Otman Baba:

—        Öyleyse bu halkı ne diye kırdırıyorsunuz ?

Kazasker,:

—        Ne yapalım Babacığım bu ezelden beri böyledir ve düzen buna göre kurulmuş.

Otman Baba:

—        İşte Tanrı Muhammed ve Adem’de vardır ama Tanrı’yı ve Muhammed’i adem yuttu ve o adem dedikleri de işte benim.

Kazasker gülümseyerek:

—        Hak buyurdunuz Babacığım.

Diyerek gülümsedi ve tekrar Otman Baba’ya, şunları sordu :

—        Babacığım, oğlun Mehmet dedi ki, Baba’ma sor bakalım, Kara Boğdan’a kâfirlere karşı savaş açmak istiyorum, o ne der buna ?

O vakit Otman Baba: “Hanginiz Tanrı’ya secde ederse, o bilir” dedi.

Kazasker, derhal yere secde etti.

Otman Baba, bunu görünce : “Şimdi oldu siz bildiğiniz gibi hareket edin” dedi.

Bu sözleri duyan Kazasker, sevinçle Otman Baba’nın yanından ayrılıp, padişahın huzuruna geldi ve :

—        Ey âlemlerin Sultanı Müjdeler Olsun! O küfür ve delâlet içinde bulunan ve doğru yoldan sapmış olan memleketi, Otman Baba bize verdi dedi.

Bunu işiten Fatih Sultan Mehmet, hemen iki rekat hacet (diIek) namazı kılıp, Tanrı’ya şükür ve niyaz eyledi.

” Kazasker, Otman Baba’nın :”Eğer Sultan buraya gelirse biz onun saç ve sakalını kısaltır onu da bizim gibi derviş yaparız dediğini” söylediği zaman, Fatih Sultan Mehmet, kahkaha ile güldü.

Kazasker daha sonra, Baba ile Tanrı hakkındaki konuşmalarını da aktardı : “Tanrı nerededir ve nasıldır soruma, Baba şu cevabı verdi” dedi ve şöyle ilave etti: “Tanrı ile Muhammedi adem yuttu ve o adem dedikleri de işte benim” dediğini söyledi.

Bunu işiten Fatih Sultan Mehmet, yine gülümsedi.

Kazasker, Fatih Sultan Mehmet’e : “Sultanım ben Otman Baba’nın bu söylediklerinden şunu anladım, acaba düşündüğüm gibi midir dedi ve

sözlerine şöyle devam etti:

“Tanrı’nın zatı, sıfatı ve efali işleri oldum. Zaten bir ayette de Allah’ın varlıkları kendi varlığını ve marifetini bildirmek için halk ettiği söyleniyor. Adem bir halife olarak bütün dünya ve dünyadaki varlıklara hakimdi. Muhammedle bu peygamberlik sona erdi ve onun yerine evliyalık; yani “Nübüvet devri” sona erdi. ‘Velayet devri” başladı. Tanrı’yı adem yuttu demek ise, “ilham-ı Hak” yani; Allah tarafından kalbe gelen mana ve nüzul-ü kalb kalbe inmek anlamına gelir. Bir Mü’minin Allah ve onun emirlerine ve kanunlarına inanan kalbi, Allah’ın evidir ve o kalb arşullahtır, Muhammedi adem yuttu demesi de peygamberlik devrinin kapandığını ve onun yerine evliyalığın kaldığını, peygamberliğin de bu evliyalara emanet edildiğini anladım” dedi.

Fatih Sultan Mehmet, Kazaskerden bu sözleri dinledikten sonra şöyle dedi:

İnandık öylece kabul ederiz, ona deyecek hiç bir sözümüz yoktur âmennâ ve saddakna (inandık ve iman ettik)!

Otman Baba, bir gün Kılıç Manastırından çıkıp, İstanbul şehri içinde gezintiye çıktı. O vakit eski saray altında geniş bir sokak vardı. Bu sokak çok kalabalıktı. Burası halkın en çok gelip geçtiği bir cadde idi.

Otman Baba,, gelip bu sokağın tam ortasına durdu ve abdallarına da yiyecek birşeyler getirmesini söyledi. Abdallar, Otman Baba’nın isteklerini yerine getirdiler.

Otman Baba, yolun ortasına bir sofra kurdurdu ve yoldan gelip geçenlere, bayramınız kutlu olsun diyerek yiyeceklerden ikram etmeye başladı. Abdallarına da : “Ey oğullarım, bu gün bayramdır yiyin için” dedi.

Bunu işiten Abdallar da halkın önününde yiyip içmeğe başladılar.

Meğer o bölgede evfiyâ geçinen bir kimse varmış adına “Suca Dervişi” derlerdi. Suca Derviş’in kendine bağlı birkaç müridi vardı. O gün bu derviş müridleriyle beraber oradan geçiyordu. Otman Baba ve abdallarının ö mübarek ramazan gününde halkın gözü önünde yiyip içtiklerini gördüler.

Gidip Yeni Cami önünde bu gördüklerini, ulemâ ve bilginlere anlattılar.

Bu durumu öğrenen ulemâ tayifesi, doğru Fatih Sultan Mehmet’e gidip, olanı biteni anlatmak istediler.

Muhafız, gelenleri ve görüşmek istediklerini padişaha bildirdikten sonra, geri gelip ulemâlara; “Sultan şu anda çok meşgul sizinle görüşemeyecek; siz isteklerinizi bana söyleyin ben padişaha iletir ve cevabını size bildiririm” dedi.

Bilginler: “Otman Baba adında bir zındık Tanrı’ya ve ahirete inanmayıp, abdallarıyla birlikte kalabalık bir halk önünde bu mübarek günüde yiyip içmektedir. Şeriatı, Kuran âyetlerine dayanan Müslümanlık yasalarını hiçe sayıyor ve dinimizi küçük düşürüyor. Bunları padişahımıza anlatacaktık ve gerekenin yapılmasını isteyecektik” dediler.

O vakit muhafız gelenlere : “Ben Otman Baba ile ilgili padişaha söz söylemeye korkarım. Siz bu meseleyi gidin Ahmet Paşa’ya anlatın, bu sizin isteklerinizi padişaha ancak o anlatabilir” dedi.

Bilginler, gidip durumu Ahmet Paşa’ya anlattılar. Ahmet Paşa, onlara :

—Siz padişahın emrine kanaat getirir misiniz ?

Bilginler:

— Evet oluruz! Diye cevap verdiler.

O vakit Ahmet Paşa, bilginlere şu cevabı verdi : “Padişah dedi ki, Otman Baba’dan şikâyet eden olursa onu denize atmak gerekir”

Bu cevabı duyan bilginler hiç bir şey söylemeden oradan uzaklaşıp gittiler.

Bir gün Davut Paşa, pazar yerine varıp Otman Baba’nın elini ayağını öptü ve geçip oturdu. O vakit Otman Baba, Paşa’nın sırtından samur kürkü çıkartıp kendi sırtına giydi ve atına binip Kılıç Manastırına gitti. Abdallarından üçü de onun önünde yürüyorlardı ve: “Mehdi (Şii inançlarına göre yaşamakta ve kıyamet gününü beklemekte olan on ikinci İmamı ver!” Diye bakıyorlardı.

Üç gün sonra bayram günleri İstanbul’da büyük bir tufan oldu. Hiç kimse evlerinden dışarı çıkamadı. Yani halk huzurlu bir bayram yapıp şenlenemedi.

Yine halk kendi aralarında şöyle konuşmaya başladılar: “Acaba Otman Baba’nın sokak ortasında sofra kurup, yiyip için bu gün bayramdır dediği gün, sahiden hakiki bayram mıydı acaba” diye düşündüler. Her halde o gün hakiki bayrammış deyip, Otman baba’ya saygı duymaya başladılar.

Ve bu duygular içersinde şöyle söylediler:

Zehi keşf-ü velayet kim kılasın

Neyi neye gerektir hoş bilesin

Kamu ilmi şeriat senden oldu

Şeriat için hakikat ayni geldi

Seni inkâr edenin dini yoktur

Ne dini belki hem imanı yoktur

Cevher-i tahkiken aynısın belli şah

Sana şahit kamu insan ve eşya

Zira sensin kamu dillerde canan

Harif dilber-u maksud-u insan.

Yine günlerden bir gün henüz güneş doğup yükselmeye başladığı bir sırada, Olman Baba, Kılıç manastırı’ndan çıkıp, İstanbul kalesinin kapısına doğru yürüdü.

Nöbetçi Otman Baba’yı kaleye sokmak istemedi. Otman Baba, elindeki değneğiyle nöbetçinin sırtına bir iki çubuk vurdu.

Nöbetçi Ötman Baba’nın yakasına yapıştı. Bu durumu gören abdallar hemen koşup geldiler ve nöbetçiye bir dayak attılar.

Nöbetçi:

— Yetişin Müslümanları

Diye bağırmaya başladı. Nöbetçinin bağırması üzerine bir grup Karaman gelip Otman Baba ve abdallarının üzerine atıldılar.

Abdallarla Karamanlar arasında büyük bir kavga başladı. Abdallar, bu gelenleri iyice dövdüler. Hatta bazılarının başları dahi yarılmıştı.

Abdallar kale kapısını kırıp dışarı çıktılar ve oradan uzaklaştılar. Otman Baba da kale kapısının karşısında bulunan bir tepeye oturup dinlenmeye başladı.

Bu arada abdallardan dayak yiyenler, Subaşı’ya gidip : “Otman Baba’nın abdalları bizi dövdüler ve kale kapısını kırdılar” diye şikayette bulundular.

Bunlara işiten subaşı, bu şikayeti hiç önemsemeden : “Onlara Otman Baba’nın abdalları derler. Başka işiniz mi kalmadı sizin, bir daha onlara sataşmayın” diyerek onları başından kovdu.

Otman Baba, o tepede biraz dinlendikten sonra tekrar o kale kapısının önüne geldi ve dört yol kavşağında bir müddet dinlendi. Otman Baba, her gün gelip burada oturup dinleniyordu.

Yine günlerden bir başka gün, kale kapısı önünde Otman Baba’ya ve abdallarına saldıran Karamanlar’ın bir cenazeleri vardı. Hatim duasını okumak için bir grup sofu çağırmışlardı.

Duadan sonra cenazeyi defnetmek için kaleden dışarı çıkardılar. Duaya gelenlerin içinde onların bir lideri varmış ve gelip Otman Baba ile hesaplaşmak istedi.

Gelir gelmez de Otman Baba’nın üzerine yürümeye başladı. Bunu gören Otman Baba: “Üzerine gelmeme!” diye uyarıda bulundu.

Ancak sofu buna aldırış etmeden Otman Baba’nın üzerine yürümeye devam etti. Bunu gören Otman Baba, elindeki değnekle gelen kimseye vurdu. Ancak sofuya mani olamadı ve sofu Baba’nın yakasına yapıştı. Bunu gören abdallar, sofunun üzerine yürüdüler.

Diğer, sofular da işe karışınca, sofularla abdallar büyük bir meydan kavgasına başladılar.

O sırada Otman Baba, abdallarına: “Vurun oğullarım!” diye bağırdı. Otman Baba, elindeki değneğiyle bir sofunun başını yardı. Bunu fark eden abdallar birer arslan bibi kükreyerek, sofuları tarumar ettiler.

Halktan kimselerin ve sofuların aman dilemesi de hiç fayda etmedi. Otman Baba, kolay kolay sofuların yakasını bırakmıyordu : “Bırakmayın, yollarını kesin” diye bağrıyordu.

Sofular bir fırsatını bulup, oradan uzaklaştılar ve cenazeyi defnettiler.

Daha sonra bir grup sofu, Fatih Sultan Mehmet’e şikâyete gittiler. Padişahın huzuruna varıp: “Sultanım, Otman Baba’nın abdalları cenazemizi basıp başlarımızı yardılar. Şu anda çoğumuz ölüm derecesinde yaralıyız ve perişan bir durumdayız” dediler.

Fatih Sultan Mehmet, sofulara :”Önce onlar mı size saldırdı yoksa siz mi saldırdınız ?” dedi.

Sofular: “Önce biz onların üzerine vardık” dediler.

O vakit Fatih, gazaba gelerek: “Keşke birkaç kişiyi helak etselerdi

dedikten sonra, öfkesini daha da belli ederek; bire ara bozucular, bire şerefsizler sizin işiniz gücünüz yok mudur? Siz gidip işinizle uğraşsanız ve halinize şükür etseniz ya!” diyerek sofuları huzurundan kovdu.

Yine başka bir gün Otman Baba, kale kapısının önünde otururken, Hacı Bektâş-ı Velî dergâhı dervişlerinden birkaç derviş gelip Otman Baba’nın elini öptüler ve :

—        Ey iki cihanın serveri, bilmiş ol ki biz hünkâr halife Mahmut Çelebi’nin yanından geliyoruz.

Otman Baba:

—        Kimmiş bu hünkâr ?

Dervişler:

—        Bizim sofikâr Hacı Bektaş.

Otman Baba:

—        A be herifler, ben kimim ki!.. O yedi denizi yürüyüp geçen göğsü büyük ve güvercin gövdelinin biri değilim.

Yanındaki abdallara bakarak:

—        Bu oturanlar, körpe güvercinin öksüz ciğeridir; bunu böyle bilmiş olasınız.

O sırada Mahmut Çelebi dedikleri kimse de bir ata binmiş olarak geldi.

Abdallar Mahmut Çelebi’ye saygı göstermek istediler fakat Baba buna müsaade etmedi ve abdallara, yerlerine oturmalarını söyledi,

Mahmut Çelebi, atından inip saygıyla Babanın elini öpmek istedi fakat Otman Baba buna izin vermedi. Hatta yanma dahi sokmadı ve yanına yaklaşmayıp derhal atma binip geldiği yere gitmesini söyledi,

Mahmut Çelebi, atına binip uzaklaşmak üzereyken Otman Baba :

—        Şu başındaki sarığa bak, sırtındaki kaftanına bak senin adına şanına ne de yakışmış ve sen daha duruyor musun ?

Diyerek Mahmut Çelebi’ye bağırıyordu.

Mahmut Çelebi, bu sözlerden çok utanmış ve derhal oradan uzaklaşarak kendi müridlerinin bulunduğu bağlar içindeki tekkeye doğru atını sürmüştü.

Otman Baba, halâ onun arkasından bağırıyordu. “Çabuk ol bir yüzünü daha ortaya çıkar bire ara bozucu” diyordu.

Mağer bu Mahmut Çelebi dedikleri kimse, bir gözü ağırdığı için onu gri bir peştemalla sarmıştı.

Böyle bir halife olan kişiye Otman Baba ne için öfkelenmişti. Abdallar bu soruların cevaplarını düşünmeye başladılar.

Aslında, Mahmut Çelebi denilen halife, batini olarak bir muhib ve seyyid idi ama bu adamın iç görünüşü dış görünüşüne hiç benzemezdi. Büyüklenme, kin, kibir ve benlikle dobdoluydu. Kendisini halka evliya gibi gösterip, onların gönlünü kazanmaya çalışırdı, Dünya menfaati için yalan söylerdi. Onun bu hali Otman Baba’ya malumdu.

Bu olaydan bir müddet sonra Otman Baba, İstanbul dışına, Karadeniz kıyısında bir yere gitti. Burada bulunduğu bir gün hastalandı.

Otman Baba’nın abdalları; “acaba Baba’nın bu âlemden Hakk’a yürüme zamanı mı geldi diye” düşünmeye başladılar.

Ancak Otman Baba, hasta olmasına rağmen, bir gün atına binip ortadan kayboldu. Abdallarından hiç biri onun nereye gittiğini göremedi. Ancak ikinci günü sabahleyin iki abda! onu bir çeşme başında otururken gördüler. Koşup diğer abdallara da müjde verdiler.

Bu haberi alan abdallar çok sevindiler ve mutlu oldular. Allaha şükür edip, niyazda bulundular. Bütün abdallar toplanıp Otman Baba’nın olduğu yere varıp onun huzurunda secdeye kapandılar,

Otman Baba, o gün ve o gece orada istirahat ettikten sonra, oradan da ayrılıp bir başka su başında konakladılar.

Birkaç gün de burada kaldıktan sonra, buradan da ayrılıp bir tepenin üstüne vardılar. Bu tepenin alt yamaçlarında Fatih Sultan Mehmet’in ulu ağaçlarla kaplı bir korusu vardı.

Otman Baba’nın emriyle abdallar, bu korudan ağaç kesip yakarlardı ve padişahtan gelen kese kese akçelerle yaşamlarını sürdürürlerdi.

Bir gün Süleyman Paşa, üzerinde avcı elbisesi ile ve yanında birkaç kişi ile çıka geldi.

Otman Baba, bu durumdan rahatsız oldu ve öfkelenerek:

— Bu adam benimle görüşmeye geliyor!

Diyerek söylenmeye başladı. Süleyman Paşa, bu sözleri duydu ve çok utandı.

Derhal geri dönerek atına bindi ve oradan uzaklaştı.

Orada bulunan sermest bir abdal, Süleyman Paşa’nın arkasından; “yuh senin sakalına hüdavent! (sahip)” diye bağırdı.

Fakat Süleyman Paşa hiç bir şey söylemeden uzaklaşıp gitti.

Süleyman Paşa, doğru Fatih Sultan Mehmet’in huzuruna çıktı ve Otman Baba’nın abdallarından şikayette bulundu: “Bu gün Otman Baba’nın elini öpmek için yanına gitmiştim, bana hiç saygı göstermediler, ayrıca arkamdan yuhaladılar” dedi.

Fatih Sultan Mehmet, Süleyman Paşa’ya: “Senin bu şikayetten muradın nedir” diye sordu.

Süleyman Paşa, Sultanım “Otman Baba ve abdallarını öbür yakaya atmaları için emir verebilirsiniz” dedi.

Bunun üzerine Fatih Sultan Mehmet, Otman Baba ve abdallarını İstanbul’a getirtti ve abdalların bir kısmının öbür yakaya geçmeleri için emir verdi.

Bu emir üzerine Otman Baba’nın abdallarının doksan üçünü İstanbul’un öbür yakasına geçirdiler. Otman Baba, diğer abdallarla İstanbul’a döndü ve tekrar Kılıç Manastırına yerleşti.

Otman Baba’nın abdalları öte yakaya geçtikleri zaman, akşam ile yatsı arasıydı.

O zaman öte yakanın bekçisi Şahkulu Baba idi. O bu dünyadan göçmüştü. Bu âlemden öbür dünyaya göçerken de dervişlerine vasiyette bulunmuştu,

Şahkulu Baba : “Ben bu âlemden gittikten bir zaman sonra, bu Üsküdar iskelesine akşam ile yatsı arasında Mehdi zaman sıfatlı evliya ve kutuplar kutbu; dinî bir meslek grubunun başı ve kendisine bir çok kimsenin bağlandığı zamanın en büyük Mürşit’i askeriyle birlikte çıkacaktır. Onlardaki kuvvet ve güç hiç bir milletin gücüne benzemeyecek ve bütün âlem onların şan ve şöhretleri karşısında şaşırıp kalacaktır. Sakın gafil olmayasınız, onlara gereken saygıyı gösterin” dedi.

Şahkulu dervişleri, Otman Baba’nın abdallarını görünce, Şahkulu Baba’nın vasiyetini hatırladılar ve bu gelenlerin o kimseler olabileceklerini düşünerek hemen onların önünde âmenna ve saddakna (inandık ve iman getirdik) diyerek secdeye kapandılar.

Otman Baba’nın abdalları, Şahkulu Tekkesinde tam bir ay yiyip içip bol bol gezdiler ve ziyaretlerde bulundular? Daha sonra tekrar beri yakaya geçip. Otman Babalarına kavuştular.

Otman Baba da, Kılıç Manastırından ayrılıp, At Meydanına geldi ve baharı orada geçirdi.

Günlerden bir gün Otman Baba, meydanın ortasında dört köşe bir taş gördü ve bu taşı okla vurmaya kalktı. Ancak tam bu sırada, gök yüzünde bir bulut peyda oldu ve bir yıldırım gelip o taşa isabet etti. Taşın bir köşesini koparıp kenara attı.

Yine bir başka gün İstanbul’un ulemâ takımı ve bilginleri, acaba Otman Baba, abdest alıp namaz kılar mı diye merak etmişlerdi.

Onların bu düşünceleri, Otman Baba’ya malum olmuştu ve daha onlar sormadan : “Ey hocalar! Bilmiş olun ki, denizler su olalı beri elimi suya sokmadım ve abdestsiz yere basmadım. Abdest ve taherat (temizlik) evliyâ indinde görünür yerleri yuyup (yıkamak), bâtını (gizli görünmeyen) şeytana emanet etmek değildir” diyerek cevaplandırdı.

Bir müddet At Meydanında yaşamını sürdüren Otman Baba, tekrar Kılıç Manastırı’na yerleşmişti.

Fatih Sultan Mehmet, Kara Boğdan seferinden büyük başarılar kazanmıştı. Allah’ın izniyle Boğdan’ı fethedip, oradan Belgrad’a geçilmişti. O kış birçok kaleyi ele geçirmişlerdi. İlk bahar gelince, Osmanlı ordusu İstanbul’a dönmüştü. Bu savaşlarda büyük başarılar ve ganimet elde edilmişti.

Ordunun dönüşünden birkaç gün sonra, Otman Baba, yanında birkaç abdalıyla birlikte; Fatih’in bulunduğu sarayın kapısına vardı. Saray kapısının önünde bir miktar odun vardı. Abdallar derhal-bu odunları parçalayıp büyük bir ateş yaktılar. Her taraf aydınlanmıştı. Hatta alevler padişahın haremini bile aydınlatmıştı.

Fatih Sultan Mehmet, ne olduğunu sorunca; muhafızlar, Otman Baba ve abdallarının saray önündeki odunları yaktığım söylediler.

Fatih Sultan Mehmet, muhafızlara: “Sakın dokunmayın, Otman Baba’yı içeriye davet edin ki, onun o mübarek ayağı sarayımızın içine basmış olsun” dedi.

Bir müddet sonra muhafız başı gelip Otman Baba’ya: “Oğlun Mehmet’in selâmı var, seni içerde bekliyor. Lütfedip o uğurlu ayağını sarayımıza bassın diyor” dedi.

Otman Baba, muhafızın arkasından saraya girdi ve üçüncü kapının önünde Fatih Sultan Mehmet, Otman Baba’yı karşıladı ve onun o uğurlu elini öptü. Daha sonra onu alıp özel makamına götürüp rahat bir yere oturttu.

Otman Baba, bu ihtişamı görünce şaşırdı kaldı:

—        Oğlum Mehmet, bu mülkü sen mi kurdun ?

Fatih Sultan Mehmet:

—        Evet Babacığım, sizin gibi erenlerin ve serverlerin yüzü suyu hürmetine..

Dedi ve derhal bir sofra kurmalarını emretti.

Otman Baba’nın önüne mükellef bir sofra kuruldu. Fatih Sultan Mehmet: “Buyur Babacığım yemek yiyelim” dedi ve kendisi yemeye başladı, fakat Otman Baba, bir şey yememişti.

Fatih Sultan Mehmet:

—        Babacığım bir şey yemediniz, buyrun yeyin.

Otman Baba:

—        Buyrun siz yeyin oğlum, siz yediğiniz zaman bende yemiş kadar olurum ve doyarım.

Fatih Sultan Mehmet, Otman Baba’ya :

—        Babacığım siz ne yer ve ne içersiniz ?

Diye sorunca, Otman Baba : “Ben can yerim” dedi ve ilave etti. “Sen bir şehirlisin, esas padişah benim. Sen bilmez miydin ki, bu sarayda güvercin kışlayacağını ve konup öteceğini, ne diye bu sarayı böyle yaptırdın! dedi.

Fatih Sultan Mehmet: “Babacığım bu dünyanın ahırî fenadır” dedi.

Otman Baba : “Sen bu kılıcı nereden buldun ? Asıl kılıç benimdir, odlu (ateşli) topuz benimdir, ben öyle bir padişahım ki, boynuzsuz koyunun hakkını; boynuzlu koyundan alıveririm, kelbi (köpeği) öldürene sürükletirim” dedi.

Otman Baba, daha sonra saraydan ayrılıp, At Meydanına gitti. Bir yere oturup istirahat etmeye başladı.

Bu arada Fatih Sultan Mehmet, Otman Baba’nın saraya yapmış olduğu ziyaret hakkında bilgi toplamaya çalışıyordu.

Otman Baba’nın abdallarına : “Baba’nın beni ziyaretinden murad ne idi acaba” diye sordurdu.

Abdallar, Otman Baba’nın padişahı ziyaretinden murad : “Veda etmek içindir, çünkü buradan ayrılıp Arap Şehrine gideceğiz (Edirne); gitmeden önce bir defa o mübarek yüzünü siz Sultanımıza göstermek istedi” dediler.

Fatih Sultan Mehmet, abdallardan bu cevabı duyunca, Allah, Allah! Diyerek gülümsedi ve Abdallara hâzineden para verilmesini emretti.

Abdallara şöyle söyledi:

—        Otman Baba’nın dünya nimetine ihtiyacı yoktur tek, sız bu paraları alın, yolda harçlık yaparsınız.

Hâzineden abdallara beş bin akça verildi.

Otman Baba’nın yapmak istediği gerçekleşmişti. Onun esas amacı, İstanbul’a gelip, bu büyük şehirde yaşayan ulemâ ve bilginlere, padişaha kendisini tanıtıp; “Enelhak” davasını yaymaktı. Bunda da fazlasıyla başarılı olmuştu. Artık buradan ayrılmanın zamanı geldi diyerek, abdallarına hazırlanıp; Arap şehrine gideceklerini söyledi.

Bir bahar günü Otman Baba, atma bindi ve abdallarını toplayıp, Edirne’ye doğru yola çıktı. Yol üzerinde uğradığı her yerde büyük saygıyla karşılanıyor, yiyecek ve kurbanlar hediye ediliyordu. Kona göçe Vize’ye varmıştı. Otman Baban m geleceği Vize’de bulunan Ahmet Baba’ya malum olmuştu :

—        Ahmet Baba, şehrimize bir padişah geliyor!

Diyerek, her tarafın temizlenmesini İstedi ve bir sabah erkenden Otman Baba’yı karşılamağa çıktı.

Ahmet Baba, Otman Baba’yı görünce, derhal onun önünde secdeye kapanarak ona olan saygısını gösterdi ve Babayı alıp hanesine götürüp konuk etti. Ahmed Baba, Otman Baba’ya aşık olmuştu, bu sevgisini dile getirmek için de şöyle dedi:

Gel ey devlet güneşi şahı ahter

Kamunun izzet-ü ikbali serveri

Erenler serveri şah-ı velisin

Dahi şir-i hudanın Ali’sisin

Şeha maksud-u fethin kuvvetli olsun

Cihanda ism-i cismin belli olsun

Husûdün bağrı daim senk-i ehen

Ki ol yeri cehennem misl-i ahen

Şükr-ü minnet ki gördün ey kadim şah

Ki sensin her kulun halinde agah.

Bir müddet burada dinlenen Otman Baba, atına binip tekrar Edirne’ye hareket etti. Uzun bir yolculuktan sonra Edirne’ye varmıştı.

Otman Baba, bu şehre Arap Şehri diyordu. Şehrin güneyinde, Kıyık Tekkesi adı verilen bir tekke vardı. Otman Baba, abdallarıyla birlikte bu tekkeye konuk olmuştu.

Edirne halkı Otman Baba’nın tekrar şehirlerine geldiğini duyunca, Otman Baba’yı görüp elini öpebilmek ve onun mübarek yüzünü görebilmek için akın etmişlerdi.

Günlerden bir gün Otman Baba, abdallarıyla birlikte, yürüyerek Yıldırım İmarethanesine gidiyordu. Meriç kenarında durdu ve Kara Boğdan tarafına dönerek namaz kıldı. Bu namaz sırasında İslâm dinine kuvvet ve Muhammed’in aziz ruhuna salâvât getirip, dualar etti ve Muhammed’in yü’zü suyu hürmetine isteklerde bulundu.

Otman Baba’nın bu dualarından kısa bir süre sonra, Hasan Beyoğlu İsa Bey, Kara Boğdan’a bir sefere gitti ve büyük başarılar kazandı. Bunun yanında pek çok ganimetle geri döndü.

Otman Baba, bir müddet Edirne’de kaldıktan sonra, buradan da kalkıp; germen şehri yakınlarındaki Tatar Köyü’ne gitti. Buraya varınca, abdallarını toplayıp onlara : “Siz iki bölüksünüz, bir bölüğünüzü Deli Yahşi adında biri gelip alacak ve şu karşıki dağa götürecektir. Diğer bölüğünüzü de Hasan isminde biri alıp gidecek” dedi.

Bir müddet burada kaldıktan sonra dervişlerini toplayıp, Eferem dağı eteğinde yaşayan bir dervişe konuk oldu. Bu dervişin yanında da biraz dinlendikten sonra, oradan da kalkıp, Kadı Köyüne geldi. Bir müddet bura

da yaşayan Otman Baba, çok zayıf düşmüştü. Otman Baba, bir gün buradan da ayrılıp, Tanrı dağı eteğindeki Hasköy’e geldi. Hasköyde bir dere kenarına yerleşen Otman Baba ve abdalları, kışı orada geçirdiler.

İlkbahar gelince, oradan da ayrılıp Akpınar’a geldiler. Buranın suyu ve havası gayet güzeldi. Dağı taşı yoktu. Bülbülleri ve güvercinleri şakrak şakrak öterdi.

Otman Baba, abdallarına, Akpınar’ın taşlarını göstererek : Bu taşlara sahip olun ve onları koruyun dedi. Bu taşlar bir gün sizin mezar taşınız ve buğdayınız olacak” dedi.

Akpınar’ın güney batısında bir tepe vardı ve ona “Hızır ilyas” tepesi denirdi. Bu tepenin kıble tarafında iki tepe daha vardı. Bunlardan Büyük olanına “Tanrı tepesi” ve küçük olanına da “Evliya tepesi” derlerdi.

Otman Baba, bir gün Hızır ilyas tepesinin yanında otururken, abdallarına :”Ben bu ulu dereyi gezip görmek istiyorum. Bu derede sizin değirmenleriniz olmalı ve şu kozları (ceviz ağacı) da kesip, yerine bağ ve bahçe yapın; şu pınarı da buraya akıtın” dedi.

Daha sonra, Otman Baba, abdallarına şunlar söyledi:

— Ben önce sırdım ve yine sır olurum; ne önümce giden var, ne de ardımca gelen var!..

Buradan anlaşıldığına göre, bu güç ve kudrette bir evliyâ ilk ve son olarak gelmiştir.

Otman Baba, abdallarına: “Benim ardımdan sakın ağlamayın, çün:* kü ben ölmem; yerde ve gökte her zaman yaşarım” dedi.

OTMAN BABA’NIN ÖLÜMÜNE DAİR

Otman Baba, Akpınar köyüne Hicrî, 883 / Miladî, 1478′ de gelmişti.

O yılın baharında Fatih Sultan Mehmet, İskenderiye kalesini almak için sefere çıkmıştı,

Otman Baba, Hızır-İlyas tepesinin üzerine çıkıp oturdu ve abdallarına büyük bir ateş yakmalarını söyledi.

Abdallar, topladıkları odunlarla büyük bir ateş yakmışlardı. Bu sırada Fâtih Sultan Mehmet, İskenderiye’yi fethedememişti. Ancak daha sonra, İskenderiye’yi elinde bulunduran hükümdar ile Fatih arasında bir antlaşma gerçekleşti ve savaşarak alamadığı İskenderiye’yi sulh yoluyla ele geçirmiş oldu.

O zaman Otman Baba, şöyle söylemişti : “Ey Mehmet oğlum! Bu kâfirleri sen kendin mi kırarım sanırsın, onların kalelerini sen kendin mi ele geçirdim sanırsın, bu saltanatı kendin mi kurdun sanırsın ve bu dünya senin mi sanırsın; bu dünyayı idare eden sen kendin mi sanırsın, senin gönlünde oturan, dilinde söyleyen, gözünde gören, kulağında işiten hep benim” dedi.

Aynı yılın 13 Cemaziyelâhir (Arabi aylarının altıncısı), Kamer takviminin on ikinci ayı “Zilhicce” dir. Milâdi takvime göre ise Ocak ayında Otman Baba, abdallarıyla birlikte Hızır-İlyas tepesinden ayrılıp, Konukçu köyüne geldi. Ulu derenin karşı yakasında bir yere yerleşti. Recep (kameri aylardan yedincisi) ayına kadar burada kaldı.

Bir gün abdallarına :”Acele şu derenin üzerine bir köprü kurun ve bu köprüden geçerek daha önceki kaldığımız yere gidelim” dedi.

Otman Baba, köprünün yapıldığı sırada, sık sık oraya gidip çalışmaları yerinde izliyordu ve köprünün büyük ve geniş yapılmasını istiyordu.

Bir gün köprünün üstünden geçmek istedi. Fakat geçemedi. Bunun üzerine bütün abdallarını toplayıp, onlara şunları söyledi: “Ey fakir ve miskinler, siz ölmekten korkarsınız. Ben ise ölmekten korkmam. Aslında ben ölümsüzüm, benim bir atım varki ona binip, göğe giderim” dedi.

Recep ayının 8.nci günü tan yeri ağarırken “Otman Baba” vefat etti (13.8.1478).

O gün Otman Baba’nın mübarek cisminden bir nida çıktı. Bu nidadan bir nur oluştu. Bu nurdan bütün dünya aydınlandı.

Otman Baba’nın abdallarından biri şöyle bir rüya görür:

Gökten yalınayak, başı açık iki kişi Otman Baba’ya bir kır at getirirler . Bu atın yeşil kanatları vardır. Gelenlerin elinde birer demir asa vardır. O sırada kızıl örtülü birkaç kişi çıkıp gelirler ve yüksek sesle haykırırlar. “Hey kamu vilâyet sen bu kanatlı ata binerek göğe gidersin, o vakit denizden bir kapı açılır ve o an at üzerinde tülbentli bir kişi yedeğinde bir başka at getirir. Otman Baba’nın önünde birkaç bin asker divan durur. Baba, ata binip denizden açılan kapıya doğru yönelir.

Abdalları, Otman Baba’nın tabutunu süslediler. Binlerce kişi Otman Baba’nın cenaze namazına durdu. Cenaze namazını kıldırmak için âlimler birbirleriyle yarıştılar.

Cenaze namazından sonra, Otman Baba’nın o mübarek naşını Hızır-İlyas tepesinin Güney Doğu tarafına tabutuyla beraber defnettiler.

Otman Baba, Recep ayının 8.nci günü Hakk’ın rahmetine kavuştu.

Fatih Sultan Mehmet’te Otman Baba’nın arkasından iki yıl sekiz ay sonra Hakk’ın rahmetine kavuşmuştu (3 Mayıs 1481).

Otman Baba, ölmeden evvel abdallarına : “Bu Akpınar yöresinin kozlarını (ceviz ağaçlarını) kesin ve yerine bağ bahçe yapın. Buraları bir cennete dönsün” demişti.

Otman Baba’nın vasiyeti üzerine abdallar, orasını bağ bahçe yaptılar ve orası bir ziyarethane oldu. Buraya insanlar, Kâbeyi ziyaret edercesine ziyaret etmeye başladılar.

OTMAN BABA’NIN ÖĞÜTLERİ

Abdallardan biri bir gün Otman Baba’nın manevi huzurunda, düşünceye dalarak:

—       Bu Tanrı dedikleri kimse, acaba güneş gibi her mahlukata ve yaratığa etki eden bir şey midir ?

O vakit bu abdalın düşündüğü ve zihninde tasarladığı şey, Otman Baba’ya malum olur ve abdala şöyle der:

—        Bilmiş olasın ki, o öyle değildir!

O vakit abdal sorar: “Ya nasıldır babacığım” der.

Otman Baba, evet güneş gibidir, fakat Tanrı adem olur, at olur, kurt olur, kuş olur. Bu demektir ki, Tanrı’nın isteğiyle tasarruf sahibi olan evliya; bir hal sofilerin geçici coşkunlukları ve maslahat üzere her sıfata; yani bir şahıs ya da nesnenin geçici haline; ikrah etmeyip, tiksinmeyip girer. Yeter ki o sıfata girmek için Hakk’ın emri olsun.

Günlerden bir gün birkaç âlim ve bİlgin Otman Baba’nın karşısında ateş yakmışlar oturuyorlardı.

Abdallardan biri, Otman Baba’ya sordu :

—        Bu âlimler ve bilginler neden burada ateş yakıp oturuyorlar ?

Otman Baba, şu cevabı verdi:

—        Onlar benim hocalarımdır ve onlar bilim sahipleridirler.

Bunun arkasından Otman Baba, abdala:

—        Geçen gün kurban ettiğimiz öküz de kuran okur muydu ?

Abdal:

—        Hiç hayvan kuran okur mu Babacığım ?

O vakit Otman Baba: “Hayvanlar, bitkiler, ağaçların yaprakları ve şu ateşte yanan çalı çırpı, yana yana hep kuran okular” dedi.

Yine bir başka gün Otman Baba, abdallarından birine :”Bir kimse, yedi musaf’ı (Kur’an) okuyup geçse; nasıl olur?” dedi.

Abdal: “Hiç olur” dedi.

Otman Baba : “Yedi musaf’ı okuyup geçen kimse, Tanrı’ya yakın olur” dedi.

Yine bir başka gün Otman Baba’ya kurban edilmek üzere bir ak (beyaz) sığır getirdiler. Otman Baba bu sığırı görünce :

—        Bak şu Ahmet Fakih’e (bir şeriat bilgini) nasıl da ağarıp gelir. .

^İs-Bunu işiten abdallardan birisi Otman Baba’ya Ne demek istediniz Babacığım” diye sordu.

Otman Baba : “Ahmet Fakıh, çok, sert ve kavgacı biriydi. Her gördüğü kimseye hakaret eder ve onu küçük düşürürdü. Sanki insanlara kötülük yapmak için yaratılmıştı. Bu âlemden gidince, Tanrı onu bir ak sığıra dönüştürdü” dedi.    

Otman Baba, bir başka gün bir iti (köpeği) göstererek : “Vaktiyle bu bir “Şeyh” ti, adı da Muhsin idi, Tanrı bir gün onun tekkesine konuk (misafir) oldu, Şeyh Tanrı’yı tanımadı ve tekkesinden dışarı kovdu. Şeyh bu âlemden gidince, tanrı’da onu bu halde yarattı” dedi.

Eğer bazı insanların hayvan, bazı hayvanların da insan sıfatında tekrar dünyaya nasıl geldikleri sorulursa; bunun cevabı şudur:

Peygamberler zamanında, onlara İnanmayanların bazıları maymun ve bazıları da başka hayvan sıfatlarında tekrar yaratılmışlardır.

Şu halde cismi (bedeni) değişenin ruhununda değişmesine hiç şaşmamak gerekir. Çünkü onlar her zaman, şehvetin (nefis ve cinsel istek), lezzetini ve bedenlerinin rahatını gözeterek yaşarlardı.

Bu sebepten Tanrı kendilerini evliya ve peygamberlerden uzak tutup, onları bu kimselerin sevgisinden yoksun kıldı. Onlar, Allah sevgisinden nasiplerini ve herhangi bir pay alamadılar. Çünkü onlar cehennemlik oldular. Onların ruhları bedenlerinden ayrılırken, hangi suretteyseler. Yine bu sıfatta bulunanlarla, haşır ve neşir olacaklardır.

Bir gün Otman Baba’nın abdallarından birisi, gönlünden şöyle niyaz eyledi

—        Madem ki biz “nefs” (insanların yeme, içme gibi biyolojik gereksinimleri) kullarıyız, bizi bu nefsin elinden kurtar. Zira sen buna, kadirsin, her şeye gücü yeten ve nazırsın, yönetensin.

Abdalın bu niyazı ve yakarması, Otman Baba’ya malum oldu ve şöyle dedi :

“Eksiğinle sen kendini yarat, zira ben kimseyi yaratmam. Çalışıp çabalamadan, derdine deva arayan azarmış. Bunun için insana kendini idare etmek verilmiştir. Çalışıp çabalamak senden, kaza ve belâdan saklamak Hakk’tan’dır. İnsan, her iş, hareket ve duygularının çobanı olmalıdır. İnsan doğru ile bâtılı; yani doğruyu ve yanlışı seçebilmeli ve kendisine acımalı ki, Tanrı da ona acısın.”

Bazı abdalların Hak yolundan yüz çevirip, kendilerini geçici dünya lezzetlerine kaptırdıklarını öğrenen Otman Baba, bir gün bütün abdallarını toplar ve elindeki köteğiyle, onları perişan eder.

Daha sonra sakinleşince de onlara şöyle der:

—        Evliyaya göre yol, bütün güçlüklerden geçip Hak aşkına karar kılmaktır. Zira mürid, nefsi şeylere gönül verirse bozulucmaç gözlü olur. Benim târikim (yol Hâk tarıki) dir. Bu yolda Allah sevgisinden başkasına yer yoktur. Bu yolda, kadm, oğul, mal ve memleket İnsana kurtarıcı olamaz. Ancak hayırlı işler bu yolda insanın suçlarını bağışlatabilir ve onu yüceltir. İşte bu yüzden bu cihanda gerçek aşk ve tanrı sevgisinden gayrisi, insandan ilei ebed sonsuz olarak ayrılmaz değillerdir.

Bir başka gün Otman Baba, abdallarını toplamış onlara öğüt veriyordu. Onlara şöyle dedi:

—        İnanın cümleniz oğullarımsınız. Tanrı doğrudan Muhammed’e buyurmuştur ki, beni anan, bana dosttur. Bana aşık olana, bende aşık olurum. Benim aşık olduğum’ kullarım, katli elden bıraktılar ve geçici lezzete kan pahasına hor baktılar.

Şu halde hiç bir insan bir anlık zevk için kendisini tanrı sevgisinden mahrum kılar ve ateşe atar mı ? Tanrı aşkına bu dünyadan öbür dünyaya seve seve göçüp gitmez mi ? Allah’ın birliğine: ve Muhammed’in onun peygamberi olduğuna inanan ve tanrı aşkım gösteren kişiye şeytanin kötülükleri kâr etmez; yani zarar veremez. Onlar böyle bir makama Otman Baba’nın yolundan ve Tanrı muhabbetinden yararlanarak ulaştılar ve aynı aşkla seve seve şehit oldular.

Yine bir başka gün Otman Baba, abdallarıyla söyleşirken, onları şöyle uyardı.

—        Sakının o Allah’ın hop dilencisi şeyhlerden olmayınız. Eğer böyle olursanız sizi döverim. Sakın gittiğiniz yerlerde yüzsüzlük etmeyin, acıktığınız zaman bir haneye varıp karnınızı doyurmayın ve bu hanelere namussuzluk edip yatarsanız sizi döverim.

Allah’ın “höp dilencisi”: (kasaba ve köyleri dolaşıp, kendilerini geçindirmekten aciz biçareler ve deccal gibi kıyamet kopacağı zaman ortaya çıkıp, yalancılıkla insanları etraflarına toplayıp; babalık ve evliyalık satan, Muhammed ve Ali İlâhileri söyleyen, insafsızlıkla hırs atına binen kimseler)

Muhtaç ve fukara üç türlüdür, birinci gruptan olanlar, isteyip alırlar.

İkinci gruptakiler, istemezler fakat verileni alırlar. Üçüncü gruptakiler ise, ne isteyip alırlar, ne verileni alırlar. En erdemlisi üçüncü gruptan olanlardır. Evliyâlar bu kimselerdendirler. Eğer evliyâ ise ve bu kurala uymuyorsa, onlar bu makamlarını kaybederler.

Otman Baba’nın bu öğütlerinden anlışıldığına göre, sadık ve aşık olan kimse, ister açık olsun isterse gizli olsun, Hakk’tan başka hiç bir nesneyi arzulamaz ve bu dünya nimetlerine asla rağbet etmez. Çünkü bu dünya nimetlerinin altında cehennem kapısının anahtarı saklanmış olarak sizleri bekler.

Bu sebepten evliya geçici zevki terk ederek baki murada sarılmış kişidir. Ö dost yolunda tertemiz olup, önde giden ve insanlara doğru yolu gösterendir,

Otman Baba bir başka gün, bütün abdallarını toplayıp şöyle dedi:

—        Eğer size kimin oğullarısınız diye sorarlarsa : “Otman Baba’nın sadık oğullarıyız” deyin.

—        Eğer Otman Baba kimin oğludur diye sorarlarsa : “Tanrı’nın sırrıdır” deyin. Çünkü Tanrı benden, bende Tanrı’dan uzak değilim!

Evliyâ, her zaman örtülü konuşur, bunu ne şeriat ehli anlayabilir ne de tarikat ehli anlayabilir. Hatta bazıları, evliyaların abuk sabuk lâflar ettiklerini bile düşünürler. Oysa, kutuplar kutbu olan evliyaların Hakk’tan gayri söz etmeleri mümkün değildir.

Meselâ Otman Baba kendisi için, bir Tanrı sırrı, Muhammed, İsa, Musa ve Adem demektedir. Bununla o davasının anlam ve amacını anlatıp göstermektedir.

Aslında bütün bunlar, tarikat ehlinin olgunluğu ve bir ser çeşmesidir. Bu mülkte korku ve endişeden uzak yaşamak isterseniz, yaramazlık etmeyin. Beni sevip, bana yakın olun ki, yetmiş iki millet size iyi gözle baksın. Ben ve benim canım, kanım olan kimseyi yavuz sanmayın. Erlik, düşmanıyla dost olmaktır ve kişi başka her şeye doyabilir, Fakat şeref ve saygıya doyamaz. Çünkü bende şeref ve saygıya doymadım.

Yürek temizliği, mırdar girdabına galebe çalmalarıdır. Bilmiş olun ki, evliyâlıkta Otman Baba’nın eşi ve benzeri yoktur. Onun zahiri (dış) yüzü görünürdü ama bâtınisi (içi) sonsuzdur.

Evliyalık yolunda “cezb” denilen bir makam vardır. Ayni makama erene “cezb” ehli derler. Bunlar her makama Mürşitsiz erişen kimselerdir. O zaman Hakk’tan bir nesne feyz alırlar. Özlerine bakıp, kendilerinin ve bütün eşyanın hakikatim görürler. Buna bir bakıma Allah’ın cemâl tecellisiyle kalbin sükun ve huzur içinde ferahlaması derler.

Allah’ın evliyâsı bu makama erince her sözü gerçek ve özdür. Zira o zaman gönlünde Hakk’tan gayri tecelliyat (görünmeler) kalmaz, O vakit onu öldürmeye kalkışırlar. Fakat asla öldüremezler. Çünkü o Hakk’a sığınmış ve her şeye kadirdir. Onun her şeye gücü yeter…

*************

OTMAN BABA HAKKINDA BAZI BİLGİLER

Otman Baba’nın Hicri, 883 / Milâdı, l474 yılında öldüğü bilinmektedir.

Ölümünden beş buçuk yıl sonra, Otman Baba’nın sadık bendelerindan “Köğçek Abdal” adında bir derviş bu Velâyetname’yİ yazmıştır.

Velâyetnamenin Orjinal adı:

“Velaâyetname-i Şah-i” veya “Velâyayetname-i Sultan Baba” olarak bilinmektedir.

Elimde bulunan Otman Baba Velâyetnamesi, Bulgaristan’ın Kırcaali Vilayeti’ne bağlı Karaalar Köyünden ve beşinci göbekten, tarikat Babalığını devam ettiren Tâki COŞKUN’A aittir. Bu Velâyetname’yİ bir hazine gibi saklayıp, bu günün insanlarına ulaştırdığı için kendisine sonsuz saygılar sunarım.

Otman Baba’nın Tekkesini Malkoçoğlu’nun yaptırdığı rivayet edilmektedir.

Otman Baba ve Abdallarının, yedi terekli (dilimli) Taç giydikleri hakkında kayıtlar mevcuttur.

Terek: Tac’ın dilimleridir. İki parçalısına Elif-i veya Elif-i Horasani, dört dilimlisine, Adem’i; on iki dilimlisine, Hüseyin’i Tac denir.

Otman Baba’nın Türbesi, Bulgaristan’ın Haskova Vilayeti’nde bulunan Akpınar Mahallesine yakın Hızır-İlyas tepesinin üzerinde kurulmuştur.

1979 yılında Kendisini ziyaret etmek bu fakir kuluna nasip olmuştur.

Kaynak: OTMAN BABA VE VELAYETNAMESİ, Türkçe Hazırlayan ve Düzenleyen: Hakkı SAYGI, Birinci Baskı : Nisan 1996,İSTANBUL 

  

OTMAN BABA OSMANLI’YA KARŞI !..

 

  

   Tırnavi ( Trnova ) kadısı, Otman Baba’dan bir abdalı tarif etmesini istediğinde, ondan şöyle bir yanıt alır :
“Abdal, Allah dışında her şeyden vazgeçmiş kişidir..”

   Otman Baba’nın müritleri Abdalan-ı Rum diye adlandırılır. Abdalan-ı Rum; Anadolu toplumunda, göç edip gelenler arasında, bir grup olarak anılır. Onların çoğunlukla Horasan Erenleri veya Azerbaycan’dan göç eden gruplar arasında anılmaları dikkate değer. Genellikle, Türkmen/Yörükler arasında Orta Asya Şamanları gibi, din ve toplum hayatını yöneten kutsal kişiler gibi yorumlanmışlardır. Gerçekte, 14. ve 15. yüzyıllarda köylerde yerleşik hayata, şehir hayatına geçmiş, Sünniliği ve yaşam tarzını benimsemiş Türk nüfusu karşısında onlar, Türkmen göçebe Yörüklerin kültürünü, toplum değerlerini ve yaşam tarzını temsil etmişlerdir.

   Abdalların beyler tarafından kutsal kişiler olarak onurlandırıldıkları beylik döneminden sonra abdallar, resmen toplumdan dışlanmış duruma düşerler. Medrese, devlet ve şehirliye karşı şiddetli bir çatışma ve siyasi otoriteye meydan okuma durumuna gelirler. Bektaşilik ve vefaiyye dervişleri gibi, siyasi otoriteye itaatkar, devletten vakıf alan, zaviye kuran dervişlerden farklı olarak, abdallar devlete karşı açıkça cephe alırlar..

   O zaman, abdallar, Doğu Rumeli Uc gazi beylerinin yanına sığınırlar. Mihaloğulları gibi uc beyleri Otman Baba’yı sayıp korurlar.

   Fatih Sultan Mehmed’in son derece bürokratik, merkeziyetçi devletinde abdallara yer yoktur…

   Otman Baba’nın yaşamı, Yörük toplumu ile yerleşik Sünni toplum ve bürokratik devlet sistemi arasındaki çatışmanın dramatik bir öyküsüdür..

 

     Abdalların en önemli inanç ve etkinliği, baskı altında ezilen, evini yurdunu bırakıp şurada burada gezen işsiz güçsüz çaresiz garib miskinlerin yardımına koşmaktır. Otman Baba, bu dünya malı için zulüm yapanlara karşı olduğunu ilan eder..

   Fatih Sultan Mehmed, eşi görülmemiş başarılarıyla, İslam tarihinde gelmiş geçmiş hükümdarların en güçlülerinden biri olduğundan ve kendi imparatorluk ve fetih planları uğruna uyruklarına, özellikle de Yörüklere ağır yükümlülükler getirip baskı uyguladığından Otman Baba, Kutb-i Alem olarak onun karşısına çıkmayı ödev bilmiştir. O, Kutbu’l-aktab ( Kainatın ekseni ) olarak, devrinin siyasi-sosyal yaşam ve olayları üzerinde de kontrol kurma iddiasındadır..

   Baba’nın sık sık ziyaret ettiği Yanbolu Kasabası, zamanla önemli bir aba üretim merkezi haline gelmiştir. Ucuz ve sağlam bir halk giysisi olan Yanbolu Abası’na ülkenin her tarafındaki tereke defterlerinde rastlanır..

   Kayda değer bir nokta da şudur : Otman Baba Edirne’ye geldiğinde, şehre kasaplık koyun getiren bir Yörüğün yanına gelip onun abdalı, müridi olmuştur. Edirne kasaplarının koyunları bacaklarından asıp sergilemesine kızan Baba, koyunları alıp yola, çamur içine fırlatmış ; kasaplar onu kadı huzuruna çıkartsalar da sonunda Baba’ya karşı bir şey yapamamışlardır..

   Otman Baba’nın müritleri, çoğunlukla Vize’den Tuna ağzına kadar uzanan Doğu Balkan Yörükleri arasından çıkmıştır. Yörükler bu bölgenin düzlüklerinde yerleşik hayata geçmişler, basit ve fakir köylerde yaşamaya başlamışlardır..

   Dobruca ve Deli Orman Yörükleri, aynı zamanda bir geçim olanağı olarak, Mihaloğlu Ali Bey gibi ünlü Tuna uc beylerinin yanında gazi/akıncı olarak hizmet etmektedirler..

   Fatih, merkeziyetçi/bürokratik hükümdarlığını kurarken, karizmatik kişiliğiyle uc beylerinin bağımsız durumunu büyük ölçüde kısıtlayabilmiş ; onların I. Mehmed ve II. Murad dönemlerinde, devletin genel siyasetinde oynadıkları kesin role son vermiştir..

   Evvelce Şeyh Bedreddin’in bu bölgede, dünyayı adalete kavuşturmak iddiasıyla uc beylerine, Yörüklere ve fakir uc sipahilerine dayanarak çıkardığı isyan, devleti temelinden sarsmış, onun 1416’daki idamından sonra Bedreddinliler, bölgedeki abdallar arasında yüzyıllarca varlıklarını korumuşlardır.

   Dikkat edilmesi gereken bir nokta da şudur : Şeyh Bedreddin yandaşlarıyla, Saruhan-İzmir bölgesi Türkmenleri arasında yakın ilişki vardır.. Bilinmektedir ki, Balkanlar’a 14. yüzyılda akıp gelen Türkmenler, başlıca Saruhan-İzmir bölgesinden göç etmişlerdir. Yıldırım Bayezid’in 1389-1402 yılları arasında Rumeli’ye sürdüğü Saruhan Yörükleri, güçlü uc bölgelerine yerleşmişlerdir..

 

   

 

   Otman Baba’nın müritlerinden Küçük Abdal tarafından yazılan Velayetname-i Sultan Otmanadlı menakıbnameye göre ; Otman Baba, ilk kez Azerbaycan’da ortaya çıkar, oradan Batı Anadolu’ya geçer ve sonunda Doğu Balkan Yörükleri arasına geçerek orada karar kılar. Onun etkinlik merkezi ; Misivri, Zagra ve Babadağ’dır. Bu bölgedeki Tanrıdağı, onun dolaştığı merkez bölgedir. Sonunda, tarikatı ve tekkesi de bu bölgede kurulmuştur. Otman Baba’nın, toplumsal ve dini bakımdan hangi çevrenin insanı olduğu sorusu ; onun Doğu Balkan Yörükleri ile yakın ilişkisi ile yanıtını bulmaktadır..

   Otman Baba gibi devlete karşı çıkan dervişler, halk direniş ve tepkilerini korkusuzca temsil etme cesaretini gösterdikleri için, hükümdarlar özellikle onlardan çekinirler. Onlar, günün şartları içinde, kamuoyunu oluşturmakta son derece etkindirler. Bu yüzden hükümdarlar, onlara yaranmaya, onları cami hatipleri yaparak, Şeyhlere vakıflar verip zaviyeler kurarak yandaş yapmaya çalışırlar. Hükümdarı destekleyen, para ve vakıf kabul eden böyle işbirlikçi şeyh ve dervişlere karşı Otman Baba, ateş püskürür… Baba’nın iki yüzlü yalancılar olarak suçladığı böyleleri arasında ulema, sufiler, danişmendler, vakıf ve zaviye yöneten meşayih sayılmıştır.. Otman Baba ve abdalları, baş düşman ilan ettikleri bu kişilere karşı, hükumet sorumlularının sert önlemler almasını isterler..

   Bu şeyhlerden birçoğu gerçekten  çok zengindir. Arşiv kayıtlarından anlaşılmaktadır ki, şeyhler yönetiminde birçok zaviye, vergiden muaf olarak miri topraklardan önemli bir bölümünü ellerinde tutmaktadırlar. Fatih, birçok zaviyenin vakıflarına el koyarken, kuşkusuz halk arasında böyle şeyhlere karşı beslenen olumsuz duygulardan cesaret almıştır..

   Velayetname‘nin verdiği bilgilere bakılırsa, Otman Baba, Fatih’in sultanlık otoritesini tanımamazlık ve ona karşı çıkma durumuna gelmemiştir. Fakat Otman Baba, öteki dünyada olacak şeyleri belirleyen tek güç olarak kabul edildiğinden, Fatih’in tüm zaferlerinden sorumlu sayılmıştır. Yani Otman Baba, Gazi Sultan’a “benim bilgim ve desteğim olmadan hiçbir şey başaramazsın” demektedir !.. Fatih, böyle iddialara yabancıdır. İstanbul’un fethinden sonra Akşemseddin, fethin evliyanın eseri olduğunu söylediğinde, Fatih, şehri kılıcıyla aldığı yanıtını vermiştir..

   1474 yılı sonlarında Otman Baba, iki üç yüz abdalıyla birlikte Edirne’dedir. Şehir halkı arasındaki fakir ve alçak gönüllü kimseler, bu değişik giysili ve garip hareketler sergileyen abdallara korku ve saygıyla bakarken ; yukarı sınıftan seçkin kişiler düşmanlıklarını gizlemeyip şehirden atılmalarını istemektedir. Ulema, kendilerine ters düşen rafızi inançlarını halka açıkladığı için dehşet içindedir ve bu sözleri söyleyenin kafir durumuna düştüğünü ilan ettiği için şehrin kadısı, Edirne’yi terk etmelerini yoksa onları hapse atıp Sultan’a durumu arz edeceğini bildirir..

   Otman Baba önce Doğu Balkan’a doğru yola çıkarsa da, sonra fikrini değiştirip Kırk-Kilise (Kırklareli)’den tekrar Edirne’ye gelir. Yolda İstanbul tarafına bir nazar atmış ve yukarıdan emir almıştır.. Asıl neden ise, Sultan’ın Baba ve abdallarının tutuklu olarak İstanbul’a gönderilmesini emrettiğini öğrenmiş olmasıdır..

   Bu noktada Baba, Sultan’ı bile karşısına almaktan çekinmez. Sultan’ın gönderdiği kul, onu tutuklu olarak bir araba içinde İstanbul’a götürme emrini bildirince Baba, kütüğünü havada sallayarak, “Kimdir o Mehemmed dedüğün..” diyerek karşı çıkar.. Böylece abdallarının korkusunu da dağıtır ve onların başına geçip İstanbul’a yönelir. Babaeskisi Kasabasına geldiklerinde halk ellerini öpmek için koşuşur, onun için kurbanlar keserler..

   Baba ve abdalları İstanbul’a girince kalabalık bir halk kitlesi onları seyre çıkar. Kimisi onları tuhaf ve garip bulsalar da, bazıları da kutsal kişiler olarak karşılar. Yönetimdekiler onları Atmeydanı’nda kazığa oturtmak, çengele takmak için hazırlanmışlardır bile. Fatih’e son emrini almak için gittiklerinde Sultan’ın fikrini değiştirdiğini hayretle görürler. Sultan, Baba’nın ve abdallarının Silivri Kapı’da Kılıç Manastırında yerleştirilmelerini emreder. Abdallar, bunun Otman Baba’nın bir kerameti sonucunda olduğuna inanırlar. Fakat bu değişikliğin nedenini anlamak güç değildir. Fatih, böyle bir katliamın ülkede halk arasında doğuracağı tepkiyi son anda, belki de vezirlerin uyarısıyla, anlamış olmalıdır..

   Manastır bir asker takımı tarafından çevrilmiş olup abdallar ölüm tehdidini her an duymaktadırlar. Ulema, hiç olmazsa bazılarının idamını istemektedir. Halkın tepkisi ulemanın umurunda bile değildir..

   O sıralarda İstanbul’da halk arasında son derece gergin bir hava esmektedir. Veziriazam Mahmud Paşa’nın idamının üzerinden az zaman geçmiştir ve herkes onun haksız yere idam edildiğini düşünmektedir..

   Sonuçta Fatih, Veziriazam Sinan Paşa’yı, kadıasker ve kalabalık bir maiyetle manastıra gönderir. Otman Baba hepsine karşı “heybet ve celalini” göstermekten geri kalmaz ve abdallarıyla birlikte şehri terk eder..

   Otman Baba 5 Ekim 1478’de ölür. Onun arkada bıraktıklarını, onun ölümüyle sona eren Velayetname‘den değil, anonim bir halk tarihi olan Tevarih-i Al-i Osman’dan öğrenebiliriz..

   Örneğin 1492’de, Manastır civarında, 2. Bayezid’in üzerine yalın kılıç yürüyen bir abdalın suikast girişimi..

İki yıl sonra, Papa tarafından, Osmanlı ülkesindeki Cem Sultan taraftarlarına güvenerek yapılan Haçlı seferi hazırlıkları ve nihayet Fransa Kralı 8.Charles’ın aynı amaçla İtalya’yı istilası, Osmanlı üzerinde büyük kaygı yaratır. Bunun üzerine 2. Bayezid, Edirne kadısına gönderdiği bir fermanla, Rumeli’de Filibe ve Zagra doğusundaki bölgede ne kadar abdal ve derviş varsa toplanmasını, soruşturma ve muhakemeden sonra, küfür niteliğinde sözler söyleyenlerin cezalandırılmalarını emreder.

   Ferman gereğince Edirne kadısı soruşturma yapar, “Otman Dede”nin adamlarından bazılarını tutuklayıp işkence ile idam eder. Kırk elli kişilik başka bir derviş grubu da işkenceye konur ve onlardan, Şeriata göre suçlu bulunan, iki derviş asılarak idam edilir. Kalanları da Anadolu’ya sürülür.. Fakat halk arasında bunlar yine de ermiş ve kutsal kişiler olarak anılmaya devam ederler..

 

 

 

  Doğu Balkanlar’daki abdallar, bütün baskı ve temizlemelere rağmen orada yüzyıllarca yaşarlar. Şah İsmail’in halife ve dai‘leri, 2. Bayezid’in son kargaşa yıllarında burada, bu dervişler arasında yandaşlar bulmuşlardır..

   19 yüzyıl sonlarında Trakya Yörükleri arasında Bedreddinli adı altında bir grup, Otman Baba’yı,“gökte bulut gibi gezen, yağmur yağdıran” bir veli olarak benimsemiştir. O, zamanla halk arasında Hızır’ın kerametleriyle anılır olmuştur…

 

( HALİL İNALCIK’IN YAZILARINDAN  DERLEMEDİR.. )    

http://tarihtenanekdotlar.blogspot.com.tr/2012/11/296-otman-baba-osmanliya-karsi.html

*****

ODMAN BABA VELÂYETNÂMESİ VELÂYETNÂME-İ ŞÂHİ GÖ’ÇEK ABDAL

Hzl: Şevki Koca

 

Bu çalışmamıza referans tekil eden eser;

GÖÇEK ABDAL (Köğçek Abdal, Küçük Abdal, Göğçek Abdal gibi isim ve mahlaslar ile de anılır) ismiyle ma’ruf, Od’man Baba’ya mutî bir derviş’in yine Velâyetnâme’de bizzât kendisinin bildirdiğine göre, Od’man Baba’nın vefâtından altı yıl sonra Hicri takvim ile 888 (Miladi 1484) yılında, kâleme alınmıştır. Mevcut esere, “Velâyetnâme-i Şâhi” veya “Velâyetnâme-i Sultân Baba” isimleri de denilmektedir. Söz konusu eser’in dominant kimliği olan Od’man Baba; Hacı Bektâş Veli kültür organizasyonuna dahil, Yesevi inanç sistematiğinin tasavvufi ve sosyal diaspora’sının Anadolu ve Balkan toprakları içindeki misyoner tipolojisinin, özgün bir örneğidir. Bir diğer bilinen ismi ise, Hüsam (keskin kılıç) olup, yine kendisine, kerem-mürüvvet ve bereket anlamlarına gelen Gani mahlas’ı da verilmiş olup, Od’man Baba dışında Hüsam Şâh Gani olarak da anılmaktadır. Tarihsel verilere göre, Şücaaddin Veli ismiyle bilinen Şüca Sultân’ın çağdaşı olarak kabul edilmektedir. Öte yandan Cenab-ı Hakk’ın Celâl esmasının müteradifi olan ateş’e benzetilerek, kendisine; Od’man (Ateş-adam) denmesi, kısaca “Vahdet-i mevcud” olarak anılan irade’nin yekliği düşüncesinin pratike edilme postülatıdır.

Velâyetnâme’den (Vilâyetnâme de denilir) elde edilen bilgilenmeye göre, Od’man Baba’nın vefât tarihi, Hicri 882 yılının, Recep ayının sekizinci günü olup, miladi takvim ile 13 ağustos 1478 tarihinde denk gelmektedir. Ve yine Velâyetnâme’deki ifadeye göre, Fatih Sultân Mehmet’te, Od’man Baba’nın ardından iki yıl, sekiz ay sonra, miladi takvim ile 3 Mayıs 1481 tarihinde Hakk’a yürümüştür. Od’man Baba’nın, Rum’a geliş tarihi, Hicri 833 olarak tesbit edilmiştir.

Od’man Baba’dan sonra, yerine Kutub olarak Hacı Bektâş Veli Dergâhı Halife Baba’larından Akyazılı Sultân’ın (Akyazı’lı İbrahim Sâni Baba) geçtiğine dair bilgilere de, Miladi 1519 yılında (Hicri 952) Akyazılı Sultân ardalarından Yemini tarafından kâleme alınan “Faziletnâme” isimli eserde, manzum cümleler ile yer verilmektedir. (Yemini’nin Bektâşîy’ye tarîkatı kültür argümanlarındaki bilinen ismi de, Hafız Kelâm Yemini’dir) Söz konusu şiir (nefes) şu şekildedir;

 

Sekizyüzseksensekiz olunca hicret

Dem-i fani’dir o şâh etti rihlet

 

Hüsam Şâh idi ismiyle o sultân

Gani Baba der idi bazı insan

 

Nişan-ü kısveti seb-ül mesâni

Yerine kutb oldu İbrahim Sâni

 

Resul’ün hicret’inden anla ahir

Dokuzyüz bir içinde oldu zahir

 

Ki şimdi âleme ol candır kutub

Adı Akyazılı Sultân’dır kutub

 

Şiir’deki tarihe göre, Hicri 901 (M. 1495) yılında, Akyazılı Sultân’ın Kutub olarak atandığı belirtilmektedir. Ancak, diğer taraftan Yemini’ye göre Od’man Baba’nın vefâtı Hicri 888 gösterilmesine karşın, Göçek Abdal Hicri 882 tarihini esas almaktadır. 1997 yılı, Kasım ayında Hakk’a yürüyen, Bedri Noyan Dedebaba Demir Baba Velâyetnâmesinde adı geçen Od’man Baba’nın soy zincirini, şu şekilde tesbit etmiştir:

“El-Hüsameddin bin İbrahim; bin İmâm Musa Kâzım, bin İmâm Ca’fer Sadık, bin İmam Muhammed Bakır, bin İmâm Zeynel Abidin, bin İmâm Hüseyin, bin İmam Ali ve Od’man Baba’nın ismi, Hüsam’dır ve atası, Seyyid Ali’dir. (Bkz. Demir Baba Velâyetnâmesi. Doç. Dr. Bedri Noyan. Can Yay. S. 53 İST.) Yine aynı eseri karine alan, Bedri Noyan Dedebaba, Od’man Baba’nın yedi terk’li tac ile gezinmesini, soyunun 7’nci İmâm olan İmâm Musa-i Kâzım’a çıkmasına, bağlamaktadır.

Prof. Dr. Fuat Köprülü’nün, “İlk Mutasavvuflar” isimli ünlü eserinde, Muhiddin Abdal (Kaligralı) isimli bir derviş’in bir dörtlüğünde, Od’man Baba’yı Pir olarak, mürşidi gösterdiğine değinmektedir. Söz konusu kıt’a şu şekildedir;

 

Şâhım da rehberim oldu

Hemân kıble’m nur’um oldu

Gani Od’man Pirim oldu

Anın eteğin tuttum ben

 

Söz konusu Derviş Muhiddin’in Hicri 880 (Miladi 1475) tarihinde kâleme aldığı “Hızırnâme” isimli manzum eserinde, Od’man Baba ve Akyazılı Sultân hakkında bilgiler mevcut’tur.

16’ncı yüzyıl’da yaşamış olan Feyzi Hasan Baba; kendisi, Od’man Baba Dergâhı Postnişini Zâti Baba’dan nasib almıştır. (Bkz. Bektâşî Şairleri ve Nefesleri. Turgut Koca Baba İst. Saatli Maarif Kitaphanesi. 1990 Shf. 143) Od’man Baba’nın bir isminin de, Sultân Baba olduğunu belirtmektedir. Konu ile ilgili şiir, şu şekildedir;

 

Nur-ı Ahmed seyr-i Hayder Hazret-i Od’man Baba

Namı Hüsam Şâh Gani’dir bir adı Sultân Baba

 

Diğer yandan, Rüstem Abdal isimli bir Bektâşî dervişi tarafından (H. 1155-M.1742) tarihinde kopya edilen Onbeşinci yüzyılda yaşamış olan Sadık Abdal’ın divânında (Divân-ı Sadık Abdal. Ankara Genel Kütüphanesi. A 15/35 No’da mahfuz) Odman Baba’dan aşağıdaki beyitler ile söz edilir. (Bkz. Bektâşî Şairleri ve Nefesleri. Turgut Koca. İst. Maarif Kitaphanesi. 1990. Shf. 44)

 

“Dahi mahlas dediler ana Od’man

Anın sen batın ismin anla talib

Ki arifler dediler bil Gani Şâh

Gani’dir bi-zeval ol kutb-i galib

Serapa nur idi ol şâh-ı zinnur

Hakk’ı buldu erişen ana talib”

 

Evliya Çelebi, “Seyahatnâme”sinde Od’man Baba hakkında şu bilgileri kaydetmektedir:

“Od’man Baba, Hacı Bektâş-i Veli tarîkatındandır. Musa’yı Kâzım’ın soyundan Seyyid Ali’nin oğlu Hüsameddin’in çocuğudur.

Adı Hüsam Od’man’dır. Madendere’sinin kenarında, Edirne’ye giden yolun sağ tarafındaki, ormanlık ve yeşillik yeri yurt edinmiştir. Tekye’deki Kış meydanını ikinci Bayazıd, Yaz meydanını Yahya Paşa oğlu Mehmed Bey yaptırmıştır. Türbesinde; hırkası, seccadesi, tabl ve nakkaresi ve yedi terk’li tac’ı bulunup, korunmuştur.” (Turgut Koca, Bektâşî Tetkikleri, Ş. K.’da mahfuz)

Muhtar Yahya Dağlı, “Bektâşî Tomarı” isimli çalışmasında Od’man Baba’ya ilişkin şu bilgileri vermektedir:

“Mezarı, Edirne, Hasköy (Haskova) ılıcaları yanındadır. Üzerinde Malkoçoğulları tarafından kubbeli bir bina yapılmıştır. Evvelce Edirne halkı her yıl, arabalar ile gelip ılıcalarda eğlenir ve daha sonra asitâne’yi ziyâret ederlermiş.”

Ahmet Yaşar Ocak, “Bektâşî Menkıbelerinde İslâm Öncesi İnanç Motifleri” isimli eserinde, (Bkz. Enderun Kitâbevi-İst. 1983 Shf. 16) Od’man Baba’nın doğum tarihini, Velâyetnâme-i Şâh-i’ye dayanarak, Hicri 780 (M.1379) olarak zikretmektedir.

Ayrıca, Noyan Dedebaba, “Demir Baba Velâyetnâmesi” önsözünde, Emirçin Od’man Baba’dan söz etmektedir. Tesbiti şu şekildedir;

“Ana, babası bu çocuğu Yesevi Dergâhı’na adamış; çocuk kışın şeyhine taze üzüm getirir, kerâmet gösterirmiş. Çin’den gelen tüccarlar, oradaki bir ejderhanın öldürülmesini rica etmişler. Ahmed Yesevi, bir küçük Od’man’ın beline tahta kılıç kuşatarak Çin’e yollamış. Od’man ejderi öldürmüş. Bu yüzden Emirçin takma adı verilmiş. Sonradan Rum diyarına yollanmış. Hicri 600 (Miladi 1203) tarihlerinde Rum’a (ya’ni Anadolu’ya) gelip, Bozok Sancağı civarında Od’man Baba Tekkesi adında bir tekke kurmuştur.”

Velâyetnâme-i kâleme alan Göçek Abdal hakkında Velâyetnâme kapsamı içinde kendisi hakkında verdiği bilgiler dışında, bir malumat tesbit edilememiştir.

Turgut Koca Baba, daha önce adı geçen “Bektâşî Nefesleri ve Şairleri” adlı eserinde, kendisinin Ku’ran ve Hadis kültürüne hakim bir zât olduğundan söz etmektedir. Şiirlerinde genellikle, mesnevi tarzı ön plandadır. Yazmış olduğu Velâyetnâme’nin, kendi türündeki eserlerin ilki olduğu iddiası varsa da, doğru değildir. Söz gelimi, Bedri Noyan Dedebaba’nın dilimize kazandırdığı bir Hacı Bektâş Veli Velâyetnâme’sinin tarihsel muhtevası hakkında, yine Bedri Noyan Dedebaba’nın verdiği bilgiler, şu şekildedir:

“Bir yazısında, Hasan Fehmi Bey, Od’man Baba Velâyetnâme’lerinden, te’lif itibariyle daha ziyade kıdemli olduğunu söylüyor ki, bunu anlamadım. Fakîr’de bulunan güzel bir ta’lik yazı ve sonunda 24 Mart 1304, 28 Şevval 1305 (1887 M.) tarihinde “Derviş Abd-ün Nebi ez keza-yı Berat” cümlesi ile, yazarın adı ve kopye ediliş tarihi gösterilmiş olan bir Velâyetnâme-i Hacı Bektâş Veli vardı. Bu Velâyetnâme’nin, 380 ile 381’nci sahifesinde, şu tarihi kayıt yazılıydı:

 

Türbesinin üstünü kurşunlayân

Şâh-ı Sultân Bayazıd’dır bi-gümân

 

Ömr-ü baht-ın eylesin Allah Ziyâd

Ta kıyamet devletiyle baki bâd

 

Hak’ka minnet ahir oldu bu kitâb

Var ümidin akıbet ola sevâb

 

Resul’ün hicreti altı yüz kırk dörtte

İrişmişdi meşanım bu dertte

 

Yazub nakleyledik bu yadigârı

Cihanda kala bizden sonra bâri

 

Okuyanlar, hayrile yad eylesin

Hakk anı korkudan azâd eylesin

 

Halep şehrinde Baba Bayrâm

Ravzasında bu kitab oldu tamâm

 

Kaydı vardır. Fakîr’deki diğer yazma Velâyetnâmelerde bu tarih, Yedi yüz kırk dört olarak kayıtlıdır. Od’man Baba Velâyetnâme’si H. 888’de yazıldığına göre, Hacı Bektâş Velâyetnâmesi, ondan daha eskidir. Esasen Od’man Baba’da, Hacı Bektâş’tan yüzelli-ikiyüz yıl daha sonra yaşamıştır.” (Bkz. Doç. Dr. Bedri Noyan Dedebaba, adı geçen, Demir Baba Velâyetnâme’si.)

Yukarıda, Bedri Noyan Dedebaba’dan alıntıladığımız şiir’in yazarı olan Baba Bayram ile ilgili olarak, Abdülbaki Gölpınarlı, 1958 yılında yayınladığı, Hacı Bektâş Velâyetnâmesi önsözünde; “16. yüzyılda Divâne Mehmet Çelebi ile Horasan’a giden ve dönüşte Halep’te kalan Bektâşî Baba Bayram’dır” demektedir.

Yine Od’man Baba Velâyetnâmesi’nin, Saru Saltuk ile ilgili bölümlerinde, Hacı Bektâş Veli Velâyetnâme’lerinde geçen bir rivâyet’ten söz edilir. Öyküye göre kaynar kazana giren Saru Saltuk, çok uzaklarda olan Hacı Bektâş’a malum olur ve Sulucakarahöyük’de bir mermer üzerine eliyle su serper ve soranlara “Saru Saltuk’un kazanı” soğuttuğunu söyler,

Bu durumda, Gö’çek Abdal’ın daha önce muhakkak ki bir Hacı Bektâş Veli Menâkıbnâmesi okuduğu ortaya çıkmaktadır.

Od’man Baba, (1490 sonrası, Balım Sultân tarafından kurumlaştırılan Mücerred “hiç evlenmemiş-kudsal Bekar” Derviş’lik sisteminin, Balım Sultân öncesi de mevcud olduğunun belgesi olmak bakımından ilginçtir) hiç evlenmemiş ve hatta, Velâyetnâmenin bir yerinde, mücerred (kutsal bekar) olmayan mürşid’lerin, kutup olmayacağını beyan etmiştir.

Bugün özellikle Balkanlar’da (Deliorman, Dobruca, Tuzluk, Gerlova) adına yolu sürdüren Kızılbaş Sürekleri olduğu gibi (Bkz. Trakya Sürekleri, Şevki Koca. Cem Dergisi. Ağustos 2000 Shf. 54) İstanbul, Firüzköy ve Zeytinburnu semtlerinde, ve Eskişehir yöresinde Seyyid Battal Gazi Türbesi civarında Od’man Baba (Hüsam Şâh Gani) süreklerine tesadüf edilmektedir.

Od’man Baba Velâyetnâmesi dil özellikleri bakımından, halka inmiş halisane bir Türkçe’nin özgün nitelikleri ile bezenmiştir. Betimlemelerdeki, devrik gibi görünen cümleler dahi, tamamıyla halk kokmaktadır. Burgazi’nin “Fütüvvetnâme”si veyahut Kaygusuz Abdal’ın “Budalanâme”si gibi, mensur risalelerde, hep bu türden bir lisan sıcaklığı ile başbaşa kalırız. Ayrıca terim ve kelime zenginliği bakımından da hayli ilgi çekicidir. Gerçek ve otantik bir Türk nesri için örnek teşkil edebilecek, orijinal mahiyette bir çok deyim içermektedir. Öte yandan, az dikkat ile, günümüz insanının dahi rahatlıkla anlayacağı söz konusu cümle ve kelimelere zorunlu olmadıkça, müdahale etmemeye özen gösterdim. Ve giderek bu anlatımdaki görkem’e ancak kendi hususiyeti içinde ulaşabileceği kaygısı ile, müdahale hakkını kendimde göremedim. Öte yandan, Gö’çek Abdal, Od’man Baba’nın irşâd lisanının da, Oğuz dili ve lehçesi olduğunu, Velâyetnâme içinde belirtmiş ve yer, yer Oğuz dilinin senkronatif özelliklerine de yer vermiştir.

Doç. Dr. Bedri Noyan Baba; Od’man Baba Velâyetnâmelerinden bir nüshânın, dergâhlar kapatılmadan önce, Hacıbektâş İlçesi Merkez Dergâhı Kütüphanesi’nde olduğunu belirtmektedir. (Demir Baba Velâyetnâmesi, Can Yay.) Dergâhtaki bu nüshânın H. 1173 (M.1759) yılında, kopya edildiğini belirterek, yirmişer satırlı sahifeler halinde, toplam iki yüz altmış sahife olduğunu ifade etmektedir.

Ahmet Yaşar Ocak ise, Od’man Baba Velâyetnâmesi’ne ilişkin tek nüshânın, Cebeci Halk kütüphanesi, No:495’te kayıtlı olduğunu belirtse de, 16’ncı yüzyıla ait bir başka nüshânın da, A.Sadık Erzi’de bulunduğunu ancak kaybolduğunu zikretmektedir.

Diğer taraftan, fakîr kulunuzun bizzât tanıdığı, halen İstanbul, Zeytinburnu muhitinde mukim sayın Taki Coşkun Bey’de bir adet orijinal yazma nüshânın olduğunu biliyorum. Hatta, Sayın Hakkı Saygı, 1996 yılında yayınladığı oldukça özet olan “Otman Baba Velâyetnâmesi”nde, bu nüshâyı esas aldığını belirtmektedir.

Velâyetnâme’ye ilişkin kısa ve özet alıntılar, daha önce başta Abdülbaki Gölpınarlı olmak üzere birçok yazar tarafından kamuoyuna sunulmuştur. Yine Hasan Fehmi Bey, 1927 yılında yayınladığı “Otman Baba Velâyetnâmesi”nde, oldukça özet bir çalışmaya başvurmuştur. Yine Tarihçi Cemâl Kutay 1965 yılı, “Tarih Konuşuyor” adlı derginin değişik sayılarında, söz konusu Velâyetnâme’den alıntılara başvurmuştur. Hazırlamış olduğumuz bu çalışmaya mesned teşkil eden yazma ise; Ünlü Mücerred Ahmet Sırrı Dedebaba’nın (Kahire, Magaravi yada Kaygusuz Abdal Dergâhı, son postnişinidir. Mehmet Lütfi Baba’dan sonra postnişin olmuş ve 30 Ocak 1949 tarihinde, bir araya gelen Mücerred Halife Babalarca Hacı Bektâş Postnişini-Dedebaba, seçilmiş olup, 1965 yılında Hakk’a yürümüştür.) 1950 yılında, İstanbul Erenköy’e geldiği sıralarda, merhum Pederim Turgut Koca Baba’ya sunmuş olduğu bir yazma nüshâdan, Turgut Baba’nın kendi el yazısı ile istinsah ettiği kopya’dan, alıntılanmış ve tam tekmil Tek Od’man Baba Velâyetnâmesi’dir. Eldeki yazma belgede, Turgut Baba yer-yer Osmanlıca’ya yer vermiş, ancak “esere-ötere” kullanmaksızın kaydetmiştir. Yine zamanın getirdiği tahribat ile Lâtin harfleriyle yazdığı bölümler de, oldukça zor çözümlenmiştir.

Ahmed Sırrı Baba’nın, Turgut Koca’ya verdiği orijinal yazma Velâyetnâme suretinin, yine Velâyetnâme sonunda verilen bilgiden anlaşılacağı üzre; Omar Kara Kürklü (M.1759) ve Muharrem ayının ilk Pazartesi günü olduğunu belirttiği nüshâ’dır. Öte yandan, Bedri Noyan Dedebaba’nın daha önce bahsettiği, Pirevi kütüphanesinde olup ta bugün için kayıp görünen suret olma ihtimali, yüksektir. Yine bilindiği, Ahmed Sırrı Baba’nın vefâtı sonrası, birçok doküman Leiden Üniversitesi kitaplığına, kayıt ile devrolunmuştur.

Velâyetnâme, altmışaltı Farsça başlık altındaki öykü örgüsü içinde dizayn edilmiş ve almışaltı sayısı ile de huruf-u ebced tekniği gözetilerek, Cenab-ı Hak’kın huruf-u ebced’deki yazılım mazharına denk düşürülmek istenmiştir.

Abdülbaki Gölpınarlı’ya göre, Od’man Baba Velâyetnâmesi, bilinen Velâyetnâmelerden en hacimli olanaklarından biri olmaktan maada, Kitab-ı Dede Korkut ile başlayan ve Battalnâme, Danişmendnâme ve Saltıknâme ile devam eden zincirin bir parçasıdır. (Bkz. A. Gölpınarlı, Hacı Bektâş Veli Menâkıbnâmesi) söz konusu Velâyetnâme, gayr-ı resmi tarih araştırmacılarının dikkatini çekebilecek, tarihi ve coğrafi öğe ve unsurlar ile doludur. Eserde, Zağra, Kaliğra (Balçıkhisar), Tetova, Tırnova, Eski Edirne, Ağaçdenizi (Deliorman), Akkadınlar (Dulova), Karalar, Selânik, Vardar, Vidin, Yanbolu, Samandra gibi dönemin Osmanlı Balkan’ına ilişkin yöresel bilgiler mevcuttur. Öte yandan, anlatımda öyküler kronolojik bir sıralamaya değil, daha çok olay örgüsüne dayandırılarak ifade edilmiştir.

Velâyetnâmede yine, Vahdet-i Mevcud adı ile bilinen, ‘İstidatlar yasası’nın, teknik terkipleri olan; hulul, ittihad, tecessüd, tenasuh gibi devri kavramların, özellikle Od’man Baba’nın şâhsında oldukça sık kullanıldığına tesadüf edilmektedir.

Velâyetnâme; Vahdet-i Vücud ile Vahdet-i Mevcud arasındaki telesofik farkı göstermesi açısından oldukça ilginç imgeleyim ve betimlemeler içermektedir.

Kısaca, yayın yaşamımızdaki önemli bir boşluğu dolduracağına inandığımız bu çalışmayı, Kültür Bakanlığımızın katkılarıyla, arzetmiş bulunmaktayım.

Sehvi kusur ve hatalarımız olmuş ise, okuyanlar onaralar ve yüzbin dua ile analar.

 Şevki KOCA, ‘Odman Baba Velâyetnâmesi Velâyetnâme-i Şâhi Gö’çek Abdal’, T.C. Kültür BAKANLIĞI KATKILARIYLA, 2002

 Kaynak: Şevki Koca, Bektaşilik ve Bektaşi Dergahları, CEM Vakfı Yayınları, Aralık 2005, İstanbul; Sayfa: 57-66

 

BAŞA DÖN

 

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s