UNUTULAN HAKİKAT-RUH VE “KUMLARIN HİKAYESİ”

Çeviri: Latif BOYACI

Ruh

Eğer nefis insanda Tanrıyla ilişki kuran unsursa, Ruh da Onunla özdeş olan unsurdur -Tabii ki kişilik sahibi haliyle değil, zira göksel düzlemde Tanrı ve nefis ayrı kalırlar, fakat Tanrı’nın sonsuz olan haliyle. Ruh Brahman olan Atman, insanın Buda tabiatı olan yönü, nefsin donanımım aşarak nefisteki yaratılmamış ve yaratılmaz birşey olan insani unsudur. (Ecckhart). Ch’an üstadı Lin Chinin kırmızımsı tenin ötesinde hiçbir unvanı olmayan gerçek insan vardır” şeklindeki ifadesindeki gerçek insandır bu; Sufi ifadelerinin en ünlülerine temel teşkil eden de Mansur el-Hallac’m şu ifadesidir; “ene’l-Hakk ben Mutlak Hakikat veya Asıl Gerçekliğim.”

Özdeşlikten sözediyoruz, bu doğrudur, zira bu nihai tabakada suje- obje çatallaşması aşılmıştır. Bununla birlikte insanın sonluluğu yerinde durmaktadır, bu özdeşliğin yüzeysel olarak yorumlanmaması gerektiği anlamına gelir. Ruh sonsuzdur, insan ise sonlu, zira o sadece Ruhtan ibaret değildir. Onun özel olarak insani örtüsü -beden, zihin, nefis- Ruhu ondan gizler. Caynact’ların dediği gibi bir lambanın alevi parlak , fakat bacası toz ve kurumla kaplanmış ve lambanın ışığı da donuklaşmış olabilir. Ruh’un insandaki varlığı onu sonsuz güçlü veya bilgili kılmadığı gibi en büyük azizler için bile geçerli olan kısıtlamalardan kurtarmaz. “İyilik için neden bana başvuruyorsunuz iyi olan tek biri var, o da Tanrıdır” (Matta 19:17). insanı mutlak kudret sahibi kılmamakla beraber Ruh güçsüzlüğünü kaldırır. Bunu ona bulunduğu makamın insaniyetinin dayattığı kısıtlamaları gerektirdiğini görebileceği bir bakış açısı sağlamakla yapar. Bu. idrak kendi başına sadece feragati getirecektir, fakat Sonsuz’un kendi türünden bir İkinciyi hoşgöremeyeceği gerçeğini kaydedersek insanın içinde bulunan ve onu kısıtlanması gerektiğini görmesini sağlayan şey aynı zamanda kısıtlamayı da gerçekleştirir. Ruh bedenin, cismani olması nedeniyle, tabii olarak kısıtlı olması gerektiğini buyurur. İnsan bu buyruğu zihni ve canı için olduğu kadar fiziksel parçası için de kabul eder. Bu arada Ruh buyruğa itaat eden tutukludan ziyade onu dayatan hakim olmakla özgür kalır.

İnsanın kendini tanımasının denge noktası kuldan Efendiye doğru evreler halinde geçer. Sufi formulasyonunu izlersek ilme’l-Yakın, Ay- ne’l-Yakin ve Hakka’l-Yakin arasında ayrım yapabiliriz. Bunlaıdan ilki ateşin varlığını işitmek, İkincisi onu görmek,-üçüncüsü de ateşe elini sokarak yanmakla benzeştirilebilir. Ruh hayat nehrimizin yatağıdır fakat akan sular çoğunlukla yatağın görülmesini engelleyecek kadar bulanıktır. Fakat kıyılar genişleyip akıntı azaldığında tortular çöker ve biz de yatağı görebiliriz. Bu hayatta arada perdelik edecek bir su bulunur, fakat şu anda mesele oldukça terstir. Kaynak bütün akıntı boyunca var olmakla kalmaz; belli belirsiz gördüğümüz zaman bile o gerçekten yataktır. insan safi olmamakla beraber Ruh’tur.

Şimdi Lin Chi’nin kırmızımsı et yığınının ötesinde oturan “sıfatı olmayan gerçek insanına” dönüyoruz. Sıfatı yoktur -erkek veya kadın, genç veya yaşlı, zengin veya yoksul değildir- zira önceki bölümde ayrıntılı olarak belirttiğimiz gibi Ruhun örttüğü Sonsuz, olumlu tavsife karşı koyar. “Ruh” ve “Sonsuz”, “Atman” ve “Brahman” gibidir, fakat iki sözcük de tek bir gerçekliğe işaret eder, onun hakkında söylenenleri “Sonsuz” başlığı altında özetleriz. Onu dolaysız olarak sezmek mümkünse de onun hakkında sadece ikili bir olumsuzu davet ederek düşünebiliriz. Ruh çevresel olarak sınırsızdır; içsel olarak da hiçbir engel tanımaz. Ne kendini çeviren ne de bölen duvarlar tanır.

(Kavramlar yoluyla dolaysız olarak yol alan) düşünce ve (dolaysız olarak özdeşleyen) sezgi arasında bir ara zemin vardır. Bunu nasıl isimlendireceğimiz konusunda çoğu zaman kararsızdır. Sembolizm mi? Kutsal bölmesindeki Sanat mı? Düz arazileri üzerinde uçları göğe uzanan kuleler dikmek için yeryüzünün taşlarını kullanır. Mantık işlerken birleşmenin bu ara taksimi çalar. Kimi açılardan çözülme noktasına kadar pasif olmakla beraber şüphe götürmez biçimde uyanıktır; zira bir motor da vites değiştirmek için çözülmek ve boş noktadan geçmek zorundadır; Yukarıda ruhla ilgili olarak belirtilen şartlardan İkincisi -iç bölümlenmelere kayıtsızlık- üzerinde duracak olursak ilk planda ayrımsızlığın dünyanın bölümlenmelerinin tamamen kaybolduğu noktaya kadar çıkmasının mümkün olduğunu kaydederiz. Rama Krişna bu durumla ilgili tecrübesini şu şekilde nakleder:

Kutsal Ana aniden kendini gösterdi. Farklı bölmeleriyle binalar, tapınak ve diğer herşey gözümün önünden hiçbir iz bırakmadan tamamen kayboldu, onların yerine sınırsız sonsuz bir parlak Bilinç Okyanusu görüyordum. Gözün görebildiği her yandan beni yutmak için korkunç sesli parlak dalgalar geliyordu! Dış dünyada ne olup bittiğini bilmiyordum; fakat içimde saf bir mutluluğun devamlı akışı vardı.

Cismani ayrımlar bu şekilde kaldırılabilmekle beraber onların kaldırıldığı anlar istisnai bir sınıf oluşturur. Normalde ayrımlar varlığım, sürdürür, fakat yumuşatılırlar. Veyahut da engellerden köprülere dönüşürken kesin olarak kalırlar.

“Ben”, masa, çiçek, güzel koku, kuşların cıvıltısı -bunların hepsi inkar edilemeyecek şekilde vardır, fakat gerçekte yok olmakla kendilerini sürekli ve kendi kendilerine yeter biçimde takdim edemezler, Bunlar saydam veya geçirgendir. Kendilerini birbirlerinde ayrıştırarak gerçekliğin esas tabakasının dolaysız görünümünden başka birşey olmayan yekpare bir bütün oluştururlar. Bu açıdan ayrımların pek muhtemel göründüğü anlamlı algı neredeyse hiçliğe indirgenir. “Sivrisineğin” kendini bağımsız bir dış varlık olarak sunmaktan-ziyade Varlıkla ve diğer bütün şeylerle özdeşliğini vurguladığı ve de bir haline gelmekle tamamlandıkları, bütün herşeyin birbirine karışmasıyla ilgili öznel ve nesnel ötesi bir bilincin varlığında işlevsel temelini yitirir ve iyi işlemez.

Lin Chi’nin sıfatsız insanı bedenin içinde ve dışında ve her insanın ahamkara ‘sında (benlik duygusu) yorulmak bilmez biçimde faaldir. O kişilik sahibi Tanrı değildir; O herşeyi kuşatan Sonsuz’dur. O oyunu, içindeki rolünden ziyade onunla özdeşleşecek derecede içselleştiren aktördür. Eğer oyun onun böyle yapmasını gerektirirse seyircinin kendini küçük görmesine neden olacaktır. Biz bu tasviri genelleştirebiliriz. Her figür; karşısında görülebileceği düşünülebileceği veya bir zemin gerektirir. Fakat birey son tahlilde zemini olmadan veya bunu gerektirmeden var olamayacağı için ikisi ayrılmazdır. Birşeyin zemini (kaynağı) mutlak derecede önemli şekilde o şeyin kendisinin bir yönüdür. “Kalp gözü” , manevi görüş organıyla görülen, cismani açılardan köpük gibi zayıf, çiy gibi geçici bu et ve kan toplamı aynı zamanda tam bu anda ve bu yerde kendini bu özgül açıdan örnekleyen sonsuz ve ebedi Hayattır. Daha önce kaydettiğimiz gibi normalde algı, sonluluğun Uluhiyet okyanusu içerisinde tamamen çözülmesini içermez. Bu daha ziyade tarif olunmaz fakat görülebilir bir bütün içindeki zıtlar olan sonluluğun sonsuzluk, geçiciliğin ebediyet olarak tecrübesidir. Bu bir buzdağının birdenbire kendinin H20 (yani su) olduğunu farketmesi gibi birşeydir.

Sonsuz kavramının bize çekici gelmesi başlıbaşına Ruh’un gerçekliğinin kanıtıdır, zira metafizik savlar, eğer içimizde nakletmeye koyulduklarının izi bulunmasaydı -eğer uyandırmaya çalıştıkları kesinlik özümüzde yatmasaydı- ikna edici olmazdı. Aynı zamanda kavrama karşı da çıkarız, zira özdeşleşmemizi üzerimizde görülür derecede baskı kuran varlık parçamızdan uzaklaştırmamızı gerektirir. Bu bölüm evde iki yaşında bir çocuk olduğu bir Noel’de yazıldı ve ahamkara veya benlik hissinin içimizde ne kadar güçlüce kök saldığı açığa çıktı. Kişi kendi çocuklarından benliğin isteklerinin doymazlığını hatırlayabilir: Sayılanın, hediyelerin ne olduğu değil niceliğinin ne olduğu, hediyelerin sınırlı olduğu zaman gözyaşlarının aklığı Noeller. Bununla beraber, bir çocuğu hayat yükünün benlik hissinin kendisini pekiştirdiği daha önceki bir evrenin hatırasını canlandırmaya sevkederdi. Bu durumda sayılar kadar sayıların kim için okluğu da önemliydi. Her hediyenin açılışından önce “Bu benim hediyem, bu hediye benim” şeklindeki açıklamaları-toplanan her kişiden duymak adeta bir zorunluluktu. Sahra çölünün kumlan ve bir zerre “ben varım” demek üzere ileri atılacaktır.

Şahsi kimlik bir defa tesis edildiğinde mesele bu kimliğin neye bağlı olacağı haline gelir. Sekizinci yaş günüydü ve çocuk yatağına uzanıp ışıkları söndürünceye kadar mutluydu. Sonra karanlığın yalnızlığında zaman ona ilk ziyaretinde bulundu ve kulağına bir daha asla yedi yaşına geri dönemeyeceğini fısıldadı. Manzara tahammül edilemezdi. Çünkü çocuk kendisini yedi yaşında hissediyordu, henüz sona eren gün onun öncesindeki günler ve haftalarda kurduğu plan ve projelerle özdeşleşmesini engellemekten uzak olduğundan zamanın uyarısı idam hükmü gibi geldi. Yedi yaş olarak ölümü onun, o anda gözönünde bulunan onun ölümüydü. Yatağından fırladı ve ağlayarak anne ve babasının yanma koştu “Hediyeleri geri alırı; istemiyorum onları, ben sadece tekrar yedi yaşında olmak istiyorum.”

Çocuğun saflığına gülümseriz. Fakat ne anlama geldiğini de biliriz. Zira gerçekliğin zamanın kabuğunu yıldırım gibi delip geçtiği ve sonsuz olduğumuz manzarayı ortaya koyduğu tabiat üstü anlar istisna olmakla her insan miyopçasına özdeşleştiği tüm benliğinden ziyade yedi- sindedir. İma oldukça esnektir. Bir uyuşturucu bağımlısı dokuları feryat ederken kendisini ihtiyaç sahibi bir bedenden başka bir şey olarak bilmez. Spektrurnun öbür ucunda ise kişinin gerekirse hayatını ortaya koymasının kolay olabileceği bir noktaya kadar taştığı anlar vardır. Fakat neredeyse devamlı olarak kendiliğin sona erdiği ve kendilik olmayanın başladığı bir nokta vardır. Bu kendilik-olmayan da çok çeşitli olarak görülebilir: Sürekli itip kakan yabana nesneler veya şartlardan oluşan düşmanlık dolu bir dünya ya da sarmasından düşmek mümkün olmayan ezeli ve ebedi kollar olarak görülebilir. Kişi kendiliği bırakmada son adımı atıp çevresiyle özdeşleşmeden önce bu ikinci noktaya ulaşmalıdır; işte bu nedenle önceki bölüm nefisten ruha ulaştıran kapının sevgi (aşk) kapısı olduğunu ileri sürmüştür: bir bütün olarak Varlığın veya Efendisi olan Tanrının sevilmesi (aşkı). Ruh’un nüfuz etmesi için kendiliğin unsurlarının şu şekilde düzenlenmesi gerekir: Bedenin ölçülülük, zihnin anlayış (Guatama’nın Doğru Görüşleri) ve nefsin de aşk içerisinde bulunması. Fakat burada belirtilmesi gereken nokta çevrenin tehlikesiz ve uygun görüldüğü zaman bile kendini ayrı ve başka şekilde takdim ettiği sürece Tanrı’nın sırrına erişilemez yolları için faydasız olan ölçülemez (etmen)ler olacaktır.

Bu ter “başka’yı kişinin kaderi olarak algılamasıyla gerçekleştirilir. Önümüze çıkan bu meseleyle ilgili olarak kesin bir anlatımdan ümitsiz olsak da onun hakkında nisbeten ayrıntılı bir alıntı yapabiliriz.

Bir insana zihnî, hissî yapı ile beden açısından verilenle dış şartlar ve çevre açısından verilenler arasında köklü bir ayrım yapılamaz. Bunların hepsi beraberce önemli bir bütünü oluştururlar ve hepsi özgül bir bireysel hayatın çeşitli yönleridir. Varlık doğum ve ölüm arasında -madde ve olaylarda- bir bütün olarak ele alındığında özgün kimliğini ifade eden bir model çizıktirir. Bu insan yabancı bir çevrede hareket eden mühürlü bir kişilik değildir. Bütün yaptıklarının ve başına gelenlerin, elinin ulaştığı yerde olanların, zaman ve mekan içerisinde boy gösteren şeylerin bir toplamı, fakat Tanrının hatırında tek ve zamansız bir olgudur. Ne ve nerede olduğumuz arasında nihai bir bölümleme yapılamaz. Kaderimizi kabul etmek, başımıza gelenlerin -en geniş anlamda- kendi kendiliğimizin en gizli sınırları kadar tabiatımızın da bir parçası olduğunu kabul ederek kendimizi kabul etmemiz demektir Kimi zaman ölümcül bir merminin üzerinde kurbanın ismi yazdığı ve başka bir bedene isabet etmediği söylenir.

En sonunda insanlık kendi içindeki sevgiye, öfkeye veya korkuya bakar ve “Bu benim” der. Kurumuş eline veya yaralı ayağına bakar ve “Bu benim” der Evlendiği kadına veya elleriyle düzenlediği, içinde çiçekler yetiştirdiği bahçeye bakar ve “Öyleyse bu benim” der. Fakat bunu söylerken aynı zamanda bireyselliğini oluşturan unsurların listesinden ve bunun ayrılmaz eylem alanından da kıyas kabul etmez derecede başka olduğuna tanıklık eder

Ayrıca “şu kadarının” kendiliklerimizin bir parçası olduğunu kabul ederken -zira sınırlarımız belli seyir noktamızdan gördüğümüzden çok daha uzak ufuklara uzanır- önümüze çıkan herşey üzerindeki isim etiketimizi tanıyarak -sanki sadece her zaman içimizde olanı keşfetmek için varmışız gibi- başından beri içimizde mündemiç olanı kuvveden fiile çıkaran bir tanıma eylemi yaparız. Fakat zamanın seyriyle üzerimize “dış” olaylar şeklinde boşalan kaderimiz olan parçamız sadece ortaya çıktığı zaman kendi özgün kalıbımıza ait olarak görülebilir. Dindar insan “İraden gerçekleşsin” diyebilir; bu gerçekleştiği ve kendisi için aşikar olduğu zaman iradesini kabul etme niyetinin bir ifadesidir; yoksa doğamız gereği, en alışılmadık şartlar dışında, geleceği görmemiz mümkün değildir. Genel olarak kaderin kabulü, olacak olanların değil (engellenebilecek olanın), olmuş olanın kabulüdür.

Söz konusu kabulün salt kendini bırakma değil teyid şeklinde olduğunu kabul edersek kişinin kaderini kendiliğinin bir parçası olarak kabulü bizi Sonsuza açan varlık veya Tanrı sevgisinin bir yönüdür. Ne yazık ki konuyla ilgili daha fazla birşey söylemeyeceğiz, yeterince söylendi yahut ileride söylenecek. Bu bölümü şimdiye kadar söylemeye çalıştıklarımızı özetleyen “Kumların Hikayesi” adlı bir Sufi hikayesiyle bitiriyoruz.

“KUMLARIN HİKAYESİ”

Dağların tepelerindeki kaynağından çıkarak çeşitli yerler gezen bir nehir, sonunda çölün kumlarına ulaşır Diğer bütün engelleri aştığı gibi bunu da aşmayı dener, fakat ilerledikçe sularının azaldığını görür.

Ne var ki kader’ınin bu çölü geçmek olduğuna inanmıştır, fakat başka bir yol da yoktur. Sonra çölden gelen gizli bir sesin fısıltısını işitir; Rüzgâr çölü geçiyor, o zaman nehir de geçebilir.”

Nehir kendini kumlara attığını, fakat bunun sularının emilmesinden başka bir şeye yaramadığını, rüzgarın uçabildiği için çölü geçebileceğini söyleyerek itirazda bulundu. “Alışılmış tarzda hareket ederek çölü geçemezsin. Ya kaybolacak ya da bataklık haline geleceksin. Rüzgarın seni maksadına taşımasına izin vermelisin”. Fakat bu nasıl olabilir? Rüzgarda emilmeyi kabul etmekle”.

Bu fikir nehire pek kabul edilir görünmedi. Daha önce hiç emilmemişti. Bireyselliğini kaybetmek istemiyordu. Onu bir kere kaybetti mi tekrar elde edebileceğinden nasıl emin olabilirdi?

“Rüzgar” dedi kum “bu işi yapar”. Suyu kaldırıp çölün üzerinde taşır ve tekrar yere düşmesine izin verir. Su, yağmur olarak yere düşerek yine nehir olur.

“Bunun doğru olduğunu nasıl bilebilirim ki?”

“Doğru, eğer buna inanmazsan bataklıktan başka bir şey olamazsın, bu bile bir çok seneler alır; ayrıca nehrin aynı da değildir”

“Fakat bugün olduğum gibi aynı nehir olarak kalamaz mıyım?”

“Her iki durumda da aynı kalamazsın” dedi fısıltı. “Temel parçan alıp götürülür ve tekrar bir nehir oluşturur. Bugünkü gibi isimlendirilirsin, çünkü neyin temel parçan olduğunu bilmezsin”.

Nehir bunu işittiğinde düşüncesinde çeşitli yankılar uyandı. Donuk bir şekilde kendisinin -veya bir parçasının- rüzgarın kollarında tutulduğu hali hatırladı. Ayrıca bunun, yapılması zorunlu olarak aşikar olmasa da gerçek olan şey olduğunu hatırladı. ,

Nihayet nehir buharlarını rüzgarın açılmış kollarına attı; rüzgar onu yumuşakça ve kolayca yukarı ve ileri doğru taşıdı, yüzlerce mil ötedeki bir dağın tepesine ulaştıklarında ise onu yine yavaşça aşağı bıraktı. Nehir kafasında birçok şüphe olduğundan bu tecrübesinin ayrıntılarım canlı olarak hatırlayarak kaydedebiliyordu. Şöyle iç geçirdi

“Evet şimdi gerçek kimliğimi öğrendim.”

Nehir öğreniyordu, fakat kumlar şöyle fısıldadı ona:

“Biz biliyoruz çünkü gün be gün onun olduğunu görüyoruz, ayrıca biz kumlar nehir kıyısından dağa kadar uzanırız.”

İşte bu nedenle Hayat Nehrinin yolculuğuna devam ettiği yolun Kumlara yazıldığı söylenir.

Sh: 83-89

Kaynak: Huston Smith & David Rey Griffin, Unutulan Hakikat, Forgotten Truth – Primordial Truth And Postmodern theolagy, çeviri, Latif BOYACI, insan yayınları: 236, mart 1998, İstanbul

 

 

Reklamlar

yorumda sahte e-posta yazanlara cevap verilmez.

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s