ÇALIŞAN SAAT

Hzl: Âlim KAHRAMAN

ÂLÎM KAHRAMAN, 1956 yılında, Kula’nın Börtlüce köyünde doğdu. Üç yaşında iken babasını kaybetti. İlk öğrenimini tamamladıktan sonra köyünden ayrıldı. Orta öğrenimine Kula’da başladı. Bir yıl sonra Manisa’ya gitti. Ortaokulu ve Liseyi orada bitirdi. İlk olarak Lisenin son sınıfındayken, mahallî Hür Işık gazetesinin haftada bir hazırlanan Öğrenci Köşesi’nde şiirleri yayınlandı (1973). 1974 yılında, İ.Ü. Edebiyat Fakültesi’nde yüksek tahsilini yapmak üzere İstanbul’a geldi. 1978 yılında, bu fakültenin Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu. Üniversite yıllarında bazı dergilerle yazıştı ve bu dergilerde bir-kaç şiiriyle göründü. 1977’de, Fakülte son sınıftayken Sümerbank’ta memuriyete başladı. Mavera dergisini tanıdıktan sonra çalışmalarını oraya göndermeye başladı. Gönderdiği ilk yazısıyla (1980) dergiyi çıkaranların dikkatini çekli. Bir taraftan bu dergide yazıları yayınlanırken, onların tavsiyelerini de dikkate alarak çalışmalarına bir istikamet verdi. 1985 yılında, ilk kitabı olan Bir Duyarlığın Çağdaş Biçimleri, Akabe yayınları arasında yayınlandı. O yılın Ocak ayından itibaren, Ankara’dan İstanbul’a taşınan Mavera dergisinin editörlüğünü üstlendi. Bazı arkadaşlarının da katkısıyla bu işi iki yıl sürdürdü. 1987 yılı başlarında üç arkadaşıyla beraber Yedi İklim dergisini kurdular (Ali Haydar Haksal, Mustafa Çelik, Osman Bayraktar) ve yayınlamaya başladılar. Mavera ve Yedi İklim’den başka İlim Ve Sanat, Kadın Aile dergilerinde yazıları yayınlandı. Ayrıca 1987’nin son aylarında çıkan Zaman gazetesinde, Eleştiri Defteri köşe başlığı altında, haftada bir, bir yıl süreyle yazılar yazdı. 1988 yılı Mayısında ikinci kitabı Okumaya Giriş, Yedi İklim yayınları arasında çıktı.

Bu kitabındaki yazılar, ağırlık Zaman gazetesinde olmak üzere, Kadın Aile ve Mavera’da yayınlanmıştır.

Yazar, ilk kitabı olan Bir Duyarlığın Çağdaş Biçimleri adlı çalışmasıyla, Türkiye Yazarlar Birliği’nin eleştiri ödülünü almıştır (1986).

İçindekiler

ÇALIŞAN SAAT  . 1

SUNUŞ – HAMİDİYE SAATİ   1

1.   3

BÎR DEVİN AĞZINDA  .. 3

ŞEHİR VE ANLAMI KAYBOLAN AİLE  . 4

ŞEHİR VE ORUÇ  . 6

ZAMANIN İSRAFI   6

ŞEHİRLER VE İNSANLAR  . 7

DÜNYANIN BÜYÜKLÜĞÜ NE KADAR  . 8

DAĞ VE DENİZ  . 10

TOPLUM VE POLİTİKACI   12

İNSANIN ÇEKİRDEĞİ   12

ERGENLİK: İKİNCİ DOĞUM  … 14

DEĞİŞEN BEĞENME ANLAYIŞI   16

NELER OKUMALI, NASIL OKUMALI   17

2.   18

ÖLÜM: HAYATIN ANLAMI   18

NECİP FAZIL  . 19

BİR DİKKAT  . 20

PROF. MEHMET KAPLAN  .. 21

RİTİM  … 22

(Cahit Zarifoğlu)   23

ÖMÜR VE ESER  . 24

YUKARI ŞEHİR  . 26

PROF. MEHMED ÇAVUŞOĞLU  .. 26

FETHİ GEMUHLUOĞLU  .. 28

KAYBETTİĞİMİZ BİR İNSAN TİPİ   29

“MUTLULUK” DÜŞÜNCELERİ   30

«KÜLLÜ NEFSİN ZÂİKATÜ’L-MEVT»  . 33

YUSUF İSLÂM  … 35

MALCOLM X  . 37

(Malike’ş-Şahbaz)   37

3.   39

BİR AYRINTI   39

AKİF ÜZERİNE YAZMAK  . 40

ALTINI ÇİZDİĞİM SATIRLAR  . 41

YAHYA KEMAL ÜZERİNE YAZILANLAR  . 42

DELİNEN “DÜŞ”  . 43

SANATÇIYA YAKIŞAN  .. 44

«GERGEDAN GÖZÜYLE»  . 45

DEĞİNΠ  46

 

SUNUŞ – HAMİDİYE SAATİ

1878 yılında, sarayda duyulan ihtiyaç üzerine, II. Abdülhamit, Berlin’den bir Alman saatçi getirdi. Kısa bir müddet sonra Saatçi Başı Unvanını alan bu Alman, Türkiye’de, yanyana kullanılan iki saat ayarıyla karşılaşmıştı. Namaz vakitleri ezânî saata göre; iş hayatı, telefon, telgraf, vapur ve tren saatleri Avrupa saat ayarına göre düzenlenmişti. İnsanlar, bu iki saatin biribirine göre durumlarım tesbit edebilmek için ceplerinde tabelalar taşıyorlar, hatta iki saat kullanmak zarureti duyuyorlardı.

Alman saatçi Johann Meyer, bu ikili duruma bir çözüm olmak üzere, sonradan «Hamidiye Saati» diye anılacak olan iki kadranlı bir saat yaptı. İç kadran Avrupa saat ayarını; gerektiğinde hareket ettirilebilen iki çemberli dış kadran ezânî saat ayarını gösteriyordu.

Yaşanan ikili duruma pratik bir çözüm bulmak üzere yapılan bu saat, bugün medeniyetimizin geçirdiği büyük bir gâilenin sınırında, bu gâileyi içeriden yansıtan bir belge, bir sembol gibi duruyor. Kuşkusuz bizlere bir şeyler hatırlatmak üzere..

Saat veya takvim tek başlarına maddeleriyle fazla bir şey ifade etmezler belki. Ancak, zaman ile olan münasebetleriyle, insanların zaman karşısındaki tavırlarının somut birer göstergesi olarak oldukça derin anlamları yüklenmişlerdir.

Ahmet Haşim, Müslüman Saati başlıklı yazısında, medeniyetimize ait bir geçiş dönemini yaşayan bir fert olarak (ezani saat 1911 yılında kullanımdan kaldırılmıştır) o yılların duygularım; saatin ifade ettiği anlamı; ayrıntı gibi görünen bir durumun aslında bir dünyadan bir başka dünyaya geçme meselesini yansıtıyor olduğunu canlı bir şekilde ifadelendirir.

Kendine ait bir zaman telakkisinden koparılmış bir toplumun insanlarıyız. Dışımızda işleyen saatle ruhumuzun saati ayni zamanları işaret etmiyor, bu ikisi uyum içinde çalışmıyor. Kuşkusuz bir ikiliği ve yabancılık duygusunu doğuruyor bu durum. Çektiğimiz yabancılık, yetişip boy atacağı kendi ikliminin toprağında bulunmayan bir ağacın çektiği yabancılığa benziyor.

İnsanlığın kurduğu büyük medeniyetler, zamanın güçlü bir yorumlanışıdır bir bakıma. Bu medeniyetlere ait eserler böyle bir anlamla duruyorlar gözlerimizin önünde.

Biz, kendi medeniyetimize ait zamanın bütünlüğüne sahip olmamanın dağınıklığını, şaşkınlığını, güçsüzlüğünü, ezikliğini taşıyoruz üzerimizde. Medeniyetimizin kendi saatleri, günleri, aylan zihnimizde bölük pörçük hatıralar olarak, birer silüet şeklinde belli belirsiz görünüp kayboluyorlar. Aslında bizim kendi saatimiz durmuş değil; belki kendini ekrana net bir şekilde aksettirecek enerjiye ihtiyacı var. Onun bütünlüğünü, netliğini bozan, bulandıran unsurlar olarak girmiş, başka bir zaman telakkisi hayatımıza.

Evet, aslında kendi medeniyetimizin saati durmuş değil. Onun sesini duyabilmek için bir an şöyle durup dikkat. le çevremize bakmamız, içimizi dinlememiz gerekiyor. İçimizde ve dışımızdaki işaretlerin bir bütünlüğe ait parçalar olduğunu anlıyacağız o zaman. Somut ve soyut işaretlerin arkasında çalışan saati farkedeceğiz. Bu farkediş bir bahtiyarlıkdır.

Medeniyetler için olduğu gibi, fertler için de yalnız o insana ait olan bir iç zamandan sözedebiliriz. Her insanın içinde çalışan bir de kendi saati var. Bu ikisi bir uyumla hareket eden iç içe iki daire gibi. İnsanın zamanının kem dine ait yüzünü, o iç saati en bariz şekilde vurgulayan olay ölümdür. Ölüm, insanın başka hiç kimseyle paylaşamaya. cağı bir tecrübedir çünkü İnsanlık için kıyamet olarak ortaya çıkacak olan olgu, fert için ölüm oluyor, bir bakıma (Saat kelimesinin bir anlamı da ölüm, kıyamet’tir.)

***

Bu kitabımızda biraraya getirdiğimiz yazılar değişik süreçler içinde yazılmış yazılardır. Onları biraraya getiren unsur bir tempo ortaklığı oluyor. Ayrıca, buradaki zamana bakış açısına bağlanabilecek bir örgü, kitabın arkaplanın da belirecektir, okurken.

Âlim Kahraman
Haziran 1989 . Harmanlık
ÜSKÜDAR 

 

 

1.

BÎR DEVİN AĞZINDA

İnsan yaşayışına etkileri bakımından büyük şehir, bütün diğer mekanlara nisbetle, bir farklılık taşıyor. Onu kendi başına mütalaa etmemizi gerektirecek kadar büyük bir farklılık bu.

Türkiye için düşünülürse büyük şehir tanımına uyan tek mekan İstanbul. Ankara ve İzmir’i de unutuyor değiliz. Fakat yine de tanımı yeteri kadar karşılamıyor bu ikisi.

İstanbul’da genellikle, işiyle evi arasına uzun mesafeler giren insanların. Bir, iki, hatta üç vasıta değiştirmek durumunda kalırsınız, evinizden işinize, işinizden evinize ulaşmak için. Genellikle sabah ve akşam, belli saatlerde, büyük bir insan kitlesi, oradan oraya taşınıp durur. İşte o belli saatlerde yolları, caddeleri, meydanları anlamsız bir araba ve insan kalabalığı doldurur.

İnsanın büyük ve gerçek amacına göre daha sınırlı ve küçük bir çerçevede düşünürsek, günlük hayat içinde işe ulaşmak bir amaçsa da, bu amaca ulaşmak için epeyce karmaşık bir vasıtalar zincirini aşmak durumunda kalıyor büyük şehirde insanlar. Bu vasıtalar zinciri içinde de daha küçük engeller, vasıtalara ulaşmayı amaçlaştırıyor. Otobüse binebilmek için bilet almak, saatini beklemek, kuyruğa girebilmek; vapura binebilmek için jeton almak, turnikeyi geçmek, vapurun gelmesini beklemek gibi. Sonra trafik sıkışması yollarda.. Sadece işine başlayabilmek için insanın aşmak durumunda kaldığı engeller bunlar. Bu anlamsız engelleri ister istemez sırayla geçmek durumunda hergün insan. İşine başladıktan sonraki durumunu bir tarafa ayırıyorum burada.

Sadece yollarda geçen bir zaman var büyük şehirde. Bazen bir, hatta birer buçuk saatten, gidiş ve dönüş üç saat yollarda geçiyor. Şöyle kabataslak bir hesap yaparsak yılda 40-45 günlük bir zaman süresini otobüslerde, vapurlarda geçiriyor insanlar. Hayat içinde ikinci bir hayatı, yolculuk hayatını yaşamak zorundalar. Geceli gündüzlü kırk gün otobüse binse, bir yıllık toplam yolculuğunu tamamlamış olacak insan. Otobüslerdeki sıkışıklığı, kadın erkek içiçeliğini ve çoğunlukla ayakta kalmayı da ilave edin buna. Cinnet adeta.

Araçların alt araçları, onların daha alt araçları doğurması.. Bütün bunlarla uğraşırken hayatın büyük amacını unutuyor insan; gerçek amacım kaybediyor, ayırdedemiyor. Her ara amaç dikkatinin bir kısmını alıp götürüyor. Böylece insan kendini unutmuş oluyor. Ayrıntılar içinde kendini kaybediyor. Sezai Karakoç, Hikâyeler II kitabının bir yerinde, «Durmadan gölgen kaybolur kentte. Tek kalırsın, daha doğrusu yalnız kalırsın. Gölgesiz insan eksiktir. Gölge bizi kabartır, bizi ortaya çıkarır, varlığımıza fon olur.» diyor. Ne kadar yerinde bir tesbit. Ara sıra gölgesi bir yerlere düşse bile, bunu da görecek durumda değildir, büyük şehirdeki insan.

Cahit Zarifoğlu ise, Eminönü meydanından Yeni Cami’ye girişini, o doyumsuz üslubuyla anlatır, Yaşamak adlı kitabında: «Büyük kapıdan girerken onu, duvarın dibine buruşturularak atılmış bir kâğıt parçası şeklinde gördüm. Burası müthiştir. Daha ilk adımda, alandaki keşmekeş kalabalık, arabalar, kornalar geride kalıverir. Bunların içeriye rağbeti yoktur. Ve bir kuvvet bunları her çeşit amacı ve anlamı ile alıp yerin dibine geçirir, artık duymazsın.»

Zarifoğlu, Yeni Cami’den dışarı çıkarkenki duygularını anlatmamış. Bizce diğeri kadar ilgi çekici olurdu. Caminin derinliklerinden meydana açılan kapıya doğru yaklaştıkça, daha çağlayan görünmeden onun belirginleşmeye başlayan uğultusu gibi, meydanın uğultusu fonda belirmeye başlar. Bir dev homurdanmaktadır dışarda. Kapıya iyice yaklaştığınız zaman bir çırpmış başlar içinizde. Küçük bir kuşun çırpınışları. Anlarsınız, kapının kaim örtüsünü kaldırdığınız zaman ağzını açmış bekleyen dev, içinizdeki kuşla beraber sizi yutacaktır. Bir şevki tabiiyle kaldırırsınız perdeyi ve devin kocaman ağzına atarsınız adımınızı.

Bir devin ağzında yaşıyoruz.

ŞEHİR VE ANLAMI KAYBOLAN AİLE

Bir aktarma yapmak istiyorum.

Necip Fazıl Kısakürek, hikayelerinin birisinde, «Hasena Bacı» diye bir kadını anlatır. Bir Anadolu kasabasında yaşayan bu kadın, Büyük Harp’ten sonra, kasaba halkının müslümaıı özünü yitirmeye başladığını görerek başkaldırın Harp yıllarında olduğu gibi, bir cuma günü camiye müslüman aramaya girer. Onlara bir çağrıda bulunacaktır. Harp yıllarında düşman bellidir ve çağrısına cevap veren müslümanları bulmuştur camide. Bugün ise, camiyi dolduranlara rağmen müslüman bulamadığını söylemektedir, Hasena Bacı. Kime karşı bulamadığı sorulunca ise, o, şu ilginç cevabı verir:

— Şehirliye karşı.

Buradaki «şehirli»nin hangi anlama geldiği anlaşılıyor herhalde. Kasaba insanına, müslüman özünden uzaklaştıran bir yaşama biçimini bulaştıran insandır «şehirli». Bu sebeple, bizim toplumumuz için şehirlileşme, asrîleşme (modernleşme) ile eşanlamlı olarak kullanılmıştır, belli bir dönemde. Belli bir dönemden sonra bizde «şehirlileşme» gayri tabii bir seyir izlemiştir. Bugünkü şehirler, şehir değil birer köy azmanı görünümündedir. Köyler ise şehirleşmiyor asrileşiyor. (Bir köy düğününde, sonucu sun’î davranışlar olarak ortaya çıkan asrîleşme iştiyakında bunu açıkça gözleme imkânı bulmuştum.) Bir ağacın büyümesi gibi sağlıklı bir gelişme olayı değildir yaşanan, ahlakî bir değişimdir. Tabii olmayan bu değişimde, iki tarafın unsurlarının karşılaşmalarının birdenbireliği, bir şok doğurmaktadır. Bu şokun neticesinde ise insanlar, ne önceki hallerini koruyabiliyorlar, ne de anî olarak içine girdikleri bu ortamın insanı olabiliyorlar. Askıda kalıyorlar. Bir kişiliksizlik halidir yaşanan. Böylece özellikle köyden şehirlere akın eden insanlarda, ailelerde, değerler çatışmasının doğurduğu ezilmişlik duygusu, insan ilişkilerinde sağlıksız bir yapı ortaya çıkarıyor.

Bunlar bizim toplumumuzun içinde bulunduğu nisbeten özel sayılabilecek durumlar. Bunun yanında, genel olarak değerlendirirsek, modern toplumlarda şehirde yaşanan hayatı, birbiriyle benzeşmiş insanların anonim hayatları olarak tanımlayabiliriz. Kişiliksiz bir hayattır bu. Bu hayatın yoğunluk merkezi sokaklar yani dışarısıdır. Aile merkezli bir hayat değildir, çağımızda şehirlerde yaşanan hayat. Bu bakımdan dejenerasyona uğramıştır. Aile ocağı mefhumu hemen hemen kaybolmuştur. İnsanların gözü ve gönlü (erkek olsun, kadın olsun) kendi yuvasına dönük değil, evinin içindeyken bile sokaktadır. Gözü arkada (dışarıda) insanlardır, çağımızda şehri sembolize eden aile tipinin fertleri. Ya da bir başka şekilde söylersek; aile yuvasıyla sokak arasındaki sınırlar belirsizleşmiş, hemen hemen ortadan kalkmıştır. Sokak nerede bitiyor, «aile» nin sınırı nerede başlıyor belli değil gibidir. Evler sokağın bir devamı, bir uzantısı gibidir adeta. Bu bir kollektiflik, kişiliksizlik, siliklik anlamı taşımaktadır. Böyle bir yapı içindeki aile bireylerinin durumu ise, düşünülebileceğinin dışında olarak bir yalnızlık halidir.

Sezai Karakoç, 1962’de yazdığı bir yazısında, bizim insanımızı ve toplumumuzu gerçekten yansıtabilecek bir bakışın, odağa kasabayı alması gerektiğine işaret ediyordu. Kasabanın denge merkezi olduğu konusu üzerinde duruyordu. Belki de bütün insanlık için bir denge unsurudur «kasaba.» Köy bir ilk nokta, şehir ise aşırılıktır. Şehirleşme bazına ulaşan uygarlıklar bir aşırılaşma, bir yozlaşma noktasına kaymış oluyorlar, denilebilir. Şehirleşen uygarlıklar bir bitiş noktasına ulaşmış uygarlıklardır.

Bugünkü batı uygarlığının durumu bu değil midir?

ŞEHİR VE ORUÇ

Sezai Karakoç bir yazısında, «Şehirler, ruhlarımızı yansıtırlar» diyor. Medeniyetleri karekterize eden odak şehirler, «site» ler vardır. Medeniyetler, kültürler ne kadar geniş alana yayılmış olurlarsa olsunlar bu sitelerde yoğunlaşmışlardır. Büyük şehirler toparlayıcı, yansıtıcı kimlikleriyle görünürler. Mekke, Medine, Şam, Bağdat, Gırnata ve İstanbul nasıl bir medeniyetin safhaları, görünümleriyse; Atina, Roma, Paris, Londra, New York da bir başka medeniyetin yansıtıcı merkezleridir. Bu şehirleri oluşturan insanın ruh yapısını somutlaştırırlar.

Bizim insanımızın yüzelli ikiyüz senelik gözle görülür batılılaşma serüveni içinde, bir kültür odağı olarak Paris’in özel bir yeri vardır. Batı medeniyet dairesinin içine bu kapıdan girmiştir, Osmanlı «aydın» ları. Uzun bir müddet batı denilince Paris anlaşıldı. Fransız dili revaç buldu. Bizde ilk batıcılar, batı kültürü olarak Fransız kültürünü tanıdılar. Ancak İkinci Dünya Savaşından sonra Paris ve Londra’nın yanında New York’un soysuz (melez) kültürünün de yıldızı parlamaya başladı.

Medeniyetlerde unsurlar nasıl sitelere doğru akıyor, orada bütünleniyor ve zirveleşiyorsa, müslümanın yaşayışı içinde de zamanın dilimleri olan aylar, üç aylara doğru akmakta, bunların içinde de Ramazan’da zirveleşmektedir. Bir ramazan bittikten sonra bir başka üçaylara ve ramazana, kadir gecesine doğru yürüyüş başlıyor. Oruçla beraber müslüman için, eşya ve maddi varlık silikleşiyor, geriye doğru çekiliyor; buna karşılık manevî gıdalar öne doğru çıkıyor, belirginleşiyor, adeta gözle görülür hale geliyor. İftar sofraları, sahur sofraları bile birer dünya sofrası olmaktan çıkıyor, «gök sofraları» yla karışıyorlar. Her şey orucun potasında eriyor, oruca ait oluyor. Rahmet, mağfiret ve günahlardan kurtulma sınırlarından geçen müslüman bir kuş hafifliği ve bir çocuk safiyeti içinde bayrama erişiyor.

Bir oruç ayma ve bir bayrama daha eriştik. Zaman bir devir daha tamamladı. Ramazan ve bayram. saatleri, günleri akıp giderken biz neredeydik; neredeyiz? Bu ırmaklarda mı yıkandık; içimizde yeraltı sularının akışını duyduk mu? Yoksa bir devin homurtusu mu kaplamıştı yalnızca dörtbir yanımızı?

ZAMANIN İSRAFI

İsrafı, meşru kullanımın dışına çıkmak olarak tanımlayabiliriz herhalde. Meşru kullanımın dışına çıkmak., yani; bir şeyin ihtiyaç olandan fazlasını kullanmak; yerinde kullanmamak; zamanında kullanmamak. İlk ifademiz bu üç tür israf şeklini de içine almış oluyor. Şu halde israf etmek sadece bir şeyi gerekli olduğundan fazla kullanmak anlamına gelmiyor.

Hayatımızın içinde yer alan, çevremizdeki her türlü eşyanın, insana verilmiş olan imkânların israfından bahsedilebilir. Fakat öyle zannediyoruz ki, bütün israfları, insana verilmiş en temel nimetlerden birisi olan zamanın israfı etrafında toplayabiliriz. Hangi türden olursa olsun, temelde zamanını israf ediyordur insan. Bir insan zamanını israf etmemeye karar verse ve bunu uygulama planına aktarsa, meseleyi en temel bir noktadan yakalamış olur.

O halde, zamanın israf edilmesine bir tanım getirmeye çalışalım. Nedir zamanın israf edilmesi?

Zaman da yaratık (mahluk) olduğuna göre, onu meşru olan kullanış şeklinin dışında harcamak israf etmektir. Müslüman için meşru olan yaşama şeklinin, meşru olan fiillerin ölçüleri ise belirlenmiştir. Buna göre ayarlanmamış bir ömür, insana verilen vakit israf edilmiş demektir. Müslümanın zamanının işaret noktalarını meydana getiren saatler, günler, geceler, aylar vardır. Bu işaret noktalarına gözlerini dikmeyen, onları yaşamayan, onlara göre hayatını tanzim etmeyen bir insan, kendine verilen en değerli nimeti, vakit (ömür) nimetini israf ediyor, yerinde harcamıyor demektir. Bu saatler namazdır, bu günler cumadır, geceler kandillerdir, bu aylar ramazandır ve benzerleridir. Bu işaret noktalarının etrafında oluşmamış bir hayat heder edilmiş demektir.

Bir başka açıdan bakarak, değişik bir yaklaşımla şunları da söyleyebiliriz zamanın israfı konusunda: Zamanın israf edilmesi demek, Yaratıcıdan gafil kalmak demektir. Buna göre, inançsız bir insan en büyük müsriftir. İnanan için de Allah’tan gafil olarak geçen her an boşa geçmiş, israf edilmiş demektir; yerinde harcanmamıştır o zamanlar… Bu, günlük işlere karşı pasif kalmak demek değildir elbette. Bu şu demektir: Her fiilin temelinde, bütün bir meşguliyetler toplamının arkasında yekpare bir fon olarak bir şuur uyanıklığının bulunması demektir.

Eğer hayatımızın temeline böyle bir ölçüyü koyabilirsek, kendi dışımızdakilerle; yani insanlar (ve bütün canlılarla) ve eşyayla olan münasebetimiz meşru olan seyrini bulacaktır. Hiçbir şeyi gerektiğinden fazla kullanmayacağız, yerinde ve zamanında kullanmış olacağız. Böyle bir insan israftan kurtulmuş bir insan olacaktır.

Bütün bunlardan sonra, günümüz insanının zaman artırmak, zamandan tasarruf etmek sözlerinin pek bir. anlamı kalmayacağını söyleyebiliriz. Temelde zamanını neye harcıyor insanlar ve bu harcamadan artırdığım dediği vakitlerini ne adına artırıyor? Şu halde israf ve tasarruf kavramları yerli yerinde kullanılan kavramlar değildir, bugün.

ŞEHİRLER VE İNSANLAR

İnsanlara bakar gibi, şehirlere de birer hüviyet taşıyan canlı oluşlar olarak baktığınız oluyor mu? Soluk alıp veren, bir hayatları olan, hatta karakter taşıyan, bu yönleriyle biribirlerinden ayrılan birer varlık olarak. Sanıyorum bu bakış açısı oldukça ilgi çekici tablolar koyacaktır gözümüzün önüne.

Şehirlerin bir medeniyet tablosu içindeki yerleri araştırılabilir. Bu bakımdan onların taşıdıkları zenginliklere, anlamlara işaret edilebilir. Sezai Karakoç’un şiirlerinde, yazılarında bu bakış açısının zengin ve kapsayıcı atıflarına rastlanır yer yer. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın da Beş Şehir adında bir deneme kitabı vardır. Rasim Özdenören, Gül Yetiştiren Adam romanında, bir şehrin yaşadığı değişim sürecinin safhalarını kesitler halinde verir. Hemen aklıma geliveren örnekler bunlar.

Medeniyet bazında bir tablo düşünülebileceği gibi, bunun bir öğesi olarak, konuya psikolojik diyebileceğimiz bir açıdan da yaklaşılabileceğini düşünüyorum. Şöyle ki: şehirler de bazı karakterler taşırlar. Bazıları oldukça kişilikli ve derinliği olan bir ruh taşırken, bazı şehirler oldukça yüzeysel, hafif meşrep bir yüz, taşırlar. Bu İkinciler bir kişilik sergileyemezler; büyük ve hareketli de olsalar. Biribirlerine yakın olmaları şehirlerin hüviyetlerinin oluşmasında etkili olur bazen. Büyük ve güçlü bir kişiliğe sahip insanların (sanatçıların da diyebiliriz), yakınında bulunanlar üzerinde bir etki alanı oluşturmaları gibi, aynı durumda olan şehirler de kendilerine uzak olmayan şehirleri benzer şekilde etkileri altına alırlar. Kendine ait bir şahsiyet geliştiremezse (böyle bir şahsiyet olmanın mayasını taşımıyorsa) diğer şehri taklit etmeye bile başlar bu şehirler.

Bir tesadüf sonucu, İzmit’teki bir çok semt isimlerinin İstanbul’dan alınmış olduğunu öğrendim. Mesela Kadıköy, Maltepe gibi semt isimleri İzmit’te de mevcutmuş. İzmit’te de bir Bağdat Caddesi varmış. (Tanıştığımız İzmit’li arkadaş, İzmit’te Kadıköy-Bağdat Caddesi’nde oturuyormuş. Bu sebeple mektupları sık sık İstanbul-Kadıköy’deki Bağdat Caddesi’ni dolaştıktan sonra eline geçermiş. Bir seferinde, adres verdiği bir tanıdığına, İzmit’te oturduğunu söylemeyi ve adresin altına da İzmit yazmayı unuttuğu için; o kişi kendisini uzun zaman İstanbul-Kadıköy’de Bağdat Caddesi’nde aramış durmuş.) Burada İzmit’in İstanbul’u hangi tarafından taklit ettiği de önemli görünüyor bana.

İstanbul’la İzmit’in durumuna göre, İzmir’le Manisa tersine bir tablo sergilerler. İzmir bölgenin en büyük ve yaşayış olarak en hareketli şehri olmasına rağmen çok yakınında bulunan Manisa üzerinde etkili olduğu söylenemez. Manisa küçük bir şehir olmasına rağmen, köklü bir tarihe sahip olmanın kendisine kazandırdığı şahsiyetle, İzmir’in olumsuz etkilerinden, gelip geçici rüzgârlarından kendisini koruyabilen bir şehir görünümündedir.

DÜNYANIN BÜYÜKLÜĞÜ NE KADAR

Daha köyümüzde, ilkokul sıralarındayken, köyünden başka yer görmemiş yaşlı bir kadından sözederdi öğretmenlerimiz bize. Bilgisizliğin timsali olarak anlatılan bu yaşlı kadın, dünyayı kendi köyünden ve dağlarından ibaret zannedermiş. O dağların ardında başka köylerin, dağların ve şehirlerin olduğuna inanamazmış. Okulda hergün yeni bilgilerle donanıyor olmanın gururu içinde olan bizler, bu yaşlı kadının bilgisizliği ve saflığı karşısında hayrete düşer, gülmeden edemezdik.

Aradan yirmi sene gibi uzun bir zaman geçti. Uzun aralardan sonra köye her gidişimde, yaşanan değişim sürecine şahit oldukça, yıllar önce bize anlattıkları yaşlı kadının sözleri başka bir anlam kazanmaya başladı kafamda. Artık bir saflık ve bilgisizlik işareti gibi görünmüyor bana o nineciğin dünya tanımı. Bu sözleri söyliyende bir ariflik, bu sözlerde bir hikmet bulmaya bile başladım zamanla.

Bugün şehrin, insana yüklediği problemlerden bunalıp köye sığınmak, orada bir dinlenme ortamı bulmak mümkün olmuyor artık. Köydeki insanı, şehrin insanına ait aynı meselelerle kendi meselesi olarak uğraşıyor; şehirdeki insanla aynı ortak sıkıntıları yaşıyor görünce şaşırmadan edemiyor insan. Bu durumu görünce şunu anlıyorsunuz: Eskiden köy kendi kendine yetebilen bir dünya imiş.

Bir samanlar köydeki hayatın şehre bağımlılığı gaz, bez ve tuzlaydı. Uzun zaman şehre gitme ihtiyacı duyulmazdı. Köyün insanları ancak askerlikleriyle haberdar olurlardı şehirden. Daha önceleri bu üç ana ihtiyaçla da şehre bağlı değilmiş köy. Aydınlanmada çıra ve zeytinyağı kullanılır, bezini de kendisi dokurmuş.

Şimdi şöyle düşünelim: Bu şartlar altında, bizim ninenin sözü köye ait bir bağımsızlığı dile getirmiş olmuyor mu? Diyelim ki o dağların ardıyla irtibat kurma imkânı bir sebepten dolayı ortadan kalksa, o. zamanlar, bunun köyün hayatında doğuracağı önemli bir sonuç olmazdı.

Zamanla köye yol yapıldı. Bir kaç kişi traktör aldı. Artık yaya veya hayvan sırtında altı saat çeken kasabaya bir-iki saatte ulaşılıyordu traktörle. Traktör gelince öküzler satılmaya başlandı. Öyle ya, bir çift öküz beslemeye, onunla uğraşmaya ne gerek vardı! Böylece daha önceki gündelik hayat içinde hiç bir kıymeti harbiyesi olmayan para, farklı bir konum kazanmaya başladı Sözü edilmeye başlandı. Öküzler samanla ve otla beslenirken traktör mazot yakıyordu ve bu şehirden geliyordu. Tarlanın dönümü şu kadar liraya sürülüyordu, patozun saati şu kadar liraydı. Traktörle şehre gidip-gelmede ödenen ücret bile problem oluyordu bazıları için. Fakat bir kere para dolaşıma çıkmıştı artık. İnsan ilişkilerinin arasına girmişti.

Öyle zannediyorum ki, köyün hayatında bir dönüm noktası sayılması gereken olay, köye elektriğin gelmesi oldu. Yol ve diğerleri bunun bir alt unsuruydu. Bizim çocukluğumuzda, bir serüven ihtiyacıyla büyük şehre çalışmaya giden bir köy gencinin, yarı artistik bir davranışı, yeri geldikçe anlatılır ve gülüşülürdü. Bu adam, bir izin süresinde köye babasının yanma geldiğinde, bir gece ihtiyaç için kalkmış ve uyku sersemliğiyle bir alışkanlık olarak elektriği yakmak için elini duvara uzatmış. İşte o zaman şehirde değil de köyde olduğunu anlayarak «aldandım babacığım» demiş. Şimdi artık elini düğmeye uzatan lambasını yakabiliyor köyde.

Elektrikle beraber köydeki değişme büyük bir hız kazandı. Bir çok eşya evlere dolmaya başladı. Meselâ buzdolabı almıyordu; hemen hemen her eve bir televizyon; diğer elektrikli aletler.. Doğal olarak eşya evlerin şekline de müdahale etmeye başlamıştı. Sonra bu eşyaların getirdiği konfor, diğerlerini de ihtiyaç gibi göstermeye başlamış, bunlar başka bir çok eşyayı çağırmıştı. Yeni evlenenler koltuk takımı alıyorlardı. İnsanlar gaz tüplerinin sağladığı kolaylığı görünce evinde odunla yemek pişirmenin zorluğuna katlanamaz oldular. Evlere kış için sobalar kuruldu. Böylece, hem yemek pişirmek, hem de kışın ısınmak için kullanılan odaların içinde bulunan ocaklıklar işlevlerini kaybettiler. Hatta bunların evlerin içinde bulunmalarına bir anlam verilememeye başlandı, arkadan gelen kuşaklar tarafından. Yeni yapılan evler bütün bu eşyalara göre kurulurken odalardan ocaklıklar da kaldırılmaya başlandı.

Hayat süratle şehre bağımlı bir hale geliyordu. Faiz oranlarının yükselip düşmesi anında etkilemeye başladı köydeki insanı da. Bir televizyon dizisinin kahramanının problemlerini konuşuyordu evlerde, köy meydanında insanlar. Bir elektrik kesilmesi, bir tüp-gaz sıkıntısı altüst ediyordu bu insanların hayatını. Böyle anlarda, hayatın çekilmez olduğunu düşünenler bile vardı belki. Tüpün gazı bitmişse bir kap yemek pişirmek büyük bir problem oluyordu yeni gelin için. (Odunu bulsa bile, onu tutuşturup üzerine çömleğini koyacağı bir ocaklık bile yoktu evinde) .

Artık köyün dolmuşu her sabah şehre gidiyor, akşama dönüyordu ama her şey paraya bağlıydı, para istiyordu. Ay başlarında elektrik parası, tüp parası, gidiş-dönüş için yol parası v.s, vs..

Bir zamanlar köydeki insan için dünya kendi köyü ve dağlarından ibaretken, köyde hayat kendi bağımsızlığına sahipken, şimdi köydeki insan ucu belki kıtalar ötesine ulaşan bir ilişkiler ağının bir ayrıntısı, bir parçası durumundaydı.

DAĞ VE DENİZ

Bizler, bu çağda yaşayanlar, düzayak yerlere, dağların eteklerindeki ovalara kurulmuş şehirlerin insanlarıyız. Dağlarda bulunan şehir ve sur kalıntılarına bir anlam veremeden bakıyoruz.

Eski medeniyetlerin yerleşim yerleriydi dağlar. Acaba dağlardan hep daha aşağılara çekilirken insanlık; maddî olarak sürekli bir irtifa kaybederken, bunu, mana planına da aktararak manevî bir alçalmanın işareti de kabul edebilir miyiz? Dağ ve insanlık arasında böyle bir ilişki var mı acaba?

Dağlar, yükseklik ve sağlamlığın mücessem birer abidesi olarak duruyor gözlerimizin önünde. Dağ yüceliktir. Dağa çıkan insan bir hafiflik, bir özgürlük hisseder; ufku genişler. Hurda meşgalelerden kurtulma yeridir dağ. Dağ, uzlet yeridir aynı zamanda. Dış ufukla beraber insanlar içlerine doğru da bir genişliğe ulaşırlar orada. Dağdaki mağaralar bu yüceliğin uzletinin ve iç derinliğinin sembolleridir. Ashab-ı Kehf, kavimleri bir takım putlara tapmaya başlayınca «Allah’ın rahmetinden bir genişliğe, işlerinde bir kolaylığa» ulaşmak için dağa, dağda bir mağaraya çekildi.

Ah, dağlar…

Kutlu Peygamber, kendi içindeki dağa çıkar gibi çıkıyordu Hira dağına ve bir iç derinliğine dalar gibi çekiliyordu mağarasına. O güzeller güzeli insan dağa nasıl çıkıyordu ve dağdan nasıl iniyordu! Musa aleyhisselâm, Rabbinin nurunu yine bir dağda, Tur dağında görme bahtiyarlığına erdi. İsa aleyhisselâm, insanlara dağda vaaz etti.

Ah, dağlar, dağlar…

«Emanet» insandan önce dağlara teklif edildi de; o yüce, o sağlam yapılı dağlar onun ağırlığından eridi, kabul etmekten korktu.

Biz bu çağın insanları yani «dağlarda yaşama hakkını kaybetmişler, dağlardan kovulmuşlar» başımız sıkıştıkça gözümüzü yükseklere, yani dağlara çevireceğimize, daha aşağılara bakıyoruz; denizlere koşuyoruz.

Denizlere koşuyoruz da ne oluyor! Sanki onun değerini biliyor muyuz? Dağların sırrından haberdar olmadığımız gibi, denizlere de o gözle bakamıyoruz. Çünkü biz hikmetin kendisini kaybetmişiz; Hikmet bizim topraklarımızdan ayağını çekmiş. Eğer öyle olmasaydı, dağı dağ ve denizi deniz olarak görecek ve bilecektik. Bir kutlu sözde buyrulduğu gibi, denize nazarımız da ibadet olacaktı.

Bakın hikmetten eser taşıyan bir göz okyanusla ilk defa karşılaşmasını nasıl anlatıyor: «Birazdan okyanusu göreceğim diyordum, onun büyüklüğünü, ne büyük bir su olduğunu anlayarak. Tepelerden sonra birden o. Ufku ne kadar büyük bir yay. Bir defada görülmeyen bütün sadeliğine, insansızlığına rağmen duyulan ilk ilgiyi kendine katlamalarla artıran, ağır ağır kımıldayan bir hayvan bu. Bir mahluk. Bir şeyi sarsıp değiştiriyor insanın içinde. Başkalaştırıyor. Şimdi kıldığın bütün namazları yeniden kılmak istiyorsun. Çünkü zannın güzelleşmiş ve büyümüştür.» (Cahit Zarifoğlu, Yaşamak)

Bizler bu çağın insanları, önce kendi içimizdeki dağı yitirdik. Kendi dağımızı yitirince dış dağda durmamız anlamını çabuk kaybetti. Ve sürüldük dağlardan.

Dağlar ve denizlere birer madde olarak bakıyoruz. Onları yalnızca maddesiyle görüyoruz ve sahiplenmek hırslarıyla hoyratça saldırıyoruz. Yağmalıyoruz adeta, kirletiyoruz. Birgün kendi içimizdeki dağı ve denizi bulduğumuz zaman, dışımızdaki dağları ve denizleri de yeniden keşfedeceğiz.

TOPLUM VE POLİTİKACI

Politikaya bizde hep günübirlik boyutundan bakılmakta, politika denilince hep bu günübirlik boyut hatırlanmaktadır. Politikacı idare ettiği insanları, yalnızca günübirlik ihtiyaçları için yaşayan bir topluluk olarak görmektedir. İnsanların günübirlik ihtiyaçları vardır. Ancak yalnızca insanların günübirlik ihtiyaçları için program yapan bir politika önemli bir olguyu gözden kaçırmaktadır. Çünki bu insan topluluğu rastgele biraraya gelen insanlardan meydana gelmiş bir topluluk değildir. Bir toplumdur sözkonusu olan ve günübirliği aşan bir boyutu, bir anlamı barındırmaktadır yapısı içinde. Dünya kendi etrafında dönmektedir ama, aynı anda güneşin etrafında katettiği bir başka yörüngesi vardır. Bunun gibi, günübirliğin ötesinde şekillenen bir başka yapı daha vardır toplum hayatında. İşte kalıcı ve yön verici olan, toplumsal yapının içinde taşıdığı bu ikinci harekettir. Bu hareket çizgisi, toplumun geçmişinden gelen bir boyutuyla ilintilidir. Politikacı, idaresini üstlendiği toplum denilen canlı yapının bu yüzünü de sezebilmeli, günübirliğin oyalayıcı görüntüleri içinde kaybolmam alıdır.

Politikacı, eğer toplumsal tablonun gündelik çehresi içindeki görüntüleri ayıklayabilirse, toplumun kendi içinde, alttan alta hazırladığı bir imkânı da görebilecektir. Bu imkân sürekli gelişen ve yeni olandır. Ancak toplum böyle bir imkânı barındırmasına rağmen bunu şuur düzeyine çıkaracak olan, yine o toplumun içinden çıkan toplum adamları olacaktır. Bu yeniliği görebilen ve kişiliğinde odaklaştırabilen toplum adamı, o toplumun kahramanı olacaktır.

Bu kişilik kavrayıcı ve kuşatıcıdır. Böyle bir potansiyelle ortaya çıkan bir kişilikle beraber, kişiliklerinde bu potansiyeli taşımayanlar süratle eskiyecekler. Toplum nezdinde kıymetten düşeceklerdir.

Türk toplumunun bugünkü durumu düşünülürse, uzun vadeli olmayan kaynaşma ve parlama odaklarının dışında, kendi iç dinamiklerinden güç alan bir yenilenme hamlesine olan ihtiyacı gezilebilecektir. Bunu bilinç düzeyine taşıyabilecek yeni bir politikacı, yeni bir toplum adamı tipinin ortaya çıkması beklenir. Kişiliğiyle bu yeni olanı getirecek olan politikacı, toplumun kişilik kazanma gayretlerini, kendine ait yüzünü belirginleştirecek, ona bir canlılık, dirilik kazandıracaktır.

Yazdıklarımın arka planında yer alan toplum-adamı tipinin bugünkü «politikacı» kavramının anlam sınırlarını zorladığı anlaşılıyordur herhalde.

İNSANIN ÇEKİRDEĞİ

Çocuğu eğitmede esas olan, eğitim veren yer değil, eğitimin niteliğidir kuşkusuz. Bu sebeple, okul eğitimi ve okul dışı eğitim ayırımının suni bir tarafı bulunduğunu kabul etmek lâzım. Ancak çocuğun aile çevresinde öğrendikleriyle, okulda görüp öğrendikleri arasında her zaman bir çakışma olmamaktadır. Mahiyet olarak iki farklı eğitimle karşı karşıya kalmaktadır çocuk. Aileler, okulda, kendi denetimleri dışında işleyen bir eğitim çarkının içine bırakmak durumunda kalıyorlar çocuklarını. İşte bu bakımdan bugün okul dışı eğitim konusu çıkıyor ortaya.

Ancak burada bir soru sorulabilir, okul dışında, okul dışında da demeyelim evimizin içinde tamamen bizim denetimimizde mi acaba çocuklarımız? Bir düşünelim. Buna olumlu bir cevap vermek oldukça zor görünüyor. Çünkü bugün televizyonsuz ev hemen hemen yok artık. Televizyon ev içinde, tek başına bir kutup oluşturuyor. Algı pencereleri alabildiğine açık olan, taze dimağlı çocuklar bu sihirli kutunun oldukça fazla etkisinde kalıyorlar. Sadece çocuklara yönelik programlar değil, özellikle reklâmlar ve bazı dizi filimler önemli roller oynuyorlar çocuğun üzerinde. Altı yaşındaki bir çocuk Kara Şimşek’i seyrettikten sonra «Ben Amerika’ya gideceğim» diyebiliyorsa bunun üzerinde düşünmek lâzım. Çocuk bu neticeye nasıl varıyor acaba? Hangi mantık yürütmelerden sonra bu sözlere ulaşıyor?

Tabii sadece çocuklar değil, büyükler için de etkili bir eğitim aracı televizyon. Sadece çocukların değil, büyüklerin de hayatına yön veriyor. Hâsılı evimiz de bizim olmuyor.

Buna rağmen burada, Türkiye’ye geldiğinde Yusuf İslâm’ın kendisine, televizyonun etkileri sorulduğu zaman söylediği bir sözü aktarmak istiyorum. Evet televizyon etkilidir etkili olmasına ama, bizzat yaşamanın kendisi değildir,. demişti. Yani şunu kastetmişti. Sonunda, nihayet herşey bir kutunun içinde olup bitiyor. Eğer anne-babalar kendilerini televizyonun etkilerine kaptırmamışlarsa, Müslümanca bir yaşayışın gereklerini yerine getirebiliyorlarsa; bu içinde yaşadığı görüntü, yani anne ve babasının yanıbaşında abdest olması, namaz kılması, Kur’an okuması bizce daha derin, silinmez izler bırakacaktır çocuğun üzerinde. Biz yaşamaktan yana kullanıyoruz reyimizi. En güzel eğitim, örnek olunarak verilebilir çocuğa.

Örnek konusunda ve çocukla ilgili her konuda annenin rolü ise hep önde gelir. Bunun içindir ki, ana hakkı daha fazla ve öncelikle dile getirilmiştir, İslâm’ın kaynaklarında. Çocuklarıyla yakın ve içlidışlı bir beraberliği vardır annelerin. Sonra yaradılış olarak annelerin merhameti daha fazladır çocuğa karşı. Besleyici ve gönendirici bir merhamet toprağım öncelikle ve çok çok annede bulur çocuklar. Dolayısıyla annelerin etkileri daha fazladır çocuklar üzerinde.

Merhamet ve şefkat çocukların en fazla ihtiyaç duyduğu şeydir. Ayrıca aile içi bütünlük, anne babanın birbirlerine karşı olan davranışları da oldukça etkilidir çocuk üzerinde. Çocuk tam bir emniyetle kendini bırakmak ister aile içi huzur ve uyum ortamına. Ancak bir bütünlük ve uyum ortamı içinde ruhî gelişimi normal seyreder, çocuğun; Geçimsiz ve biribirlerine saygıları olmayan anne ve babalar çocukların ruhunda çok zor kapanacak çatlaklar açarlar.

Hiçbir zaman çocuktur,, deyip geçmemek lâzım. Çocuk büyük insanın çekirdeğidir. Sezai, Karakoç, Köpük şiirinde;

Bir kadını al onu yont yont anne olsun  

Her kadın acıma anıtı bir anne olsun

Çocuklara açılan mavi kırmızı pencere anne ;

Sen bu şehrin sokaklarından geç sonsuz pencerelerle

Bir insanı al onu çöz çöz çocuk olsun ,           

 

diyor. Tıpkı büyüklerde çocuksu tarafların bulunduğu gibi, çocuklar da büyüklüklerinin işaretlerini taşırlar kendilerinde. Çocuktur deyip geçmiyelim, ciddiye alalım çocukları. Ciddiye alalım ki şahsiyetleri gelişsin.

 

ERGENLİK: İKİNCİ DOĞUM

İnsanın, belli bir çocukluk dönemini yaşadıktan sonra ergenlik çağına geçişi, ruhen sancılı bir süreçten geçmesi anlamını da içinde taşımaktadır. Çocukluktan ergenliğe geçiş, bir toprakaltı döneminden toprak üstüne geçiş, bir sualtı yaşayışından su üstüne çıkış gibidir. İnsan için bir büyüme, farkına varma, bilme demektir ergenlik. Bunun için, anne karnındaki döneminden itibaren düşünürsek, çocuğun ergenliğe ulaşması, en az dünyaya gelmesi kadar önemli bir olaydır. Hatta belki de, insanın kendini tanıması bakımından, ergenliğe geçiş, dünyaya gelişten daha önemli bir süreçtir. Anne karnından dünyaya doğuş şeklen daha önemli gibi görünüyorsa da, çocuğun bu iki dönemini (anne karnındaki hayatıyla çocukluk dönemini) daha kolay birbirine eklemek mümkündür. Çocuk için dünyaya doğuş, daha yumuşak bir geçiştir. Çocukluğun dünyasından ergenliğe geçiş ise bir iklimden bir başka iklime geçmek gibi oluyor. Bedensel ve ruhsal olarak bir değişimi yaşar insanoğlu, ergenlik döneminde. Büyür, ortaya çıkar, belirir.. Bu büyümeyle beraber çevresini ve kendini algılaması gittikçe netleşir. Böylece kendini sorgulamaya, kimliğini aramaya başlar.

Bu arayış döneminde, çocuğun ailesiyle ve özellikle de anne-babasıyla ilişkileri yeni bir çehre kazanmaya başlar. Çocuk, çocukluk yaşamı boyunca adeta anne ve babaya bitişik olarak yaşar. Anne karnındaki yaşayışının bu bakımdan da bir devamıdır çocukluk. Anne ve babasının arasında (aile içinde) ruhen anne karnındaki hayatının bir benzerini yaşar. Fakat ergenlikle beraber kendini tanımaya, bilmeye ruhen bir kişilik kazanmaya başladıkça, bir bağımsız olma duygusu içine girer. Bu noktada ilişkiler kritikleşir.

Şunu belirtmeden geçmiyelim: Bazı yönlerden bir ortak nokta bulmak mümkünse de tezahürleri bakımından erkekle kızın durumları farklıdır. İkisi de temelde kendini göstermek, ortaya koymak duyguları içinde olmasına rağmen, erkeğin kendini göstermede izlediği yolla kızlarınki birbirinden ayrılır. Kızların, yapıları gereği daha yumuşak olan davranışlarına karşılık erkekler sert ve kolayca isyancıdır.

Sözkonusu ettiğimiz bağımsız olma duygusu, kolayca isyana dönebilme karakteri taşımaktadır. Bu noktada çocuğun babaya karşı ve babanın çocuğa karşı ve özellikle bu İkincisi büyük bir önem taşımaktadır. Çocuk, çocukluk döneminde babayı güç ve otoritenin timsali olarak tanımıştır. Fakat bir insan olan babanın aynı güçleriyle kendisi de donanmaktadır artık. Burada babaya düşen, bu sancılı geçiş döneminde, mümkün olduğu kadar çocuğun elinden tutmak ve çevresine en az zarar verici bir geçişi sağlamaya çalışmaktır. Oğulu çocukluğundaki gibi, o anne karnının benzeri olan kuşatma çemberinde tutmaya çalışmaktan vazgeçip yavaş yavaş çemberi gevşeterek onun gerçek doğumuna yardımcı olması gerekir. Ancak, daha çocukluk döneminden itibaren baba, gerek kendini gerekse çocuğu bu geçişe hazırlamazsa söylediğimiz doğumun oldukça sancılı ve tahripkar sonuçlarıyla ortaya çıkması kaçınılmazdır. Çünkü baba bir takım alışkanlıklarından kolayca vazgeçemiyecek, çocuk da çocukluk dönemindeki babanın davranışlarını şuuraltından silemiyecektir.

Anne-babaya itaat konusuyla ilgili hadis-i şeriflerin bazılarındaki bir durum özellikle dikkatimi çekti. O Kutlu İnsan, anne-babaya karşı gelinmemesi gerektiğini ifade buyururken, bundan hemen bir önceki sözleri Allah’a şirk koşulmaması konusunu dile getiriyor. Bu durumu, çocukta tabii olarak ortaya çıkan, babayı otorite ve gücün timsali olarak görme durumuyla beraber düşünürsek ilgi çekici bir durum çıkıyor önümüze. Eğer çocuk içe ait gerekli bir terbiyeden yoksun kalırsa, belli bir dönemde anne-babaya (otorite ve gücün timsaline) karşı başlayan başkaldırışı, aynı yolu izleyerek Allah’a isyana doğru ilerliyebilecektir. İnsan için dünyada bundan daha talihsiz bir durum ise düşünülemez. Bundan, babanın çocuğuna ve çocuğun babasına karşı olan durum ve davranışlarının önemini bir kere daha anlamış oluyoruz.

Burada bir noktaya daha değinerek konumuzu bağlıyayım: Anne ve babaya karşı gelmemekle, onların yolunu izlemek ayrı ayrı durumlardır. Eğer anne ve baba müslümansa ve çocuklarına Allah’ın gösterdiği yolu işaret ediyorlarsa mesele yok. Fakat bunlar emredilene göre ters bir istikamet tutturmuşlarsa çocuk elbette onları izlemiyecektir. Fakat bu durum bile onların anne ve babalık konumlarını, haklarını ortadan kaldırmıyor.

DEĞİŞEN BEĞENME ANLAYIŞI

Bizim toplumumuz, geçen asrın ortalarına doğru, toplumsal hayatın işleyiş biçimini idare eden temel değerler açısından hızlı bir değişim sürecine girmiştir. Bu değişim, yüz yüzelli sene önce birdenbire başlamamıştır. Fakat bahsettiğimiz dönemde, üst düzeyde bazı müdahalelerin de etkisiyle hızlanmıştır. Hattı zatında işin temelinde bir kültürün bir başka kültür dairesiyle yüzyüze gelme olayı vardır. Ancak bu yüzleşme olayı, ortaya bu şekilde konulmamış, bunu bu şekilde ortaya koyabilecek güçlü bir kişilik belirmemiştir.

Bu değişimin nasıl bir psikoloji altında geliştiği, toplumsal yapıya ve bireysel yaşayışlara nasıl yansıdığını bugün biz, o döneme ait yazılı ürünlerden açıkça izleyebiliyoruz. Bugünkü toplum yapısında etkisini sürdüren bir takım düşünce ve uygulamaların temellerine inmek bakımından konuyu bu şekilde biraz gerilerden almanın faydalı olacağını düşünerek gözümüzü o metinlere çeviriyoruz.

Toplumun yapıtaşı olarak kabul edilen ailenin kuruluşu; bir kadınla bir erkeğin kendi aile dairelerinden koparak yeni bir ailenin çekirdeğini oluşturmak için biraraya gelmeleri hem bireysel, hem de toplumsal sonuçları bakımından kuşkusuz önemli bir olay. Bu bir araya gelişin toplum hayatını idare eden temel değerler etrafında bir biçim oluşturması kadar tabii bir şey olamaz. Sözkonusu ettiğimiz kültür planındaki yüzleşme, tabii olan seyrini takip etmediği için, yani bir kişilik gösterilmediği için, toplumun yerleşik değerlerine karşı bir saldırı, en azından bu değerlerin horlanması durumu ortaya çıkmıştır. Üzerinde durduğumuz evlenme öncesi dönem de, yaşanılan toplumsal değişme esnasında yeni bir biçime girmeye başlayınca, bunun yerleşik biçimi «görücü usulüyle evlenme» adı altında reddedilmiş, çağdışı bir olay olarak nitelenmiştir.

Şinasi’nin,, bundan yüzyirmiyedi sene önce kaleme alıp yayınladığı ve bizim edebiyatımızda telif ilk tiyatro eseri durumunda olan Şair Evlenmesi adlı oyununda, sevdiği kızla evlenecek olan gencin başına gelenler anlatılır. Zifaf gecesi bu gence sevdiği kız diyerek, kızın yaşlı ve çirkin ablası verilmek istenilir. Yazar, bir dizi entrikalardan sonra, oyunun sonunda oyun kişilerinin birisinin ağzından şunları söyler: «Ya birbirlerinin ahvalini asla bilmeyerek ev-bark olanların hâli nasıl olur; var bundan kıyas eyle…»

Kızla erkek evlilik öncesinde birbirlerinin halini nasıl bilecekler? Buna cevap olabilecek bir başka alıntıyı da aynı dönemde yazılan Şemseddin Sami’nin romanından yapıyorum:              «Hep, âlem nasıl yaparsa biz de öyle yapalım» diyorsun. Lâkin görmez misin ki, halkın çoğu bugün evlenir, yarın kocası karısını, yahut karısı kocasını bırakır, bin türlü rezalet olur» «Birbiriyle sevişmedikçe, imtizaç etmedikçe nasıl olur.»

Görüldüğü gibi bir zıtlaşma sözkonusudur. Buradaki zıtlaşmanın, doğmasına ise, kabul edilen temel değerlerin farklılığı sebep olmaktadır. Yoksa reddedilen toplumsal yapının temel değerleri, yani İslâm açısından konuya yaklaşırsak; ne biribirini hiç görmeden, ne de zorla kızla erkeğin evlenmesi tavsiye edilmektedir. Aksine, özellikle evlilik öncesinde kız ve erkek tarafının birbirlerini araştırıp soruşturmaları, kızla erkeğin birbirini görüp beğenmeleri tavsiye edilmektedir. Ancak bunların gerçekleşmesi esnasında bazı temel kaidelere riayet edilmesi, bunların çiğnenilmemesi şartıyla…

İslâm’ın yaklaşımının temelinde, gerek erkek gerekse kadın, ferdin rûhî temizliğinin lekelenmemesi ve kişiliğinin korunması vardır. İslâm koruyucudur. Bunun için irdelenmeye, incelenmeye, bir eleştiriye tabi tutulmaya muhtaç olan asıl, bu konudaki diğer yaklaşım ve uygulamalardır.

NELER OKUMALI, NASIL OKUMALI

Okuma olayını iki şekilde değerlendirebiliriz. İnsan, hangi yaş döneminde neler okumalı, sorusuna cevap aranabileceği gibi; insan okuduğunu nasıl okumalı, şeklinde de sorabiliriz soruyu. Birinci soru anlamsız değildir elbette. Fakat ikinci soruya bir cevap aramak da en az birincisi kadar anlamlı bir uğraşma olacaktır. Ben daha çok nasıl okumalı; bunun üzerinde durmak isterim. Ancak, neler okumalı konusunu tamamen atlamak istemiyorum.

Kanaatim o ki; kitapları ve konuları insanın yaş dönemine göre sınıflamak yerine, kitaplarda konuların belli yaş dönemlerinin kavrayış biçimine göre sunulmasının sözkonusu olduğunu kabul etmek isabetli olacaktır. Yoksa insanın hayatı biribirinden kopuk bir takım dönemlerden meydana gelmez.

Okuma konusunun bir yüzü olarak şunu söyleyeyim burada: İnsan ergenlik dönemine ulaşmasıyla beraber, «kul» olarak bir takım yükümlülükler altına girmektedir. Bu yükümlülüklerle ilgili bilgileri edinmek, bir müslüman için «farz-ı ayn» dır. Kişi, bunları davranış ve söz halinde çevresinde yaşayanlardan öğrenmeye başlar. Ancak, bu konudaki kitaplar onun en değerli yardımcılarıdır. Bunun için bu konudaki kitaplar okunacakların başında gelir.

Kültür ye sanat çerçevesi içinde değerlendirilecek kitaplara gelince: Bu tür kitaplar, insanoğlunun kavrayışım derinleştirmek, ufuklarını genişletmek gibi bir fonksiyon üstlenirler. Bu tür kitaplar için, şunları okuyun, şunları okumayın gibi bir sınırlama yapmaktan ziyade, okunan kitaba nasıl bir ölçüyle yaklaşılıyor, bu önemli görünüyor bana. Kitabın değerini tartabilici bir bakış bir yaklaşım sahibi olmak.. Bu da bir yönüyle okumanın kendine bağlı bir durumdur. Yani okuyarak elde edilir. Şu kadar var ki, bu ölçüyü kazanmış kişi, hangi kültür ortamının ürünü olursa olsun, seviyesi düşük kitaplardan bir lezzet almayacak, onlara yaklaşmayacaktır.

Gelelim nasıl okumalı konusuna. Şunu hemen belirteyim, insan kendini bir okuyucu olarak yetiştirme gayreti içinde olmalı. Bir okuma alışkanlığı kazanmaya çalışmalı. Bu da birden bire olmaz. Ta çocukluktan itibaren çocuklar okumaya, alıştırılmak, özendirilmeli. Daha sonra bir genç, bu alışkanlığını şuur düzeyinde devam ettirmeli. Okumanın alışkanlığa bağlı bir yönü vardır. Bunu kazanmak için hergün az veya çok mutlaka kitap okumayı bir disiplin haline getirmek lâzım.

Bir fikir, kültür veya sanat kitabı okunurken, okuyucu tam mânâsıyla kendini kitaba vermeli. Kitapta yazarın meydana getirdiği iç akışa kendini ayarlamalı, kitapla bir bütünlük kurmalı. Ancak, böyle bir gayret yanında, kitabı kritik edebilmek için gerekli olan eleştirici bir dikkati de yanından hiç ayırmamalı. Bu ikisinden birisi noksan olursa kitaptan en iyi şekilde beslenebilmek için, kitapla okuyucu arasında bulunması gereken sağlıklı denge kurulmamış olur.

Bir başka konu da, gerekli olan kitapları birkaç defa okumak. Bunun yararı şu olmaktadır: Zamanla insanın kazandığı kültürel form, kitabın içinde barındırdığı bazı değerlerin daha derinlemesine kavranmasına yardımcı olur. Ayrıca, her seferinde okuyucunun dikkat durumu değişeceğinden, bazı kıymetli kitaplardan her okuyuşta yeni şeyler kazanır okuyucu.

Konunun yaşla ilgili tarafı için bir de şunu belirtelim: Bir insan için kültürel alt yapının tamamlanma yaşı 30 yaş civarıdır. Bu yaştan önce okuma konusunda yapılması gerekenleri yapmalıdır bir insan. Yapacaklarını, yeni okumalarını bunun üzerine bina etmelidir. Bunun yapılabilmesi için de ilk gençlik yılları, çok değerli bazı fırsatları içinde taşır. O yaşların kıymetini bilmek lâzım.

2.

ÖLÜM: HAYATIN ANLAMI

Hayat ve ölüm içiçe akan iki ırmak.

İkisinde birden ve aynı anda yıkanıyor insanlar. Başımız hayat sularında gezerken, ayağımız ölüm ırmaklarında yıkanıyor.

Ölüm, zannedildiği gibi birden bire gelmiyor; o bizde, hayatın içinde bir yeraltı suyu gibi zaten mevcut. Ancak perdeler var arada. Hayatın içinde ölümü her hatırlayışımız, bu hatırlayıştan doğan her algılama, içinde ölümü taşımasına rağmen, ölümün kendisine nazaran bir perde. Ölüme çok yakın olduğumuz zamanlarda bile.. Her perdeyi kaldırışımız, ölümle aramıza gerdiğimiz bir başka perde.

Ölüm, aslında biz hayatın içinden, hayat penceresinden ona baktığımız için ölüm gibi görünüyor. Ölüm, bir diriliştir. Ölümlü olan hayattır, ölüm değil. En azından şunu söylemek lâzım: Bir uykudur, bir «kuşluk uykusu» dünya hayatı. İnsan «özyurdundan bu aleme yuvarlanmış bir incidir.» Bir yabancı, bir sürgündür bir bakıma bu alemde insan. «Bir ağaç kadar bile bu âleme bağlı, bu âleme ait değiliz.» Ölüm ise bu uykudan uyanış, özyurda geçiştir.

Şair Rainer Maria Rilke’nin bir sözü var; cins bir kafadan, şair bir ruhtan neşet ettiği için fıtrî olanın içinden yükselen bir söz… Şöyle diyor Rilke: «Hepimiz ölümü kendimizde taşırız, meyvenin çekirdeğini taşıması gibi.»

Bu sözü her okuyuşumda, her hatırlayışımda aklıma başka meyvelerden çok badem gelir. Baharın o ilk müjdecilerinden, o nahif çiçeklerin çocuğu badem. Önce üzeri havlarla kaplı, gözü okşayan, pür-taze bir meyvedir. Dışıyla içi, etiyle çekirdeğinin pek birbirinden farkı olmayan bir meyve… Ama işte o zaman bile bir çekirdeği mevcuttur onun. Çünki kendisiyle beraber doğmuştur bu çekirdek. Önceleri çekirdeği küçük, etli kısmı kaimken, zaman geçtikçe bu çekirdek büyür içerde. Adeta, dışını kaplayan yeşil tabakanın usaresini eme eme, ondan beslene beslene büyür. Dış tabaka gittikçe incelip tazeliğini ve yeşilliğini kaybederken içerdeki çekirdek belirginleşir, hakim duruma geçer. Çiçeğinden doğduğu zaman meyvenin aslı zannedilen o etli tabaka, birgün gelir ki, sararıp kurur. Artık sert bir ağaç olarak bütün meyveye hakim olan çekirdek tarafından bir kabuk olarak dışarı atılır.

Tıpkı ölümün, insanın bu dünyaya ait tarafını dışlaması gibi.

Aslında, Rilke’nin sözünü fıtrî olanla birleşmesi bu noktadan sonra ortaya çıkıyor kanaatimce, iyice düşünülürse, çekirdeğin etli tabakayı dışlaması, özün, cevherin; sonradan olanı (ârâzı) dışlamasıdır. Çekirdek bir cevherdir. O, dıştan temas edilen kuruluğu içinde bir öz taşımaktadır. Bu, gerçek hayatın cevheridir, insanın ölümsüz olan tarafı… Tıpkı ölümün içinde mevcut olan dirim, gibi..

NECİP FAZIL

Necip Fazıl’ı şahsen tammış birisi değilim.

Bir kaç defa onun, önüne çıktığı ve hitabettiği topluluk içinde bulundum. Bunlardan sonuncusunda, o, yine muazzam bir topluluğun en önünde ve yüksekçe bir yerde duruyordu. Fatih Camii’nin avlusunda toplanmıştı bu kalabalık. Necip Fazıl ise herhangi bir kürsüden değil, musalla kürsüsünden sesleniyordu önünde toplanan kalabalığa. Evet bir hitapdı bu, hal dilinden bir hitap… O gün ayrı bir fasıl olarak, beni delikanlılık günlerinde, o günlerin Eyüb’ünde gezdiren Rasim Özdenören’in, o muazzam topluluğun coşkusu, bu coşku fışkırışını denetim altında tutmaya çalışan bazı gayretler karşısında, bir kaç defa yinelemekten kendini alamadığı ifadesiyle, Üstad ölüsüyle bile kendine yakıştığı şekilde davranıyordu. Yani bu cenaze bir hitabı sürdürüyordu.

***

.. Necip Fazıl’ın vefatını müteakip, Temmuz/ Ağustos/Eylül aylarını içine alarak hazırlanan, Mavera’nın Necip Fazıl’a Rahmet Özel Sayısını karıştırıyorum. Hakkında yazılanları okuyorum. Necip Fazıl’ın deha ölçüleriyle tanımlanabilecek kendine özgü, tamamen orijinal kişiliğini, onun hakkında yazılanlarda izlemenin zevkini tadıyorum. Hayatlarında bir defa bile onunla yüzyüze gelmiş olanların bu kısa beraberlik anında nasıl alt-üst oldukları, kendi içlerinde gizli olanın nasıl ateşlendiği, kendi kendilerini nasıl birden bire buldukları, evet hep bunlar nasıl bir kişilikle karşı karşıya olduğumuzu bize ihsas ediyor.

Güçlü kişiliklerden kendileriyle temas halinde olanlara yansıyan, onlara sirayet eden bir cazibe oluyor. Bu cazibe, toprağını bulduğu zaman yeni bir kişiliğin fışkırması gibi oldukça olumlu neticeler ortaya çıkarmasına rağmen, bu derece cezbedici bir kişiliğin yakınında bulunmanın bir bedeli olduğunu da unutmamak lâzım.

Necip Fazıl’ın eserleriyle ilk yüzyüze geldiğimde, hummalı bir şekilde bu kitaplara dalmıştım. Onun üslubu insanı yazma şevkleriyle dolduruyordu. Ancak bu şevkle yazdıklarınız sonuçta garip bir şekilde onu andırmaktan kurtulamıyordu.

Sait Zarifoğlu, sözkonusu ettiğim özel sayıdaki yazısında bir gençlik anısını anlatırken, o zamanki duygularını şöyle ifade ediyor: «İstiyordum ki Üstad’ı çok yakından göreyim, öyle göreyim ki her gözümü kapadığımda gözümün önünde olsun ve ben onun ağzıyla şiir okuyayım, onun sesiyle konuşayım! Tikine bile hayran kalmıştım da günlerce taklit etmiştim, olmamıştı.» ‘ Bu alıntıyı bir dönemin gençliğinin ortak sözleri olarak kabul ediyorum.

Bunlar, bir şahsiyet ve sanatçı olarak, dış etkilerinden hareketle Necip Fazıl’ı veren ipuçları oluyor. Aynı zamanda, güçlü bir merkezin etkisinde bulunanlar için, bu etkiyi belli bir zamandan sonra aşamayanlar için muhtemel olan çıkmazları işaret ediyor.

Bir ölüm yıldönümü münasebetiyle, bu yazımızın Necip Fazıl’ı rahmetle anmaya vesile olmasını diliyorum.

BİR DİKKAT

Andre Gide’in, kendisinin dahil olduğu kültürel şartların (Fransız kültürü) da bilincinde olan bir yazar kimliğiyle, büyük romancı Dostoyevski’yi, belirdiği kültürel yapının (Rus kültürü) içinde görmeye çalıştığı denemelerinden meydana gelen kitabını bilirsiniz. (1965’de Türkçe çevirisi yayınlanmış.) Orada, romanlarındaki kişi çeşitlenmesi açısından Dostoyevski’yi bir başka büyük romancı Balzac’la karşılaştırarak şu önemli tesbiti yapıyor:

«Dostoyevski’ye duyduğum hayranlık şüphesiz pek büyük; ama bu hayranlığın gözlerimi kör ettiğini sanmıyorum ve Balzac’taki kişilerin Rus romancınınkilerden çok daha fazla çeşitli olduğunu kabullenmeye de hazırım; Balzac’ın İnsanlık Komedyası daha çeşitlidir. Dostoyevski’nin daha derinlere indiği, başka hiç bir romancının yapmadığı kadar önemli noktalara dokunduğu bir gerçektir şüphesiz; ama bütün kişilerinin aynı kumaştan olduğunu söylemek mümkündür. Gerçi verilen doz yüzünden, tepkiler çeşitlidir ama, bu kişilerin edimlerinin gizli yayı hep gurur ve alçakgönüllülüktür.» (vurguları biz koyduk-A.K.) Bu tesbitin, Dostoyevski’nin eserleri için taşıdığı anlamı, romancının eserlerinden çok azını okumuş olanlar bile kavramakta güçlük çekmeyeceklerdir. Dostoyevski, en ön sırada olan kişilerine olduğu gibi, ayrıntı olarak romanlarında yer alan kişilerine de hep aynı ruhtan birer parça dağıtmıştır. (Tabi bu, onun kişilerin bir davranış ortaklığı içinde oldukları anlamına gelmiyor. Gide’in de belirttiği gibi, «verilen doz yüzünden tepkiler çeşitlidir.» Ve bu tepki çeşitliliği başka bazı ayrıntılarla birleşerek roman için gerekli olan çeşitlenmeyi sağlamaktadır.)

Andre Gide’in bu tesbitinin, Modern Türk edebiyatı için, bir derinlik sahibi olarak tebarüz etmiş az sayıdaki sanatçıdan birisi olan Necip Fazıl’ın eserlerinin bir yönünü aydınlatabilecek bir tahlil etme ölçüsü verdiğini zannediyorum. Bu ölçü uygunluğu, belki, farklı kültürel yapıların insanı olan Dostoyevski ile Necip Fazıl’da bir ortak noktanın mevcudiyetine de işaret ediyor olabilir.

Bu, sanat eserinin iç katmanlarından birisini yapan ortak doku; kişi çeşitlenmesi diye bir sorunu olmadığından, şiir için doğal bir özelliktir. Bu sebeple, Necip Fazıl için anahtar kavramlardan birisi olan «ben» den hareket ederek işaret etmeye çalıştığımız, aynı ruhsal özelliğin değişik şartlar içindeki tezahürünü, onun şiiri dışındaki eserlerine bakarak izlemek durumundayız. Necip Fazıl, gerek hikâyelerindeki kişilere olsun, gerekse üzerine dikkatini çevirdiği farklı kişiliklere olsun, bir ruh durumunun (ben’in) klavuzluğunda bakmıştır. Hikâyelerinde ve tiyatro eserlerinde (romanında da tabii) çeşitli gibi görünen kişilerin ruh dünyaları aynı kumaştan kesilmiş birer parça gibidir.

Necip Fazıl için, konuyu biraz daha özelleştirerek konuşacak olursak, burada onun 1944’de yayınlanan bir senaryo romanından söz edebilirim. Bu senaryosunda (Vatan Şairi Namık Kemal) ortaya koyduğu bir Namık Kemal portresi vardır ki,

bu portrede N. Kemal’den ziyade, hafakanlarıyla, kadın karşısındaki tutumuyla, galeyanıyla v.b. ortada olan «ben»dir. Burada şu durum da var tabii: Yazar, ele aldığı kişiliğin (N. Kemal) ruh yapısına, bir ruh durumunun izlerini, işaretlerini arayarak yaklaşmış, bu ortak noktaları özellikle kabartmıştır.

PROF. MEHMET KAPLAN

Mehmet Kaplan beyle geçen yıl (1985) 19 Ocak’ta, TMKV’nın ödül dağıtım töreninde görüşmüştük. Fakülte bittikten sonraki iki-üç karşılaşmamızdan birisiydi bu ve meğer sonuncusu olacakmış. O gün, Meral Marufun Akabe yayınları arasında çıkan Hicret Günleri kitabına da «edebiyat» dalında ödül verilecekti. Muhammed Maruf beyle beraberdik. Hocaya halini hatırını, sordum. O da bana hangi işlerle uğraştığımı sordu. İthalat memurluğu yaptığımı öğrenince pek şaştı; Mavera’yla, yazı vermenin dışında ayrıca yakın ilişkilerim olduğunu duyunca memnuniyet belirtti: «Ben Mavera’yı çağdaş islamî edebiyatın günümüzdeki temsilcisi olarak görüyorum» dedi iltifatkâr bir tavırla. Ayrılırken de; «yahu, dergi eskiden bana geliyordu, severek okuyordum, son bir yıldır gelmiyor, param yok benim dergi-kitap almaya, haberiniz olsun» dedi, gülerek. Defterime ev adresini kaydettim, gönderilmesini sağlıyacağımı belirttim.

Kültür ve edebiyata ilişkin bir mesele atılmak istenilse ortaya; bazı «otorite»lerin fikirlerine başvurma yoluna gidilse, ilk akla gelen isimlerden birisi olurdu Prof. Kaplan. Neden? Bunun üzerinde biraz düşünmek istiyorum ben.

Çok titiz bir araştırmacı intibaı vermese de, girişken bir denemeci ve eleştirmendi Kaplan. Onun bu girişkenliği, derslerinde, talebelerini yazı yazmaya kışkırtıcı bir havaya bürünürdü. «Yazı yazanlar bu noktaya dikkat etsin» cümlesini, konuşurken sözlerinin arasına sıkıştırmaya özen gösterirdi. O, yenilik dönemi Türk edebiyatının belli başlı isimleri ve eserleri üzerine aşağı-yukarı bir şeyler söylemiştir. Hikâyeci, şair ve romancıların eserlerinden yola çıkarak metin tahlilleri yapmıştır. Yenilik dönemiyle ilgili bir fikir beyan edeceklerin, ele aldıkları konuda çoğu zaman Kaplan’ın daha önce söyledikleriyle ister istemez karşılaşmaları bundandır. İster olumlayıcı, isterse eleştirici olsun yollarının üzerine çıkan bir tanımla hesaplaşmak durumunda kalıyorlardı, bu araştırmacılar.

Ben burada tekrar «neden?» sorusunu ortaya koyup «tanımlama» olayının önemini belirtmek istiyorum. Yeni Türk edebiyatının meseleleri üzerine, bugünkü edebiyat ortamında «geçerli» olan öyle tanımlar vardır ki, siz onu günümüzün ifade kalıpları içinde görerek yeni zannedebilirsiniz. Halbuki altı biraz deşildiğinde, biraz derinlemesine bakıldığında bunun, mesela, yenilik döneminin ilk isimlerinden birine kadar çıktığı görülebilir. En son kullanan, çoğu zaman onun bu ilk kaynağından haberdar bile değildir. Çünki kendisinden bir öncekilerden hazır bir kalıp olarak almış, biraz kılığını değiştirerek güya kendine maletmiştir. Tanımlamak işte bunun için önemlidir. Kaplan’ın yenilik dönemine bir tanım getirmeye çalışan adam olmasının üzerinde yine bu sebeple duruyorum. Yukarıda naklettiğim hatıra içinde Mavera için söyledikleri de onun yaptığı küçük bir tanımlamadır aslında. (Benim bu yazımın da bir tanımlama olması gibi.) Kaplan, yazdıklarından çıkan tanımla, günümüz edebiyat ortamında bir «sembol» bir «tip» durumundaydı aynı zamanda. Burada Kaplan’ın eserleri için, temel yaklaşım ölçüsü, metodu ve vardığı sonuçlar açısından bir eleştiriye girişmek değil amacım. Eleştirinin işlevi olan bu tanımlama olayının önemini vurgulamak istiyorum. Tanımlayan kazanıyor. Bunun için bir tanımlama olayıyla karşılaştığımızda bu bizi vakit kaybetmeden kendi tanımımızı getirmeye yöneltmeli. İşte bunu söylemek istiyorum.

RİTİM

(Cahit Zarifoğlu)

Cahit Zarifoğlu, Menziller kitabının 80. sahifesinde, Necip Fazıl’ı şöyle anlatıyor:

O görünür görünmez

Daha ilk sesi ilk kelimeleri

İlk mimikleri ve yüzünde

İçiçe dönen binlerce daireyle

İnsanı alıp gönül hücrelerine salar

kanının yapısını bozar

yepyeni bir terkiple atar meydanlara

Çünkü çok gördüm

onun

yüzündeki ahenge ulaşacağım diye temelinden sallanan yapıları

Bu dizelerden Necip Fazıl’ın sarsıcı, bozucu (değiştirici), harekete geçirici, kıpırtılı kişiliği yansıyor. Böyle bir portre beliriyor. Ayrıca bir «ahenk» olarak, «içiçe dönen binlerce daire» nin ahengi olarak tasvir ediliyor şairin kişiliği. Bu yazı, Cahit Zarifoğlu ile Necip Fazıl isimlerinin karşılaştırılmasının sonuçlarını içine alacak bir yazı olarak düşünülmedi. Bununla beraber, yukarıdaki dizeleri yazanla, bu dizelere konu olan iki şair arasında bir akrabalık olduğunu zannediyorum.

Zarifoğlu’nun şiirini, şairin içinde vuran bir ritm olarak düşünüyorum.. Sürekli bir kıpırtı, bir uyanıklık hali. Şairin ölümü, bu ritmin susması (başka bir düzleme geçmesi) veya çerçevelenmesi oldu, herhalde. «İçiçe dönen binlerce daire» ölümle beraber bir anlama bağlandı. Ölüm, hayatın bütün cilvelerinin üstünde, inkâr edilmesi mümkün olmayan gerçeğiyle bütünledi onu. Şimdi bu ölüm noktasının üzerinde durarak geriye doğru baktığımızda, hazırlanmış olmamasına rağmen, bu bütünlüğü bulabiliyoruz. O’nun dünyaya ait görüntüsü çekildi aramızdan. Bir şiir kaynağından, şairin bütün ömrü boyunca, bu şiir hareketinin altına bir kâğıt sürdüğü zamanlar, beyaz kâğıda düşen kesik kesik izler birer hatıra olarak kaldı. Ölüm o kadar güçlü duruyor ki, bütün bu parçalar halindeki işaretleri bütünlediği gibi, kendi anlamım da kattı ona. Bir netleşme, berraklaşma oldu adeta.

Onun bir çok davranışları gibi yazdıklarını da ölümün kılavuzluğunda yemden gözden geçiriyoruz. Şairin, olgunluk yaşlarının başlarında ölümü, bir uyarı gibi duruyor önümüzde. Yoksa şu dizelerin birden bire içimizde bu kadar kabarmasının anlamı ne:

Dönüyor burgaç

Dünya üstten yanlardan daralıyor

Ovalardan

Dar geçitlere sürülen sığırlar gibi

Bir gün ister istemez

Karşısında olacaksın kaçtıklarının

Yine defni günü dilimizin ucuna geligelivermesi şu dizelerin:

Boğaziçi bir akımdır

Bir akan sudur

Nice dergâhlar

Dinler gibi nabzını

Yeni doğan çocukların

Yamaçlarda mezarlıklar

Sever gibi bazıları

Açık havada gömülmeyi

Onun şiirini içte vuran bir ritim olarak tanımlamaya meyilli olduğumu başta ifade etmiştim. Ölümüyle yüksek bir bedel koydu şiirine, Cahit Zarif oğlu: Ritim içinde vuran bir başka ritmi hissettirdi.

Allah rahmet eyleye…

 

ÖMÜR VE ESER

Elimde, bir tesadüf sonucu okuma fırsatı bulduğum bir «İlk roman» var: Şemseddin Ünlü’nün Yukarışehir’i.. Yukarışehir, yazarın ilk romanıymış gerçi ama, yazar ne öyle henüz genç yaşlarda olan birisi, ne de soyadının ifade ettiği gibi «ünlü» birisi. Niyetim romanın iç şartları üzerinde durmak değil. Arka kapağında verilen bilgiden, romanın oluşma sürecinin otuz yıl gibi bir süreyi kapsadığı anlaşılıyor. İşte bu ifadeden yola çıkacağım.

Böylesi çalışmalarla karşılaştığım zaman tuhaf bir duygu oluşur içimde. Mithat Cemal Kuntay’ın Üç İstanbul romanım da benzeri duygular içinde okumuştum. Bilirsiniz, Kuntay’ın çok uzun yıllar üzerinde uğraştığı tek romanıdır, bu hacimli eser. (Gerçi burada onun Akif hakkında hazırladığı «Mehmet Akif» kitabını da hatırlamak lâzım. Şunun için hatırlamak lâzım diyorum; bu kitap Akif’i anlatan bir kitap olmasına rağmen insan bir roman tadı da alıyor onu okurken. Hatta bu iki kitap beraberce düşünüldüğü saman biri diğetine bir boyut bile kazandırır.)

Derviş Ve Ölüm, Yugoslav yasar Mehmet Selimoviç’in tek romanı değil. Fakat, hayatım etkileyen çok önemli bir olaydan sonra, bu olayı yirmi yıl gibi bir süre kafasında taşıyıp onu roman diline dönüştüren bir yazarın eseri. (Bu olay, yazarın kardeşi Şevki Selimoviç’in hırsızlık suçundan, 1944 yılında Partizanlarca kurşuna dizilmesidir. Hem de Selimoviç ailesi meşhur bir Partizan ailesi olmasına rağmen ve özellikle bunun için.)

Ömrün önemli bir kesiminin harcandığı bir eserle karşı karşıya olduğumu düşününce bir ürperti duyuyorum. Bu ürperti elimdeki esere bakışıma farklı ve uğultulu bir boyut veriyor.

Aslında, ömrün harcandığı tek eser, kemiyet ve keyfiyet bakımından kolayca ele geldiği için bu duygunun bu kadar yoğunlaştığını düşünmek mümkün. Düşünülürse bir sanatçının bir ömür ortaya koyduğu eserler toplamının da sonuçta o kişiye ait tek bir eserin safhaları, bölümleri olduğu anlaşılacaktır. Yani bir insan ömrü boyunca bir eserin parçalarını oluşturur; isterse onlarca cilt yayınlamış olsun. Şimdi nerede okuduğumu hatırlıyamıyorum. Dostoyevski, ömrünün son yıllarında yazdığı Karamazov Kardeşler romanı için, işte şimdi büyük konu’mu buldum anlamında sözler söylüyordu. Ve bundan önce yaptığı bütün çalışmalara kendisini bu ömrünün konusuna ulaştıran müsveddeler, ön çalışmalar olarak bakıyordu. Yine hatırladığıma göre, Karamazov Kardeşler’i bir başlangıç olarak görüyordu. Yazmak istediği devamı vardı.

Bütün bu sözkonusu ettiğim eserler yanında, Şemseddin Ünlü’nün romanı, kuşkusuz oldukça mütevazi bir çalışma olarak kalıyor, keyfiyet olarak (Kullandığımız mütevazi ifadesi, bu romanın kendisi olarak taşıdığı anlamı görmemizi engellemiyor elbette.) Fakat başta da belirttiğim gibi romanı daha çok dış şartlarını belirleyen bir durumu sebebiyle anmış oldum: Yukarışehir, bir şehrin romanı. Yazarın doğduğu ve artık bir harabe halinde olan bir şehrin romanı:

«Ben Yukarışehir’de doğdum. Yıkıntılar arasında büyüdüm. (…) Kentten ayrıldığım gün yazmayı aklıma koydum. Otuz yıl; sordum soruşturdum, okudum, not tuttum. Ev ev, sokak sokak, semt semt yeniden yaptım yücelttim kenti aklımda; insanlarını tamdım sevdim.»

Beni ürperten nedir; bir eser, insan ömrü ve yirmi-otuz yıl gibi zaman kesitlerini, bu unsurları yan yana düşününce? Bilemiyorum. Belki de insanın şu dünyadaki hayatı hakkındaki bilgisizliğim. Yoksa dünya hayatının süresi nedir ki. Sahabeden Ebu Ubeyde hazretlerinin ifadeleriyle, «kuşluk uykusu kadar olan dünya hayatı..»

YUKARI ŞEHİR

Son yıllarda roman adına üç-dört isim etrafında sözün köpürtülüp durmasına şahit olduk. Bunlar olup biterken, sessiz sedasız bazı çalışmalar da yapılmıyor değildi.

Şemsettin Ünlü’nün Yukarışehir romanı, fazla gerilere gitmeyen Türk roman tarihi içinde kendine bir yer bulabilecek’ çalışmalardan biri. Bu yeri sağlıyacak özellikler üzerine bir kaç söz söylemek gerekirse şunlar denebilir: Yukarışehir, roman-sanatının gelişme çizgisi gözönüne alınırsa, teknik olarak bu yüzyılın romanı değildir. Klasik dönem roman yapısını buluyoruz bu kitapta. Ancak, aksatmadan kullanmış yasar bu tekniği. Ayrıca, yazar, Türk romancılarının çoğu zaman yaptığı gibi, ideolojik peşin fikirler adına ucuza satmıyor anlatışım. Bu, yazarın bir bakış açısı yok anlamına gelmiyor doğal olarak.

Ünlü, genç bir yazar değil (1928’de doğmuş). Ancak bu romana kadar fazla eser vermiş bir sanatçı değil. (Hakkında bilgi bulabildiğimiz B. Necatigil’in isimler Sözlüğü’nde, Burur Bakar İbrahim -1977adlı şiir kitabı yayınlanmış tek kitabı olarak görünüyor.) Yukarışehir, bir ömrün harcandığı cinsten romanlardan. Yazarın ifade ettiğine göre, malzemenin toplanması ve bu malzemenin roman diline dönüştürülmesi, otuz yıl gibi bir ömür için küçümsenmeyecek bir zaman kesitini kapsıyor. Bu durum, romanın iç çatısının sağlam yapısında kendini belli ediyor.

Romanda zaman, 19. yy. ın ikinci yarısında, iki savaş arasındaki bir dönemi kapsıyor. 1854-56 Kırım Harbi’nden, 1877-78 Rus Harbi’nin başlama safhalarına kadar. Romanın mekânı olan Yukarışehir, yazarın verdiği ipuçlarından anlaşıldığına göre Harput’tur.

Romanda iki gelişme çizgisi var: İç içe iki çerçeveden meydana geliyor roman. Birincisi, tarihî tablo. İkincisi ferdi tablo. Yazarın başarısı bu iki çerçeveyi ilişkilendirme başarısıdır. Romanın tarihî kadrosunu yapan insanlar, bireysel yaşantıları içine oturtularak birer tarih adamı olmaktan çıkıp roman kahramanı haline dönüştürülebilmiştir. .Ayrıca, bireysel taraflarıyla romana girmiş olanlar da tarihsel süreçten yansıyan etkileri yaşayarak, yani onlar da tarihi tablo içine oturtularak veriliyor. Yazar bunu başarıyor.

PROF. MEHMED ÇAVUŞOĞLU

Ölümler niçin ortak anılara çağırır insanı? Ölümün gücünden mi geliyor acaba bu? O kadar canlı ve güçlü ki ölüm, onun karşısında, dünya hayatının geçiciliği ve aldatıcılığım apaçık anlıyoruz da, bizler —bir müddet daha bu dünyada kalanlar— bu aldatıcılığın ürküntüsüyle, dünyaya ait anılara mı sarılıyoruz? Onlardan bir ümit mi bekliyoruz?

Kaybetmek anılara döndürüyor insanları.

Prof. Mehmed Çavuşoğlu’nun ölümünü duyunca da öyle oldu.

1974 yılı Kasım’ında, eski Zeynep Hanım Konağı’nın yerindeki binada, fakülte hayatına başlarken ilk dersimizi Anfi-7’de Doç. Mehmed Çavuşoğlu’yla yapacağımızı öğrendik. Bu ilk derste neler anlattı şimdi hatırlamıyorum. Fakat İzmirli Kerem isimli bir kız arkadaşımızın derse ilgisinden kaynaklanan, heyecanını yenemiyerek, aceleyle hocanın sözünün arasına girmesiyle üç yıllık ders programımız boyunca hocadan sık sık duyacağımız, Muallim Naci’ye ait olduğunu hatırladığım şu beyti bu ilk derslerden birisinde söyledi ve tahtaya yazdı:

Atılma dur, suhen-i ehl-i hali anlamadan

Cevaba etme tasaddi suali anlamadan

Rahmetli Mehmed Çavuşoğlu, eski Türk edebiyatına yaklaşımda metod olarak Prof, Âli Nihat Tarlan hocanın takipçisiydi. Onun talebesi olduğunu söylemekten kıvanç duyardı. (Metin şerhi diye ifade edebileceğimiz bu metodu ayrı bir bazda, ayrıca değerlendirmek lâzım. Biraz yapısal eleştiriyi andırır. Metne ve bu edebiyatın kendi iç sınırlarına dönük, onlara yöneliktir. Bir eksikliği olarak bu şiirin imkânlarından bugüne geçmeyen bir yaklaşım olduğunu söyleyebiliriz. (Mukayese ve terkip noksanlığı.) Ali Nihat Tarlan’la ilgili hatıralar naklederdi bize. Zatî divanının, edisyon kritik ve transkripsiyonunu yaparken Ali Nihat hoca söyler Mehmed Bey yazarmış. Mangalı ve kahve takımları hemen yanıbaşında dururmuş hocanın ve daha üç beş gazel geçmeden dermiş ki, Mehmed cezveyi ocağa sürelim. Böylesi bir tiryakiymiş Ali Nihat hoca. Bir zaman İstanbul’da bir kahve kıtlığı olmuş. Hoca sağa gitmiş, sola gitmiş kahve bulamamış. Tiryakilik de başa vurunca oturmuş o günün valisine kahve tiryakisinin hallerini anlatan bir şiir yazmış. Bu zarif ve arifane mektup valinin çok hoşuna gitmiş ve o sıkıntılı günlerde onu kahvesiz bırakmamış.

Bize ilk yıl Zatî divanından okuttu, Mehmed Çavuşoğlu hoca (ismini «d» ile yazardı. Onun bu hassasiyetine binaen biz de aynı şekilde yazıyoruz.) Zatî’nin gazelleri; bu şiire ait unsurların yerli yerinde bulunduğu, bu bakımdan dört dörtlük, şiirlerdi. Şunu hatırlıyorum; bu durumu vurgulamak için şöyle derdi hoca: Bu edebiyatın ürünleri birer cebir problemini andırır. Problem çözer gibi çözeceksiniz bu gazelleri. Daha sonraki yıllar, Prof. Fahir İzin, Eski Türk Edebiyatı’nda Nazım isimli antolojisinin gazeller kısmından 103 tane gazel işaretletti. Dönem dönem her şairden bir kaç gazel vardı bu yüzüç rakamının içinde. Üçüncü sınıfın sonunda, sertifika imtihanlarına işte bu gazellerden girdik. O zamanlar talebe arasında meşhurdu bu «yüzüç gazel.» O yaz imtihan öncesi, Kumkapı sahillerindeki çayevlerinde bu gazelleri tek tek okuduk ve hocanın bize, öğrettiği metoda göre tahlillerini yaptık, üç arkadaş (Yaşar Şenler, Şuayp Durmuş ve ben) Divan şiirinin dünyasına girmek isteyenler için bir kapı göstermişti hoca bize.

Yine bu şiirin, dönemin İlmî çehresiyle yakından ilgili olduğunu Mehmed Çavuşoğlu’nun derslerinde öğrendik. Bu konuda tekrar tekrar bize önerdiği kitap, Dr. A. Adnan Adıvar’ın Osmanlı Türklerinde İlim kitabı olurdu.

Birgün benim elimde, Tahir Olgun’un Bakî’ye Dair adlı kitabını gördü. (Bu 1938 baskılı eski bir kitaptı, Saiıaflar’da bulup almıştım) İlgilendi. (Kendisi o sıralar bir ansiklopediye Baki maddesini hazırlıyormuş herhalde.) Bir müddet için ödünç istedi benden kitabı ve ekledi: Kıymetli bir kitaptır, sahip çık ha. Benden de geri iste, unutma, dedi. Süre bitince gidip hatırlattım, memnuniyetle geri verdi.

Onun, insan olarak, dışa yansıdığının zıddına, biraz çekimser, utangaç ve içine dönük bir yanı vardı.

Elime, Necip Fazıl Kısakürek’e ait bir resim geçti yıllar sonra. O resimde Üstad’ı trenle bir yerlere uğurlayan bir grup genç vardı. Onların arasında, gülümseyen temiz ve sevimli genç bir talebe yüzünü tanımakta güçlük çekmedim: O, Mehmed Çavuşoğlu idi.

Allah rahmet eylesin.

FETHİ GEMUHLUOĞLU

1974 yılı Ekim ayı sonunda, Edebiyat Fakültesinde yüksek tahsilimi tamamlamak üzere İstanbul’a geldiğimde, böyle büyük bir şehirdeki hayat düzeniyle ilk defa yüzyüze gelen genç bir insan olarak kendimi oldukça yalnız hissediyordum. Bu şehrin yaşama biçimini kavramaya çalışıyordum. Sıkılıyordum ve çekingendim. İşte o günler Fethi Gemuhluoğlu’na yolum düştüğünde bu psikolojik durumu yoğun bir şekilde yaşıyordum. Onun Beyoğlu’ndaki bir işhanının 8. katında bulunan yerine ulaşasıya kadar, benim için yeni ve ilk olan bir çok ön aşamaları bir engel aşar gibi geçmiştim. Yalnızdım ve Taksim tarafına ilk defa çıkıyordum. Beni Fethi Bey’e gönderen ağabey, Dünya-Fitaş sinemasıyla ayakkabıcı Şeref’in arasında bir kapıyı tarif etmişti. Fakat orada garip bir durumla karşılaştım: Söylenilen sinemayı da, ayakkabı dükkânım da bulduğum halde, bu ikisi arasında öyle bir «kapı» yoktu. İkisi bitişiktiler. Ne yapacağımı şaşırdım. Belki beş-on defa önlerinden gelip geçtim. Oralarda sorduğum bir adam o kapının biraz içeride, ayakkabıcı Şeref’in hemen yanında olduğunu söyledi. Bir kaç defa daha gelip geçtikten sonra durumu kavradım: Ayakkabıcıya içeri doğru girince, ileride dipte küçük bir asansör kapısı mevcuttu. Herhalde ikinci defa (yalnız başıma ilk defa) orada asansöre bindim.

Meğer o zaman Fethi Gemuhluoğlu’nun ölümüne üç yıl kalmış imiş. Bunu hiç birimiz bilemezdik tabii. Bu adamın bu şehirde, hangi tür etkileşimler ağı içinde nasıl bir yer tuttuğundan da haberim yoktu benim. Benim daha bir çok şeyden haberim yoktu. Yüzyüze gelince şunu anladım: O benim içimdekileri okudu. Hatta onunla beraber ben de kendime ait bazı durumların farkına vardığımı hayretle gördüm.

Bu karşılaşmanın teferruatına girmeyeceğim. Üzerimde derin denilebilecek izler bıraktı. Bunu şuradan da biliyorum: O günlerde arkadaşlarıma, tanıdıklarıma yazdığım bazı mektuplarda Fethi Gemuhluoğlu’ndan sözaçmaktan kendimi alamamıştım. 1980 yılında, Mavera dergisi bir öykü özel sayısı hazırlığına girişmişti ye henüz yüzyüze tanışmadığımız, fakat yazıştığımız Cahit Zarifoğlu, bizi de bu sayıya mutlaka katılmaya çağırıyordu. Fethi Gemuhluoğlu’yla bu görüşmemizin atmosferini bir öyküde yansıtmak isteğiyle oturup «Asansör» öyküsünü yazdım. Öykünün bendeki karşılığını da belirterek özel sayı için Zarifoğlu’na gönderdim. Ben o zaman onların Gemuhluoğlu’yla olan ilişkilerinden de yeteri kadar haberdar değildim. Zarifoğlu o günler yazdığı mektubunda öyküm için beni de biraz şaşırtan övücü cümleler yazdı. (Bu mektup, Yedi İklim’in Cahit Zarifoğlu özel sayısında yer aldı.)

Gemuhluoğlu’yla o karşılaşmamız ilk ve son karşılaşmamız olabilirdi. O bana bir yıl sonra tekrar gel demişti gerçi ama, zannediyorum daha o gün, aynı sebeple bir daha onun karşısına çıkmamak için bir karar oluşmuştu içimde. Fakat bir defa daha karşılaştık. Hem de bir yıl kadar sonra. Biz Halil Açıkgöz’le beraberdik o gün Cağaloğlu’nda. Halil Açıkgöz, o girişken yapısıyla hemen ileri atıldı. Ben de hep gerilerde kalmak isteğiyle ona uydum. Elini öpmek istedik, öptürmedi. Uzanan avucumuza tatlı ve zarif bir vuruşlu elini vurup hemen çekti. Açıkgöz’le tanışıyor olmalılar ki bazı şeyler konuştular. Zeki bakışlarıyla gerilerde kalmak isteyen beni bulup çıkardı. Nereli olduğumu sordu. Bir yıl önceki gibi yine «kula» ne anlama gelir diye sordu. Ben o yaz bazı kitaplar karıştırmıştım, «kula», «kule»den bozulma bir kelimeymiş efendim dedim. O benim yaptığım izahlara fazla kulak asmadı. «Kula, at donudur,» dedi. «Bir renk.» Ben köydeyken hep kullandığımız «kula keçi» sözünü o zaman hatırladım.

KAYBETTİĞİMİZ BİR İNSAN TİPİ

Mevlânâ Celaleddin Rumî’nin oğlu Sultan Veled’e yazdığı bir mektup var. Oğluyla, oğlunun eşi olan Kuyumcu Salahaddin’in kızı Fâtıma Hatun arasında bazı geçimsizlik belirtileri hissetmiş olmalı ki; oğlu Sultan Veled’e, zevcesinin hatırına riayet etmesi için bazı nasihatlarda bulunuyor bu mektubunda. Bu mektup, bir edep sahibi olan müslüman kadın ve erkeğin, aile içi ilişkilerindeki bazı inceliklere dokunduğu gibi, Mevlânâ’nın mektubu yazarken içinde bulunduğu halden işaretler taşımasıyla da ayrıca bir değer taşımaktadır.

Mektubun sonuna doğru Mevlânâ oğluna, bu mektubun bir iç-değer (sır) taşıdığını, bunu içinde gizlemesini nasihat ediyor ve şu sözleri bir müjde gibi aktarıyor: «Bildiğini tutana Allah, bilmediği bilgiyi de miras olarak verir.»

Buradaki bilgi, kavrayış bilgisi (keşif) olmalı.

Fethi Gemuhluoğlu’nun, oğlu Ali Gemuhluoğlu’na, ölümünden bir ay kadar önce bir vasiyet gibi yazdığı mektubunu okurken, Mevlânâ’nın yukarıda aktardığım sözlerini hatırladım. Şöyle diyor Fethi Gemuhluoğlu mektubunda: «Sana senelerce sonra bir itirafta bulunayım Ali kardeş. Ben içimdekilerini muhafaza etmek, onları gizlemek için başka şeyler konuşarak gevezeliği seçmişimdir.»

Burada bir kişilik özelliğiyle karşı karşıyayız.

Yüzü ile insanlara, topluma dönük olduğu, konuştuğu halde, sonunda bu özelliğinin yine de bir iç değere nisbetle onu gizleyen bir örtü olan, bu özelliği taşıyan bir insan tipi. Mevlânâ’nın aktardığı sözlerdeki nükte gereği, içinde konuk ettiklerini tutmasıyla bilmediği bilgiyi de elde eden, bu terbiye içinde olan bir insan numunesi. Bu insanın, konuşan yüzünün yansıttığı görüntüleri bir dış-akış olarak kabul edersek, bu dış-akış’ın görüntüsü arkasında ağırladığı bir ikinci akış, yani bir iç-akış mevcuttur. Bu yapıdaki insanlar, iç-alemlerinden gelen tazyiklerle şaşırtıcıdırlar, bütün olarak bir kalıp, bir biçim içine konup tanımlanamazlar.

Onların görüntülerindeki konuşan taraf, bazen yazan olarak da ortaya çıkar. Bir yazar, bir şair olarak belirirler toplum içinde. İç alemlerinden yazdıklarına sıçrayanlara bakarak nasıl bir kişilik yapısıyla karşı karşıya olduğumuzu hissederiz. Fakat bütünüyle hudutlarına kadar varamayız bu iç alemin. (Burada bu yazı için bir üçüncü isim olarak şair Cahit Zarifoğlu geliveriyor kalemin ucuna.)

Fethi Gemuhluoğlu, sözkonusu mektubunda, yukarıya aldığımız sözlerini; bahsettiğimiz terbiyeyi, belki de söylediklerinden daha açık bir şekilde yansıtan müthiş bir cümleyle bitiriveriyor: «Bu konuyu da edeble kesiyorum.»

Burada işaret etmeye çalıştığımız bir iç-alem zenginliğinin sahibi olan kişilik yapısının oluşmasına açık bir ortam içinde yaşamadığımız için, bugün böyle bir insan tipini kavramakta, anlamakta oldukça güçlük çekiyoruz.

“MUTLULUK” DÜŞÜNCELERİ

Yazımıza şöyle bir genel hüküm cümlesiyle bağlıyalım: Çağımızda insanlık madde-perest bir dünya görüşüyle içten ve dıştan kuşatılmıştır. Toplumlar, bu temel görüşün, biribirine düşmanmış gibi empoze edilen farklı yansımalarıyla oyalanmaktadır. Bu farklılıklar konusunu burada bir tarafa iterek materyalizmi bir boyutundan kavrayabilmek için meseleyi aynı karabasanın silindiriyle ezilmiş olan «müslümanlar» açısından irdelemek niyetindeyiz.

Konumuzu şu şekilde ortaya koyabiliriz: Bugün insanlığı çeşitli çıkmazlar içinde görüp meseleye İslâm noktasından yaklaşıyoruz düşüncesiyle bazı çözümler getirmeye çalışırken, kendimizi, insanlığın ruhuna sinmiş olan olumsuz şartlardan hangi noktaya kadar soyutlayabiliyoruz? Bizce, bir değerler kayması içinde yaşayan müslümanlar için mühim bir soru bu. Kelimeler ve kavramlar, insan hayatı içinde tekabül ettikleri durumlara göre bir anlam kazanmaktadırlar. Bu sebeple, yaşamadığımız bir hayatın kelimeleri, yaşayışımız içindeki başka durumlara takılıp kalmakta ve çarpıtılmaktadır.

Bir örnek çerçevesinde söylediklerimizi anlamlandırmaya çalışalım.

İnsanlık lügatında mühim mevkilere sahip olan bir kelime var; «mutluluk»..! Diğer söyleyişleriyle mes’ut olma, saadet.. Bu söyleyişler arasında nüanslar bulunduğu noktasından işe yaklaşmıyacağım. Anlatmak istediğim zaten aynı konunun farklı bir görünümü. Materyalist dünyada, mutluluğun çağrıştırdığı anlamlar hep maddeye yönelik, maddeye bağımlıdır. Bu dünyanın ötesinde bir hayat düşünülmediği için elle tutulur bazı şeylere sahip elmanın bir adını ilerisindedir hep mutluluk denilen olgu. Acaba müslüman için nasıl bir mânâsı var bu kelime (ler) in? Görülen o ki, bahsettiğimiz etkenler sebebiyle, kelime, çoklukla aynı maddeci anlayışın çağrışımlarıyla donatılmaktadır. Bu donanmanın dozu söz konusu edilebilir belki değişik insanlara göre. Öyle ki, İslâmın bir kurtuluş olduğu anlatılmak istenirken «bir eli yağda bir eli balda» toplum manzaraları çizilme gayretleri içine düşülebilmektedir. Acaba, İslâmın vadettiği kurtuluş ve saadet böylesi bir şey midir? Biz buradan hemen bir kavrama ve onun tarih içinde tekabül ettiği devire uzanmak istiyoruz:      «Asr-ı Saadet». Söylemek istediklerimiz daha iyi anlaşılsın diye «mutluluk çağı» olarak anlamlandıralım bu kavramı.

Bir müslüman için Asr-ı Saâdet’ten daha saadetti bir dönem düşünmek mümkün değildir. Bu döneme niçin böyle bir isim konuldu? Tarihin bu kesitinde yaşayan insanların «karınları tok, sırtları pek» miydi? O zamanda yaşayan insanların hayatlarından canlı manzaraların bir kaçma göz atarak bu saadetin ip uçlarını yakalamaya çalışalım.

«İbn Hibban Sahih’inde Ebû Hüreyre’den (radıya’llâhu anh.):

Üç gündür bir şey yememiştim. Sûffe’ye gidiyordum. Zaman zaman gözlerim kararıp yere düşüyordum. Beni gören çocuklar, Ebû Hüreyre delirmiş diye etrafıma toplanıyorlar, ben de onlara: — Asıl deli sizsiniz, deyip geçiyordum.

Böylece Sûffe’ye vardığım zaman, Sûffe’dekilerin, Peygamber Efendimize hediye olarak gönderilen iki çanak tirid’in (içine ekmek doğranmış et suyunun) etrafında toplanıp yediklerini gördüm. Beni de çağırsınlar diye zaman zaman onlara doğru uzanıp bakıyor isem de, kalkıncaya kadar beni çağırmadılar. Kalktıkları zaman çanağın kenarlarında yapışıp kalan kırıntılardan başka çanakta bir şey kalmamıştı. Peygamber Efendimiz kırıntıları toplayıp bir lokma yaptı ve parmakları arasına alarak, bana:

— Al ve Bismillah deyip ye, dedi…»

Bu noktada biraz duralım. Bu günün maddeperest bakışıyla bu tabloya yaklaşırsak, mutluluk bu hayatın neresinde? Günlerce aç kalarak hayatını sürdürmek durumuyla karşı karşıya kalan bir insan mutlu olabilir mi? Bu, her şeyi madde terazisiyle tartmaya alışmış olan, beslenme üzerine ciltlerle kitaplar hazırlayan insanlar için mümkün olacak bir şey midir?

Naklettiklerinin sonunu şöyle tamamlıyor Ebu Hüreyre:

«Hayatım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, ben o lokmayı yedikçe yedim ve zor bitirdim.» ( )

İlk vahiyden sonra tebliğin başlamasından Hicret’e kadar geçen devre içinde müslümanlar hiç bir zaman «rahat» içinde bırakılmamışlar, büyük baskı ve işkencelere maruz kalmışlardır. Hicret ile Hz. Peygamberin vefatları arasında geçen onbir sene içinde İslâm düşmanlarıyla, bir rivayete göre kırkyedi defa karşılaşılmıştır. Bunların yirmiyedi keresinde Hz. Peygamber bizzat başta bulunmuştur. Dokuz defasında düşmanla fiilen savaşılmıştır. Hicret’in sekizinci yılında cereyan eden Mûte savaşında bulunanlardan Abdullah b. Revâha (radıya’llâhu anh) işte bu savaşa şu mânâda şiirler okuyarak gidiyordu:

Fakat ben büyük merhamet sahibi olan Allah’tan geri Dönmek değil, mağfiret ve vücûdumda geniş bir yara Açıp köpüklü kan fışkırtan bir kılıç darbesini, ya da Cana susamış bir kimsenin eliyle, ciğer ve içorganlarımı

Yırtacak bir süngü vuruşunu dilerim…

Ashâb-ı Kirâm’dan bir diğeri, Enes b. Nadr (radıya’llâhu anh) Bedir savaşında bulunamadığının üzüntüsünü şöyle dile getirir:

«— Ya Resûlallah! Müşriklerle yaptığın ilk savaşta bulunamadığım için üzgünüm. Eğer Cenâb-ı Allah müşriklerle savaşmayı bana nasip ederse benim ne yapacağımı görecektir.» Uhud günü büyük gayretler gösterir ve şehit düşer. Hadiseyi nakleden Enes b. Mâlik onu savaştan sonra nasıl bulduklarını şu şekilde anlatır:

«— Biz onu ölüler arasında gördüğümüz zaman vücûdunda seksen küsur yara bulunuyordu. Müşrikler gözlerini oymuş, burun ve kulaklarını kesmiş ve onu o kadar bozmuşlar ki, kimse onun kim olduğunu bilemedi. Ancak kız kardeşi onu parmak uçlarından tanıdı.»

Bu insanları canlarım ortaya koymaya adeta sevkeden temel etken nedir? ölüme giderken duyulan bir saadetle, kendi payına dünyadan bir şeyler koparınca duyulan mutluluk arasında bir bağ kurmak mümkün olur mu? Saadet Asrı’nın insanlarının iç şartları ne idi, nasıl bir ‘hal’ içinde bulunuyorlardı? Bu suallere aranacak cevaplar çerçevesinde ulaşabileceğimiz derinlik bizim için iç ve dış şartlarımızı kavramamızda bir ölçü olacaktır aynı zamanda. Yazımızı Uhud günü şehid düşen Enes b. Nadr’ın, savaşa giderken Sa’d b. Muaz’a (radıya’llâhu anh) söylediği şu sözlerle noktalayalım:

«— Nadr’ın Rabbine yemin ederim ki, ben Cennet kokusunu Uhud dağı tarafından duyuyorum.»

«KÜLLÜ NEFSİN ZÂİKATÜ’L-MEVT»

Yakın bir zaman önce Prof. Mehmet Kaplan’la ilgili yazıyı yazarken, bir vesileyle Muhammed Maruf beyin ismi de gelip takılmıştı kalemin ucuna. O yazının, son anda gelen Maruf beyin ölüm haberiyle beraber yayınlanacağını ve bu sayıda Maruf bey için bir yazı yazmak durumuyla karşı karşıya kalacağımı nereden bilebilirdim. Ve biz, kaderin bize hazırladığı kimbilir hangi cilveleri içimizde taşıyoruz.

Maruf beyi düşününce, şimdi, hep bir «hareket» imgesi canlanıyor zihnimde. Kuşkusuz onunla uzun sayılabilecek oturmalarımız da oldu, fakat onu hep «ayakta olan adam» olarak düşünebiliyorum. Oturan Maruf bey eğreti duruyor içimde. Onu, ömrünün son bir haftasındaki hasta haliyle, hastahanede yatakta göremedim (görseydim bu düşüncem değişir miydi bilemiyorum), benim için ayakta öldü Mâruf bey. Son anına kadar kendini adadığı dava uğruna pratikte bir şeyler yapma gayretiyle.. O; sıcak harbin yaşandığı cepheden kilometrelerce uzakta bulunduğu Türkiye’de de bir cephe adamının gayretiyle günlerini geçirdi. Bunun için hep ayaktaydı ve bunun için inşallah şehit oldu.

Kızı Meral’in Mavera’ya gönderdiği bir dizi yazının arada bir bölümü elimize geçmemişti. Bu sebeple, ilk bölümünü yayınladığımız yazının devamını koyamıyorduk dergiye. Ölümünden onbeş gün kadar önce, Pakistan’a gitmeye hazırlandığını duymuştum. Ona yazının eksik bölümünü gösterip o bölümünü yeniden yazması için Meral’e iletmesini isteyecektim. İstanbul’daki devamlı uğrağı olan Ajans 1400’den sorduğumda, Ahmet Bayazıt; henüz Ankara’dan gelmediğini, biraz rahatsız olduğunu, seyahatini bir hafta kadar ertelediğini söyledi. Rahatsızlığı için de, önemli bir şey değilmiş, bacaklarında romatizma varmış gibi bir haber aldım. O bir haftalık zaman dolmuş ve birkaç gün de geçmişti. Tekrar Maruf ağabeyi aramak düşünceleri, günlük meşgaleler arasında zaman zaman zihnime takılıyordu. 25 Şubat günü, sabahtan Cahit Zarif oğlu aradı telefonla: «Maruf ağabeyi kaybettik. Gazeteye haber verelim» diyordu. Romatizma zannedilen ağrıların apandisitten ileri geldiğini, Ankara dönüşü hastahaneye kaldırıldığını, bir ameliyat geçirdiğini, dört-beş gün hastahanede yattığını, artık iyiye doğru gittiği bir sırada bir kalp krizi geldiğini ve öldüğünü de Cahit Zarifoğlu’ndan öğrendim. Hastalığından onun da haberi olmamıştı. Ogün telefonla görüşebildiğimiz oğlu Abdürrezzak, hastahanede, «ölürsem cenazemi Pakistan’a götürün» diye vasiyet ettiğini hıçkırıklarla boğularak söylüyordu.

Maruf bey rahmetli o kadar canlı ve hareketli yaşıyordu ki, ona yetişemiyorduk. Onun için çoğu zaman, Ankara’dan İstanbul’a uğradığı ve buradan da Eskişehir’e veya Bursa’ya geçeceği bir zaman aralığında o beni arardı. Ya Ajans’tan telefon eder, ya da o zamanlar çalıştığım Sümerbank’a gelirdi. Çoğu zaman ayaküstü olurdu görüşmelerimiz. Birkaç defa eve de gelmiş, fakat bütün ısrarlarımıza rağmen galiba yalnız bir kere yatmaya kalmıştı. (Ertesi günü beraberce TMKV’nın ödülünü almaya gittiğimiz günün gecesi) Bildiğime göre hemen hemen sürekli Ahmet Bayazıt’ın evinde kalırdı İstanbul’a geldiği zamanlar. Ayaküstü görüşmelerim mizde kısaca durumunu özetler, Afganistan’dan son haberleri verir, bütün ev halkını, dört-beş defa ancak gördüğü çocukları bile ayrı ayrı ve isimleriyle hatırlayarak sorardı. Çocuklara özel ilgi gösterirdi. Ayrıntıları ve isimleri hafızasında çok güzel saklardı. İstanbul içinde dolaşmalarımızda onun şehri yer yer benden iyi tanıdığına, bir çok semtlerin ve insanların isimlerini rahatça hatırladığına şahit olurdum. Bir gün bunu nasıl başardığını sordum. Bana, istikametine taptaze bir imanla sarılan insana Allah’ın bir lütfudur bu, anlamında sözler söylemişti. O burada da cephenin harareti içinde yaşıyordu, cepheyi görmemiştim ama onu görüyordum ve bunu anlıyordum:              Başka bir atmosferin havasını teneffüs ediyordu.

Maruf beyi Türkiye’den son yolculuğuna gönderdiğimiz cuma günü, cenaze namazında, ön saflarda bir yerdeydim. Ankara’dan gelen Erdem Bayazıt, bu son yolculukta da onunla yakından ilgileniyordu. Erdem Bayazıt’ın verimli bir toprak gibi, dostluklar yeşertmeye hazır iç dünyasında Maruf bey bir çoklarımızda bulduğundan farklı bir ilgiyi buluyordu kuşkusuz. Bu iki insan, Afganistan içlerinde 400 km’yi beraber katetmenin ortaya çıkardığı, başkalarıyla pavlaşılamaz bir duygu ortaklığım taşıyorlardı aralarında. (Erdem Bayazıt bu dörtyüz kilometrenin hikâyesini îpek Yolundan Afganistan’a kitabında tatlı ve sade bir üslupla anlatır.) Cenaze namazını Kasım Arvas hocamız kıldıracaklardı. Cemaatin toplanması için sükûnetle bekledi Hoca efendi ve Erdem Bayazıt’ın «tamam hocam» duyurusundan sonra kıbleye yöneldi. Biz de hazırlandık. O zaman, sakin ve kabullenmiş, hiçbir şeye hayret etmeyen, musalla taşında yatanla arkasında saf olanların dünyalarının sınırından geldiği belli olan bir ses, bir tekbir sesi yükseldi. Bu ses yankılanır gibi Fatih Camiinin avlusunu boydan boya aralıklarla dolaştı. Fakat öyle zannediyorum ki asıl yankısını kalblerde buldu.

Namazdan sonra tabut omuzlara alındı. Uçağa konulmaya müsait bir şekilde hazırlanmış, kolları olmayan bir tabuttu bu. Omuzlara alındıktan hemen sonra garip bir şekilde yükseldi. Bir insan dalgasının üzerinde, parmakların ucunda duruyordu.           

Benim yetişemiyeceğim kadar yüksekteydi.

YUSUF İSLÂM

Yusuf İslâm, 1986 yılı Mart ayının son günlerinde eşi ve dört kızıyla beraber Yeni Basın Yayın Ajansının davetlisi olarak geldiği Türkiye’de on günden fazla kaldı. Basın, radyo ve tv.nin kendisine gösterdiği ilgi küçümsenmiyecek boyutlardaydı. Türk toplumu, onun gelişini, daha çok bir magazin olayı olarak algılamaya yatkın göründü. Bunu biraz da tabii karşılamak lâzım. Çünkü Yusuf İslâm’ın konumundan da kaynaklanıyordu bu durum. O bir «düşünce adamı» tipi değildi, eylemin üzerinde duruyordu daha çok. Bununla beraber olduğunun dışında bir insan gibi görünmek için yapay bazı tutumlar içine girmiyecek kadar da dürüst ve samimiydi. Kendisine sorulan sorular hangi bazda ve düzlemde olursa olsun, karşısındakilerin kendini görmek istedikleri gibi «her şeyi bilen ve dünyayı kurtaracak adam» pozları içine girmiyor, iç dünyasında yaşadığı bireysel deneyimlerini aktarmakla yetiniyordu. Karşınızda duran insan, inanmış ve kendine yetecek kadar içsel problemlerini çözmüş görünen samimi bir müslümandı. Yine kendine yönelen ilgilerin tersine işi ciddiye alıyordu.

Biz kendisini Türkiye’ye geldiği günün akşamı, 150-200 kişilik, nisbeten özel sayılabilecek bir toplantıda dinleme fırsatını bulduk ve o gece 10-15 kişilik bir ev ortamında bir kaç saat daha beraber olduk. Burada yazdıklarımız bu kısa görüşmeden bizde kalan izlenimler.

İnce yapılı, orta boylu, genç bir adam Yusuf İslâm. Uzun sayılabilecek gür siyah sakalları var. Başında temiz, beyaz bir sarık ve sırtında uzun, etekli, bol bir elbise var. Ayrıca mont tipi bir üstlük giymiş. Bu gösterişli bir elbise değil, fakat iyi bir terzinin elinden çıktığı belli. Montunun geniş cebinde kalınca bir kitap taşıyordu. Konuşmaya başlayınca bunun İngilizce mealli bir Kur’an-ı Kerim olduğunu anladık. Konuşmasına Kur’an-ı Kerim’den ayetler okuyarak başladı. Kur’an-ı titiz bir dikkatle, tane tane ve makam üzere okuyordu. Konuşmasında sık sık ayetlere başvurdu. Her seferinde ayetleri ayni titizlikle ve makamla okudu.

Kendisine yöneltilen ilk soru müzikle ilgiliydi. Öyle zannediyoruz ki en azından daha uzun bir zaman bu soruya muhatap olmaktan kurtulamıyacak. Müziğin bir iletişim biçimi olduğunu, bu yanıyla ortada bir olay sayılması gerektiğini belirtti. «İletişimde bir ileten bir de alan taraf vardır. İletişimin en üst formu Vahiydir (Allah’la peygamberi arasında) en düşük formu da şeytanla insan arasında olandır.» Daha sonra müzikle şiir arasında bir ilgi kurdu ve Şuarâ suresini hatırlattı. Şiirde olduğu gibi müzikte de istisnanın olduğunu söyledi. Bundan sonra hiç müzik yapmıyacağına dair kesin bir kararı olmadığını, ancak yaparsa da enstrümansız olarak müzik yapabileceğini belirtti.

Yusuf İslâm’a yöneltilen bir başka soru da televizyonun etkileri üzerine idi. Soruyu soran televizyonun kötü etkisini kasdediyordu. Fakat onun cevabı daha kapsayıcı ve anlamlıydı. Televizyonun etkisinin küçümsenemiyeceğini, ancak televizyonun yine de deneyin (yaşamanın) kendisi olmadığını, bu yönüyle etkisinin sınırlı olduğunu belirtti. Bir vesileyle de Mevlana’yı okuyup okumadığı sorulunca, «Mevlanadan bir parça bir şey okudum. Gerçekten güzeldi. Hatta İncil’den daha güzeldi (muharref İncili kasdediyordu — A.K.) diyebilirim. Fakat Kur’an’la tanışınca sanki güneş doğmuştu ve ben elimde bir kandil tutuyordum.» dedi.

Kendisi İngilizce konuşuyordu ve söylediklerini Mustafa Özel, incelikleri özellikle kollayarak Türkçeye aktardı. Dikkate değer bir başka durum da konuşmasını, ölümü ve kabir alemini hatırlatarak bitirmesi oldu.

Daha sonra Fatih Kurtulmuş’un evinde bir sohbet halkası kuruldu. Burada Yusuf İslâm için söylenebilecek bir başka özellik de, müslümanlıkla hiç ilgisi olmayan bir toplum içinde bulunmasına rağmen İslâmî edebi üzerinde taşıyan bir kişi olması. Hatta bir çok incelikleri de tabii bir davranış olarak edinmiş. Evin büyük salonunda oturduktan sonra cebinden çıkardığı bir kokuyu orada bulunanlara sundu. Burada da daha çok sorular şeklinde devam , etti sohbet.

İngiltere’de çocuklar için açmak üzere olduğu bir okulda nasıl bir proğram izleyeceği sorusuna çok net bir -cevap veremedi. Kafasında konu çok netleşmiş görünmüyordu. Niçin büyükler değil de çocuklar, sorusuna ise, çocuklar büyüklere de öğretir, şeklinde cevap verdi. (Burada, söylediklerini Türkçeye aktaran Şener Sancar bey, batıda çocuğun evde konuştuğunu ve ebeveyni tarafından ciddiye alındığını bir not olarak belirtti.) Nazif Gürdoğan elbisesiyle ilgili bir soru sordu. Niçin bu stil bir elbiseyi yeğlediğini sordu, Gürdoğan. Anladığım kadarıyla soru form olarak bu elbisede bulunan müslüman bazı toplumların mahallî çizgileri kasdedilerek sorulmuştu (Pakistan gibi). Gürdoğan, onun Kur’an tilavet ediş üslubundaki mahalli olana da dikkatimi çekmişti daha önce. Yusuf İslâm ise elbisesiyle ilgili soruya genel bir cevap verdi: «İslâmî seçtikten sonra müslümanların kıyafeti beni teslim aldı» dedi. Net cevap vermekten kaçındığı bir soru da İslâmî hangi kaynaklardan öğrendiği sorusu oldu. Her seferinde fazla bilgi vermedi ve Kur’an’dan çok şey öğrendiğini belirtti. İngilizceye çevrilen kaynaklardan yararlandığını söylüyordu. Anlayabildiğim bir isim Buhari oldu. Bir de Mevdudi..

Sohbetin sonuna doğru, hep kendisine sorular yöneltilmiş olmasını kasdederek, «ben de size bir şey söylemek istiyorum» dedi: «Lütfen Afganistan cihadını destekleyin. Afganistan’daki dava oldukça açık, şüphe edilecek hiç bir tarafı yok. Müslümanlar olarak onların ayaklarını yıkayacak durumda bile değiliz.» Yusuf İslâm, Afganistan’a; cepheye kadar gitmiş. Orada yaşadığı bir durumu nakletti: «Cephede şehitler gördüm, kanları misk gibi kokuyordu. Sonra kâfirlerin ölülerini gördüm, domuz gibi kokuyorlardı.» Pakistan tebliğ Cemaati için sorulan bir soruya da «Cephedeki mücahidi çağırıp tebliğ yapıyorlar» diye eleştirici cevap verdi. Tasavvuf konusunda, «bir şeyhe bağlanmak benim için biraz problem» şeklinde kısaca cevap verdi ve müslüman cemaat arasında ayrılıklara sebep olabilecek konularda konuşmaktan özellikle kaçındı.

Saat onikiye geliyordu ve cemaatle yatsı namazı kılındıktan sonra dağılındı.

MALCOLM X

(Malike’ş-Şahbaz)

Amerikan asıllı bir profesör olup sonradan müslüman olan Ömer Faruk Abdullah, İslâmî seçişini anlatırken şöyle diyordu:      «Benim Müslüman olmama vesile Malcolm X’tir.» Sonra da şunları anlatıyor Ömer Faruk: «Tatilimin son günlerindeydi; bir kaç kitaptan sonra elime Malcolm X’in Otobiyografisini aldım. O gün 1970 ocak ayının ilk günü idi. Aldım elime kitabı o sabah. Bütün gündüz okudum. Bütün gece okudum öyle. Sabah olmuştu ki Hac bölümünü tam bitirdim» (İslâmî Seçen Ünlülerle Röportajlar). Bu kitabın Akabe yayınları arasında 1978’de çıkan ilk Türkçe çevirisi için yazdığı tanıtma yazısında, Rasim Özdenören de buna benzer cümlelerle anlatıyordu kitabın üzerinde bıraktığı ilk etkileri: «Sekiz yıl kadar önce, oldukça sıkıntılı bir dönemimde okumaya başladığım bu kitabı (hesaba göre, Ömer Faruk gibi Özdenören de Amerika’da bulunduğu 1970 yılında okuyor kitabı) bütün işlerimi erteliyerek okuyup bitirmiş ve hemen Türkçe’ye çevrilmesi için ilgili arkadaşlara salık vermiştim.»

Bu kitabı bu kadar çarpıcı yapan nedir?

Kuşkusuz kitap sürükleyici ve başarılı bir anlatıma sahip. Fakat bununla beraber bunu aşan bir başka özelliği daha var: Konu olarak ele aldığı Maleolm X’in hayatı ve kişiliği… Kitabın yazarı Alex Haley, Malcolm X’in hayatını, kendisinden dinlediği gibi aktarmaya çalışmıştır kitabına. Bu konuyla ilgili olarak şu açıklamayı yapıyor Haley: «Bu kitapla ilgili mukaveleyi imzaladıktan sonra Malcolm X yüzüme sert sert bakmış ve sadece bir yazar istiyorum ben, bir yorumcu değil demişti bana. Ben de tarafsız bir tarih yazarı gibi hareket etmeye çalıştım.» (s. 115) (Malcolm X, tercüme Yaşar Kaplan, İnsan Yay.)

Alex Haley, kitabın yazılış hikâyesini ayrıca kaleme almış. Bunu kitabın başına (115 sahife kadar) ayrı bir bölüm olarak eklemiş. Kitabın hikâyesi de en az kendisi kadar ilgi çekicidir. Çünkü Malcolm X hayatının akışını etkileyen en önemli olaylardan birisini kitabın hazırlanması başladıktan sonra yaşamıştır. Ayrıca olayların akışı öyle gelişmiştir ki, Malcolm X kitabını tamamladığında hayatı da sona ermiştir. Bunu kendisi de daha önceden sezinliyordu: «Bir ara, «Bu kitap çıktığında ben hâlâ hayatta olursam, bu bir mucize olur» demişti, açıklama kabilinden. Bunu acı çeken birisi olarak söylemiyorum.. Sonra eğildi ve yatağın üzerindeki devetüyü örtüyü yakalayarak dedi ki; nasıl bunun bir yatak örtüsü olduğunu söylüyorsam, onu da öylece söylüyorum» (s. 46).

Malcolm X, 19 Mayıs 1925’de Omaha’da dünyaya gelmiş Amerikalı bir zencidir. Doğduğu zaman ailesi ona Malcolm Litle adını verdi. 1964’de Hac için geldiği Mekke’de kendi ifadesiyle, ‘gerçek İslâm’ı tanıdı. Sakal bıraktı ve adını Malike’ş-Şahbaz olarak değiştirdi. 21 Şubat 1965’de, New York’ta, henüz kırk yaşındayken öldürüldü. Bu kırk yıllık hayatı çok yoğun olarak yaşadı. Hayatı boyunca taşıdığı isimler ve çağrıldığı lakaplara bakmak bile onun sürekli değişmeler geçiren ‘atak’ kişiliği hakkında gerekli ipuçlarını verir.

Babası bir Baptist rahibi idi. Hayatım, Amerika’daki zencilerin asıl memleketleri olan Afrika’ya dönmeleri için çalışan Evrensel Zenci Dayanışma Demeği (UNİA)ne adamıştı. Bir gün başı esilerek öldürüldü. Annesi bu olayın etkisinden bir türlü kurtulamadı. Sekiz çocuğuyla beraber büyük bir yoksullukla mücadele vermek durumunda kaldı. İçinde bulunduğu olumsuz şartlara dayanamayıp sonunda akli dengesini tamamen kaybetti.

Babası öldürüldüğünde Malcolm, henüz dörtbeş yaşlarında idi. Hayatının başlangıcındaki bu ölümü o hiç bir zaman unutmadı. Bir gün böyle bir ölümle ölebileceğim düşünerek kendisini sürekli buna hazır tuttu. «Ben kendi ölümümünün de böyle hunharca olacağı inancını içimde hep taşımışımdır. Kendimi böyle bir ölüme hazırlamak için de elimden geleni yaptım.» (s: 119)

İlkokula Lansing’de başladı. Buradan, işlediği bir suç sebebiyle, Mason’daki «ıslahevi» ne gönderildi. Orada sekizinci sınıfa kadar okudu. Yani ortaokulu bitirdi. Ömrü boyunca görüp göreceği resmi eğitim de bu oldu. Daha sonra kendi kendini yetiştirdi.

Mason’dan, önce Boston’a oradan da New York’a gitti. Buralarda, bir çok zencinin içine itildiği kötü şartlarda, tam bir serseri hayatı yaşadı. Yaptığı ayakkabı boyacılığı ve garsonluk, gibi işlerin yanında esrar kaçakçılığı, piyangoculuk, kadın ticareti, soygunculuk gibi bir çok kirli işlere bulaştı. O zamanlar, Harlem’de, Detroitli Kırmızı Oğlan diye biliniyordu. Kimse onun gerçek adını da merak etmiyordu. 1946’aa soygunculuktan yakalanıp hapse girdiğinde henüz 21 yaşındaydı. On yıl hapse mahkum edildi. Hapishanede pervasızlığı ve aşırı inançsızlığıyla belirginleşti. Mahkumlar arasındaki lakabı «iblis» ti bu dönemde.

İçerideyken Elijah Muhammed’in 1934 yılında Amerika’da başlattığı «Siyah Müslümanlar» faaliyetini tanıdı. Bu hareketin samimi bağlılarından birisi oldu. Malcolm X için hayatının en önemli dönüm noktalarından birisidir bu bağlanma. Siyah Müslümanlar faaliyeti, içinde bazı İslâmi motifler taşımasına rağmen aslında ırkçılık temeli üzerine bina edilmişti. Kendilerinin müslüman olduklarım söylüyorlar, fakat müslümanlığın bir zenci dini olduğunu iddia ediyorlardı. Aslında bu hareket, Afrika’dan Amerika’ya götürülen zencilerin 400 yıldan beri beyaz Amerikalılardan gördükleri köle muamelesine karşı bir tepkiydi. 400 sene boyunca sürekli «pis zenci» olarak yaşayan ve ikinci sınıf’ insan muamelesi gören bu siyah derili insanlar, kendileri için kullanılan silâhı tersine çeviriyorlar ve «beyaz adam şeytandır» diyorlardı. Kısaca siyah müslümanların ırkçılığı bir «karşı ırkçılık» oluyordu: «Nefretin doğurduğu nefret».

Malcolm adının sonuna X soyadını Elijah M. koydu. Elijah, bu X’i zencilere, geçmişteki kendi isimlerinin unutturulduğuna bir işaret olsun diye koyuyordu.

Malcolm X, 1952 yılında hapisten çıktı. Kendini bütünüyle Siyah Müslümanlara adadı. Elijah M. onu «Vekil» yaptı. Malcolm, artık ateşli bir hatip olmuştu. Hareket içinde hemen sivrildi. Elijah’tan sonra ikinci adam durumuna geldi. Siyah Müslümanlar hareketi içinde meselelere yaklaşım üslubuyla ayrı bir kimlik olarak belirginleşti. 1963’te Elijah’la araları açılmaya başladı. Elijah onu hareketin dışında bıraktı. Bunun üzerine Malcolm X kendisine yeni bir örgüt kurdu.

1964 yılında yaptığı Hac yolculuğundan sonra Elijah’ın önderliğini yaptığı müslümanlığın gerçek müslümanlıkla pek az ilişkisi olduğunu anladı. Bu hac yolculuğu hayatında yeni bir dönemi başlattı. Böylece bir bakıma kendi kimliğine kavuşmuş oluyordu. İlk defa kendi isteğiyle bir isim aldı: Malike’ş-Şahbaz.. Fakat bundan sonra fazla yaşatmadılar. Bir konuşması sırasında kurşunlandı.

Bu kitapta kuru bir dava adamı kimliğiyle çıkmıyor karşımıza Malcolm X, Dava adamlığının ötesinde bir insan olarak da tanıyoruz onu. Tanıyoruz ve gerçeğe açık kişiliğinin hakkını teslim ediyoruz.

3.

BİR AYRINTI

Ayrıntının, çoğu zaman içinde, öze ilişkin, bazı sonuçlar taşımadığını kim söyleyebilir? Böylesi bir ayrıntı üzerinde duracağım burada.

Aylık bir derginin (Gergedan), yeni yayınlar sahifesinde, bir yazar, Edward Gıbbon’a ait İngilizce bir kitabın Türkçede yayınlanan Roma İmparatorluğu’nun Gerileyiş ve Çöküş Tarihi adlı çevirisi üzerine bir yazı yazmış. Biz ne kitabın Türkçede yayınlanışım, ne de onun üzerine yazı yazılışını yadırgıyoruz. Yadırgamak şöyle dursun, faydalanılabilecek bir çalışma olarak görüyoruz. Sözkonusu kitap 1776 yılında İngiltere’de basılmış. Yazı sahibi, bu tarihi de gözönünde bulundurarak yazısına bir karşılaştırma ile başlıyor. Böyle bir metodla da alıp-vereceğimiz olamaz elbette. Ancak bu karşılaştırmaya yön veren, satırların arkasındaki düşünce üzerinde duralım.

Kitap tanıtma yazısının yazarı, sözkonusu kitabın yazıldığı tarihteki (1776) Osmanlı kültür dünyasından bir kesit, bir tablo sunuyor önce: Bu tarihte Osmanlı ülkesinde, bir müddet önce «kurulan ilk Türkçe matbaa, 17 kitap bastıktan sonra yasaklanmış»tır. «…o dönemin en ünlü Osmanlı tarihçisi Resmî Ahmed Efendi, darüssaade ağalarının hayat hikâyesini anlattığı Humeylet-ül Kübra adlı eseri ile, sarı Mehmed Paşa’nın Zübet-ül Vekayi adlı eserine eklediği, vefat eden meşhur erkek ve kadınların adlarını 12 liste halinde düzenlediği zeylini yazmaktadır.»

Evet, söz konusu yazar demek istiyor ki; bizde böylesi medeniyet .düşmanlıklarının yapıldığı, tarihçilerimizin ıvır-zıvır işlerle uğraştığı 1776 yılında İngiltere’de Edward Gıbbon «uluslararası ve çağlararası önemde iki kitap yayımlamıştır.» İşte Roma İmparatorluğunun gerileyiş ve çöküş tarihi bunlardan birisidir!

Bizim burada katılamıyacağımız nokta, karşılaştırmaya konu olan iki medeniyet dairesinin, böylesi bir yan tutmayla, aynı düzlem üzerinde yanyana getirilmesidir. Bu medeniyetlere ait sunulan unsurlardan birisinin «uluslararası ve çağlararası önemde» olduğu bize yazar tarafından empoze edilmektedir. Tabii olarak bu tek taraflı tutumun sonucu bir çarpıtma olmaktadır. Halbuki, medeniyetlere ait verilerin gerçek anlamları, o dairenin kendi şartları içinde değerlendirildiğinde anlaşılabilir.

Şimdi eğer, sözkonusu kitap yazısının mantığıyla düşünürsek şunu sormamız kaçınılmaz olmaz mı: Peki ama sizin, Batı medeniyeti karşısında hor gördüğünüz, medeniyet düşmanı gördüğünüz Osmanlı değil midir, Gıbbon’un kitabına konu olan Doğu Roma İmparatorluğu’na 1453’te üstün gelen? Fakat biz konuya aynı mantıkla yaklaşmadığımız için bu soruyu da sormuyoruz.

AKİF ÜZERİNE YAZMAK

Mehmet Akif’ten sözaçmayı bir yazı ile sınırlandırmak niyetinde değilsem de, onun ölümünün ellinci yılını idrak ettiğimiz bu günlerde (Aralık 1987) bu vesileyle, konumuzun Akif olmasını özellikle istiyordum.

Akif hakkında yazı yazmak üzere kalemi elime aldığımda, bu bağlamda bazı konular belirip kaybolmaya başladı kafamda. (Meselâ atıfta bulunduğum, Akif’in şiirine batı nesir –roman-geleneğinden yansıyan dikkat, bu yazı için bir çıkış noktası olabilirdi pekâlâ.) Fakat, Akif üzerine yazmak istenildiğinde yüzyüze gelinen bir durum var. Ona değinmenin benim için bir önceliği olduğuna karar verdim. Şimdilik onu belirtmekle yetineceğim.

Akif, hakkında çok yazılmış, çok söz söylenmiş bir şahsiyet. Fakat bu kabarıklığı keyfiyet bakımından şöyle bir yoklarsak, onunla ilgili olarak söylenenlerin genelde üzerine oturduğu, veya bu sözlerin oluşturduğu bir diyalektiği tesbit etmek mümkün olacaktır. Akif’ten sözaçılma biçimi bir klişe oluşturmuş durumda. Sözkonusu özelliğin sonucu olarak Akif’e rağmen bir Akif portresi çıkıyor adeta ortaya. Zorluk ta bu noktadan doğuyor. Bu ifade biçimi, O’na yönelenleri, kendi düzlemine katılmaları için zorluyor adeta.

Burada söylediklerimle, Akif hakkında yazılanların hepsini aynı kefeye koymayı amaçlamıyorum. Böyle bir niyetim yok. Hatta bu temel diyalektiğe rağmen, Akif hakkında yazılmış önemli yazılar, kitaplar olduğunu ayrıca belirtme ihtiyacını duyuyorum. (Bu kitaplar hangileridir diyecek olanlara, Mithat Cemal Kuntay’ın ve Sezai Karakoç’un Mehmet Akif kitaplarını söyliyebilirim.) Öyle ki, önem verilmesi gereken bu çalışmalar da aynı genel mantalite içinde algılanmaya yatkın, buna ayarlı olarak okunduğu için, özgün tarafları gözden kaçırılan çalışmalardır.

Şunu ifade etmek istiyorum: Akif hakkında söylemek istediklerimi, onunla ilgili olarak oluşturulmuş egemen ifade biçimiyle dile getirmek mümkün görünmüyor bana. Onun eserinden ve yazdıklarından yola çıkarak, hatta onun hakkında yazılanları da ayıklayarak, bir yönüyle bunlara yaslanarak; fakat yine de farklı bir ifade biçimi içinde söyliyebilirim gibime geliyor.

Burada belki asıl konumuz içine girmemiş gibi olduk, ama, iyi düşünülürse aslında konumuz dışında sözler söylemediğimiz de anlaşılacaktır, zannediyorum. Özellikle Akif’in ölümünün ellinci yılına ulaştığımız şu günlerde (Aralık 1987) sözkonusu ettiğim temel yaklaşım doğrultusunda sözler duymaya, yazılar okumaya hazırlanırken..

ALTINI ÇİZDİĞİM SATIRLAR

Gösteri dergisinin Aralık sayısında, Mehmet Akif Ersoy’un kızı Suat Ersoy ile bir konuşma var. Suat hanım, Akif’in üç kızından en küçüğü ve tek hayatta olanıymış. (Galiba bundan sekiz-on sene kadar önce bir televizyon programında da kendisiyle babası üzerine konuşulmuştu.) İlgiyle okudum bu konuşmayı. İlgimi çeken yalnızca Akif’i kızının ağzından okumam değildi. Suat Hanım’ın dikkatleriydi. Bu dikkatlerin, eserinden çıkarak Akif hakkında oluşan ve daha önce bazılarını yazdığım kendi kanaatlerimi, farklı bir ifade biçimi içinde dile getiriyor olması.. Böylesi bir durum beni memnun etti.

Suat Ersoy şöyle diyor:            «Babam çok roman okurdu…» «Romanlardan şiirleri için bile çok yararlandığını söylerdi…» Bu satırlar, şu anda detayına girmeyeceğim Akif’in şiirindeki batı nesir geleneğinden gelen dikkate işaret ediyor.

***

Orhan Veli’nin, şiirin, diğer sanat dallarından yararlanmasına olan itirazlarım bilirsiniz. Apollinaire’nin bir yağmur şiirinin mısralarını yağmur damlaları gibi yukarıdan aşağıya doğru dizmesini, bir seyahat şiirinde harf ve sözcüklerin dizilişiyle vagonlar, telgraf direkleri, ay ve yıldızlardan meydana gelmiş şeklen bir tablo çizmesini (şiire resmi sokmasını) eleştirir. Orhan Veli, vezin ve kafiyenin de şiirde esas unsur olmadığını kabul ederek bunları kullanmanın hazır bir müzikaliteyi (şiir dışı bir unsuru) şiirin yardımına çağırmak sayarak itiraz ediyordu.

Sözü Orhan Veli’nin «düzyazıları» na getirmek istiyorum. Düzyazıları kitabındaki «Karikatürden Şiir»e yazısına.. Şiir için kullandığı ölçüyü başka sanat dallarına da uyguluyor, Orhan Veli: «Sanatlarını başka sanatların yardımıyla zenginleştirmeye, daha doğrusu kurtarmaya çalışıyorlar. Kimisi bunu bile bile yapıyor: kimisi de uğraştığı sanatın ne olduğunu bilmediğinden.» Sözü çizgiye getirerek de «Karşı karşıya yahut yanyana iki kişi çiziyorlar, altına da iki satırlık bir konuşma. Konuşmanın çizgiyle hiçbir alâkası yok. O yazıları kaldırıp başka bir konuşma koysanız karikatür bozulmayacak. Çünki bütün nükte sözde (vurgu bana ait A.K.)» diyor.

Ayrı sanat dallarının biribirinden faydalanması, biribirinin alanına girmesi; bu ayrı bir konu. İşin bu yönü üzerinde durmak için almadım bu satırları. Fakat her sanat öncelikle kendine özgü olan tarafım gerçekleştirmeli, içinde taşımalı; bu tarafına yaslanmalı: Çizgi de..

YAHYA KEMAL ÜZERİNE YAZILANLAR

Namık Kemal, Tevfik Fikret, Ahmet Haşim, Mehmet Akif gibi Yahya Kemal de bizde, hakkında en çok kitap hazırlanmış edebiyat adamlarından biridir. (Tanzimat öncesine geçersek bunlara Yunus Emre ve Mevlana’yı da ekleyebiliriz.) Şöyle kabataslak bir araştırmayla benim belirlediğim, onbeş kadar kitap çıktı. Bunlardan dört tanesi, kendisi hayattayken yayımlanmış. Hem de ortada kendisinin henüz yayınlanmış bir kitabı bile yokken.. Yahya Kemal yaygın şöhretine rağmen hayattayken şiirlerinin kitap halinde yayınlanışını görememiştir.

O, dokuz yıl kaldığı Paris’ten 1912’de birkaçı bitmiş üç-beş şiirle döndü ve ağızdan ağıza dolaşan çok az şiiriyle şöhret buldu. Rahat konuşan ve sohbeti seven birisi olmasına rağmen özellikle az yazıyor, az yayınlıyordu. Bu konuda eleştiriler de alıyordu. 1924 yılında kendisiyle yapılan bir konuşmada, bir soruya: «Az şiirim varsa, bunu bir bahtiyarlık sayarım. Az şiir söylemiş olmak az-buz şey değildir. Nice mecmuâ-ı eş’ar sahibi şairler bilirim ki, ömürlerinde henüz bir mısra söylemiş değillerdir» diye cevap veriyordu. (Görüldüğü gibi onun az yazıp az yayınlaması doğrudan şiir anlayışına bağlı bir konudur.) Onu seven ve isleyen geniş bir topluluk, yayınlanmış bir kitabı bile bulunmadığı için şiirlerini mecmualardan ve ağızlardan derleme yoluna gidiyorlardı. Yahya Kemal’le ilgili olarak çıkan ilk kitap, basılmış bir kitabının bulunmamasının ortaya çıkardığı bu boşluktan yararlanılarak ve Madrit elçiliğinden ayrıldıktan sonra bir müddet Avrupa’da kalması fırsat bilinerek (1932-33) «Yirmidört şiir ve Leylâ» adı altında yayınlanan bir derlemedir. A. Şinasi Hisar’ın da işaret ettiği gibi «Şairin hayatı ve şiirlerinin güya tetkikleri ve izahları yapılıyormuş gibi kendisine taalluku olan birkaç cümle yanında bütün şiirleri kopye ediliyor ve bu yağma hayatında üç-dört defa daha tekrar ediliyordu».

Ölümünden sonra kurulan Yahya Kemal’i Sevenler Cemiyeti neşriyatı olarak yakın dostlarından H. Vehbi Eralp’in Yahya Kemal İçin (1959) adlı kitabı ile Ahmet Hamdi Tanpınar’ın son şeklini vermeye ömrünün vefa etmediği Yahya Kemal kitabı yayınlanır.

Tekrar başa dönerek, yayınlanan kitap sayasının hiç de az sayılamayacağını söyleyebiliriz. Bununla beraber şöyle bir silkelendiğinde pek fazla bir şey kalmıyor elimizde bu kitaplardan. Kala kala Tanpınar’ın kitabıyla –belki -Ayvazoğlu’nun 1985’de yayınlanan Yahya Kemal, Eve Dönen Adam kitabı ve A. Şinasi Hisar’ın mütevazi yazılan (Yahya Kemal’e Veda, 1969) kalır geriye. Şahsi dostluk ve hayranlıkların yön verdiği şeylerdir çoğunlukla diğer çalışmalar. Ayrıca bu durum sadece Yahya Kemal için yazılanlarda geçerli bir durum da değildir; genelde böyledir. Bizde monografik çalışmaların oluşmuş bir geleneği yoktur. Genellikle cılız kalıyor bu tür çalışmalar öyle zannediyorum ki yapılacak çalışmalarda dikkat edilmesi gereken en önemli nokta meselenin doğru konulması, isabetli bir zemin üzerine oturtulması olacaktır.

DELİNEN “DÜŞ”

Ahmet Hamdi Tanpınar, ömrünün sonuna doğru hazırladığı, Yahya Kemal kitabında, Dergâh mecmuasından bahsederken, bir yerde bir anektod aktarır. Yahya Kemal, dergi sahifelerinde tekdüzeliği önlemek için, asıl yazıların arasına, müstakil, çeşitleme kabilinden küçük sütunlar koymayı düşünür. İlk sayı için bu sütuna konulmak üzere gençlerden birine: «Râsih’in matlaı» adlı bir konu verir. Ahmet Muhtar adındaki bu gencin yazdıklarını beğenmeyince de oturur yenibaştan yazar ve onun imzasıyla yayınlar. Bundan sonraki gelişmeleri Tanpınar’ın kaleminden okuyalım. «Arkadaşının üslubunu çok iyi bilen, Muhtar’ı da aramızda tanıyan Haşim, yazıyı okur okumaz Yahya Kemal’e ‘çocuğunun başına öyle bir Mevlevi sikkesi geçirdin ki göbeğine kadar indi’ diye takılmıştı.»

Bu anektodu nasıl hatırladık ve niçin biz de buraya aktardık?

Milliyet Sanat dergisinin, geçtiğimiz aylardan birinde, yine bir (yazarların) «En Yeni Yapıtları» sayısında (sanki yazarlar başka sayılarda ve başka dergilerde en son yapıtlarını yayınlamıyorlar.) Ferit Edgü’nün Borges İle Düşte, diye bir öyküsünü okudum. Doğrusu fena bir öykü değildi bu. Belki bunun da etkisi var bu yazıyı yazmamda.

Bu öyküde bildik bir Edgü atmosferiyle karşılaşılıyor. İç içe, aynı düzlem üzerindeki; ya da inilip çıkılan farklı düzlemlerdeki edalara açılan öykü dünyasında bizi gezdiriyor ve bir türlü nerede olduğumuzu kestiremediğimiz için şaşırtıyor, Edgü. Burada Edgü’nün olduğu kadar Borges’in öykü dünyasını da tanımlamaya yatkın bir ifade kullandığımın farkındayım. Fakat bu ayrı bir konu. Biz asıl konumuza dönelim.

Kabaca bir ifadeyle sözedersek Ferit Edgü’nün bu öyküsünde yazarla Arjantin’li yazar Jorge-Luis Borges, düşde, bir odada oturup konuşuyorlar. Bu oda yazarın çalışma odasıdır ve kör öykücü Borges, öykünün sonuna doğru; bir hayli bilgece konuşmalar yapıldıktan sonra, ona, odasında kitaptan başka neler bulunduğunu sorar. Odada bulunan eşyalardan biri de «duvarda bir hat; yalnızca bir harfin (Elif) yinelenmesinden oluşmuş bir hat’tır. Arada sergilenen yeni bilgeliklerden sonra bu öyküdeki Borges, yazara bu harfin simgesel bir anlamı var mı, diye sorar: «Birçok simgesel anlamı vardır, dedim. Allah’ın ve Aşk’ın ilk harfidir.»

Ne yazık ki yazar (hikâyenin kahramanlarından biri) değildir hataya düşen; Ferit Edgü’dür. Öykü’de ise onun bu gafını örtecek bir başka boyut yoktur. Düş (öyküde kurulan atmosfer) bir yerinden deliniyor. Oyun bozuluyor. Pat, diye öykünün dışına düşüyorsunuz.

Tekrar zihnen aynı dünya içine dönmeniz zorlaşıyor artık, bir okuyucu olarak. Doğrusu bir yazar için can sıkıcı bir durum bu.

Öykünün ve dolayısıyla Edgü’nün kavramak, kuşatmak istediği bir kültür düzlemi var. Kozmopolit bir bileşke bu. Teknikteki içiçe ve dönüşümlü gelişmelerin karşılığı bu geniş kültür düzlemi içinıoi de malumattan malumata, ayrıntıdan ayrıntıya geçilerek oluşturulmak isteniyor, öyküde bizi, malumat bolluğuyla bu noktada da şaşırtmak istiyor yazar. Yada kendi kurmaca dünyasını canlı kılmak istiyor. Fakat Edgü, kendine çizdiği geniş kültür sınırlarının içini dolduramıyor. Giymeye kalktığı «sikke» göbeğine kadar inmese de en azından gözlerinin üzerine düşüyor.

Ha., evet! Söylemek lâzım mı; Aşk kelimesi (Elif)’le değil (Ayn)’la başlar.

SANATÇIYA YAKIŞAN

Daha önce bu sütunlarda, Ferit Edgü’nün bir dergide yayınlanan, Borges ile Düşte adlı öyküsünden bahsederek; o öyküsünde yazarın düştüğü bir hatayı işaret etmiştim: Hikaye kişilerinden birinin -Borges ile düşte konuşan yazarın-ağzından Allah ve Aşk kelimelerinin (Elif) harfiyle başladığı söyleniyordu.

Biz yazıyı yazdıktan (Delinen «Düş») ve gazeteye ulaştırdıktan sonra haftalık bir dergide, Ferit Edgü’nün konuyla ilgili cevap niteliğinde bir açıklaması yeralmıştı. Tabii bizim henüz yayınlanmamış yazımıza değildi bu cevap. (O sıralar Zaman çıkış hazırlıkları yapıyordu.) Edgü, aynı konuya işaret eden ve benim görmediğim bir başka yazıya cevap veriyordu ve kısa ifadesiyle; Aşk kelimesinin (Ayn)la başladığını bildiğini, yaptığı yanlışın yazınsal bir yanlış olduğunu, bu yanlışın hikayede kurulan dizge içinde bir yeri olduğunu ima ederek öyküsünü savunuyordu.

Doğrusu bu savunuyu yadırgamıştım o zaman. Yazarın Allah ve Aşk kelimelerinin ikisinin de (Elif)le başlamadığını bildiğini kabul etsek bile bu yanlışın hikâyenin yapısına dâhil bir yanlış olduğunu bize öykücü mü söylemeliydi? Bunu bize öykünün kendisi ihsas etmeli değil miydi? Bunları düşünerek, yazdığım yazıya, gazetede yayınlanacağı zaman, daha sonraki gelişmeler konusunda bir not düşmeyi gerekli görmemiştim. Çünki sözkonusu yazımda da işaret ettiğim gibi, öyküde bu hatayı içine alacak bir boyut mevcut değildi.

Bir başka gelişme tekrar bu konuya döndürdü beni.

Fethi Naci, günlüklerinin bu ay bir dergide yayınlanan bölümünün bir yerinde, Ferit Edgü’nün yakınlarda çıkan «Şimdi Saat Kaç» adlı deneme kitabından bahsediyor. (Ben kitabı henüz görmedim) Edgü, sözkonusu öyküsünü bu kitabına bir ek bölüm olarak koymuş. Son gelişmeleri de gözönünde tutup öyküye eklediği bir ekle beraber…

Bu ek bölüm, öykü yayınlandıktan sonra yazara Borges’den gelen bir mektuptan bahsediyormuş. Fethi Naci’nin bu hikâyeye sonradan eklenen bölümden yaptığı alıntılardan yararlanarak biz de bir bölüm aktaralım buraya:          «İslâm kültürüne olan ve yer yer yazdıklarıma da yansıyan ilgi hatta hayranlık, ne yazık ki Arapçayı öğrenmeye değin götürmemişti beni. Bu nedenle olsa gerek, düşünüzdeki bir yanlışlığı düzeltememiştim: Burada öğrendiğime göre, Allah’ın ilk harfi ‘elif’, Aşk’ın ilk harfi ise ‘ayn’ınış. Gene burada öğrendiğime göre, hatasız kul olmazmış ve yalnız Yaradan kusursuzmuş…»

İnsan, şu son gelişmelerden haberdar olduktan sonra, Edgü o haftalık dergideki cevabını hiç yazmasaydı, diye düşünmekten kendini alamıyor. Bir sanatçıya yakışan bu ikinci yol çünki.

«GERGEDAN GÖZÜYLE»

Gergedan, ikinci sayısında, Yahya Kemal’e özel bir bölüm ayırmış.

Derginin «Gergedan Gözüyle» başlıklı sunuş yazısında, «ilklik», «modernlik», «yenilik» konularında, belirgin bir abartı ve iddia hemen göze ilişiyor. İnsan, aman biraz duraksayın, bir yanılma payı bırakın kendinize, demeye kalmıyor, her bahsin ardından sevimli bir abartı ve iddia geliveriyor. (Mesela, beklediklerinin ötesinde tepki almalarından, «canlı ve genç» oldukları sonucunun çıkarılıvermesi gibi.) Daha bir kaç paragraf önce, birinci sayı için onca geri alman adımlara rağmen… (Bunlar için de garip bir iddiada bulunuyor sunuş yazarı: «Bundan sonra böyle yapmayacağımızdan emin olabilirsiniz.»)

Yahya Kemal bahsi de Eski Ağıza Yeni Taam başlığıyla şöyle sunuluyor: «…bu ilginç ve derinlikli şair, bundan önce hiç böylesine modern bir yaklaşımla dört bir koldan kucaklanmamıştır. (Bakıyorsunuz, dört imza ve dört yazı var gerçekten ilgili bölümde, Yahya Kemal üzerine.) Bu yazılardan ilki ve en uzunu Ahmet Oktay’a ait. «Gergedan gözüyle» söylenenlerden, isabet kaydeden bir hüküm de bu yazı için olsa gerek diyorsunuz yazıyı okuyunca. Yazar, bir takım okuyucuların gözüne belki yeni ve modern görünebilecek bildik bir çizgi üzerinde yürüyor. Bu bildik çizginin ne olduğu ise, yazının sonuna doğru oldukça belirginlik kazanıyor. «İlginç ve derinlikli şair» hiç te ilginç olmayan, oldukça sığ bir eleştiri kuramının ağı içine sığdırılmaya çalışılıyor. İşte o zaman diyorsunuz ki: bu dosya gerçekten «eski ağıza yeni taam olsun diye» mi açılmış acaba? Çünki ağız gerçekten eski (eskimiş) bir ağız ve taam gerçekten hâlâ yeni. Eskimiş bir ağızda çiğennirken de farkediyorsunuz bunu.

Sezai Karakoç, 1986’nm son aylarında, kitap olarak yayınlanan Edebiyat Yazıları-II’de, Türk şiirinin Tanzimat sonrasındaki durumunu tablolaştırırken, ısrarla üç ismin üzerinde duruyor: Mehmet Akif, Yahya Kemal ve Necip Fazıl.. Bu yazılardan, ilk olarak 1970’de Diriliş dergisinde yayınlanan «Necip Fazıl’ın Şiiri-I» yazısının bir yerinde şöyle diyor: «Eğer edebiyatımız hâlâ bir takım sığ ellerde bocalamasa, belki en çok üzerinde durulması gereken şairlerden biri Yahya Kemal olacaktır. Mamafih, eğer bir gün, yakın bir gün, edebiyatımız kendi gerçek yönünü alacak olursa, Yahya Kemal’in hakkı yeniden verilecek ve onun tekniğinden başlıyarak bakış açısına kadar, bütün şiiri, ilk çıkış noktalarımızdan biri olacaktır.»

Gergedan’ın ilgisini bir farkına varma, bir hakkı teslim etme, «edebiyatımızın kendi gerçek yönünü almasına» bir katkı olarak anlamak mümkün mü?

Evet, demek, hemen hemen imkânsız görünüyor.

DEĞİNÎ

Cemal Süreya bu ay günlüklerinin önemli bir bölümünü, Yedi İklim Dergisi münasebetiyle «İslamcı sanatçılar» a ayırmış. Orada bir çok sözler var da, ben Necip Fazıl için söylediği şu söze takılacağım: «Necip Fazıl’ın günoğlu davranışı…»

Necip Fazıl’ın kendi sesinden şiirlerini dinlerken düşündüm. Bir çok insan onun şiirindeki gümbürtülü sese takılıyor. Bu havadan dolayı seviyor. Necip Fazıl bu sesten ibaret olsaydı, çabucak biterdi. Onun şiirinin bitmemesini geleceğe yönelik bir zaman için de söylüyorum.

Bir insan olarak ta onun çevresine yansıyan şaşırtıcı, parıltılı davranışlarını aynı şekilde değerlendirmek gerekir diyorum. Bu dış tabakayı, altında sakladığı bir iç değeri korumak için, bir şaşırtmaca bir koruma çeperi olarak düşünmek lâzım geldiği kanaatindeyim. Bence ona ait değerler daha içerilerdedir, ötededir. Birinci tabakanın labirentlerini, yıldırımlarım, parıltılarım aştıktan sonra ulaşılacaktır.

Burada, Fikret Adil’in, Asmalımescit 74 kitabından, Necip Fazıl’la ilgili olarak anlattığı iki anısını nakletmek istiyorum:              «Birgün köprüden geçerken sormuştum: Acaba her lisanda mevcut ve tanınmış ,bir isim var mıdır? Kemal ciddiyetle cevap verdi: — Evet: Necip Fazıl!» Fikret Adil bununla Şair’in hodgamlığını örneklendiriyor. Ben aynı şekilde düşünmüyorum.

İkincisi de şu: Beş parasız ve parasızlıklarından dolayı karınlarını doyuramadıkları bir gün, Beyoğlu’nda bir kahvede oturmuşlar, gazete yazılarını yakmaya çalışmaktadırlar. Necip Fazıl «Açlık» başlıklı bir yazı yazmaktadır. Bu yazısında «açlığın insana perspektif hususunda vermiş olduğu hisleri tahlil etmektendir. Bu ara kahveye uğrayan bir arkadaşlarından Fikret Adil bir miktar borç para bularak Necip Fazıl’ı yemeğe davet eder. Yemeklerini yiyip yazılarını bitirmek üzere tekrar kahveye dönerler. «Necip düşünüyordu. Elindeki kalemi kemiriyor bir türlü açlık nesrinin sonunu getiremiyordu. Nihayet yerinden fırladı:

— Allah belânı versin, dedi, karnım doydu, açlık fikirlerim kayboldu.»

Açlık üzerine ancak aç karnına yazı yazabilme, bunun arkasındaki dürüstlük. Bence, burada Necip Fazıl’la ilgili önemli bir iç değerin ipucunu bulmak mümkündür.

Kaynak: ÂLİM KAHRAMAN, Çalışan Saat, Yedi İklim Yayınları: 9 Deneme/Eleştiri Eylül, 1989, İstanbul

BAŞA DÖN

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s