KEMÂLÎ EFENDİ Kuddise sırruhu’l-âlî (1862-1954)

Erzurum’un Pasinler ilçesine bağlı Güllüköy’de dünyaya geldi. Asıl adı Osman’dır. Doğum tarihi nüfus tezkeresinde 1881 olarak kaydedilmekteyse de bizzat kendisinin kaleme aldığı hal tercümesinden bu tarihin 1862 olması gerektiği anlaşılmaktadır.

Bir buçuk yaşında iken geçirdiği çiçek hastalığı sonucunda gözlerini kaybeden Kemâlî Efendi, altı yaşına geldiğinde bir süre köyün hocasından hâfızlık dersi aldıysa da bir ilerleme sağlayamadı. Bunun üzerine Erzurum’a götürüldü. Burada bir medresede şanssızlık eseri hâfız yetiştirme usulünü bilmeyen bir hocaya teslim edilince yine bir netice alınamadı. Kendi ifadesine göre hocanın bilgisizliği yüzünden dört yıl kaybettikten sonra oradan alınarak Erzurum ulemâsından Yeşil İmam diye anılan Câfer Ağa Camii imam ve hatibi Seyyid Mustafa Efendi’ye teslim edildi. Onun yanında bir yıl içinde Kur’ân-ı Kerîm’i ezberlediği gibi kıraat ilminde de icâzet aldı. Bu sırada on sekiz yaşında olan Kemâlî Efendi Taşkesenli Şeyh Ahmed Efendi’den dinî ilimleri tahsile başladı. Bir yandan da Hâfız-ı Şîrâzî ve Fuzûlî’nin divanları ile Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin Meŝnevî’sini ezberledi. Ayrıca medrese derslerine devam ederek icâzet almaya hak kazandı.

Kemâlî Efendi yüzünü göremediği bir sevgiliye âşık olduğu bu dönemde derdine derman ararken Kolağası Ali Rızâ adlı ârif bir zatla tanışarak sohbetlerine devam etmeye başladı. Bu sohbetler sırasında mecazi aşkı ilâhî aşka dönüştü. İlâhî aşkın cezbesiyle Erzurum’dan ayrılarak on bir yıl süren seyahate çıktı. Bu sırada yirmi sekiz yaşında olan Kemâlî Efendi yaya olarak Diyarbekir’e gitti, oradan Musul ve Bağdat’a geçti. Necef ve Kerbelâ’yı ziyaret etti. Buralarda mersiye ve kasideler okuyarak Hz. Peygamber’in soyuna ve onları sevenlere revâ görülen zulüm ve haksızlıkları dile getirdi, Ehl-i beyt muhabbetini terennüm etti. Ardından yoluna devam ederek Trablusşam’a geldi. Şehrin müftüsü ile tanışıp onunla dost oldu ve bir yıla yakın bir süre burada kaldı. Daha sonra İskenderun, Antakya ve Halep’e geçti. Gittiği yerlerde Ehl-i beyt sevgisini ateşli bir dille telkin eden mersiye ve gazeller söylediğinden Alevî olarak tanındı. Halep Mevlevîhânesi’nde bir süre kalıp Konya’ya geldi. Ehl-i beyt muhibbi olan Mevlânâ Dergâhı postnişini Abdülvâhid Çelebi tarafından dergâhta uzunca bir süre misafir edildi. Abdülvâhid Çelebi’nin oğlu Abdülhalim Çelebi ile de dostluk kuran Kemâlî Efendi’ye onun vasıtasıyla mesnevîhanlık icâzeti verilerek mevlevî sikkesi giydirildi.

1901’de İstanbul’a giden Kemâlî Efendi, bir süre Rami’de bostan bekçiliği ve Beyazıt Camii avlusunda arzuhalcilik yaptı. Bu sırada, kendisini Erzurum’dan tanıyan Fâtih müderrislerinden Hacı Nazmi Efendi’nin ısrarı üzerine Fâtih Camii’nde Mesnevî okutmaya başladı. Ayrıca Hacı Nazmi ve Manastırlı İsmâil Hakkı’nın derslerini takip ederek onlardan da icâzet aldı. Fâtih Camii’nde Meŝnevî okuttuğu bu dönemde aynı camide vaaz veren Said Nursi tarafından Râfizîlik ve zındıklıkla itham edildi. 1903 yılında üç aylarda dinî hizmetlerde bulunmak üzere Selânik’e gönderildi. Burada İttihad ve Terakkî Cemiyeti’nin ileri gelenlerinden doktor Şükrü Kâmil, Mehmed Sâdık, Talat ve Manyasîzâde Refik beylerle tanıştı. İstanbul’a döndüğünde Şehzadebaşı’nda Kanûnî Sultan Süleyman’ın âmâların barınması için vakfettiği imarete yerleşti. İmarette yaşayan âmâların durumlarının çok kötü olduğunu farkederek vakfiye şartlarına uyulmasını sağlamak amacıyla bir selâmlık resminde Sultan Abdülhamid’e dilekçe verdi. Ertesi hafta saraya davet edilen Kemâlî Efendi, padişahın huzuruna çıktığında ona âmâların içinde bulunduğu zor şartları ve vakfiyede kendilerine tanınan imkânları anlattı. Görüşmeden memnun kalan padişah vakfın ihyasını ve Kemâlî Efendi’nin imaretin yöneticiliğine tayinini istedi. İmaretin Meşrutiyet’ten sonra, Kemâlî Efendi’nin kendisini Şam’da ceza reisi iken tanıdığı Şeyhülislâm Ürgüplü Mustafa Hayri Efendi ve Selânik’te tanıştığı Dahiliye Nâzırı Talat Paşa’nın üye olarak bulunduğu hükümet tarafından lağvedilmesine karar verilmiş, ancak bu ikisi, kararın çok hürmet ettikleri Kemâlî Efendi’nin İstanbul’da bulunduğu sırada uygulanmasının doğru olmayacağını belirtince Kemâlî Efendi bir vesile ile Erzurum’a gönderilmiş ve imaret bu sırada lağvedilmiştir.

Kemâlî Efendi imaretteki görevini sürdürürken bir yandan da Üsküdar’da bir oda kiralayarak Mecelle okutmaya başladı (1904). Bu dönemde dostlarından Gülzâr-ı Hakîkat müellifi Fazlullah Rahîmî Efendi ile birlikte bir iş için Eyüp’e gittiklerinde Rahîmî Efendi, mürşidi Seyyid Abdülkādir-i Belhî’yi Eyüp Nişancası’ndaki Şeyh Murad Dergâhı’nda ziyaret etti. Kemâlî Efendi dergâhın avlusunda arkadaşını beklerken kendi ifadesine göre on dokuz yıl önce gördüğü bir rüyayı aynı heyecan ve tazeliğiyle yeniden yaşamaya başladı. Bu sırada karşısına çıkan rüyasında gördüğü kişi, yani Melâmî-Hamzavî Kutbu Seyyid Abdülkādir-i Belhî idi. O zamana kadar hiçbir şeyhe intisabı bulunmayan Kemâlî Efendi cezbeye kapılarak hemen orada Abdülkādir-i Belhî‘ye intisap etti. Aynı gün girdiği dergâhtan iki yıl sonra dışarı çıkmasına izin verildi. Mürşidin vefatına kadar on sekiz yıl kendisine hizmet edip feyiz aldı. Bu arada Fatih’in Sofular semtindeki bir tekkenin şeyhliği Meclis-i Meşâyih tarafından kendisine teklif edildiyse de mürşidine hizmeti tekke şeyhliğine tercih ederek bu teklifi kabul etmedi. Mürşidinin ölümünden sonra hayatını Şeyh Murad Dergâhı civarındaki evinde geçiren Kemâlî Efendi 8 Ocak 1954’te vefat etti. 10 Ocak günü Eyüp Camii’nde kılınan cenaze namazının ardından Edirnekapı Mezarlığı’na defnedildi. Kabir taşına kendisine ait,

“Cismim rûha döndü elhamdülillâh / Her şey fenâ bulur bâkīdir Allah / Haktır Muhammed’dir hem Resûlullah / Ben âl-i abânın kıtmîri idim”

mısraları yazılmıştır.

 

Ziyaretine gelenleri güler yüzle karşılayıp hatırlarını soran Kemâlî Efendi istidat ve idraklerinin derecesine göre onlarla sohbet etmiş, yüksek kabiliyetli olanlara tasavvufun en ince ve zor konularını doyurucu ifadelerle anlatarak gönüllerini Hakk’a yöneltmiştir. Sohbetlerinde özellikle Ehl-i beyt sevgisini aşılamaya gayret eden Kemâlî Efendi gönlüne doğan vâridatı manzum ve mensur olarak yazdırmış, Kemâlî Divanından Aşk Sızıntıları ve İrfan Sızıntıları adlı iki eseri bu şekilde meydana gelmiştir.

Kemâlî Efendi, Hamza Bâlî’den sonra Hamzaviyye adını alan Bayramî Melâmîliği’ne mensuptur. Tarikat silsilesi Seyyid Abdülkādir-i Belhî, Seyyid Bekir Reşad Efendi ve diğer Hamzavî kutupları vasıtasıyla devam ederek Hamza Bâlî’ye, oradan da Hacı Bayrâm-ı Velî’ye; Nakşibendî-Alevî silsilesi Seyyid Abdülkādir-i Belhî’nin babası Süleyman-ı Belhî vasıtasıyla Bahâeddin Nakşibend’e; diğer bir Melâmî silsilesi de Rumeli Nakşibendî Melâmîliğinin pîri sayılan Muhammed Nûrü’l-Arabî’ye ulaşır. Nûrü’l-Arabî 1871’de İstanbul’a geldiğinde Abdülkādir-i Belhî’yi birkaç defa ziyaret ederek dergâhta misafir kalmıştı. Başhalifesi ve damadı Abdülkerim Fedâî’den hilâfet almakla birlikte Muhammed Nûrü’l-Arabî’ye de hizmet etmiş olan Hacı Abdürraûf Efendi 1919’da İstanbul’a gelince Abdülkādir-i Belhî’yi ziyaret etmiş, bu ziyaret sırasında Abdülkādir-i Belhî’nin izniyle Kemâlî Efendi’ye hilâfet vermiştir. Böylece Seyyid Abdülkādir-i Belhî’nin temsil ettiği Bayramî Hamzavî Melâmîliği ile Seyyid Muhammed Nûrü’l-Arabî’nin temsil ettiği Nakşibendî Melâmîliği Kemâlî Efendi’de birleşmiş ve kendisi melâmet ehli tarafından zamanın kâmili olarak kabul edilmiştir.

Eserleri. Kemâlî Divanından Aşk Sızıntıları. Şiir söylemeye yirmi yaşında başladığını ifade eden Kemâlî Efendi’nin şiirleri ilk olarak 1947 yılında derlenerek yayımlanmış, eser bu tarihten sonra söylediği şiirlerin ilâvesiyle iki defa daha basılmıştır (İstanbul 1957, 1987). Kitap münâcât, na’t, gazel, kaside, mersiye ve divan edebiyatının diğer nazım şekilleriyle yazılmış şiirlerle hece vezninin kullanıldığı çoğu tasavvufî muhtevalı şiirlerden oluşmaktadır. Fuzûlî ve Bağdatlı Rûhî’yi onların seviyesinde tahmîs edecek kadar yüksek bir şiir gücüne sahip olduğu görülen Kemâlî Efendi’nin bazı şiirleri bulunduğu tasavvufî makamın ifadeleri olduğundan bunların anlaşılması oldukça güçtür. Eserde nasihatnâme türündeki altmış sekiz beyitlik “Enîsü’l-fukarâ” isimli manzume ile “Na’t-ı İmâm-ı Ali Aleyhisselâm” ve “Mersiye-i İmâm-ı Hüseyin Aleyhisselâm” adlı manzumeler özellikle dikkat çekmektedir. Bu mersiye ve hece vezniyle yazılmış devriye niteliğindeki manzumeler türünün son ve en güzel örnekleridir. 2. İrfan Sızıntıları (İstanbul 1987). Kemâlî Efendi’nin itikad ve ibadete dair bazı konuları tasavvufî açıdan şerheden risâleleriyle, bir kısım âyetlerin tasavvufî tefsirlerini ve seyrü sülûkle ilgili bilgileri ihtiva eden risâlelerinin derlenmesiyle meydana gelmiştir.

BİBLİYOGRAFYA:

Kemâlî Divanından Aşk Sızıntıları (haz. Baha Doğramacı), İstanbul 1977, hazırlayanın girişi, s. 11-41; İbnülemin, Son Asır Türk Şairleri, s. 1306-1307; “Görünüşte Âma Hakikatte Her Şeyi Bilen ve Gören Alim, Fazıl Osman Kemâlî Efendi Bugünkü İlmini ve İrfanını Nasıl Elde Ettiğini Anlatıyor”, Edebiyat Dünyası, II/29, İstanbul 1949, s. 2-4; Asım Sönmez, “Şair, Bestekâr, Mesnevihan Osman Kemâlî Efendi”, İstanbul, sy. 69, İstanbul 1969, s. 22-23; sy. 70 (1969), s. 20-21.

Nihat Azamat 

http://www.tdvia.org/dia/ayrmetin.php?idno=250236

TDV İslam ansiklopedisi cilt: 25; sayfa: 235-236 [KEMÂLÎ EFENDİ – Nihat Azamat]

Sultân-ı Aşk

 

Aşk sözü dertsiz olunca meyve vermez; hevestir… yalnız ağızdan çıkar yalnız kulağa varır. Bilmiyorlar aşıklar hayalinin tasvirini rüyalarında görseler yaşlı gözlerinden nice seller akıtırlar. Ey yârenler, canı aşka bırakın da bütün ruh kesilsin, sonra o aşktan gül bahçesine renk sadaka edin… [Hz. Pir-i Destgîr-i Münir]
sultaniask

Cemâline edip insanı mir’at, kemâl-i hüsnünü seyran eden Dost’un, Osman Kemâli Efendi (v.1954) Hazretleri dilinden zuhur eden manasını övmekle değil dilimizin, özümüzün, ömrünüzün dâhi aciz kaldığı Risaletpenah Hazretlerinin, Mevlid-i Şerifleri münasebetiyle ehibbaya ikramımız olsun.

Kendi hüsnün seyr kılmak istedi sultân-ı aşk
Eyledi keşf-i cemâl ya’ni açıldı kân-ı aşk
Çıktı bir gevher o kândan bîmisâl ü bîkıyas
Zerre-i nûrunda kılmış bin güneş pinhan aşk
Gevher-i nûr-i Muhammed, mâye-i tohm-i vücud
Kim anınla âşikar oldu bilindi şân-ı aşk
Aşk edip andan zuhûr, ol aşkın oldu mazharı
Eyledi ta’zim ü tekrim, nice bin yıl anı aşk
Öyle bir gevher ki, “mâkâne mâyekûn”un kânesi 1
Öyle bir gevher ki olmuş vasfının hayranı aşk
Akl-ı kül etti zuhûr hem şûle-i nûr oldu ruh2
Neşr-i câm-ı feyz-i akdesle kılıp devrân aşk
Nûr içinden bir kalem çıktı cihan bir noktası
Levh olup cümle yazıldı serbeser fermân-ı aşk
Sabit oldu suhf-ı âlem kıldı aşk sırrın ayân
Ahmed-i Muhtâr’ı mahbub eyledi i’lân aşk
Oldu bir derya Muhammed’le muhabbet pür hikem
Kaynayıp âlemleri oldu muhît ummân-ı aşk
Ol cemâl-i hüsne karşı neş’esinden aşk-ı pâk
Hâk-i pâye nezr kıldı âlem-i imkânı aşk
Zîr-i pâyine döşendi nüh felek arz u semâ
Eyledi zâhir sırat ü mahşer ü mîzanı aşk
Haymegâhı arş olup kürsî ana bir tahtgâh
Nur içinde kendi kendin eyledi seyran aşk
Çok sıfat verdi ana çok isim ile kıldı nidâ
Metn-i hüsnünde kırâat eyledi Kur’anı aşk
Aşktan geldi zuhura âb ü ateş, hâk ü bâd
Açtı esrar-ı vilâdı rahmet-i bârân-ı aşk
Oldu ol nûrun şuâatı melâik bîhisab
Oldular fermanber-i tesbih ü medhihân-ı aşk
Doğdu ol nurdan nice eflâk ü eşbah ü nücum
Eyledi pürzevk ü pürşevk âlem-i ekvanı aşk
Cem’ olup ruh u melâik kıldılar aşka sücûd
Tard edüp ol aşktan vehmeyleyen şeytanı aşk
Kendi kendine hicap olunca gördü nûru nâr
Ol sebepten kıldı zâhir cennet ü nîranı aşk
Nûrdan vehmeyleyen nâra düşüp çekti azab
Nûrunu fehmeyleyenler oldular cânân-ı aşk
Suret-i zîbâsını izhar için aşk âleme
İntihâb etti Cenab-ı ekmel-ül insan-ı aşk
Döndürür dâim Muîd ismi Muhammed aynını
Perde-i aşkı açanlar oldular kurbân-ı aşk
Âşık u ma’şuk u mahbub u habib bir nûr iken
Kesret-i esmâ sıfatta kaldılar nâdân-ı aşk
Kenz-i aşkın masdarı Ahmed Muhammed Mustafa
Cem’ü tafsilinde anın “nezzelel furkan”-ı aşk 3
Aşk ile olsun salât ile selâm ol nura kim
Nûr-i vechini görenler oldular sûzân-ı aşk
Hem Raûf u hem Rahîm u sahibü’l hulk-ı azîm 4
Şems-i hüsnünde ayandır hüsn-i bîpâyân-ı aşk
Hâk-i pâyinde Kemâlî can veren aşıkların
Hâk-i pâyinde kurulmuş çeşme-i hayvan-ı aşk
rakimefendi_salavat

Aman Ya Fahr-i Alem sen ki mihrâb-ı nübüvvetsin
Vücûdunla vücûhunla serir-ârâ-yı vahdetsin
Şefia’l müznibînsin nûr-i rahmet mahz-ı şefkatsin
Meâl-i sırr-ı levlâk, mahrem-i esrâr-ı vuslatsın
Sen ey mahbûb-i akdes ism-i vasfınla Muhammedsin
Meded Ya bâis-i hilkat eyâ rûy-i kelâmullah
Nebîler serveri hem hâtem-i bünyâd-ı beytullah
Sana ümmet olan kuldan geçer mi Hazret-i Allah
Meâl-i sırr-ı levlâk, mahzen-i mirâc-ı vuslâtsın
Sen ey mahbûb-i akdes, ism-i vasfınla Muhammedsin

[NEV-NİYÂZ ve DEDESİ]

Evvelki mektubunuzdan payımızı aldık, edebimizle hal hatır sual edelim?

Kemâl-i afiyet üzresiniz inşallah?
“Ni’met-hâr-ı rahmânım, fermân-ber-i şeytânım” derler ya her dem hatadır kârımız; Hakkın ekmeğini yer, şeytana itaat ederiz.

Aman efendim öyle demeyiniz… Saçtığınız nutku şeriflerle bir anda dört bir yanı mis gibi bir koku sardı…  Lakin, cahiliyye devrimizde dinlediğimiz, bilmeden tempo tutup zıpladığımız, dış kaynaklı müzik parçaları misali pek bir zevklendik… Gel gör ki manadan bîhaberiz. 

Madem siz biraz gayret edip merakla lugate bakmayacaksınız, o halde güzelim efsunu bozmak pahasına manayı parçalayalım:

Amen ey kâinatın övünme sebebi olan, sen ki peygamberlikte yüceliğinden güzelliğinden, üstün niteliklerinden dolayı kendisine yönelinen makamdasın. Hem bedenin hem yüzünle her yönden vahdet sarayının tahtının süsleyen hükümdarsın. Günahkarların şefaatçisi, merhamet nuru, sırf koruma ve esirgeme makamısın. Hakkın “Sen olmasaydın alemleri yaratmazdım” sırrının mânâsı, Miracın ile kavuştuğun sırların gizlendiği makamsın. Sen ey pek temiz, mukaddes sevgili, seni tarif eden isminle müsemmâsın (Muhammed:övülmeye değer, en güzel huylara sahip) Bizlere yardım eyleye ey varlığın yaradılış sebebi ve ey Kurân-ı Kerim’in insana bakan yüzü (O’nun ahlakı Kur’andır hadisi şerifine telmih). Peygamberler güneşi hem Kâbe-i Muazzama binasının son inşa eden, en müstesna parçasını yerleştirensin. Sana ümmet olan bir kuldan vazgeçip Cehennemine atar mı Allah ki sen Hakkın “Sen olmasaydın alemleri yaratmazdım” sırrının mânâsı, Miracın ile kavuştuğun sırların gizlendiği makamsın.

Ya nice bir yanmışlar Sultân-ı Aşk’dan…. acep nasıl bizim de bir nâsibimiz olur?

Vaktiyle bir mürid, erenlerimin dergahına varıp ondan marifet ilmini öğrenmek istemiş. O sırada deniz kenarında bulunuyorlarmış. Arif, ilme talip olana demiş ki: “Şu kevgiri al, denizden doldur.” Mürid çok denemiş, fakat başaramamış. Kevgiri denize daldırdığında içi su doluyor, fakat çıkarır çıkarmaz boşalıyormuş. Erenlerim nihayetinde dayanamamış: “Dur da göstereyim,” demiş. Kevgiri elinden kaptığı gibi, denize fırlatmış. Kevgir dibe batmış. Efendisi müride dönmüş: “İşte, kevgiri suyla doldurmanın yolu ancak budur.”

Bir kevgir olan varlık vehmini, nefs kalıbını kırmadıkça Hakikat sarayına ermek ne mümkün… Alıp beni benden, kayd-ı bedenden, aslımı bildir, vaslına erdir ya huu

Tahtgâh etdi vücûdum milkini sultân-ı aşk
Dil sarâyında kurulmuş bir aceb divân-ı aşk
Ey Gafûrî ermek istersen eğer cânânına
Terk-i cân eyle tecellî eylesin sultân-ı aşk

Dua buyursanız sultanım…

NİYÂZIMIZDIR: 
صلى الله على سيدنا محمد واَله وصحبه وسلم
الَهي بجاه نبيك سيدنا محمد (صلى الله عليه وسلم) عندك ومكانته لديك, ومحبتك له, ومحبته لك, و بالبر الذي بينك وبينه أسألك أن تصلي وتسلم عليه وعلى اَله وصحبه, ضاعف اللهم محبتي فيه, وعرفني بحقه ورطبه و وفقني لاتباعه, والقيام بأدبه وسنته, واجمعني عليه و متعني برؤيته, وأسعدني بمكالمته, وارفع عني العوائق والعلائق والوسائط والحجاب, واجعلتني اتمتع معه بسماع لذيذ الخطب, وهيئني للتلقي منه, وأهلني لخدمته واجعل صلاتي عليه نورا نيرا, كاملا مكملا, طاهرا مطهرا, ناهيا عن كل ذي ظلم وشرك, وكفر و زور و وزر واجعلها سببا للتمحيص, وارزقني لأناب بها على مكارم الاخلاص والتخصيص حتى لا يبقى في نفسي ربانية لغيرك, وحتى أصلح لحضرتها وأكون من أهل خصوصيتك متمسكا بأدبه وسنته (صلى الله عليه وسلم) مستمدا من حضرته العالية في كل وقت وحين. يا الله يا نور يا حق يا مبين وصلى الله على سيدنا محمد واَله وصحبه وسلم

Efendimiz Muhammed’e(Salla’llâhu aleyhi ve sellem), ailesine, ashâbına Allah salât ve selâm eylesin. Allah’ım!

Efendimiz Muhammed (Salla’llâhu aleyhi ve sellem)’in senin yanındaki kıymeti, yeri, O’na sevgin, O’nun sana sevgisi ve seninle O’nun arasındaki gönül hürmetine senden O’na, ailesine, ashâbına salât ve selâm eylemeni istiyorum.

Allah’ım benim O’na olan sevgimi artır.

O’nun hakikatini ve derecelerini bana öğret.

O’na uyma, O’nun edebini ve sünnetini uygulama yolunda beni muvaffak kıl.

Beni O’nunla bir arada buluştur.

Bana O’nu görmeyi nasip eyle.

O’nunla konuşmak nimetiyle beni mesud eyle.

Aradaki engelleri, bağları, aracıları ve örtüleri kaldır.

O’nunla beraber kulağıma senin hitabının lezzetini tattır.

Bana O’nunla buluşmayı nasip eyle.

Beni O’nun hizmetine layık et.

Benini duamı, O’nun üzerine parlak, tam, mükemmel temiz ve pak mahzâ nûr eyle.

Zulmeden, şirk koşan, küfreden, iftirada bulunan ve günah işleyen herkesi engelle.

Duamı günahlardan temizlenmeye vesile kıl.

Onunla ihlâs ve tahsis makâmlarının en üstününe ulaşmamı nasip eyle ki bende senden başkasına bir rablık (düşüncesi) kalmasın ve onunla ıslah olayım. Peygamber (sav)in edebi ve sünnetine bağlı kalarak, O’nun yüce varlığından her an ve her zaman yardım alıp senin hususiyetinin ehlinden olayım.

Ey Allah’ım! Ey Nûr! Ey Hakk! Ey Mubîn!

AMÎN

http://umutrehberi.com/tag/osman-kemali-efendi/

****

Ey gönül, bil “ezelî ahde” samîm isterler
Aldığın “bâr-ı emânât”a kerîm isterler
Hâlık’ın seyrederek halka rahîm isterler
Sanma ey hâce ki senden zer ü sîm isterler
Yevme lâ yenfau’da kalb-i selîm isterler

İzz ü câh, devlet ü rif’at yerine binâm ol
Merteben şâh ise de bende-i hâs u âm ol
Nik ü bed hali bırak muntazır-ı encâm ol
Berzah-ı havf ü recâdan geçegör nâkâm ol
Dem-i âhirde ne ümmid ü ne bîm isterler

Yetiş ol âleme kim olmaya anda biz, siz
Anda ne şâh u ne gümrâh ne muti’u ne hunrîz
Yokdur ol dâirede nisbet-i çiz ü nâçiz
Âlem-i bi-meh-i hurşid ü felekte hergîz
Ne mühendis ne müneccim ne hekîm isterler

Çalma ikbâl kapısın perde-yi idbâr açılır
Sohbet-i pîr ile aşıklara efkâr açılır
Ehl-i dil hâre nazâr eylese gülzâr açılır
Âlem-i keşf-i meânîde çok esrâr açılır
Giremez nefs-i gazûb anda hâlîm isterler

Gönlünü kıl heves-i nefs ü hevâdan sâlim
Kendini bil ezelî “bezm-i elest” de kâim
Iyd-i vaslı gözet ol kayd-ı sivâdan sâim
Sâkin-i dergeh-i teslim-i rızâ ol dâim
Ber-murad etmeğe hizmette mukîm isterler

Sıdk ile hizmet-i insâna girip insân ol
Ölmeden evvel ölüp hâtime-yi nisyân ol
Ne melâhid ü ne sofi-yi bî izân ol
Unutup bildiğini ârif isen nâdân ol
Bezm-i vahdet’te ne ilm ü ne âlim isterler

Eli boş âşıka mahbûblar el vermezler
Dikeninden çekinen ellere gül vermezler
Cân u bâş vermeyene zevk-i gönül vermezler
Harem-i ma’nide bigâneye yol vermezler
Âşina-yi ezelî yâr-i kadîm isterler

Yokluğa etme keder varına mesrûr olma
Halkı nefretle görüp âleme menfûr olma
Ehl-i irfâna kul ol nefse uyup kul olma
Cürmüne mu’terif ol tâate mağrûr olma
Ki şifâhane-yi hikmet’te sakîm isterler

Saçsa da âleme ger Nûr-i Huda pertevler
Ne gider ne götürür maksada ham peyrevler
Göremez Hakk’ı, gözü kör, dili gâfil dîvler
Kıble-yi mâ’nîyi fehmeylemeyen kiçrevler
Sehvine secde edip ecr-i azîm isterler

Her göz açtıkça bir et fâtih ile meftûhi
Hak bilir sen arama fasîd ile memdûhi
Ey Kemâlî sakın incitme dil-i mecrûhi
Ezber et nükte-i esrâr-ı dili ey Rûhî
Hâzır ol bezm-i ilâhîde nedîm isterler

 

**

Eyüp civarında buldum selâmet.

Orada parladı nûr-ı hidâyet.

İmâm-ı zemâne ettim inâbet

O ulu dergâhın hasiri idim.

Orada verildi cümle mevâhib,

Orada kesildi her bir metâlib

Orda tamam oldu menzil merâtib

Yakûb-i zemânın beşiri idim.

On sekiz yıl ettim ol pire hizmet,

Anı hizmetten büyük var mıdır devlet?

Her bir ahvâlime habîrdi hazret,

Ben de her halinin habiri idim.

**

Sanma her sûret-i insânda olan insândır,

Belki hayvanları mahcûb edecek hayvândır.

Zarf-ı insâna bürünmüş nice hayvân var ki,

Ona insan demek, insanlığa bir bühtândır.

 

Aç gözün, “Ahsen-i takvîm”e gerek Ahsen-i huluk,

Hulku hayvân olanın âkıbeti hüsrândır.

Sırr-ı Mevlâ’ya erip, kisve-i abde bürünen,

Yüzü insân, özü Yezdân, sözü hem Kur’ân’dır.

 

 

Bu vücûd iklîmine bin cân gelir, bir cân gider.

Gâhî cânân cân olur, gâh cân bî-cânân gider.

 

Emr-i nefse râm olup, dâim mücâhid olmayan,

Hâib ü hâsir kalır, nâdân gelir nâdân gider.

 

Her hevâ mahvolmadan etmez tecellî “fakr-ı küll”,

Giymeyen takvâ donun, şâh olsa da hırmân gider.

 

Bilmeyen asl-ı vücûdu, bulmayan Mevlâ’sını,

Sûretâ insân gelir de, sîretâ hayvân gider.

 

Cümle eşyâyı bi-zâtillâhi kâim görmeyen,

Görmez ol râhat yüzü, nâlân gelir nâlân gider.

 

“Men ‘aref” sırrın duyup, Mevlâ’sına vârın veren,

Hâdim-i insân olan; insân gelir, insân gider.

 

Varlığındır mâni’-i tevfık olan etme cedel,

Bu misâfir-hânede handân olan giryân gider.

 

Nûr-ı tevhîdi karartır şehvet ü hırs u gadab,

Hubb-i dünyâya dalan, üryân gelir üryân gider.

 

Dergah-ı pîr-i cenâb-ı Hazret-i Belhî’ye kim,

Sıdk ile dil bağlasa; ol kul gelir, sultân gider.

 

Nefs ile kâim olup, kim secde etmez âdeme,

Ey Kemâlî bil onu, şeytân gelir şeytân gider!

**

«Yirmi bin kişi birden ok attı Şah-ı mazlûm’a
Bizi atman deyüp zâlimlere tir ü keman ağlar.
Ok atmak Kurretül-ayn’e değil mi aslını imha
Sebepsiz mi bu gün hâlâ hakiki müsliman ağlar.
Cihanın sahibinden bir içim su kıskanılmış âh
Fırat ağlar, Murat ağlar, zemin ü asuman ağlar.
Ayak bastı o mel’unlar kalbgâh-ı sırr-ı Kurân’a
Aliyy ü Fâtıma, Peygamber-i âhir-zemân ağlar.
Belâ-yı Ehl-i Beyti yazmağa imkân mı var,asla
Söz ağlar,söyleyen ağlar,kalem ağlar,yazan ağlar.
Ezelden ağlarım, aktı; dü-çeşmim kanlı yaşımla
Ne hâbım var ne rahat var, yanan cismimde can ağlar.
İki göz oldu a’mâ, ağlarım ey kurretül-ayneyn
Kemâli sûz-ı âhımla nihân ağlar, ayan ağlar.

**

«Ağlıya ağlıya Necef’e vardım
O kân-ı vefa’da çok vefa gördüm
Günlerce yüzümü yerlere sürdüm,
Her müşkülün olur asan dediler
Gözle bakanlara görünür mezar
Meğer kalb-i âlem Hayder-i Kerrâr
Herkes murâd alır gizli aşikâr
Yoktur bu kapıda yalan dediler.
Kerbelâ’ya vardım belâlar arttı
İçimde benliğim en büyük dertti
Şiddetli belâlar gayet de sertti
Âşıka belâdır ihsan dediler.
Bilirim onları sevenler ölmez
Mehabbet bir güldür açılır solmaz
Mahzun giden gönül gamla reddolmaz
Olmaz bu kapıda nâlân dediler.
Yetmiş iki sadık çok mihnet çekti
Dünyaya mehabbet tohmunu ekti
Belâlar çekmekte Ehl-i Beyt tekti
Hadimleri olsun Rıdvan dediler.»

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s