UNUTULAN HAKİKAT-ARA DÜZLEM -ARAF

Çeviri: Latif BOYACI

 

ARA DÜZLEM

Biz onu, çoğu zaman hiçbir mantıklı karşılığı bulunmadığı kuruntularda karşılaşıldığı kadarıyla ince, sezilmesi güç ruhi (animic) düzlem olarak da adlandıracağız.

Kuruntular canlı veya cansız olabilir: düzlem her ikisini de barındırır. Canlı olanlar çeşitli cismani olmayan türleridir: hayaletler, geçici olarak arafta bulunan veya Tibetlilerin söylediği gibi ara bardoları (düzlemleri) gezen bedenden ayrılmış ruhlar; ispritizmacılar ve medyumların iddialarının geçerli olduğu kadarıyla ilişki içerisinde olduklarını ileri sürdükleri “kontrol’ler; uykuda olduğu gibi cismani ve dış kaplarından sıyrıldıkları kadarıyla kendi ince, sezilmesi güç varlığımız. Bu sezilmesi güç varlıklar “ruhani” olarak adlandırılırlar ve bunların şamanizmin temeli olan maceraları ruhani yansımalar olarak tanımlanırlardı, fakat uzaysal benzetme kendimizinkinin üzerindeki düzlemlere kesinlikle tam olarak uymaz. En yüksek düzlemler gerçek mekan kaplamazlar. Ara düzlem bir şekilde uzaysaldır, fakat bu yerel düzleminkinden göze çarpar derecede farklıdır: Henüz kaydettiğimiz Newton sonrası fizikteki tuhaflıklar yeniliklerinin ara düzeninin uzayı yönündeki ilk adımlar olmasından kaynaklanır. Ruhani yansıma ve şamanların rüya yolculukları hakkında konuşulduğunu işittiğimizde bütün bunlar akılda tutulmalıdır. Yüksek düzlemlerdeki herşeyle birlikte olduğu gibi, böyle kavramlar dünyevî düzleme girmeye zorlanırsa gülünç hale gelirler. Bu deri gözeneklerinden rokete, şu veya bu şekilde fantastik harikalar diyarlarını bilenlere kadar sıralanan ruhani topak resimleri üreten bir yakıştırmadır. Sözkonusu hakikat bu gibi göksel tasvirleri sezilmesi güç varlığın güvenlik içerisinde cismani kılıfında kalırken zaman ve mekan onun ve indriyik ağlar vasıtasıyla yıkandığı zıt tasvirlerle dengelediğimizde ortaya çıkacaktır; indriyalar —fiziksel duyu organlarımızın ince bağıntılı şeyleri (Sanskritçe)— aradığı bilgiyi seçer. Veya bırakalım açıklayıcı model ESP, yerçekimi tesirinin ruhani karşılığı olsun. Bu uzaysal benzetmeyi tamamıyla ortadan kaldırır.

Ruhi düzlemin gayrı şahsi döşemesine geçersek başlıca arketiplere rastlarız. Bunların gerçek meskeni üstteki bir sonraki düzlemdedir, fakat alt düzlemler üsttekilerden kaynaklanır, dolayısıyla arketipler ince düzlemde asıllarının yansımaları olarak görünür. Kainattaki her dünya artık üstteki dünyadaki arketiplere tamamıyla bağımlı gölgeler dokusundan başka bir şey değildir; olaylar da aldatıcı bir tarzda hiçlik tarafından aşındırılan ilahi niteliklerdir. Böylece arketipler de dünyevî düzlemde, aksi takdirde ilkel olacak maddeden nesneleri şekillendiren biçimlerde ortaya çıkıverirler. Bununla birlikte şu anda mütalaa ettiğimiz sezilmesi güç düzlemde bunlara daha saf olmamakla beraber daha dolaysız yoldan rastlarız))

Sonraki düzlemde bunları saf hallerinde bulduğumuzda bunlar Eflatun’un Formlarına veya İdealarına dönüşür; fakat burada ara düzlemde Jung’un keşfettiği arketiplere daha yakın dururlar. Hastalarının rüyalarında tekerrür ettiğini tespit ettiği imgeler bir dereceye kadar (hastalarının büyük oranda sorumsuz olduğu) dünya mitolojileriyle çakışıyordu. Bu durumda sembollerin kendilerinin insanın müşterek bilinç altında yatması gerektiği sonucuna vardı. Tabii ki pasif olarak bir ressamın boya tablosunda sanatçının ihtiyaçlarını karşılayarak boyalar sıfatıyla değil. Jung’u biyolojik içgüdülerin ruhi karşılıkları olduklarına inandıracak şekilde kendi enerjilerine sahiptirler. İnsan hayatı fiziksel olarak biyolojik içüdüleriyle yönlendirilir; ruhi olarak da arketiplerin dalga gibi kabaran baskılarıyla şekillendirilir. Jung sonunda daha ileri bir bağıntıyı göze aldı. Arketipler yirminci yüzyıl fiziğinin teorilerinde ve deneylerinde boy gösteren kalıplara oldukça yakın görünüyordu. Bu onun arketiplerin psychoidler olduğu sonucuna varmasına neden oldu. O bununla onların zihni olduğu kadar maddeyi (tabiat) de şekillendirdiğini kastediyordu. Bunlar bu ikisi arasındaki yarığı aşarlar ve ona karşı tarafsızdır; ne bir tarafa ne de ötekine eğilim gösterirler.

Bu anlatımın iki katlı bir değeri vardır. Birincisi ara düzlem bütünlüğü içerisinde dünyevî düzlemi, cismani ve ruhi yönlerini idare eder; hakimiyetinin tamlığını belirtmek lazımdır. Sufiler ona melekut ismi verirler. Hintlilerin siddhi kavramı da —belli başlı bazıları zahiri varlıkları, psikokinesis halinde, doğrudan etkileyebilen yogik güçler —madde üzerindeki kavranılması zor etki eylemi sıfatıyla büyü gibi aynı yönde hareket eder.

Jung’un arketipler kavramının uygun düştüğü ikinci görüş açısı bunların şekillendirme gücüyle ilişkilidir; dış kaplarından başka birşey olmayan dünyevî düzlemi “yaratırlar”, yahut açığa çıkarırlar. Bu çalışmamızda indirgemeciliği defalarca tenkit ettik, fakat daha açık olalım: Onun hatası bir gerçeklik türünü diğeri açısından anlamaya çalışmada yatmaz. Gerçekte bütün açıklamalar bu tarzda işler, ayrıca açıklama gereklidir zira gerçeklik hiçbir zaman en açık biçimde görünmez; kişi eğer meseleyi paradoksal olarak ortaya koyacak olursa, hakikatin öyle olduğunu açığa vurma şekillerinden birinin ele geçirilmez olarak kalma gayretinde olduğunu da söyleyebilir. İndirgemeciliğin maddeye indirgenmiş ruh (Darwinism), ideolojiye indirgenmiş hakikat (Marxism), sekse indirgenmiş bilinç (Freud, “ekşi elmaya tat vermenin yolu yoktur”)— hatası çoğu azla açıklama gayretinde yatar, böylece çok, aza indirgenmiş olur. Bizi modern görüşe karşı çıkaran ve hareketin her zaman ters yönde azı çokla açıklama şeklindeki eksiltmeden ziyade çoğaltma eğilimindeki bir açıklama biçiminin (ki her iki durumda da bir tür temizleme sözkonusudur)- olduğu geleneğe döndüren de temelde budur. Dünyevî düzlem ara düzlemden çıkar ve onunla açıklanır, ara düzlem semavî düzlemle, semavî düzlem de ebediyetle. Dolayısıyla, herşey nihai olarak Sonsuzdan çıkar. Ayrıca “çıkar kaynaklanır” ifadesi bu son durumda ayrımı içeremeyeceğinden —zira sonsuz semavî bir boşluk gibidir, hiçbirşey ondan kaçamaz— herşey Sonsuz’un parlaklığı içerisinde oturur.                                             :.

Zihni mülhak bir eser, madde üzerindeki bir parlaklık (ruh da bu parlaklık üzerindeki perdahtır) olarak düşünme eğilimindeyiz. Hakikat ise tam tersidir. Madde seyrekliktir; o belki de muazzam büyüklükteki bir mağaranın tavanından sarkan birkaç sarkıtın sıklığıyla ruhi olandan çıkar. Veya dünyamız ve gezegenleri gibidir — bir uzay okyanusunda yüzen küçük kütleler. Canlarımız ruhi dünyaya bir sıvıda yüzen kristaller gibi dalmıştır; yine de görünüşler ruhun bedenlerimizde veya nesnelerin fiziksel kabuklan ardında olduğunu varsaymaya iter. Bu varsayım zihinse! olanı yeterince önemsemememize neden olur. Büyüyle ilgili alandaki kapıya yaklaşmasından ayrı olarak yine yüksek olanı alttakine bağlı kılar ve insanı tam anlamıyla ayırdedici biçimde insan yapan melekeleri görmemizi engeller.

Bu sadece bu melekelerin çalışma düzeninde olduğu zaman değil olmadığında da sürer. Delilik şimdi bir “akıl hastalığı” sayılmaktadır: Kurbanlarını hastahanelere yerleştirir ve onlar için bedensel sağlıklarını kaybedenler için üzüldüğümüz gibi üzülürüz. (Kurbanların kendileri tabii ki çoğu zaman bu değerlendirmeyi kabul etmezler, fakat deli olanlar onlardır ve yargıları dikkate alınmaz.) Bununla birlikte delilik gerçekte sadece bir eksiklik değildir. Istılahta gerçekleştirdiğimiz değişikliklere rağmen deliliğin, hastalığın aksine içimizde tanıdık adamın sahillerine dalgalar halinde vuran yabancı denizin sezişini esinlemeyi sürdürdüğü korkusu içinde bunu kabul ederiz. Bir insan “aklını kaybetmiş” olabilir, onun yerine iyi veya kötü başka bir şey koyacaktın Nadir olarak sadece bir uzvu kesilmiş bir insan konumuna indirgenir, ona bu şekilde davrandığımızda küstahlığımızı umursamasak bile açıkça hakarete uğramış gibi derinden etkilenir.

Ruhi düzlemin ve insanın onun içindeki konumunun farkında olan geleneksel toplumlar delileri bizimkilere karşıt maksatlarda dönerken bizimkilerin gösterdiği özerklik ve bağdaşıklık benzeri birşeye sahip ruhi girdaba yakalanmış görerek onlara saygı ve korku karışımı bir yaklaşımda bulunuyorlardı. Bizim tımarhanelerimiz de melaike sınıflarınca ve ruhi düzlemdeki güçlerden zarara uğramış bireyleri içerebilir: tek kelimeyle söyleyecek olursak (cinler tarafından) tutsak alınmış. Bu günlerde gösterilen Exorcist (cin çıkaran) adlı bir filme gösterilen güncel tepki bilinçaltımızın bu tür kavramlara açık olduğunu, fakat hakim psikiyatrik teorinin buna son derece karşı olduğunu gösteriyor. Öyle ki bunu ispat edecek bir örneğin gösterilmesini gerekli kılmaktadır. Aşağıda Peter Goullart tarafından tanık olunan bir olayın anlatımı vardır ve bu The Monestry of Jade Mountain adlı kitabından özetlenmiştir:

CİN ÇIKARMA (possession)

Yaklaşık yirmibeş yaşlarında bir deri bir kemik kalmış bir adam olan cinli, bir hasırın üzerindeki demir bir karyolada yatıyordu. Yüzü çok solgundu ve ateşli gözlerinde vahşi, boş bir bakış vardı. Her iki elinde de törensel olarak göğsün önünde tutulan uzun ve ince fildişi bir levha tutan Taocu rahip yavaşça yatağa sokuldu. Cinlinin yüzünde gözle görülür bir değişme oldu. Rahibin sinsice ve nefretle birlikte ölçülü yaklaşımını seyrederken gözleri kinle doldu. Birden hayvanca bir çığlık kopardı ve yatağında sıçramaya başladı, rahibin dört yardımcısı onu tutmaya koştular.

“Hayır hayır! bizi dışarı atamazsınız” “Biz bire karşı ikiyiz Gücümüz sizinkinden daha büyük.” Bu cümleler Cinlinin eğrilmiş ağzından garip, tiz bir sesle döküldü; sanki bir papağandan çıkıyormuş gibi insan dışı, mekanik bir sesti bu. Rahip bütün iç gücünü toplayarak bakışlarını kurbanın üzerinde yoğunlaştırdı, zayıf yüzünde ter damlacıkları görünüyordu. .

“Çıkın! Çıkın! Size çıkmanızı emrediyorum.” Hareketsiz durarak bütün güçlerini Cinlinin yüzünde yoğunlaştırdı. Adam kendisini tutan diğer dört adamla yatakta bütün gücüyle boğuşuyordu. Kareleşen ağzından ara sıra hayvani hırıltılar çıkıyor, dişleri bir köpeğinkiler gibi parlıyordu. Sanki içinde bir sürü vahşi hayvan boğuşuyordu. Köpük saçan çarpık ağzından korkunç tehditler, kadınların duymamak için kulaklarını tıkayacakları kötü ve müstehcen sözler dökülüyordu.

Başkeşiş görünmez düşmanlara yine takati kalmamış adamın içinden çıkmalarım emretti. Kurbanın boğazından korkunç bir kahkaha yükseldi ve aniden kendisini tutan adamları doğa üstü bir güçle gerilen kollarıyla bir yana atarak çılgın bir av köpeği gibi rahibin boğazına yapıştı. Fakat yine mağlup oldu. Bu sefer onu iplerle bağladılar ve uçlarını da karyola direklerine iliştirdiler. Hala hareketsiz duran rahip gözlerini adamın vücudundan hiç ayırmayarak metalik bir sesle cinleri çağırmayı sürdürdü. Tarif edilemez bir korkuyla gözle görülür biçimde şişmeye başladığını gördük. Bu korkutucu sahne durmaksızın sürdü ve adam neredeyse bir balon haline geldi.

Rahip yoğunlaşmasını arttırarak “Onu terkedin! (Onu terkedin)”! diye bağırdı, inanılmaz derecede şişmiş vücudu sarsıldı. Vücudunun bütün gözenekleri içinde saklı görülmez güçlere açılmış gibi görünüyor ve etrafa toprak üzerinde akan dışkıların çıkardığı gibi iğrenç bir koku yayılıyordu. Bu bir saat devam etti ve sonra normal boyutlarına dönen cinli okumasını hala sürdüren hareketsiz rahibi seyreden gözleriyle rahatlamış görünüyordu.

Rahip okumasını kesti; yüzündeki ter sicimleriyle sunağa geri döndü ve elindeki levhayı üzerine koydu: sonra ayin kılıcını aldı. Tekrar emirvari ve tehditvari bir şekilde cinlinin başına dikildi.

“Çabanız boşuna” diye bağırdı. “Onu terkedin! Bu adamın bedenini çalmanızı asla istemeyen Yüce Gücün ismiyle onu terkedin!” Şaşkın bakışlarımız arasında bir başka korku ve dehşet sahnesi tekrarlandı. Yatağın üzerindeki adam katılaştı ve adaleleri kasıldı, sanki taştan bir insan haline geldi. Demir karyola yavaş yavaş sanki üzerinde çok muazzam bir ağırlık varmış gibi çöktü, ortası neredeyse döşemeye değiyordu. Yardımcılar hareketsiz adamı ayaklarından ve kollarından yakaladılar. O kadar ağırdı ki onu kaldıramadılar ve seyircilerden yardım istediler. Dökme demirden bir heykel gibi ağır olduğu içip onu ancak yedi kişi kaldırabildi. Sonra tekrar hafifleşti, böylece onu içeri alınan tahta bir yatağın üzerine koydular.

Rahibin can sıkacak derecede uzun okumaları ve emirleriyle epey uzun bir süre geçti. Sonunda hareketsiz duran adamın üzerine kutsu serpti ve elinde kılınçla tekrar yaklaştı. O kadar yoğunlaşmıştı ki sanki başka hiç kimseyi görmüyordu. Tamamıyla tükenmişti ve hafifçe yalpalıyordu. İki papaz çömezi ona yardıma koştu.

Garip bir sesle mağrurane bir biçimde “kazandım” diye haykırdı. “Çıkın dışarı! Çıkın! cinli kımıldadı ve-tekrar korkunç titremeler aldı vücudunu. Gözleri dönmüştü ve sadece akları görünüyordu. Nefes alıp verişleri hırıltılıydı, vücudunu kanla doluncaya kadar tırmaladı. Ağzından beyaz köpükler saçıyor ve uğultulu bir ses çıkarıyordu. “Lanet Olsun! Lanet Olsun!” diye bir haykırış koptu köpüklü dudakları arasından. “Gidiyoruz fakat bunu hayatınla ödeyeceksin.” Yatakta korkunç bir mücadele vardı, zavallı adam ölümcül bir yara almış bir yılan gibi büzülüyor ve kıvrılıyor, rengi devamlı değişiyordu. Aniden sırt üstü düştü ve hareketsiz kaldı, gözleri açıldı. Bakışları normaldi ve henüz gelen ailesini gördü.

“Anne Baba!” diye haykırdı kısık bir sesle. “Ben neredeyim?” Gücü tükenmişti; onu özel olarak ısmarlanan bir sedyeye taşıdılar. Rahibin kendisi de korkunç bir güçsüzlük halindeydi ve yardımcıları tarafından yarı (aşınarak yarı sürüklenerek götürüldü.

“Kötü bir ruh taralından ele geçirilme” (possession) kelimesi burada olduğu gibi genel olarak şeytani tutulmayı ima eder, bu da ruhi düzlemin iyiye olduğu kadar kötüye de yataklık ettiği gerçeğinin altını çizer. (Daha önce gördüğümüz gibi) dünyaları rahat ölçeğinde derecelendiren halk zihni için bu gerçek ruhi düzlemin ikiye ayrılmasını gerektirir: Saadet unsurlarını yer üzerindeki göklere, cehennemi olanları ise alttaki olanlara yerleştirir — ara düzlemi dünyevî düzlemi içine alan: bir daireye döndürerek sonuca ulaşılabilir. Ancak düzenleyici ilkesi güç ve daha temel olarak varlık olan derin düşünceli zihinler için halk düşüncesinde çok büyük görünen ahlaki ve hissi farklılıklar ikincil derecededir. Kötülük iyilikten daha kötüdür. Fakat gücü çeşitli noktalarda ona rekabet edebilir bu ikisinin antik olarak eşit oldukları anlamına gelir. Eğer sözkonusu güç dünyevî düzlemi aşarsa bu eşitlik dünyevî düzlem üzerinde bulunur. Zıtlar arasındaki ezeli, Zerdüşti savaş ara düzlem üzerinde gerçekleşir, bizler onun döküntülerini, tortularını tevarüs ederiz. Sufiler manevî düzlemin bu karanlık niteliğini onu Tanrının Taburesi Azap ve Merhametinin iki ayağının bulunduğu yer olarak adlandırırken göksel düzlemi de Tahtı kabul ederler: bu düzlem baştan başa saadet doludur, zira Tanrı tahtına tam olarak oturur. Tibet Ölüler Kitabı’na göre ruhun insan bedenine tekrar girmeden önce geçmesi gereken ara bandolar (düzlemler) dehşetten saadete kadar bütün dereceleri kapsar. Bünyelerinde barındırdıkları zıtlar bizim burada tecrübe ettiklerimizle aynıdır, fakat onlar orada daha yoğun olarak yaşanır. Bizler bu bardolara geceleri, Hintlilerin söylediği gibi, ruhi varlıkların maddeden sıyrıldıkları rüya gördüğümüz zaman uğrarız.

Ara düzlemle ilgili son bir husus yine içerisindeki uzay ve zaman problemini dile getirir. Bu düzlemin bu kategorileri tamamıyla silmediğini henüz kaydetmiştik, bu nedenle onu dünyevî düzlemle aynı sınıfa koyabiliriz, ikisi birlikte terimlerin kapsayıcı anlamlarıyla zahiri dünyayı veya tabiatı oluştururlar. “Bu ampirik araştırmanın, parapsikoloji ve derinlik psikolojisinin konusu bile olabilir. Bu tekerleğinin kenarındaki dişlerin, deyim yerindeyse, oldukça esnek ve bu bilimlerin dahi eğer öyle olacaklarsa gerçeğin nihai delilleri olarak görmesi gerektiği (his veya şuurla birlikte giden) gayrı ihtiyari nesnellik çarkının dişleriyle neredeyse hiç geçmemiş olmamakla beraber böyledir.

Fakat uzay (mekan) ve zaman kimi şekillerle ruhi alanla ilgili olmakla beraber bu şekillerin kendileri maddi cismani düzlemde süregidenlerden önemli derecede farklıdır. Jung, kendilerini sınır fiziğinde gösteren uzaysal dünyevi özelliklerin ruhi karşılıklarına, yer açmak için “synchronicity” sözcüğünü çıkardı. Bu kelimenin ardındaki bütün teoriyle oynamak zorunda değiliz; dikkatimiz tek bir noktada odaklanmaktadır. Eğer Jung, hastaları hayatlarında işleyeduran arketipsel sembol ve durumların farkına vardıkça —Arthur Koestler’in The Roots oj Coincidence‘inde olduğu gibi — anlamlı “tesadüflerin” arttığını naklederken haklıysa bu bizim mevcut konumumuzu da destekler. Arketipler dünyevî âlemi yaratmanın yanısıra onu kısmen doğrusal nedensellik yasalarını aşan biçimlerde düzenler.

Sh: 42-49

Kaynak: Huston Smith & David Rey Griffin, Unutulan Hakikat, Forgotten Truth – Primordial Truth And Postmodern theolagy, çeviri, Latif BOYACI, insan yayınları: 236, mart 1998, İstanbul

 

 

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s