UNUTULAN HAKİKAT-NEFİS

Çeviri: Latif BOYACI

Onu perdesiz göreceğim
ve başımı ayaklarına koyacağım zaman
ne vakit gelecek?
O muazzam Efendiyi görmekten
gözyaşlarımın sel gibi akacağı zaman
ne vakit gelecek?
Ne vakit gelecek
ay yüzüne bakan zihnimin
ona karışacağı vakit?

Nefis

Kendimize mekan edindiğimiz bu dünyevi kabini yöneten şartlar yerel ve nispidir. Hayal kurmak onun pencerelerinden bulut krallıklarına veya parmak ucunda çok parlak görünen yıldızlara gözünü dikmektir; bu gibi durumlarda bir an için kabin içinde olma durumumuzu unutur ve havanın derinlik rapsodisini tehlikeye atarız, Uyku bizi kariyerimizden dışarı çıkarır ve rüyanın hafifliğine ulaştırır; ölüm gemimize bağlı halatı keser ve bir an için bulutlara devler gibi uzun adımlarla yürürüz. “Bir anda” çünkü kendimizde stratosferi bile aşan, ruhi veya cismani hiçbir evrenin içermediği bir öz, bir boyut vardır. Eskiler bunu psyche, anima, sarira, atman, nefes ve nefs olarak adlandırmışlardır. Kozmolojik harita üzerinde en güçlü teleskopların dahi ulaşamayacağı bir yerde olmakla beraber biz ona bir defa menfezini öğrendiğimiz zaman göz açıp kapayıncaya kadar ulaşırız. Zira o bize özümüze kendimizi genel olarak özdeşleştirdiğimiz zihinden daha yakındır.

Nefs kişiliğimizin nihai çekirdeğidir. Sanki duyuların arkasına yerleşmiş olarak gözler vasıtasıyla görülmeden görür, kendisi işitilmeden kulaklar vasıtasıyla işitir. Aynı şekilde zihinden daha derinlerde yatar. Eğer zihni şuur akışıyla eş tutarsak nefis de bir bilgi olarak asla görünmemekle beraber onun şahididir. Sadece zihin akışının değil aynı zamanda bir bireyin geçtiği bütün değişikliklerin de altında yatar, bu sayede bu değişikliklerin ona ait olduğunun düşünüldüğü bir anlam kurar, sahip olduğum özelliklerin -yaşım, görünüşüm ve diğerleri- hiçbiri ve toplamı temel “beni” oluşturmaz, zira ben “kendim” olarak kalırken bu özellikler değişir. George Herbert Mead’ın sözcüklerine başvuracak olursak, kendilerini kimlik özdeşleştirmesi için arzeden takdim eden kendilik parçaları “beni” oluştururken onları bir çamaşır askısının elbiseleri havada tutması gibi ayakta tutan “Ben” de örtülü kalır. “Ben”i görüş alanına sokmaya çalışmak bir adım geri çekilerek gözlerimi görmeye çalışmama benzer; geriye doğru yaptığım her harekette o da bağlantılı olarak geri çekilir. Fakat “ben” kendimin cisim haline koyabildiğim tek parçası olmakla beraber onun kaynağı ve üstü olan bir süjenin objesi olarak duyumsarım.

Bu üst, nefslir. Biz onu silinmez bir şekilde yaşayan herhangi başka birinin yerine sadece kendi olduğunu hissetmesi biçiminde algılarız, fakat bunun ötesinde onu sadece dolaylı olarak etkileriyle biliriz. Bizi hayatta donatması şekli tamamen görünmezdir, bu bireysel gelişmemizin yörüngesini çizmesine benzer; Ceninin ana rahmine düşmesi anından itibaren vucudun yiyecek, içecek ve havadan aldığı ham maddelerin sınırsız ihtimaller arasında bir insan oluşturmak üzere inanılmaz bir takdire göre dönüştürülmesine hükmeder. Nefsin bu işleyişleri sadece yarattıkları süjeden “gizli değildir; çoğunlukla bilimin laboratuvar araştırmalarından da sıyrılır -mikrobiyoloji söz konusu dramıyla ilgili olarak sadece çok sade bir tanım verir. Nefislerimizi hissettiğimiz yer ilk olarak ferdiyetimizin ayrımındadır- ana rahmine düşmemizden ölüme kadar bütün diğerlerinden farklı olarak aynı kişiyizdir- İkincisi de ihtiyaçlarımızda. Zira, kendimizi ne olarak hissettiğimiz sorulursa ihtiyaç sahibi varlıklar olduğumuzdan daha iyi bir başlangıç cevabı bulunamaz.

Bu tanımın insan dışındaki şeyler -hayvan, bitki ve muhtemelen geniş ruhsal anlamda madenler -için ne kadar geçerli olduğu bizi ilgilendirmez. ihtiyaçlarımızı sıraya koyacak bir tasnif yapmak zorunda da değiliz.

Tek bir noktada -nefsin temel dinamizminde- yoğunlaşmak için ayrıntılara girmekten kaçınacağız.  Nefsin kendisiyle ilgili olarak bize sağladığı sezgi anlarında hareketten başka bir şey olarak görünmez; Nietzche’nin sözcüklerini kullanacak olursak o, varış noktasından çok bir köprüye benzer. Hareketsiz kakmaması metafiziksel bir ilke olarak içine yerleşmiştir. Hedefleri rastgele görünmüş olsa bile belli bir doğrultuya sahiptir.

Peki bu doğrultu nedir?

İnsanoğlu bu gezegen üzerinde ilk defa göründüğünden beri bütün kalbiyle sevebileceği, ibadet edebileceği ve tapabileceği bir nesne arar halde gözükmektedir. Bu nesne onun kendine olan aşkının azalmasına, kaybolmasına veya hayal kırıklığına uğramasına izin vermeyecek, devamlı bir güzellik ve mükemmellik sahibi birşey olmalıydı. Bu onu felaketle karşı karşıya getirdi ve ondan hayatın kendisinin fedasını da içeren ağır bir fedakârlık vergisi aldı. Ancak o ısrarcıdır. Tabiatındaki amansız dürtü onu her ne pahasına olursa olsun devam etmeye iter. İnsanoğlunun —-siyasi, ahlaki, hukuki, sosyo-kültürel, fikri, ekonomik ve dini -bütün tarihi— başlangıcından günümüze kadar kendisine çağıran bir nesneyi arama tarihidir.

Peki bu nesne nedir?

Freud bunun bir şekilde cinsel boşalma, Adler de güç arzusuyla  ilişkili olduğunu düşündü. Mc Dougall ise onu insanın içerisinde esrarlı bir birleşim halini alan hayvansal içgüdüleri ifade etme güdüsü, Marx da çoğunlukla rasyonel olarak gizlenen ekonomik refah olarak gördüler. Metafizikse! cevap ise daha esaslıdır. Nefis, bugün söyleyebileceğimiz gibi ilk önce varlığını sürdürme, sonra da pekiştirmeye programlanmıştır. Yönetimi varlığa ve onun arttırmama doğrudur.

Bu açlık ve seks gibi dürtüler durumunda oldukça açıktır, fakat bu diğer alanlar için de geçerlidir. Zenginlik ve gücü savunma sistemimizi .güçlendirdiği, şöhret ve gücü toplumsal konumumuzu yükselttiği için elde etmeye çalışırız. Arkadaşlık başkalarından görülen pozitif bakışla hayatımızı destekler ve onları başkalarının hayatım kapsayacak şekilde genişleterek hayatımızın kapsamını arttırır: sevinenlerle birlikte güler, yas tutanlarla birlikte ağlarız. Bilgi anlayışımızı genişletir. -“Dünya iki taraftan birinde yayılır /zihnin genişliğinden daha geniş değil”- güzellik de eşyanın iç uyumunu önceden haber verir. İkinci durupda, varlığın teşbihi ölçütü büyüklük veya hacim artmasından ziyade artmış varlığa işaret eden ruh canlılığıdır.

Bu varlığın devamlı surette ihtiyaç hissettiğimiz, yoksun olduğumuz şey olduğu anlamına gelmez. Aşığın kendisini muhtaç gördüğü şey maşuğudur. Bunda tabii ki hatalı değildir, sorun sadece onu niçin sevdiğidir. Aşık bu soruyu kendine asla sormaz; aşk evrenine dalmış biçimde nesnesi açıkça nihai hedefidir. Fakat nesnemiz “anlayacaksa”, “niçin” sorusu ortaya çıkar. Maşuk çekicidir çünkü varlığın büyük miktarlarda aşığına akabileceği aralığı şekillendirir. Veya şu benzetmeyi de yapabiliriz. Bir maden ocağının tabanına dağılmış sayısız kuvars parçacıkları arasında tek başına birinin güneş ışınlarım gözlerime ulaştıracak belli bir açıda kırma şansı vardır. Böyle yapmak kuvarsı parlatır. Fakat gördüğüm güneşin ışıltısıdır; araya bulut girseydi kuvars cürufa dönerdi. Dolayısıyla şu sonuca ulaşırız. Hissettiğimiz her boşluk gizlenmiş “varlık”, bütün hareket ihtiyaç duyduğumuz varlık için bir salınım, bütün haz mevcut varlığın kanıtıdır.

Güzellerin saçlarında, yüzlerinde o bir yudumcuk şarabın nişanesi var. Padişahlar bu yüzden o topraktan meydana gelen güzelleri yalar dururlar. Gece gündüz yüzlerce gönülle o topraktan meydana gelen güzeli öpüp durman onda güzelliğin bir zerresi bulunduğundandır. Seni toprakla karışmış bir yudumcuk güzellik şarabı böyle deli divane ediyorsa artık onun safı neler yapmaz?

Uyuşturucu için sokakları kolaçan eden uyuşturucu müptelası, kurbanını sinsice takip eden katil bile varlığa elini uzatırlar. Yürüdükleri sokaklar çıkmazdır; önüne geçtikleri daha büyük bir varlık veya başkalarının varlığına verdikleri zarar açısından değerlendirildiğinde mahkum olurlar. Fakat başlıbaşına sonuçlarından ayrı olarak düşünmek mümkün olsaydı iyi, olarak değerlendirilebilirdi; aynı şey öcünü aldığında katili kaplayan tatmin hissi için de geçerlidir. Esse qua esse bonum est. Varlık sıfatıyla varlık iyidir, daha çok varlık daha iyidir.

Evrendeki her harekete nihai olarak varlığın en üst biçimi olan Hareketsiz Hareket Ettirici’nin dayanılmaz cazibesinin neden olduğunu gören, Aristotales oldu. Bu bir mıknatıs, mahlukatm yöneldiği en uzak ilahi olaydır. Aziz Thomas görüşünü açıklamıştır: mahlukatın dinamik nabız ve kalp atışı, herşeyin sonsuza olan aşkıdır; Dante’nin ifadesiyle bu “l’amour che mouve il sole e l’alttre stelle” yani güneşi ye diğer yıldızları hareket ettiren aşktır. Maddenin dahi surete el uzattığı en düşük gerçeklik tabakasından meleklerin Arşın etrafında döndüğü yüce göklere kadar her yerde tek bir nefes ve hareket varlık sayesinde uzanır, her varlığın aradığı şey kutsaldır.

Bizim burada ilgileneceğimiz nokta insanın, özellikle de nefsinin bu eğilimi örnek olarak verme şekli olacaktır. Nesneler o kadar nazik bir şekilde tanzim edilir ki nefiste sanki kendiliğinden hareket ediyormuş gibi görünmez. Kendini gerçekleştirmeyi arayarak kendi hür iradesiyle aktif olarak bu gerçekleştirmeyi arayarak kendi hür ifadesiyle aktif olarak bu gerçekleşmenin bulunacağı yere gider. Nefis sonlu olduğundan tahakkukunun sonlu şeylerde (zenginlik, şöhret, güç, sevgili) bulunacağını zanneder. Tekrar şunu söyleyebiliriz: bu kendi tarzında yanlış değildir. Fakat ele verici bir ipucu arzu duyulan bu gibi dolaysız nesnelerin arkadalarında duran ve onların sadece bir bölümü olduğu yakın hedefler olduğunu gösterir. Bu ipucu, bu açıkça sonlu nesnelere sonsuz bir değer verdiğimizdir. Sonsuz çekicilik, hiç şüphesiz arzu ettiğimiz nesnelerin nesnel bir özelliği olmadığından bir çelişki sözkonusu olur: isteklerimiz sonsuzdur, sonlu şeyleri hazan hayatımızı feda edecek derecede çok isteriz. Bu paradoksu genel açıklama şeklimiz değerlendirmelerimizin vergi eseri olduğudur. Aşık değer biçmesini maşuğuna yansıtır -bunu ona dayandırır. Ne var ki olgular başka bir yorumu da mümkün kılar. Sonsuzluğu -sonsuz değeri- ona, onun vasıtasıyla – Sonsuzu- gördüğü şekliyle yansıtmaz, ihtirasının devam ettiği süre boyunca o (Dante için) Beatrice’in olduğu gibi bir sembol haline gelir:

İçinde Göksel şaşaanın yeryüzünde bedensel olarak yürüdüğü bir sembol. Semboller şöyle ya da böyle etkili ve sürekli olabilir, fakat bu sınırlar içerisinde sözettiğimiz aralıklardır. Bununla beraber hiç olmazsa Shekinah (izzet bulutu) tan birşeyler sürdürürken aşığın aşkı saçmadır. Tanrı yakındır. Âşık göktedir.

Nefis çoğunlukla sembolden sembole geçer. Varlık sadece geri çekilmek için bir orada bir burada anlık parlar. Onun ışığını neredeyse körü körüne alan nesne baştan başa kapatır ve bizler onun içinde ne gördüğümüzü merak ederiz. Kapatmalar uzun vadede çok faydalıdır, zira bizi daha yüksek olanlar kadar çok tatmin etmekten uzak varlık basamaklarına yapışmamızı engeller.  Ancak zaman zaman da acı vericidir. Yerine koyma olmadığı zaman iç yoksulluğumuz her şeyi terkedilmiş bir araziye döndürür; bu safhada evren insanı yansıtır. Eflatun sona ermez bir aşk ararken Symposium’unda güzel nesnelere duyulan sevgiden bunlara güzelliklerini verenin aşkına geçme imkanını tasvir etmiştir: Belli bir kadına duyulan aşktan müştereke sahip oldukları dişiliğe duyulan bir sevgi(ye geçiş) -tabi bu Eflatun’un değil bizim örneklememizdir. Kişinin bundan başlıbaşına kutsal olanın sevgisine ulaşana dek ilerleyebileceğini, bundan sonra da bütün alt formları içeren Form olduğundan kişinin bir açıdan herşeyi sevebileceğini ve dolayısıyla hislerine hitap eden birşeysiz kalmayacağını ileri sürüyordu.

Çoğu mizaç için bu yol çok soyuttur. Bunun alternatifi Yüce’yi değil Tanrıyı sevmektir. Önceki bölümde de işaret ettiğimiz gibi bu tercihin konusu kurgu değildir. İnsan-biçimliliğin cezasıyla Tanrıya bizi kesin bir biçimde insan yapan özellikleri -bilgi türümüz ve sevgi biçimimiz- atfetmeme hususunda dikkatli olmalıyız: Kendi görüntüsünü atıp kendi içerisinde bir tür bütünsel çıplaklığa erişerek Tanrıyı bir insan prototipi gözüyle olduğundan başka türlü görebilen bir istisnai manevi kişilik türünü küçümsememeliyiz; bu türü sonraki bölümde ele alacağız. Fakat nehrin bir kıyısındaki insan biçimlilikle diğer kıyıdaki kişilik sahibi ötesiciliği arasında canlı bir Tanrının suları akar. Daha önce belirttiğimiz gibi bu arslanın arslanvari bir uluhiyet bilmesine benzemez sadece; bu kadarı önceki bölümde de söylendi. Daha da ileri giderek sonlu insani anlayışlarımızda oluşan renkli camdan gördüğümüzün herşeye rağmen var olduğunu söylemeliyiz; eğer insanlaştırılmış biçimdeki bir imge bütün imgelerin bağlı bulunduğu sınırların ötesindeki bir bölgeye köprü kuruyorsa, o zaman elhamdulillah, Müslümanların söylediği gibi Allah’a şükür.

Bir asrın manevi sıcaklığını ölçmek veya maneviyatının aldığı biçimi tesbit etmek kolay olmasa da “Tanrının ölümü” veya daha iyi bir deyimle “Tanrının gizlenmesi” gibi tabirlerin baskınlığı William James’in deyisiyle insanların geçmişte olduğundan daha az olarak “seni evrene yönelttiği” ve ondan gelen kişileştirilmiş yanıtları daha az işittiğinin görüldüğünü telkin eder. Eğlendiriciler bile bu noktayı kullanırlar: “Tanrıya ihtiyacım vardı, dolayısıyla onu çağırdım”, bir alaycı da şöyle der: “beni beklemeye aldı.” Bizi bilinçsiz olarak çevremizdeki her- Şeyin cansız olduğunu varsaymaya iten endüstriyel çevremizin makineleşmesi -çelik taban ve kirişler, beton rıhtımlar ve asfalt yollar, yüksek fırınlar, ağır kömür dumanı ve ölü neon reklamları- bu kuşatıcı hissizlik olabilir; oysa bu dumanlı sisin üzerinde yıldızlar hala parlamakta, melekler şarkı söylemekledir. Eğer derinlik bugün derinliğe daha az cevap veriyorsa bunun nedeni derinliklerin değişmesi değildir. Eğer dünyamız değiştiyse bu sadece bizim onunla ilgili anlayışımızdaki değişikliği yansıtır. Tanrı geri çekilmemiş, biz ondan yüz çevirmişizdir.

O kadar yoldan sapmışızdır ki bize varlığın başından sonuna kadar canlı bir Tanrının hayatından baz aldığı şeklindeki ara sıra dolaysız idrakle pekiştirilen inanç içinde yaşamanın neye benzediğini hatırlatacak ilkel bir anlatıma ihtiyaç duyarız. Tanrının kişisel olarak tecrübe edilmesinin sadece aziz ve bilgelerle sınırlı kalmadığını vurgulamak amacıyla buraya psikolog E.D. Starbuck’un yüzyılın sonunda derlediği el yazmalarından ruhban sınıfından olmayan isimsiz birinin anlatımını alıyoruz.

Ruhumun sanki sonsuza açıldığı geceyi ve tepe üstündeki noktayı hatırlıyorum. Her, iki dünya da -iç ve dış- beraberce yürüyordu. Derinlik derinliği çağırıyordu. Savaşımın varlık içinde açtığı derinliğe dıştaki ölçülmez, yıldızların ötesine ulaşan derinlik cevap veriyordu. Beni, dünyanın bütün güzelliklerini, aşkı,, sevgiyi, acıyı ve hatta iğvayı yaratan O’nunla tek başıma kaldım. Onu aramadım, fakat ruhumun Onunla mutlak birlikteliğini hissettim. Etrafımdaki eşyayla ilgili basit olağan duyum kayboldu. Bir an için tarifsiz bir haz ve sevinçten başka bir şey kalmadı. Bu tecrübeyi tam anlamıyla anlatmak imkansızdır. Bu büyük bir orkestranın etkisine benzer, bütün ayrı notalar tatlı bir ahenk içinde eriyip dinleyiciyi nefsinin yukarıya doğru çekildiği ve neredeyse hislerden patlar hale geldiğinden başka birşeyi idrakine izin vermez. Gecenin mutlak sessizliği daha muazzam bir sessizlikçe titretildi. Karanlık, görülmediği için çok daha fazla hissedilen bir tecelliye yataklık ediyordu. Artık O’nun, benim orada olduğumdan daha gerçek olarak orada bulunduğundan şüphe edemezdim. Kendimi, eğer mümkünse, bir ikilinin daha az gerçek olanı olarak hissettim.1

Tarihin mutluluğu olmadığı söylenir. Tarih savaşları, salgın hastalıkları ve açlıkları, kıtlıkları anlatır. Bununla birlikte felaket .elbisesinin altında çok daha farklı bir dramanın işlenmesi hiçbir zaman durmaz. Henüz anlatılanlar gibi sahnelerden oluşan özel içsel bir drama; bu ise sadece Aziz Paul’ün Şam yolunda yaşadıkları veya Luther’in “günahların affına inanıyorum’un tam anlamım birden idraki gibi istisnai bir etki yaptığında tarihin yapraklan arasına girer. Fakat kesin bir biçimde bir iç drama olduğundan haz ve kendini toplamanın kaynaklarına değinir. Onun suyundan yararlananlar ısırganların üzerinde yılanlarla birlikte yatar ve çok nadir olarak da nerede olduklarının farkına varırlar. Dünya terkedilmiş değildir, fakat kendi münasip yerini alır. O kül! değildir; haset, açgözlülük, tecavüzle çok acımasızdır -veya çiçekler açar dostluk, cesaret, hakikatle, güzeldir; Ancak en iyi deyimiyle bir handır yol üzerinde: Oradan hoşnut olan bir zihin dar kalıplara sikişmiş diye adlandırılabilir.

(Nefsin yaratıcısıyla olan macerasını tetkik üç ayrı şekil alır. İlk planda vurgu nefsin Tanrıya olan aşkı üzerindedir. Saz şairleri de kutsal kâse arayıcıları ve yedi-dokuzuncu yüzyıl Güney Hindistan Alvarları (alvar, tam olarak “dalgıç” -ilahi bilinç okyanusuna dalan- anlamına gelir) gibi buraya dikkat ederler. Vecd halindeki bu Vişnu zahitleri tutkulu bir annenin şefkatinden terkedilmiş bir çocuğun içinde bulunduğu dehşete kadar bütün insani hisleri züht yolunda kullanırlar; fakat coşkularının doruğuna bir aşığın kayıp aşkına duyduğu yarı-çılgın yarı-isterik özleminde ulaşırlar:’

Onu perdesiz göreceğim ve başımı ayaklarına koyacağım zaman ne vakit gelecek?

O muazzam Efendiyi görmekten gözyaşlarımın sel gibi akacağı zaman ne vakit gelecek?

Ne vakit gelecek ay yüzüne bakan zihnimin ona karışacağı vakit?

KULASEKHARA ALVAR

Sufi hikayelerinde çok kullanılan bir kinaye de dünyadaki yüksek makamını terkeden ve kendisini seven ve sevmeyenlerin anlayışızlıkları ve nefretlerine rağmen artık sadece kalbini zapteden genç bir kadının dostluğunu kazanmak için yaşayan bir şeyhle ilgilidir. Sakalı karmakarışık olmuş, elbiseleri paçavraya dönmüştür: kendini kaybetmiş tamamen onu düşünmektedir. Ölüm bile onu yolundan çeviremez, zira onun yokluğuna katlanamaz, oysa onun huzurunda huzur içinde ölebilir.

ikinci biçimde vurgu Tanrının insana olan sevgisi üzerindedir.

Varlığı, aylarca henüz tasvir edilen şeyhinki gibi kederli ve karşılıksız bir aşkta merkezlenmiş bir aşık düşünün. Aşkı reddedilmekle birlikte maşuğunun huzurunda olmaktan başka hiçbir şeyi daha çok istemez; onun yokluğunda kendisini onunla geçirdiği günlerle ve ileride de onu tekrar göreceği anların ümidiyle avutur. Görünüşte ümitsiz böyle bir özlemle geçen aylar sonunda aşık prensesin kendisine ilgi duymaya başladığını görse halini tahayyül edebilir miyiz? Sadece istemekle kalmıyor isteniyor da, sadece sevmiyor seviliyor da. Dahası prensesin ona olan ilgisi mütevazi bir başlangıçtan onunkine eşit bir yoğunluğa -aşkının ümitsiz göründüğü zaman umutsuzluğunun, öyle görünmediği zaman da vecdinin yoğunluğuna- ulaşsa hislerini Himalaya’nın doruklarına kadar takip edebilir miydik? Bunlar evreni yaratan ve yöneten Tanrı tarafından sevildiğini keşfettiğinde nefsi kaplayan hislerdir. Aşağıda Bayan Jonathan Edwards‘ın anlatımı alınmıştır:

Geçen gece hayatımın en tatlı gecesiydi. Nefsimdeki cennetin ışığı hızını ve tatlılığını daha önce hiç bu kadar tatmamıştım.. Gecenin bir kısmında uyanık kaldım, bazan uyudum, bazan da uykuyla uyanıklık arasında kaldım. Ama bütün gece Tanrı’nın mükemmel aşkının, bana olan yakınlığının benim onun için olan değerimin göksel tatlılığıyla ilgili sabit, açık ve canlı bir his, nefsin onda bulduğu iade edilmez derecede tatlı bir huzur içerisinde devam ettim. Kendimi gökteki Tanrı’nın kalbinden kalbime tatlı bir ışık akıntısı veya demeti gibi devamlı bir akıntı içerisinde ilahi aşkın sıcaklığının aktığını görür hissettim.

Benzetmemizde prensesin aşkından aşığınkine eşit olarak sözettik, fakat şimdiki durumda Tanrı’nın sevgisi nefsinkini geçer zira nefis sonludur, sonuç olarak onun için bütün olan sonsuz bir kaynaktan akan aşka denk olamaz, ilk Hristiyanların sayısal olarak dünyadaki en büyük dinin mensupları haline gelmesini sağlayan da bu -bütün Varlığın Efendisinin onları kendininkileri aşan bir güçle Oğlunu onlar için feda etme derecesinde sevdiği şeklindeki anlayış- olmalıdır.

Nefsin Tanrıyla karşılaşmasını tetkikteki üçüncü ve son unsur Bayan Edward’ın biraz önce ara verdiğimiz anlatımını sürdürdükçe ortaya çıkar. Kendisine bir ışık huzmesi gibi akan Tanrının sevgisi anlayışını tanımladıktan sonra şöyle yazar:

Bütün varlığım Tanrı’ya sevgice doldu, öyle ki sürekli bir göksel aşk akışı görünüyordu; kendimi güneş ışınlarında yüzen zerreler veya pencereye gelen ışık huzmeleri gibi bu parlak, tatlı ışınlarda yüzer gördüm. Her an hissettiklerim bütün hayatını boyunca tattığım rahat ve zevklerden daha değerliydi. Bu en küçük bir acı veya herhangi bir kesiklik almadan hissedilen bir kazdı. Bu ruhumun içinde kaybolduğu bir tatlılıktı, zayıf vücudumun dayanabileceği şekilde görünüyordu.

Ertesi sabah erkenden uyandığımda tamamıyla düzeldiğimi gördüm. Dünyanın benimle ilgili düşüncelerinin bir hiç olduğunu, ve kendimle değil hiç görmediğim bir kişiyle ilgilenmem gerektiğini gördüm, Tanrının yüceliğinin kalbimin bütün arzu ve isteklerini yuttuğu görülüyordu.

Burada ilgi odağımız olan nokta bu pasajın başındaki cümlede geçen “sürekli bir göksel aşk akışı’dır. İlk biçimde vurgu insanın Tanrıya olan aşkı ve İkincisinde Tanrının insana olan sevgisi üzerindeyken burada her ikisi de tam bir karşılıklıkla ve hatta özdeşlikle eşitlenir. Bizler bunu saygısızlık tehlikesiyle de olsa, aşk ilmeği olarak isimlendirme eğilimindeyken Dionysius onu “şaşmaz devrim” olarak adlandırır -nefis Tanrıya yönelik aşkının Tanrının ona olan sevgisinde ortaya çıkandan başka birşey olmadığını farkeder. Bu kaynağında geri dönen aynı aşktır- Dante Beatrice’i hayatını ebediyen değiştirecek şekilde gördüğü anda onu ve var olan herşeyi Tanrının gördüğü gibi görür. Plotinus da bu noktayı vurgulamıştır. “En dolu hayat en dolu aşktır, aşk da Mutlak Olan’dan kaynaklanan göksel ışıktan gelir.” (Enneads, VI, 7,23) îbn Arabi de aynı hususu belirtir:

Nefis… Tanrıyı kendi değil onun vasıtasıyla “görür”; kendi başına değil O’nun vasıtasıyla sever.. Nefis Onun algı organıdır. (Nefsin) varlıkla olan yakınlığı (Tanrının) Huzurunun nefiste uyandırdığı aşktır. Buna göre nefis kendi başına ve hatta O’nunla birlikte değil sadece O’nun vasıtasıyla düşünür ve severi. Nefis onun organıdır. Arayan ve aranan O’dur; O aşık ve maşuktur.

Aziz John da aynı şeyi söyler. Nefsin Tanrının aşkına yakalandığı ilerlemiş durum hakkında şöyle yazar:

Baş amil. Tanrıdır; Zira Tanrı (Nefis hesabına) belli eylemlerle müdahale etmeden bilgiyi ve irfanı severek gizlice ve sessizce nefse nüfuz eder. O zaman nefis kendini pasif olarak yöneterek ve kendi gayreti olmadan sadece bu basit, saf ve tutkulu uyanıklığa sahip olarak yürümek zorundadır.

Ruvsbroeck e göre

‘Tanrı aşkı, kabaran ve geriye çekilmeyen bir gelgittir.”

Eflatun un insan anlatımının çok ötesinde gördüğü” (Phaedrus, 246 a) nefsle ilgili anlatımımız bitti. Onun temel eğilimini “gerçek aşk, şiddetli bir arzu” (Plotinus) ve nihai hedefini de varlık olarak tespit ettikten sonra kişi “soyut olarak” düşünürse veya Tanrıyı kişilik sahipliği içerisinde düşünmezse gerçeklik skalasındaki son basamağa ve insandaki en derin unsura giden yol açılmış olur. Fakat bu musavver hareketlen nefsin Tanrısını ciddiye almadığımız, onu aydınlatıcı bir kurgu ve sembolden başka birşey olarak görmediğimiz sonucunun çıkarılmaması için bu bölümü herhangi başkasından daha çok olarak kişilik sahibi bir Tanrıyı (ona) sonluluk yüklemeden sağlama alan biri tarafından yazıldığı için daha çok sayılan sözlerle bitiriyoruz. Kendilik içindeki tabakalardan söz ederken ve daha derinlerde yatanların önemini daha büyük gören Frithjof Schuon şöyle yazar:

Kimi insanlara göre kendini bir nevi öz telkinle insanın ne beden ne de zihinden ibaret olduğunu ikna etmek gereklidir. Ancak beden ve zihin kendi düzlemlerinde “İlahi İradeye uyana kadar bu hakikat gerçekleşemez; kişi Tanrısız veya Tanrıya muhalefet içinde Atina’ya ulaşamaz. “Kişisel Uluhiyet sadece, Ona tapanların Onun mutlak Gerçeklik olmadığını anlamalarını sağlar.’

Bunun neden böyle olduğunu anlayabiliriz. Bize karşı çıkarılan (korkulan ve içerlenen) birşeyle özdeşleşmek (birleşmek) sözkonusu değildir, sadece aşk bizi başkasına doğru ve sonra da onun içine çekebilir. Sadece müstakil bir varlık talebi (tanha, beden ve zihnin özlemi) bizi kaynağım seven ve aşkının karşılık göreceğini bilen kendilik alanıyla özdeşleşmiş halde bırakarak kaybolduğunda gerçekleşir bu- sadece hemen hemen hiç müstakil olmayan bu tabakada yaşayan kendilikler ferdiyetlerini tamamen bırakma yönündeki son adımı atmayı düşünebilirler, tabii ki “düşünce”nin sadece Uluhiyet’e karışma sınırındaki bir hal- de uygulaması varsa. Ayrılık hissi, bir dereceye kadar ölüme dek, sürdükçe kendilik hayatının karşılaştığı Başkasını sevmeli ve ona tapmalı- dır; zira tekrar etmek gerekirse bu ayrılığın yabancılaşmasını dengeleyen ve onun azalmasına neden olan tek tavırdır (hissi durum). Nefis tapındığı derecede “Ben” olmayı talep etmez ve dolayısıyla ilkesel olarak “ben sonlu kendiliğim değilim, ben Atman’ım” düşüncesine karşı değildir.

Aşık, tapan bir nefis bu şekilde Ruha tek mümkün köprüdür.

Sh: 73-82

Kaynak: Huston Smith & David Rey Griffin, Unutulan Hakikat, Forgotten Truth – Primordial Truth And Postmodern theolagy, çeviri, Latif BOYACI, insan yayınları: 236, mart 1998, İstanbul

 

BAŞA DÖN

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s