TILSIM ÇÖZÜLDÜ İŞLER KARIŞTI

 

Arkadaşlamdan biri yüzüne gülmeyen talihten şikayet etti ve dedi ki; “Ailem çok, kazancım az. Yokluk yüküne daha fazla dayanamıyorum. Başka yerlere gitmeyi çok düşündüm. Çünkü orada bazen iyi, bazen kötü yaşayıp gi­derim. Kimsenin de haberi olmaz.”

Gurbet elde nice kimseler

Aç yatıp kalkar da kimse onları tanımaz.

Kimsesiz canlan çıkar da

Onlara ağlayan çıkmaz.

Dostum konuşmasına şöyle devam etti: “Öte yandan gitmek de işime gel­miyor. Çünkü düşmanlam arkamdan gülecek, ailemle alay edecekler. Ben ai­lem için uzaklarda bir şeyler kazanmak için didinip dururken onlar benim bu gayretlerimi yele verecek ve hakkımda şunla söyleyecekler:

Şu yolsuza bakın! Böyle insanlar,

Asla saadet görmeyecek.

Zira kendini düşünüp gitti,

Ailesi ise yokluk içinde ölecek.

Bildiğiniz üzere muhasebe ilminden ben de haberdarım. Eğer sizin maka­mınızla kalbim huzura kavuşacaksa size bir ömür boyu minnettar kalırım.”

Bu teklif üzerine ben de ona şöyle akıl verdim: “Bak dostum. Sultanlan iki türlü işi vardır: Yaşamak ve candan olmak. Bu ümitle korku arasında yaşa­mak ise hiç de akıllı işi değil!”

Yoksulun evine, arazinin ve bahçenin

Vergisini versin diye kimsecikler gelmez.

Ya gönül perişanlığına ve kedere razı ol

Ya da ciğerini kargaların önüne koy.

Dostum; “Bu söz benim durumuma uymaz ve soruma cevap olmaz” diye direttikten sonra bilgece şu sözü ekledi: “Hainliğe kalkışanın eli titrer de he­sap veremez.”

Doğruluk Allah rızası içindir.

Doğru yolda giderken azanı ben hiç görmedim.

Bilgeler ne güzel demişler:

“Dört kişi, dört kimseden korkar ve çekinir:

Yol kesen, sultandan;

hırsız, bekçiden;

suçlu, gammazcıdan;

fahişe, ahlak su­bayından…

Hesabı temiz olanınsa çekinecek ve korkacak kimsesi yoktur.

Görevinden alındığında düşmanın sana hiçbir şey yapmaması için göre­vin başındayken uluorta hareket etme.

Kardeş! Temiz ol sen, kimseden korkma.

Çamaşırcılar kirli elbiseyi taşa çarparlar.

Bunun üzerine ben; “Şu tilki hikâyesi senin durumuna uymaktadır” de­dim ve ardından öyküyü anlatmaya başladım.

Şöyle ki;

Tilkiyi düşe kalka kaçarken görenler ona, neden kaçtığını sormuşlar.

“Develer ücretsiz tutulmaktaymış diye duydum” demiş.

Ona bu kez de ‘Ahmak” diye seslenmişler. “Senin deveyle ne ilgin ve benzerli­ğin var?”

Tilki de susunuz diye işaret etmiş.

“Eğer kıskançlar art niyetle benim için bu de­vedir derler de yakalanırsam benim halim nice olur? Bunca art niyetlinin arasında beni kim kurtarabilir?

Irak’tan panzehir gelinceye kadar yılanın soktuğu kişi çok­tan ölmüş olur.

Öyküyü özetledikten sonra dostuma şunla dedim: “Sen de gerçekten üs­tün ve takva sahibi bir adamsın. Fakat seni çekemeyenler pusuya yatmış uy­gun anı kollamaktadır. Eğer bunlar senin aleyhine sultanı şişirirlerse halin ne olur hiç düşündün mü? Seni kim kurtarabilir o zaman? Nitekim ben azla ye­tinmeni ve bu büyüklük saplantısından bir an önce kurtulmanı tavsiye ederim sana. Bak bilgeler ne demiş:

Denizin faydaları çoktur ama

Emniyet denizde değil, kıyısındadır.

Dostum bu sözlerimi işitince epey üzüldü. Suratım asıp “Bu ne biçim akıl, fikir; bu nasıl anlayış, sezgi öyle! Bilgelerin sözünü dinle: ‘Dostluk zindanda belli olur, sofradaysa düşmanlar dost görünür.” diyip sitem etti bana.

Servet ve saadet zamanı, sana dostluktan dem vurup

Kardeşim sayanları gerçek dost sanma.

Gerçek dost; perişanlık, yokluk ve felaket

Zamanlarında elini tutan adamlardır zira…

Baktım ki yüreği hâlâ buruk ve yüzü kederli. Öğütlerimi kıskançlığıma veriyor. Ben de aramızdaki muhabbete binaen vezirin huzuruna çıkıp dostu­mun durumunu anlattım. Ona küçük bir memurluk verdiler. Aradan uzun­ca bir zaman geçti. Gayreti ve yeteneği sayesinde daha yüksek memurluklar elde etti. Sonunda en yüksek makam olan vezirliğe getirildi. Onun bu son ha­line çok sevindim.

Hayatın arzuna göre şekillenmezse üzülme sakın.

Sabret! Zira sabır acı da olsa meyvesi tatlıdır.

Düğümlenmiş bir işten dolayı endişelenme sakın.

Çünkü ölümsüzlük suyu karanlıklar içindedir.

Ey felaketlere maruz kalan kişi, hüzünlenme boşuna.

Yüce Allah’ın daha nice gizli lütufları vardır.

O sırada tesadüf bu ya, bir grup arkadaşla Mekke’ye hacca gittim. Dönü­şümde eski dostumla karşılaştım. Hali perişandı. Görevinden uzaklaştırıldığını anladım. Zira devlet adamı olan bir dost, ancak görevinden el çektirildiğinde dostlanı görme arzusuyla yanar. “Bu ne hal?” dedim. “Sen haklıydın” dedi. “Çekemeyenler beni hainlikle suçladılar. Sultana derdimi anlatamadım. Kim­se sahip çıkmadı bana.”

İkbal ve rütbe sahibi insan karşısında herkes onu

Ballandıra ballandıra över ve el bağlar,

İkbal ve rütbe yıkıldığında ise el bağlayanlar,

Ayaklarını onun kafasına koyarlar.

“Sözü daha fazla uzun etmeyeyim” dedi dostum. “Türlü eziyetler sonra hacılar Mekke’den dönüyor müjdesiyle beni zindandan çıkardılar. Neyim var neyim yok hazine kasasına aktardılar.”

“Daha önce sultan işi deniz yolculuğuna benzer diye ben seni uyarmış­tım. dedim ben de. “Hem yararlı hem kaygılıdır. O, tılsımlı hâzineyi açmak için boşuna uğraşma öğüdünü vermiştim. Fakat sen dinlemedin. İşte gördü­ğün gibi! Ya hâzineyi elde eder ya da tılsımın zehriyle işte böyle ölüp gider­sin.”

Tüccar, ya sahilde elleriyle çil çil altınları kucağına atar,

Yahut bir gün dalga onu alıp taşkın suların altında boğar.

Daha fazla üstüne gidip de onu üzmek, deşilen yarasına tuz ekmek iste­medim. Sözlerimi şu beyitle bitirdim:

Kulağına insan nasihati girmezse

Ayağının zincirleneceğini bilmiyor musun?

Eğer iğne acısına dayanamayacaksan

Ellerini akrep yuvasına sokma!

Kaynak: Şeyh Sadî Şirâzî, Bostan ve Gülistan

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s