ALİ ŞÎR NEVÂÎ’NİN FARSÇA DİVANI

Hzl: A. Hilal KALKANDELEN

Emir Ali Şîr Nevâî’nin yaşadığı çağ, genel Türk tarihinin, ilim, sanat, medeniyet açısından en parlak devirlerinden biri sayılabilir. Bu çağda Herât, Nevâî’nin okul arkadaşı ve büyük hâmisi Sultan Hüseyin Baykara’nın gayretiyle Doğu’nun en canlı kültür merkezlerinden biri halini almış, her taraftan gelen bilgin ve sanatkârlara kapılarını açmıştı. İran edebiyatının son büyük klâsik şairi sayılan Abdurrâhmân-i Câmî de bu yüksek himayeden çok yararlanmış ve eserlerinde bu iki büyük adamı daima sevgi ve saygı ile anmıştır. Herât şehrinin o zamanki parlak hayatı, sonraki tarihçiler tarafından abartılarla tasvir edilmiş ve adeta efsanevî bir mâhiyet almıştır. Baykara-Nevâî devri, Horasan ve bilhassa Herât için bir altın devir olarak kabul edilebilir.

Klasik Çağatay edebiyatının, Osmanlı edebiyatı sahasında da etkileri devam etmiş en büyük şairi olmasının yanı sıra önemli bir devlet adamı da olan Ali Şîr, hayır ve iyilik sahibi, büyük bir edip, zamanının edebiyatçıları ve şairlerinin büyük teşvikçisi idi. Türkçe ve Farsça şiirler söyleyen şair, Türkçe şiirlerinde “Nevâî”; Farsça şiirlerinde “Fânî” mahlasını kullanıyordu. Türkçe ve Farsça iki dilde şiir söylemiş olmasından, dolayı “zu’l-lisâneyn: iki dil sahibi” olarak tanınmıştır.

Klasik Türk edebiyatının uzun asırlardan beri yetiştirdiği binlerce sanatkar arasında Ali Şîr Nevâî’nin çok özel bir makamı vardır: O, yalnız Orta Asya Türkleri’nin, yani Çağatay edebiyatı ‘nın büyük şairi olmakla kalmamış, eserlerini yüzlerce yıldan beri Türk dünyasının her tarafında, Anadolu ve Rumeli’de, Azerbaycan’da, İran’da, Irak’da, Kırım’da, Volga boylarında, Türkmenler arasında, hattâ Hindistan’daki Türk saraylarında okutmuştur. Yüzlerce Türk şairi Nevâî’nin kuvvetli tesiri altoda kalmış, ondan ilham almış, ona yığın yığın nazireler söylemişlerdir.

Ali Şîr Nevâî’inin Farsça Divânı’ndaki gazellerinin çevirileri aşağıda sunulmuştur..

ALİ ŞÎR NEVÂÎ’NİN FARSÇA GAZELLERİNİN TÜRKÇE ÇEVİRİLERİ

Ali Şîr Nevâî’nin Ruknuddîn-i Humâyûnferruh tarafından 1342 hş./1963 yılında Tahran’da yayınlanmış olan Farsça Divan 485 Farsça gazel içermektedir. Bu bölümde söz konusu baskısı esas alınarak divanındaki sırasına göre şairin bütün gazellerinin çevirileri verilmektedir.

 

1

Ey, mahallesinin toprağında gezmek bizim için zevk, köpeğinin ayağını öpmek dua aracımız olan!

Nefes alıyorsak, senin sabah gibi şefkatindendir. Yüz karanlık gece nefesimizle aydınlanır.

Aşk çölünde yola koyulduğumuzda, bizim çanımızın sesiyle mülk zikre başlar. Üzüntü ve zayıf vücudun iğnelemesiyle ah çekelim, belki bu rüzgar çöpümüzü sana doğru götürür.

Çaresizliğimiz çare bulanları heveslendirdi. Biz kime gidelim, kimsemiz sadece sensin.

“Fânî” sıfatlıyım, ruhum sana uçar. Ey sevgili! senin şekeristanından sineğimizin azığı.

 

2

Ey, gül bahçesinde binlerce şehla gözün gül gibi yüzünü seyrettiği güzel! Lale ve gül, sen görününce güzellik kazanıyor; kumru ve bülbül senin aşkınla kavgaya tutuşmuş.

Gündüzün yanağında senin yüzünden aydınlık ışıltısı, gecenin kalbinde senin üzüntünle karanlığın mayası.

Gönlünü kaybetmiş aşık senin yüzünün aşkından Mecnûn’a dönmüş, ancak Leylâ’nın sevgisini bahane etmiş.

Yusuf un yanağı senin yüzünün parlaklığını göstermiş, o yüzden Züleyha tutkun ve sımsıkı aşık olmuş.

Bazen aşık tarzında ortaya çıkmış da kendi güzelliğine hayran ve aşık olmuş.

Aşık, maşuk ve aşk hepsi sensin, o kadar. Her nefis bir tek elbiseden çıkmış ortaya.

Her iki cihanda “Fânî” aşığın oldu ya senin, aşkınla da onu sen yokluğa eriştir.

3

Ne güzel, rahmet bulutunun suyu, yolunun tozunu dindirdi. Melekler kendi kanadıyla senin tecellî yerini süpürdü.

Bir yılda bir kadir gecesi varsa da, senin ay yüzündeki amber saçlarınla bir ayda iki kadir gecesi olur.

Sen gölgesizsin ama, bir âlem kıyamet güneşinin altında senin gölgene sığınır.

Kendi otağını büyük arşın üzerinde kurduğun için; felek senin şadırvanının düğmesi oldu.

Her tarafa fetih ve zafer ordusu çekince, ordunun tozunu parlak sürme olarak götürdüler.

O yüzle Hakkı gördün. İlahî nur, sürmemizle senin siyah gözlerinin karasını aydınlattı.

Her tarafa merhametle göz attın, “Fânî”yi de gör. Onun da senin bir bakışında gözü var.

 

4

Aşk surları zor oldu, içkiyle onu çöz. Çünkü senin erimiş yakutun zorlukları çözer.

Meyhaneye doğru salınarak git de, orada mahfillerin mumunun şarabın güneşiyle parladığı iki yüz mahfil gör.

Gönül ve şarap, ikisi de aydınlandı. Şarabın parıltısı mı gönlü ateşe verdi, yoksa gönül ateşiyle mi yanıyor, bilmiyorum.

Maksada ulaşmak zor olsa da, ateş aşka ulaşırsa, menzilleri katetmek şimşek hızıyla olur.

Benim ilim ve zühddeki verimsizliğime birebir sevgili ve şarap sebep oldu.

Leylâ’nın devesi bulut gibi toktur. Çünkü vadide gamdan dolayı Mecnûn’un gönlü figan etmekte, mahmillerin zili değil.

Yokluk çölünde bir gün konakladığın zaman ey “Fânî”, hayat veren kalıntıları bul ve yok et.

 

5

Benim ay yüzlüm o ateşli yüzüne perde çekerse, ah ateşiyle dokuz kat feleğin perdesini yakarım.

Ey gururlu, birini öldürmek istersen, kılıca lüzum yok. Gururunu kırman yeter! O çevik endamını gösterdiğin her yerde; insanlar tehlikeye düşer, melekler aman der.

Ey gümüş gibi beyaz tenli, herkese yüzünü gösterme, böyle saf güzelliğe benimki gibi göz gerek!

Saki, dünyanın adaletsizliğinden dolayı gönlümde yüz gizli sıkıntı var. Kadehi ver ve beni o sıkıntılardan kurtar.

Eğer idrak aynasını parlatman gerekirse, sarhoşluğu sanat edinmen, meyhaneyi mesken tutman gerekir.

“Fânî”, bu elem meyhanesi sıkıntılardan dolayı tehlikeli olunca, zamanın can veren mürşidi gibi esrar iç.

 

6

Aşk ateşi önceleri kolay göründüyse de, bizim yanık gönlümüzden bir kıvılcım yükseldi.

Ey arkadaşlar, bizde rahatlık ve uyku aramayın, bizi dinlendiren göz kaybolup gitti!

Kavuşma aksanımda ay, ayrılıktan güneş gibi olur. Kıskanç felek günümüzü karartır.

Sevgilinin eğlence meclisi geç kurulduysa da, felek bizi oradan erken kovar.

Nitekim yokluk vuslatı, varlık ayrılığında ortaya çıktı. Ey gönül, yokluk bizim var olmamızdan yüz kere daha iyidir.

Gece sabahlara kadar uyanık kalmamı öven, bugün delilik taşı atarak beni öldürmeye çalışıyor.

Aşk küfrüyle dinde yarıklar oluştu, Mecûsîler ve Yahudiler yüz çeşit serzenişte bulundular.

Saki, çok fazla şarap ver, dünya gönlümüze her an başka türlü sıkıntı ekliyor. “Fânî”, ayrılık bizi yokluk yoluna itince varlık şehrinde nasıl kalınabilir ki?!

 

7

Canımız ve gönlümüzde kanlı gözyaşından başka bir şey bulunmaz. Sanki aşk, toprağımızı kanla yoğurmuş.

Ey mürşit, menzilimiz muğlar meyhanesinin mahallesi olunca, aşk yolundan geçmek mümkün olmaz!

Ey saki, müşkülümüz sarhoşluktan, bunu büyük bir kadehten başkası çözemez!

Meyhanede dilenciysek de, eğlence zamanı şahlar mahfilimizin yolunu bulamazlar.

Ey şarap satan genç, ömrün mahsulü şarap parası oldu. Belki senin kabulün tlauan biz ha, ne dersin?

Ey sarhoş katil, her gönüle can yakan ok atıyorsun, birkaç ok da bizim için ayır! “Fânî”, ümidimiz, aşk vadisinde mahfilimizin kafile komutanının meskeni olması.

 

8

Benim ay yüzlü sevgilim hareket edince, içki kadehinde şafakta yıldız dökülmüş kabarcıklı şarap gibi gözükür.

Nadir olması bakımından ağzın âb-ı hayât, senin gönül çeken dudağın o çeşmenin dudakları oldu.

Ey güzel yüzlü saki, gel, ateş gibi kadehi ver, kadehin yokluğunda ateşin beni yaktığı gibi dinimi yak!

O güzel baskın yaparsa, binlerce ay ve yıldız atlarının nal izinden ayağım öpmek için yere kapanır.

Şarabım hârâbat rindlerinin kurtuluşuna sebeptir. Evet, dostların samimiyeti meşreplerin yakınlaşmasındandır.

Her gece aşıklar, sensizlikten kıyamet günü gibi öyle ayaklanırlar ki; ruhaniler, o ah ve yarab sesleriyle figan eder.

Eğer “Fânî” meyhaneye bu şekilde susuz gelirse, çok şarap içer, bütün testileri boşaltırlar.

Senin yüzünün gamıyla yaka yırtan güllere aferin; yırtıkları eteklerine kadar ulaşmış.

Bahçede çimen pazarına bak ki; gül ve fesleğenle dükkanların ihsan eli seni görmek için ayine durmuş.

Gül yaprağı gonca dudağım ve jaleden dolayı dişlerini gösterse de, senin inci dişli, yakut dudaklı ağzın gibisi yoktur.

Çimen, senin gelişinde ilkbahar rüzgarından bulduğu gibi can bulmuş, ağaçlar hareket etmiş, çiçekler ve fesleğenler baş kaldırmış.

Ey saki, bir süre böyle mutlu ver kadehi. Çünkü zamane gibi anlaşmayı bozmak istiyorum!

O sakinin yakut dudağına ve şarap bulaşmış ağzına gönül goncası esir, canlar cevheri feda olsun.

Ben meyhaneden yüz çeşit rezillikle kurtuldum. Oraya gittim ve onlar birer birer yanıma geldi.

Gönül hareminde olan sevgiliye kavuşmak için çölleri katetmiş sen avareden başka çölleri kateden olmaz.

Eğer “Fânî”, vuslat aşkı taşırsa niçin şaşılsın? Çünkü bulut gibi ateş saçan ahi, gözyaşı döken figanları vardır.

 

10

Feleğin durumunun bilinmesinde isteğimiz Cem’in kadehi değil, sakinin yeter diye bizden çevirdiği kadehtir.

Meyhaneye gidince, hangahta artık şeyhten başka kimse bizi görmez.

Şarap kabının etrafında rahatça oturmuşuz sinek gibi. Kimse bizi buradan uzaklaştıramaz.

Benim ahlaksız meyhane pirimin mahmur feryadına karşı, imdadımıza yetişen ya sen olacaksın, ya şarap satan genç.

Şahın davulunun sesi, sarhoşluk uykusundan uyandırmaz. Ey kervan, zil sesi bizi nasıl uyandırır?

İsteğimiz bir yudum şarap dilenmekti, padişahın yakut renkli tacı bizim dua aracımız olmayacaktı.

Bizi rindlikte ve gece ibâdetinde bekçiden kaçan sarhoşlar gibi olan rindlerden say.

“Fânî” gibi boğuluyorduk. Fakat denizin kenarındakiler sonunda bizim çöpümüzü buldular.

 

11

Yasemin rengini veren gül yüzün ne olur gül renkli içkiyle yanağım ateşlendirse! Senin kafir gözünün kırmızılığı içkiden mi, yoksa kırmızı elbise mi giydin bilmiyorum.

Şebnemin teri alın bahçesine oturduğunda açılan ağız gibi, keşke gönül goncam da açılsa!

Senin yüzünün gölgesi şaraba öyle düşmüş ki, Çin ressamı bile böylesini yapamaz.

Şarap satan pir, Süleyman Peygamber gibi güçlüdür: yüzüğünün altında her küpte başka bir âlem oluşmuş.

Yüksekliğinin zirvesi gökyüzünü geçince, yeryüzündeki şahlar dilenci oldular.

ilkbahardaki güle karşı, sonbahar rüzgarının pusuda olmayacağına nasıl teminat verirsin?

Halvette oturan zahid, ona mekan tayin ettiğinden kavuşmak için ondan uzaklaşır. Ey gönül, “Fânî” artık “fena” hârâbatına girdi, bundan sonra ona: “tövbe ve takva ehlindendir” diyemezsin!

 

12

Eğer o güzel sevgili kırmızı şarap kadehinden içerse, önce bize doğru hücum eder. Yanağım nazikçe gül yaprağı için rüzgara, boyunu o güzel servi için çabucak toprağa verdi.

Kirpiğindeki iki yüz ok engeline karşı, o dudağı öpme düşüncesini kim aklına getirebilir ki?!

Yanağının baharında acaba taze güller mi açtı. Allah için bir an seyre mani olma.

Ben, muğlar mahallesi ve o şarapçı genç; hayat veren şarapla Mesih’i bu eski kiliseden gizlice dışarı çıkarmışız.

Hârâbat köşesinde bir kadeh tutmazlarsa, zühd ve takvayı bu elbiseyle ateşe atarım.

Saf şarap, gizli sırrımız olan aşk ateşini göğsümüzün yarığından ortaya çıkarınca, insanlardan nasıl saklarım?

Ey iyiler şahı, mahzenden Cem’in kadehini getirmelerini söyle ki, şahlara dünyanın vefasızlıklarını gösterelim!

Gazel söylemek Hafız’a özgüdür, ey “Fânî” ola ki dünyaya düzen veren o nazımdan bir dilenci gibi çeşni alırsın.

 

13

Derviş giysisi ve meyhane köşesi isteyen ben, elbise ve güzel mekâna nasıl göz dikerim?

Hayatın mutlu kuşu, mezeye ve şaraba boyun eğer. Onu avlamak için böyle su ve yem döküyorum.

Meyhaneci bize toprak kaptan ve küpten kadeh yaptığı için çok içen gerekli.

Ey doktor, bana şifa verdiğin için kendimi öldürdüm. Aklı olan nasıl verir deliye?!

Ey meyhaneci, meyhanenin toprağının kokusu sarhoşluk verir ve zannedersin ki, bu evi şarap tortusu kaplamış!

Ey vaiz, senin ardı ardına konuşman gönle gaflet salar, yoksa bu sözleri uyku getirmek için mi ettin?!

Bir an aklıma ne dost gelir, ne rakip. Tanıdık ortaya çıktığı zaman yabancı nasıl yol bulur?

Felek olaylar taşıyla kulübemde yüz yarık oluşturdu. Sanki bu viraneyi başıma yıkacak.

Ey “Fânî”, ölüm zamanı beni bir an sevgiliyle yalnız bırakırsan, canımı sana feda ederim!

 

14

Bulutun denizden getiremeyeceği su kadar çok şarap içtim. Gönlüm ve gözümden rahatı ve uykuyu götürdüklerinden beri, o göz zulümde, uyku eziyette.

Kıyamete kadar gözde uyku olarak akşam yalnızlığı vardı, dostlarla sohbet edildiği için sabah şarabını ganimet bil.

Eğer zaman ehlinde vefa bulursan, yakut renkli şarap iç, çünkü bu nadir cevheri asla kimse görmedi.

Ey gençlikte şarap iç diyen şu meyhaneye düşmüş genç, yaşlı sarhoşlara bak!

O karı döken gözün ölüşüyüm ki dine kasdetmek için sarhoş gözünün etrafına mihrabı yerleştirmiş.

Cihan ehlinin kapısında murat aramak fakirlikten değildir. Ey “Fânî” ulaşmak istiyorsan, bu kapıyı kapat.

 

15

Ateşli yüzünü aydınlatmak için yanıyoruz, bu çöpü o alevi tutuşturmak için yak. Göğsümün yarığından yüz parça gönlü görsen, goncanın yarığından gül ortaya çıktı sanırsın.

Salınma esnasında yerden öyle toz kalkar ki; o hareket, hayat suyun gibi toprağa can verir.

Senin sarayının kapıcısının beni uzaklaştırmasına şaşılmaz. Çünkü korkusuz delinin şahın önünde kalması adet değildir.

Ey saki, dünyanın sıkıntısıyla yüzüm karardı. İdrak aynasını cilalamak için şarap ver.

Kilisenin dilencisi şarap içtiği zaman, onun eski testisine göklerin kadehi yüz çeşit kıskançlık besler.

Eğer onun maksadı gül renkli şarap değilse, ihsan eli neden asmanın yakut renkli salkımlarım topluyor?

Hârâbat pirinin kulu kölesiyim ki, onun bağış kadehi şarabın bir şimşeğiyle yüzlerce cimrilik harmanım yakar.

Ey “Fânî”, dünyanın sıkıntıdan başka işi olmayınca, bir an mutlu olmak istersen, sıkıntı hatırına şarap iç!

 

16

Ey, güzelliğinin baharıyla yüzümde gül bahçeleri, göğsümde o gül bahçelerini inciten dikenler olan!

Ayrılık ona iğneyle bitişik, o iğne ve bu ipliklerle gönül yarığı dikilemeyince, canımın ipliğini çözmesini söyle.

Sıkıntı kulübesinde eğer yanıma gelirsen, bedenimi bulamazsın. Hepsi duvardan başıma düşen toprak gibi oldu. Horlandım.

Yanaklarımız bizim kanla, onun şarapla renklenince, kızıllık bakımından onunla nasıl aynı renkte olunabilir?

O sert mizaçlı sevgiliden yönümü kıbleye dönünce, saçın her telinden zünnâr bağladım.

Delilikten önce; akıllı, bilgili, sözü dinlenir biriydim. Şimdi çocuklar sokakta, pazarda koşturuyorlar beni.

Eski feleğin bu yeni nazmına hiç şaşırma. Çünkü “Fânî”, Câmî’den defalarca söz eğitimi görmüştür.

 

17

Senin yüzün olmayınca, geceler göz yaşımla karardı. Geceler ay olmadan yıldızlarla aydınlanmaz.

Ayrılığının karanlığıyla günüm gecem eşitlendi; gündüzüm geceden kara, geceler gündüzden kara.

Senin ayrılığından dolayı hayatla ilişiğini kesmiş olan aşıklar, senin can veren dudağınla tekrar yaşamaya başladılar.

Bahçede senin kıymetini bilmeyen yapraklı her dal, bana göre akrepler asılmış yılandır.

Ey saki, bir damla şarap bana yetecek ama, senin dudaklarının okşadığı o şaraptan olsun!

Ey gönül, şarapla sarhoş olan ben, zahidler ve kevser gamından meşreplerinin uzaklığından dolayı uzaktım.

“Fânî”, meyhanede bir kadeh içti. Şimdi ağlayarak Allah için diyerek başka kadeh istiyor.

 

18

Gözünde kirpikten nice dikeni olan ben, içki satanın kapısını süpürmezsem, hepsi gözüme girsin!

Meyhaneci lutfetse; arkadaşlar, az şarap içmenin ve çok sarhoş olmanın çaresi nedir?

Felek gökyüzünde şeyhin hileleriyle dolu yıldızlar gibidir, dikilmiş düşünce hırkasını nasıl giysin?

Ey saki, bana din ve zühdü terk etmemi buyurdun; küpün kerpicim aç, zünnârın düğümünü çöz.

Şarap kadehini ganimet bil. Zira Allah, bu dokuz gezegeni anlaşılmaz sırlarla doldurdu.

Hârâbatta rindler bir yudum şarap için işlemeli feleği cömertçe verirler.

Ömür önemsiz bir nefesle ziyan oldu, bir nefes de istiğfar için kullan.

Ben nasıl günahkar olabilirim? Çünkü dünyanın temiz insanlarının yüzüne sırlar perdesini tekrar açtılar.

Ey “Fânî”, fena yolu kendini beğenme ve bencillikle alınamaz. Bu yükü üzerinden atmalısın!

 

19

Kara buluttan dağlara doğru bir şimşek sıçradı, bahar çiçeklerinin ışığı her tarafı aydınlattı.

Nergis altın kadeh, lale yakut kadeh tutunca; bülbül, sorulan şaraba davet etti.

Sen ey meyhane piri, böyle bir mevsimde sarhoş olarak şarap içenleri meyhane köşesinden çimene doğru çek.

Ey saki, insanları yıkan kadehi at, gece sabaha kadar uyumayanları oynat.

Yaşam, bilindiği gibi sabahlan arkadaşlarla içki içme değildir ki, ertesi gece seni dostlarla beraberken bulabilsinler.

Bu çölde rüzgarla her tarafa dağılan lale gibi, başlarının gurur tacının da toprağa düştüğünü gör.

Ümitsizlik dikeni yokluk yolunda Cem’in tacından ve tahtından düşkünleri kurtarır.

Eski çömleği şarapla doldurup adını Cem’in kadehi koy ve onda zamanın durumuna bak.

Ey “Fânî”, sonu yokluktan başka bir şey olmayacak bu fena kilisesinde içki içenleri ayıplama!

 

20

Aşk kadehiyle kendinden geçenlerin kadehleri, o büyük kadehten dolayı solgun olanların da sarhoşluğu ne güzel!

İz yokken seni bulması, her tarafta işaretsiz olanlar için işaret olan o sıkıntı ateşinden dolayıdır.

Senin üzüntü sahranda avare ve evsiz kaldım, o avarelikler, bu evsiz kalmanın mutluluğu.

Eğer talihim, köpeklerinin meclis halkasında bulunmamı sağlarsa, sarhoşluktan aslan avcılarıyla birlikte olurum.

Senin gamında acizlik gösterebilen kişinin hakiri olurlar acizliklerinden dolayı güçlü kişiler.

Başkalarından levhasını temizlemiş olan kişi aşk dersinde nükteci oldu. Bu yolda temiz yürekliler kılı kırk yaranlardan daha iyidir.

Hayatım ayrılıktan dolayı büsbütün perişan oldu. Sana ulaşmaktan dolayı canlı kalanlara ne mutlu!

Sen “Fânî’nin Hâfız’ı olursan, hata ile sana hamdde söz ikliminde sahipkıranlıklar gösteririm.

Kendi hamd hikayelerimle dilimi konuşturursam, belki Hüsrev ve Câmî’yle arkadaşlık yaparım.

 

21

Ey sevgili, bana: “gönlün için canım da feda olsun” diyorsun, ben de: “gönlün olmayınca nasıl bize veriyorsun” diyorum.

Gönül gitti, can da eğlence ve şarap peşinde. İşte ikisi, ama sensiz meclisimize gelmesin söyle.

Ey laubali rind, belayla sıkıntı çekmeden önce aşık, belasız kalınca bela çekmeli! Gizli hazine sendedir. Onun için yıkıntı özlemindesin. Bu yedi ejderhayı kendi etrafında dolaştır.

Nasıl eğlenip neşelenebilirim ki bu fütüvvetsiz felek hem mürüvvetsiz, hem de mudarasız.

Ey gönül, dosta yönel. Cam ona feda et. Aşk derdine alış. Fakat deva arama. ‘Felek ömrünü uzun etsin’, muğların piri daima yoksul rindleri memnun ediyor. Meyhanede sarhoşsam da, küfür zünnârı bağladım. Kendimden kurtuldum. Allah’a yüz kere şükür olsun.

“Fânî”, vefa yolunu, rıza menzilini, onun aşkıyla fenayı ara, fenayı ganimet bil.

 

22     

Sabah rüzgarı, hazan bahçesinde seninle gözüken o güzel fidana,

Ateş renkli sudan bir kadeh içerek çılgın aşıkları nasıl tutuşturduğunu söyle.

Kuvvetli zühde aldandım ve aşkın gücünün beni nasıl aciz bıraktığım bilemedim.

Sen ey aşıklık ordusuna karşı sabırlı olan genç, bu sabırsız ihtiyara merhamet et. Güzellik meşalesinin parıltısı aşk ateşindendir, seyretmek isteyenlerden esirgeme. Dudağın âb-ı hayâttır. Çünkü onun yanında konuşma atımda Mesih’in konuşmasına izin yoktur.

Gel ki; iki dünyanın ürünü, meyhanede boşuna uğraşan rindler için san yaprak değildir.

Her ne kadar aşkı ve şarap kadehini yasaklıyorsa da şeyhin her dediğini canla kabul ederim.

Harâbâttakilerin meclisindeki rezilliği görünce, evsiz barksız “Fânî” rezilliğe düştü.

 

23

Meyhanede bir afet her an canıma kastediyor. Benim meyhanenin olduğu yerde canlı kalmam mümkün değil.

Gönül evi takvayla bayındır idi. Sakinin işveleri ve kadeh seli beni viraneye çevirdi.

Zühd perdesi beni nasıl giydirdi ki, yırtık yakamdan eteğime kadar indi?!

Sevgilinin ayrılığında hırka şaraba rehin oldu, şarap ve aşkın afiyet elbisesinden beni nasıl soyduğuna bak.

Eğer şarap girdabına düşersem benim günahım yok. Bu sarhoşluk, dünyanın dönmesindendir.

isyan denizi beni yüksekten aşağı itti, çünkü bu tufanın her dalgası beni gökten yere vurmuşta.

Ey meyhane piri, ikiyüzlülük kirliliğinden dolayı gusül alıyorum. Fakih meyhaneye girdiğinde beni gizlersin.

Rüyamda hurinin eliyle kevser suyu içtiğimi gördüm, bana sakinin eliyle bol şarap ver.

Ey “Fânî”, fena yolunun zorlukları varsa da, onu katetmek, benlik yükünü atmaktan kolaydır.

 

24

Beni meyhane arzusu evden çıkardı. Şarap olmayınca, benim evde bulunmam mümkün olmaz.

Sarhoşluk, delilik ve rezillikte beni ara, meyhanenin olduğu mahallede beni bu işaretle bulursun.

Dosttan taleb ehli vuslat müjdesi buldu. O ortamda bana ağlayarak ayrılmak düştü.

Zaman zaman bana kadeh ver, çünkü bir süre şarap içmeyince zaman gamı beni incitir.

Ey saki, bir iki sabah şarabıyla kurtulurum. Beni gece şarabının sarhoşluğu harap etti.

Ey “Fânî”, ölünce köpekler beni yesin, eşiğinin toprağına atsınlar!

 

25

Saki, yakut renkli şarap kadehini getir, yakut renkli kadehin şeklim yap. Gökyüzü kadehse, kadehe dökülenin tamamım içeyim.

Ey gönül, sakinin kırmızı renkli kadehinden dolayı meyhaneyi hayat kaynağı olarak ganimet bil!

Vefa kokusu feleğin gül bahçesinde kimseye ulaşmadığı için, şarap kokusuyla burunlara koku sal.

Görkemli kişilerin aşk ayini uzun bir hikayedir. Feleğin müflislerinin ihtişamı aşktır.

Zahid bizde afiyet arama, çünkü sürahinin ve şarabın başında kötü adlı olarak kalmışız.

Cem, hayat kadehinden her zaman vuslat şarabım bulamadı. Kafandan ham istekleri uzak tut.

“Fânî”, meyhane köşesinde cennet bahçesini sana göstersin diye fena kadehinden iç.

 

26

Şahın yatağının üzerinde bazen bizi gör. Altımızda diken, başımızın altında ipek. Gönüle el koyarsam, nasıl işveyle dudak ısırırsın, sabırsız gönle karşı ne çarem var söyle.

Sana ulaşma sözünü dile getirmesem de bu düşünceyi aklımdan nasıl çıkarırım. Ey melek, onun mahallesinden cennete doğru gidiyorsun. Böyle bir seyri niye bırakıyorsun ki?!

Meyhanede şarap testisi omzunda rüku edene bak; omzundan namazı nasıl atmıyor.

Senin güzelliğin için süsleyicinin zahidliğini isteyince, süslemek için güneşte zahmet çeker.

“Fânî”, Sadi ile birlikte adım atmıştır. Çünkü ikisi olmadan bilgenin düşüncesi anlaşılmaz.

 

27

Gönlümde aşk yüzünden yüz bin yük var ama, hâlâ bu yüke şükrediyorum. Benim gül yanaklı sakide gül renkli şarabım varsa, ey zahid, huri ve kevserle ne işim var!

Verdiğin ve sunduğun öpücüğe minnet etme. Beni beklemekteyken sana niçin minnet edeyim?

Aşk ve şarap suçunda zabıta bana kefil olursa, aşk meyhanesinin pirine benden teşekkür ilet.

Şarapla sarhoş olup sarhoşlukla şarap içiyorum. Bu devamlı böyle sürüp gidiyor. Bana: “meyhaneye gitme” deme, ne yazık ki sakiler isteğimle değil, saçımdan çekerek beni götürüyorlar.

Şarap suçumdan dolayı korkum yok, dün gece gaipten bir ses beni ümitlendirdi. Artık bana: “seni sarhoş edince öleyim” deme, bu sözün ne faydası var ki!

 

28

Ey şarabın ateşiyle gül yüzüne iz, o ateşimden de gönlüne kıvılcımlar düşen sen! Irmak kıyısında bir taşsın, öldürdüklerinin kanıyla dolu ırmak. Ola ki kıyıya vurmuş olsun bir takım başlar.

Gül renkli elbisede, kederlerle gelişip büyümüş senin servi gibi güzel boyun var. Senin aşkınla dikilmiş her temenni ağacı, hep kanama taşıyla meyveler vermiş. Meyhanede meyhaneci çırağının aşkıyla dost, şarap yudumu için kapıya yönelmiş. Fena çölü rehbersiz kat edilemez, çünkü onda çok fazla tehlike var. Dünyadan maksat; kadeh, aşk ve hârâbattır, diğerleri boştur.

 

29

Cem’in kadehine meyhane şarabı dök, onda bu dünyanın hakikatine bak.

Ey kilise piri, harabat ehli bu sırdan mahrumdur. Sırrı söyle ve bahaneyi bırak.

Bu sözü uygulamada halkıma orta halli davranmazsam, boş yere şarap dök. Şarap kaynağı zaman zaman dünya hayatım ve sıkıntısını hafızamdan siler. Ey Hızır, âb-ı hayât ve ebedî hayata ulaşınca ölmeyelim.

Meyhanenin tavanına, şarabın parlaklığının aksine, gölgesine bak, kilimin ateşinden alevi görmedin.

“Fânî” bu meclise layık olmayınca ey rakip, bari eşiği öpmek için kal!

 

30

Havanın güller ve yaseminlere döktüğü şebnem çimen çocuklarının yanağındaki su kabarcığı gibi oldu.

Çimenin gülleri ayrılık şehitleri değilse, lale gibi neden kefenler kana bulandı?

O güzel kokulu saçın kıvrımı yoksa, sümbül gibi kaküle kıvrımlar nereden düştü?

Böyle mevsimde, şarap ve bir sevgili edin, meyhanede yalnız içilmez.

O güzele doğru koşmam. Çünkü saf altın, canın boynunda öldürmek için ip olmuş.

Hakikat sırrında söze gerek yok. Çok söz söylense de bir yere ulaşılamaz.

“Fânî”, yokluk yoluna gir, çok söz söyleme. Eğer yol adamıysan, bu sanatları ortaya çok koyma.

 

 

 

31

Yüz bin tanesi senin için inilti olan o dikenli kirpiğe, iki yüz bini senin için olan iki gül yanağının esirine yazık!

Güzellik baharında hazanın sıkıntısı olmasın, çünkü gül bahçesi yanağını temizledi.

Ey gönül, tahammül davasında inleme. Dost cilve yapınca senin neye hakkın var?!

Sarhoşluk kulübesinde ilaç gül renkli kadehtir, bazen yonca senin sarhoşluğunu sıkıntı eder.

Ömür geçince, şarap kadehini bırakma. Çünkü seni zamanın sıkıntısından o kurtarır.

Yolun vefa ehlinin toprağına düşünce, eteğin diken doldu diye kaçma.

Ey “Fânî”, fakirlik vadisine “benlik” yüküyle gitme, çünkü orada böyle yükün

 

32

Feleğin beni onun mahallesine attığı ömrümün sonunda, mutluluk gözyaşlarının seli varsın beni oradan götürsün.

Bazen göz, aşk kefesinde bir tarafa Ferhat’ın dağını bir tarafa da beni koysan, çektiği gamdan dolayı ağır gelir.

Yoluna o kadar yüz sürdüm ki, iki gözüm kanlandı. Ne yazık ki sana ulaşmak için rehberim yok!

Senin kakülünün kokusu burnuma ulaşınca, bazen o koku halsiz bırakır, bazen de kendime getirir.

O kötü huylu o kadar kılıç salladı ki, bu aşırılıkla beni de kendi gibi kötü huylu yaptı.

Meyhanecinin şansından şarap içinde boğuldum. Artık bekçi beni aramakla bulamaz.

Ey “Fânî”, onun aşkının beni gamdan ve mutluluktan arındırması sürürlüktür.

 

33

Senin gamınla huzurlu olmayan gönlü, ne zamana kadar senin mahallene götürüp getireyim.

Delilik anında oturmaya heveslenen karganın lokması başımın yarasındadır.

Ona göre vücudum gölgemden ağır değilse de, senin mahallenden zorluğu ortadan kaldırmak isterim.

Leylâ ve Mecnûn ortadan kalktı, ben aşkıma safayı layık görmeyince, onun gönlünü çalıyorum.

Ayağını öpme iddiasında bulunmak benim haddim değil. Ey aşk, onun kapısının toprağı olmam bana yetmez mi?

O gülün otağında vücut yaralanınca, ey bade, onu hareminden kovmuyor musun?

Onun köpeği benim çanağımın artığı için geldi. Ama divane benim kadehime iç çekiyor.

Şeyh, teşbih tanesini riya saysa da, ben “Fânî” gibi bir arpa tanesi bile saymam onu.

 

34

Yazık ki, gül zamanında o gül yanaklıdan ayrıyım. Gül ayrı, ateşim de dikeni ayırıyor.

Benim sevgiliden ayrılığımda baharın etkisiyle bulut bana ağlıyor. Bulut ayrı, sevgili ayrı.

Sevgilinin benden ayrı olması nasıl ayrılık ki? Gönül candan ayrıldı. Can vücuttan ayrı.

O güzel tenli, hasta vücuttan ayrılan can gibi bu yorgundan ayrılmayı istedi. O mahallenin kapısına ve duvarına o kadar uğradım ki, kapı ve duvar birbirinden ayrıldı.

Ey saki, akılsızlığınım ilacım şaraba at, sevgiliden ayrı olunca gönlüme akıl gerekmez!

Ey “Fânî”, o mahmur güzelden ayrılmak istersen, bu meyhanede fena kadehini iç.

 

35

Her an ateşten onun gül yanağını sararmış, baharım hazana dönmüş görüyorum.

Onun güçsüz vücuduna bakınca, ter içinde kalmış, zayıf canının bela denizine batmış olduğunu görüyorum.

Hararetten onun nazik vücudu ıstırap içinde kalınca, ağlayan gözü nasıl kapatabilirim.

Keşke onun kırmızı renkli dudağının uçuğunu dişlerimle söksem de, sevgilimin dudağım eziyetten kurtarsam.

Ey felek, ömrümü onun ömrüne karşı çoğaltsan da sevgilime hayatımı ve canımı feda etsem!

O ay yüzlünün eziyetiyle hayatım karardı. Artık zamanımı biraz safa içinde görsem.

Ey “Fânî”, karşılama töreninde ondan memnun kalırsan, onun ayağına candan hediyeler saç.

 

36

Ay yüzlü saki eğer saf şarap kadehini verirse, güneş kadehi olarak iyi ki feleğim

var.

Meyhanede ne zamana kadar baygın olurum ve arkadaşlar çeke çeke beni eve götürürler!

Gül yanaklı sakim, eğer yanağından ter damlarsa, şarap kokusu bana yeter, gül suyu saçma!

Ayrılık zehri içiyorum, cehennemin dibinde senin gamım ne kadar azap olarak çekerim.

Yaşlılık zühd ve afiyet, üçü de zamanında hoştur. Aşk, şarap ve gençliği ganimet bil.

“Fânî”, eğer gül mevsimi şarabı bırakırsan, korku ve pişmanlığın sana engel olması gerekir.

 

37

Dünyam yüz kere şaraptan dolayı viran olduysa da, bir defa da sarhoşluğumu defetmesinden mutluyum.

Bekçi şarabı döküp meyhaneye dönünce, benim de şaraptan başımı kaldırmamam ayıp olmaz.

Ey, hırkamda şaraptan kaynaklanan bu yaralar nedir diyen! Haberin yok ki senin bu yaradan yüzlercesi var sinemde şaraptan.

Başım döndüğü için başımı önüme eğmedim, belki kötü sarhoşluktan, şaraptan utandığım için.

Meyhanede olmam, şaraptan dolayı divane olmam, hem peri yüzlünün sevdasından, hem ayrılıktan oldu.

Sevgilinin yanında mahcubum. Ey arkadaş, divaneliğe de elimden bir şey gelmiyor!

Olgun pir ol. Genç aşık olunca, bahar mevsiminde şaraptan dolayı tövbe edilemez de.

Ey “Fânî”, hırkada gizlenmenin ne faydası var? Yüz gizli ayıp, şaraptan dolayı açığa çıktı.

 

38

Sabah vakti bulut, sabahı anla diye nara atar.

Gül bahçesinde kuş ıslık çaldı, bulut yatağında inledi.

Bu figanlarla dostlar her taraftan bir bir başlarını kaldırdılar.

Yarısı mahmur, yansı sarhoştu. Sabah meclisine koş.

Saki, dün gece dostlarla şarap kadehinin etrafında meclis kurmuştu.

Ölmediysen gözünü aç, arkadaşlarının yanına gel. Bir iki anlık vakti ganimet bil, dostlarla saf şarap iç.

Feleğin altın renkli güneş kadehi çıkıncaya kadar sarhoş ol.

Uyanığın etrafında sarhoş gezersen, bir daha sarhoş olursun rüyanda.

Uyku uzak, uzun, önünde. Kalk bir an uykudan yüz çevir.

Ey “Fânî”, kapıların anahtarı gözünün kapısını uykudan ayırsın.

 

39

Sen güzelsin, yaratılışın güzel, sohbetin de güzel. Dünyada senin gibi güzel kimse yok.

Güzellikte peri gibi güzel olan senden daha iyisi, Adem’in neslinden senin gibisi ortaya çıkmamıştır.

Güzelliğinle öldürüyor, sözünle can katıyorsun. Meryem oğlu İsa da senin gibi güzel değil.

Gönülde muhabbetin her an artıyor, her an göze daha güzel görünüyorsun.

Dost ve arkadaş güzelse daha iyi. Çünkü güzel dost ve arkadaş dünyaya gelmedi.

Dünyaya iyiler çok geldi, fakat senin gibi güzel, güvenilir olmadı.

İyilerin kabile ve meclisinden aşık Fâni’ye vefa ve şefkat de, zulüm ve kin de iyi olur.

 

40

Ey, yüzünde aynı yüz çeşit parlaklığı olan ay! Konuşma! Söz güneşte. Senin mahallende başkası bana azap ediyor, oysa cennette azap olduğunu hiç kimse işitmemiş.

Gözyaşımdan dolayı gözümde uyku görmediğim için, gözü şimdi rüyamda bile göremiyorum.

Toprak renkli vücutta senin yakut renkli dudağından dolayı ıstırap var, toprağı da şarap coşturuyor.

Senin yüzünü görmeyi hayal edince, gönle ıstıraptan çok zayıflık düşüyor.

Meyhanenin piri ve saki beni sarhoş ediyor. Meyhanede şeyhten ve delikanlıdan memnunum.

Ey “Fânî”, aşk vadilerini katetmede yiyeceğin ciğerden, suyun gözden olması gerekir.

 

41

Hayat çeşmesi, o Nahşeb’in ay gibi güzelinin ağzına o dudakta yetişen yeşil hattı sulamak için geldi.

Aşk yolunda akıllı pir, okul çocuğu olmuş. Benim cilveli sevgilim, okula doğru salınarak gidiyor.

Başımı terkine bağlamanın yolu var mı? Bineğinin tırnağının değmesi şerefi yetmez mi bu çukura?!

Senin atının ayağının nalıyla, yeni ay nasıl aynı olur ki! Bu gümüştendir, o aşıkların çehresiyle süslenmiş.

Ey ecel, ayrılık hastalığıyla can vermem için bütün sebeplerin hazır olmasına üzül.                 

Ey “Fânî”, isteğin fena sıkıntısı oldu, sakinin elinden saf şaraptan başka bir şey isteme!

 

42

Çimende sevgilinin yüzünde gülü seyrediyordum. Sevgilinin kokusu bana gelince yenilendim.

Sevgilinin gül yüzüne birazcık benzedi renkte ve kokuda. Başımın üzerinde ona yer verişim, sevgiliden dolayı.

Gözyaşı seli yerinden koparsa, helak olmak isterim, beni sevgiliye götürecekse bundan korkmam.

Ey seher yeli, Allah için onun mahallesinde öldüm. Toprağımı sevgilinin mahallesinden götürme!

Sümbül senin zülfünün kölesi oldu. Sevgilinin zülfünün bekçisine köleyim.

Onun nazik mizacının değişmesiyle ölmeliyim. Sevgilinin hiddetli huyundan dolayı nasıl ölüm korkum olur?

Her ne kadar “Fânî”, zayıflıkta sevgilinin saçı gibi değilse de, her iki alemin mülkünü onun saçının bir teline nasıl verir?

 

43

Kadehte güneş şarapla doğdu. Gölgen başka bir güneş oldu. Sakinin ve saf şarabın yüzüne baksana, insanları başka türlü yakıyor. Senin yüzünün ve şarabın güneşiyle gece gündüz gibi oldu. Artık güneşi ne yapayım.

Meyhane, feleğin üzerine kemer olduğu hoş bir âlemdir. Orada parlak şarap kadehinde kırmızı şarap vardır.

Küpün ağza şaraptan dolayı parlaktır ey hekim! Meyhanenin karanlık köşesinin aydınlık güneşi?!.

Kadeh güneşini saklı tut. Yeşil felekte dolaştıkça güneş.

Şarabın ışığıyla meclise ışık ver gecenin çadırında güneş başım saklar.

Güneş olduğunda aynı karanlık olması gibi, sahan meclisinde de karanlık alto kadehte güneş.

Sultan Hüseyin Hüsrev Gazi, yüce mekanda başım güneşle parlatır. Dünyanın süsü, güzelliği güneştendir. Güneşin süsü ve güzelliği de senin vahşi atından olsun.

“Fânî” senin şarap kadehinin tortusundan faydalansın. Fikirlerinin nuruyla güneşe ulaşsın.

 

44

Ebedî ömür için herkesin bir sebebi var, Hızır’ın âb-ı hayât, rindin üzüm suyu.

Karanlık bir gecede sabaha kadar sana arkadaşlık edeyim dedin. Bizim ayrılık günümüzden daha karanlık hiçbir gece yok.

Güzelliğin bütün anlamı yanağında ve yüzündedir. Bir defteri bir sayfaya ne güzel de seçmişsin!

Güzellikte yüz Yusuf gibisi kölen olur senin ey sevgili! Tuzun kaynağı sen isen ona nasıl Yusuf lakabı veririm?

Sıkıntıdan dolayı tattığın her şey hayat sebebidir. Kavuşma gününün göz yaşı, kederlilere neşe verir.

Her ne kadar kimse dosta istediğinden dolayı ulaşmadıysa da, ulaşan, isteyenler zümresindendir.

Şarabın özelliklerine nasıl hayret edilir. Ateş özelliği olan suya şaşılır mı? “Fânî”, sevgilinin eziyet sebebini bize sorma. Fena ehlinin adeti sebep sormak değildir.

 

45

Gönül o yanağın şimşek gibi ışığıyla aydınlanınca, güneşin gölgesindeymiş gibi güneşe döndü.

Sevgilinin mahallesinden gül bahçesine düşen gönül, sudan karaya düşen balık gibidir.

Uykusunda gördüğü rüyadan dolayı sıçrayan kişi gibi onun kakülünün hayaliyle boş yere ıstırap çekiyorum.

Ömrün her ne kadar herkese aynı derecede acelesi varsa da, sadece bana değil, herkese acele ediyorsun.

Gönlü parçala ki, o yanağın şekli ortaya çıksın. Gonca örtüde olsa da açmış gül daha iyidir.

Yanağındaki zülfünün halkaları imandan sakınan küfür ehli gibi baş kaldırıyor. Dudağındaki ter damlası gönlüme neşe katıyor.

Şaraba su katma neşeyi artırıyor. Ey saki, ağzına kadar dolu kadehle aklımı yok et, bu harap meyhanede aşırı sarhoş olmam iyidir!

 

46

Ey saki, kadehe neşeyle şarap dökünce, onu dudağa değdirmeyince nasıl mutlu olurum?!

Senin yakut renkli dudağınla hayat burmam şaşılacak bir şey değil. Senin dudağın olmadan yaşamak şaşılacak şeydir.

Güzellikte Yusuf senin kölendi. Köle şahla karşılaştırılmaz. Edebi terk etme.

Ağzının bilinmeyen noktasını istedim. Akıl dedi ki bana: “oradan isteyemezsin”,

O çenenin teri, dudağından çene çukuruna sızmış ve akmış hayat suyudur.

Akim aşktan kaçmasına şaşılmaz. Akıllı aşkta okul çocuğu gibidir.

Bu baş ve ayağın çıplaklığı, dervişçe bir güzelliktir. Bu gece olanlar şaraba ayakkabı ve sarıktır.

Feleğe iki dilim ekmeğin değerinin sebebini sordum. Bizim sebep araştırmamız gerekmediğini bil dedi.

Aşığı meyhanedeki şarap olan içki tutkunu rindin yakınlığı, “Fânî’yi aramaktır geceye yakın.

 

47

Sakinin yanağı saf şarapla gül gibi açtı. Benim zahidlik binam, şarap seliyle harap oldu.

Her şeyim şarap uğruna gitti bu meyhanede adın ve sanın anlamı yok.

Şarap iç ve divane ol alemde. Zira şarap meclisi divaneliktir alem için.

Şarap iç ve divane ol. Şarap meclisi alem için divaneliktir. Sarhoşluk, bahar ve aşk ateşi gençliktir.

Şarap getir, deliliğin bütün sebepleri tamamdır.

Bu karışık yerde emniyet istiyorsan, meyhaneden çıkma ve sarhoş ol.

Kafasında şarap arzusu olan bütün dostların, sonunda kadehin başında can vermeleri gerekir.

Eğer “Fânî” gibi yok olmak istersen, sana ulaşanı felekten çevirme.

48

Allah’ım, o gencin ateşten dolayı baş ağrısı olmasın. Zira onun başının sadakası bu güçsüz pirdir.

Ayrılıktan dolayı ağlayıp inleme felekten kaldı. Ey Allah’ım, bu inlemeden beni nasıl kurtaracaksın?

O ay yüzlü sevgiliye ulaşma ümidiyle belki Allah’ım, ayrılık gecesi gökyüzüne ulaşırım.

Ey Allah’ım, akşam meyhane meclisine sıkıntım ulaştı, ateşimi işitsen ne olur!

Saki, meyhaneden sarhoş olarak şehre çıktı. Ey Allah’ım, meyhaneye zühd ehlinden düşünce ulaştır.

Şeyhin riya mahallesine gitmesi hoştur. Ey Allah’ım, ben Mecusîler sokağından başka yere gitmeyeyim.

Riya yolu serkeşlik olunca, Ey Allah’ım, “Fânî”nin başı meyhanede eşiğin toprağı olur.

 

49

Bekçi küp kırmak için meyhaneye gelince, rindlerin canı yandı. Kilise ehli onun vahşetinden kaçındı, din ehli bekçinin şeytan olmasına şaşırmaz. Afet attı onu rakiplerin halkasına. Onun canına yetişir afet, değişen feleğin dönüşüyle.

Ayrılık akşamı parlak felekte ah ateşi olmasa, feleğin kızıllığının şafaktan ne farkı kalır?

Mutluları iyi bil, iyilerin suç işlemesi nasıl olmazsa, kötünün suç işlemesi de kötü olur.

Aşıklık ve dert çekmeyi meslek edin, eğer olmazsa, aşk derdi çekenlerle ilgi kur. Ey “Fânî”, fena çölünü katetmek istiyorsan, muğların pirini içten kazanmalısın.

 

50

Senin boyun, yüzün baştan başa güzel. Güzellikte her güzel senin güzelliğinin kölesi.

Lütuf da, sıkıntı da olsa, nasıl oluyor ki yaptığın her şey birbirinden güzel? Vefa servi boylularındır, iyi ağacın meyvesi iyi olur. Ey nergis, görüş sahipleri iyi görsün diye o güle bakma.

Yusuf senin yanında iyi gözükmüyorsa, güneşin yanında aynı güzel gözükmemesindendir.

“Fânî”, tenkitçi, itirazcı olma. Çirkinse de güzelse de yaratılıştandır.

 

51

Şarap denizinin ortasında boğulan beni, saf şarap gemisinden başka ne kurtarabilir?

Ey, şarabın oluşum sırlarını anlamayan! Şimdi şarap kadehini eline veriyorum, anla.

Muğların meyhanesinde sevgiliye secde etmek üzere girdin. Meyhanenin piri sana işaret ederse, yüzünü çevirme.

Gönlüm yer almak için göğsümden çıktı, senin kaşın, mihrap köşesi oldu. Sarhoşluktan o uykudayken sevgilinin ayağına iki gözümü sürdüğüm o gece ne hoştu!

Saki şarapla harap oldu. Gönlüm onunla sarhoş oldu. Sarhoş olan gönül nasıl ayıplanır?

Ey ömür: “Niye acele ediyorsun?” dedim, “Nasıl acele etme diyorsun?” dedi. Bırak teşbihin hesabım ey zahid, fenayı seç! Senin ve “Fânî”nin ibadetini bu dünya hesaplamaz.

 

52

Ben ve ayrılıktan dolayı ay yüzlü her gece ağlayıp inlemekte. Her gece gökyüzüne ağlama inleme ulaşmakta.

Söyle, gençliğin taze aslandan bu güçsüz pire binlerce sıkıntıdan başka ne ulaştı? Şahın meclisinden evine doğru o genci seyretmek için bir köşeye gizlenirim.

Ben onun mahallesinde, o da kendi sevgilisinin mahallesinde. Ben ondan gizli, o da ondan gizli.

Zaman zaman kendimi onun mahallesine atarım, fakat köpekler çeke çeke beni dışarı atarlar.

Senin meclisine gelip, eşiğinin toprağında çok yalvardım.

Ey “Fânî”, onun binlerce belayla dolu mahallesine, canını ve başını terk etmeden gitme her gece.

 

53

Sarhoşlukla bu gece sevgilinin yüzünün hayali gönlüme düştü. Ansızın elimde olmadan beni ağlattı.

Mum halime üzülürse söyle gitsin. Ayrılıkta sabaha kadar benim halim böyle.

O peri gibi güzelin hayaliyle delice dağa ve çöle düşmek istiyorum

Komşular damlarda seyredip görmekte; bu mecnun artık ağlamaktan rahatsız olmuş.

Ey nasihat eden, eğer gözyaşımda boğulursam az öğüt ver ve biraz bizi kendi halimize bırak!

Ey gönül, sıkıntıdayım hayatımdan. Ne yazık ki, ömür kervanı hareket etmeyecek garipler ülkesinde bu gece!

Ey dönen saki, şarap kadehi verme! Hazin vücut, bu gece inleyen candan ayrılmak istiyor.

Ey “Fânî”, ayrılıktan bin gecem gündüze böyle ulaştı. Fakat, benim gibi böyle bin gece geçiren gün yüzü görmez.

 

54

Ben, meyhane ve sarhoş sakı, bu gece sarhoşlukla gönlümüzü kaybetmişiz.

Peri gibi güzel, mest edici cilvesiyle nefes alınca, delilik ehli bu gece nasıl durmadan nara atar?

Bazen elini kâkül gibi uzatmış çenene, zülüf gibi ayağının altına almış bu gece.

Bütün gece gönül o zincirin her halkasına bağlandı. Onun zülfünden kurtulmam mümkün değil.

O yüzün mumu pervane gibi vücudumu yaktı. Varlığımdan iz var diyemezsin.

Hıristiyan güzel, bu gece gönül senin sıkıntından kurtulsun diye meyhanenin asmasını o kadar gösterdi ki.

Sabaha kadar neden “Fânî”nin aklı başına gelmez?

Bu şekilde o meyhaneci çırağının elinden sarhoş olmuş ya bu gece!

 

55

Sabah, şarap sarhoşluğunun sıkıntısını çekiyor, fakat sonraki akşam şarap bekliyorum.

Bin tövbe ediyorum, ama nasıl? Kadeh şarap seçmek için dönünce tövbe kalmıyor.

Aşk ve şarap kararttı günlerimi. Aşkın da, şarabın da dünyası kararsın! Ey arkadaş, bana iyilik ve züht yaraşmaz. Çünkü sarhoş şarap işinden başka bir işe yaramaz.

Ey saki, içki mahmuru değil sarhoşum! Ayıptan ve sarhoşluktan dolayı dün şaraptan utandım.

Dünya gamından bir an kurtarırsa şaşmam. Böyle bir şey olursa şarabın esiri olurum

Hârâbat mahallesinden şarap içen olmuştu “Fânî”, cennette rahat etti.

 

56

Aşk meyhanesinin sıkıntılarının gönlüne şarap yüzünden ne fitneler düştü.

Her sabah baş dönmelerim sarhoşluktan değil, sarhoşluktan utanmamdandır.

Utancı defetmek için şarap gerekir. Bu bahaneyle şarap içerim.

Şarap şırasının etrafındaki şarap hisarından kopmuş, fitne taşıyla düşürülmüş sarhoşlara bak.

Aşk şarabının tutkunlarına bak. Uzun yolda şarap yüküne el atan sarhoş deve gibiler.

Her ne kadar şarap şişesi, şarabın perdedârıysa da, saflıktan yüz binlerce edepsizlik yapar.

Benim şarap dilenciliği yapmam niye ayıp olsun? Ben meyhane köşesinde içici oldum.

Meyhanede “Fânî” nasıl sarhoş oldu deme! Sakilerin elinden şarap kurtulamaz.

 

57

Benim ay yüzlüm, sabah meclisinden harap sarhoş olarak çıktı. Güneşin doğusundan cilveli ve hayran olarak düştü.

Meclis ehli her tarafta yıldızlar gibi indi, gözleri sabah vakti uyku mahmuru nergisin gözü gibi oldu.

O, beni sarhoş görünce kavga etti, bana öfkeyle hitap etti.

Ey, bizim özel meclisimizin reddedilmesi mümkün olmayanı, belki talihsizlikten ayrılıkta azaba düştün!

Senin başının ortasına ölüm kılıcını sürdüğümde kanınla yeryüzü boyanır.

Dostlarla şarap içtiğimiz sabah sen kayboldun, yoksa bu meclisten uzaklaştın mı?

Ben titreyerek yanağımı yere koydum, dilimde yüz söz vardı fakat cevap haddime miydi?

Zamanımın değiştiğini, durumumun kötüye gittiğini gördü, güldü ve o zaman sakiden bir kadeh şarap aldı.

Ey “Fânî” elimizden şarabı al ve iç, çünkü ben içtim ve yokluk mülküne doğru acelem var.

 

58

Ezel sabahının doğuşu, dervişlerin doğuşudur. Ebediyetin değerlerinin mahzeni, dervişlerin elbisesidir.

Gül bahçesini aydınlatan güneşin ışığıdır. İçki meclisinin bir gülü, dervişlerin ferahlığıdır.

Dünyanın her işinin ortaya çıktığı yer Cemşid’in kadehidir. Eski bir çömlek dervişlerin sohbetindendir.

Meleğin kanadının süpürgesi olduğu en yüksek makam, yüksek divan kubbesi, dervişlerin haşmetidir.

Arşta oturacak yeri olan kutsal kuştur. Haberci hazreti derviştir.

Yıldızların incisiyle süslenmiş atlas felek, dervişlerin namus hareminin perdesidir.

Düşünceler ordusunun sineği gönle hücum edince, onu sürmek dervişlerin merhametine kalmışta.

Eğer kaza mızrabında bela oku bir tarafa sıçrarsa, onu çevirmek, dervişlerin gayretiyledir.

Ey “Fânî”, aydınlığı dervişlerde ara. Rahmet gözü açan dervişlerdir.

 

 

59

Ey cilve esnasında boyu kıyamet olan, o güzel boyun boy değil, kıyamet!

Salındığın zaman bin can, vücudun dışında gidiyorsa gitsin, sen selamette ol.

Sensiz bir an yaşamaktansa ölmem daha iyidir. İsa nefesi varsa pişmanlık yeridir. Şeyhin kınamasına üzülmüyorum.

Kınayanların kınamasına üzülünmez. Bahçe gezmek ve seyretmek için, mahallenin köşesi yaşamak için güzeldir. Aşk nasıl oldu da onunla oldu?

Her taraf pişmanlık ölüsü! “Fânî”, şanını, şöhreti bırakırsan iyi. Çünkü hepsi halk içindir.

 

60

Sakilerin hayali benim canımın içindedir. Meyhane köşesinde ağlayıp inliyorum.

Put gibi güzelin zülfünün kemendini zünnâr yaptım. Meyhanede her toplantıda benim hikayem var.

Saf kadehe bak. Ondaki kırmızılık benim kan saçan gözümden bir işarettir.

Dağ kazana ve Bîsutûn’a bak. Istırap çeken gönül ve benim ağır sıkıntım zannedersin.

Şaraba testinden saç düşmüş deme. Benim güçsüz gözümün kirpiği göz yaşı içinde kalmış.

Bu yolda kendimden bir alamet olmayınca yokluğa alametsizlikten düştün.

Bin bela oku çekersen, yüzümü çevirmem. Beni imtihan etmek içinse, üzülme.

Ey gönül, yeni anlamların hoşluğuna bak ve gül bahçemin gülleri neredendir diye sorma!

“Fânî” senin mahzenine gönül ve canın değerini teslim etti. Artık senin mi, benim mi diye sorma!

 

61

Ey meyhane piri senin cömertliğinden dolayı sarhoş olunca başımı kaldıramazsam iyi.

Her zaman sana şarap verenin nefesiyle meyhanenin toprağı olmam nasıl ayıp olur?

Ey melek, aşk ateşinin toprağını çok yazma. Zira bela ateşiyle senin kalemim tutuşturmaz.

Saba rüzgarı senin hareminin mahremi olmayınca, senin çadırına nasıl girebilirim?

Gönül sayfasına, senin gam derdinden dolayı canım kalmayınca, nasıl hayat yazarım.

Ey ay gibi güzel, o güzel huylulara karşı göğsümü yarıp canın ortasına seni çizmek istiyorum.

Dertlerin ocağı oldun ey gönül! Güzellerin aşk aleminden haberin olursa, buna şaşılmaz.

Feleğin varlığım yokluk bil ve kendini hoş tut. Zira onun yanında senin varlığın yokluğa eşittir.

Ey “Fânî”, nice itibarsızlık ve sayısız büyüklük varken, ulaşma hayalini aklından çıkar.

 

62

Meyhanede o güzeli aramaktan başka işim yok. Onu tekke ehline sordum, birinin haberi yok.

Bir kadeh içtim, dumanlar yükseldi başımdan feleğe doğru. Söyle feleğe, kan içsin, duman ah değildir.

Dışarı çıkmadıysa, meyhaneye giremez. Kendini beğenmişlerin sarhoşların mahallesine yolu yoktur.

Meyhanede her çömlek Cem’in kadehi oldu. Çünkü orada dilenci ve padişahın hiç farkı yok.

Akim varsa, mutlak varlıktan başkasına gönül bağlama. Çünkü anlamsız varlıklar sana aniden gelmemiştir.

Ey saki, senin dudağın ve saçın şarabın zünnârıysa, senin kapına secde etmem, benim istemeyerek yaptığım bir şey değildir.

Zahid, rindi secdeye uzağa düşürdü, kadehe el uzatmak, “bismillah”tan başkasıyla olmaz.

Ey “Fânî”, aşk tarlasında kavuşmak, saman gibi yüz, üzüntü verici inlemeden başka bir şey değildir.

 

63

Aşk sarhoşluğu açıklamanın ötesinde bir şey, benim ciğer renkli göz yaşım şaraptır, onun ki nasıldır?

Şarap, o gül yanaklıdan dolayı o renk, yoksa o yanağın rengi, o gül renkli şaraptan değil.

Benim aşkımın kemali ve onun nihayetsiz güzelliği halkın düşündüğünün ötesinde.

Saba, o saç zincirlerini birbirine değdirme. Yüz bin gönlün yeri Mecnûn’dur. Şeyhin aşk ve şarap üzerine yaptığı vaazı istemiyorum. Çünkü o bazen efsane, bazen sihirdir.

Getir şarabı! Bu ömrün üç beş günlük süresi, iyi bakarsan feleğin hilelerinden biridir.

Bu beş günlük ömür için şarap getir. Aşk dünyanın hilelerinden biridir. Meyhanede şarap karışıklığım ganimet bil. Çünkü dışarıda dünya karışıklığı başkadır.

Fena lafıyla emrin tersini yapar “Fânî”, kulluğun yolu ey alçak, böyle mi yoksa?!

 

64

Ey saki, şarap ver, divanelik akıllılığımdandır. Mecnun’un ve benim kadehimi boşaltır.

Haremin tanıdıkları sonunda yabancıdırlar. Dünyanın tanıdıklarının yolu yabancılıktır.

Dört kadını nikahına almak adamlık değil, kadından ve kadın kılıklılardan uzak durmak adamlıktır.

Ey gönül, feleğin sıkıştırmasıyla viran olmaya üzülme. Çünkü aşk yolunda âbad olmak viraneliktir.

Zühd ve afiyet efsanedir. Aşk mahallesinde rezillikle efsanelik olmaktan da memnunum.

Rindler aşktan dolayı kuvvetliler. En yükseğe uçarlar. Şeyh ise ev kuşu gibi halvete inmiş.

O kavuşma gecesinin aydınlığından halk memnun. Bizim yanıp yakılmamızın makamı kelebek olmaktır.

Terk ettim evimi, düştüm mahalleye sarhoşça. Yol ortasında uyuması köpeğin, evsizliktendir.

“Fânî”, dünyada hiçbir şeye kanaat etmeyenlerin bu tavrı, acizlik ve zavallılıklarından değil, bilgeliklerindendir.

 

65

Senin zulüm ve sitemin gönlümdedir. İyilik ve korumayı şükürle yapamıyorum. Nasıl şikayet edeyim?

Karanlık gecenin sabahı için meyhanenin yolunu buldum. Yoksa meyhane piri mi bana yol gösterdi?

Sakinin sarhoşluğu işvesiyle aklımı başımdan aldı. Ne biçim şaraptı ki o tatmadan etkiledi?

Dönen kadehten çok acı şarap içtim. Fakat ayrılık şarabının kadehi son derece öl-dürücüdür.

Sıkıntı ve derdimin hiddetiyle sevgilinin aşkının ne başından, ne sonundan haberdar oldum.

Ey şarap satan güzel, kadehi niye dolduruyorsun? Maksadım senin kadehinden bir yudumla yetinmek.

“Fânî”nin katili olunca, fena şarabından başkasıyla arkadaşlık etmek, seni varlık ordusunun hücumundan korumaz.

 

66

Şarap ayna gibi saf, kadeh ayna ağızlığıdır. Sevgilinin yanağında başkası haramdır.

Kadehin ay yüzlü saki gibi işvelidir. Takva nasıl hikayedir? Zühd hangisidir?

Şarap suyuyla çerez tanesi aynıdır. Benim meclise gelen neşe kuşlarım sevinçtir.

Sarhoşluğum akıl dairesinden çıktı. Sanki şarabım kadehin alt çizgisine kadardır.

Cilvede senin uzun boyun beni öldürdü. Allah’ım bu nasıl yol ve tarz? Bu nasıl salınarak yürümektir?

Meyhanede çok fazla kavga oldu. Seyirciler kapıdan bacadan hücum ettiler.

“Fânî”, fena kadehinden içersen sana helal olsun. Kevser suyundan içersen zühdden haramdır.

Meyhane köşesi emniyetli ve dostların sarhoşluğu, sürahi gibi acı şarap içenlerin ağlamaları hoştur.

Solgun vaiz kavgayla hal kuşunu korkuttu. Gönlü yaralıların aşk hücumundan feryadı hoştur.

Mutluların yakut renkli kadehi o kadar hoş değildir. Eski çanakta sıkıntı çekenlerin kanlı gözyaşı hoştur.

Ey sıhhatli olan, sıhhatin şükrü için bazen merhametle hastaların halini sormak hoştur.

Fena ehli Cem’in kadehinden içer, meyhanede mutlu olanlar için büyük kadehin varlığı hoştur.

Ey “Fânî”, hangahtan hârâbata geldin, zühdü bırak, burada şarapçıların şekli hoştur.

 

67

Gönlümde ateş onun muhabbeti. Gözümdeki su, onun ayrılığının sıkıntısındandır. Gönlümün sıkıntısı servi şeklinde değildir. Gönlümden kurtulan onun servi boyudur.

Şarap bulaşmış yakut rengi dudağı, kana bulaşmış gözüm onun hasretinden dolayıdır.

Bulutun, rüzgarın parlaklığı, nallardan çıkan kıvılcım, onun dergahındaki hareketin yıldırım gibi afet yağdırmasındandır.

Ey şeyh, aşk ve şaraptan dolayı aşağılanıyorsam, bu alçaklık da onun isteğidir. Ey zabid, meyhanenin kulu kölesi ben, onun sohbetinin sıkıntısıyla rahatladım. “Fânî” ve hârâbat dilberi, fena da onun hizmetinde bulunmakta.

 

68

Benim kulübeme adım atman, senin sonsuz lutfundandır. Kul senin kulun, ev senin evindir.

Ey gönül, onun mahallesinde gece sana neler oldu ki gündüz şehirde, dağda, halkın ağzında senin efsanen var.

Ben fakirim, sen zenginsin. Ey genç, şarap sat. Bütün küplerin zekatı senin hazinendedir!

Senin ayağının toprağıyla gözümün karartısı aydınlandı. Senin eşiğinin çivisi gül gibidir.

Elinde zulüm kılıcıyla sarhoş gönlüme girdin. Şimdi gönlümün her tarafında senden eser var.

Elime düştün ve inkar ediyorsun ama, aramızda geçenleri dudağın bilir. Ey çalgıcı, senin çalgının sesi meyhaneye aks etti. Rindlerin ayak uydurması senin nağmendendir.

Ey felek, sana hileyle veya bahaneyle bakan aşıklar her murattan uzaktırlar. Ey “Fânî”, sakilerin aşkına düşünceye kadar fena yolunda muğlar nağmesini söyle.

 

69

Ey can bağım, senin çevganınla kıvrılınca, atının başının etrafında benim başım top gibi döndü.

Okun gönlümü yakıyor. Ona kılıç vurman daha iyidir. Ok damlasıyla bu ateş yok olmaz.

Senin güzelliğinin cilve edeceği yer benim gözüm ve gönlüm olunca; gönül, sana mecnun olarak, göz sana hayran olarak geldi.

Ey ay yüzlü, göz bebeğimde senin gölgen olmayınca gönül başkasının değil, senin canım gözledi.

Başım, ayağım yaralı. Mahallenin etrafına bak; eziyet senin mahallenin köpeğinden ve kapısındandır.

Güzelliğin, dudağın can bağışladığı zamandı. Canlandırırsa da onu öldürürüm.

“Fânî”, eğer varlığın seni bu karardan pişman etmemesini istiyorsan, istek yolunda önce kendi benliğinden sıyrıl.

 

70

Sevgili uzağa gidiyor, benim işim zor. Uzaklığın acısı vücudumda, ayrılığın acısı gönlümdedir.

Ey arkadaş, şarap ondan uzakta beni nasıl neşelendirir ki? Hayat suyu onsuz katilin zehri gibidir.

Ya gönlümü yaktı ya gönlümden ateş aldı. Onun ateşlerinin yeri, sahrada her yerdir.

O güzel güneş, benim değerli ömrümdür. Böyle acele gitmesine nasıl şaşılır?! Eğer içime iki yüz sabır ve tahammül nakşedildiyse de, ayrılık selinin dalgasıyla yok olmuştur.

Ecel beni yok etmeye çalışıyor, -ondan uzak olsun- Sanki ayrılığının beni öldürdüğünden habersiz.

Kafiledeki bu kıyamet kavgası, mahmilin çan sesinde değil, parçalanmış gönlümdendir.

Hangi toplantıda onun gamı yer aldı ki? Her mahfilin efsanesi benim aşk hikayemdir.

Can cananla birlikte gitti, “Fânî” ölürse şaşılmaz canansız ve cansız yaşamak zordur.

 

71

Rindlerin hepsi meyhanede seni harap etti. Ey alımlı saki, şarap seni nasıl sarhoş etti?

Senin lütfün ve keremin yalnıza ok çekmiştir. Vefa ehli naz ve nazlanmayla can verir.

Sen, gönüle ve cana giren bir perisin. Eve girmenle kimse senden utanmıyor.

“Ay ve güneş güzellikte benim gibi değil midir” diye soruyorsun, ey ay, cevabın güneş gibi aydınlıktır.

Görüş ehlinin gözünde o yüz açıktır. Varlığımızın karanlığında başka örtü yoktur.

Aşk çölüne oynayarak gidilmez. Orada çok zarar ve çok korku vardır.

“Fânî”, varlık şarabından başka yiyecek ve uyku olmayınca, maksada ulaşmak için adım atmıyor musun?

 

72

Meyhanede barış ve dindarlığın numarası da, orada şarap içmekten başka çare de yoktur.

Ayyaşların hali gizliyse de manastır ehlinin hali de açık değildir.

Gözyaşı denizinin sahili benim sahilim oldu, bu kenarı olmayan tuhaf bir şeydir.

Feleğin cefasıyla parça parça olmayan gönlüm; feleğin cefa kılıcım parçalasa, a-şıklar ordusunun da kalbini.

Aşıklar ordusunun kalbini kırmak istiyorsan, bir hu yeter, davula dümbeleğe ihtiyaç yok.

Aşk şehrinde akıllı pir beceriksiz olmadığı için bunak akıl kendine gülme. “Fânî”, bir bakışla hayalına göz dikti, bakışa göz dikmeye ihtiyacı yoktur.

 

73

Dünyada pir-i muğanrn eteğini tutanlar, onu kurtuluş için tutabilir.

Zamanın hafifliğinden, meyhanede büyük kadeh tutanların artık sıkıntısı kalmaz.

Gönlümü ondan sakındım. İşveyle gönlünü alabilirim ama nasıl yapacağımı bilemiyorum.

İki cihan malına ulaşana, değerli inciyi bedava elde etti denilebilir. Hangahta gönül riyadan başka bir şey görmeyince, meyhaneye gitti ve rindlerin dinine girdi.

Yeryüzünü saran sıkıntım, göğün etrafım saran şafakta olmaz. “Fânî” aklım, fikrini, gönlünü, ailesini terk ettiği gün dosta ulaşmaya niyet etmişti.

 

74

Yanımdan gittiysen de seni nasıl bırakıran, seni tekrar getirsin diye seni Allah’a ısmarlıyorum.

Ezelden ebede kadar sana ulaşmaya çalıştım. Yüz kere beni bıraksan da ben seni nasıl bırakırım?!

Elim eteğinde. Başımı kessen de eteğini bırakacağımı sanmam.

Cam bırak, beni gönlünden çıkar diyorsun, seni gönlümden çıkarsam da canıma koyarım.

Madem isteğim olmadı, ömürden de ümidim yok. Saki şarap ver ümidim sendedir.

Kıyamet sabahında seher vaktine kadar sıkıntılarımı sayacağım bir gece olma.

Ey “Fânî”, “ayrılık gününü hatırlat diyorsun. Sana verdiğim şeyi nasıl unutuyorsun?!

 

75

Şarabın sıcaklığıyla başımı ateş kapladı. Şarap yine yakıcı ateş olarak başımızı ağrıttı.

Meyhanenin çanağında mıydı ki dün meyhanede saki bana altın kadeh tuttu? Böyle iki kadehi birbirine vuranlar, kıyamet günü başlarını topraktan kaldıramazlar.

Şarap için dünya mülkünü verebilecek olan rindin kölesiyim. Ey şeyh, benim putperestliğimi ayıplarsan, piri muğan küfür dininde bu sanatı öğrendi.

Ey rind, riyayı soruyorsan içki iç. Belki “Fânî”, zahid ve bencilin yolunu tutmuştur.

 

76

Gönlünü senin misk kokulu zülfüne bağlayan kişinin cam, senin can artıran yakut renkli dudağına ümit bağladı.

Gönül, senin mahallenin yabancısı oldu, ara sıra ona senin için niye vatandan yolculuğa çıktığını sor.

Ezel ressamı, kanın dalgalanmasını istedi. Senin yakut renkli elbisende ne nakışlar olduğuna bak.

Senin cefandan dolayı zamanın çimenine gözünü kapatan maktulüne acuna gözünü aç.

Ey gül, kavuşma bahçesinde gönlüne sana ulaşma isteğini düğümleyen gonca gibi gönlünü çok açma.

Posta güvercininin kanı neden senin ayağında, sanki felek, senin ayağına gönlümün kanlı mektubunu bağlamış.

“Fânî”, ayrılık akşamında kelebek gibi yandın. Yoksa mum senin yok olman için ordu mu tuttu?!

 

77

Parlak şarap dolu kadehin yanında ayın parıltısı yoktur, güneş gibi kadehin sıcaklığı varsa, bu su nedir?

Ey vaiz, hurinin elindeki kevser’i övüyorsun. Sence gül yanaklı sakinin elindeki şarap saf değil mi?

Dostları kendine çeken, gönlün muhabbet kancasıdır. Bu kancanın sırrı çelik ve demir olması değildir.

Rindlerin baş koydukları yer, meyhane pirinin dergahıdır. Secde ederlerse bundan daha iyi mihrap yoktur.

Saki bana boş yere şarap verme, ilaç ver, ayrılığın sıkıntısıyla birkaç gecedir gözümde uyku yok.

Ey şarkıcı, ahenkle gönlümün yaralanmasını istiyorsun. Tarın üstünde tırnağın mızraba ihtiyacı yok.

Yanağında örtü olan o misk kokulu kakülün örtüsünü kaldırmak için işim ahtır. Senin güzelliğin, zamanı bayındır yapan bir hazinedir. Fakat benim deli gönlümü sen harap ettin.

Saki, sun aydınlık şarabı. Gamlı gönül yasta çünkü; feleğin dönüşünden, zülfünün kıvrımından.

Ay değilsen nasıl uzaktan geçtin, ömür değilsen içeri girmeye acelen nedir? Kadeh verip, “dudağımdan isteğin nedir” diyorsun, yine sen söyle ey can, cevabın nedir?

Talihim üzere ömrün sonunda o an uykuya dalınca, kendi efsanemi sana nasıl söyleyeyim.

“Fânî”, meyhaneci çırağının elinden ne zamana kadar ah vah çekeceksin? Muğların pirine göre tövbe zamanı şimdi..

 

79

Senin boyunun arzusuyla çektiğim elif, benim alınyazımdı. Senin boyuna benim canım feda olsun! Ömür bahçesindeki fidan senin boyun gibi yetişmedi.

Kısmetim şarap olunca mutlu oldum. Sıkıntı çekenler, fazla kısmet arayanlardır.

Ayrılık gecesi şafağın kam gökyüzünden gitmedi. Zira gözyaşı denizimin dalgası, feleğimin yanağım yıkamıştı.

Felek, gönül ehlinin gönül nakdini öyle bozdu ki, alçakların nakdinden başkası sağlam kalmadı.

Kabe’ye ulaşma isteği varsa, onun çölünü katetmekte ne keskin ne yumuşak ol. “Fânî”, rindlerin meclisinde şarap bitince, testiden şarap içmek için çabuk ve çevik ol.

 

80

Saf şaraba su döken, ateşe su döken karanlıktan başkası değildir.

Yazık ki, o ay yüzlü güzelin uyku yerine tuz döktüğü dudağının hayaliyle artık uyumam mümkün olmuyor.

Yar, benim misafirim oldu. iki gözüm mutluluk gözyaşını, onun yoluna saf yakut olarak döktü.

Arzum onun kadehiydi, deva için kadehime gül suyu dökmesi tabibin hatasıydı. Allah’ım, hesapsız yaşlanan o genç, kirpik hançerini çekti ve gencin yaşlının kanını döktü.

“Fânî’ninki kadar uzak değilse de hayatımdan eser kalmayınca, bu yorgun asker yarasından nasıl kan döksün?

 

81

Benim cennet bahçesi olan meyhane köşesine, huri tabiatlı sakinin elindeki kevser şarabına ulaşma zamanımdır.

Senin yanağının yazısı, kudret kalemi senin yeşil hattının yazısını yazınca, ezel günü önce bana geldi.

İster mescit, ister kilise köşesinden olsun, her evden Hakka yönelene şarap ver.

Felek toprağımı kerpiç yapsa da hoştur. Belki küpün üzerinde o kerpicin yeri olur.

Çiftinin işi emek biçmek olunca, bu tarlaya insaf tanesinden başka birşey ekmez.

Zâl, eski felekte nasıl cilve yapsın? Çirkin zahid kıymetli giysiyle güzelleşmez ki.

Ey “Fânî”, rintlerin nefesiyle gönül aydınlanır. Çünkü kömür yoğun ateşin etkisiyle kömürdür.

 

82

Senin yakut renkli dudağım istemede gönlüm saf kan döktü. O kebap ateşine dökülen tuzlu sudur.

Saçının siyahlığı, gönül sayfamda, kitap üzerine dökülen siyahlık gibi oldu.

Baharda yanağın laleler açmış, yoksa kan saçan gözyaşına bulut su mu döktü ?

Meyhanede aydınlık ve safa gör, çünkü saki, güneş kadehine saf yakut döktü.

Bekçinin meyhaneye gidip şarap dökmesini söylemelerine seviniyorum.

Söyle; ömrü hesaplarken, çalgıcı için dökülen altın ve gümüşü, hesapsız döktüğü şarabı yazsın.

Meyhanede eski çanağın dilencisi değilim. Şarap döken, sevabı için döktü.

Şarap, yanağın teriyle gül kokulu oldu. Yoksa saki, gül renkli şaraba gül suyu mu döktü?

“Fânî”, yaşlılıkta yanağa gözyaşı dökmek, gençlikte de kadehe şarap dökmek hoştur.

 

83

Sevgilimin gitmesiyle kıyamet karışıklığı oldu. Ey Allah’ım, onu öldür ve selamete bırak.

Ayrılığında başıma yıldızlar ve dünya düştü. Senin ayrılık akşamın benim için kıyamet günüdür.

Ey cennet sakini, gül tûbâ’nın üzerinde görülmez ise, o yanağın ve boyun üzerinde gör.

Ey şeyh, rintlerin yanma keramet için teşrif etmezsen, bir kenara çekil!

Her an senin hayalinle boşuna söze düştüm. Akla söyle bu delilik alametidir.

Şimşeğinle senin varlığın yokluk olunca; ey gönül, ne faydası olur şimdi kirpikten pişmanlık yağmuru yağınca!

Gönül dünyanın sıkıntısıyla her tarafa yayıldı. İkamet yeri meyhane köşesi oldu.

Meyin coşkusu hârâbatta şeyhe ulaştıysa, söyle hırka ve seccadeyi rehin bıraksın.

“Fânî”, Hafız ve Câmî’den bir yudum çekince, Cemşid senin kadehinin yudumuna dilencilik yapar.

 

84

Gönlümde misk kokulunun ayrılığıyla karanlık bir hal var, onunla zor nefes alıyorum.

Sana doğru uçan cazip kuş değildir. Bu aşığın sıkıntısıyla için rahat olması şaşılacak şey!

Benim kanlı gönlümün üzüntü, sıkıntı dumanı, yanağındaki misk kokulu kakülün sıkıntısındandır.

Zamanın sıkıntısından bir kadehle kurtulamazsın. Ey saki, rindlerin yanında acaba bir ihmalin mi var?!

Sabah, meyhanede şarap satan saki, bana şarap kadehi verdi, ne kutlu bir talihtir!

Zamanın işveli yaşlı kadınına bak ki, zavallı Rüstem gibidir, ne acayip Zâl’dir!

Ey “Fânî”, o ay yüzlünün ayrılığım iki hafta çektim, şehirden iki haftalığına gitti, benim gözümden bir yıldır.

 

85

Senin yanağının bahçesinde şarabın ıstırabıyla gül açmış, her gülden, senin hasta aşıklarının gönlünde birer diken.

Gül bahçesinde o yüz ve boyla ortaya çıkarsa, afet olan boyun, davranışın kıyamettir.

Zülfünün tuzağıyla Cennet bahçesinin kuşlarını avlarsan, her tarafta ben tanelerinin bulunmasına şaşılmaz.

O güzelliği korur ve başka güzele ihtiyaç duymazsan, ümidim Hak Teâlâ’nın seni korumasıdır.

Ey şeyh; aşk bana, zühd ve riya sana kısmet oldu, beni kendime bırak, sen de kendi işinin peşine düş.

Ey felek, etrafında işli talandan dert ve sıkıntı tozu yağan mütevazı bir kulübe istiyorum!

Meyhane piri kapını bana aç, tövbe ve takva özrüyle boynuna zünnâr bağlayıp sarhoş geldim.

Aşk dilencisinin bugün biraz hatırını sor; ey güzel padişah, yarın karşılığım görürsün!

Sen ey “Fânî”, başında ne varsa bırakıyorsun. Sarığın olmayınca başım bırakmana şaşılmaz!

 

86

Dokuz tak feleğin altında eğrilikten başka ne iş var, bu dönen dünyanın eğrisinde doğruluk nerededir?

Gönlüm tekkeden ve zühdden meyhane yolunu tuttu, başıboş saki nerededir?

Mescit ve şeyh beni kibre attılar, meyhane nerede, kadeh ve şuh saki nerededir?

Tevhit sırrını istiyorsan, gönlünden derdi uzaklaştır. Muğların hârâbatından başka sırların mahremi nerededir?

Meyhanenin eğimi ve alçaklığı beni sıkıyor. Sevgilinin “elif boyu gibi doğru istiyorum.

Aşk şarabım içince, kendinden haber bekleme. Çünkü meyhanede kendinden haberdar olan var mı ki?

Başım vefa mahallesinde toprak oldu. Ona cefa gösterecek yar nerede?

“Fânî”, kirpiksiz ve zülüfsüz yüz bulunamaz. Dikensiz gül, yılansız mahzen nerededir?

 

87

Benim ayrılık akşamında sevgilimin yanağının aksi, o akis için de ayna gibi şarap nerededir?

Şarap istiyorum, eğlence meclisim için gül bahçesi yapan gül yanaklı saki nerede?

Güzelliklerin sebebi, bu eğlence meclisinin sermayesi benim can dostum, o güzel sevgili nerede?

Ey arkadaş, sabah kavuşacağıma nasıl söz veriyorsun, ayrılığımın seherden izleri nerede?

Ey saki, bir-iki kadeh ver ve aklımı başıma getir. Çünkü ayrılıkta şarap, arkadaş ve dert ortağı nerede?

Ey “Fânî”, riyakar dostlara göz atma, sana gerçek dost gerekli gerçek dost nerededir, söyle.

 

88

Gel ki meyhanenin alam bayındır bir işret, sohbet yeri. Onun alanında sıkıntının çeri çöpü rüzgara karışmış.

Onun yüce kapısının kitabesinde: “iki dünyadan yüz çevirmeyene açılmayan kapı” yazısı var.

Onun yüksek talandan kulağa bu ses ulaşmış: “Gel, emel köşkü çok gevşek temelli.

Sakiye, rindine kalk “Şarap getir, ömrün yapısı rüzgar üstüne kurulmuş” de.

Onun şarkı söylemesi, zamanın işi zulüm olduğu için “meze ve şarapla hayatın hakkını veriniz” ifadesidir.

Testi, şarabın gürültüsüyle seslenmiş: “kadeh iç, eski meyhanenin senin gibi çok hatırası var”.

Saki o şarap kadehini kaldır, ömür gitti, onun şevkiyle işim ah ve feryattır. Sarhoşu “Fânî” gibi kendim terk ediyorum, harap olmuş sarhoş, böyle bayındır oldu.

 

89

Hârâbat köşesi benim tekkemdir, tekkesi olan benim. Sabah şarabı içmek benim sabah işimdir.

Sakinin aşkından çıkan felekteki duman benim ahımdır.

Ay gibi güzellerin aşkında yeni sıkıntılar gör. Baştan başa benim kara talihimdendir.

O güzelin ayrılığındaki canlılık suçunda, kuvvetli kale, emniyet ve sığmağım var.

Meyhaneden dışarı çıkmıyorum. Çünkü feleğin işyerinde benim kırmızı gözyaşını, sarı yanağım ve özür dileyenim var.

Kilisede put gibi güzelin önünde secde etmek istiyorum. Çünkü Allah şahidimdir, hayal etmiyorum.

“Fânî” gibi bazen meyhaneye mahmur gidiyorum, zira bu durumu def eden içki, benim yok olmamdır.

 

90

Bizim meyhane dilenciliğinden başka, ezeli kısmetimiz olan, seçme hakkımız olmayan işimiz nedir?

Zamanın gam evi vefasızlık olunca, şarap getir, bu sarayda bir an akıllı olmak da nedir?

Zamanın işinin başlangıcının ne olduğunu, sonucuyla mukayese edinceye kadar kim bilir?

Zamanda ayrılıktan başka şeye ulaşmayınca, zamanın ayrılığının esiri olmak da nedir?

Zamanın gül bahçesinde murat gülü açmayınca, bülbülün sözündeki bu ağlayıp inleme de nedir?

“Sevgilinin eliyle içki içmeyi ganimet bir diyorsun, önce içkinin ve sevgilinin ne olduğunu söyle.

“Fânî”, sıkıntıyla inleme, yoksullara bak. Allah’ın isteğine razı olmaktan başka ne yapılır?

 

91

Ufukların mülkü, bütün bu meyhaneden başkası değil, hayatın esası büyük kadehten başkası değildir.

Ey vaiz, cennet bahçesinden bahsetme. Çünkü benim ve onun mahallesi, cennet bahçesi değildir.

Bütün bunlar köpeklerin gürültüsü değil, dün gece narayla perişanlıkla onun bana söyledikleridir.

Dünyanın makamı ve ikbali hep su üzerindeki kabarcıklar gibidir. Bütün bu hokkabaz zinciri gibisi yoktur.

Ey perişan gönül, zamanın işveli güzeline aşık oldun! hepsi bu kadar değil.

Bütün bu güzellik ve letafet benim güzel yaratılışımdandır, beşer cinsine bakarsan, hepsi bu kadar değildir.

Zamandan her nefesime yüz zulüm ulaştı, yoksa zaman ehlinin zulüm ve sistemi bütün bunlar değil.

Mahallesinin toprağı meleklerin gözüyle mi nakşedildi? Yoksa bütün bunlar aşıkların çehresinden işaret değil.

Ey “Fânî”, ayrılık sıkıntısıyla can ver. Bütün bu inceleme, karışıklık ve figanın lüzumu yoktur.

 

92

Benim aşk hârâbatından başka yolum, meyhaneci dergahından başka sığmağım yoktur.

Kendisinden başka baş vuracak yerim olmayınca, o put gibi güzele secde etmek istemem şaşılacak şey midir?

Bakışın beni öldürmek için kirpiği niye saf çeker, karıncayı öldürmek için orduya ihtiyaç yoktur.

Gönül mülkü sensiz güzellik ehlinden-kurtulmuştur. Ordu, ortada şahlık olmayınca ne işe yarar?

Aşk davamın doğruluğuna iki şahit isteme. Çünkü bu sözümde Allah’tan başka şahidim yok.

Eğer gönlüm senin vücudundan vefa istemezse, ayıplama. Kimsenin gönlünden böyle bir isteği terk etmekle lekesi yoktur.

Ey “Fânî”, fena çölünde yeşillik ve gül arama. Çünkü ahimin ateşinden onda ot yoktur.

 

93

Meyhane köşesinde aşık ve sarhoş olarak ebediyyen kalıp, Allah’ın ruhları bir a-raya getirdiği gün, şekillerin tutkunu oldum.

Meyhane harabelerinde, ayyaş olana kadar, her an sürahi gibi kadehe baş koyuyorum.

Ey saki, sarhoşluğun ıstırabıyla kendimden geçtim! Bir yudumdan beni men edersen lütfetmiş olursun.

Ey saki, bu eski kilisede gömümü kırma! O kadeh kıran güzel, kavgacı sarhoştur.

O bel kucakta, birisi olmadığını söylüyor. O ağız değil, sen ağız sanıyorsun.

Meyhanede rintlere hizmetten dolayı iki büklüm oldum. Pir omzuma çok şarap küpü yüklemişti.

Ey zahid, ne kadar çaba gösteriyorsun?! “Fânî”, bir fena kadehi içti ve kendinden geçti.

 

94

Meyhanede elinde şarap kadehi olanı, akşam sabah sarhoş ve haraptır diye ayıplama.

Üzerindeki kabarcık gibi şaraptan başını kaldıramaz. Bu meyhanede harap düşen her sarhoş, işinin maksadım harap olarak çeker.

Cennet hurisinin elinden kevser şarabı içiyorsun. Ey gönül, mahmurluğun Cehennemde azaptır.

Fena kilisesinde istek olarak kadehini ara. Senin düşünce perdene örtü bağlanmış.

Ey saki, yanağın sülünün yüzü gibi, sülünün kam saf şarap gibidir. Bu zaman, bir göz atmayla değişti.

Ey ömür, yanımızdan gitmeye ne acelen var?!

Meyhanede tövbeyi bozup, şarapta boğulsam!

Ey şeyh, bizi görmeyiver. Dünya su gibi geçidir.

“Fânî”, zamana nasıl tutkun olursun, fena çölünde hepsi serap örneğidir.

 

95

Feleğin denizinden dolayı Ömür gemisinde yüz bozukluk var, devası şarap denizi ve gazel gemisidir.

İnce şarap, hayatin kıymeti gibi benzersizdir. Şefkatli güzel, aziz ömür gibi eşsizdir.

Ey aşk, aklıma göre muhtemelse de ona ulaşmama ihtimal vermiyorum.

Hârâbat rindinin gözü teslimiyetten başka bir şey değil. Çünkü tekke ehli baştan başa mücadeledir.

Ey fakih, git ki aşkın sonu fena olsun. Aşk, gönülde ezel şarabının yaşamasıdır. Ey gönül kuşu, zamanın gül bahçesinden ümidi kes. Çünkü kutsal kuşun tuzağı emel ipindendir.

“Fânî”, fena yolunu katederek ulaştın. Evet bu yolda murat amele uygundur.

 

96

Meyhane dilencisinin padişahtan sıkıntısı olmadı, meyhane pirinin iltifatlarından da eksik kalmadı.

Zelillik toprağına düşen sadece ben değilim. Felek insanlara sitemden başka bir şey yapmadı.

Şarap dolu eski bir var. Ki bu ne İskender in aynası ne de Cem’in kadehidir. Kavuşmada sevgilisinin cefa ve zulmü ganimet olmayan herkesi, ayrılıkta emire söyle.

Esirlere doğru salınarak giden senin boyundan başka, zamanın bahçesinde servi seni bile dik durmadı.

O şuh çocuk, halkın gönül kuşunu, kıvrım kıvrım kakülünün tuzağı olmamasına rağmen avladı.

“Fânî”,o ağız düşüncesiyle ölürse, yokluk mülküne niyet etmemişken nasıl ayıp olur?

 

97

Ey Allah’ım, o şuh saki, kimin meyhanesinden, meyhanedeki sarhoş, kimin çömleğinden, kadehindendir?

Mescide doğru gitti, ben onun peşindeyim. Biliyorum gerçi kesinlikle kimin evinde olduğunu.

Hazine güzelliktir, muhabbet ehlinden başkasına bırak. Onun gönlünün kimin viranesine meyli var?

Halk, o kıskanç perinin benim sevgilim olduğunu bildi, sevdalı gönül kimin divanesi olduğunu söylemedi.

Rindimin şöhreti yoksa da meyhanenin her toplantısında kimin hikayesinin olduğuna bak.

“Senin siyah gözün kimi katil etti” diyoruz, kan dökücü şuh güzele bak kimin sarhoş nergisidir?

“Fânî’nin gönlü eğer o göze kastetmediyse senin saçın ve benin kimin tuzağı ve kimin benidir?

 

98

Hârâbat meydanının alanı ıslanmış, eğlence meclisi hazırlanmıştı hârâbat eyvanında.

Hârâbatın piri oturmuştu orada kadeh çekerek, hizmetinden Hârâbat rindleri saf bağlamıştı.

Şuh muğbeççe sarhoşça oturmuştu kucağma harabatın sultam gelmişti güzellik ülkesine.

Çalgıcı her an, gönülleri çalmak için, muğların şivesiyle harabatin hikayesini anlatmaktaydı.

Her kadehte hârâbatın gizlilikleri yine hârâbat sayesinde zahir olmaktaydı rindlere.

Şarap ver, çünkü hârâbatın çıplak dilencisi bir yudum şaraba yüzlerce padişah hilatini değişmez.

Kevser’den, cennet bağından yana ne işittiysen, şaraba ve hârâbata dairdir. “Fânî”, yokluk hârâbatına girdi de benlik utancından kurtulup konuğu oldu hârâbatın.

 

99

Gönül, pervane gibi sevgilinin yanağının ışığıyla yandı, yazık ki pervanenin ışığıyla ev yandı.

Senin beninin üzerinde yanağındaki ateşe rağmen tüy olması şaşılacak şeydir, yerde tohum yanınca yeşermez.

Gönlüme aşk düştü; gönlüm yandı, viraneye ateş düştü; divane yandı.

Ayrılıkta istek azalmadı, gönül ateşiyle yandı. Gece ışığı söndürdüler ama, o evde ışık yandı.

Hırka şarapla doldu ve yalnızlığıma ateş düştü, yanağından bir ateş düştü, ev yandı.

Senin yanağının ateşinin alevi, benim kara toprağıma yaraşır. Toprak kurdu, pervanenin kolu kanadı gibi yandı.

Çıplak kalmışım ve tövbe suçundan zelilim. Meyhane piri benim hırkamı ceza olarak yaktı.

Süzme şarap meyhanenin ateşiyle yanınca “Fânî”nin meyhanenin şarapçısı olmasına şaşılmaz.

 

100

Peşimizden fena hârâbatına gittiğini gördü, başlar yükseldi, fena rüzgarıyla gitti.

Senin ayrılığında sabaha kadar benim gönlümün sıkıntısı vardı. İhsanlar, yoksa “saba rüzgarı gitti” mi dediler.

Yolda zahidlerle çok kavga etmişler, o sarhoş kafir, dün bizim yaramızdan gitmişti.

Bizden ayrıldı, artık onu bizimle aramayın, o periydi gitti ve nereye gittiğini bilmiyorum.

Şah gelip oradan dilenci olarak gittiyse de, fena mahallesi, aşkının durak yeri idi.

O ay gibi güzel gitti. Hemen senin yanma gelelim de, bakalım o dertli gönlün belalısına ne belalar ulaşmış.

Halktan insanlık özelliklerinin kaybolduğu gün, herşeyden çok sanki vefa adeti kalkmıştı.

O güzel sûfiden nasıl safa beklenir ki ? Onun saygıdeğer ömrü iki yüzlülük ve riyayla gitti.

Herkes zamanın olaylarıyla bir tarafa yürüdü, “Fânî”, fena hârâbatına gitti.

 

101

Temiz olmayan gönüle feyz haramdır; dost yüzünün aynası, ayna gibi gönüldür. Sakinin yanağım kadehin aynasında gördüm. O aynanın dönmesi, kadehin dönmesi gibi.

Kadehim âb-ı hayâttan zevk arzusuna ulaşmıştır. Ömür boyu şarap acıdır ve benim ömrüm damağımdadır.

Aşk meyhanesinde şarap bana helâl olunca, artık zühd tekkesinde ekmek bana haramdır.

Hem rüzgar kendine geldi, hem su kendinden geçti. Ey servi, gül bahçesinde bu nasıl salınarak yürüme!

Kendinden geçip dosta ulaşmaktır, “Fânî” fakirlik yolu uzunsa da, iki adımdır.

 

102

Gel ki; meyhanenin seslenicisi dün, gizlice şarabm sırrıyla ilgili söylenemeyecek bir hikaye söyledi.

Meyhaneci bu durumu öğrenince; beni selamladı, lütuf ve ihsanla şöyle dedi: Ey hârâbat dilencisi, ümitsiz olma. Çünkü vicdanın sana gerekeni söyledi. O zaman gönlüm aşk şarabıyla neşelendi, zamanın bütün zorlukları kolaylaştı.

Meyhanecinin sözüyle yola düştüm, tekke şeyhi bu sözleri başka türlü söyledi. Kanlı gönlün sıkıntısı ve ayrılığın eziyetiyle gönlüm yakut gibi kanlandı, içim yandı.

Zünnâr bağlamam ve pulperestliğimin sözünü halka, o Müslüman olmayan güzel söyledi.

Gönül onun zülfüyle karışınca, toprağında dolaştıklarını hep perişan dediler. Feleğin şemsiyesi altında zamanın ehlini terk eden, üzüntü girdabından kurtulur ey “Fânî”!

 

103

Meyhaneciye göre zühd, ayıp ve ilginç bir şey. Kadehte varken ona içirmemek edepsizlikten.

Sakilerin aslandan kurtulma ümidi yok. Bu bela bana aittir, sonradan elde edilmiş değil.

Beni canımdan eden esmer bir güzelsin. Türk güzelliğinle ve Arap fesahatinle beni öldürüyorsun.

Benim içkinin eziyetiyle susuzluğuma sabah şarabından başka ilaç olmaz. Çin ve Halep mülkündense, Çin sürahisi ve Halep şişesindeki o şaraptan bir yudum daha iyidir.

 

104

Ben o huri tabiatlının boyunun elifini istiyorum. Çünkü ezelde kader bana bunu yazdı.

Meyhanecinin küpün başından alıp bana vermesini ümit ediyorum. Çünkü mezar zindanında başımın altına kerpiç gerekecek.

Vefa hurmasını isteme. Çünkü kader çiftçisi bu tohumu zamanın çimenine asla ekmedi.

Bugün isteğim; şarap, saki, meyhanedir. İhtiyarlıkta ve yarın kevser ve cennete kabul isteği olacak.

Onu gafletten mescitte bulmak mümkün olmaz. Huzura çılanca isteği ne mescit ne havra olacak.

Güzellik ve çirkinliğin redde ve kabule bağlıdır. O gizli olunca da kimin güzel, kimin çirkin olduğunu nasıl bileceksin?!

Elinde değil kimsenin iyi ve kötü, getir kadehi “Fânî”, iyi huylu da kötü huylu da gelse.

 

105

Kevser ve firdevse ulaşmak için uzak ve uzun bir yol var. O hayatı ganimet bil, zira meyhanenin kapısı açıktır.

Sürme Rahş’ı nazla. Öldürme peşinde, çünkü her tarafta düşmüş toprak üzerine niyaz ehlinin kafası.

Gül renkli şarabın kabarcıklarına bak, Ayaz’ın yüzünde Mahmut’un gözü vardır.

Senin zülfün, ayrılık gecesi ve aşk yolu mu ki karanlığı ve iniş çıkışı var?!

Rind, omuzuma şarap testilerini talihin parçalarına süs olarak eklemişti.

Göz berraksa, sevgilinin yanağına bakış, mecaz değil, hakikat gözüyle olur.

Tevhit sözünü tekkede nasıl söylerim. Hârâbatın rindi gibi sırrın mahremi var.

“Fânî”, şarapta boğulmadı, niye puta tapıyorsun? Meyhanede yıkanmayan nasıl namaz kılacak?

 

106

Yüz Yakup Peygamber sana mürit, iki yüz Yusuf senin kölen olsun! Birlik bağının rüzgarı esince, gül bahçesinde gül açsın!

Feleklere yöneldin, kavuşma müjdesini alınca, seni gökyüzünde gezmeye götürsün.

Yakınında gönül gibi sığınağın olunca, dünyanın eziyetinden bedeninin niye korkusu olsun!

Ayağın Kabe tuzağına ulaşmadı. Boynuna kader bayrağı ulaştı. Rahmet kapılan kilitlenince, kilidin zülfün gibi kıvrıldı.

Ey “Fânî”, o kapıda dilenciyim diyorsun, o mahallenin köpek sürüsünden hangisi seni gördü!

 

107

“Senin kırmızı renkli şarabın, kırmızı yakuttur” dedim. Yakut ve akik değil, nasıl bir cevherdir bilmiyorum.

Zühd ehli: “Eğer tûbâ senin boyuna eşittir” derse, demektir ki ot, tûbâya eşittir. Biz, firdevs ve kevser istemekten mahrum, hârâbat hareminde ve şarap kadehindeyiz.

Elinde çömleği olan meyhane dilencisine bak. Sanki elinde altın kadehi olan bir şah.

Ey meyhaneci, şimdi hırka şaraba rehin oldu. Başka kadeh getir, sıra defterdedir.

Ey şeyh, eğer bir gece fena kilisesinden geçersen, düzen ve hileden başka her isteğin mümkündür!

Ey dünyanın eziyetinden dolayı yüzü kederli olan, bir kadeh içince dünyan değişir!

Bahçe kuşunun evi yok. Feleğin ve yıldızın tesiriyle nasıl yeri yurdu olsun?!

“Fânî”, kendinden geçti ve putperestlik kendini beğenmekten daha iyi olduğu için sevgilinin aşkını seçti.

 

108

Şarap bulaşmış yakut renkli dudağınla sarhoş oldum. Ey şuh saki, şarabın nasıl sarhoş ediyor?!

Ey aşk, havan nasıl bir bahar ki, harmanımızda fena kalpliler senin bulutunun şimşeği olsun?

Fulya çiçeği gibi yanağınla, eğer şarap içersen, saf şarabınla yüzünde ne güller açar.

Güneşle artırdığın nur ve saf anda asla örtün yüzüne engel olmaz. Ey servi, seni hep gönül ve gözünün kanıyla suladığı için elbisen gül renkli elbise olmuş.

Ey saki, çok tövbe bozdun ve günah oldu. Eğer bizim tövbemizi bozarsan sevap olur.

“Fânî”, manalar denizine yalnız geldi, sözündeki tuhaflığa şaşılmaz.

 

109

Senin yakut renkli dudağın nebat, sözün âb-ı hayâttır, o dudağın köşesindeki uçuk, bitkinin tohumudur.

Ben kiliseden mescide hareket etmiyorum. Ama sakinin meyhanede güzel hareketleri var.

Manaslardan kendimizi harabelere attık. Zira benliğimizden kurtulmamız orada mümkündür.

Bütün sıfatları melek tarzında olan o güzel hurinin nasıl bir kişi olduğunu bilmiyorum.

Fal, rütbe ve dereceden yüz kez daha kutsal olan iki zülfünün siyahlığı nasıl etkilidir?!.

“Fânî”, aradıkları Firdevs cennetinin yolunun Herat Caddesi olduğunu kesinlikle bil.

 

110

Ey zahid, bahçede sevgilinin elinde şarap yoksa, bahçe bana göre içki satan kulübeden daha güzel değildir.

Aşıkların kavuşma bahçesi gibi bir cennet yoktur. Kevser ve tûbâ, sevgilinin yakut renkli dudağı ve boyu gibi değildir.

Gönül senin cefanın dikeniyle doldu da, başını çıkarınca diken olmayan kirpi gibi değeri yoktur.

Senin neşeli gözün, bir an naz uykusundan uyanmayınca benim inleyen halimi nasıl seyreder?

Sevgilinin sıkıntısından bahsetmek cana iyiliktir. Dostların gönlünde sevgilinin eziyetinden dolayı sıkıntı yoktur.

Ey, gönlünde sana çok çok cefası var diyen! Gönlünde çok olmadığı için mi ona az az gösteriyorsun?

Ey saki, sevgiliden ayrılıkta büyük kadeh ver. Ecel ağır gelirse de o kadar değil.

Ey “Fânî”, aşkta çektiğin her sıkıntıya sevin. Çünkü aşk ehli eziyet ve zelillikten utanmaz.

 

111

Gözün gördüğü güzelliğe gönül meyleder. Gönlün feryadı gözden dolayı, benim ahım gönüldendir.

O yüzden çehreden örtüye ateş düşsün istiyorum. Ne sebepten o yüz gözüme engel oluyor söyle?

Ayrılığın zulmünde yeşil su içiyorum, o âb-ı hayât değil, katilin zehridir. Her ne kadar gönül şarap güneşiyle aydınlanıyorsa da, o da senin güzel gül bahçenin süsüne dahildir.

Hızır suyunu ve İsa nefesini niye arıyorum? O dudak elime geçerse ikisi de ortaya çıkacak.

Senin yakut renkli dudağını candan, gonca gibi ağzını gönülden gösterir. Sanki yaratılışın sudan ve çamurdan değildir.

“Fânî”, güzellerin aşkının olduğu yere girince, mekanın tehlikelerinden gafil olma!

 

112

Yine gönül tövbeye nifak ve bela soktu. Şarap kadehini vurup, kendini hârâbata

attı.

Bu tarafa hârâbat ordusunun gürültüsünü, o tarafa münâcat ehline korku saldı.

Kendini afetlerden dışarı atamasan da, rindlerin gayreti ona rehber oldu.

Hârâbatın pirine attığı başı, vazife olarak değil, övünme ve iftihar olarak attı.

Riayet için sarhoşlara göz atan şarap satan sakinin kölesiyim Meyhaneciyi ve cömertliği gördü.

“Fânî” artık şeyhin tarzına ve kerametine nasıl bakar?

 

113

Meyhane kapısının dilenciliği benim merasimimdir. Sakinin kirpiğindeki eksikler, benim dinimdendir.

Ey şeyh, şarabın dostluğundan bahsediyorum. O, gamlı gönlüme bereket ve bolluk getiren arkadaşımdır.

Meyhanede meyhanecinin içicisi oldum. Alçakgönüllülük ve ağrrbaşlılığın gürültüsü haremdedir.

Beni teskin etmek için cennet ve huriler varsa da, sensiz sıkıntının bana faydası yoktur.

Sana ulaşmakla hoş bir nefes aldım. Felek dönüşüyle yazık ki bana düşmanlıkla yüz bela kılıcı çekti.

Meyhanede senin yakut renkli dudağım tarif ettim. Dünya rindlerinin duası, benim tatlı sözümdür.

“Fânî”, onu bunu bırak, yola koyul, fena merasimi yoktur, o benimdir. Benimkidir.

 

114

Aşkımın kafiri, put gibi güzellerin sevdası, benim dinimdir. Puthanenin toprağı olmak, benim tarzım ve adetimdir.

Senin atının nal izi ve köpeğinin ayağı, ayrılığın karanlık gecesinde benim ayım ve yıldızımdır.

Felek, akıl vesvesesinden dolayı bana kin besleyince, nasıl meyhaneden çıkar ve akıllı olurum?

Dilsiz bülbül deme. Kış mevsiminde, gülün ayrılığında senin yüzünden uzak, benim gamlı gönül kuşum var.

“Yorgun”, “aşık”, “divane”. Rezillik sıfatlarını beni belirtmek için açıkladın.

Güzelin önünde meyhanecinin secdesi, sabah şarabı hep tarikat havasında benim için telkindir.

“Fânî”, kendinden kurtuldu ve fena çölüne gitti, onu kendi gözümle görüyorum.

 

115

Ben senin hatırına ayrılık zehrinin tortusunu içiyorum. Sen saf gıda iç, âb-ı hayât senin olsun!

Biz, sarhoşluktan muratsız olarak öldük, senin murat kadehin boş kalmasın. Ey riyayla sıkılan, şarapla mutlu olan, Allah mutluluğuna sıkıntı koymasın! Eğer takva tekkesinde kapı kapatılmışsa, korkun olmasın, fena alemi açılmıştır, sana da açılacak.

Rindlik yolunda itikadın temizse, hârâbatta şarap bulaşmış hırkana sıkıntı yoktur.

Rıza yolu kısmetinse de hızlı gitmiyorsun, ibadetin kimedir şaşıyorum.

“Fânî”, kendi iradeni mi, dostunkini mi istiyorsun? İrade halkasına baş kaldırmalısın!

 

116

Her ne kadar meyhaneci elime kadeh verdiyse de, saki işveyle beni sarhoş ve şarapsever yaptı.

Şeyhten, tekkeden, huriden, ravzadan kurtuldum. Yaşlılığım ve gençliğim böyle kolay değildir.

Yüce feleğin yüksekliğine, toprağın alçaklığına bak: Alt üst olmak istemiyorsan, kendini alçalt.

Fena kadehinin sarhoşluğuna memnunum. Buna şükür ki, kendini beğenmişlik şarabıyla sarhoş değilim.

Gönül çekici zülfünle düştüğün her yenilgiye, ona bağlı olan bir gönül yenilir.

Ey gönül, kendi varlığının resmini şarap ateşinde yak, bu işi yapmayan kendinden kurtulmaz.

Ey şeyh, hârâbat rindine şarap sözü verme, onun nasibi sakilerin “elest” sözü olmuş.

Ey saki, istemeden şarap ver. Zira burada istek gönüle düşmez.

Vuslat gerekir ayrıl kendinden ey “Fânî”! Çünkü benliğinden ayrılan ona kavuşur.

 

117

Ey gönül, Allah’ın sırlarını fani sâlik bildi. Eğer sen fani olursan, bu sırrı bilebilirsin.

Gönül ülkesinin mahremi ol ki, Cemşid kadehle, alemin açık ve gizli bütün sırrını bildi.

Manaya giden yolu istiyorsan, gözü şekle kapa, manaları bilen şekillerden uzaklaşır.

Çimen’in kuşu, dünün yağmalarından dolayı sonbaharın zararını bilirse, baharın güllerine bakmaz.

Vakti değerlendir. Çünkü yolun piri vaktin perişanlığını ümitler ve arzulardan bildi.

Benim inleyen gönlüm, can güvenliğini, sakinin can katan dudağı ve ruha tazelik veren yanağında bildi.

Ben, isyandan dolayı yaşlandım. Şimdi zühdün ne faydası var? İtaat yolunu gençlikte bilene ne iyi!

Fena, fânî alemin tarzını bildiği için, “Fânî”, o gün bakî devlete doğru yol aldı.

 

118

Cazip bahar geldi ve güller açtı. Gönüller, o neşeyle gülden daha çok açtı.

Senin yanağının güzelliğiyle gönül, seher vakti açan gonca gibi açtı.

Çimenin gülünden kanlı aşk kokusu geliyor. Zannedersin ki goncalar kederden açmış.

Ağlamama, gülmesine şaşma, bulut gözyaşı dökünce, taze gül açtı. Saki bahar gitti, çimenin tomurcuğuyla baştan başa açan kadehimi dök. Meyvesiz ağaçta açan gül gibi, kavuşmadı ama, yem yetişmiş ağaçtan aşıklara güldü.

“Fânî”, gülün açmasına şaşırma. Açtıysa, senin bulut gibi gözyaşından dolayı açtı!

 

119

Gözünün cefasıyla hasta olmayan gönül değil, gönlün sıkıntısıyla sabaha kadar uyanık olmayan göz değildir.

Dünyanın eğriliği normalin dışındaysa da, o sevgisiz ay gibi güzelin cefada eğrisi yoktur.

Gam köşesi ve gönül kuşu, özel kişileri birleştirmek için vardır. Viran olunca baykuşun gül bahçesinde yeri olmaz.

Ferhat’la Şirin’i aşkla bağlayamam. Çünkü akıllılarla divanelerin işi değildir.

Eğer bir gece ayrılığın şiddetiyle aşk yüzünden sıkıntıya düşersem, yine sabaha kadar işim istiğfardan başka bir şey değildir.

Talihsizlik ipi boynumda. Bende zühd ve din arama. Ey meyhane sakini bu zünnâr ipi değildir.

Ey rakip, “Fânî” o mahalleye onu düşünerek gitmedi. Elim” çabuk tut da o da aynı şeyi düşünmesin!

 

120

Vücudum, çaresizlik içinde eziyetle yandı, gönlüm aşktan avare olarak yandı.

Gönlümü aşk parça parça yakıyordu, ayrılık geldi ve ansızın yaktı.

Onun atının nalından ateş sıçradı, sanki anımla beygirin nalı yandı.

Eğer şarap içmekle yanıyorsam şaşılmaz, semender de ateşte kolayca yandı.

Yanağından bir parlaklık düşüp binlerce seyircinin her tarafım yaktı.

Saki, o ateş renkli sudan ver. Çünkü felek bizi hileyle yaktı.

“Fânî” aşkına çare bulamayınca, çaresizin çaresizlikle yandığına bak.

 

121

Bazen dudağın gülerek âb-ı hayât ve şeker döktü. Tatlı, akıcı konuşman da benzerini döktü.

Ölme geleneği belki bir gün dünyaya yerleşirse, tatlı canın o şeker dudaklardan dökülmesi yeter.

Yusuf un sıkıntısına Yakup birkaç kere kan saçan göz yaşı döktüyse de, benim gibi ağlayan olmamıştı.

Sana yakut renkli şarabı menetmek için, nüktedan şeyhin öğütle döktüğü incilerin kıymeti yoktur.

“Fânî” sarhoşluktan kurtuldu. O sarhoşun muhtaç olduğu kadehi dökenin kevser ümidi olsun.

 

122

Yine meyhanede sarhoşların gürültüsü var. Elebaşların hazine dağıtma sözü var.

Felek, sarhoşların en alt menzili iken, çalgıcı hakimin isteğiyle nasıl şarkı söyler?

Can alıp vermeyi sakinin dudağına sor, geceye kadar bu şekilde verip almıştır.

Servi her ne kadar çimenin ağaçlarından yüksekse de, hurmanın yanında senin güzel boyun alçaklardandır.

Ey şeyh, İslam Kabe’sinin vadisine nasıl giderim? Benim kafir güzelim Türkistan’dadır.

Benim için, onun bu çeşit yüz hikayesi varken, feleğin benim sarhoşluk ve rindliğimi hikayelerle anlatmasına ne yapabilirim?!

 

123

Senin yakut renkli dudağının üstündeki ayva tüyü nedir? Senin âb-ı hayâtının üstündeki karanlık peçeden başka nedir?

Ey gönül, kavuşma kuşu sana meyledince, bir an huzuru seç, bu sıkıntı nedir?

Her akşam, ona sabahtan kalmış sarhoşluk sıkıntısı değilse, güneşin titreyerek toprağa girmesi nedir?

Kaza hadisesinin dışında bir iş yoktur, eğer seni yıldız ve felekle incitirse öfkelenme nedir?

Sûfi, her ne kadar meyhane çıraklarıyla yola koyulduysa da, onun harap sarhoşun meyhanesine düşmesi nedir?

Eğer isteğin sevgilinin yüzünün aksi ise, şarap kadehinden başka örtüsüz ayna nedir?

“Fânî”, uykudan ve hayalden vazgeçtim deme, varlığın rolü hayaller ve uykudan başka nedir?

 

124

Bu dünyada onun olan her şeyle mutlu olayım, onun sıkıntısından da gönlüm, bu da onun diye mutlu olsun.

Kavuşmamda neşesi, ayrılığımda onun sıkıntısı oldukça, zamanın neşe ve sıkıntının hiç farkı olmaz.

Onun ayrılığının acısı gönlümde, ona ulaşmanın merhemi onda, benim yaramın da merhemimin de ondan olması hoşuma gidiyor.

Can gittiyse de, dostun sıkıntısı onun yerine geçti, benimki onunkinden az oldukça niye sevinmeyeyim?

İnsanoğlunun her türlü sıkıntısı ve mutluluğu ondan olunca, insanoğlu değilim ki onun sıkıntısına rehberlik edemem.

Sevgilinin sıkıntısından usanmışım. Bana şarap verirse, mutluluğum şaraptan değildir, gönlümün onunla mutlu olduğunu bil.

Ey “Fânî”, benim kavuşmamdaki sevinç ondan, matem olan ayrılık da ondan olunca, matem ve eğlence birbirine eşittir.

 

125

Sarhoş saki, saf şarabı kadehe döktü veya bulut laleye yağmur damlası döktü.

Bahar mevsiminde bulut ve lâle kadehe şarap dökerek ruhu canlandırdı.

Misk kokulu şaraptan ve misk kokusu olan o güzelin saçından dolayı, topraktan misk kokusu geliyor.

Eski şarap, yılların sıkıntısına dökülünce, ihtiyar gençleşir.

Senin yüzündeki, çizginin üzerindeki, gözün altındaki ben, ceylanın yeşilliğe ve güle döktüğü misktir.

Yakut renkli dudakta ve inci dişlerde, bulutun gül yaprağına nasıl jale döktüğüne bak.

Ey “Fânî”, saki feleğin etrafında kadeh yaptı, adalet yurduna döktüğü bu adalet kadehini iç.

 

126

Gel ki, meyhaneci testiye şarap koydu; sakinin isteği gönüllere ıstırap koymak. Saki, sadece yanağının terinden kadehe damlatmadı, gönlümün neşesi için şaraba gül suyu döktü.

Sabah şarabının ardında çalgıcıları aradı, fakat görünce beni uykuya daldı. Feleğin işi sıkıntıdan başka bir şey değil. Vücudunu sıkıntı olarak şarap girdabına sokması ne hoş!

Eğer rind, sıkıntı celladından kaçmadıysa, neden meyhaneye aceleyle kendini attı?

“Fânî”, aşağılık, topraktan dolayı kendini niye üzüyorsun ki? Şahın dergahının toprağına seni felek hazretleri attı.

 

127

Eğer onun gözü cefa gözüyle gönlümü kurarsa, sarhoş kâfirden nasıl insanlık umulur?

Gönül kuşum tuzak korkusundan kurtuldu, saçın halkasına kâkül olarak bağlandı, gönlün bulunmak, dolanmak istediği yer kâküldür.

Rindler kendini satıp, şarap aldı. Şeyh gibi kendini beğenme değil, rind gibi şarap severliktir bu.

Meyhanenin üstünden, feleğin çatısına inmiyorum. Aşağıya meyletmenin bana yardımı olmaz.

Ey zahid, sakinin elinden şarap içiyorum. Bu iki dünyada var olan kevser ve huridir.

Ey “Fânî”, varlık şarabıyla kendini yıka, kendinden kurtulmak, bin beladan kurtulmaktır.

 

128

Gel ki meyhaneci kadehi şarapla doldurdu, meclisin şarapçıları için şarap hazırladı.

Saki kendine benim karşımda yer yapınca, rindler beni meclisin en aşağı yerine oturttu.

iyi kadehi sadece ileri gelenler için değil, testiden şarap içenlere de saf şarap ikram etti.

Çokça testiyi ve yanındaki birkaç kadeh ve kabı şarapla doldurup, süzülmüş şarapları ayırdı.

Meyhaneci ordusundan da birkaç sakiyi rindlerin hatırına şarap ölçen sarhoş yaptı.

Gönlümü ve dinimi kaybetmek için bu ayini yapan topluluk bulamadım; meyhane piri nereden buldu bunu?

Ey “Fânî” bu şarapla kim muradına erdi? Kendi işini kötü yaptı, belki de mahvetti.

 

129

Sabah, şebnemin güle gül renkli kadehle şarap dökmesi gibi, saki de rindlere gül ağızlı kadeh dağıttı.

Gönlüm dinlendi, böyle bir gönül rahatlığıyla huzursuz gönüllerin huzursuzluğumla şarap döktü.

Meyhanede bol olan Cem’in kadehindeki saf şarabı, rind akşamdan kaldı diye eski çömleğe döktü.

Akşam, sabah eğlence içkisini sabahtan akşama kadar kadehe dökene kutlu ve uğurlu olsun!

Öldüm, onun cefa kılıcıyla insanların kanını bencil katilinki gibi dökmesinden dolayı gönlüm muradına ermedi.

Her ne kadar meyhanede yüz suyu döktüyse de, “Fânî”nin bir kadeh şarapla rindlerin yanında yüzü kızardı.

 

130

O güzele, onun okunun gönüle olan etkisini gösterdim, o etki, başka oklara sebep oldu.

Bülbül, dün gülün sıkıntısıyla inledi, o ses benim sabah şarabı içmeme sebep oldu. O ay yüzlüye gönlümdeki oklarının izini gösterdim, o yer başka okların gelmesine de sebep oldu.

Gönlüm onun beni ve yanağından dolayı saç tuzağına düştü, kuşun müptelâ olmasına su ve yem sebep oldu.

Zaman zaman meyhaneye meyletmeme, zaman ve zamane ehlinin cefası sebep oldu.

Sarhoşluk ve deliliğimin sebebini niye soruyorsun, hepsi dünyanın karışıklığına sebep oldu.

“Fânî”, yüz bahaneyle kendinden kurtuldu, onun fena ovasına gitmesine bu bahane sebep oldu.

 

131

Şah, ihtiyaç zamanı ülkeden haraç isterse, meyhanecilerin bulunduğu yerdeki şaraptan daha iyi ne vardır?

Ey saki, eğer şarap hayat suyuyla karışırsa, beni öldürecek özel şarap ver.

Meyhane piri eğlence meclisini söyledi, rindlerin meclisi sakinin güzelliğiyle revaç bulursa hoş olur.

Ey riyakarlık zühdünden yüz hastalık bulan kişi, yüz hastalığa bir ilaç olarak şarap iç!

Eğer meyhaneci “Fânî”nin tövbesini bozmak isterse, bir işaret yeter, teklife gerek kalmaz.

 

132

Meze ve şarapla harcamanın dışında arkadaşlarla harcanan para ne iyidir!

Ey arkadaş, biz çıplak kalmışız ve ömrün sonundayız. Şarap için hırka ve seccadeyi harcasak ne olur?!

Şeyh, vakıf parasını şaraba vermedi ama, aptal adam ayakkabı, sarık ve asaya harcadı.

Ey saki, rindler yoksulsalar da, bir adım at, çünkü varlıklarını din ve gönülleri karşılığında harcamaya hazırdırlar.

Para sevdalılarının cam kıymetli bir dirhem oldu. Bir arpa değmez Karun’un hazinesi saçıp savurursa.

Fânî, sevgilisi misafiri olunca canım verir, tecrübeli derviş neyi varsa verir.

 

133

Gönül mülkünü gam ordusunun yağmaladığı kimsenin, tedavisi için şaraptan başka ilacı yoktur.

Güzellerin deliliği ve aşkı rezilliğime sebep olmuştur. îhtiyaçsız hazırlanan şarap nerededir?

Aşk mahallesinde, dilenci ve şah arasmda fark vardır. Biri sevgilisinin önünde başından tacım atar.

Şarap kadehine karşı yakut nedir? Gönül mülküm değerli, mülke haraç olan nasıl cevherdir?

Zahid meyhaneye gel, şarap seni deliliğe karşı, beni zayıflığa karşı tedavi etti.

 “Fâni”, muhtaç olup sen zengin olunca, zekatı ona ver, muhtaç olmasın!

 

134

Sabah rüzgârı, denizin üzerinde dalgalanan rüzgâr gibi şarap kabında dalgalandı. İçkiye şarap kayığı atarsan, denizde dalgalanan gemi gibi olur. Dostları helak etmek için üzümün kızı, mahalleden lale renkli dalgalı ipek kumaş giymiş gibi gözüktü.

Yanında başkasının olduğu gece, kıskançlıktan kendimi dalgalı sevda denizine attım.

Kaşm kıvrımı ve çene çukurundan beni aşağı çektiler, çünkü boğulmalar dalga yerine girdaptandır.

Acaba beni dalga, şarap denizinden çıkarır mı? Boğulmuşu dalga, deniz kenarına götürmez.

Fena denizine bak, denizin ortasında dalgamn yaptığı çizgilerden “Fânî”nin hayatını oku.

 

135

Bülbülün sabah vakti neden inlediğini biliyor musun? Sabah şarabı içenlere sabah mesajı veriyor.

Yani önce şarabı, çimenin güzelleri yakut renkli lale ve nergis de sabahın altın kadehiyle tutsunlar.

Hurşit gibi gül renkli şarabı kadehte iç. Sabahın gül ağızlı yanağının kam, hurinin gözüyle yıkanmıştı.

Gonca gibi gülünce, an be an gonca gibi sabahın ağzından safran gelir.

Dağların üzerinde bayraklar gözükünce, şimdi meyhaneye sancak dikmek gerekir.

Bir seher vakti o gül, benimle sabah arkadaşlığı yaptı. O nefesle, sabahı anan herkes için gül gibi yaka yırtarım.

Bir seher vakti akşama kadar arkadaşlarla sarhoş ol, akşamın sonunda sabah olacak.

“Fânî”, sabah vakti bulduğunda huzurlu bir zamanı, uygun olan onu kaybetmemesidir sabah vaktinde.

 

136

Meyhanede güzel konuşan mutlu saki vardır, onun nefesiyle Mesih’inki gibi ruh tazelenir.

Ey şarap satıcısı, iki kadehe namazlık rehin oldu, başka kadehe de namazlığın yanına tesbih gider.

Âb-ı hayât ne kimsenin ömrünü ne de neşesini artırır. İkisi çok olur, birini tercih et.

Bahçıvan, servim sen güzel yüzlünün boyu gibidir, tam yalansa da doğru gibi gözükürdedi.

Şeyhi meyhaneden pazara sarhoş götürdüler, bu kadar rezilliğe sebep, zühd davası oldu.

Tuz karışınca balın mezeliği kalmadı, sevgilinin tatlı dudağı mezeliktir.

Senin mahallen, “Fânî’nin sıhhatine sebep oldu. Seferde sıhhat müjdesi olarak hangi doğru söz vardır?

 

137

Zamanım kadehle son zamana kadar hayat gibi aydınlıktı. Şimdi kadehten başımı kaldırmıyorum.

Şarapta boğuldum, sarhoşluktan başımı kaldırırsam, tanecikler gibi başımı rüzgara vermeliyim.

Ferahlatıcı yakut aklımı kurutuyor, canın yiyeceği kadehle su verilmiş yakut dudak olsun.

Saki, dudakda kadeh gibidir. Eğer şarap deniziyle dolarsa, kalan bir damlayı kadehte nasıl bırakırım?

Aşk yüzünden içkiye engel olamadığım gibi, içki yüzünden de aşka engel olamıyorum.

Ne berrak kevser gerekir, ne âb-ı hayat. Güzel şuh bir yudum verirse kadehten şarap içerim.

“Fâni” gibi o sevgiliyi görme hevesinde olunca, meyhanede kadehten dolayı divaneyim.

 

138

Cesur saba o çimene giremeyince dilenci ben korkusuz olarak o mahalleye nasıl girerim?

O çocuk şuhlukta canıma kastediyor, çocuk güzel için cesurca yakışanı yapar.

Rindlerin başı meyhaneye toprak olunca, zühde oraya cesursa adım atmak yaraşır mı?

Şaha cesurca dava edilemezken, zulmü nasıl anlatılır?

Dindar şarabı cesurca kınayınca, dili tutulan, hârâbat rindinin kalesiyim.

“Fâni”, fena ehlinin yolunda toprak olursun. Fena yoluna cesurca adım atılabilir.

 

139

O beyaz tenli genç o kadar güzeldi ki, güzeller arasında onun gibisi yoktu.

Aklım başımdan gitti, iki mest gözü birbirinden daha güzeldi.

Güzelliğin, her güzelin senin yanında daha tedbirli olacağı kadar olsun.

O zalimle zulümden dolayı ilgi kesmez, güzellikten aciz kalmak güzele mahsus değildir.

O güzel çocuk, sınırsız güzel olunca, babaca öğütle nasıl huzur bulur?

Peri yüzlüler temkinli olsalar da her şekilde beni divane ederler.

O güzel, genç bir çocuk olursa, “Fânî”, yaşlıların canım helak eder.

 

140

Lale renkli şarap kadehi acıysa da, ayrılık kadehi ondan acıdır.

Her ikisi acıysa da, haddinden fazla acı şarap içmek başkalarına dost olur.

Ayrılıktan dolayı ömrüm o kadar acı ki, yaralansam, acı kan çıkar.

Ayrılık şerbetinin acı olduğunu gör, senin içki kadehin acı oldu deme.

Kederim, şarap içme esnasında ters yüz olmuş feleğin kadehinden acı şarabın dökülmesidir.

Hayatım acı olursa ayıplanmaz, vefa ehlinin hayatını felek aşağılıyor.

“Fânî’yle dost olunca kederlime olmaz, onun hayatının acı olduğunu kesinlikle bil.

 

141

Sabah, doğu hükümdarının basma sancak dikince, hükümdara yakışır kadehle şarap içmek hoş olur.

Eğri külahıyla sabah vaktinde lale gibi yakut renkli kadehe, kırmızı şarap dökmesinin sarhoşluktan olmadığım söyle.

Güzel bahçede ona, altın kadehten gül renkli şarap içen güzel gül gibi gözükmek yaraşır.

Başım ya işlemeli tacın altına soktu, ya da övünmek için tacın sıkıntısını çekti.

Diğer bahara kadar bir bahar sabahı sakinin elindeki gül renkli kadehin, fulya çiçeği çıkarması çok olur.

Feleğin ocağında mum, başından vazgeçip baş kaldırdığı için gölge gibi ol.

Cem’in kadehinden Hızır suyu içenin başı eğilmez. Meyhanenin çömleğinden şarap içerek dert içmiş olursun.

Uzun eteğini dokuz kat gökten daha yükseğe çektiği için meyhane pirinin eteğine elimi ulaştıramıyorum.

“Fânî” tekke köşesinden muğların kilisesine gitti. Bu dünyadan öbür dünyaya gitti.

 

142

Çevirip yüzlerini gitseler de hepsi, yaydılar yeryüzüne aydınlık ve neşeyi.

Sözleri akıl ve büyüklük olsa da onların, akıllı değil, akılsız çocukturlar onlar.

Akılsız çocuk gibi değilse de tarzları, oyuncak bir eve razıdırlar onlar.

Çocuk değillerse manevi hayata neden ağlayıp, yok yere gülerler.

Başarıya ulaşanlar, çocuklarından uzaklaşanlar, temiz pirlere uyanlar olur.

Kılavuz pirleri olmayan yolcular, korku dolu bu yolu katetmede çocuktur onlar.

Yoksa senin kılavuzun ey Fânî, adım atmandan yola hoşlanmazlar sûfîler.

 

143

Halvette olanların hayran oldukları vahdet sırrını hârâbat rindlerine sor, bilirler.

Meyhanenin her tarafına şarap koydularsa da, bizim deftere yazılan, rehin olarak bırakılan hırkamız, sarhoşluk sebebi olarak çok değildir.

Aşk şarabım içenler habersizliklerine rağmen, dünyanın sırrım şarap kadehinin etrafındaki çizgiden okurlar.

Meyhanede her dinin karşılığım bir yudum şaraptan alamayan ilginç sakilerdir.

Görüş ehli sevgilinin yanağının sıkıntısından acizdir. “Göz yumuyoruz”’ derler, yapamazlar.

Saadet hazinesini onların gönlünden iste. Bu çölde fena selinden dolayı viranedirler.

“Fânî” gönlünde aşk, sözünde akıl vardır. Senin gibi delice akıllı yoktur.

 

144

Muğların mahallesine gidip tutsak olan, şarap tortusunda sarhoş olarak kalsın!

Gönül, sevgiliden haber getirmek için gitti, habersiz olarak geldi. “Erken geliyorum, çok kalacağım” dedi.

Seyre gidenler sakilerin yanından geldi, meyhanede inleyen bizim gönlümüzdü.

Aşıkların yarası kapanmaya yöneldi, benim uzak düşmüş gönlüm, fikirlere tutsak oldu.

Sarhoşluktan başımı ve tenimi kurtarırsam, ayıplama. Çünkü meyhanede ne hırka ne sarık kaldı.

Sevgilim gitti, fakat gönlümdeki işe bak ki, puthanede duvar gibi kaldı.

Bu dönen feleğe hayrette kalan, belki feleğin etrafındaki karışıklığı defedebilir.

“Fânî”, sana ulaşmakla bir sayfa yazmak istedi, eli gitti, gönlü engel oldu.

 

145

Rüzgar, sevgilinin saçının her teline, her telin altında tutsak gönüllere ne yaptı?

Onu süsleyicinin süslemesi gibi çizdi, o yanağı ve yüzü ne hale getirdi.

Ayrılık gecenin gündüzümü nasıl inlettiğini bilirsen, taş kalplilere acırsın.

Ya Rab, o şeker dolu yakut cevherine neler sığdırdın ki dudağın can bağışlayıcıdır, bilgi hazinesidir?! “Fânî”

Şirin’in dudağının yakut renkli parlaklığı dağa kederli Ferhat’a ışın vererek nasıl aksetti?

O zülüften şeyhi men etme, meyhaneci boynunda canla zünnâr halkasından başka ne yaptı?!

Feleğin durumuna akıl erdiremedi. Filozofun bu konuyu çok düşünerek nasıl hak ettiğine bak.

“Fânî”, namaz ehli gibi meyhaneye geldi, şaraba rehin olarak hırka ve sarık olmayınca ne yaptı?

 

146

Senin aşk şarabının kokusu, idraki yok etti, rengi akıl rengine unutkanlık getirdi.

 Senin konuşman, aşk ehlinin büyüsüdür. Onu dinlemek, suskunluğun mayasını getirir.

Senin yakut dudağın acaba halsizlik ve şaşkınlık vermesi bakımından şarap mıdır?

Meyhanenin piri – Elinin feyzi devamlı olsun-, her ne kadar onun cömertlik kadehi iyi gelse de.

Ölüm zamanı kalenderlik yapan şuha, cüppe giyme adeti getiren zamana yazık!

Meyhanenin her kadehi dünyayı gösteren kadeh olunca, fena yoluna gidersen gayret artırır.

 

147

Güzel sakinin arkadaş ve cana yalan olması ne hoş! Yalnızlıkta şarap, meclisin mumu oldu.

Meyhanenin dilencisi, saki ve şarap işinde yoksulsa da himmetinin büyüklüğüyle zengindir.

Gönlüm, yakut renkli dudağının ve sarhoş gözünün arzusuyla, bahçede üzgün gül yaprağı ve inleyen nergis oldu.

Gamzenle gösterdiğin garip oyunlara akıl piri çocuk gibi heveslendi.

“Fâni”, meyhanenin olduğu yerde şuursuz kalınca, ne akıl ona kılavuz oldu, ne his ona yardımcı.

 

148

Gönlüm muğların hârâbatından çıkmayacak. Ona nasıl tekkeyi göstereyim?

Gül yüzlüden ve gül renkli şaraptan başkası olmayacağına göre rindin, gülşenin ve gülün etrafında aşığı niye arıyorsun?

Beni görmek için yürüdüğü delilik çölünde sevda öğrenmek için Mecnûn’un yanında olmayacak.

Hırkamın her yamasının altında bir dirhem varsa, şarap ve sevgilinin yüzüne uygun olmayacak.

Ona kavuşma kadehinden bir damla koklasan da, gönlümün onu istemekte buram buram kan olacağı anlaşılmayacak.

Eski ilim evraklarına göz atmanın şaraba rehin olamayacağı için değeri yok.

Ben meyhanede himmeti yanında olan hârâbat rindiyim. Bir yudum şarabın karşılığı, Feridun’un hazinesi olmayacak.

Meyhanecinin durumu dokuz kat gökten yüksek oldu, dünyaya sahip olmakla mutlu veya mahzun olmayacak.

“Fânî’yi ayrılık belasıyla öyle incittin ki, ebedî ömründe sana ulaşmaktan başka bir şeyden memnun olmayacak.

 

149

Gel, dünkü asker, yeşil orduyu yağmaladı, şaraba buzlu şişelerle işaret etti.

Giden harareti şarapta ara. O ateş kendi sıcaklığıyla harareti şikayet etti.

Meyhaneye şarap için defter ve seccade götürelim, çünkü kim bu ticarete giriştiyse kazandı.

Bu mevsimde tövbe bozana, kefaretini bozmak günah oldu.

Şarap, bizim sarhoşluğumuza sebep oldu. Her ne kadar kötülük yaptıysa da Allah ona hayır versin!

Meyhanenin havası içmeyi artırır, meyhaneci yoksa şarabın suyuyla mı bu evi yaptı?

Riyakarlık zühdünün kirinden, secde için şarap ibriğiyle temizlenen dost tam olarak temizlendi.

Gönül, dağa ve çöle uğrayınca, anla ki bu ziyareti yapanın haccı kabul oldu.

 

150

Meyhaneye uğrayana, ay yüzlü sevgiliye gizlice bakana ne hoş!

Ey nasihat eden, benim hazin gönlümü sanatı olan aşk ayıbına mahrem kılma!

Bu tatlılık ve keyfiyet başkadır diye sevgilinin dudağındaki şaraba kevser’i nispet etme.

Benim kanlı gözyaşını onun mahallesine kederli olduğundan yüz bela götürür.

Felekte benim abımdan dolayı yıldızlar var. Aşk ateşinin bu sebeple hem çok dumanı hem çok kıvılcımı var.

Diken yerine hep sıralı neşter varken çölde, aşk yoluna fena ayağıyla gidilebilir mi?

Meyhaneci genç, belki bir kadehle yerden kaldırır diye yokluk çölüne düştüm. Şarap karışımı dudaktan dolayı yanan gönlüme aşk şarabı neden böyle tesir etti?

Ey “Fânî” kavuşmayı ölümde arama, dosttan haberi olmayanın, kendinden haberi olmaz.

 

151

Dün sevgililer, aşıkların arkadaşı oldu, sabaha kadar rindlerle kavgaya candan istekli idi.

Sarhoşların arasından dokuz kat göğün eğrisi altoda sesi olan Zühre’yi oynatmıştı.

Onda yüz naz, bizde yüz kadar niyaz olması, güzellik ve aşkı hakattiğimizdendi. Güneş meclisin safa ve nurundan gizlenmişse de, şarap kadehinin parlaklığı ondan daha berraktı.

Rindlerin sarhoşluğu şaraptan olsa da, daha çok o iyi huylu aynı şefkatindendi.

Rindlerin şefkatinden dolayı o hengâmede aklım başımdan gitti.

Kurtuluş için sarhoş olmalısın. Zira ufuktakiler, kendi ehlinin eziyetinden kurtulamaz.

O gece, o şaraptan bir yudum nasiplenen, dünyada kıyamete kadar mutlaka rind kalır.

“Fânî’nin tarikat yolunda her gördüğü iyidir. Fakat iki yüzlü sofuluk zordur.

 

152

Onlardan bir parçası da Kabe’nin örtüsü gibi baksana dikilmiş mihrabın üzerine musalla olmuş.

Gönül gençliğimi kaybettim, şarap onun aşkım elime verdi, beni başıboş, rezil bıraktı.

Hârâbatta bana “sabır ve aşkının değeri nerede” diye niye soruyorsun ki, önceki gün, şarap ve sevgilinin fitnesiyle yağmalanmadı mı?

Benim için zühd ve akıl çok karanlık, meyhanede sarhoş aşık olan rind hoştur.

Ey gönül, aşk ve muhabbet vadisinde sınır yoktur ki, bu bela çölünde “Fânî” daha avare olsun.

“Fânî”, mutlak varlıktan başkasını arama, çünkü gönül bağlılığına onu korumamak yaraşmaz.

 

153

Bana o mahalleyi gezerken, ister kapalı ister açık olsun, bahçemin gonca ve gülü gibi senin ağzın ve yüzün gerekli.

Kadehimin aynasında hakikat sırrı nasıl gözüküyor diye sorarsak, önce şarap ver.

Meyhanenin toprağından gelen bereketli rüzgar göze aydınlık, gönle neşe verir.

Rind, gece tekkeden meyhaneye fakir olarak giderse, şeyhin cüppesini çalmasına şaşılmaz.

Bülbülün şarkı söylediği, gülün ve tomurcuğun sıkıntısının bittiği baharda, nasıl şarap elden bırakılabilir?

Gönül sevgiliye secde edince, başka şekilde eğilirsin. İç temizliği olmadan, aşka namaz yaraşmaz.

 

154

Gönlü yanma dindarlıkla çeken o derviş, zahidleri dertlilerin bulunduğu yere çeker.

Sarhoşluktan ve güzellikten güç gösteren her elif boylu, doğruların gönlünü yüreği yaralının yanına çeker.

Herkese korkusuzca çektiği kılıcını belki bana ulaştım diye seviniyorum.

Aşk doktoru ayrılık hastalarının adım okuyunca, bu hastalıktan benim adıma ölüm çizgisi çeker.

Senin dönüşünle daha iyi şükrederse de, felek bütün zulüm kılıçlarını şikayetçi gönüllere çeker.

Yaşadıkça şarap iç, öldükten soma zaman, toprağa bırakılmışları unutur.

“Fânî”, aşk oyununun derdini ve sıkıntısını tam olarak dünyaya çeken kimsenin yokluğu kesin olsun!

 

155

Senin gibi sevgiliye gönlünü kaptıran, her kılım feda eden candır.

O nazik teni yanıma çekmeyi hayal edince, her tarafta göğüsten çıkmış bir ok gibi olurum.

Ey Müslümanlar, Müslüman olmamakla kilisede dinime yarık açıp mescitte nasıl güleriz?!

Umumî ahengi görmekle hayran olan ben, o peri gibi güzelin yüzünü nasıl görebilirim?

Gönlünde lale yüzlünün ayrılığından gizli yaralar varken, yüzüme nasıl kanlı gözyaşı sürer?

Ondan ayrıldım, güçsüzlükten onun sıkıntısındaki ah ve göz yaşımın her an tufan olduğunu bilemedim.

Nasihatçi “Fânye delilik ve aşkı yasakladı. O cahil olunca ona nasıl inanılır?

 

156

Dünya, iyi talihimi bana göstermiyor, meyhanecinin eliyle kadeh vermiyor.

Can şarabım kimden istiyorsam bana, şaraphaneden başkasını göstermiyor.

Ayrılığımda boğazım düğümlendi, onun feryadı benim bağırmama izin vermiyor.

Ey arkadaş, ömrüm çabuk geçti. Dönen saki, bana büyük kadeh vermiyor.

Felek, başka yerde sıkıntılardan aman vermediği için bana meyhane gibi emniyetli yer gerek.

Felek, gözden yüz damla sıkıntı damlatırım diye, bir damla suyu dudağıma vermiyor.

“Fânî”, eleğin halka verdiği murat ve hayattan hiçbiri bana şarap gibi gelmez, şaraptan da bana vermiyor.

 

157

Şarap, âb-ı hayâtın sırrından bana bir haber getirdi. Meyhanede Hızır’a beni arkadaş olarak getirdi.

Seher rüzgarı dostun kokusunu getirsin diye, sabah şarabı içenlerin canını rüzgara vermek istiyorum.

Nasıl meyhane ki çömleğinin tortusu, dilencinin isteği şahlık tacını başına getirdi?

Eğer akıllıysan, gel, hırka karşılığında şarap iç. Zira şeyh onu meyhaneye aptallığından getirdi.

Benim ayımın otağında Venüs şarap içince, onun eğlenmesi için gökyüzüne ahenk getirdi.

Senin zülfünün kemendi aşıkları zincire bağladı, bir düğümle yönümüzü değiştirdi.

Ey “Fânî”, aşk belası insanlardan kaçtı, viraneye yöneldi.

 

158

Bize bakan o vefasıza ne oldu ki söz veriyor ve sözünde duruyor?!

Sakilerin eziyetinden şikayet edenin meyhaneciye sığınması gerekir.

Şahlara iltifat etmeyen şuh, sarhoş, rind ve dilenci olan bana nasıl etsin!

Ömrün sonunda şarabım olursa; saki kadehini tutmayan beni elinden bıraksın.

Senin basma gelene senin yetkin olmayınca, derviş kime neden ve niçin şikayet etsin!

Aşıklara kendi cam için acıdı, belki bu garibe Allah için yapar.

Şarap ver. Zira suçumuz iki yüz inleme ve niyazdır.

Şeyhin gururla ve riyayla yaptığı zahidlikten iyidir.

Ruhum dostun mahallesine gitti, ilacı yoktur, kuş da gül bahçesini ister.

Fetih, beka mülkünü isteyen “Fânî”nindir, fena çölüne meyletmesine şaşılmaz.

 

159

Senin ıslak gül yaprağı gibi dudağın mı şaraba karışıyor? Yoksa Mesih’in şaraptan çekinmesine şaşılır.

Senin baygın gözün işveyle her köşeden bir fitne uyandırır.

Gömüm zayıf, şarap sert. Yoksa saki yanağının terinden kadehe gül suyu mu döküyor?

Gönül senin belinin hayaliyle her zaman seni belagat güzelleri gibi ipten asarlar.

Safayı şarapta arama, felek fitne tozunu bela eleğinden eledi. Sevgilimiz nazla oynamaya kalkınca, Zühre’nin yerinde kalması şaşılacak şeydir!

Aşk ülkesinde aslan saldırınca, tilkinin deliğinden kaçması hileci akla yaraşmaz.

Gönlüm, mum ışığıyla kavga eden bir kelebek gibi fazla şaraptan dolayı yandı.

“Fânî” gibi saki ve şarap isteyen, meyhane toprağında sıkıntıya bulaşır.

 

160

Muğların makamına gitmeyi azmeden rindler, şarap için dini, saki gibi böyle ararlar.

Onun zülfüne bağlanmakla imam kaybedince, neşeyi büyük kadehle tartarlar.

Yaşam için sarhoşluğa boyun eğenler, yedi kat gök yıldızlarının sevincim anlatırlar.

Çanakta sarhoşça şarap içince, altın işlemeli güneşi onun feleği sanırlar.

Çok içerlerse, kadehleri felek olur. Gözyaşı dökme yeri olarak ufkun kenarım gösterirler.

Dostun yüzünün aksi şaraba düşünce, cilveli olarak içerler ve boş olduğu o zaman gözükür.

“Fânî” kendinden kurtulmadı. Dost izini bulamazsın. Zahidler akşam sabah yoksa bunu mu söylüyorlar?

 

161

Meyhane pirinin elinde gül renkli şarap vardı ya da sakinin yüzünün gölgesi şaraba düşmüştü.

Kiliseye gittim, ortada rindlerin azameti ve aşkla gelen her şey vardı.

 Meyhaneci haşmet ve görkemiyle oturmuş, felek eğri boyuyla onun kapısına baş koymuştu.

Sarhoş rindlerin her biri yüksek rütbeden hakaret gözünü açmıştı.

Her tarafta güzellik olarak mutlu ve sade yüzlü bir saki, sade gönüllerde iki yüz hayalin izi vardı.

Meyhane piri, şarap kadehim gösterdi, hayatın hasılatı bu isteğim doğrultusundaydı.

“Fânî” sıfatlı, sakiye can feda ettim, zamanın annesi doğurmamış sandım.

 

162

Sıkıntımı yanındaki sabaya anlatan gülün, bir bir ona beni anlatması hoştur!

Senin gamzen gönülleri memnun etmez. Onun elinden inleyen gönüllere kastetmekten başka şey gelmez.

Bazen salınarak esire kılıç vuran, bazen de ona dua eden o mahmur kötü huyluya bak!

Bin kere İsa onu tedavi etse de, senin ayrılık sıkıntının tarlasında kavuşmaktan başka ne kazancımız var?!

Gönlüm fena yolunu şehrin şeyhiyle bulamadı. Yoksa meyhane pirine mi sığınsın?

 

163

Bütün o peri gibi güzelliği o doğulu güzel bilir, diğer bin çeşidini insanoğlu bilir.

Dünyanın güzelleriyle güzellik köşesinde kibirlenince, liderlik tarzını bilir.

Gönül ülkesine bela ordusunu çekerse, öldürme ve kine ait bütün zulüm çeşidini bilir.

Eğlence meclisinde Cem’in kadehini elinde tutarsa, feleğin gizli şeylerini uğurlu bir yıldızla bilir.

Sencer’in mülküne heves ederse, siyah zülfünün ortasında Sencer’e ait gölgeliğin olacağım bilir.

Meyhaneye düşerse, bırak sarhoş olsun, kendi helakini bütün Azerî güzeller bilir.

Bu padişahlık ve ululuğuna bela olarak bakma, dilberliğin yolunu ve kulu gözetmeyi bilir.

Kadehin cevherinin halis cevher olduğunu bilen rinde, kırmızı renkli şarap helâl olsun!

Meyhane dilencisi, İskender’in gönül aynasının nuruyla kara ve denizdekilere sahip olacağını bilir.

Şarap küpüne şarap testisi düşerse korkulmaz. Çünkü denizin ortasındaki ördek yüzmeyi bilir.

“Fânî” nin sarhoşluğu Hâfız’a ulaşınca, Câmî’nin kadehinin ve rüzgarın rehber olduğunu bilir.

 

164

Aşk, vücudumun parçalarını senin yoluna toprak etti. Senin zulüm taşın, o topraktan beni toz olarak çıkardı.

Aşk yolunda sıcaklık ve soğukluk görmediysem de, o ayıptan sıcak gözyaşı ve soğuk ah arındırdı.

Deliliği def etmek için bana birkaç muska yazıyorsun, zahid bu karışık yazılan katlıyor.

Dertsiz nasihatçi, dert ehlinden başka kimsenin derdine vâkıf olmadığından, bizim derdimizi anlamadı.

Kanlı gözyaşı san yüzümü kızarttıysa da, san rengim ve yüzümün etkisiyle san su kan olur.

Eğer Mesîh gibi o güneşe ulaşmak istersen, ey “Fânî” feleğin insanlarından ayni, tek ol.

 

165

Yine zulüm kılıcı kötü huylumun eline geçti, iki yüz kişinin kanım bana ulaşıncaya kadar her tarafa döktü.

Onun gamma benim gözyaşı tufanımdan ulaştıysa da, yeryüzünde önce bana ulaştı.

Feleğin taşçıları yüz yerde başımı da kırdı. Zulüm taşı sadece benim testime ulaşmadı.

Her ne kadar halkın sözlerinden dolayı sıkıntı çektiysem de, halk da benim sözlerimden sıkıntıya düştü.

Zulüm kılıcını saçımın her teli gibi vücuduma da vurdun.

Sultan Hüseyin öldürülmemi emretti, aşk muhafızı beni soruşturmak için geldi.

Ey “Fânî”, ayrılık isteğinde o korkusuzun kılıcı, ansızın boğazıma ulaşan su damlası oldu.

 

166

Senin yüzün kırmızı renkli şaraba mı aksetti?! Yoksa kadehe köşesinden gül mü düştü?!

Gül kuruyunca, taze gül destesine, senin güzel endamlı vücuduna düşen sıkıntının şekli gibi bağladı.

O saki, meyhaneden sarhoş çıktıysa da, İslam’a düşen bu afet ve yağma nedir?

Ey zahid, senin iyi isminin, bizim ismimizin geçtiği aşk rezilliğinde farklar vardır.

Perdedârdır gece, perde yırtma gündüzün tarzıdır. Bu sebeple gizli hayat, akşama düştü.

“Fânî’nin gönlü senin gül yüzünden dolayı zülfe bağlandı, gül bahçesinden bir kuş, tuzağa düştü.

 

167

Yalnızlıkta kadeh bahane olsun, saraydan muradım, evin bir köşesi olsun.

Aşkının okundan göğsümde bir yara istiyorum: gittiğim her yerde senden bir iz olsun.

Her eşiğe yüz sürmemden maksat, eşiğine göz aydınlığı vermemdendir.

Gönlümün muradı senin ay gibi yüzündeki o bendir, karıncanın isteği harmandan bir tane olsun!

Aşk ateşinin kivilerim şimşek ve cehennem ateşi değil, bir alev olsun!

Peşinden koştuğum atının yürüyüşü esnasında isteğim başımda bir kırbaç olsun!

“Fâni”, halkın sınırsız eziyetinden maksat, insanların bir kıyılarının olmasıdır.

 

168

Ayrılığından canıma ölçüsüz eziyet, gönlüme açıklanamayacak kadar dert ulaştı.

Yazık ki, yakarım yırttığı dikilemez, çünkü yakamdan eteğime ulaştı.

Vücudum, çocukların çıplak vücuduma attıkları taşlar yüzünden kan ve yarayla cennet bahçesi oldu.

Ahım ve göz yaşımdan yeryüzü değil, bilakis gökyüzü yerinden ayrıldı.

Ey Müslümanlar, İslam’a ve dine o Müslüman olmayanlardan ulaşan bir şeyden birini söylemek bana yaraşmaz.

Dönen kadehim, ey saki, başka aşıklardan iyidir, çünkü aşk ve dünya ehliyle dolu eziyet ulaştı.

Ayrılık vadisinde gönle neşe gelince, sıkıntı kervanı o çölden peş peşe geldi.

“Fânî”, kavuşmaktan bahsetme, şükrü yerine getir, dostun hayaliyle maksadına ulaştığım biliyorum.

 

169

Karanlık hükümdarı, şemsiyesini dağlara açınca, keyvanın yedinci kalesine davulların sesi ulaştı.

Aşıklar karanlık içindeyken, kara bulut her saat zamanın yüzüne ağlayanların gözünden su dökmekteydi.

Ben, kavuşma ümitsizliğiyle halkın yüzüne kapıyı kapatmıştım ki, sevgilim merhametle ansızın gelişini uman aşıkların kapısını çaldı.

Meyhanenin kapışım açtım, içeri sarhoş girdi. Yanağının ışığı, kararsızların canını ateşe vermişti.

Kirpikleri binlerce zehirli ok çekmekteydi, fakat hepsi gönlü yaralıların yarasına düştü.

Misk kokulu zülfünün örgüsünü çözdü, fakat gece uyumayanların tespih ipleriyle bir araya getirdi.

Her tarafa yakut kadehinin aksi düşünce, tövbekarların canına binlerce şimşek düştü.

Lalelik, halkın kanını aleme yaydıysa da, dostlarla içilen bir iki lale renkli kadehin dostluğu iyidir.

 

170

Meyhane kapısında akıl perişan oldu, halkası rindlerin meclisi oldu.

Onun servi boylusu bahçede salınamaz. Çünkü gülü sıkıntı, dikeni kirpikten oldu.

Onun dilencileri, Kayser’in ve Hakan’ın gönül genişliğiyle benim meyhanenin kölesi oldu.

Feleğin işi her an başka türlü olunca, şaraptan uzak kalma, sarhoşlukla bağırma.

O korkusuz kafir meydana sarhoş gelince, şehirde nasıl kavga olur?

Rind ve rüsva ol, o zaman rindlerin yanında salın, çünkü takvalı olan meyhaneye gelemez.

Riya ehlinin yanında manastın tavaf etme. Çünkü oraya giden, pişman olur.

Ey “Fânî”, fena çölünün şaşılacak yer olduğunu bil, çünkü oraya Müslüman olarak gelen, aşkın kafiri olarak gider!

 

171

Anılsın ki meyhane benim meskenimdi. Hatırımda o güzel sakinin şaşkınlığı vardı.

Gece, meyhanenin kapısı sabaha kadar kapanınca, hârâbat rindlerinin meclisi cennet gibi olurdu.

Eski ev, cennet sarayı, hurisi saki, kevser’i şarap olurdu.

Meyhane piri meyhanesinin ortasına geldi. Sarhoşluktan dokuzuncu gökten bağımsızdı.

Elinde, içinde şafak renkli şarap olan hilal şeklinde kadeh vardı. Zannedersin ki Musa’nın “yed-i beyza” mucizesi oldu.

Sarhoşların işi hep çengin, defin ve neyin inlemesiydi. Hârâbatta sabaha kadar kavga vardı.

Ey “Fânî”, senin varlığın tamamen yokluk olmayıncaya kadar, böyle bir toplantıya asla ulaşamazsın.

 

172

Gül bahçesine gittim, nazlı salman servim yoktu. Ağlamaya başladım, çünkü sevgilim yoktu.

Ağlamaktan, karışıklıktan, inlemekten başıma bir şeyim olmayınca, kendimi bulut gibi hissettim.

Gönlü sabır sınırına çekmek istedim, fakat ayrılığın sıkıntısından ona takatim yoktu.

Gönlün ıstırabıyla eğer rezillik çekersem, sabretmeye de kuvvetim olmaz. Meskene kargaşasız gelmek gerekir, fakat sabırsız ve sıhhatsiz gönlümde buna tahammülüm yoktur.

Ey Fâni, ayrılıkta o peri gibi güzeli kıskanmamı mazur gör, böyle bir deliliği yapmamama imkan yok.

 

173

Eğer büyük meyhaneye yeni yolculuğa çıkarsam, meyhanedeki rindlere haber götürürüm.

Eğer o salınarak giden sevgili yanıma gelirse, güneşin ışığı, servinin gölgesi üzerime düşer.

Eğer meyhanede işveli saki, yanıma elinde şarapla gelirse, beni sarhoşluktan kurtarır.

Bekçi geldi ve tekkede sarhoş olduğumu anladı. Muğların meyhanesinden eşyamı götürmezsem yine gelir.

Fena harabatının toprağım gözüme çekince, iki dünyanın değerini nasıl bilirim.

Ey “Fânî”, o ay senin yanından kızgınlıkla gider, cömertlik yoluyla dönerse, baki olsun!

 

174

Senin mahallenin toprağından, aşıkların beğendiği koku geliyor. Dünyanın mülkünü zulümle esir eden şah, henüz gitmedi, senin yanma esir olarak geliyor.

Ağzından henüz süt kokusu gelmesine rağmen, benim kanım, senin gözüne cazip geldi.

Aşıkların öldürüldüğü aşk mahallesinde esirlerden feryat geliyor.

Ey felek, sevinçten gözümden bir şeyler uçuyor, yoksa şah fakirlerin yanma mı geliyor!

Ey “Fânî”, ara sıra aklıma hayalime gelen ulaşma ne iyi olurdu!

 

175

Serviye meylim, senin gönül alan boyunu istememdendi. Gül yaprağına aşık olmam da senin yüzündendi.

Feleğin takının küpünde hilâl yayının duruşu senin kaşın ve göz yuvanın güzelliğindendir.

Kıskançlıktan öldüm, şevkle dirildim. Seherde gül kokusu olarak çimende senin kokun vardı.

Dün, meyhanede kırmızı renkli şaraptan ve senin saçından dolayı sabaha kadar kavga vardı.

Her yerde göz senin yüzünde oldukça, gönlüm de sana meylettikçe Kabe ve kilise arasında fark yoktur.

Kutsal feyiz yetişir “Fânî” nin nüktesinden. Her an, onun sözü konuşan yakut dudağından dökülür.

 

176

Senin saçının bağından kurtulmak mümkün olmaz. Bağından kurtulsan da, ayrılmak mümkün olmaz.

Ey Mesîh, nefesini sakla. Çünkü ayrılığın öldürücü derdi kavuşma olunca, içmekten başka çare bulunmaz!

Bize salınarak gelince, zavallı beni görsen de can sana feda edilemez!

Güzellerin önünde secde bir daha ele geçirilemez, ey zahid, bu kazası olmayan nasıl namazdır!

Ey gönül, göz nuru istiyorsan, meyhanede topraktan başka şeyle göz sürmesi yapılamaz!

“Fânî” gibi harama ulaşmak isteyen, gönlünü fena çölünden başka yere çeviremez.

 

177

Meyhanecinin meyhanesinde şarap kadehi olana, naz ve nazlanması olan erişir.

Meyhanede büyük kadeh tutanın şarabının üstünde felek kabarcık hükmündedir.

Ravza, huri, kevser; şahit, emniyetli yer ve saf şarabı hatırlatır.

Senin damarlı yüzünün ateşinin, aynı kaynağı gibi acaba güzellikle maviliği ve parlaklığı var mıdır?

Taze gül yapraklarından bir kitabı olan bülbülün sesinin neden feyzi yoktur?

Onun güzellik ülkesi, yokluk zararıyla dolmuş, vefasından dolayı hatırları soruyor.

“Fânî”, dünyada arşın güneş gibi şahı olunca felekten ve yıldızlardan neden şikayet etsin!

 

178

O ayın sarhoş olduğu gece tövbekarlara ne oldu? Ben öldüysem söyle, gece uyumayanlara ne oldu?

İtaatsizlikte, ne gönül kaldı, ne akıl, ne din. Rindler belaya uğradıysa, dindarlara ne oldu?

Sarhoşluktan öldüm, kimse bana şarap kadehi vermedi. Zahidin mazereti varsa, şarap içenlere ne oldu?

Ayrılığın karanlığı ayrılık ovasında karanlık mıdır? Dağlara ulaşan şimşek parıltılarına ne oldu?

Bu akşam gönül bahçemde yetişmeyen gül halime ağlamadı, bahar bulutuna ne oldu?

Soluk gönüllerimize bir ateş düştü. Akıllıların sarhoş sesine ne oldu?

Ey “Fânî”, zamane dostlarının sıkıntısına üzülme, dostlara ne oldu dersen, dost nasıl senin olur!

 

179

Aşk, gençlik ve şarap gözükünce, elimden gelirse iyi tövbe etmeliyim. Bir güzele aşık oldum, kıskançlıktan can veriyorum, gönülden çıkarsa, göze giriyor.

Onunla gönlüme ve ciğerime ulaşan neşter ve kılıç, eğlencem için sebze ve su gibidir.

O fitneci güzeli gördüğümde titreme tuttu, yere düştüm.

Şarap kadehinden ara sıra kaçışım yok. Çünkü felekten her zaman başka bir sıkıntı geliyor.

Fâni, o yüzden mest bülbülün aşk şarkısı söylediği bahçeye meyletti.

 

180

Dünya rindlerinin halkasında olan, muğ harabeleri köşesinde sarhoş olacak.

Rindlere yumuşak bakma, eğer bakarsan, her hırkanın altında bir âlem gizlenecek.

Halk “ne zamana kadar aşk sarhoşu olacaksın?” diye sordu, “meyhaneden ve şaraptan nam ve nişan bulundukça” dedim.

Bu sözden pişman olunmaz, dediğim gibiyim, sonsuza kadar böyle gidecek.

O perinin Mecnûn benim figanımı işitip, dostlara “falandır” dediği gece ne hoş!

Durumun açıklamaya ihtiyacı olamaz. Çünkü dosta ayan olacağım biliyorum.

Şaraptan eğer ebedî ömür kazandırsa, rindlerin ebediyyen meyhanenin kapısında mekanı olacak.

Yaşlı ve aşığım. Hayatım, o genç sevgilinin toprağına hediye olacak.

“Fâni”, “bize aşıksa esirdir” dedi. Ey dost, ne dediysen o olacak.

 

181

Gönlümüzü fenaya meylettiren şarap, riya menziline götüren zühtten daha iyidir.

Sevgili gönlünü götürünce rahat ol, gönül onundur, bırak istediği yere götürsün.

Dosta gidiş gelişim zayıflığımdan değil, yoksa o yere nesîm getirip, sabâ mı götürsün!

Henüz servi boyluyu istiyorum, rüzgar vücudumun tozunu havaya götürse!

O nankörün yanma ulaşma hayali günahtır, hiç kimse bizi dile getiremeyince.

Bana saray gerekmez, fakat meyhane dilenciliğinde saki hayali beni her saraya götürsün.

Hazır hayat ganimettir. Felek, hayatını elinden almak için seni oyuna getirmiş.

Vefalı güzel isteme. Çünkü Allah, güzellik verdiği kimsenin gönlünden vefayı alır, götürür.

Ey “Fânî”, feleğin eziyetine karşı, meyhaneye göç etmekten başka çare var mı?

 

182

Kim sevgilimizin dudağından bir söz işittiyse, Mesih’e ait söz işitmiş demektir.

Eğer o gül vefasız dikenini bana batırdıysa ne oldu? Zamanın gül bahçesinden kim vefa kokusu aldı ki?

Sakilere olan tutkunluğum gizliydi, meyhane piri bu macerayı yüz defa işitti.

Gönül, kötü kokulu yarasım kimseye söylemedi, o gül duyduysa, duymuştur.

Dün onun uyumamasının sebebi şaraptan, sarhoşluktan veya benim iniltilerimi duymasındandı.

Gökyüzüne gürültümüz, feleğin kubbesi altında bulunanların işiteceği kadar yayıldı.

Aşk meclisinde ister sevap olsun ister hata, edebin şartı itiraz değildir.

Gönülü aşka düşmanların sözüyle sorma. Belki dostlardan bu konuda çok şey işitmiştir.

Gönül, sabah vakti yalvarmakta. Seherin gaipten seslenicisi dün gece meyhane köşesinde bu nidayı duydu.

“Fâni”, eğer ebedilik istersen, önce fena rüzgarından zahmet gülünün kokusunu işitmelisin.

 

183

Meyhanede, saki elinde kadehle gözükür, ayrılık esnasında halkın ağlaması yükselir.

Lale bahçesinde ceylan oyuncu gibi gözükünce, ay gibi güzelin yüzünü ve gözünü hatırlar, ağlarım.

O amber kokulu saçın kokusu gelince, her iki gözüme sürmek, koklamak isterim.

İsteğim lale renkli şarap ve sakinin yanağıdır. Gönlün muradı erguvan ve laleyle nasıl gerçekleşir?

Ayın etrafındaki ışıkla yüzü gözükünce, onu öpmeyi hayal ediyorum.

Maksadım yıllanmış şarap olunca, niye zahidlikle kırk yıl kevser için üzüleyim?

 

184

Seher vakti sevgilinin eteğini tutanlara, sarhoşluğu gidermek için şarap kadehini tutanlara ne mutlu!

Meyhanecinin yüceliğini, feleğin kıskançlık ateşiyle kıvılcımlarını tuttuğu yıldızlarda gör.

Biz rintlikle meyhanenin kapışma bayrak çekince, iyi ki bizi nasihat erbabı takip ediyor.

Asıl olan rintlerin dünyadan el etek çekip, sevgilinin eteğini tutmalarıdır.

Ona: “güzeller bir öpücükle canlanırlar mi?” dedim, gülerek “evet, canlanırlar” dedi.

İnsanlar feleğin altında o gün karar verirler, ey “Fânî”, aydınlık felekten karar alırlar.

 

185

Felek, cennet hurisinin güzel yüzünü ortaya çıkardı, senin güzel yüzünü görünce, Kabe’den af diledi.

Yazık ki, meyhaneden sarhoş çıkan kafir olur. Beni bağlamak için, tespihin ipini zünnâr yaptı.

Bahçıvan, onun ağzını goncaya benzetinceye kadar, gönlümü oklarla yaralamak için daha çok çalıştı.

Kudret kalemi, o kadehin etrafında, feleğin yaptığı zorlukları çözdü:

Onun rindliğine helal olsun ki, sevgilinin aşkına meyhaneciye hırka ve seccadesini rehin vermişti.

Yusuf, güzelliğini pazara satışa çıkardı, onun yanağının önünde kulluğa karar kıldı.

Dün ayrılıktan ölünce, sürahi kan ağladı, mum da sıkıntımın acısıyla intihar etti.

“Fânî” meyhaneden sarhoş ve aşık olarak çıktı. Ne kadar inkar ettiyse de doğruydu.

 

186

Fena meyhanesinde uğradığımız rindlik tarzım kim yerine getirdi.

Ayrılık akşamımızın nuru ve safası yoktu, o ayın yüzünden nur geldi, şarap safa getirdi.

Ey ömür, bir ceylan gibi gönlüme hayat ver, bir an gitme. Çünkü seni buraya Allah getirdi.

Bakışla, başıma aşk belası getirdi. Bana bela getirdiyse de kendi de gün görmedi.

Muğların mahallesini dolaşarak dilencinin getirdiği her şeyi rindlerin meclisinde meyhaneye döktü.

Kaza değişmez, razı olmak iyidir, başımıza gelen her şeyi kaza getirdi.

O ay gibi güzelin “Fânye geldiğini söylemez ama, siyah yüzlü rakibi nereye getirdi?

 

187

O güzelin huyunun gönlümüzü alması şaşılacak şey! Dağa böyle bir sel ulaşırsa, bırak kökünden söksün!

O serviyi rakibi seyrettirmek değil ama çimende seyretmeye gitmek çok hoştur!

Mecnûn’a dönmüş gönül, Leyla’nın avı gibidir. Götürürse onu arap, yararım göremez.

Gönül solgun, aşıksız gözüküyor. Keşke sam yeli bu çölde onu yağmalasa!

Mümkünse orada aşık- deli adını söyleme, onun yanında beni deli diye çağıran kimdir?

Ey “Fânî”, şarap ve Hıristiyan sakinin götürdüğü gönlü, acaba meyhaneden ölü olarak mı çıkarırlar?

 

188

Şefkatsiz ayın düğüm attığı iki zülfün ayın üzerine örtü, güneşin üzerine peçe attı.

Zülf halkası, yanak mushafında tavusun kanadı gibi kendini gösterdi.

Onun muradı; elinde şarap dolu kadeh olsun, beni meyhaneye o şarap atsın!

Saf şaraba Hızır suyu katan, yoksa Hızır suyuna zehir mi karıştırdı?

Yoksa sarhoş saki şarap karışmış dudağıyla canıma ateş, gözüme ıstırap mı attı!

“Fânî”, ateşle içimizi yakan müflis gibi, aşkıyla içimizi yakmıştı.

 

189

Gözüm senin ayın kıskandığı yüzüne düşünce, kaydı gözümden yıldızlar ve yüzüme düştü.

Senin yanağındaki ter, şafakta cennetteki şebnemden taze gül yaprağına düşen inci gibi yıldız değildir.

Gözümdeki kaygı çoğalınca sıkıntım açığa çıktı, sevgili gibi gözüktüyse de gözümden düştü.

Bu suç eğer bülbülün boynuna kalırsa, benim inlememden dolayı sabaha kadar uyuyamaz.

Aklıma dudağından düşen öpücük hasretiyle o yakuttan içime ne kanlar düştü.

“Fânî”, Sa’dî’nin yoluna bir adım atarsa, onu sözüne uygun olarak gör.

 

190

Şarabın isteği kabarcıklar gibi yukarı çıkmaktır, şarabın üstüne çıkarsa şaşılmaz.

Aşıklardan her gece gönül hikayesi dinler, bana sıra gelince uykuya dalar. Başkalarına bakıp üzülme, bana azabı uygun görme.

Meyhane rindi içeride aydınlanınca şaşılmaz, içeriye şarap güneş gibi girer.

Ne mutlu o kişiye ki, sabah meyhaneye mahmurluktan dolayı harap gelir, ve akşam kadehten dolayı harap gider!

İçki gönle sıkıntı verir, “Fânî”nin meyhanesine sıkıntıyla giderse ayıp değildir.

 

191

Hârâbat çömleğinde Cem’in kadehi varken, meyhane dilencisinin zamanın şahından ne sıkıntısı olur?

Kırmızı elbiseyi, asarım ucuna bağladım, şarapla boğulan dilencinin artık bayrağı var.

Meyhaneden Kabe’ye baktım. Çünkü haremin yanında delik var.

Eğer gönlünün zamanın cefasıyla sıkıntısı varsa, meyhaneye gel ve şarabın dostluğunu gör.

“Fânî” gibi yokluk yolunda yokluk havasına giren, onun ağzından bir ize rastlar.

 

192

Sabahleyin muğlar, meyhanenin kilidini açın, sır ehlinin sözleri iki kadehe sebep olsun.

Allah korusun, zühd ve riya ehli terk ederse, namahremle konuşmaktan çekinin.

Ey güzeller, sizden isteğimiz ölümdür! İster gamzeyle öldürün, ister nazla.

Senin güzel kaşına secde edip can verdim. Size gelirlerse, böyle namaz kılın.

Ravza ehli cilvelenince, o başı yüce servinin boynuna Tuba’yı feda edin.

“Fânî” aşık olunca, halkı öldürme esnasında suçluyu ve suçsuzu ayırın.

 

193

Fena meyhanesinde şaraba meyleden rindler, acaba bize kadehi gösterirler mi?

Ey doktor, içki eziyeti öldürücüyse de, yine şarap kadehiyle tedavi etmeli!

Meyhanenin toprağı biziz, bu sürmeyi gözlerine sürenler yüzlerinden örtüyü kaldırıyorlar.

Damlası gibi aziz cana kıymet verdikleri için, meyhanede canımın yarışma şarap vermezler.

Meyhanede kötü sarhoşluktan kararan rindlere bir şişe götüreyim de sevinsinler!

Zahidler dindarlıktan hoşlanmazlarsa, “Fânî” gibi fena meyhanesine gitsinler.

 

194

Onun ayrılığında bir gece çektiğim sıkmtıdan, bir yıldır hastalık çekmiş olan birine benziyorum.

Ayrılık sıkıntısıyla gece sabaha kadar uyanık olan, ayrılıkta yıllarca çektiğim sıkıntıyı bilir.

Kavuşmak için aşk aradım, ayrılık karşıma çıktı. Yazık ki, kolay zannettiğim şeyin zorlukları çıktı.

Gül yanaklı sakinin elinden narçiçeği kadeh alan, hayat bahçesinden gül topladı. Bakışının azlığıyla ölen ben, çoğaltınca nasıl canlanırım!

Ey saki, bir kadehle sıkıntımı kaldır. Çünkü sıkıntımın zehrini felekten çok güzel çekti!

Ey dostlar, dostun sıkıntısını çekene canım feda olsun!

Kendi ağır yükünü atan veya mutluluktan çeken “Fânî” gibi benzersiz ol.

 

195

Sakimiz kırmızı renkli şarabı etrafa dağıtıyor, nice fitneyi de zaman etrafa dağıtıyor.

Rindlerin aklı, şarap kadehiyle gitti. Zannedersin ki, akılsızın ilacım kadehe koyuyor.

Bendeki ateşli şarabı başkasına verdi, güçsüz ve rahatsız gönle de ateşimi atıyor.

Bülbül, o gül endamlı serviye balonca, sabahleyin üzüldü.

Ecelin eğlence kuşları için tuzak kurduğu göl suyunda rüzgarın etkisiyle dalga olmaz.

İslam ülkesine ayrılık düşüyor, yoksa o sarhoş saki meyhaneden mi çıktı?

Şeyh meyhanede sarhoş oldu, güzelin yarımda mushafı yaktı, suçunu da adı kötüye çıkmış bana yükledi.

O bencil kafirin eline gönlünü verdiği için “Fânî” nin dinini vermekten başka çaresi yoktur.

 

196

Ne hoş ki rind, şarap için muğların meyhanesine geliyor, sarhoşluğun ıstırabıyla her an dünyada bir kargaşa oluyor.

Sakinin şarap kadehi, meyhanecinin oldukça, bazen bunu başının etrafında döndürüyor, bazen ayağının altına alıyor.

Bu eski meyhaneden bahsediyoruz. Mesîh yanımdaysa mecliste aynı fikri paylaşmamıza hayret artıyor.

Ey saki, beni güçsüzlüğümden dolayı mahallene çekersen, meyhanenin köpeklerinden başkası bu kemiklere yaklaşmasın.

Vahdet sırrım mescitten değil, kiliseden sakla! Bu gizli sırrın dile düşmesini istemiyorum.

“Fânî’nin isteği zühdlük ve dindarlıkta gerçekleşmeyince çoluk çocuksuz fena çölüne düşmesine şaşılmaz.

 

197

İçki satan şarap kadehine balonca, içim titrer, vücudum zayıflar.

Aşk hârâbatı, şarap kadehi çekenin başka aleme geçtiği nasıl alemdir?

Hırka ve seccadeyi rehin bırakarak feleğin kadehini başıma çekmem hangi işi halleder?

Sakinin isteği beni bozguna uğratmak olunca, iki yüz başım olsa, meyhaneye feda ederim.

İsteğim gül tatlısı yemek olunca, onun sıkıntı ve eziyetinden dolayı niye ağlıyorum ki?

Şeyh rintliğinden dolayı reddederse beni, şaşırma. Çünkü sanatkarları ayıplayanlar, sanattan anlamayanlardır.

Aşk mülküne fena yolundan geçersen, “Fânî”nin yolunun güçlüğünü bil.

198

Sakinin güneş gibi gölgesi kadehime düşünce, güneş kadehinden şarap içmek isterim.

Sevgili sakinin yüzüne şaraptan güller düşünce, güneşte yıldızlardan yüz gül açar.

Öpücük sözüyle yüz kere benden kurtuldu, sarhoşluk ve delilikten artık ne dese inanıyorum.

Sarhoşluktan dolayı meyhanenin çatısından düşmekle beni korkutma, meyhanenin çatısından hareme düşen sarhoşun ne korkusu olur ki?

Yoksunluk çölünden ulaşırım amacıma “Fânî” gibi o çölde. Eğer doğruluk Hızır’ı kılavuzum olursa.

 

199

Ey genç, senin boyun gibi ince uzun, narini, senin şarap içen yakut dudağın gibi taze gül yaprağını kimse görmedi.

Can, senin dudağınla söz söyler, fakat o ağızdan söz çıktığını kimse görmedi.

Senin gibi nazlı, güzel ve gönül çelen bir çocuğu, anne ve babası naz beşiğinde görmedi.

Güzellik, konuşmadan aciz bir durumsa, görüş sahibi kimselerden başkası onu göremez.

Şarapsız bu dertten başını kurtaran olmayınca, saki şarap kadehini getir. Ayıplama bizim rintlik yolumuzu ey “Fânî”, zahid bizi bu hünerden başkasıyla görmedi.

 

200

Eğer saki kadehe gül renkli şarap katarsa can bağışlar. Kırmızı renkli yanağa cilve katarsa öldürür.

O nazik servinin güzelliğine bakanın gözüne gül diken gibi gelir, serviyi utandırır. Aşıkların rahatı ve sabrına sebep olunca, sabırsız ve rahat gönlüme yüz işkence

verir.

Her gece ben ve meyhane, sabaha kadar karışık ve figan içindeyiz, o saki her akşam bu halime cilve yapıyor.

Bakışıyla İslam’da kargaşa çıkarınca, dinim sağlam kalmaz.

Saki, kadehe ateşli yanağının gölgesini düşürünce göz aydınlanır, fakat gönül ve can baştan başa yanar.

“Fânî”, riyakarlık zühdüyle dosta ulaşamazsa, mertçe fena yoluna girse iyi olur.

 

201

Ateşperest güzelim, gamlı cam yaktı. Mabette rezillik evimi barkımı ateşe verdi.

Delilikten günüm karardıysa, peri gibi o güzelin sevdası beni yaktı.

Meydanda o güzel usta binici dört nala gidince, halka nalın kıvılcımıyla ateş açtı.

Ne mutlu o rinde ki, meyhanede dünyanın kadehi sakinin elinden onun eline geçse, sadece birini içer.

Ey “Fânî”, mutluluğu bulan yaşlılığında kendini mutluluğa ve güzel düşünceye verendir.

 

202

Dostlar bir bir benden ayrıldılar, kimse nerede olduklarını bilemedi.

Sonunda yolları yalnızlık olacaksa, niye ayrılık çekenlerle tanıştılar?

Keşke onların vadilerinin toprağı ölüm rüzgarından yükselen toz gibi olsa!

Yüzlerce yazık, toprak gibi alçak gönüllülük gösteren dağ kadar yücelere; zamanın hızlı rüzgarlarından her tarafa dağılmışlar.

Bütün güller ot olur korkusuyla gül bahçesinde bana ot gibi gül yetiştirdi.

Gözden uzaktılar, gönülde hepsi huzurda. Gözümüzden kayboldularsa da gönülden gitmediler.

“Fânî”, fena yolunu seçti, fena yolunda yoldaş oldular.

 

203

Meyhaneye en kıymetli canlarını getirip, can azığı götürürler. Oraya can atarak bak ki; ne getirip, ne götürürler.

Meyhaneye zühd ve dindarlık hırkasıyla gidince, artık oradan beni yüz divanelik ve çıplak olarak götürürler.

Böylece belanın kurşuna dizmesiyle helak oldum, yüz orduyu ok için toprağımdan izinle götürsünler.

Sevgililer aşıklarına gönüllerini zorla verirler ama, çalacaklan gönülün isteğini kolay yerine getirirler.

Yıkıldığında baksana ey “Fânî”, sanatkar mimarlar nasıl onarırlar bir yeri, nasıl çekerler toprağını?

 

204

Harabatta rindlerden bahseden önce adımını dünyaya atmalı. Nasihat eden, yarak gönle öğüt merhemi sürerse, yazık ki, yarayı o merhemle iğnelemiş olur.

Aşk fırtınası ufukların tarlasından geçince, sabır ve tahammül harmanımızı birbirine kattı.

Ey “Fânî”, o yükle bu yolda yürüyemem diye, yükü omzumdan attım.

205

Her sâlikin fena yolunu kazanması için meyhaneye sığınması gerekir.

Salikin yüzüne bakmayı bilen, meyhanenin toprağıyla gözünü aydınlatır.

Başı hârâbat toprağıyla yükselen, dokuz kat gökle yükseklikte nasıl mukayese edilir?

Ömürde kaçırdığım her namazı gönlüm o güzele secde ederek kaza etmek ister.

Akıl ve zekaya yabancı kaldıysam da, biri beni düşünceyle tanıştırırsa memnun olurum.

Onu düşünmeye nasıl müptelayız? Yoksa onun aşkı lale yanaklının sıkıntısına mı müptela ediyor?

“Fânî”, senin vefana karşılık o cefa gösterirse de dost rızasından başım çevirme.

 

206

Sakilere olan sevdam asla başımdan gitmiyor. Beni öldürseler de, meyhaneden atamazlar.

Güzel görenin muradı çoktur, senin güzel yüzün asla gözümden gitmiyor.

Kişi aşk yoluna, basma bin kılıç ulaşsın da başka yere gidemesin diye adım atar.

Sevgilimin mahallesine giden kişi, günahsız beni öldürdüklerini görünce iyi ki daha çok gitmiyor.

Fena denizinde boğulmakla haber elde edilmez, kimsenin mezarına haber ulaşamaz.

“Fânî”, fena çölünü katetmeye benliğinle gitme, kimse bu sefere kendini terk etmeden gitmez.

 

207

Meyhanede bir gece meclis olursa, sevgilimin o meclisin ışığı olması iyi.

Servi ve yaseminden yüz kere ayrı olsan da boyu ve yüzüne rağmen nasıl bahçeye meylederim?

Her dalganın altında yüz bela kemendi varken gönül avı dalgalı saçtan nasıl kurtulur?

Kıyamette meyhane bahçesini istiyorum, garibin mahzun gönlü vatandadır.

Senin feleğin sıkıntısına karşı iki yüz sözün varsa, hafızadan silinecek şarap nerededir?

 

208

Sabahleyin gökyüzünden ayın parıltısı düşmüş, kendi ayımla sabah beni karşılaştırmıştı.

Sabah böyle doğmayana ne yazık! Benim güneşim sabahla anlaşmıştı.

Bazen gözüm onun yüzünde hayretle açılmış, bazen beraberlik yüzünden başım onun ayağına düşmüştü.

Yanlış söylemedim, feleğin murada ermeyenlerle arası bozulunca, bu murada ermem hayaldir.

Yeni bir yara gibi “Fânî’ye o güneş yüzlüden talih yıldızı ışıldamaya başladı.

 

209

Hârâbat köşesinde padişahlar dilencidir, aşk şarabının sarhoşları akıllılardır.

Gönül karargahında, sevgilinin saçma kararsızlar varken o kâkülü ne yapayım?

Onun yanağının gül bahçesinde, benim gibi binlercesi varken bülbülle ne hesabım olabilir?

Ey göz, ilkbahar gülleri beş günlük olunca gençliği lale yanaklıların güzelliğinde

gör.

At sürerken her tarafa bak ki, gönlü yaralılar her tarafa nasıl can saçıyorlar?

Arkadaşlar beni fena meclisinden kovsalar da, “Fânî” gibi oradan sarhoş olarak çıkmıyorum.

 

210

Dün kadehimle fenanın yakıcılığını hatırladım. Mum ağladı, çeng feryada başladı.

Dün senin ayrılığının sıkıntısıyla nasıl sıkıntı çektiğimi bilirsen, bütün taş kalbine rağmen bana acırsın.

Çimendeki gençler sonbaharda döküldü, sadece servi doğruluğundan dolayı böyle bir ayrılıktan kurtuldu?

Dün gece hârâbata gittim ve uzun zamandan beri gönlümde olan üzüntüleri attım.

Ey “Fânî”, çölü katetmek, Allah’ın uygun gördüğü kişi dışında sana zordur.

 

211

Talih, meyhaneye gitmeme izin vermiyor. Talihsizlik isteğimi vermiyor.

İsteğimden haberi yokmuş gibi araştırmama da izin vermiyor. Candan değerlidir.

Şarap satıcısı bana büyük kadeh vermezse şaşırma!

Elinden ayağından bir kez öpmek için söz verdi, fakat ayağının altında ölmemem için vermiyor.

Meyhaneyi emniyetli yer olarak bana gösteriyor; felek, sıkıntı ve üzüntüyle bana aman vermiyor.

Felek, ona ulaşacağıma söz verdi, ulaşamayacağımı bilsem de ümitliyim.

 

212

Kaç gönül dünyanın sıkıntı ve düşüncesini silecek? Bu karanlığımızı yoksa saf şarap mı giderecek?

Meyhanenin çatısı, isteği elde etmek için iyi. Çünkü felek eğlence meclisini İsa’nın çatısından götürecek.

O saki ne kadar meyhaneden sarhoş çıkacak, sabırsız ve tahammülsüz gönülle aklı ayıracak?

Aşksız gönül yok olmuştur. Ne olur ki gaipten cilve edebilse ve gönlümüzü götürse!

Kişi Kabe’de yerleşse de, meyhaneden dalgalı şarap seli gelir ve gönlünü oradan götürür.

O güzelin nazik hatırı incinmez “Fânî”! Onun mahallesinden bu “Ya Rab, Ya Rab” sesleri ve kavga iyi ki gitti.

 

213

Sabahleyin, saki bana renkli şarap kadehini verdi. O zaman bana akla ve dine vâkıf olma müjdesini verdi.

Sanki onun elinden renkli şarap içtim, o anda onun aşkından başka gönlümdeki bütün sıkıntıları yatıştırdı.

Başka kadeh verene can saçtım. Tatlı dudağın yakut renkli şarabıyla yüz can verene canım feda olsun!

Yanağına gül ve nesrin rengi veren, gül ve nesrinin güzelliğinin cilvesiyle rahatlattı.

Gül renkli şarap yanakta bahar gibi hoşa gider, hele şimdi, sabah rüzgarı, ilkbahar müjdesini de vermekte.

“Fânî” gönlün ayrılığıyla adalet istedi, kulağına böyle insaf ulaşmayan zalim şah ne beladır!

 

214

Sabahleyin, sabah şarap içen rindler, meyhanenin kapışım çaldılar, meyhanede sarhoşçasına şarap içtiler.

Aşk küpünde dopdolu olan renkli şarabı uzaklaştırıp, kadeh yaptılar.

Melikin işitemeyeceği sırlan, o nükte ve masalla kadehteki şaraba döktüler.

Ben meyhaneye dudağımda bir damla şarapla girince, beni suçlarcasına kınadılar.

Allah’a şükür, o şaraptan mahrum kalmadım. O mecliste beni akıllılardan saydılar.

Mumun ateşiyle sadece kelebeğin gönlü yanmadı. Mumun ateşi de kelebeğin ateşiyle yandı.

Aşıkların gönlünü meyhanenin toprağına düşürdüler, sakilerin saçını ne yüzle taradılar?

Her ne kadar zulüm ve sitem taşını bu divaneye attılarsa da, peri tabiatlı çocukların mutluluğundan memnunum.

 

215

Feleğin altın güneşi makamımıza düştü, senin gibi vahşi ahu tuzağımıza düştü.

Eğer bizim kadehimizin tortusundan onun kadehine düşerse, senin kavuşma gününde Cemşid hayat suyu içer.

Eğer ömrün sonunda felekten istenen kadeh damağımıza düşerse, feleğin muradı ölmek olur.

Bize göre gam gecesi ayrılık gününden daha karanlık oldu. Keşke o ayın ışığı akşamımıza düşse!

O kadehin kokusu burnumuza gelince, hayat ve canla başla birlikte şarap içiyorsun.

Ey “Fânî”, adımız silinince, devlet kurasının adımıza düşmesinin ne faydası olur?

 

216

Hırka ve seccadem birkaç şaraba düşse de, meyhaneye birkaç adımda gitmek istiyorum.

Felekten birkaç elem görünce, birkaç kadeh çek ve feleği yok say.

Hür nergis gibi birkaç dirhem bulunca, feleğin gül bahçesinde kadehi çevir.

Kelebek ve gül neredeler; o gül endamlı mumun ayrılığıyla birkaç gam var diyeyim?!

Arkadaşlar, değerli ömürden birkaç an kalınca, şaraptan başkasıyla arkadaşlık yapmayın!

Sıkıntılı aşıkların gönül halini, meyhanede aşk ve deliliğe birkaç sanık varken niye soruyorsun?

Ey meyhane piri, fakir “Fânî” senin yanma gelince, azlığı gördün ve biraz cömertlik gösterdin.

 

217

Felekle gönlü gamlanan, Cem’in kadehi yerine meyhanenin çanağım tutan rinde ne hoş!

Saki kadehle, bolca meze de verince, zavallı ben de ara sıra kadeh tutmak isterim.

Aşık olup şarap içince, züht hareminde kendim muhterem sayan kişiyi benden daha aşağıya görürsün.

Gümüş ve altınım olunca, şarap alma hakkımdır. Onu harcarsam, rehin olarak hırka da verebilirim.

Yusuf u ağırlığınca gümüşle satan, mana cevherini verip, dirhem alan kişiye benzer.

“Fânî” gibi baki devlet isteyen, sadece kendi varlığını yükseltip, yokluk yolunu tutan kişidir.

 

 

218

Hırka, zühd ve ilim evrakı rüzgara gidince, şimdi ben ve kadeh kaldık ne olursa olsun!

Muğların şarabını ganimet say, sakilerden beri gel, meyhane piri doğru yolu sana gösterir.

Zamanın binasının temeli olmayınca ömre güven kalmaz, şarap iç. Bu harap cihanın yıkmadan başka işi yoktur. Hayat sarayım kadehin suyuyla bir an bayındır kıl.

Görüş sahibi olmak için, meyhanenin toprağını sürme yap da, istenen güzellikle görüşün aydınlansın.

Şarabın tortusunu içenlere sonuna kadar ey saki, adalet kadehini ver. Bir damla hatırına macera ve inat vardır!

Zemzem ve kevser’le ayağımı yıkarsam, henüz meyhane toprağına şarap koyamam.

Dünün reyhanlara eziyetiyle, belki ağlama ve feryat, bahar bulutunun işidir diye haber gelmiştir.

Ey “Fânî”, bir an kendini mutlu etmek istiyorsan, bu gam evinde günah işleme.

 

219

O ay bedenlinin yakut renkli dudağı bulaşmadı şaraba, senin gül yanağının hayat suyuna bulaştığı kadar.

Ay, gökyüzünde yüzünün aşkıyla, kül karışmış divaneydi.

Benim çöle kapıya karışmış kanlı gözyaşımdan baharda lale bahçesi olmaz.

Başka yüze bulaşan kanlı gözyaşımdan şafak olmaz.

“Fânî’nin halini evraktan okuyanın defterine gözün kam bulaştı.

 

220

“O beyaz tenlinin dudağına bal bulaşmış” demiyorum. Islak gül yüzüne bulaşan can suyudur.

Kederimden yanağıma kirpik bulaşmıştı; gözyaşımla yıkamak isteyince, daha kötü bulaştı.

Dudağının ayrılığıyla gözümden kan akmakta, o yaramdan kan sıkıntılı akmaktaydı.

Gece onun mahallesinde secde etmiştim, seherde o altın bulaşmış toprağı görsünler.

İçilen her yudum beni başka türlü yaptı. Çünkü her defa dudak şaraba başka türlü bulaştı.

Zahid Allah’a secde etmedi, puta secde etti. Meyhanede onun zühd hırkası şaraba mı bulaştı?

“Fânî”, baştan başa sıkıntımızın bulaştığı fena çölü lale bahçesi midir?

 

221

Artık aklıma eski şarap düştü, yeniden hârâbata düşmek istiyorum.

O dudak, kanlı yakut renkli şaraba karıştı, kıskançlıktan ciğerime ne kanlar düştü!

Her an bana cefa taşı atan o hurma ağacı, meyve vermeyen bir ağaç gibidir.

Senin aşkınla her tarafa bela şimşeği sıçradı, yanan ateşten her tarafa kıvılcım düştü.

Eski çömlekle, sarhoşluk meyhanesinde sonucu göremeyen o göz, altın kadehe düştü.

Hâlede, senin yüzünün çizgisi şarapla renklenince; o yüzden ayın etrafına ne belalar düştü.

“Fânî”, fena çölünden yokluğa mı düştü, yoksa senin ağzının sevdası onun aklına mı düştü?

 

222

Eğlence ve şaraptan başka aklıma bir şey gelmeyince dersten, ilimden, dilden hangi konu açılsın?

Senin vefa güzelliğinden başka, senin güzellik ve iyiliğine hiçbir güzel gelemez.

Allah’ın bana yazdığı şarap kadehiyle maksada ulaşırsam zahid bana ne der?

Süsleyici gözümün bebeği olan ben yerine onun yanağına ne koysun?

Senin güzelliğinden korkarak sıkıntıya düştüm, senin yüzünü görmeden içim rahat etmez.

Ey zahid, şarap meclisinden dön, senin temiz eteğine şarap bulaşmasın!

“Fânî”, senin suçun beşerin haddine değildi. Belki de Allah seni cömertliğiyle bağışlar.

 

223

Yanakta fena meyhanesinin kapışım açanlar, gözünü safa kadehinin parıltısıyla açsalar!

Fena meyhanesinin kapısında, şahlara kapıyı kapatırlarsa, dilenciye açarlar diye dilenciyim.

Sevgililer saçtan düğümü oynayarak çözünce, zorluğumuzu da çözseler!

Sevgililer, aşıkları sormaya gelince, yakut renkli hokkayı deva için mi açarlar?

Gözlerini nazla sevgililere açanlar, dilenci aşıklara nasıl açarlar?

Saba’ya: “o yüzden perdeyi aç” dedim, “belki isteyerek açarlar” dedi.

Bülbüller, seher vakti gülü seyretmek için yüz yapraklı ve taze gonca perdesini açsalar!

Belki fena çölüne adım atanlar “Fânî” gibi isteklerine ulaşırlar.

 

224

Başımda aşk şarabının zevki nasılsa, meyhanenin yolunun toprağı da öyle.

Fena çölünde kural adsız, sansız olmak olunca, gönüle adım nasıl sorarız?

Sarhoşluktan dolayı sıkıntım çoğaldı. Bu gam çekişle saki olduğu gibi değil.

Gönlüm meyhaneden nasıl çıkabilir ki, yine öylece sakiyi gözlemekte?!

Gönlüm o gece yine öyle tutkunken, tarikat pirlerinin eteğine nasıl el sürerim?

“Fânî”, onu meyhanede aradı, dediler ki “burada”, ancak deli gönlündeki şüphe henüz duruyor.

 

225

Ezel günü, meyhaneye havale edileceğim. Kısmetimde sakilerin eliyle şarap vardı.

Uyku esnasında hayalimde o perçemi misk kokulu güzel olunca, rüyamda hoş gül ve sümbül gördüm.

Vücudumu yakan gönül acısına şaşırma. Bu lale acısı değil, ayrılık açışıydı.

Bülbül, ona göre çimende gül yapraklarından risale olunca, aşktan bahsetmekteydi.

Gülün cefası dikenden belliydi, onun inleyişinde ah ve feryat vardı.

Yıllarca başımı meyhaneden çıkarmazsam, bil ki gönlümde meyhanenin üzüntüsü yıllanmıştır.

 

226

Sûfî, sırlara vâkıf olan beni şaraptan uzaklaştırdı, ben de ne içeyim, yapılabileceği yapayım.

Fena çölünde başını muğların pirinin yolunun toprağı yapanla ebediyyen iftihar etti.

Yataktan kapıya geldi ve kıyamet oldu. Doğudan gelen gönlü güneş sandı.

Pir, bir iki nefesle arkadaşı olduğu her piri gençleştiren iki yıllık şaraba şaşırdı.

Çimenlik çiçeklerinin üzüntüsüyle bahar bulutu, dünkü fırtınayı görünce, yüz kez titreyerek bağırdı.

“Gönüle bağırıyorsun, onu nasıl göreceksin söylediğimi yapmıyorsun” dedim, gördü ve aynısını yaptı.

Varlık yolunu katetmek, şaşılacak kadar uzak ve uzundur. “Fânî”, kendinden geçmediyse ne yaptı?

 

227

Şarabın saflığı, meyhanenin safası var. O yöne gidiyorum, ne acayip suyu ve havası var!

Kaşının cilvesi, şaraptan dolayı başımı aşağı düşürdü. “Hoş bir pusulası var, secde et” de.

Köpek vefalı ve cefalıdır dünyada. Köpeği gösterme ey gönül, ben vefalının köpeğiyim!

Gönül senin yanağının ve dudağının hasretiyle incinmiştir, gül ve şekerin devası aynıdır.

Eziyet ve elem karışımı yiyeceğe sahipken, onun köpeği benim gönlümün kanını içer, ben onun gamım.

Ey “Fânî”, bela çeken şarap içenlerdir. İsteği belanın olduğu meyhaneye gitmekse, söyle gitsin.

 

228

Sabahleyin, mescide doğru birkaç adım atamıyorum, meyhanede sabah birkaç yudum şarap çekiyorum.

O arkadaşla dünyada ömrün gül bahçesinde karşılaşıldı. Birkaç gül endamlı servi onun arkadaşıydı.

Sevdalı benim ne kadar haberim yoksa da gözyaşını o güle doğru hafif rüzgar ve poyrazla geliyor.

Ruhumda Mesih’in dualarından bereket yoktu. Senin yakut renkli dudağından birkaç kötü söz vardı.

Şarap veren, kerametleri olan meyhane pirim, zahidlerden, tuzağı yalan ve riya olanlardandır.

Meyhane kapısından iyi ad istenmez, kötü sarhoşluğun ve adı kötüye çıkmışın meskeni varken.

Zahidler ne zamana kadar beni cehennemle korkutacaklar, ey Fâni, bu hamlıkla soğuktan yandım!

 

229

Zahidler ne zamana kadar kadehten men ediliyorlar, kendi burunlarını da ara sıra ıslatırken?!

Kadehte şarapla feyiz bulanlar, bu şereften başka mahrumları nasıl men ederler?

Şarap satanlar, bir gün şarabı saflaştırırlar. Dini liderler buhurdanı bu kokuyla kokulandırırlar.

Bülbülün seyretmesi için gül yapraklan rüzgar ve yağmur eksilişe de güzeldir.

Ey saki, huri ve kevser’i vasıflandırmasına rağmen meyhane pirinin yudumunu ver.

Temiz yürekli zahid, diline geleni söyler. Bu efsaneye inananlar daha temizdir.

O iki saf kirpikle süslenmiş nasıl gözlerdir ki, bir bakışla bir âlemi fethediyorlar?

Bahçenin bekçisi, “Fânî”nin şiirlerinden yakut ve inciyi götürüp hurinin yanağım ve kulağım süslüyor.

 

230

Gönül eğer kırmızı şaraba meylediyorsa, bunu o güzel sakinin yanağının aksi için yapıyordu.

O nasıl yüz ki, şarapta aksedince, güneşin aksi âb-ı hayâta vuruyordu!

O gölgeyi şarapta seyreden, şarap gibi sarhoş, o gölge gibi gereksizdi.

O, rütbede feleğin güneşi, biz yerin toprağıydık. Toprak, güneşten nasıl kavuşma ister?

Sakisiyle, fena meyhanesinde bizim gönlümüz için meclis kuran meyhane pirinin kölesiyiz.

Vakti ganimet bil, şeyhin bugünün ücretini yarının veresiyesi olarak izlemesi hataydı.

“Fânî”, seherde seccadeyle meyhaneye gitti. Akşam, zünnâr ve hacla değiştirmişti.

 

231

Sakinin yan bakışının belası bize yönelince, kimse, yüzlerce belayı defetmesin.

Zulmeder ve onun muhabbetiyle ölürüm. Eğer sözünde durursa, nasıl canlı kalırım?

Ayrılıktan toprak oldum, fakat o mahalleyi istiyorum. Yoksa bu devlete saba mı yol gösteriyor?

Kendi sevgilimin hizmetine secde edip halime merhamet etmezse, Allah eder dedim.

Meyhane pirinin yardımının bereketiyle öyle sarhoşum ki, felek hata yaparsa cezalandırırım.

Zamandan bana bin sıkıntı ulaşır, şarap getir. Şaraptan başka kim bu derde deva olur?

Fena menziline gitmeye azmedenin, “Fânî” gibi kavuşmaya ebediyyen ümidi vardır.

 

232

Saki, eğer ay yüzlünün aksini kadehe koyarsa, ayın etrafına tamamen çirkinlik koyar.

Onun bana itaatkar olmasını isterim fakat, kim böyle güneşin kuşunu tuzağa düşürür?

Sevgilinin çehresini, ayna gibi olan şaraba atılan göz gözler. Gül her şeyini toprağa döker ve servi elden gider, servi kendini gülüm gibi salınmaya bırakır.

Sûfî, sabahleyin basma nur perdesini atınca, kimsenin kadehe ve şaraba bakmasına gerek kalmaz.

Eski felek ufuk yatakhanesinde akşam otağının saldığı şafakta şarap içer.

Ey “Fânî”, git. Mertçe bu çöle adım atan, istediği yere ulaşır.

 

233

Yanağında bahar olan benim yeni açmış gülümün ürkek gönlünde bir değil, bin bülbül var.

Gece şarabından dolayı sabahleyin bahçede öfke var; kuşlar sarhoşken ağlamayın!

Ayrılık gecesinde gönül hayat sermayesini korursa, kavuşma günü ümidiyle arkadan dağıtır.

Ben, bineğinin tozuyla gözüne sürme çeken, vah ne gezgin, ne mutlu ona ki, senin gibi şehsuvarı var.

Zamanın karanlığından dolayı gönlünde toz olana, neşe artırıcı şarapla gönlünü cilalamasını söyle.

Ey “Fânî”, dost senden canını isteyince onu ver, onun işi varsa, zaten sana yaramaz.

 

234

Şarabın vasfım kağıt gibi yazmak isterim, gül renkli şarapla kağıdı renklendirmem gerekir.

Tûbâ dalı kalem, feleğin yüzü kağıt olursa, açıklama tamamlanmaz.

Yüreğimin yangınının şerhini yazdım bir yaprağın üstüne. Yazıya dökülünce, kağıt yandı mazmundan.

Al yaprağın sıkıntımla yazıldığım, kağıdın kanında boğulduğunu sanma!

Sinedeki yaprak, yakut renkli dudak, elif gibi boy ve sıkıntım, hep yaramdandır.

“Fânî” gönül sıkıntısı ve derdiyle çok yazdı. Şimdi kağıt gerekirse, bulunamaz.

 

235

Ömrün baharında senin güzelliğinin gül bahçesindeyim. Şarapta ömür laleliği, yüzünün lale rengidir.

Yazık ki; ömrüm ayrılığın karanlık akşamıyla geçti, senin ayrılığınla ömrüm karardı.

Gül bahçesinde eğer ömrümü misafir edersen, ayağının altında ömür hediyesi olarak candan başka bir şey bulunmaz.

Kendi ömür şarabınım suyundan isterim, fakat ömrün sebebi olarak âb-ı hayâtı kabul etmem.

Bizim kendi seçimimizle ömrümüzü verdiğimizi bil, fakat ömür seçimi kimsenin elinde değildir.

Nuh kadar yaşarsan, gitme zamanı bir nefes kalınca, bir nefesle ömrün sayısı azalır.

“Fânî”, şarabın ruhu kuş gibi ömür dalından uçunca, dünyaya gül bahçesine adım atarak gönlünü bağlama

 

236

Seher vakti, baharın neşe veren rüzgarı esti, bahar havası şarap içmeme sebep oldu.

Eğlence için bahardan iyi bir mevsim yoktur. Mevsimin metilini bahar için yapalım.

Bahar, letafetin değerini dostlara feda etti, kıymetli cam bizim gibi aşıklara bahar feda etti.

Bahar, gönülden gamı giderirse de, şarabın dalgaları, baharın sıkıntı törpüleridir.

Seher vakti gül dalında sayısız gonca açtı, çimene doğru baharın gönlü ferahlatıcı rüzgarı esti.

Canın ölü olarak nefes almasına şaşırma; baharınmış gibi nefeslerinde ruh nesîmdir?

Hayat için gençliğin bahan ganimettir, gençliğin baharına kadardır. Başka nerde bahar var?

Ey “Fânî”, baharın fenası gibi onun fenası da erkense ömrün baharını ganimet say!

 

237

Ey saki, şarap ver ve tövbeni akıldan çıkar! İtaat ve takva defterini söyle rüzgar götürsün!

Ben onun servi boyuna hasretle can verince, bahçıvan, benim eşyamı şimşir ağacının gölgesinden götürsün.

Ey ayrılık muhafızı, beni öldürmekten başka maksadın yoktur, boynumu bağlayıp o celladın bakışıyla götür!

Ey aşk, ondan başkasını anmak gönüle sıkıntı verir, kederlinin hatırına dosttan başka her şeyi götür!

Tövbe evinin temelini dindarlıkla atınca, şarap seline söyle gitsin ve bu evi temelinden götürsün.

Ey gönül, ben zayıf çocuklar gibi Mecnûn olunca, benimle alay etmesi için o peri tabiatlı huriye götür.

Ey “Fânî”, aşk yolunun azığı kendiliğinden yetişmez. O çöle gelince, bizzat evladım götür.

 

238

Ey gül yanaklı, senin gözün bela, belanın altındaki nokta yanağın beni oldu.

Can ve gönüle ateş verdin, gönül bu yüzden cana minnettardır.

Senin yakut renkli dudağındaki şarap ortada ama gözün neden sarhoş oldu?

Senin gibi servi boylunun cilvesi hayat veriyor ama, davranışın beni çekiyor.

Ey saki, yaşam kadehin dolunca iç, ve içkileri yere dökme!

Bülbül gülşene aşık olduysa da, her gül bahçesinde yüzlerce diken gördü.

Ey “Fânî”, verimli olmayan ümit dalım zamanın çimeninden götür!

 

239

Bahar bulutu gölgesinin karanlığında lalelik, gece bahar ordusunun ateşleri gibi gözüküyor.

Lale ateşlerinin dumanı gökyüzüne yükseldi, gördüğün bahar bulutunu dağa yükselt.

Hava yakut renkli havana lale kokusu sürünce, çölden misk kokulu rüzgar esiyor.

Lale, boş eğlence şarabıyla dolu Cemşid’in kadehidir. Ey saki, kadeh de Cemşid de kalmadı, şarap getir!

Lale yüzlülerle lale renkli şaraplar hoş olur, özellikle laleliğin kenarında eğlence meclisi!

Lale yüzlüden ayrılıkta, gönlümde lale gibi siyahlığı lale gibi kanın ortasına oturmuş yeni bir acı var.

Çağın insanlarının lale gibi vefa kokusu yok, saba gibi gönlü siyah olanları bir kenara çektim.

Ey “Fânî”, ömrün laleliğin yüzü yoklukta olunca, mümkün oldukça lale renkli kadehten başım kaldırma!

 

240

Ey gül yanaklı, gönlümün yangı senin oklarınla dolu. Doğrusu dikenle tutulan yarıklara benziyor.

Yanağın gözükünce göz yaşım kan rengi oldu. Bahar gelince sel şarap rengi oldu. Ayrılık günü o ağzın hayali gönlün dostu oldu, küçük bir sır kötü günde işime yaradı.

Ayrılık akşamı aşk ıstırabından sıkıntım ortaya çıktı. Bütün gizlilikler, kıyamet günü ortaya çıkar ya!

Ey saki, şarabı çevirip etrafıma dök. Çünkü sarhoşluğun utancından canım çıkacak!

Ey bekçi, şaraptan dolayı kavga ve karışıklık çıkardığımı düşündün. Deliliğim sarhoşluktan değil, mazur gör!

“Fânî”, eğer zahid kazanacaksa kendi zühdünden dolayıdır, Biz de sevgilinin lutfundan ümitliyiz.

 

241

Hayatın işi tövbekar pirlerle sağlam değil. Bu macerayı şarap satan sakiye götür.

“Arkadaşımız sarhoşluktan eve giremez, taşırım” dersen onu omzuna al.

Şaraba hırkayı rehin bırakırsan kalk ve meyhaneye git, fena elbisesini hırka giyilen yerden al.

Ey Hızır, değerli sonsuzluğu âb-ı hayâtta arama, o şarap içen güzelin kadehinin tortusundan al!

“Fânî”, meyhaneden kurtulmak için bu güçlü feleğin kubbesi altında dolaş.

 

242

Benim iki cihanda ondan başka dostum, onun sıkmasından başka işim yok.

Ey gül, ben iki yüz cefa dikeni olan bülbül değilim. Senin cennetinse, başka gül bahçesine de yönelirim.

Meyhane piri beni beğenirse, o sakinin kakülünden başkasına bağlanarak nankörlük etmem.

Ey saki, kadeh bize ulaşınca, dudağa ulaşana kadar diğer kısmı da dökülür.

 Ey vaiz, bu vaazla yüz kez düşünceni söylediğin öğüdü kabul etmiyorum.

Dert iste “Fânî”, istersen bul; başka bir yaralı gönül ve başka bir düşüncelisine.

 

243

Senin yakut renkli dudağından dolayı yüz parça olan gönlüm başka türlü kandır, her an göz yolunun dışındadır.

Ey bâd-ı saba o zülüfle olan Mecnûn’un gönlüne, “o zincir halkasında nasıldır” sor.

Başka süsleyicinin süslemesi mi ki? Ay gibi yüzün ve hattın başka türlü güzel, siyah renklidir?!

O peri, işveyle şarap kadehini elime verdi, başımda başka sarhoşluk ve delilik, ateşi var.

Gönül, yaşlılara yakışır şekilde takva kuvvetinden bahsetti. Elinde bir çocuğun aşkı başka türlü zavallıdır.

Aşk gamından yazık ki sevgili gelince kurtuldum. Şimdi gamım başka türlü çoktur.

Ey tabip, ayrılıktan vücudu zayıf, içinde başka türlü sıkıntı olunca, “Fânî’den vazgeç.

 

244

Meyhaneden başka ev güzel değil, sakiden başka da sevgili.

Diğer kadehimiz hadiseyle dolana kadar, kadehlerimizi şarapla doldurun.

Vaiz, bu efsaneden başka senin başka efsanen olmayınca, cehennem azabından ve şarap içenlerden bahsetme.

Ey gönül, aşka dağda, ovada senin gibi başka divane oldukça, “Mecnûn kim” deme!

Yüzün güneş ışığı ve aşk ehlinin zerreleri olunca, senin ışığının önünde her zerre de başka türlü kelebektir.

“Fâni”, bu fena sarayından gidiyorsun, yoksa başka eve gitmeye mi niyetin var!

 

245

Dış görünüşte bütün görünenlerden gizli olan bütün nur seninle ortada, fakat sen onda gizlisin.

Zülüf, iki yanağın örtüsü oldu, fakat senin örtünün karanlık ve nur olması ne güzelliktir!

Onların gözünde güzelliğin makbul olmayınca, nazar ehli niye seni yüz özelliğinle açıkladı?

Senin yanında zühd ve dindarlıktan laf edilmesi, bu vesveseyi uzağa atman içindir.

Seni anlatmaktan aciz olmaya şaşırmam. Çünkü güneşin etrafındaki zerre özrü bilmez.

İster ayrılık meclisinde, ister huzur köşesinde bir an sensiz olmayan o rinde ne mutlu!

Arif, eğer felekler birbirinden ayrılırsa, onu görmekle noksan ve kusur şüphesine ulaşamayacağım bil!

 

246

Ey her yanağında şarabın ateşiyle başka türlü parlaklık olan, her ter damlasının parlaklığına başka bir güzellik kattığı!

Rüyamda senin dudağının tadıyla canlandığımı gördüm, başka rüya arzusuyla vücudumda can yoktur.

Senin yakut rengi dudağınla sarhoş oldum. Onun hayaliyle saf şaraptan nasıl hoşlanırım?

Mihrapta senin kaşından başka secde yeri olunca, o an kıbleden yüzümü çeviririm.

Senin zülfünün zincirinden başka boynumda çengel olmadığından deliliğimden memnunum.

Gece onun hayali bana misafirliğe gelince ne yaparım? Dağınıklığımdan başka şeyim yok ne yapayım!

Ey “Fânî”, dünyada onun yüzü gibi dünyayı parlatan başka güneş olmadığından benim gözüm aydınlıktır.

 

247

Her an dünyadan gönlüme başka bir sıkıntı geliyor. Seninki başka bir âlem benimki gibi gam değil.

Meyhane dilencisinin İskender’in aynası ve Cem’in kadehi gibi başka türlü şarap kadehi var.

Meyhane pirine: “Sakinin eziyeti olmayınca başka bir mahremim yoktur” diyorum.

Ayrılık acısıyla gönlüm yok oldu. Keşke Allah kavuşma neşesi ve başka bir mutlu gönül verse!

Bu an, şefkatli arkadaş ve şaraptan başka arkadaşı olmayana ganimettir.

“Fânî”, feleğin dünyası senin gözyaşı selinle yarıya kadar eğildi!

 

248

Saki veya pir tövbe ettiğimde bana şarap verirlerse, bu işte kendilerinden razı olmam.

Ey şeyh, meyhanede tövbemi bozduysam, takdir kalemi gitmiş olur tedbir nerede?

Zahid’in gönül acısı riyakâr takvasıyladır. Ona sahte ağlayışla çok tesir etmez.

Senin zülfünün zincirinden boynuma zincir dolanırsa, bağdan kurtulmayayım.

Ey şeyh, başımızı takdire teslim edince, şimdi senin tedbirin neyi çözer?

“Fânî”, eğer aşıksan, aşk sözü doğru açıklanmayınca, aşktan bahsetme!

 

249

O dudak bana mutluluk ve can bağışladı, yoksa saf şarap mıdır? Ruhumu arıtıyor, yoksa eritilmiş yakut mudur?

Senin kirpiğinin hayaliyle gözümde uyku yok. Hint ordusu saf çekmiş, yoksa uyku eşkıyası mıdır?

Hurinin elinden kevser suyu sarhoşluk vermez. Gül çehreli sakinin elindeki şarap mıdır yoksa?!

Gönlümün sıkıntısı ve karanlığı onun gamıyla harap oldu. Yoksa evimin viran köşesi mi haraptır?

Pire: “Aşk ve şarap bana neşe vermiyor” dedim. Akıllı pir: “Yoksa gençlik zamanı mıdır” dedi.

Şarap seli, akıl ve zeka ülkesinde beni boğdu, ey “Fânî” şaşırdığım içki âlemi midir?

 

250

Ey saki, vakti ganimet say ve kadeh tut. Kadeh senin el öpmeni istiyor, onun toprağından al!

Meselâ hurinin eliyle kevser şarabı tutulursa, sakilerin elindeki muğların kadehi gibi olmaz.

İster feleğin dönüşüyle, ister yıldızın etkisiyle olsun, benim güneş gibilerden memnun bir parçam yok.

Meclisimiz senin yanağın olmayınca söndü. “Yüzünü göster, o yanağın şulesiyle sohbeti koyulaştır” de.

Ömrün bir günlük kalıcılığı yok ey lale, kırmızı şarap kadehiyle sevgilinin nefesini tut!

Ey gönül, aşkta deliliği terk etmeyince, delilikle o peri gibi güzel sevgilinin eteğini tut!

Ey vaiz, “Fânî”yi meclise çağırıyorsun ya, yararı iki üç başka yalanında ara.

 

251

Onun gibi başka zalim sevgili, benim gibi onun sıkıntısından biçare başka aşık yok.

Onun köpeği yüz parça gönlü yemeye geldi. Yüz parça veriyorum, o başka parça istiyor.

Şirin’in gönlünde Ferhad’ın eliyle yumuşattığı sert taş gibi sağlam başka taş yoktur.

Ey gönül, hayret vadisinde senin gibi başka avare yokken, niye Mecnûn’un halini araştırıyorsun?!

Güzelliğin her bakışta hayret artırıyor, yazık ki beni başka bakışlara sebep kılıyor.

Yüzünün bir tarafım açtın, ben öldüm, başka yüzlerde yaşamak için aç.

“Fânî”, eğer şarabın yıldızıyla neşelendiyse de, başka yıldızlar bunun gibi olmaz.

 

252

Ey saki, sarhoşum, sarhoşların şarap kadehini getir. Dinimden korkarsan, zünnâr getir!

Kendi içtiğin saf şarabın tortusundan gönlü yaralılara deva olarak merhem getir.

Varlığımı yakmam için yüzünü aç. Halil’in gül bahçesinden narçiçeği renkli ateş getir.

Mana yolunda seni küfürden çevirirsem, cefakarın önüne meyhaneden şarap testisi getir.

Ey kutsal kuş, varlığın dar kafesinde inleyen canımı götür, sevgiliden müjde ver!

Bahçıvan, artık gül bahçesinden bahsetme, ya da o sevgilinin yanağından örnek olarak bir gül getir.

Ey şarap satıcısı, hırka rehin oldu, başım hoş değil. Sarığıma karşılık bir iki kadeh şarap getir!

Ey haberci, ne felek dost, ne ömür vefalı. O vefalı sevgiliden haber getir!

Ey “Fânî”, senin sevgi göstermene o naz ediyorsa, bir daha sevgi gösterme!

 

253

Yüzün ateş gibidir, su da denilebilir. Ay senin inceliğinden utangaç, güneş de.

Dünya meclisinden rindlerin yardımıyla meze ve şarap ulaştığından beri meyhane dilencisiyim.

Zühtten öldüm, şarapla aşkımı sarhoş eden, harap eden şarap satıcısı saki nerede?

Aşk yüzünden sıkıntı çekenler, benim misafirim gibidir. Gözün kanıyla şarap, gönülden de kebap veririm.

Maksadın elden bellidir. Bu yolda erteleme de acele de iyi değildir.

Ey öğüt veren, rezilliğimin sebebini sorma! Aşkür. Şarap kadehidir. Bir de gençlik çağı.

“Fânî”, seher vakti meyhaneye gözyaşı yağmuru döktü, sıkıntının etrafında oturdu, kapı da açıldı.

 

254

İlkbaharda kadehe neşeli şarap doldur. Bulut gibi feleklerin kubbesine naralar at.

Küre gibi feleğin dönüşüyle ne kadar baş döndüreceksin, kadehin dönüşüyle yeryüzüne fitneyi at.

Ey aşk, riyakar zühtten vücudum soldu. Ah şimşeğim bu harmana çerçöp olarak at!

Allah’ım, sarhoş ne zamana kadar dinlerde fesatlık çıkaracak, o korkusuz kafirin gönlüne acuna, at!

Allah’ım, bu feyzi olmayan bencil zahidi idrak aynasındaki kadehten bir gölge olarak at!

Yüz kadar parlaklığı olan senin güzelliğinin yüz yapraklı gülü, bütün ışıklarını bu yüreği yaralı gönle atsın.

Ey saki, “Fânî”, Hâfız’ın yudumuyla sarhoş oldu. Kalk ve şarap kadehine neşeli şarap doldur.

 

255

Meyhanede sarhoş, kavgacı, şarapla bela ateşini keskinleştirenler sakilerdir. Yan bakışla aklı avla. İşveyle takvayı yak. Söz vererek ruhu aldat. Hileyle renklendir.

Avlama zamanı kementleri cazip, kalp kırma zamanı okları kan dökücüdür.

Kâküllerinden kokunun yayıldığı her diyar halkı günahkar ve de kötü kalplidir.

Aşk ve rezillik var, şarap getir. Takva elbisesini ve zahidlik hırkasını yak.

Ey gönül, kıyamet yaratılıştan aşkı ortaya çıkarınca, kıyamet karışıklığından niye korkayım ki?!

Kadehle sarhoş olduğumda, padişahın yüzüğü ve Perviz’in tacı nerede?

Feleğin içinde senin hadisen olunca, nasıl çıkılabilir? Bundan kaçma.

Ey “Fânî”, birazcık seçim hakkın olmayınca, rıza yoluna git, kavga yerinde kalsın.

 

256

Sarhoş kafir meyhanede yine canıma zarar verdi, meyhane şarap seliyle yine beni viraneye çevirdi.

Feleğe yükselttiğin her züht ve takva binası, yazık ki benim tufanımla yine yerle bir oldu.

Şarabın taze açılarıyla ıslanan hırkam, hep ayrılık acısının ateşi ve hararetiyle yine kurudu.

Meyhaneden çıkıp Kabe’ye gitmeye niyet edince, gönül yine gittiğine pişman oldu.

Ey şeyh, züht perdesinin ne faydası var? Bu sarhoş Mecnûn, meyhanede yine şaraba rehin olmaya soyundu.

Sakinin aşkıyla meyhaneye gidince, din ve dil yine onun işine yarayamaz.

Aşk yüzünden yüreğimde gizli acılar olunca, yakamın yırtığı yine eteğimle birleşti.

Aşkta ölmem ayrılık ulaşınca zor. Ey “Fânî”, fena yolunu takip etmek yine kolay oldu.

 

257

Henüz sarhoş olmayıp iki gözünde sarhoşluktan eser bulunmayınca, rindlerin meclisinden gitme.

Henüz bir an bizim isteğimizle oturmayıp kendi isteğinle gitmeye nasıl hevesleniyorsun?

Zamanın olaylarına henüz zarar vermemişken, ayrılıkta niye bizim gönlümüzü kırmayı istiyorsun?

Ey saki, henüz senin şarap kadehine elim ulaşmamışken takatim kesildi ve yok oldum.

Ey sûfi, meyhanede henüz şarapsever olmuşken sakinin beni şaraptan men etmesi de ne oluyor!

Ezel sarhoşluğuyla henüz kendime gelmemişken, aşk sarhoşu olan bana aklı niye soruyorsun?

“Fânî” gibi gönlüm o saçın halkasına henüz bağlanmışken, delilik kemendinden nasıl kurtulurum?

 

258

Bugün benim ayrılık şiddetinden dolayı sıkıntım var. Yazık ki ben iyi değilim, sen bugün nasılsın?

Divanelikle çok rezil oldum, delilik yüzünden çok utancım var bugün.

Vâmık ve Mecnûn yüzünden beni hikmet ve akılla yüz kere okşadı. Bin tesellim var bugün.

Meyhaneye gidiyorum. Sanki bu acının ilacı şarap ve çalgıcıya havale edilmiştir bugün.

Meyhaneci yolun kılavuzu olduğundan kadehi ele alınca, sarhoşluk görünür bugün.

Şarap nasibini bana şeyh menetti, alemin emriyle onun yok olması cehalettir bugün.

 

259

Gönül henüz itaat etmedi ama, amacım aşkı terk etmek. Sarhoşluktan tövbe etmemi istiyorlar ama, henüz yapamıyorum.

Tövbe ve zühd hangi cemiyette bana ulaşır? Çünkü ben, bazen aşktan, bazen sarhoşluktan perişanım henüz.

Nasihatçi, senin öğüdünü meyhaneye gitmeden anlamıyorum.

Bazen aşktan, bazen sarhoşluktan perişanım henüz.

Seni görünce ayağına kapanmam ayıp değildir. Çünkü başı mı ayağa, ayağı mı başa koyayım bilmiyorum henüz.

Bir gece o ay bana misafir oldu, onun üzerinden bir ömür geçti, ama hala yatak odamdan bana ayın ışığı geliyor.

Mümkün olduğunca o almalı güzel beni öldürmek için kılıç çekiyor, fakat onun aşkından konuşarak uzaklaşmama imkanım yok.

Bir ömürdür onun can bağışlayan yakut renkli dudağının şehidiyim, halk viran kabrimden can kokusu alıyor.

Ayrılık akşamı, sevgilinin ayrılığının uzunluğuyla feleğin kubbesi altında henüz sıkıntıyla ağlamıştım.

Ey “Fânî”, göğsü yaran ayrılık kılıcına bak ki, merhametliler yakamın yırtığım hâlâ dikmedi!

 

260

Her ne kadar ona kavuşma ümidim yoksa da, gönlüm onun hayali olmadan asla yapamıyor.

Onun gibilere gönlünü ver, ondan kurtul deme. Onun gibi güzellerle olmadı, asla olmaz.

Her ne kadar boyu, orta boyun dışındaysa da, orta boydan asla az ve çok değildi. Onun eziyet ve sıkıntısı gerçekleşmeden, gönlümün sıkıntısını gör ve şarap ver.

“Fânî”, senin ayrılığının derdiyle halsiz kaldı. Ne oldu da onun halini asla sormuyorsun?

 

261

Ey gönül, meyhane sana sığınak olarak, meyhane kapısının dilenciliği de rütbe ve şeref olarak yeter.

Sen özür dileyemezsen, dostun yardımı ve keremi özür dileyen olarak sana yeter. Murat gülü ve rüzgar sana yardım eder. Akşam kanlı gözyaşı ve sabah ah sana yeter.

Onun zülfünü karanlıktan çıkarmak istersen, o boyun ve yanağın hayali, yolun ı-şığı olarak sana yeter.

Meyhane fezasında sıkıntı ordusunu defetmek için, sürahi ve küpler safi her tarafta sana asker olarak yeter.

Ey katil, halkın kanını istiyorsan, kötü kalpli sevgilinin iki gözü sana delil olarak yeter!

Felekten senin vefan ve sevginin olmamasına şaşılmaz. Sen sevgi ve vefa ehlisin, bu günah sana yeter.

Ey “Fânî”, meyhanede sefil dilenci olarak kalma. Vakit geçti, şahlık kadehine meyletmek sana yeter.

 

262

Ayrılık acısıyla öyle yandım, ayrılığının acısından canım öyle yandı ki sorma! Zülüf zinciriyle gönlü cezp etme. “Mecnûn böyle mi perişan oldu” diye bana sorma!

“Yakut renkli dudağın ayrılığıyla nasılsın” diye bana niye soruyorsun? Şirin’in canı bu ayrılıkla öyle bir gitti ki sorma!

Ey saki, çevir ve büyük bir kadeh ver, feleğin yüzünden o kadar ağırım ki sorma!

Yüz çeşit belası olan gizli aşka düştüm. Bu sebeple öyle pişman oldum ki sorma!

Akıllılar aşıklıktan ve şaraptan men ediyorlar. Cahil insanlara öyle üzülüyorum ki sorma!

Şarap satan saki o kadar cilve yaptı, yüzüne öyle hayran kaldım ki sorma! Kavuşmayı mı istiyorsun?

“Fânî” gibi fenayı ara, aşk zorluğunu öyle kolaylaştırdım ki sorma!

 

263

Bize cennet bahçesinden kevser ve huri, meyhaneden şarap ve saki yeter.

Bencil zahid, sana veresiye olarak tûbâ, bize o salınarak yürüyen selvi boylunun yüksek gölgesi yeter.

Alem halkının dizginini tutar, eski ve yeni olarak bize eski şarap ve o genç yeter.

“Felek yüzünden canda ne afetler var” diyorsun, ay gibi alımlı güzelin gamzesi bizim canımıza afet olarak yeter.

Biz neredeyiz, kavuşma nerede? İşte gönül ve can. Senin ayrılığının sıkıntısıyla mutluluk bize yeter.

Senin aşk ateşini muhabbet ehlinde ararlar. Senin yüreğimizdeki vefa acın bize işaret olarak yeter.

Ey saba, vefa ehlinin her biri dosttur. Falanın dostluğu ve sevgisi dünyada bize yeter!

“Fânî”, insanlardan yakınlığı kesmek mutluluktur, mutlu ol. Çünkü bu huy ve tabiat bize yeter.

 

264

Senin sabah kadehin defe ve neye heves ederse, şalım zurnasının, davulunun gürültüsü yeter.

O alımlı katilin sana dedikleri doğrudur. Sabaha kadar mum gibi olmak ölmektir.

Bir kadeh sabah şarabıyla ömürden nasibini al. Çünkü sabaha kadar kimsenin sana itimadı yoktur.

Onun yanağına ulaşma hasretiyle çaresizim. Yazık, hiç kimsenin kavuşma çaresi

Genç sevgilinin aşkında eski şarap ateşte yağ gibi olsun, biz de ortada çöp gibi.

“Fânî”, fena şehrine ulaşınca şarap iç. Orada ne muhafız korkusu olur, ne bekçi sıkıntısı.

 

265

Ey gönül, benim yerime o nazlının elini öp, elini vermezse, eşiğini öp.

Bu da olmazsa yere öpücük ver. Yani benim yerime oraya git, yeri öp.

Onun köpeğinin ayağının altım öptüğümü gör. Sana elini verirse, böyle yap.

O boy ve yüz olmadan bahçenin kapışım vuruyorum. Servinin ayağını, yaseminin yüzünü öp.

Ay her delikten içeri girer, o çadırda oturan ayın ayağından öp.

Düşerse o ay eğer “Fânî”nin eline, ayağını öpmek olur onun işi.

 

266

Zühd ehline aşk meyhanesini, riya ehline de kavuşma yerini sorma.

Meyhane dilencisinin sırrım padişaha, padişahın mahzeninin durumunu dilenciye sorma.

Sevgili, neşe ve hayat özelliklilere nasip oldu. Sıkıntı, dert ve beladan başkasını bize sorma.

Biz dert görmüş, deva ummuşuz. Bize derdi sor, devayı sorma.

Aşk ehline aşk yolunun tehlikelerini sor. Tamdık sözü tanıdıktan başkasına sorma.

Rindlerin meclisinde yukarı aşağı yoktur. Gittiğin yerde daireye otur, yer sorma.

Ey gönül, zamanenin vefası olmayınca, salon zamane insanına vefa yolunu sorma.

Ey “Fânî”, bencilliği medrese ehli bilir. Bize fakirlik ve fenadan başka şey sorma.

 

267

Feleğin meyhane gibi yüce temeli yoktur. Oraya akıllı gidersem, gönlümde korkuyla gelirim.

Onun her küpünün bir feleğe benzediği söylenebilir. Her kabarcığı da bir yıldızla kıyaslanabilir.

Ona başka bir alem denebilir. Çünkü bir iki kadeh içince kişi başka bir aleme düşer.

Onun sofrasına şerefle adım at, nefesini tut, orada nefesin ruh veren İsa nefesli o-

Meyhanecinin gönlünü sakinin yüzünden koru, güneş ışığını yansıtmak için yerinden çıkar.

Uygun rehber ve yol bilen piri olmadıkça, yoldan çıkan yolunu bulamaz.

Kendi bedeninden beklentisi olmayanın, meyhane şarabından bir yudum ümidi olmaz.

Ey “Fânî”, fena dünyasını kazandırdığı zaman, meyhane pirinden bir kadeh isteyebilirsin.

 

268

Gündüz tekke şeyhine karşı mahcubum. Çünkü dün, şarap satan pirin dindarlık örtüsünden kurtuldum.

Ey akıllı, meyhanede aklı başından giden benim. Zühd adına okuduklarım aklıma gelince, mescide yöneliyorum.

Dini yağmalama olarak saydın. Sakiyle meyhane pirinin meyhanede dün tartışma ve kavgası vardı.

Benim dinimi kabul etmedi, doğal olarak şamata etmem gerekir.

Din meyhanede reddedildi. Dinde Müslüman olanlar; saçından, sakalından utansın.

Yakut dudağın ve uzun kirpiğin yüzünden aklım başımda değil.

Ey ay yüzlü güzel, ya o zehri içimden, ya da içkiden çıkar!

Gönül ehlinin yanında söz değişir, diğer anlamıyla bu sözde mana bulan susar.

Kaza işinde çalışmayı terk etmek, çalışmanın aynısıdır; çok çalışana çalışmamak zor gelir.

Allah’ın sende sakladığı her ayıbı ortaya çıkarma. Belki halkın da örtemeyeceğin kadar ayıbı vardır.

“Fânî”, nüktedanlıkta sarhoş ve korkusuzdur. Hafız’ın şarabım Câmî’nin kadehinden mi içti yoksa!

 

269

Tekkeden meyhaneye eşyamızı götürünce, şansımızdan memnun olmamız şarap sebebiyledir.

Yazık ki, ayrılık kılıcıyla parça parça olmuş tenimi, kendi parça parça olmuş gömleğimde gizliyorum.

Meyhane dilencisi, benim gibi bütün malını, canım şarap seline verdiği için çıplak kalıyor.

Meyhanedeki sakilerin benim şişem için katı kalplerindeki taşlarına bak.

Toprakta oturan dilenci, şahın kendi tahtında olmayan haşmetiyle meyhanenin tozu olsun!

Aşk yolunda daha mutlu olmak istersen, “Fânî”, gönlündeki ahla pilim pırtım ateşe at!

 

270

Biz ve benlikten başka tarzı olmayan bencil şeyh, belki bir iki düşünceyle kurtulur.

Ey zahid, ezelden vatanı muğların meyhanesi olduğundan, gönül beni tekkeye çekmez.

Oğlu kaybolmuş pir, hüzünler evinde alevin yandığım görürsen, sensizlikten yüreğim yanıyordur.

Sarhoşluktan baş ağrısı çeken, ilaç olarak kırmızı sandalı vücut ağrısına da sürsün.

Ömrün sonunda iki arkadaş birlikte halvete gelirler. Ey felek, yüzünü çevir ve birbirine yanaştırma!

“Fânî”, fena meyhanesinden sarhoş gittiğinde onun kefenim meyhane toprağıyla kokulandırın.

 

271

Meyhane pirinin kadehinin üstüne, dibine, onun güneş ve ay gibi olan altın ve gümüş tabaklarına bak.

Yüz bin gönül ve can bakışma feda olsun! Sarhoş saki de onun yanına oturmuş.

Meclisin etrafmda meyhane rindlerinden halka oluşmuş. Şahın etrafında da ordunun yalanlan yine öyle.

Nice meclis ve şarap gören, âb-ı hayâta ve şah meclisine nasıl yönelir?

Bana kendi kadehinden bir yudum verince, utanıp onun yolunun toprağından başkasına bakmadım.

Ey “Fânî”, meyhane pirinin kölesi ol ve başını mağrur, servi boylu sakiye feda et.

 

272

Onun siyah gözü bir bakışla bana cilvelendi, diğer bakışma maruz kalınca nasıl ölmem?!

Ey bâd-ı sabâ, gönlün kanlı gözyaşıyla gözüm karardı, onun yolundan bir toz ulaşsın diye bekliyorum.

Feleğin süsleyicisi, senin güzelliğim süslediğinde güneş ve aydan öyle utandı ki, karardı.

Meyhanede benden haberi olmayan gönül, yine eğri külahlı sakiye sordu.

Keşke bana bir kadeh içirse ve beni öldürse! Çocuk gibidir, şarapla öldürmesinin günahı olmaz.

Gönlüm feleğin sıkıntısından meyhaneye koştu. Olay olunca oradan başka sığınılacak başka yer yoktur.

Ey bülbül, gül kokulu sevgilide vefa yoktur. Gönül ararsa da ona gönül verme!

Ey “Fânî”, fena iddiasında bulunan herkes, lafının iddiasının yoludur burada tanığı.

 

273

Onun vücudundan bana elbise ve gömlek ulaşırsa, gömleğini bırak, elbisesi beni helak ediyor.

Ondan söz dinlemeye takatim olmayınca, başka sözlere nasıl tahammül edilir?

Onun dalgalı zülfünden rüzgar esince incindim, ama ruhum onunla tazelendi.

Allah’tan hayatı ve ölümü kimsenin ağzım görmediği dudağın tebessümüyle göstermesini istiyorum.

Şirin’in can bağışlayan dudağındaki aşka bak. Ömür geçti, onun “dağ kazan” adı yaşıyor.

Gönlüm zaman ehlinin eziyetinden ve sıkıntısından rahatlayınca şarap ver. “Fânî”, fena yolunda hızlı gitmek istiyorsan, yükünle gitme, onu omzundan at.

 

274

Gel saki, meyhane hoş bir yerdir. Suyu ve havası aşk ve şarap sebebiyle güzeldir. Beğenilmeyen kibri ve güzel kıyafeti olan saltanattan çok, onun kapısındaki dilenciliği bil.

Gönül onun dudağından gizlice istekte bulundu. Güldü ve “hoş isteklerin var” dedi.

Aşıkların figanı, sevgi ve vefanın hoş sesli bahçe kuşları gibi etkilidir.

Ne iddia yerinde, ne kibir, ne gurur. Ey gönül, Allah için hüzünlenme.

“Fânî”, huriye, cennete ve kevsere bakmadı. Sevgili ve şarap meclisine ulaşmakla övündü.

 

275

Seher vakti, meyhanede kulağıma sabah içki zamanı: “gir ve şarap iç” diye bir ses geldi.

Fakat gözyaşınla önce yolu yıka, sonra sıdk ve safayla fena hırkasını giy.

Sonra sevgiliye secde et, daha sonra meyhane piri için iki kulağım tutup yeri öp.

Bütün şartlar yerine gelince, meyhaneye salınarak gel, yüz bağırıp çağırmayla şarap tortusu içenlere bak.

Bir hoş sesli çalgıcıdan, bir de şarap içip aklı başından giden sakiden vazgeç.

Bir şarap tortusu içen rindin kadehinden dolayı şarkı söyle, bir şarap satan pirin elinden kadeh çek.

Bir yudumla dünya ve ahiret düşüncesini gönlünden uzaklaştırmak, şarap düşkünü rindlerin cazibesine yaraşır.

Aklında o acının coşkusu olunca, sen de susuz dudakları bir yudumla muradına erdir.

“Fânî”, meleğin haberi olmadan aşk kadehi içmeyen, tortu çeken rindleri inkar etme!

 

276

Meyhanede saki, çehresiyle öyle ateş saldı ki, din ve zühd ehlinin ailesine ateş düştü.

İlk olarak o aşk benim viran gönlüme ateş olarak düşünce, afiyet köşesinde rahatladım.

Eğer o ateşin ışığının parıltısı cehenneme düşerse, cennet hurileri ateş gibi kendilerini yakar.

Ey saki, o ateş renkli sudan ver. Çünkü içince, ev halkını değil, cam ve cihanı yakıyor.

Eğer her zaman sakinin yakıcı yakut dudağının hayali can yakarsa, ağlayarak gönül ateşini azaltırım.

Gül bahçesinin her tarafında yanağının baharını kıskandıracak ateşli güller ve yakıcı laleler yoktur.

Ayrılık çölünde aşıklar ordusunun yakıcı gönlü, gece kervan ateşi gibi gözükür.

Onun aşkını yüz parça vücudun çöpüyle örtmek isterim, fakat çöp yığınıyla ateş nasıl gizlenebilir?

Meyhanede ateşi mekan yapan Semender gibi şaraba düşmek istiyorum.

 

277

Seher vakti meyhane köşesinden Sürüş: “hasta hükümdar iyileşti, şarap iç” diye müjde verdi.

Dostların yine dolu kadehler ve afiyet olsun sesleriyle bizi eğlence meclisine çekmeleri ne hoş!

Bazen çalgıcının sesi şarap gibi sarhoş ediyor, bazen sakinin cilvesi şarap gibi aklımızı başımızdan alıyor.

Şahın halveti için tatlı, hoş davranıştı sevgililer, inci parlaklığındaki gece mumunu kolluyorlar.

Ey gönül, böyle zamanda akıllı olmak hatadır. Ömür binasının bekası yok, sarhoşluğa çalış!

Ey “Fânî”, sonunda işin şaha dua etmek olunca, gönlü bir an bundan mahrum etme ve susma!

 

278

Ayağı burkulmuş sızlanan çocuk gibi, onun ateşli güzel yanağından her tarafa ter damlıyor.

Gece o ay, misk kokulu perdeden çılanca, şebnem gibi yıldızlar onu seyretmek için yere iner.

O ay, peri, huri, melek de olsa, akıl hayret artırıcı şekilden bir an kendi şekline girmez.

Sen, güzel bahçede güzel servi cilvelenince, çemendeki güzellerin kuraklık yılı geldi sanırsın.

Yasemin gibi zülfünü yanağına dağıtınca, yaşantımın gündüze akşam tozu elediğini sanırsın.

Ey saki, dünya endişesinin beni afiyet öğreten zühdle ve iyi iş çıkaran akılla helak etmesine karşılık kadeh ver!

Ey saki, zahid içme derdini men edince, ilk şarabı verince, süzme şarabı bırak.

Kibirlilerin yanında kibirle ilgisi kalmayınca, yolunun toprağı olan ben ondan nasıl iltifat görürüm?

Ey “Fânî”, şarap sırrım kadeh çizgisiyle göstermemi, ama başkalarına göstermememi istiyorsun!

 

279

Melek, her an günahım yazmak isteyince, onun güzel şimşeğinden kalemine ateş düştü.

Gam ordusunu ah ateşiyle aşk mülküne çekerim, ordusu olan şalım budur bayrağı.

Aşkla yanan gönlüm cehennemden niye korksun? Ateşli güllerle zehirlendi niye üzülsün?

Gonca gibi gönlümü o ağız renklendirdi. Varlığın yoklukla beraber olması bu yüzden.

Meyhane pirinin hizmetinde çok bulundum ama, onun cömertliğinden beklediğim muğların kadehidir.

Bâd-ı sabâ, gönlümü onun zülfünde bulamayınca, kıvranın içinde niye arasın?

Büyük kadeh al. Çünkü sevgisiz âlem, gamlı cana sıkıntıdan başka birşey vermedi.

Aşkın kavuşma hareminde hürmet ettiği azizi felek nasıl aşağılar?

Ey “Fânî”, sevgilim gitti, sen de git de, o sıkıntıyla ben de göğsümü parçalayayım!

 

280

Derdimi yaralı aşıklara bağışlasam, her birine yüz binden çok düşer.

Güzeller, ürkek gönlümüzü, avcının avda yaptığı gibi kin kılıcından bağışladılar.

Ey gönül, dostun sıkıntı ve belasının hepsini aşk mahallesine götürme. Bizim için de bırak, bağışla!

Peri yüzlüyü istemekle delirdim. Saki, bana deliye yakışır iki kadeh bağışla.

Aşk derdi ve belasına ve gönlümün muhabbetine ayrılık kılıcı çekip bağışladılar.

Ey şarap satıcı, şarap ve sarhoşluktan dolayı sarhoşluğu gidermek için bir dolu şarap bağışla!

“Fânî”, senin boyun ve yüzünün hasretiyle toprak olunca, sevaptır mezar dilencisine mum bağışla.

 

281

Ezelî kadehi yaratma peşinde olan, artık ebediyyen akimi bulamaz.

Kaza kalemi kadeh dairesini çizince, sanki sıkıntının rolü yörüngenin dışında kalır.

Meyhanede sarhoşken Cem’in kadehinden utanan, elinde eski çömlekle tortu içene bak!

Gönül, aşk ve delilikten yok olmaya yönelince, kazaya rıza göster, çok öğüt verme.

Ey saki, eğer meyhane piri değerli söz söylediyse, az şarap ver ve sakın onu inkar etme!

Felek sana kin besleyince, meyhaneye gir, iki üç sarhoş kadehiyle onu yok say.

Bizim sıkıntımız yüzünden uykuya dalan sarhoş alımlıyı kimsenin aceleyle uyandırmasını istemiyorum.

Sevgili gidince, gönlün de onunla beraber gitti. “Fânî”, şimdi onun derdinden kurtuldun, onu Allah’a havale et.

 

282

Bu gönlü yaralı, hep senin kılıcın yüzünden, gizlice gönül kulağına bağrının yarığından bahsediyor.

Gönlüm sana kavuştuğuna memnun oldu, fakat hep senin ayrılığınla endişeli ve tedbirli.

Ey vaiz, ay yüzlü saki elinde kadehle otururken tövbe sebebiyle kurtulması mümkün mü!

Meyhanede kafir güzelleri yağmalarsam dinimin kıymeti nerede kalır?

Kınayan, dil kılıcıyla gönlümü yaralayınca, şarap tortusuyla derdi uzaklaştırırım.

Dilenci ve şah, laf ve dervişlik davasında dervişten başka her şeyle alay etti.

“Fânî”, yüz kere sızlanarak onun derdini istedi, o ay yüzlünün cömertliğiyle her birine yüz sıkıntı ulaştı.

 

283

Senin okundan göğsümde çok temren var, üstelik sayıları yağmur damlalarından çok.

Senin ağzını istemede gönül kanım gonca gibi görünüşte az, fakat çok gizli.

Senin güzel şekline olan delilik ve hayranlığım, akim düşündüğünden çok.

Nasıl bir konak bu aşk çölü? Oradan çalgı ve nameden daha çok gönül kulağına ah ve figan geliyor.

Belki rüzgar değil, su dindiriyordur ki, benim ahım ve gözyaşını tufandan çok tesir etti.

Ey saki, halktan çok, etrafımdakilere şarap ver. Çünkü derdim ve sıkıntım halktan çok etrafındakiler yüzünden.

Mübalağa etme ve sakinin döktüğünü iç. Takdir edilen rızkı kazanmaya ne çok imkan var.

Saba, o güle doğru gitme, onun sümbülünün önünde bazen çok perişan oluyorum.

Yol adımla sayılınca, ey “Fânî”, kavuşmak için koşma. Çünkü aceleyle gitmek çok gitmek değildir.

 

284

Hoş bir sevgili olmayınca; güzel hava, saf şarap ve hoş bir bahar nasıl güzel gözükür?

Bana hoş bir sevgili yeter. Çünkü onun aşkıyla hava hoş, yanağıyla da bahar hoş olacaktır.

Ey gönül, sevgilinin şarapla gül açmış yanağının bahçesini seyret, lalelik ne güzel açmış!

Benim isteklerim bir bir oluyordu, felek çaldı. Felek utansın ve o hoş günleri hatırlasın.

Sevgilinin yüzünün şeklini unuttum ama, hem onu hatırlamaktan memnunum, hem ey gönül, hoş bir hatıram var!

Senden ayrı kalmaktan dolayı gözyaşı denizimde incilerim, gönül ocağımda da yakutum var.

Eğer vuslatına erecek olursam önüne güzel hediyeler saçacağım.

O vahşi ahu sana itaat edince, ey gönül, şimdi tuzağı kur, eline hoş bir av düştü!

Ey gönül, sarhoşluktan memnun olmadığım görüyorum. Ağzına kadar dolu iki kadehle sarhoşluğu defetmek mümkün!

Ey “Fânî”, sevgili senin yanında, rakip avare oldu. Güzel yaratanına şükür için ağzım aç!

 

285

Yanağın gül bahçesi gibi ateşlendi, senin menekşe tarlası hatun, o ateşin dumanıdır.

Senin ay gibi güzelliğinden ayrı kalmakla bil ki yanıyorum, gece alev gökyüzüne kadar ateşleniyor.

Bizim sıkıntımızla gönlünde gizli bir yara olursa, içimizdeki gizli ateşle buhar gibi olur.

Gönülden akıl, sabır ve zeka gitti; menzilde kervandan ateşin kalması gibi, senin aşkın kaldı.

Yananların vatanı aşk ülkesinden başkası değildir, bilakis semender ordusunun mekanı ateştir.

Şarabın izine bak, hırkamdaki yaralardan başka ateşin izini ne belli eder?

Yanan gönlüme, inleyen vücuduma acı ki, aşıklık delilikle evimizi ateşledi.

Ey “Fânî”, yanağın şarap ateşiyle dünyayı yaktı, o ateşten gönül alemimize de düştü.

 

286

Şahlığa heves edince, kendini bırak, fena meyhanesinin dilencisi ol. Ey ay, sana rakiplerle ol demiyorum ama, şefkatli ve vefalı yüzünle de bazen bizimle ol!

Temiz hava, saf şarap, saf saki. Sen de safa ehliyle safanın başında ol.

Ey gönül, eğer saltanatın tacına tahtına heves edersen, meyhane pirinin dergahının toprağında dilenci ol!

Yaratanın ve yaratılanın rızasını istersen, kaza gelince, rıza göster.

Eğer murat mahallenin gül bahçesinde oturmaksa, yolun toprağı gibi, sabanın takipçisi ol.

Ey gönül, uyum için rindle rind ol, işin düşünce, dindarla dindar ol!

Eğer kendi gönül derdine deva istiyorsan, dertle bir ol ve devadan kurtul.

“Fânî”, şahlığı ve yüceliği istersen, Hafız’ın kölesi ve Câmî’nin yolunun çeri çöpü ol.

 

287

Sabahleyin, mahşer sabahı akla gelene kadar, şarap satıcısı pirin içirdiği kadehin zorluğunu bilirim.

Öyle bir kadeh ki, feleğe bir damla saçsan, felek şafak gibi renklenip coşar.

Eğer rüzgar melekler ordusuna onun kokusunu getirirse, baştan başa onların zikirleri sarhoş kavgası ve şamatası olur.

Konuşanlar ve susanlar, eğer dillerini onunla ıslatırlarsa, hem susan onunla konuşur, hem de konuşan onunla susar.

Yıllarca rindlerin yanında omuzumdaki testiyle şarap içince, rindlerin kuvvetine ulaştım.

O yüzden “Fânî”, şeyhin köşesinden meyhaneye gider. Satıcı pir odur, şarap satıcı pir buradadır.

 

288

Ey Allah’ım, o kadehten içen alımlı güzel nasıl bir beladır ki başkasıyla içtiği her kadeh yüzünden benim aklım başımdan gidiyor?!

Meyhaneye çok şarap taşıdığımdan omuzum sarhoş devenin ayağı gibi oldu.

O siyah gözün sürmeye ihtiyacı yoktu. Onun sıkıntısıyla öldürülenler matemde siyah giymişlerdi.

Her ne kadar kavuşma sözün beni oyuna getirdiyse de, o sözün lezzetini asla unutamıyorum.

Gizli sözüm var o güzele ancak cesaretim var mı ki dudağımı götüreyim onun kulağına?!

“Fânî”, eğer sen fena tarzını istiyorsan, gidene üzülme, gelmeyene bağırma.

 

289

Öyle bir şarap isterim ki, kuvveti zahidin elini ve aklını parlatsın. Meyhanenin yangından çıkan her karınca sarhoş olarak salınsın.

Ey gönül, Allah’ın izniyle, ağlayıp inlemekle, altınla, kuvvetle elde edilemeyecek şarap olsun!

Tatlı candan daha dost olan sert şarap olsun, ben de bir an dünyadan, kötülüğünden ve karışıklığından kurtulayım.

Sakinin yanağının şaraptaki aksi, gönül gözüyle görülebilir, bu görüşle gönül gözleri kör olan zahidler inkar eder.

Devlet kuşunu avlamada belki acze düşer, tuzak ve yeme ihtiyaç duyarsın. Ondaki karışıklığı görememen tuhaftır!

Zahid, rindlik elbisesini giymek isteyince, önce afiyet elbisesinden soyunmalıdır.

 

290

Tertemiz can dediğim senin yakut dudağın, gülüşüyle temiz canları helak etti.

Gönlüm gonca gibi kana bulanınca, sıkıntıdan her tarafım parçaladın.

Gönül kavuştuğuna seviniyorsa da, ayrılık korkusundan korkusu var.

Ayrılık ışığının yaktığı kişinin cehennem ateşinin yakıcılığından niye korkusu olsun?

Çıplak, aşıkların cam toprağı olsun diye yolun toprağına ayağını basar. Muğların bahçesinde şaraptan soyununca, Adem gibi üzüm yaprağını örtü yaparım.

Bir tarafa delileri çeker, bir tarafa aşkı, “Fânî” gibi keşmekeşte kalmışım.

Şaşılacak şey değil “Fânî”, gönlünün dağa meyletmesi. Çünkü terk etmiş şehirde sarhoşluğu, eğlenceyi, yağmayı.

 

291

Gönül evimde sevgili, özel sohbet hazırladı, gönül onun sohbetiyle ıstıraptan dans etti.

Kadehi çektim ve sarhoşluk belasından kurtuldum. Sonsuzluk suyunu içince, ölümden kurtuldum.

Sana ulaşma sabahında gözyaşı döken mum gibi oldum. Ayrılık akşamında kelebekler kısasa geldi.

Aşıklar ordusunda sana kavuşma şarabı genel, bana göre ayrılık kadehi özeldir.

Meyhane pirinin önüne ihlasla baş koyarsan, kadehin sakinin elinden kendiliğinden kurtulur.

Kıssacı kıssacıyı sevmez sözünün aksine “Fânî’nin gönlünde yokluk ehline muhabbet var.

 

292

Meyhane piri bir yudum verirse, karşılık olarak can bağışlarım, belime zünnâr bağlarsa, karşılık olarak iman veririm.

Senin ok yağdıran gamın için her temrene karşılık olarak bir can vereceğim yüz binlerce can nerededir?

Ey saki, sarhoşluktan öldüm. Eğer bana bir kadeh verirsen, Allah sana karşılık olarak âb-ı hayât versin!

O dudaktan bir buse verirsen, karşılık olarak can veririm. Canın değerine karşılık yeryüzünün toprağı verilemez.

Meyhane pirinin kölesiyim. Fakirlik töresinde bizden ona ulaşan hatanın ihsandan başka karşılığı yoktur.

Aşk zulmünden dolayı bana acıyıp, beni okşadıysan, Allah karşılığında yüz kadar güzellikle seni bağışlasın!

“Fânî”, sevgili uğruna tatlı canını verdi ama, kısmetine ayrılık acısından başka bir şey çıkmadı.

 

293

Aklımda sevgilinin yakut renkli dudağına, gönlümde gül ağızlının kadehinden dolayı sevinç var.

Gül endamlı, o serviden neşe eklemeyince, gül neşe getirdi, servi sevinç ekledi.

Neşe adına her şey sıkıntı ve eziyetken, sensiz mecliste benim neşe değil, sıkıntım var.

Sana kavuşma mutluluğunu kaybettiysem de, iyi ki neşe ebedî olarak var.

Ey saki, şarap ve kadehten başka neşem olmadığından, neşem hevestir, bana şarap kadehi ver.

Sabahtan akşama kadar kimsenin neşesi yoksa, şarap ve sakiyle bir akşamlık neşeyi ganimet bil.

Ey saki, mahmurluğun sebebi sarhoşluk ve şaraptır. Zamanın şarabından neşe ummak ham hevestir.

 

294

Gönlüm aşık olunca, Kur’an ezberlemiş yeni Müslüman gibi, sevgilinin lafzını ezberlemiş.

Senin saçını açıklamada zavallı gönlüm yazık ki, baştan başa perişan sözler söylemiş.

Gönül, yüzünün aşkı ve ayrılığın sıkıntısıyla gam günü, Kenan kuyusunun eziyetiyle Yusuf Suresi’ni ezberlemiş.

Dört defteri okuyup, kolayca ezberleyene aşk sırrından bir konuyu öğrenmek zor gözüktü.

Aşıklık belasıyla şeyh San’an’ın halini ezberleyip unuttuğunu görünce, başı dönmüş olarak inliyorum.

Şeyh, dilinde tevhitle canından habersiz, cahilin ezberlediği Kur’an’ın manasından uzaktır.

Sevgili, “Fânî’nin nazmım ezberlemiştir, buna şaşılmaz. Çünkü onun güzelliğim ezberindekiyle açıklamış.

 

295

Bir akşam eğlence meclisine giren mum olunca, o zalim güzelin öldürdüğü mum oldu.

Senin yanağının ateşi ona tesir etti, senin güzelliğinin nurundan mum aydınlandı.

Bütün asiliğin ve güzel ışığınla yakıyorsun, senin boyun ve ay yüzünle mum ne zaman beraber oldu ki?

Ey saki, benim meclisimde bu gece mum gerekmez. Çünkü o parlak şarap ve o çehreden mum hasıl oldu.

O servi boylu divane lambayı yaktığı için ayağı fanüste bağlı, boynu zincirde.

“Fânî”, başından taç düşüncesini çıkar, altın taç olan başta mum olduğunu gör.

 

296

Meyhaneye gir, geniş alam fırdevs gibi, her taraftaki sakiyi benzersiz huri gibi gör.

Feleğin gölgesi ona düşünce, böyle yüksek bir binayı yaptığı için Allah hayrım versin!

Felek hızlı hareket edince, bir burçtan diğer burca bin yılda ulaşılamaz.

Ona yolda yürüyenden durduğu yerde karanlık ulaşır, halkın güzelliğiyle kötü huylar değişir.

Şaraptan bir yudum çeken, dindarlığın bin suçuna bir latifeyle şefaat eder. “Fânî”, o diyara onu zindanına götür, âlemi, etrafındaki şerefli ve şerefsizi bırak.

 

297

Hırkama şarabı döktü ve kederle giderdiği o eski dert gibi dindarlığıyla rahatladı.

Senin gül yüzün olmadan gonca başımız yakamızda, kanlı gönlümde bahar, bahçe isteği yok.

Gönül evi, karanlık gecede şarapla gamlananı eğlenceyle aydınlatır.

Zamanın bağına nergis gibi başım önüne eğmiş, elinde kadeh bulunan rind, ibretle baktı.

Ey “Fânî”, kavuşmak istersen, “fena yolunda az dolaş”, bunu sana söylüyorum, elçiye tebliğden başkası yaraşmaz.

 

  

298

Ey, gönlümde gül yüzü gül bahçesine, iki ateşli yakut dudağı aydınlık şaraba ihtiyaç hissettirmeyen!

Yakamı ne zamana kadar yırtacaktım? Yüz kere şükür ki aşk deliliğiyle bana gömlekten rahat çıplaklık verdi.

Eğer dinlenmen gerekiyorsa, ey gönül, meyhaneye git. Çünkü kimse o emniyetli yerden başka yerde rahat edemez.

Bu nasıl naz ki, o güzel vücutlu servi yüz sevgili de görse, bizden huzurlu oluyor.

Sarhoş sevgili yeryüzünde rahat. Benim yüzümden rahat etmezse ne olacak!

“Fânî” gibi varlığın sıkıntısından kurtulanın dosta ihtiyacı yoktur, düşmandan da rahattır.

 

299

Şarap kadehinin uğurlu yıldızı bir gece elime düşerse, sarhoşluğu ne mutluluk, parlaklığı ne şereftir!

Her tarafta saki belaysa da, meyhane her beladan korunsun!

Canına kastedince, sıkıntı ordusunu defetmek için küp ordusunun saf çektiği meyhaneye gel.

Yüzün sıcaklığı ve kırmızılığı ilk kadehle oldu, şarap ateşiyle sıcaklık ulaşınca, ikisine de şaşılmaz.

Aşk ve şarapla hayatım mahvoldu, ama yine de böyle mahvetsin.

Şarap küpünün coşkusuyla ağzından salya çıkmış sarhoş develer gibi olan sarhoşların sarhoşluğuna bak!

Aşk yoluna atılan her adımda bin korku varsa da, korkuyu atman için azmet, korkma.

Feleğin eğrisinden ok gibi sıçra ki kurullasın. Yoksa iki yüz zulüm okuna hedef olursun.

300

Meyhane piri eline saf şarap verince, tövbeyle kendini muaf tutma.

Ey gönül, ayrılık kılıcıyla göğsüm yarıldı. Yırtık gömleğimi dikmenin ne faydası var!

Kirpiğinin savaş ehli gibi saf çekmesiyle aşk ehlinin kalbi kırıldı. Ey sûfî, aşk dersine gir. Çünkü senin konun anahtarla açılmaz, açıklamayla izah edilmez.

Muhalefetin kavgasıyla söz uzadı ama, aşk edebiyat defteri aslında bir harftir.

Benim senden ve meyhaneden razı olmam, Kabe’den ve zühtten iyidir. Zira derler ki, insaf, itaatin üzerindedir.

Benliği terk etme yolu “Fânî”den ve benlik şeyhten. Çünkü bu her zaman “lâ” dan nükteler söyler, o ise “lâf’ tan.

 

301

Meyhane gibi emin yerin, meyhane piri gibi koruyucun olursa, kesinlikle mutlu sayılırsın.

Arkadaş gönülden zamanın sıkıntısını götürür. Yazık ki, bu zamanda arkadaş bulunmaz.

Ravza, huri ve kevserden maksat, meyhanenin sürahisi, arkadaşlığı ve köşesidir.

Meyhane dilencisi ve eski çömlekteki şarap tortusu, şahtan ve Cem’in kadehinden gelen ruh gıdası ve saf şarap gibidir.

Ben şaraba düştüğümde, onun durumunu sorma. Zira boğulan denizden haber vermez.

Yol kesicilerden kimse bu yolda yetişmedi, yol pirinin emriyle çölü katetti. Ulaşma sözüyle bana bela vermektesin ama, bu sözü tasdik ettiğimi düşünme. Bu eski dünyada her topluluğa bağlandım, Hiçbirinde dost alameti olacağına inanmadım.

“Fânî”, sevgiliye ulaşmak istersen fenayı seç, çünkü ilim ve amel konusu baştan başa telkindir.

 

302

Ey saki, gönül ateşi ayrılık alametimdir. Şarap getir de, ayrılık canıyla tutuşturayım.

Dünyada sıkıntı ateşi, evimi barkımı yaktı. Ayrılığın evi barkı yansın!

Rindler meyhaneye destan götürüyorlar, ayrılık destanım nasıl anlatayım?

Ben ve ayrılık arasında uzaklık olan, lütfederek gelecek kavuşma nerede?

Hikayemi gizlediysem de, sarhoşluğumda ayrılığın gizli üzüntüsü ortaya çıktı.

Gönül mülkü beni rahatlattı ama, ayrılık kervanından iki yüz sıkıntı ulaştı.

Ayrılık göğünden başımıza bela taşı yağarken, meyhaneden nasıl çıkarım?

Kavuşma meclisinde gözyaşı döktüğüm zaman ne hoş! Ayrılık zamanının sıkıntısını açıklayanı getir.

“Fânî”, kavuşmayı fenadan başkasına mal etme. Zira o kavuşmaya seni ulaştıran, ayrılığın ta kendisi.

 

303

Aşk kadehinden toprağa bir damla damlarsa, binlerce Mesîh gökyüzünde secde eder.

Yapısı o bir yudum şarap hamurundan olan kişiyi Yüce Allah “isimlerini öğretmek” için emin olarak yarattı.

Melekler O’nun emrine baş kaldırınca, bir kere korkusuzca baş kaldırmaktan niye korksunlar!

Fena meyhanesinin haremi temizlerin yeridir; aklı olan, temiz olmayan köpekten kaçar.

Rahmet denizinde özel olan şarabı getir. Ateşli sudan ateşime su dök.

Kendini ibadetle feyizlendir. Çünkü feyizli olan sakınılan suçtan aranmıştır.

Sağlam iple asma ipi örneğindeki gibi, bana göre saf su, şarap tortusundan saftır.

Şeyh, benim yırtık hırkayla fena meyhanesine sarhoş olarak düştüğümü görünce hangaha doğru kaçtı.

Yüzünü açınca, tecelli şimşeğinin ateşiyle çerçöpün kalmaması gibi, “Fânden eser kalmadı.

 

304

Ey yaratılışı temiz çocuk, sadece bedenim değil, ruhum da sana feda olsun!

Senin asil zatın yanında parlak güneş, parlaklıkta kara toprak gibi kalır.

Senin mahallenin toprağına canımı saçmak isterim ama, helak olmanın şaşkınlığıyla nasıl ölünür?

Kalem senin hattına baş koymayınca, kıyamete kadar başı dönmüş, yüzü siyah ve göğsü yarık kaldı.

Bize: “Gönül yarasını geçirmek için merhem iste” veya “kalp yarasının devası olarak niye hastalık istemiyorsun?” dedin.

Haşr günü senden şefaat bekleyen, bu yokluk meyhanesinde suça ve korkusuzluğa niye aldırış etsin!

Ey “Fânî”, kötü fiilinden endişeliysen de, belki o iyiler şahı sana şefaat eder, üzülme!

 

305

Meyhaneye gidersen, Allah seninledir, züht ve riya tekkesinden uzak dur!

Tuz dökünce şarap içilmez ama, senin tuzlu yakut renkli dudağına can doymaz.

Rahmet bulutunun ona su dökmesine şaşılmaz. Meleğin kanadı, meyhaneye süpürge gibi oldu.

Dost gönle ev kurunca, ömür endişesi niye? Şüphe perdesi yüze nasıl mani olur?

Mesîh gibi felekte yürümek istersen, bu ancak meleğin kanadı ve kutsal ruhla mümkündür.

Ey “Fânî”, gönül sayfası için feyiz alameti arama, senin yazın bekâ levhasında yazılı!

 

306

Yudumunu saçarsan, biraz toprağa dök. Ben aşk yolunda toprak olmaktan niye korkayım?

Şaraba düştüm ama, vücudumun zayıflığından şarapta boğulmadım. Çöp gibi suda yüzüyorum.

Gözümü gözyaşıyla yıkadım, artık yüzünü göster, senin güzel bakışından başka güzel manzara yok.

Gül yüzlü saki, ne yazık ki bazen şarap ateşinden, bazen ateşli yüzünden canım ve gönlüm yandı!

Başımı kestin ey süvari, onu terkiye bağlarsın da ayağını öperim diye halimden memnunum!

Aşk fırtınası esince, nice kıvılcım, kül, yıldızlar ve felek yok oluyor.

Fena bahçesinin gonca ve gülünden yırtık gönlü ve yırtık hırkasıyla sadece “Fânî” gözüküyor.

 

307

Yakamdan göğsümün yırtığı, göğsümün yırtığından içimin ateşi gözüküyor.

Ey arkadaşım, iple yırtığımı dik ki yine gönlüm çarpıntıyla çözülsün.

Cana kastederek, sarhoşun beni terk etmesinden korkum olmayınca, onun yolunun toprağında can kaybetmekten niye korkayım?

Terkiye asmaya layık değilse de madem senin avınım, başımı köpeğine yiyecek yap.

Ay yüzlünün derdiyle sıkıntılıyım. Ey saki, bana şafak renkli feleğin kadehiyle dolu şarap ver!

Zühd harmanında şimşek kılıcıyla aşk parlayınca, çöp ordusunun gücü nerede kalır?

Ey “Fânî”, bütün güzelliğinle her şeyi feda etmekten başka bir şey yapma. Çünkü gözün ve gönlün adeti budur.

 

308

Yakutun mekanı Bedahşan gibi olan meyhaneye bak. Ondaki her küp yakut gibi, şarapta dolayı yakut madeni.

Hayat bahçesine bak! Şarap satıcısı sarraf gibi renkli şarapla yakut renkli dükkanım açmış!

Senin yakut renkli kulağının ayrılığıyla, gözümün her kirpiğine bir damla göz yaşı yakut gibi asılmış.

Ayrılık dağında senin dudağının aşkıyla işim, gönül kanıyla yakut alâmeti istemektir.

Gül, bülbüllerin yanında yakut sofrasını açınca, nasipleri sıkıntı çekmekten başka bir şey olmaz.

Senin dudağındaki şarabın aksi meyhaneye düştü. Her taraf şaraptan dolayı yakut renkli dünya gibi oldu.

Isırdın ve canımın ipini kopardın. İki dudağının arasında yakut renkli ip oldu.

Taş ve yakut arasında ayrılık olacaksa, bela taşının kırmasıyla ayrılması daha iyi.

“Fânî” senin yakut renkli dudağının hayalini taşıyorsa gönlünde, ortada ya böyle bir şey var, ya da yakut düşüncesi.

 

309

Servim gidiyor, gidişi gönülde kalıyor. Onun yanağının gülündeki yüz diken gönülde kalıyor.

Can bedenden çıkınca; gönülde figan kalmıyor, onun ayrılığında inilti gönülde kalıyor.

Onun ayrılığının keskin uçları hatıra olarak ok gibi değil, bilakis gönülde çivi gibi kalıyor.

Yaralayan ok gibi doğruca gönülden geçip boyuna gidince, sıkıntıyla gönülde kalıyor.

O gül yanaklı serviden gönülde kalan dikenler batıyor olsa da her birinin yarasından memnunum.

Ey saki, o tatlı güzelin sıkıntısından gönülde kalan nice üzüntüden dolayı bana saf şarap ver.

Ey “Fânî”, senin ayrılıktan dolayı o kafirden kurtulman mümkün olmaz. Onun kâkülünün hayaliyle gönülde zünnâr kalır.

 

310

Şaraba tövbe etmesinden dolayı, harap gönül senin yakut renkli dudağım terk ettiğinden dolayı utanmakta.

İhtiyar ve gencin yanında şarap yüzünden utandım, ne dindarlık, ne aşıklık yapabilirim.

Güneş, şarabın gösterişinden utanmadıysa, bizim akşam meclisimizden niye kaçtı?

Senin affından ümitliyim. Çünkü kıyamette kendi suçumuzdan dolayı azapta ve sevabından da mahcubuz.

Ey gönül, dost cömertliğiyle elimi tutarsa, sorudan dönmeyiz, cevaptan utanmayız.

Ey “Fânî”, günahın çoksa, dost lütfuna mazhar olunca, utançtan yüzünü çevirme.

 

311

Saki, sarhoşluğun eziyetiyle kötü haldeyim, elime dopdolu kadeh koy!

Etrafında sıkıntı rengi varsa, kadehi gönülden temizle!

Öyle şarap içerim ki, rutubetten şarabın tesiri kalmaz.

Yaptığım bilmez sarhoş olurum, varlık alemi aklıma gelmez.

Varlık ve yokluktan bir nefeste gönlümü rahatlatan o şarap ne hoştur!

Eğer senin gibi değerliye ihsanda bulunurlarsa, karşılığında bak sorunun zilletine!

 

312

Gönül sarhoşken şarap müjdesiyle mi ardı ardına çarpıyor?

Böyle ardarda kalp atışımı belki ağzına kadar dolu kadeh gideriyor.

Belki ay yüzlü saki kadeh verecek diye sevindiğimden kalbim çarpıyor.

Âb-ı hayâttan değil, şaraptan dolayı kalbim çarpıyor her şeyi düşünmeyi bırak, kalbim çarpıyor.

O terli yanaktan dolayı kalbim çarpınca, şebnem beni gülle nasıl teskin eder?

Kalp çarpıntısı o ay yüzlü şarkıcıdandır. “Neyin sesiyle kalbim çarpıyor” deme.

“Fânnin kalbi sakisiz ve kadehsiz çarpıyor, huri ve kevserden dolayı benim kalbim nasıl çarpar?

 

313

Gönlün onun boyuna tutkunluğu ortaya çıktı. Gül dalı o serviye nazlandı.

Mum sıfatlı ışık, inleyerek yandı. Her gece gönül hastalığından dolayı işim zordur.

Gönlüm, gözüm çok ağlamasıyla kana bulaştı. Vücudum gönül iniltisiyle eziyetten cana geldi.

Gönlümdeki sıkıntı dağın ağırsa da, senden başka gönlün mutluluğuyla mutluyum.

Ey saki, bana kan gibi içeceğim şarabı ver. Çünkü benim işim, gönlün zalimliğimden dolayı canladır.

“Fânî” zayıfladı. Ama kavuşma ümidiyle bir an bile gönlün isteğiyle yerinde oturmadı.

 

314

Yine gönül beni gül renkli şarap kadehine çekiyor, gül renkli elbiseyle gönlün üzüntüsü oldum.

Senin yakut renkli dudağının üzüntüsüyle gönlümden, kanın içinde gönlün aramakla bulunamayacağı kadar kan aktı.

Gönlüm o şaraba, zaman zaman o bela selinden kafasını çıkartan dalgıç gibi daldı.

Gönül beni onun mahallesinde arayıp bulamıyordu. Yazık ki şimdi ben avare gönlü bulamıyorum.

O gül mahallesi çam bahçesi gibi oldu. Orada çamlarla nice aşığın gönlünü aldı.

“Fânî”, bir ay yüzlünün aşkıyla şarap içer, şimdi ister kadehin çevrilmesini ve gönül feleğinden şarabı.

 

315

Gönül yağması akıldan ne zaman kadar ayırır? Gam ve dert ayrılığı böyleyse, yazık gönüle!

Dünyanın onunla süslendiği yanağının bahçesine, gönlün dünyayı süsleyen bahçesi denilebilir.

Şah, put gibi güzellerin gözünden avını düşürürse, işte gönül sahrası Huten ahusuyla dolu.

Gönülün onun güzel boyundan başka, serviye yuva yapan kuşunki gibi düzgün yeri yoktur.

Avare gönlü sevgiliye sormasam ayıp değil. Sevgiliye ulaşmak mümkün olunca kimin gönle pervası kalır?

Aklımla gönlü korusam, üzülürüm, gönlün feryat ve yaygarası beni takatsiz bırakır.

Şimdi gönül, senin zincir gibi zülfüne sevdalandı. Avare “Fânî” gönül sevdasıyla Mecnun oldu.

 

316

Ne güzel ki, güzel boyunun cilvesiyle gönlümde bela, güzel kokulu saçının her tarından da gönlümde musibet var!

Nisan yağmurunun çokluğuyla kırılan gonca kadar gönlümde senden gelen cefa oku açar.

Gün gelir, onun aşktaki taşkınlığı artar, ne kadar men etsem de, her gece gönülde yüz macera yaşarım.

Gönül ve gözüm sem helak etti. Sen cilvelinin bu zulmü gönle reva görmen uygun olmaz.

Felek, daima vefa ehlini incitince, o vefasızdan gönlüme sıkıntı gelirse, memnun olurum.

Zamanın acımasızlıklarından dolayı gönlümde üzüntüler var. Ey saki, insanlık için büyük bir kadeh ver!

Eğer ayrılığınla gözüme, gönlüme neler geldiğini bilirsen, bana acıyarak rahmet gözüyle ve şefkatle bakarsın.

Ey “Fânî”, eğer gönle fena çölünü kat etmesini söylediysen ebedî hareme ulaşmaya şaşırmaz.

 

317

Ay, kırmızı şarabın içinde ay yüzlü sakinin gölgesi gibi şafağın ortasında bütün güzelliğini gösterdi.

Fakat ay ve şafak akla sakinin ve şarabın gölgesi gibi, cazibe ve inceliğiyle gelmez.

 

318

Can gözüm senin yüzünle aydınlık, hüzünler köşesi senin kokunla kokulanmış. Seni sevgilim bildiğim o zamandan beri senin dostluğunla artık kendimi tanımıyorum.

Saba sevgilinin saçının kıvrımını perişan etme. Zira o düşünceyle gönlüm perişan oluyor.

Ey Müslümanlar, iman ücretini meyhanecilere harcayınca meyhaneden nasıl çıkarım?

Dünya cömertlerine yaka silken bana, meyhanede sarhoş ve dünyadan vazgeçmiş olarak bakma!

Delilik ve aşk kargaşası başka bir alemdir. Akıllı olmama imkan yok. Meyhanenin içinde kadehin dolaşması nerede? Ben bu meyhanede dolaşmaya hayranım.

Ey şeyh, bende tövbe ve takva sözü arama. Yapamayacağım şeyi nasıl iddia ederim?!

Ey “Fânî”, tekkede beni zahidlerden arama. Ben fena çölünde rindlerin ayağının toprağıyım!

 

319

Bu dünyanın sıkıntısını çekiyorum, ama bu harabiyetten mutluyum. Vatanım cennet bahçesiydi ama, Adem babamızın günahıyla felekten toprağa düştüm.

Uzak ve uzun gurbet beni hayrete düşürdü, herkesin asıl yeri hatırımdan çıktı.

Bu sıkıntılı ruhaninin kanadım açınca, asıl oturak yeri olan bu kafes nasıl kırılır?

Fakat bu muğların meyhanesi vatanım olduğundan şarap kadehinden ve sakiden başkasına gönül vermedim.

Her ne kadar felekten zulüm ulaşacağım bilmiyorsam da, hârâbat mahallesine düşmek daha evladır.

Ey katil, buse vermeyip canımı istiyorsun. Bu çeşit sözü hocam bana öğretmedi ki!

Bu meyhane ehlinden nasıl vefa beklerim? Temelim bu eski meyhaneninki gibi sağlam değil ki!

Ey “Fânî”, ahının fırtınası ardı ardına esti. Bu daimî ahinin temelimi yıkmasından korkuyorum.

 

320

Muğların meyhanesinde yaşlı ve gencin aşığı, sakinin ve meyhane pirinin ayağının toprağıyım.

Ey şeyh, içki içme zamanımızı niye soruyorsun ki? Sarhoşluktan geceyi gündüzü bilmiyorum ki!

Boş yere bana “nasılsın” diye soruyorlar. Nasıl olduğumu bilmeyince bu meselenin cevabı ne olacak?

Senin ayağını öpünce, ayağından başımı kaldıramayınca bayıldım.

O yüzden bir an benlik acziyetiyle kendi hatmim kurtarmak için meyhaneye niyet ediyorum.

“Fânî”, sarhoş olunca fena çölüne gitti, sarhoş olmamayı ondan nasıl beklerim ki!

 

321

Gül gömlekli sevgili olmadan bostanı nasıl gezerim? Onun ayrılığından gül gibi gömleği nasıl yırtarım!

Onu hatırlamam gönlümü öyle rahatlattı ki, bazen kendimi hatırlamıyorum.

Öylesine kendimden geçmiş o olmuşum ki, kim olduğumu düşünemiyorum!

Her ne kadar bu ödünç vücudu kendimden attıysam da, beni ararlarsa, ondan başka bende hiç birşey bulamazlar.

Allah Allah, nasıl ayrılık ve nasıl kavuşma ki, vücut vatanında canım canan olmuş.

Saki ayna gibi kadeh ver ki onda güzel vücutlu, gül yanaklı, cilve yapan kendime bakayım!

Senin yüzünün olmaması benim toplulukta olmam ve yalnız kalmam gibi değildir. Benim yalnız olmamın toplulukta olmamdan ne farkı var ki!

Ey öğüt veren, “ravza” onun yanağım hatırlattığından “hüzünler evi”nin köşesi “firdevs”i kıskanmış.

Ey “Fânî”, ayrılık acısıyla kavuşma talihine ulaştım, bu yeşilliğin dikeni ve gülü gönlün merhemidir.

 

322

Hasretle onu uzaktan görünce, o ayla onun yolunda nasıl oturayım?

Suyu eşiğimden geçince, eşiği de gözyaşımla ıslandı.

Toz gibi onun mahallesinde oturursam, kahredici fırtınası hışımla essin!

Onu bir kere görmek ve sonra ölmek, bir ömür beni her yerde pusuda bıraktı.

Belki dindar olur ümidiyle bir ömür alnım onun yoluna sürüldü.

“Fânî” zahidi aşktan nasıl men ediyorsun? Sen kısmette öyle, ben böyleyim.

 

323

Senin ay yüzünle tecelli ışıklan, senin, iki kaşının takım dua mihrabı olarak görürüm.

Gönül, eğer aşk karışıklığıyla avare olursa, sonunda her yerde onu senin yanında görmek isterim.

Senin güneşinle her sabah ruhum tazelenir, o yüzden seher rüzgarıyla kokunu hissederim.

Senin İsâ nefesli dudağının yanında can verince senin konuşan yakut dudağında mucize olduğunu görürüm.

Gönlü gece vakti senin sevdanla kaybolan “Fânî”, eğer onu bulursam, senin siyah Hintli gibi saçınla bulurum.

 

324

Ey sevgisiz ay, senin ayrılığınla gönül de, vücut da yok oldu. Ne olurdu ki ben de bu ikisiyle birlikte gitseydim!

Eğer ölürsem, Meryem’den iplik, İsa’dan iğne getirseler de o katilin kılıcının yarasını dikemeyeceğim!

Yarin ayrılığıyla aşkım yüzünden sorun çıktı, yakamın yırtığında, belki eteğimde iş düğümlendi.

Yıl ve ay o zülüf ve yüzden eziyetten dolayı ayrı düştü. Karanlık akşamdan da ve aydınlık günden de usandım.

Ey katil, yine benim başımı boynumdan kaldırdın! Başım da senin kılıcının minnetinin yükü altında, boynum da.

Ey ay, ayrılığınla gönül evim karardı, şimdi mutluyum. Çünkü kılıcın ve okun delik deşik etti şimdi onu.

Başım, etrafa atmak istersen, başının tozu olur. Çok delinin taşım yemekle de sapan taşı oldu.

Ey gönül, şah eğlence meclisi, dilenci ve meyhane köşesidir. Saf kadeh olmayınca, tortu küpü de kötü olmaz!

Ey “Fânî”, o kötü sözden gönlü sökebilirsem, bunu ay yüzlülerin sözüne gönül koymama şartıyla yaparım.

 

325

Yüzümün gölgesini şarap kadehini atınca, san yüzü, kırmızı şaraba atmış olayım! Ey meyhane kapısının dilencisi çalış. Ben manastırda oraya kendimi attıysam, bunu çalışarak yaptım.

Kendimi Mesih’in balkonundan meyhane kapışma atmamda korkusu olmayan sakiye yazık!

Din ehli beni şaraba tövbe ettirirler. Ey gönül, kendimi ateşperest ve Hıristiyanların arasına atmama şaşılır mı!

O güzel boylunun cilvesine göz atınca, aşık gönül söğüt gibi titredi.

“Fânî” o av elden gitti, divane yapılı köpeği sahraya salmamın kendime ne faydası var!

 

326

Gönlümün sıkıntıyla ortaya çıkardığı yeni acıyla, ay yüzlünün sıkıntısıyla mutsuz oldum.

Senin zulüm kılıcınla bin parça olduysa da bin parça olan gönlüm sana ulaşma isteğindedir.

Gönül parçam sayıdan ötedir, senin gam ordun yanında gönlüm sayılamaz bile.

Şarap getir. Zira feleğin zorluklarının çözümünde gönlüme rindlik ve sarhoşluktan başkası çare bulmadı.

Seher vakti gönlüm tövbeyi dilediyse de sabah şarabından başkasına izin vermedi.

Ey “Fânî”, ayrılık kıvılcımları göğsümden feleğe gidiyor, gönlümü o kıvılcımların biri bil.

 

327

Aşk: “şarap iç ve yokluk ülkesine git dedi, ona şarap kadehi ver. Kabın üzerinde şarap örtüdür. Ahımın ateşi, davul ve bayrakla alınmış rind ülkesidir.

Yarım dirheme şarap rehin edilmeyince, şarap acısı seccadede parça parça olmuş ne çıkar!

Ey meyhane piri, tövbeme bakma ve bana kadeh ver. Bana biri gelecekse, o sen ol ey cömert!

Meleğe değil rindlere dost sözü söyle. Zira aşk sırrının mahremi aşk ehlidir.

“Fânî”nin viran yaralı gönlünü şarap tortusuyla imar edersin. Hem güldür, hem merhem.

 

328

Senden ayrıldığım gece şarabı sürahiden kadehe dökerim. Hayalini arkadaş eder sohbet ederim.

Hayalî elinden kadeh tutar, saygı göstermek için kalkarım.

O şarapla, senin örgülü saçın gibi aklım karışınca, ayrılık akşamının gümüşlerini akıtır dururum.

Bazen düşünce ile onun ayağının toprağına baş koyar, bazen temenna yüzünden gönül elini onun zülfüne asarım.

Sarhoşken elini boynumda hayal ederim, gece bekçisinin askerini gece baskınına getirmesinden sakınmam.

“Fânî” gibi dosta bağlanmaya izin vermiyorum. Yoksa benliğimden ayrılıp kendimden kaçayım mı?

 

329

Yine meyhaneye ah ve figan getirdim, kendi figanımla dünyayı cana getirdim.

Tövbe günahından dolayı Mecusî zünnârı ile elimi boynumu bağlayıp kendimi meyhaneye getirdim.

Ey saki, bu rezile isteğini yap, gönlün isteği gibi.

Meyhanecinin lütfü benim suçumdan fazladır, utanırsa, başımı eşiğine getirdim.

Ey saki, büyük kadeh ver! Utançtan başım eğik, kendimi sarhoş olarak getirdim.

Adım sanım yoksa da, aşk acısı ciğerime işaretsizlikle işaret getirdi.

 

330

Renkli şarap kokusuyla mutluyum, iyi ki meyhanecinin yanında oturmuyorum!

Zaman zaman şarap geçtikçe, şarabın yardımı olmadan sarhoş olmak adetim.

Meyhanenin üstünde mesken tutarsam, dünyanın rindlerinin safım iki tarafımdan görürüm.

Rindlerin meclisine iyi kötü bakarım, şarap içmelerinin edebini anlatırım.

Gayb alemi, işin sonu gibidir. Ey şeyh, rindlere karşı bizi nasıl kımyorsun!

Aşk kafiri ve sarhoşum. Meyhanede şarabın ve sakilerin iş vereni oldu dinim.

Sarhoşluk ve ayrılıktan yaygara çıkardım da maşuğun cilvesi mi beni teskin ediyor!

Alemden eteğimi kurtarma fırsatı eline düşerse, aşk yolunda ilişen dikenden eteğimi kurtarsın!

Ey “Fânî”, kurtuluşun ne olduğu bilinmeyince, bu dünyada aciz ve şaşkın yaşarım.

 

331

Kendimi meyhanede soyup, hırkamı rindlere, şaraba rehin bıraktım.

Her ne kadar mum gibi göz yaşı saçıp, sonra figan ettiysem de, dün gece bana bir yudum vermedin.

Gönlün ilim ve ameller topladığı ömürlerin hepsini o zülf uğruna perişan ettim.

Feleğin çevganının eğrisi beni ümitlendirdi de, elimi o çene çukurunun topuna doğru yönelttim.

Ey zahid, bana şarap suçundan dolayı ateş korkusu verme! Geçmişte emrettiklerini yaptım.

Eteğim ve yakama yaptığım düğümler, yırtık hırkamda düğme gibi oldu.

Senin sevdanla viran ettiğim gönül evinin kapısından bacasından kavuşma güneşinin ışığı düştü.

Cennet ve huri hevesiyle kaybedilen gönlü yine sana kavuşma isteğiyle pişman ettim.

Ey “Fânî”, kavuşman gerekirse,. kendini bırak. Zor hikayeyi sana nasıl kolaylaştırdığıma bak!

 

332

Senin köpeğinin kabından içtiğimiz tortu, altın kadehten içtiğimiz saf şaraptan daha iyidir.

Sefer pillinizi pırtımızı çöle çeksek de meyhanede Kabe’ye ulaşmak mümkün mü?

Sakiler işitsin diye, ceng sesiyle meyhanede sarhoşça nara atalım.

Sana tabi olan sarhoşlarla raksetsinler diye, zahidi hücreden, şeyhi halvetten çekip alalım.

Meyhanede ve Kabe’de yar murattır, yar eğer Kabe’de değilse, pilimizi pırtımızı başka yere götürelim.

Eğlence günümüzde artık bize sarhoş oldun deme, ‘bizi bırak, bir iki kadeh içelim.

“Fânî”, çalışmakla kavuşmamız mümkün olmayınca, ne kadar gecenin iniltisini, seherin ahını çekelim.

 

333

Gönlüm o güzel vücutlu güzelin saçı gibi perişan, iki kat, yarısı “dal”, yarısı “lam”.

O gül ağızlı yanağın her tarafa damlayan teri, şafaktan her tarafa yüz yıldızın dökülmesine benzer.

Gamze o zülüf içinde kıvranan gönlümü teskin etti. Ölüm, tuzağa düşen kuşun ıstırabını dindirir.

Ayrılığında şarap içtiğimi gördüğüm o yanağa ulaşmada sabah güneşi yerine akşam daha iyidir.

Ondan mektup getirip, benden haber götüren güvercin gibi; inleyen bedenimi teskin edecek bir gönül kuşu istiyorum.

Saki, altın kadehteki şarap güneşi gibi yanımda olunca, ışıkları karanlık gönül evimi nurlandırdı.

Kadehi sonuna kadar için rindin acı şaraba alışması gibi saf şarabın tadı zühd ehline iyi gelmez.

Zaman olur ki; şeyhin sofrasından bir kişi faydalanır, on kişi mahrum kalır.

Meyhane pirinin kölesi olayım. Zira onun kadehi herkese feyiz verir.

Ey “Fânî”, bu ağır yolu seyirde daha çevik olmak istersen, fakirlik çölünde kendi yükünü at.

 

334

Ey saki, niye beni şarap küpüne yaklaştırmıyorsun ki, elimde param var ve şarap istiyorum.

Onunla canın kıymetini, şarabın değerini artırıyorum. O can bağışlayan dudaktan ansızın bir buse mi veriyorsun!

Gece olduğundan, omzundaki testiden ve şarap içenlere yolum son derece uzak olduğundan dolayı lütfet.

Sevgilim el öp, gönül bir yudum çekmek istiyor, elini verirse ne hoş olur!

Bu dergahın toprağı bir ömürse, kapıcı beni meyhanenin kapısından niye kovuyor ki?

Benim abımla o ayna yüzlüye perde çeken perdeyi açmakla gafil oldu.

Ey zahid, ister meyhane sakini, ister Kabe’ye niyet eden olsun, canımın kıblesi dosttan başkası değildir.

Şeyh ve riya ashabının dindarlarla beraber, “Fânî” ve fena erbabının rindlerle beraber olması hoş olur.

 

335

Sızlayan yüz parça gönül onun yüzüne meyledince, bir gönülle değil, yüz gönülle o ay yüzlünün aşığıyım.

Can bağım senin her saçma bağlanınca, gel bir an otur, o bağı üzerimden çöz.

Kanlı gömlek yaralı vücuduma öyle yapışmış ki, ayırmak istesem, vücudum daha çok yaralanır.

Gönül evine o ayın resmini öyle nakşetmiş ki, kalemin ucuyla oraya düşüncemi resmetmiş.

Onun ayağının toprağına baş koydum. Eğer o topraktan kalkmak istersem, başım toprak olsun!

Her ne kadar gece sabaha kadar uyanık gözüm yıldız sayıyorsa da gam gecesi, göz yaşı yıldızım hesab edilmez.

Ey saki, kadehi etrafında çevir ve az döndür şöyle. Zira, bu pergelin hareketiyle sarhoşluktan başka şey çıkmaz.

Ey “Fânî”, sarhoşluk beni öldürdü, beni tekkenin dışına çek, sen bana şarapçının mahallesine gitmek üzere kılavuzluk et.

 

336

Sarhoş ben, sabah meyhaneye gidiyorum. Akşam sarhoş olarak evime gazel okumaya gidiyorum.

Gündüz şarap kadehine, gece olmadan kadehin basma geçmeye nasıl söz veririm?

Çok kere meyhaneye kendime yabancı olarak gidince, meyhane yerlileri beni tanımazlar.

Kutsal kuşum ben, sevgilimin yanağındaki beni arzuluyorum. Yüzünün gül bahçesine doğru o yemin peşine gidiyorum.

Gece, meyhaneye hep gürültü ve sarhoş narasıyla gittiğim için muğlar ve saki benden sıkıldılar.

Refah için olanlar bahçeye giderler, ben aşktan dolayı viran olunca, viraneye giderim.

Ey “Fânî”, fena yolu dışında ulaşılamaz dosta ve benim akıllıca ve bilgece gitmem mümkün değil.

 

337

Senin yanağının ışığıyla o evi aydınlatmam mümkünken, gamlı karanlık köşeni ne zamana kadar mesken edineyim?

Senin mahallende şarap içilir de, eğer gül ve gülşeni hatırlarsam, gözüme diken batsın!

Kendi canımın düşmanı mıyım ki, seni dostun lafıyla kendi dostlarına düşman e-deyim?!

Ey saki, şarap ver de, bir süre eğleneyim! Zaman ehlinin sıkıntısıyla ne zamana kadar feryat edeceğim!

Ey “Fânî”, aşağılık mertlik lafından iyidir. Mertçe içilen bir kadehle bu lafa çare bulayım!

Dindarlık hırkasını şarap kadehine bulaştırdım, şaraba düşmeme sebep budur.

Kiliseye yönel demenin ne faydası var ki, dün gece secdeye baş koymuşuz.

Dünyanın kınama kapışım kendimize açınca, halkın kınamasına gözümüzü kapattık.

Mecnûn eğer bizi tanımazsa şaşırma. Çünkü günlerin anasından ikiz gibi doğmuşuz.

Ey şeyh, şimdi, bize öğüt olarak gönlü korumayı söyle. Zira gönlü kaybettik.

Ey şarap satan pir, cömertlik alemi sensin, biz azlıkta bütün alemden çoğuz!

Ey “Fânî”, ne aklı istiyorsun? Çünkü biz kendimizden geçmişiz meyhane çıraklarının ve şarap kadehlerinin etkisinden.

 

339

Ey arkadaş, kalk da meyhaneye doğru gidelim, sarığı, hırkayı rehin edip, bir yudum içelim!

Tekke şeyhi riyadan kurtulmazsa, oradan çeke çeke meyhaneye getiririz.

Zamanın sırrı şarapla çözülmezse, o macerayı meyhanecinin hizmetine götürürüz.

Güzelliği güneşten fazlayken, zerresinden azken kavuşmak bizim haddimize mi?

Ey meyhane piri, bizim bu kapının dilencilerinin ordusundan olmamız kesinleşti.

 

340

Biz şarap kadehine, meyhanecinin eşiğine baş koymuşuz.

Sıkıntı akşamında ah ateşi ve kanlı gözyaşıyla aşka karşı mumla ve şarapla hem nefes olmuşuz.

O yüz mushafıyla fal açtık, hurinin dudağında kevser suyu gözüktü.

Meyhanede bizde akıl ve iman arama. Çünkü gönlümüzü sarhoş sakiye verdik.

O peri yüzlü huri yaratılışlı sarhoş olunca, bizim divaneliğimizin, rindliğimizin ayıplanacak yanı yoktur.

Ey “Fânî”, eğer fena yolundan gidiyorsan git sen. Biz şimdilik aşk ve gençlikle birlikte duruyoruz.

 

341

Sakinin yüzünün aksini seyrelmek isteyince, meyhaneye gelip, şarap aynasına bakalım.

O Çigil güzeli o göz ve gönülde öyle yer etmiş ki, baktığım her yerde onu görüyorum.

Gönül gözünde yol almayan kasma ve yanağına yazık ki, ne kıbleye baş koyuyorum, ne musallaya bakıyorum.

Her an o güzel yüze bakamayınca, gökte aya, bostanda güle bakıyorum.

“Dünya düşüncesiyle, testiden kadehe şarap dök” deme, dünyanın durumuna bakmam için Cem’in kadehini ver.

“Fânî”, fena ehline hizmette, vakit değerini bırakıp, yarının durumuna bakmam reva mıdır?

 

342

Bahçede onun yanağının teriyle parlıyordum. Her an, suya doymuş gülü kınıyordum.

Bazen, kaşının aydınlığıyla tekkeye gidip, başımı mihrabın köşesine koyuyordum.

Bazen onun yakut şarap hasretiyle meyhanede kanlı gözden saf şarap damlatıyordum.

“Fânî”, gözyaşı denizinde yıllarca az bulunur inciye elimi ayağımı sürmem abes midir?

 

343

Şarapla yükselen hararetimi gidereyim, yapamam. Nasıl takvayı düşüneyim, yapamam.

Şarap karışıklığı ve aşk şaşkınlığı yüzünden bu çılgın gönüle ne yapayım?

Onu görünce, kendimden geçiyorum, yazık gönül gamım nasıl ifşa edeyim?

O ay gitti ve takatsizim, bu hazin cana ayrılıkta nasıl sabredeyim?

“Fânî”, aşk yolunda, o güzelin yanağından başka güzellerin yanağına nasıl bakayım, bakamam.

 

344

Baharda benim ırmak kenarında ve servinin kenarında olmam ne hoş olur!

Bazen yeşillikle düşüp kalkayım, bazen kadehle alışveriş yapayım!

Irmak kenarındaki sülünler, göz suyum ve gönül ateşim gibi olur.

Gül yanaklı sakinin elinden gül renkli şarap sarhoşluğumu defeder.

Değerim olursa, artık felekten büyüklük beklemem.

Meyhane pirinden, güzelden dolayı kıbleye yüzümü çevirdiğimden dolayı utanıyorum.

“Fânî” gibi kendimden geçince, aşk yolunda yüküm hafifledi.

 

345

Baharda eğer kadehin temelini gül bahçesine atarsak, gel bu tavam yarıp yıkalım da yeniden kuralım.

Zamanımızı karartan gam, asker çekerse, kadehin şimşek gibi ışıklarıyla kökünü kazıyalım.

iki yüzlü güzellerden bu bahçede ne zamana kadar görülebilir? Biz de altın kadehe kırmızı şarap dökelim.

Gül bahçesinde şahane meclis kuralım, sarhoşlukla kavga ve şamatayı gökyüzüne yayalım.

Mutlu aşıkları raksa kaldıralım, daha sonra çalgıcıları alkışlayalım. Sarhoşken şahlar haddinden fazla ayaklarını vururlarsa, Feridun’la övünelim, Cem’e taç takalım.

Bu törende, içki içenleri, dansözleri, sarhoşları kendi rindlerimizle hârâbata atalım.

“Fânî” gibi bu şekilde uyku sarhoşluğuna kapılmış herkesin, kapılmış olduğu gece yaraşır sabah kadehi atarsa mahşer sabahına.

 

346

Gönül, o ay yüzlü güzelin yanağının sıkıntısıyla yanar. Saki ateşimi söndürecek şarap nerede?

Ben peri yüzlü sakilerin esiri olunca, delice meyhaneye yönelirsem ayıp mı?

Sakinin işvesiyle aklım başımdan gider, yüzümü şarapla sularlar, bu baygınlıktan koku beni kurtarır.

Sarhoşluk eziyeti ve zamanın sıkıntısı beni harap etti. İki kadeh çekmekten başka çare nerede?

“Fânî”, ben güzelin saçının karışıklığıyla perişanken, hurinin zülfüyle nasıl mutlu olurum!

 

347

Güzel yüzlü olmadan, kadehe meyletmiyorum, huri gibi güzel olmadan kevsere iltifat etmiyorum.

Gönülsüz benden tövbe süresi isteme. O Allah’ın iradesindedir, ben karar veremiyorum.

Göz atölyesinde, hayal evinde senin yanağının şekli olmadan geceyi şekillendiremiyorum.

Sarhoşluktan dolayı susuz ölürsem, dudağımı şaraptan başka hayat suyuyla ıslatırım.

Meyhane pirinin cömertliğiyle daima sarhoşum. Şarap dilenciliği yapsam da yapmasam da.

Ey hekim, artık şarap tortusundan beni men etme. Zira onu hayat suyuyla beraber tutmuyorum.

Zaman halkından o kadar zulüm gördüm ki, zalim yasemin kokuluya yaklaşamıyorum.

“Fânî”, eğer bana cihanın mülkü kadar saltanat verseler, meyhane mahallesinin toprağından başkasını taç etmem.

 

348

Öyle sarhoşum ki, eğer meyhaneden kalksam, düşerim. Ey saki, söyle, nasıl kalkayım?!

Sarhoşluktan başım dönüyor, bu yüzden kalkamam. Lütfet büyük bir kadeh ver de kalkayım.

Ruh sineği senin dudağına oturdu, “kalk” desem, “nasıl candan geçeyim” der.

Gönlüme yüz sıkıntının ulaşmadığı bir zaman yok. iyi ki zaman ehlinin meclisinden kalkmışız.

“Sarhoşsun, oturamazsın, kalk dedi, oturduğum zaman kalkabilir miyim?

Meyhane pirinin yanında bir an oturduğum zaman hep mutlulukla kalkarım.

Ey “Fânî”, “o meclisten niye kalkıyorsun” derlerse, “dostla oturmayınca kalkıyorum” de.

 

349

Onun yüzünü arzuluyorsam da, onun yanındayken bakmıyorum.

O ay yüzlü güzelin mecliste olmasıyla mutluyum.

Senin ayrılığından dolayı acı ağlayışlar bana zehir tattırdı. Ne olur ki, bir gülümsemeyle canı tatlandırsan!

O an senin servi boylu fidanını, gönül bahçesinde başka ağaç dikmek için kolladım.

Ayrılık kılıcının yarığını diktiğin iğneyle kurtar, belki kirpiğinden birkaç ok gelir.

Kafirin zülfüyle belime zünnar bağladım ama, islamın ve dinin günahım kendime yalan olarak bağladım.

Ey “Fânî”, ben delilikle dünyanın rezili oldum. Bu durumda bana öğüt veren benden daha delidir.

 

350

Bana ok atmakta olan sevgilinin iki gözüne esirim. Zavallı kafirlere esir olan bana, merhamet!

Onun mahallesine, boyuna tutulunca, vaiz bana ravzadan huriden bahsetse de nasıl kabul ederim?

Ecelim rakip ve ömrüm o can bağışlayıcı dudak oldu. Kaçışım ne ondan olur, ne bundan!

Senden bana eziyet gelmez. Nerede sana ulaşılır ? Sen yücesin, ağlayan ben çok aşağıdayım.

Senin mahallene bir bakış için geldim. “Fânî” gibi ara sıra bakışım gizle, seni menediyorum.

 

351

O kapıdan kaldırdığım başı mihraba koymam, sadece aldığım yere koyarım. Senin meclisinde içtiğim şarap tortusunun sarhoşluğuyla meyhaneye gelip kavga ederim.

Yıllarca şarap bulaşığı olmuş elbiseyi denize atsam da, bir bulaştı mı temizlenmez.

Kafir olunca böyle bir dinim olmaz, zünnâr bağlamaktan ve haç takmaktan da çok utanmam.

“Fânî” gibi fena çölünü kat etmek için adım atsam da, iki dünyaya teslim olmam.

 

352

Mescit safından, bir köşede menzil kuruyorum, o köşeden kendimi meyhaneye atıyorum.

Meyhanede yer bulamamam da hoştur, acizlikle başımı eğiyorum.

Takvadan yavaş yavaş uzaklaşıp, rindliğe yaklaşıp kendimi ortaya atıyorum.

Rindlerden değilsem de, şarap kavgası yaparken kendimi benzetmek için figana atıyorum.

Meyhane ateşgâhını tutuşturmak için; güçsüz, inleyen vücuduma ateş atıyorum.

Mecliste şarap içen sevgilinin Öldürme korkusuyla kendimi oraya nasıl atacağımı bilemiyorum.

Aşka bak, her akşam ayrılıktan beni kıyametlere kıyamet gününe ve ahir zamana atıyor.

Ey “Fânî”, kendi yüküm ağırlaşıp, fakirlik yolunu katetmeye mani olabilir, o yüzden atıyorum.

 

353

Yine meyhanede işveli bir vücut, din ehlini de onun yüzünden kargaşa ve bela içinde görüyorum.

Ey zahid, onun yanağına bakmaktan beni men etme, Allah’ın yarattığına bakmam ayıplanacak şey mi?

Ey ay yüzlü vefasızlığı senden öğrendim, feleği vefa erbabının düşmanı olarak görüyorum.

Meyhane kapısının dilencisi olduysam ayıplama, çünkü o kapıda bütün şahları dilenci gibi görüyorum.

Ey “Fânî”, hepsini Hafız tarzında ve yerinde görünce, Hafız gibi fena kaderimi nasıl kırayım?!

 

354

Biz meyhaneye günahı defetmek için, riyakar zühtten sığınmak için geldik, iki kadehle iki dünyaya teslim olmadık.

Nasıl rütbe ve mevki sahibi olmak için geldik deriz?

Meyhane yoluna yönümüzü çevirince, yolsuzluğumuzdan dolayı bizi kınama, çünkü yol aşmışız.

Meyhaneci cömertliği elinde tutarsa iyi. Yoksa riya denizinde günaha boğuluruz.

Gam ve kederin çerini çöpünü ne tartar?

Biz sarhoş olmuş, kendimizden geçmiş, ah ateşine gelmişiz.

“Fânî”nin gözünde senin kapının toprağı sıkıntı olarak kalmış, biz iki kat yük taşımaya gelmişiz.

 

355

Biz sıkıntıdan meyhaneye sığınmış, yolsuzluktan kurtulup yola gelmişiz.

Zühdün soğukluğu sebebiyle gönül donmuştu, kadehin ateşine sığınmaya geldik.

Ey şarap satan saki, sabah kapıyı aç! Dün gece şaraptan dolayı kötü durumlara düşmüşüz.

Belki hârâbat piri şaraba daldırır düşüncesiyle, günaha batmış olarak gelmişiz.

Bulut gibi saçım çöz. Çünkü aşıklarla o ay gibi yüzü seyretmek için gelmişiz.

Ey “Fânî”, keşke sevgili yüzünü gizlese! Aynaya rüzgar hızıyla gelmişiz.

 

356

Dosttan haber ulaştıran rüzgar nasıl rüzgar ki?! Onunla ruhum tazelendi, içim rahatladı.

Ruhumu ve içimi rahatlattıysa da, sana kavuşma haberi huzurumu bozdu.

Gönül, içimde âb-ı hayâtla muradına eren Mesîh gibi atıyor.

Ey ay yüzlü saki, durumun nasıl sona erdiği bilinmeyince şaraba başla!

“Fânî”, onun yanında küfür İslam’dan çok kez güzel olmuşsa da, senin dinin onun küfründen güzeldir.

 

357

Ey gönlü de dini de götüren sarhoş kafir! Canın sana feda olduğunu da bil. O kâkül senin kulağına fısıldıyor. Kaş işitmek için eğilmiş, böyle bir durum için pusuda.

Güzelliğin Hıta nakkaşının ve Çin ressamının yaptığı. Ne şaşılacak resim ve ne zor şekil!

Ey meyhaneci, ikinci defa tövbemi bozdum. Büyük bir kadeh ver ve günahı da görme!

“Fânî”, sıkıntıya niye üzülesin! Bela çeken aşıkların kavuşma zannı, belki de inancı vardır.

 

358

Benim bela çeken, inleyen gönlüm yok, senin yüzünden içimde bir ateş parçası var.

Ey saki, kavuşma ümidiyle içeceğim bir yudum şarap ver. Ayrılık yüzünden cefa çeken kaç gönül var ki?!

Topluluğa yüzünü aç, sevdalı benim. O aşığın saçı gibi perişan gönlüm var.

Yeni ay gibi eğilmiş, o çevik güzelin parmakla gösterilen şöhretine sahibim.

Halktan memnuniyetsizlik ulaşırsa “Fânî” gibi memnun olurum. Çünkü zamanenin mutsuzluğuna rağmen mutluyum.

 

359

Ey genç, “yolumu süpür” dedi, “baş üstüne” dedim.

“Eğer bir gün zülfümden ayrı ve uzak kalırsan, ilk gece sabaha kadar ağla” dedi “baş üstüne” dedim.

“Eğer yakut renkli dudağımı hatırlayarak kırmızı şarap içersen, sıkıntımla kadehleri doldur” dedi, “baş üstüne” dedim.

“Eğer yüzümle gözünü aydınlatırsan, bütün güzellere bak” dedi, “baş üstüne” dedim.

“Eğer ayrılık akşamıyla gözün kararırsa, yanağınım ışığıyla nurlarıdır” dedi, “baş üstüne” dedim.

“Gözüne söyle, atımın geçtiği yolun toprağıyla nurlarısın, sürmeye minnet etme” dedi, “baş üstüne” dedim.

“Fânî, aşk ehli ay yüzlülere bakınca, sen bize bak” dedi, “baş üstüne” dedim.

 

360

Meyhanede, ay yüzlü güzel sakinin iniltisi var. Onun ayrılığıyla yanağındaki ben gibi ateşteyim.

Saba rüzgarı, ayrılık akşamında onun mahallesinden esti ve onun zülfü gibi beni perişan etti.

Gönlün işi, zalim Türkler gibi, beni elimden çekip, o hoş güzele götürmekti.

Ey şarap satıcısı, beni zahide, doldurduğun bütün şarap kadehlerini içiyorum diye şikayet etme.

Felek hoşsa da, değilse de niye üzüleyim, ben fakirlik yüzünden başıma gelene üzülmedim ki!

“Fânî”, insanlardan sıkıntı çektiysem de beni ayıplama. Zira o peri yüzlü güzelin aşığıyım.

 

361

Divane insanlar gibi attığım her adımla, kendimi bahaneyle meyhaneye atayım.

Taş atan çocukların mahallesinde sevgilimi ve kendimi korumak için viraneye atayım.

Her gece zühd ve riya ehliyle akşam namazım, sarhoş narasıyla dağıtayım.

Hırkayı rehin bırakarak meclise getirdiğim mezeyi, meyhane kuşlarına tane olarak saçayım.

Şeyhten utandım, her gün ahdimi bozdum, kendimi meyhaneye atayım.

Hep o tanıdık dosta yeniliyorum. Neden yabancı insanları suçlayayım?

“Fânî”, pervaneye göz attığım her gece, kendi ışığıma ulaşarak fenayı istiyorum.

 

362

Sakilere heveslendiğimden güçsüz kaldığım için meyhanede, meyhanenin kapısının toprağı oldum.

O eşiğin toprağı olduğum andan beri, aşıklar yolumun toprağım sürme yapıyorlar.

İhtiyarlıkta serde gençlik yoksa da o güzelin aşığı olmak için gençleştim.

İzi olmayan o peri gibi güzelin aşkında deliler arasında izsiz kaldım.

Gam ordusunun korkusuyla vatanım meyhane oldu. Şimdi sığınılacak yerdeyim, sıkıntım yok.

Aşk yüzünden avare, korkak olup evsiz barksız kalıncaya kadar benlik belasından kurtuldum.

“Fânî”, falanın aşkıyla perişan oluşumu bundan fazla açıklayamam.

 

363

Dün ayrılık acısıyla ateşlendiysem de, bu ateşin acısı bugünkünden fazlaydı.

Ayrılıkta senden ve kendimden oluşan, cansız ruhum, ve ruhsuz canım vardı.

Meyhane sarhoşlarına yakınlık göstermem ayıp olmaz. Çünkü onlarla meşrep yakınlığım var.

Onun diken gibi kirpiğini düşünmekten dün gece uykum kaçtı. Sanki gömleğimde, yüz akrep iğnesi vardı.

Ey “Fânî”, gam ateşiyle içimdeki acı azalmadı. Sanki dudağımda uçuk vardı.

 

364

Onun yakut dudağını düşünerek şaraba meyledince, feleğin kadehini kanlı gözyaşıyla doldurayım!

Meyhane züğürtlerinin sarhoşluğunu defetmek için şarap sebebim yoksa, seccadeyi rehin bırakayım.

Şarapla onarırsam bir yeri ola ki işret sonunda evi Ceyhun üzerine kurarım.

Rind değilim, eğer dünyanın olaylarının karışıklığıyla durumum değişirse, başka türlü olurum.

Halkın sıkıntısı makam içindir. Benim meyhanede kadehim var, niye kendimi ü-zeyim!

 

365

Müslümanlar! incinmiş gönlüm, sıkıntılı vücudum var.

Ayrılık okuyla incinmişim. Gönüle kavuşma merheminden başka ilaç yapma!

Aşk ateşi olan arkadaşlarımı kendi sıkıntımla soldurdum.

Gönülün yakmadığı, kendi canından bıkmış, sönmüş ateş gibi bir vücudum var.

Zamanın gül bahçesi gibi kendi ümit gülümü, susuzlukla soldurdum.

“Fânî” gibi gönül sayfamın dışında aşığın kılıcıyla kazıdığım bir resmim var.

 

366

Meyhaneciden ulaşan feyzi ne yalan söyleyeyim, şehir şeyhinde görmedim. Kıblemi dünyaya çevirince, yüzümün rindlerin dergahının toprağında olmasına şaşırma!

Bekçinin meyhaneye döktüğünden beri, aşk harabatinin toprağım misk gibi kokluyorum.

Meclisten sarhoş çıkar korkusuyla o kötü huylu güzel yüzlünün hilesine mani olurum.

Onun yolunun tozu yüzümdeki gözyaşı ve sıkıntıyı defetti. Onu nasıl rüzgara verir, nasıl suyla yıkarım?

Allah için, beni meyhaneden Kabe’ye çağırma. Çünkü, meyhanede onunla olunca Kabe’ye gidiyorum.

Gürültüyle aşk şarabım içersem, onunla isteğime ulaşmayı ümit ediyorum.

Hârâbat dilencisi ve o mahallenin toprağıyken şahlık tacım nasıl başıma koyayım!

“Fâni”, aşk yolunda zorluk çıkarsa, onu Hafız’ın ruhunda ve Câmî’nin manasında

ararım.

 

367

Câmî’nin haşmeti sabahleyin Allah’ın keremiyle ulaştı. Güneş sabah şarabıyla cihanı gösteren kadeh gibidir.

Şaraba düşüp boğulmamama şaşırma! Saman şansı vücuduma ve san yüzüme bak!

Dindarlıkta melek olur, her günah ve suçtan arınmış olursam, suç ve günahta günahsızlık iddiam çok olur.

Ey arkadaş, günah dumanıyla kararınca, şarap ateşiyle nasıl yanağım kızarır?!

İyi ve kötü olmama bakma, lütfedip iyilik ve kötülüğümü sorma.

Senin iyi olmam istemezsem benimki kötülükten başka bir şey değildir.

“Fânî” gibi meyhanecinin dergahının toprağıyken beni şahlık mülküne çekemez.

 

368

Hayal kuşun, gözün oturduğu yere oturunca, gözün işi, o yüzden senin yanma uçmak olmuştur.

Sabah zülfün karanlığı buluta çekilince, ayrılık aksanımda aydınlık gözüm gibi olan gündüz karardı.

Kırmızı gözyaşıyla laleler oluştu ama, senin yüzün gibi bir gül, göz gülşenimde oluşmadı.

Senin ayağına dökülen inci, ayağının toprağından göz mahsenine yüz kadar ödül olarak geldi.

Ey göz nuru, göz bebeğinde sakin ol, göz meskeninde nice gözbebeği gördüm ben.

Ben gönül evine kırmızı gözyaşı getiriyorsam, sen seyretmek için göz penceresine gidiyorsun.

Yüzlerce ümitle “Fânî’nin güçsüz gönlünü kirpiğin araması ne anlama gelir gözün ölümünden sonra?

 

369

Gül dalı yeşermedi, görüyorum. Gül açınca nasıl tövbe ederim sen söyle?!

Bahçenin güzeli su ve renkle cilve yapınca, onun yanağım suyla renklendiririm.

Bahçenin güzeli su ve renkle cilveleşince yanağını suyla renklendiriyorum.

Gençlerin bahçeye kavuşmasıyla övünüyorum da neden Behmen ve Zâl ile onu hatırlıyorum.

Şarap kadehiyle İskender’in aynasını istiyorsan, Cem’in tacından tahtından nasıl haber veririm?

Meyhaneci rehberdir. O yüzden yolunu şaşırmış zühd ehline onu kılavuz kılıyorum.

 

370

O belin hayaliyle boş bir düşüncem vardı. Boş da olsa bir hayalim vardı.

Sıkıntı çölünde, köpek gibi başım dönmüşse de, ceylanın sıkıntısına sahip olsam da, mutluydum.

Mutluluğum asla karanlık felekten değildi. Kadehte, uğurlu bir yıldız falım vardı.

Ayrılık ve ümitsizlik ordusu gönül mülkünü tuttu. Kavuşma ümidim vardı, o da şansımdan gitti.

Ey saki, feleğin cefasından dolayı gönlümde sıkıntı olmasına rağmen bir kadehle onu aydınlatıyordun.

Akşam aşkının hastalığıyla öyle dolaştım ki, gündüz görenler bir yıl dolaştım sanıyor.

 

371

Şarap acısıyla gömleğim gül gül oldu, bu kefenim olursa, gül bahçesi gibi de lahdim olur.

Dünyadan öyle sarhoş gidiyorum ki, ceza günü kendime geleceğim bile belli değil.    

O ay yüzlünün kavuşmasından dolayı içtiğim şarapla, kim olduğumu bilemeyecek kadar değiştim.

Kuru zahidliktense, şarap rutubeti ilacımdı. Ezelden beri vatanım olan meyhaneye giderim.

Ben âlem-i kübra gibiyim. Kadeh, kıyamet günü bedenim cehenneme sığmayacaksa, kadeh suçumu nasıl artırır?

Bu çimende gelip geçiciysem cennet bahçesinde kalmayı nasıl hayal ederim?

Muğların kilisesine beni şarapçı gençler çağırdı. Kendi isteğimle oraya nasıl adım atayım?

Ey “Fânî”, ona kavuşmadan bahçeye gidersem, sümbül ve yaseminin hangisi açılır, hangisi kapanır?!

 

372

O güzel vücutlunun boyu için ölen aşık ben, bazen sevgilinin hareketinden, bazen bedenin sıkıntısından ölüyorum.

Ömrümün ve hayatınım sayfası kıvrılıp büküldü mü ki, her kıvrımda onun elbisesinin rengine giriyorum!

Muradım her şekilde onun okuyla ölmek olunca, onun her cefa okuna göğsümü siper ediyorum.

Aşk suçuyla ölürsem, canım ona feda olsun! Onun okuyla ölmezsem, kendi aşkımla ölürüm zaten.

Vâmık, Ferhad ve Mecnûn’un yasım tuttum. Şimdi benim gibi matem sahibi kalmadı, bir gün ben de öleceğim.

 

373

Çin ahusu olmadan çöle düşünce, her adımda gözümü toprağa sürüp, sonra adımımı atıyorum.

Ey arkadaş, onun mahallesinin toprağım benim kanımla karıştırma! Çılgın gönlümün yarasına merhem koymak istiyorum.

Onun zülfünün kıvrımım hayalimde birbirine karıştırınca, kendi sevdalı gönlüme, sevda mayası katıyorum.

Kendi yüzümü onun yüzünde hayal edince, artık güzelin gül yanağına nasıl ilgi duyarım?

Keşke köpeği ayağını gözüme, yüzüme koysa…

Sakinin dudağı deyince, kadehten içme işini kaldırıp nasıl ağzımı kırmızı kadehe koyarım?

Rintlerin kadehinin tortusunu içen ben, ey Hızır, âb-ı hayâta yüz kere muhtaç olarak dudağımı deydiririm.

 

374

Ben, sarhoş içkiciyim. Cem’in kadehini, onun kapısının eski çömleği sanıyorum. Onun meclisi özel kişilerin toplanma halkasıdır. İstenmeyen aşık olan benim dostum olamaz.

Dün sanki felek sıkıntısı yüzünden beni, güzelin meclisinin testisi altına attı. Feleğin sıkıntı yüküyle dün, sanki ay yüzlünün meclisinde testinin altında belim büküldü.

Meyhaneci istiğfardan başka şey işitmeyince, şeyh şaraptan tövbe etmemi nasıl istiyor?

Feleğin ayini düzgün olursa, ey “Fânî”, zulüm ve sitem de bana doğru ulaşır.

 

375

Evim, ocağın külü gibi oldu. Aşk divaneliği beni kara toprağa attı.

Yarın kevser elime geçer mi? Geçmez mi? Ne bileyim! Bildiğim bugün şarabı kaybettiğimdir.

Ey Zahid, Allah dilerse günahımı bağışlar. Aşk şarabı günahsa, günahsız olurum.

Gözüm arzuluyor senin temiz yüzünü. Gözüm güneşe de düşse, yıkarım gözyaşıyla onu.

Kader beni muğların kilisesine çekince, ey gönül, “takdir pençesinden nasıl kaçayım” söyle.

“Fânî”, İskender ve Hızır’ım. O yüzden ayın kavuşma sözüyle şahın fetih haberi bana ulaştı.

 

377

Her gün muğların meyhanesine hizmet ediyorum, bu şereften dolayı devlet ehliyle yüz kere övünüyorum.

Meyhane piri, ömrümde bir kadeh şarap verirse, yıllarca o şarabm sarhoşluğuyla eğlenirim.

Aşk yüzünden nasıl Mecnûn olduğumu bildirmedikleri için, her peri gibi güzeli dost olarak istiyorum.

Meyhane dilencisiysem de, bir kadeh şarapla yüz Feridun ve Cem’e haşmetimi gösteririm.

Bir kafir için milleti değiştiren beni Müslümanların yakması bana ceza olmaz. Bazen zühde, bazen meyhane pirine aldanarak değişmem beni şaşırtıyor.

Ey “Fânî”, zahidin yalnızlığı maksada ulaşmak içinse de, ben maksada ulaşınca yalnız kalıyorum.

 

378

Rindlerden, şaraptan tövbe etmeyi istesem, meyhanecinin kadehi olunca, ben ne yaparım?

Takva zulmetinden dolayı gözüm kararınca, şarabın ışığıyla nasıl parlak bakayım?

Tövbeye niyet edince, şeyhten yardım gerekmez. Hayır işte istihareye ne gerek var!

Şarap yüzünden acı acı ağlayarak, gül yüzlünün hatırasıyla elbisemi parçaladığım an ne hoş!

Kötü talihten muradım olmayınca, “Fânî”, felekten, yıldızdan niye şikayet edeyim!

 

379

Meyhanede eğer kadehe az meyledersem, günlerce kadehin başında ondan özür dilerim.

Feleğin eziyet ve sıkıntısından dolayı lale gibi başıma toprak ve kan doldurmak, toprak ve kanla baş kaldırmak istiyorum.

Muğların tapınağında ölüm esnasında rahat döşeğimi kimin için ateş gibi küllendireyim?

Her an şaraptan bir âleme düşünce, sarhoş olurum. Nasıl başka âleme meyledeyim ki!

Nilüfer bahçesinden dolayı çok sıkıntı dikenim varken, bahçede nilüfer çiçeklerine nasıl meylederim?

Ey hekim, takdirsiz iş mümkün olmayınca, feleğin ve etrafındaki yıldızların hareketini nasıl seyredeyim!

Ey “Fâni”, utanınca yokluk yolunda hırka ve seccadeyi kırmızı şaraba rehin bırakmalıyım!

 

380

Sıkıntı ordusundan kurtulamıyorum. Meyhaneden başka emniyetli yer göremiyorum.

Vücudum senin mahallende öyle yok oldu ki, zayıflıktan bu güçsüz bedenin çalışacağım sanmıyorum.

Ey gönül, saki bana bir kadeh veriyor da meyhanecinin hizmetinden başkasını görmüyorum.

İstediğim öpücüğe cevap vermezse şaşırma! Ağzım hiç görmedim ki!

 

381

Her an felekten sıkıntı çeken ben, akılsızlık ve sarhoşluktan başka nasıl bir iyilik düşünürüm?!

Belime zünnâr bağlamamı ayıplama. Çünkü ben o katilin hizmetindeki kafirim.

Dervişçe giysi bana fayda vermez. Çünkü fakirlik hırkasında, derviş olmadan gelmişim.

Bütün rintlerden çok tortu içtiğimden mi aşıkların saf eğlencesi bana az geliyor?!

O inci gibi gözyaşımın kanma şaşılmaz. Gözbebeğime kirpikten ok düşmüş de ondan.

Ey “Fânî”, ay yüzlülerin bela olmalarına niye üzüleyim? Ben aşkta zaten belaya . tutulmuşum!

 

382

Ey saf tutanların şahı, ok atanların hüsrevi! Senin kirpiğinin safıyla saf bozanların safını bozan sevgili!

Senin yakut renkli dudağının şükrüyle kederlenen içkili dudaklar, senin tatlı dudağınla gülen şirin ağızlılar!

Senin boyunla, şimşir boyluların gölgesi alçaldı. Senin vücudunla güzel vücutlar civa gibi titredi.

Rakiplerden dudağım gizle. Zira Süleyman’ın yüzüğünün Ehrimen’den gizli olması daha iyidir.

Dün kelebeğe yakıcı ateşin etrafında neden döndüğünü sordum.

Şarap kadehi, ağlayarak “sana göre yakıcı ateşin ne kadat cilveli olduğunu biliyor musun” dedi.

Ey “Fâni”, lale gibi kana bulan. Çünkü bu çölün her tarafında senin gibi kanlı kefenliler çok.

 

383

Sultan Hüseyin’in tahtına, yaygısına yemin olsun ki, makam ve murat için kimseyle kavgam gürültüm yok!

Düşmanlarım Kaftan Kafa kadar çekerse, peygamberin yanında Bedir ve Huneyn savaşı gibi olur.

Onun atını hızda feleğin atı gibi bil, nalının aydan farklı olduğunu gör! Ey “Fânî”, kıyamete kadar Sultan Hüseyin’in mülkü ve dini, izzetli Şah Ebu’l Gazi dünya rindlerinin olsun!

 

384

Meyhanede maksadının ne olduğunu söyleme. Sakinin yanağında ve kadehte ne olabilir ki!

Ey saki, şarap kadehim doldur. Çünkü, kimsenin sonunun ne olacağı belli değil!

Sabahleyin, elime güneş gibi kadehi ver. Çünkü akşama kadar ne olacağı belli değil!

Ey, “gül yüzlü sakinin elinde gül renkli şaraptan başka ne olabilir deme” diyen!

Bir an maksada ulaşmak için şarap kadehi iste, sonunda maksada erememenin ne olduğunu bilirsin.

Ben dua ediyorum, o, muradın ne? diyor. Bir iki kötü sözden başka ne olabilir ki?

 

385

Ey güzel güneş, senin yüzünün ayrılığıyla sabaha kadar yıldız saçan gözlerime bak!

Senin perişan saçını yüzüne çekmen, beni senin için saç çekmeye sürükleyen aşk mayasındandır.

Ey saki, vefa ehli uzaktan hoş değildir. Bir iki kadehle durumu düzeltsen ne hoş

olur!

Ey ay, gönül ateşim feleğe ulaştı. Yanağım gizleme ve bu ateşi bana gösterme!

Saba, dostların ayrılığına haddinden fazla üzüldüm. Yanlarına ulaşırsan, beni isteğime ulaştır!

Ey meyhane piri, “Fânî” için dolu kadeh ver, ama bencil zahide bir yudum tattırma!

 

386

Güneşte gökyüzünü görmeye cesaret edilebilir ama, onun ay yüzünü görmek mümkün olmaz.

Onun yüz rakibini ve bin korkusunu görünce, gönlüme yüz bin bela ulaştı.

Zaman zaman onun güzel yüzünü görmek, ara sıra deliliğimi artırır.

Benim, ayrılıktan dolayı gözümdeki dikenler, bostanın güllerinde bin yük görmekten iyidir.

Onun kaşına göz ucuyla bakmamın kaşının köşesini görmek misali olduğunu bil.

Belirsiz noktayı görmenin imkansız olması gibi akla göre o ağzı görmek de öyle.

Ey gönül, onu görmek için ölümü düşünme! Gündüz gökyüzünü görmek güneşe uzaktır.

Gözümü çevirerek, şuna buna bakarak rakipleri aşkıma karşı yanıltıyorum.

“Fâni”, sevgilinin yüzünü başkalarından gizlemek için ondan başkasını kendi gözünden uzak tut!

 

387

Saki bir iki kadehle yarın yakut hevesini başımdan at! O istekle sık sık inleyen cana istek şimşeğini at!

Ey sevgili, ayrılık günü ve sıkıntılı günler karanlık gecedir. Benim parlak kadehime her gün ateş at!

Dünyanın çiçeklik yeri ve gölgeliği önce şahındır. Eğlence yerimizin örtüsünü bahar bulutunun gölgesine at!

Ey gönül, o perinin meclisine yolun düşmez, öğüdümü dinle! Mecnûn olup, kendini oraya delice at!

O çevik, bir gün avlamak için bana bakış okunu atar diye yıllarca vahşi çölde dolaştım.

Zamanın bahçesinde toprağa gonca ve nergis dökünce akla gönülü getir, bir an göze itibar etme!

Acı şarap içersen, dudağım ısırarak bir kez bana bak ve aklına ümitli bin arzu at!

 

388

Hırka giyenlerden yüzünü sakla, o zaman şarap içen rindlerle şarap iç!

Hırka giyenler, kendi riya hırkalarım senin sevda ateşgâhında yakarlar.

Şarap satıcıları, şarabı süzmek için, rehin elbisesi olarak bizi şaraba attılar.

Ey gönül, sessizlerin mahallesinde az yaptığımızdan, şarap yüzünden bağırıp çağırma hoştur!

Küpteki şarap tortusu coşunca, tortu içenlerin gönlüne coşku düştü.

Ey saki, sarhoşluğum yakıcıdır, şarap suyuyla ateşi söndürmeme yardım et!

Her mecliste onların testisini omzuna almak rintlerden çok “Fâni”nin işiydi.

 

389

Aşkının ateşiyle menzilim toprak gibi olur, gönül dumanımın ateşi de kabir bayrağı olur.

Gülümden damlayan gam ve sıkıntı goncaları gönül kanıyla renklendi, senin okunla sulandı.

Üzüntüyle helak oluncaya kadar başkasına ok atıyorsun, başkalarına ruh veriyor, benim katilim oluyorsun.

Benim zorum senin ağzınladır. Bana kötü söz söylemek için ağzını açıp zorluğumu çözmüyorsun.

Ey “Fâni”, onun ağzının düşüncesiyle kaybolduğum için bulunduğum yerden fena mülküne doğru bir adım atmıyorum.

 

390

Saki, ilkbahar rüzgarı gibi hayat bağışlar, bulut gibi, dağlara doğru varlık taşır.

Söz dinle, defteri şaraba rehin bırak, mutluluk için yokluk tarzım yenile!

Rüzgar Mesih’ten dem vurdu, lale dağlara sancak açtı. Ne mutlu ona adım attı dostların meclisine.

Devam et şarap içmeye, deliliğe, sarhoşluğa. Kaybolup gitsin rengi varlığın, utansın akıllılar.

“Fâni”, hilekar feleğin etrafında feryat eder, hem dostu hem bütün sevenleri düşman eder.

 

391

Sarhoşluk belası, meyhaneci genç ve şarap hüznümü artırıyorsa da, üzüntümü gider!

Onun zülfünün her kıvrımı, bin gönül yerindedir. O zülfün bağı olan sevgili de kıvrım üstüne kıvrımdır.

Şafak vakti yıldızlar onun gül yanağındaki çiğ gibi terledi. Benim gönül kanım ve gözyaşım ne şafaktır, ne yıldız.

Onun vücudundaki gömlek ipekten değerlidir. Kıskançlıkla gömleği parçalarsam şaşılmaz.

Yüreğim, tırnağıyla kazıdığım gam dağı, gönül yüküm Bîsutun, ben de “dağ kazıcı” Ferhat’ım.

“Fânî”, eğer Hüsrev ve Hâfiz senin rehberinse, Câmî de en güzel şekilde senin yol göstericindir.

 

392

Ben ayrılıktan helak olup, o güzel de başkalarının sevgilisi olunca, başkalarının canıyla yaşamak nasıl mümkün olur ki?

Başkalarına anlatacak güvenim olduğu halde, durumumu nasıl anlatayım ki!

Yazık ki yüz çeşit sıkıntım var! Halk beni kendi dilimle değil, başkalarının diliyle incitiyor.

Başkalarını denemek için bana zulüm kılıcı çekiyorsun, imtihan için başkasını yakıyorsun.

Diğerleri kabul oldu, ben reddedildim. Geçmişten bu yana başkalarının hayatı bana hep sıkıntı oldu zaten!

Başkaları ulaşıyor, ben onun boyunu, yüzünü arıyorum ve başka bostandaki serviye, güle aşık oluyorum.

Başkalarının vuslatıyla can maksada erişir. “Fâni”, başkalarının arasından öldürmek için çıkarsan iyi.

 

393

O boya “elif dedik, bizim sözümüzü kesti. O kötü huylunun yanında “elif gibi boydan” söz edilemez.

Kavuşma esnasında ondan sözden başka bir şey çıkmaz. Ama bin bekleyişten sonra bir söz söyler.

Ölmüştüm, bir söz söyledin, canım tazelendi. Mesih gibi, ruh tazeleyici bu sözü nasıl söyledin?

Sarhoşken başkasının sözü kulağıma hoş gelmiyor. Saki artık başka söz söyleme!

Susmak, sözde mana ve manada söz söylemektir. Rintlerin yanında ne zamana kadar sözde manayı açıklayacaksın?

Ey “Fânî”, yalnızken bir sözüm var ama, sevgili yalnızken sadece sözüm olmaz.

 

394

Ey ben inlerken eli eteğinde olan, senin cilve yapman şaşılacak şey!

Ben gece gündüz senin yolunun toprağı, başında dolaşanım.

Melekler katında benim gibi sarhoş makamı yoktur.

Sen güzeller güzelisin, bütün şahlar senin önünde sana kölelik yapıyor.

Sabahım ayrılıkla karardı. Şükredin ki, sevgilinin yanağının ışığıyla geceler ışıldadı.

Sevgiliyi beğenmiyorsan da, gönlümü alıp yüz sıkıntıya atmış oldun.

Fakirlik giysisindedirler. Sevgiliden şikayetle ey “Fâni”, salınarak bu hırkadan kaçınma!

 

395

Senin meyhaneye gelip şarap içmen, şarap satan sakiye imanı feda etmen gerekir.

Haberin olmadan senin kulağına bir sözüm var, ey genç, bu pirin nasihatine kulak ver.

Aşk sohbetinde başka dil vardı. Zahidin bu ahengi bilmesin, sustur!

Meyhane pirinin sözü hayatına kanıt olunca, dinle Sürüş’un nidasını ey hâce!

Ey saki, senin aksin yüzüne güzellikten dem vurdu! Şarap tutup yüzünü ona çevirmek inkar olur.

Ey şarapçı genç, yüzünü aç! Meyhanede “Fâni” sıfatlı ol, akıl örtüsünden soyun, ikiyüz hırka giy!

 

396

O güzelin hayali gözümden gitmez, dışarı çıkarsa da asla aynadan aksetmez.

Senin kıvrımlı zülfünden dolayı eğer gönülden bir ah çekersem, yürekten çıkan ah, senin zülfün gibi kıvrılarak çıkar.

İçim dert ve gam dolu, dışım baştan başa sıkıntı. Yani aşk ordusunun askeri hem içimi fethetti, hem dışımı.

Saki kavuşmama sevindi. Nasıl meyhaneden çıkarım? Gönül mahremi olan haremden çıkamaz ki!

Gözyaşı ve ah an be an sırrımı dışarı vermezlerse, senin aşk gamım gönlümde ve gözümde saklarım.

“Fâni”ye o ağız fikrini sorarlarsa, ey gönül, “varlık mülkünden, yokluk çölüne doğru gitti” de.

 

397

Sen bütün şahların eğri külahlısı oldun. Yanlış söyledim eğri külahlıların şahı oldun.

Döktüğün kan ne güzeldir ki, özür isteyenler yüzüne baş koyuyorlar!

Aşkın kan davasına dönüşünce, kan saçan iki gözüm de şahitleri oldu.

Senin ayrılığınla kırmızı yüzlü aşkıma siyah yüzlüler sebebiyle gözbebeğimden kan gider.

Günahsızlar ordusunun kanını dökünce, mahrumiyetten kendi günahım bilmez.

Bazen gözünü padişahlardan dilencilere çeviren “Fâni”ye bak!

 

398

Sarhoşlar meyhanesinden dışarı çıkan rind, baş kaldıranlardan farklı olarak o yoldaki şanlı, şereflilerdendir.

Sevgilinin mahallesine korkuyla girdiklerinden Mecnûn gibidirler, kavuşmak nerede?

El etek çekerek, dünyadan ve ahiretten vazgeçerek, meyhaneye gitmek ne hoş!

Bir iki kadeh içince, ne şaraptan, ne meyhaneden ne kendinden iz kalır.

“Fânî”, yokluk içinde toprak olursan, feleğin zirvesinde şanlı şerefli yerin olur.

 

399

Madem senin yolunun toprağıyım, ey içki içen şah, şarabının yarışım içtikten sonra, bir yudumunu toprağa dök!

Her gece sarhoşluktan dolayı binlerce kez dinimden utanıyorum da, muğlar meyhaneden çekerek beni dışarı atıyorlar.

Seher vakti sarhoşluğun sıkıntısıyla fenayım. Ey saki, bir iki kadeh şarapla bizi düzelt!

Sana kavuşma kadehiyle saf şaraba kananlar, ne olurdu ki, bir yudum da tortu tatsalar!

Meyhanecinin kölesiyim ama, melek duruma merhamet ederek yolunun toprağım kendi kanadıyla süpürsün!

Dünyada kimsenin adı sam kalmayacağından aşık oluncaya kadar “Fânî’nin izini ara!

 

400

Sabah vakti bereket istersen, uykuyu bırak. Ne zamana kadar uyku mahmuru olacaksın? Kadehi şarapla doldur!

Bizi şarap şişesine at ve bunu taş atarak ve saf şarapla değil, azarla, lütufla yap.

Ey nazlı ömür, seni beklerken öldüm! Bir kere de gitmeye değil, gelmeye acele et!

ister ağırbaşlı ol, ister ıstırap çektir. Gün yazılmıştır, çoğu azı olmaz.

Ey ay, ister feleğe naz et, ister yıldızları azarla. Sana sarhoşluk ve gurur ulaşır.

“Fânî”, gece hesapsız şarap ulaştır ve onu bize ebedî hayatta hesapla!

 

401

Akşama kadar ne olacağı belli olmayınca, şarap kadehinin sıkıntısı ne olabilir ki?

Bırak, herkes kadehe başladığımızı bilsin, ama sonumuzun ne olacağım kimse bilmesin!

Bu dünyada yeni sevgili ara. Zira günlerin ne getireceği belli değil.

“Dünyada maksadın ne” diye niye soruyorsun, “şarap ve güzel sevgiliden başka” ne olabilir ki?

Hakkın zatı baki. Dünya ve ahiret, düşünce aynasında şekil ve hayalden başka ne olabilir ki?

Dudağından benim için kötü sözden başka bir şey çıkmadı. Kötü söze bir buse eklesen ne olur ki?

Ey “Fâni”, dosttan yokluğa kavuşmaktan başka ne istiyorsun? Boş hayal ve istekten başka ne olabilir ki?!

 

402

Kabrimin isteği, gül yanağımı güllerle süslemek olunca, mezarımın isteği dünyanın çiçek demeti olur.

Benim sarhoşluğum, sakinin dudağındaki kırmızı şaraptandı. Meyhane şarabıyla sarhoşluğumu gidermek mümkün mü?

Sevgilimin zülfü ve ayrılığı zamanıma sebep oldu da günüm karardı, dünyam da ondan fazla.

Feleğin yağmur, gök gürültüsü ve şimşeği seçme yetkisi yok ki, benim gözyaşı, ah ve inleme seçimim olsun!

Ağlayan gözümden inci çıktı ey “Fânî”, benim deniz kenarım, denizin ortasıyla aym oldu.

 

403

Bu meyhanenin eski çömleği, saflık aynasıdır. Eğer saf şarap doluysa, dünyayı gösteren kadehtir bu.

Cem’in kadehi, İskender’in aynasıysa, bak ki nasıl ikisinin yerine geçer, nasıl şereftir bu?

Ben ayrılıkta can veririm, o halka kavuşunca can verir. Aşk yolunda bu böyledir, buna zulüm reva mıdır?

Gönül kolay elde edilmedi, ayrılığa esir oldu. Şükretmeyenin sonuna reva mıdır bu?

Ben onun sevgisi belasıyla toprak oldum ama o her an başkasının belası oldu, bu ne şaşılacak beladır!

Bir buse için canımı aldı, bir gün yerine getiririm deyince de bu nasıl eda edilir diye şaşırdı.

“Fânî”, adım atarsa şeyh, nazla gitme şaşkınlıkla. Riya manastın bil, yokluk çölüdür bu.

 

404

Şu sakinin hali nedir? Benden uzak kalınca, karşıma oturup yanı başımdan kadeh sunuyor.

Sakinin hizmetinde, her bakan boğazımı tırmaladığım anlasın diye öyle döküyorum ki kadehi boğazıma!

Saçının bir telinden yok kırgınlığım, umutsuzluğum. Çünkü, her teli güzelliği gibi an be an artırır arzumu.

Benim ve gönlümün şaşırtıcı bir huyu var. Şu aşkın rüsvalığında ne o geliyor benim huyuma, ne de ben geliyorum onun huyuna!

Şu köhnemiş meyhanenin her yanında gerçi çoktur kadeh çeken ama, bela taşı bir benim testime çarptı orada.

Ey “Fânî”, bilirim yoktur faydası onu arayıp durmamın, ama bir an olsun aramadan duramam ben onu.

 

405

Rakiplerle şarap içen gülü görüp, zavallı garipleri öldürseler!

Ey gül, gül bahçesinde cilve yapınca, bülbüllerin figanını ayıplama!

Bülbül ve gül birlikte olmayınca, aşıkların aşkı, sevgililerin güzelliği olmasın!

Yar olmadan bizde takat aramayın. Çünkü sabırsızlardanız.

Gönül yaramı gizleyince, yakamın yırtığı nasıl ortaya çıkar?

“Fânî”, nasipsizlerin nasibiyle senin o ay yüzünden nasiplenmek hoş değildir.

Cem’in ve İskender’in tarihi bana karanlık geldiğinden beri, yoksa dünyayı gören kadeh bana aydınlık ayna görevi mi yapıyor?

Bana, Nemrud ateşinden ve irem bahçesinden az söz et, dünyayı gül bahçesine çevirmem için, o ateş renkli kadehi ver.

Felek her gün insanları toprağa atıyor, cesurca bir iki kadeh atarak ölüm kadehiyle ne zamana kadar dostluk kurulabilir?

Ömre güven olmayıp, feleğin de devamlılığı olmayınca, değerli ömürde kadehin çevresindekine ne güzel!

Çağdaşlarına seni seviyorum demekle, şarabı kendine düşman ettiğini bil.

Aşağılık dünya için ne zamana kadar elini ayağı vuracaksın. Bir kere de elini koluna, ayağını da eteğine indir.

Ey şeyh, yalnızken meyhanede bir yarığın olması, ravzada ve senin mezarında delik olmasından iyidir!

Çemenin gençlerinden ömrün baharında ayrıldığı için bulut, gözyaşı dökerek ve inleyerek feryat ediyor.

“Fânî”, bu dünyada böyle birkaç gönlün varsa da afetlerden korunmak için meyhaneye sığınman daha iyidir.

 

407

Ey senin yüzünden dolayı gül ve tomurcukta bahar güzelliği, güzellik zamanı yanağının güneşiyle parlaklık olan!

Senin yakut dudağında âb-ı hayât var ama, canlı ırmak gibi senin güzelliğinden dolayı güzellik ırmağı suya doymuş.

Güneş, her gününe altın saçmakla, felekten senin ayağına hediye saçmış oluyor.

Gökyüzünde ay, bahçede gül ortada. Senin yüzün güzelliğin itibarı oldu.

Senin boyun, başı dik güzel servi gibi oldu. Gülün de güzel sevgiliyle yükseldi.

Leylâ’ya ve güzelliğine aşık olan Mecnûn, güzelliğe benim gibi deli divane olmadı.

Şimdi sarhoş güzelsin. Başına güzellik sarhoşluğu düşmeden önce beni hatırla.

Sultan, senin güzel yüzün, kaşın yardımcısı. Cellat, göz ve zülfün, güzelliğin per-dedarı olmuş.

Ey “Fânî”, onun sonsuz güzelliğine şükür ki, aşıklık yüzünden güzellikten utanmadı.

 

 

408

Meyhanede şarap tortusu içmekle, şaraba hırkayı rehin bırakıp ayıbımı örtmekle şöhret buldum.

Yüzünden başkasına iyi gözle bakıp, rakibe kötü gözle bakmam hoş değildir.

Zaman ehlinin cefasıyla eziyet çekenler, sıkıntı alanında yol almazlar.

Ziyadesiyle çalışarak içtiğin yudumlan az ya da çok olmaksızın rızık bölümleri olarak sana böldü.

Herkes, aşkta aşkla uğraşma yüzünden kemale erdi, maharet çok uğraşmaktaydı.

Gece sıkıntılar çok ağlar ama ayrılıkta ben daha çok inlerim.

Güzel bahçede senin servi boyuna naz yapmak, benim onun salmışına göz atıp inlememdir.

“Fâni”, fena çölünde toprağı öpmen, kadehin ve sevgilinin dudağını fazlasıyla öpmekten daha iyidir.

 

409

Ey ay, güneş gibi kadehe meylet, güneşi kına, aya öfkelen!

Her an sarhoşluktan düşmek üzeresin, başını dizime koy ve bir an uyu!

Gönül alemimi gizli kadehle abâd et, veya açıkça şarap içerek alemi mahvet!

Salon aşk mahallesinde dert ehlini bulamadığın loşinin arkadaşlığından!

Ey arkadaş, sevgilim peri ve ben onun Mecnûn’u oldum. Artık bize “Leylâ ve Mecnûn” diye hitap et!

Benim dine o güzele secde etmek için baş çevirmemi kafir olduğuma dair yorumla!

Ey can, gönle onun zülfünün oku batmış, o şiş ve ateşle onu onun köpeğine kebap yap!

Ben ve sevgilim arasında perde oldu ya Fânî, ey aşk, at perdeyi, çek peçeyi!

 

410

Ey tortu içen rind, meyhaneden başka yere sığınma, gönlünü sakiden başkası için perişan etme!

Saki, mübarekliğinle senin ebedî olarak kalıcılığın gerekince, eğer âb-ı hayâtı bulursan, kadehe kırmızı şaraptan başkasını doldurma!

Ey genç, bahçeyi dolaşırken, altın kadehe kırmızı şarap koyup bak, güzel güle meyletme!

Dini ve gönlü ateşe verip meyhaneye niyet edince, şarap yüzünden takva topluluğuna karşı huysuzluk çıkarma!

Gönül mülkünü yağmalayıp bize eziyet ve sitem etme! Yüz cilve ve naz yapıyorsun, naza muhtaç olma!

“Fânî”nin aşkından bahsetme. Aleme bülbül sesini yayma, halimizi karıştırıp bundan fazla bizi rezil etme!

 

411

Muğların meyhanesinde benim gibi korkusuz, kavgacı sarhoş, benim gibi gömleği yakasından eteğine kadar yırtık olan yok.

Güzellikte senin gibisi olmayınca, aşkta da benim gibisi bulunmaz.

Dünyada senin aşk gamından daha kuvvetlisi olmaz, bu kesindir, benim gibi de sıkıntılısı olmaz.

Güzelliğini anla ki, herkesin aşkı var ama, benim gibi anlayışlı, ağlayan yok. Eğer aşkının fırtınası güzelliğin gibi aşıkları çalarsa, gam ve sıkıntı çölünde benim gibi çer çöp yoktur.

Aşıklık mahallesinin tamiri için çamur gerekirse, gözyaşını gibi su, benim gibi toprak olmaz.

Fakirlik çölünü katetmede çabukluk gerekirse ey “Fânî”, bu yolu geçmede benim gibi çeviği yoktur.

 

412

Aşırı sarhoşlukla bedenimdeki elbiseyi yakamdan eteğime kadar yırtayım mı? Bilemiyorum!

Felek günümü kararttığında, parlak şaraptan başka çarem yok.

Feleğe rağmen felek gibi kadehten ağzına kadar dolu şarap içmek sanatım.

Kadeh dostumdu, bekçi döktüğü için şimdi düşmanım.

Baharda, gül bahçesinde gül yüzlülerin eliyle şarap ne hoştur!

Feleğin okunun açtığı yüzden çok deliğe rağmen gönül evim karanlıktır.

Sakinin eliyle, muğlara yakışır kadeh, meyhaneyi bana mesken yaptı.

Ben, yokluk alemi, zahidler ve mescid. Ey “Fânî”, zahid nerede, ben neredeyim!

 

413

Senin ayrılığının yakıcı ateşiyle öldüm, ayrılığı terk et. Halil’in asasım al ve bu ateşi baştan başa gülistan yap.

Sana: “Mecnûn ‘un giysisinden soyun” mu dedi ki, cennet bahçesini kılıcımla kana buladın?!

Ey ışık, gönül kuşum, sıkıntı akşamında her tarafa lutufla uçtu. O kuşu tut, kendine pervane kıl.

Mecnûn’um, senin kılıcınla gönül yırtığını dikemem. Ey sevgili, bu nasıl terzilik! Ok gibi kirpiğinle ilaç yap.

Bana lütfet, eziyet et veya naz et diyemem. O nazik akim ne isterse onu yap.

Sen beğenmesen de yüz parça gönlü toplayıp, ona zülfünle bir rüzgar estir ve yine onu perişan et.

Senin ayrılığından dolayı ecel halimden utandı veya bana acıdı. Sen ey katil, madem beğenmedin, bir hareketle onu pişman et!

Felekten dolayı gafil ve senin gönlünden dolayı perişanım. Ey saki, büyük bir kadehle feleğin karışıklığından beni kurtar!

Ey saki, sıkıldım, meyhanede kadeh ver, tövbe ve zühd binasını şarap seliyle viran et!

Ey “Fânî”, yardımsız kavuşmak mümkün değilse de, ümitsiz olma ve istek yoluna elinden geldiğince çalış.

 

414

Gece, benim şarap içen sevgilim tövbemi bozunca, sabah sarhoşluğum gidinceye kadar dua etmek isimdir.

Mor gözüm ve yanağım, yaralı yüz ve başım, o sarhoşun gece beni yere vurduğuna delildir.

Rüzgar niye can artırıcı, toz niye sürme renklidir. Yoksa çölü dolaşırken binicim cilve mi yaptı?

Katilimin kılıcı, sıkıntısı yaralı gönlümden ve tozlu topraklı vücudumdan ne zamana kadar toprağa ve kana düşecek?

Benim sabırlı gönlümden vefa ülkesine doğru dert yükünü taşıma işini yük taşıyıcı yapmadı.

Mezarımın başım servi ve gülle aydınlatınca, ey felek, o boyun ve yüzün beni öldürmesi münasiptir!

Gönül yaram, kararsız gönlümden her nefeste düştükçe, sabır merhemiyle nasıl iyileşir?

O çocuğun yanında oturmak istiyorum. Yanımda oldukça çocuğun yeri gözyaşını oldu.

Sarhoş meyhane çırakları günlerini gün eder meyhanede. Baksana “Fânî”ye ilim ve din için yorgun düşmüş.

 

415

Zamanın işine bir süre güven olmaz. O halde sen de şarap kadehini bir süre elinden bırakma.

Kuşun gece ateşten korkusu yoktur ama, sabır ve sükun kuşunun ayrılıkta benim ahundan korkusu var.

An be an ah ateşi beni feleğe doğru çeker, aşk ateşinden aman!

Çölde beni gören, Mecnun zanneder. Felek bizi ikiz olarak dünyaya getirmiş.

Ömrün her anını ganimet bil. Zira onu ne Mesîh olarak, ne de Hızır olarak kabullenmek mümkün değildir.

 

416

Köpeğini öpmek için başımı yere eğerim ama, altın taçlı başım asla eğilmez. Servi senin boyuna yücelik lafı ediyor, bir de aşağı bak.

Gül sayfasında şarap, bülbülün halini anlatıyor. Bahar yağmuru gözyaşıyla o defteri yıkamış.

Başım ve yüzümdeki karalık ah dumanından değil. Semender gibi başımı küle gömmüşüm.

Eğlencenin sonudur. Saki, az şarap ver de, güneşim, kadehin sevin