SON OSMANLI HAHAMBAŞISININ MEKTUPLARI

 

Yazan: Esther BENBASSA Çeviri: İrfan YALÇIN
 
“Yer, bizdeki tarih el kitaplarının o bitmez tükenmez  Doğu sorununa ayrılmış bölümlerinde adı ‘hasta adam’  -ama o yalnızca ‘hasta adam’ değildi- olarak geçen bir  imparatorluğun merkezi; İstanbul.
“Ve “… 1914 öncesinde,  Avrupa’da siyasal bir denge kurm aya çalışan altı  imparatorluk arasında, geniş bir toprak bütünlüğü  üstünde kurulmuş ve bir ölçüde hırgürsüz bir  örgütlenmeye sahip altı, yedi yüzyıllık bir Avrasya modeli”  sergileyen Osmanlı İmparatorluğu.
“Zaman, Fransızların, halkların hak ilkesine dayalı ulus-  devlet modelinin Avrupa’daki büyük imparatorlukların  başını ağrıttığı XX. yy’ın başları.”
Kişi; “Sona eren bir imparatorluğun son hahambaşısı;  Türklerin ve Yahudilerin ayrıcalıklı arabulucusu,  diplomat ve politikacı, levanten ştadlan; ne gerçekten  saray Yahudisi, ne gerçekten devlet Yahudisi. Bütünleşme  çabalarıyla Batı’nın çağrısı arasında sallanan ve bir geçiş  dönemi yaşayan Yahudiliğin simgesi…

 

Hayim Nahum  veya diplomatların en hahamı ve hahamların en  diplomatı.”

Önsöz

Esther Benbassa nin Alyans[1] (Dünya Yahudi Birliği, Paris) arşivlerinden bulup çıkardığı, yetkin ve doyurucu yorumlarıyla bize sunduğu eşsiz bir belge bu. Burada söz konusu olan, 1908’de Osmanlı İmparatorluğuna son hahambaşı olarak atanan Hayim Nahum’un 1892’den 1922’ye kadar, önce Trevise, sonra La Bruyere Sokağı’nda bulunan Alyans yöneticileriyle, özellikle 1898’de bu kurumun merkez kurulu başkanı olan Narcisse Leven’le, dahası Genel Sekreter Jacques Bigart’la sürdürdüğü mektuplaşmalar.

Esther Benbassa daha önce kaleme aldığı doktora tezinde, Hayim Nahum gibi sıradışı bir kişiliği konu almıştı. Onun, artık kimsenin anımsamadığı, yaşadığı yer ve zamanın belirsizliklerinin, eğilimlerinin, tutkularının, sıkıntılarının canlı simgesi olmuş bir kişiliğe gösterdiği ilgiye biz de ortak olabiliriz.

Yer, bizdeki tarih el kitaplarının o bitmez tükenmez Doğu sorununa ayrılmış bölümlerinde adı “hasta adam” -ama o yalnızca “hasta adam” değildi- olarak geçen bir imparatorluğun merkezi; İstanbul. Osmanlı İmparatorluğu, 1914 öncesinde, Avrupa’da siyasal bir denge kurmaya çalışan altı imparatorluk arasında, geniş bir toprak bütünlüğü üstünde kurulmuş ve bir ölçüde hırgürsüz bir örgütlenmeye sahip altı, yedi yüz yıllık bir Avrasya modeli sergiliyordu. İmparatorluk, hanedanlığın oldukça özgün yönetimi altında, -oldukça özgün, çünkü onun adı ne sahip olduğu özel bir mekânı, ne Müslüman karakteristiğini, ne de Türklüğünü çağrıştırıyor- ve kendini yineleyen, yarı otokratik, yarı hoşgörülü bir düzen içinde ırksal, dinsel nitelikleri açıkça belirgin olan çeşitli toplulukları bir araya getiriyordu.

Zaman, Fransızların, halkların hak ilkesine dayalı ulus-devlet modelinin Avrupa’daki büyük imparatorlukların başını ağrıttığı XX. yy’ın başları. Osmanlı İmparatorluğu birtakım çıkarlar uğruna -bunlar arasında Hıristiyan topluluklarının çıkarları da yabana atılacak gibi değildi pek- kendisini parçalayıp bölmek isteyen uzak veya yakın komşu imparatorlukların doymak bilmeyen aşırı toprak istekleriyle güçsüzleşmiştir. Öyle görünmektedir ki, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu nu Orta Avrupa ve Balkanlardaki ulusal hareketler nasıl tehdit ediyorsa, Osmanlı İmparatorluğunu da Jön Türklerin Batı’dan aldığı “çağdaşlaşma” hareketi tehdit etmektedir içerden.

İşte bu yer ve zaman, Osmanlı İmparatorluğu’na dağılmış Yahudi cemaatlerini, geleceklerini biçimleyecek ikili bir mantığa doğru yönelmeye zorluyor. İstanbul, İzmir, Selanik, Filibe gibi kentlerde yoğun olarak yaşayan İspanyol Yahudiliğinin akıl almaz anılarının mirasçıları olan, Sabetay’ın sürüklediği kötü serüvenin son tanıkları, dönme 1er[2] tarafından bölünen ve Doğuda olduğu kadar Batı’da da geniş ilişkiler sürdüren Yahudi cemaatleri, Kuzey ülkelerinin Akdeniz ötesi pazarlarda sattığı mallarla birlikte gelen birtakım yeni düşüncelerle (sosyalist düşünce örneğin) etkinleşen, iki kampa her zamanki gibi ayrılıyorlar yine; “tutucular” ve “ilericiler . Tutucular değişen hiçbir şey olmamış gibi bildikleri yolda gitmeye, herhangi bir tehlike karşısında Babıali hükümetinin etkin korumasıyla garantiye alınmış, yılların kökleşmiş yaşam biçimlerine uygun davranmaya -bedelini ödemeye de doğal olarak- hazır durumdalar hep. Onlar eskimiş biçimleri sonsuz olarak yineleyip duracaklar, küçücük hesaplar, küçücük uğraşların boğucu çemberinde sıkışıp kalacaklardır. Bunların karşısında, Doğunun canına okuyan boş vermişlik ve bilgisizlik gibi iki beladan onu kurtaracak yolları ve araçları Batı’dan almak için çırpınan ilericiler var. Bu yol ve araçlardan ikisi ön plana çıkıyor. Birincisi, “yenileşme kavramıyla ilgili tüm kelimelerin dile getirdiği her şey. İkincisi, özgürleşme kavramıyla ilgili tüm kelimelerin dile getirdiği ve özgür yurttaş statüsü kurmak için eskinin “zimmi” (gayrimüslim) statüsünün izlerini silebilecek her şey.

Hayim Nahum un durumunda gözlemlediğimiz ilginçlik, haham oluşunun, onun ilericiler arasında yer almasını engellemiş olması. Şöyle bir değerlendirme yapabiliriz burda; genç Kemalist Türkiyesi nde, birinci derecede önem kazanacak olan laiklik sorunsalı, baştan beri Batı da olduğundan, özellikle de Fransa’da olduğundan daha başka çfkıyor ortaya. Açıklanan amaç Batı’yı izlemek olduğunda bile böyle oluyor bu.

Hayim Nahum’un haham, dahası hahambaşı olması, kendisinin daha fazla sevebileceği bir mesleği kafasında kurmasına da engel olmuyor. Gerçekten de birçok kez Osmanlı, daha sonra da Türk devlet çarkının içinde bütünüyle politik bir görev yüklenmek için o ana dek tuttuğu yol ve amaçlardan ayrılabileceği konusunda kafa yorduğu görülüyor onun. Ama bu, gerçekleşmiyor. Belki de bunun tek nedeni, Yahudi dünyasından biri olması nedeniyle sahip olduğu çok geniş uluslararası ilişkilerin (ta Amerika’ya dek) ona kazandırdığı kozlara karşın, Yahudi diniyle ilgili alandan, dindışı, Türk nitelikli bir alana geçiş denemesini başaramamasıdır. Bu durumda, kendimize Nahum’un, Habeşistan daki Yahudiler (Falaşalar) arasında sürdürdüğü ve az çok başarılı olduğu görevinin de gösterdiği gibi, onun iki büyük Yahudi örgütünden biri olan Alyansla (bu örgütün Doğu Akdeniz’deki çalışmaları, Fransız-Alman rekabetinin ortaya çıkmasıyla daha da artıyor) zorunlu olarak kendini özdeşleştirmesinin kurbanı olup olmadığını sorabiliriz.

Seçim, yalnızca iki şeyden birini, yani ya gericiliği ya da ilericiliği seçmekle sınırlanmış olsaydı işin içinden çıkılmaz bir durumla karşılaşmazdı Nahum. Ama 1914 öncesinden başlayarak ortaya çıkan bir seçenek, imparatorluğun hahambaşısıın yaşamını hiç beklenmedik biçimde zehir etmiştir. Böyle bir seçeneğin ortaya çıkışı, Filistin’in Osmanlı toprağı oluşundan değildi yalnız. Hayim Nahum un mektuplarını okuduğumuzda, Alyans’ın ilericilik tekelini yitirdiği anın kesin tarihini belirleyebiliyoruz. Alyans’ın uzun süreden beri önerdiği çözüm şudur artık: Osmanlı İmparatorluğunun laik Fransız ulus-devlet modeli üstüne yürüttüğü reform”, Türkiye Yahudileri için çekiciliğini yitirmiştir gerçekte; bunun yerini çok daha büyük, özellikle Yahudileri ta yüreklerinden kavrayan bir başka proje almıştır; bir Yahudi devletinin Filistin’de yeniden kurulması. Bütün bunların sonucu olarak, hahambaşı çok geçmeden İstanbul’daki görevini 1920’de bırakmak zorunda kalacak. 1789 Fransız Devrimi’nin özgürlük İncil’iyle Tora’yı[3] uzlaştırma düşünü imparatorluğun bir başka eski bölgesine, Mısır a taşıyacaktır.

Annie Kriegel

 

 

 

iktidara yakın olmamaya çalış.
Pirke Avot, I. 10

 

Giriş

1892 yılının ocak ayındayız. Genç bir Yahudi, Fransa’nın başkenti Paris’te bulunan Alyans’a, çok güç anlaşılan bir Fransızca’yla kaleme aldığı bir mektup gönderiyor.

              1873 yılının kasım ayında doğdu Hayim Naum.

Babası, Bahor Josef Naum; annesi, Kaden Grasya Naum’dur.

İzmir’e yakın bir kentte, Manisa’da doğmuştur, büyük bir yoksulluk içindedir.

On sekizine yeni basmıştır daha o. Çocukluğunda büyükbabasıyla gittiği Filistin’de Arapça öğrenmiş ve bir “Yeşiva’da (din okulu), “Talmud”la2 ilgili dersler almıştır. Dönüşte, çeşitli okullara girmiş, Türkçe ve Fransızca öğrenmiştir. Doğduğu kentin valisi, giderlerini üstlenerek İzmir’deki üstün nitelikli bir liseye göndermiştir onu, daha sonra.

Nahum’un elindeki tek zenginlik, Filistin’deki hahamlardan aldığı belge ile liseden aldığı fen ve edebiyat diplomasıdır. İstanbul’a İslam hukuku ve politika eğitimi görmek amacıyla gelmişse de, öğrenimini sürdürebilmek için gerekli parasal olanağa sahip değildir ve bu nedenle Alyans’tan yardım istemektedir. Çünkü genç Yahudi’nin dileği Paris’e gidip orada hukuk, politika ve din bilimi öğrenimi yapmaktır.

Özgür Fransız Yahudiliğinin ürünü olan Alyans’la Küçük Asya’nın Rastinyak’ını birleştirecek olan manevî sözleşmenin ilk koşulları işte sözü edilen bu mektuptadır. “Maddî ve manevî yaşamımı size borçlu olacağım”, diye yazıyordu Nahum. Ancak daha sonra içine düşeceği güçlüklerin büyük bir bölümünü de Alyans’a borçlu olacaktır.

Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşayan Sefarad3 bir ailenin çocuğu olan bu genç Yahudi’nin adı Hayim Nahum’dur.

Batı Doğu

İspanyol Yahudileri 1492’de İspanya’dan kovulduktan sonra topluca Yakındoğu’ya yerleştiler. İber Yarımadası’nda doğmuş, Katolik görünerek gizli gizli kendi dinlerini sürdüren Yahudiler veya kripto Yahudiler de ortalığı kasıp kavuran Engizisyondan kaçarak, İspanyol Yahudilerinin saflarını sıklaştırdılar. XVII. yy’ın sonlarından bu yana İtalyan Yahudileri veya Frankolar ticarî kolaylıklar elde ettikleri Osmanlı egemenliğindeki topraklara gelmeyi yeğlediler. Öbür Müslüman liderler gibi Osmanlı imparatorları da Hıristiyan devletlerin uyruklarına kapitülasyonlar gereği özgür ticaret yapma hakkını veriyorlardı. Böylece onlar birtakım malî bağışıklıklardan yararlandıkları gibi bağlı bulundukları diplomatik kurumun himayesini de sağlamış oluyorlardı.[4] Yakındoğu’nun efendisi olan Osmanlılar, Avrupalı göçmenlerin ülkeye yerleşmelerine politik olduğu kadar ekonomik nedenlerle de karşı koymadılar. Onlarsa, gerek bilgileri, gerek becerileri, gerek Batı’dan getirdikleri tekniklerle, yerleştikleri kentlerin gelişmesine yardım ettiler. Böylece, Osmanlı İmparatorluğu ikinci bir yurt oldu onlar için. İstanbul, İzmir, Selanik, Filibe gibi kentler ve daha başkaları, İspanyolca konuşulan büyük Yahudi merkezlerini uzun süre içlerinde barındırdılar. Konuştukları İspanyolca, doğal olarak yerli dillerden birtakım kelimelerin karıştığı bir dildi. İspanyol Yahudileri yeni geldikleri bu yerlerde egemen grupla yavaş yavaş kaynaşmış Rumca konuşan Bizans Yahudileri veya Romaniyotlar buldular.

Osmanlı toprakları bir göç merkezi olarak kaldı Yahudiler için hep. XIX. ve XX. yy’larda, pogromlardan[5] ve Yahudi düşmanlığından kaçan Doğu Avrupa Yahudileri belirli bir süre için sığınacakları bir yer buldular bu topraklarda.

Bu Yahudi cemaatleri mozaiğine Karayimler, (sözlü dinsel yasaların buyruğuna uymayı reddeden Yahudi topluluğu) Aramca konuşan Kürt Yahudiler ve Arapça konuşan Yahudiler de katılmışlardır.

Hayim Nahum’un doğduğu o yıllarda, yani XIX. yy sonlarında, imparatorluğun Yahudi nüfusu aşağı yukarı iki yüz bin kişiyi buluyordu.[6]

Yakındoğu’nun İspanyol Yahudi cemaati (Sefarad), Batı Yahudileriyle aynı yolu izlemediler. Bunun nedeni, onların kendi tarih ve konjonktürlerinin onlara bambaşka bir kader çizgisi çizmesidir. Bir zamanlar yaşadıkları Batı’ya yüzyıllar boyu yabancı kalmışlardır onlar. XIX. yy’da, İspanyol Yahudiliği, özgürleşmesini tamamlamakta olan egemen Batı Yahudiliği modelinin çok uzağındadır. Batı Yahudiliği kendi kurallarını dayatma konusunda, etkisi güçlü temsilcilerinden biri olarak bakacaktır Alyans’a. İşte bu durumda, İspanyol Yahudiliği, Yahudi Batı’dan ithal edilmiş ideolojilerin toplanma yeri olup çıkar.

Müslüman topraklarda yaşayan Yahudiler, tıpkı Hıristiyanlar gibi zimmete (egemen cemaat olan Müslümanlarla egemen olmayan gayrimüslimler arasındaki ilişkileri düzenleyen sözleşme)[7] bağlıdırlar. Özünde dinî ayrımcılık taşıyan bu sistemde, Müslüman olmayanlar, cizye[8] adında bir vergi ödemelerine karşın, içişlerine ilişkin her konuda belli bir özgürlükten ve devlet otoritesinin koruyuculuğundan yararlanıyorlar. Bu da onlara Müslüman otoritelerin onayı koşuluyla kendi yöneticilerini seçme özerkliğini de içeren her türlü örgütlenme özerkliğini sağlıyor.

Ama yine de ayrımcılık yok değildir; varlığını sürdürmektedir. Bu her şeyden önce, toplumsal özellik taşıyan bir olgudur. Müslüman olmayanlar, Müslüman olanlardan giysileriyle, saç biçimleriyle, koydukları adlarla, binalarının yüksekliğiyle ayırt ediliyorlar ve üstlerinde, bir yığın kısıtlamalar taşıyorlar. Bu kısıtlamalar, yöneticilerin isteğine göre değişiyor; ilgililer yeni yeni düzenlemeler getiriyorlar. Onlar hoşgörüyle karşılanan cemaatler oluyorlar. Müslüman olmayan kişi (zimmi) aşağı bir yaratık olarak görülüyor; onun Müslüman çevreyle ilişkileri eşitsizliğin izlerini taşıyor hep. İşte Yahudiler de, Osmanlı İmparatorluğunun içinde, böyle bir yönetim altında sürdürüyorlar yaşamlarını.

Nahum, XVIII. yy’m sonundan bu yana yavaş yavaş Batı’ya açılan bir imparatorlukta doğmuştu. Ülke içindeki etkisi gün günden artan Avrupa, birtakım reformlara[9] girişmesi için “Hasta Adam”a baskı yapmaktadır. Ekonomik yönden sömürgeleştirme, Avrupalıların Hıristiyan uyrukların[10] statüsünün düzeltilmesi koşulunu da kapsayan zorlama bir Batılılaştırma programıyla birlikte yürümektedir. Böylece imparatorluk, Batılılaşmayı, İdarî yapının merkezîleşmesini, devlet organlarının modernleşmesini ve devletin din işlerine karışmamasını amaçlayan bir reform hareketi (Tanzimat) yaşamaktadır. 3 kasım 1839’da ilan edilen Gülhane Hatt-ı Hümayunu bunun başlangıç noktasını belirliyor.

Zimmet 18 şubat 1856’da kesin olarak yürüdükten kaldırılıyor. Islahat Fermanı Müslümanlar ile Müslüman olmayanlar arasındaki eşitliği kâğıt üstünde gerçekleştiriyor en azından.[11] Bunun dışında, karma mahkemelerin (dinî ve laik) oluşturulacağını, din ayrımı gözetilmeden imparatorluğun tüm uyruklarının bütün kamu işyerlerine, sivil ve askerî okullara kabul edileceğini duyuruyor. Aynı zamanda, Müslüman olmayan cemaatleri reformlar yapmaya çağırıyor; din adamlarından ve laik kişilerden oluşmuş, öbür dünyanın değil bu dünyanın işlerini yürütmekten sorumlu karma kurulların oluşturulmasını istiyor. Gerçekte, çoktan beri var olan, ekonomik erkin kodamanlarından oluşan ve kimi zaman Osmanlı otoriteleriyle sıkı fıkı ilişkiler içinde bulunan laik güçler, ülke içindeki cemaatlerin kumrularına resmen girmiş oluyorlar böylece. Laikliğin bu resmîleşme olgusu, özellikle Yakındoğu’daki milliyetçilik çağında, merkezî yönetimden kurumsal olarak soyutlanmış dinî grupların izleyeceği yeni politik çizgilerde belirgin bir etken olacaktır. Kurulması salık verilen toplumsal yapıların, gerçekten etkin bir gücü olmamasına karşın, Yahudiler konjonktürden yararlanıyorlar. Onların Batı Avrupalı din kardeşleri, böylesi bir yön değiştirmeyi, kendi yaşamsal deneyimlerinin ışığında Osmanlı İmparatorluğu Yahudilerinin hukukî özgürleşme çağının başlangıcı olarak görüyorlar. Geleceği çok önceden uzak bir umut üzerine kurmaya çalışıyorlar.

1840’taki Şam Olayı[12], Avrupa Yahudiliğinin dikkatini Doğu Yahudiliğinin üstüne çekmişti daha önce. Bu olayda söz konusu olan, Yahudiler aleyhinde uydurulan o her zamanki kan iftiralarından biriydi başlangıçta. Avrupa’daki yönetimlerin birtakım politik amaçlarla çeşitli dinci grupları birbirlerine düşürerek onlarla dilediği gibi oynadığı o günlerde sık sık oluyordu bu gibi olaylar. Olayın yankıları, hukukî özgürleşme öncesi yaşanan ve son bulan bir geçmişin, izlerini Doğuda hâlâ sürdürmesinden tedirgin olan Batı Yahudi dünyasında bir dayanışma dalgası yaratarak tüm Avrupa’yı sardı.[13]

Batı’da, Osmanlı Yahudiliğinin güvensiz durumunu vurgulayan yazılar yayımlanıyor gazetelerde. Gerçek şu ki, Osmanlı Yahudiliği imajıyla Müslüman Osmanlı imajı birbirine karışıyor bu yazılarda ve ortaya konan söylem, yansızlıktan çok uzak kalıyor. Böbürlenme kokan bu söylem, Avrupa Yahudiliğinin, Batı’nın üstünlüğü kadar, Doğu’ya egemen olmuş bir emperyalizmin desteklediği kendi üstünlüğüne de sahip olduğu görüşünden ayrılmıyor hiç.[14] Bu söylemin yansıttığı olumsuz görüntünün üzüntüye neden olmasıyla Doğu Yahudiliğinin kaderine[15] Yahudi hayırseverler eğilmeye karar veriyorlar. Ayrıca, bu söylemde kültürel etkileşim yolundaki Batı Avrupa Yahudileri göz önüne alındığında, Doğu Avrupa Yahudilerinin durumlarının da Yakındoğu Yahudilerinin durumları kadar olumsuz ve üzücü olduğu vurgulanacaktır.[16]

Kendine uzanan ellere, artık güven duyan Yahudi Doğu, sonu gelmeyen bir işsizlik ve yoksulluk çekmekte olduğundan gereken dinamizmi içinden çekip çıkaramamaktadır. Tam bir dağılma süreci yaşayan devletin yardımı dokunmaz. Politik ve ekonomik durumunu güçlendirmek için imparatorluğun dışında bir desteğe gereksinimi olan yerel Yahudi burjuvazisi, durumunu düzeltecek alt yapıya sahip değildir. Üstelik yapılan klasik hayırların dışında, etkinlik ve eylem araçları sınırlıdır. Herkes kurtuluşu Batı’dan ummaktadır. Durum, Hayim Nahum için de böyledir.

Genel durum ve koşullar, imparatorlukta olduğu kadar Yahudi toplumunda da pek çok değişikliğe uğrayacak bir Batılılaşmaya özellikle uygun düşmektedir.

Yahudi dünyasının dayanışmasını uluslararası ölçüde kurumlaştıran Alyans’ın 1860’ta Paris’te kuruluşu, Şam Olayı’nın, daha sonra da, 1858’de, İtalya’da Yahudi bir çocuğun gizli vaftiziyle ve kilisenin onu anne babasına vermeyi kabul etmemesiyle ortaya çıkan Mortara Olayı’nın tüm dünyada yankılanması sonucunda gerçekleşmiştir. Onun ardından aynı türde daha başka Yahudi örgütleri de kurulur. Devrimci düşüncelerle beslenmiş liberaller tarafından kurulan Alyans görev alanını, ezilen Yahudilerin haklarını savunmak ve onların özgürlüğü için çalışmak olarak belirler.[17] Doğal olarak, Fransız Yahudiliğinin idealize edilmiş hukukî özgürleşmesini (1790-91) örnek alarak aydınlanma çağının öncülerinin söylemini benimsemiş, Müslüman ülkelerdeki Yahudileri de içine alacak şekilde genişletmiştir. Hukukî özgürleşme yolunu açan “yenileşme” kavramı, öğretimi ve eğitimi gerekli kıldığından, Alyans, Akdeniz bölgesini tarım ve çıraklık okullarının da aralarında olduğu önemli kız ve erkek okullar ağıyla örmüştür. Güçsüz, Osmanlı İmparatorluğu Alyans’ın okulları için bir yerleşim alanı olmuştur.5 İlke olarak yoksulların eğitimine ayrılan bu kurumlar Fransız ilkokullarındaki programı uygulamaktadırlar. Buna ek olarak da, Yahudilerle ilgili konuların ve yerel dillerin öğretimi vardır.

Alyans böylece, XIX. yüzyılın sonunda, İspanyol Yahudiliğini Batılılaşmaya, daha çok da Fransızlaşmaya doğru sürükler. Gerçekte ise, Fransızca konuşan bir orta burjuvazinin oluşumuna yardımcı olacaktır. O burjuvazi ki, Osmanlı Yahudiliğine, Yunanlıların ve Ermenilerin egemenliğindeki ekonomik pazara geç girmiş olmasını telafi etmesini sağlayacak ve yeni değerler benimsetecektir. Çağdaş mesleklerin öğretimi yoluyla yaratılacak bir “üretkenlik” de yenileşme programına dahildir.[18]

Alyans’ın, tasarılarının gerçekleşmesine uygun bir alan yaratabileceği bu girişimler, Avrupalı çağdaş ulus-devletin kimi ayrıcalıkları ile Musevî topluluğunun güçsüz kurumlarının tüm ayrıcalıklarına bir tür sahip çıkıştı. Bu, Fransa’da hukukî özgürlüğüyle kazandığı “zafere” güvenen o günkü Fransız Yahudiliğinin kendini kavrayışıyla örtüşen bir tutkudur.

Alyans ın başarısı büyük ve değişik oldu; kendini savaşım vermeden kabul ettiremedi. Tutucu çevrelerce yolunun üstüne konan engeller hiç eksik olmuyordu çünkü. Her şeyden önce, cemaate ait fonların destekçisi ve kurumun belli bir bölgedeki garantörü olan hatırı sayılır kişilerle görüşmeler yaptı. Bunların arasında ilerici düşüncelere en açık olanlar, öbür adı Batılılaşma olan tepeden inme çağdaşlaşmanın kurucusu oldular.

Genellikle, Alyans’ın “yenileştirmeye” çalıştığı Doğulu Yahudi dünyasında doğmuş olan, ama Batı’da, Alyans’ın kurumlarında yetiştirilen öğretmenler, zamanı geldiğinde, bölgede, Alyans’ın ideolojisini[19] yaymakla görevli kişiler haline dönüştüler.

Hayim Nahum, Alyans’a başvururken, Fransız usulü “uygarlaştırma görevi” olan bir birliğe katılacağını ve sonunda Doğudaki anahtar adam ve ayrıcalıklı bir arabulucu olacağını bilmiyordu daha.

Henüz çok güçlü bir gelenek ile orta halli bir çağdaşlık arasında sıkışıp kalmış olan Osmanlı Yahudiliğinin geçiş döneminde ortaya çıkan Yahudi kuşağının tipik bir temsilcisi Hayim Nahum, Yahudilere devlet okullarında eğitim görme hakkı veren reformlar çağının ürünüdür. Nahum, öğrenimini, kendisiyle aynı koşulları paylaşan pek çok çağdaşı gibi Alyans’ın okullarında görmemiş olsa da, Alyans’ın öve öve göklere çıkardığı “yenilikçi” Osmanlı Yahudisi modeline tıpatıp uymaktaydı.

Başdöndürücü bir yükseliş

1893-97 yılları arasında, Paris haham okulunda okuyor Hayim Nahum. Bu kurum, özgürleşme çağında Yahudi köktendinciliğine kafa tutan Batı Yahudiliğinin kurduğu pek çok okuldan biridir. Bu okulların amacı, toplumun ilerleyişine açık yeni bir haham tipi yaratmak için hem dünyasal, hem dinî bir eğitim vermekti. Hayim Nahum Alyans’tan parasal yardım alıyordu. Gerçekte, Alyans, Türkiye ve Tunus’tan gelmiş belirli sayıda gencin Paris haham okulundaki öğrenimlerini parasal yönden destekliyordu. Onlar, geri döndüklerinde, doğdukları toplumda hahamlık görevini yapmakla yükümlüydüler. Alyans’ın amaçladığı, zamanla tutucu din adamlarının yerine ilerici hahamları yerleştirmekti. Tabiî bu da ilerici hahamların Alyans’ı destekleyebildikleri ölçüde gerçekleşecekti. Desteğin hangi konuda olacağı belliydi; Alyans’ın geleneksel okulların düşmanı ve laik bir eğitim ağının kurulmasına karşı olan dinin eski bekçileriyle giriştiği savaşta, destek olacaklardı.

Nahum, 1897’de, haham[20] olarak görevlendirilmeden önce, 1895’te Uygulamalı Yüksek Araştırmalar Okulunun Dinî Bilimler Bölümü’nden, 1896’da da Yaşayan Doğu Dilleri Özel Okulunun Farsça ve Arapça Bölümü’nden diplomalar alıyor.[21] Daha sonra College de France’ta büyük “doğubilimcilerin” derslerini izleyip bir de tez yapmayı aklına koyuyor. Nahum’un nesnel bilgi ile dinî bilgiyi bağdaştıran kültür dağarcığı, sıradan bir hahamın, özellikle de bulunduğu ülkenin dilini bilen hahamların parmakla gösterilecek kadar az olduğu Doğudaki bir hahamın, kültür dağarcığını çok çok aşıyor. Sürgündeki Jön Türklerle sık sık görüştüğü Paris yılları, İstanbul’a dönüşünde yararlanabileceği bir yığın dost kazandırıyor ona.[22]

İmparatorluk, o günler, ölçülü ve hırslı yaradılışta bir genç adam için büyük olanaklar sunmuyordu. XIX. yy ın sonunda, Alyans için çalışan bir eğitimci olmak, içinde bulundukları durumdan kaçmak isteyenler ve Batı’mn övdüğü değerlerle özdeşleşmiş olanlar için bir kurtuluş yolu oluşturmaktaydı. Hahamlık mesleğine gelince, belli bir bilgi dağarcığı olanlar için toplumsal açıdan yükselmeye elverişli değildi pek. İstanbul’a dönünce, öğrenimini ve hahamlığını birlikte yürütür Nahum. Doğup büyüdüğü topraklara özgü olan o Doğu Batı çekişmesi, insan Nahum’un kişiliğini oluşturan öğelerden biri olarak ortaya çıkar. Belki de başka yerde olsaydı daha başka şeylerde karar kılardı o. Öyle ya, hukuk ve politika öğrenimine merak sarmamış mıydı başlangıçta? Önce, kafasında kurduklarını çözüme ulaştırmakla yetiniyor; evrim içindeki bir imparatorluktaki Yahudilerin olası bütünleşmesinin birtakım yeni perspektifler açabileceğine inanmış görünüyordu. Nahum’un kendisi için çizdiği sınırlar, önce içinde yaşadığı çevrenin sınırlarıdır ve o bu sınırları aşmaya çalışır. Hiç bir çözüm yolunu göz ardı etmez bu konuda.

Yaşamını Alyans’ın hizmetine etkin biçimde verişi, 1897’de başlar Nahum’un. Alyans onu kendinden parasal destek alan ve Batı’daki benzer kuramlarla aynı doğrultuda olan İstanbul Haham Okulunda, gelecekteki kayınpederi Abraham Danon’un yardımcılığına getirir. Alyans’a göre, Doğudaki cemaatlerin çağdaşlaşması, Alyans’ın, yerel Yahudi cemaatlerin çektiği acıların büyük bir bölümünün sorumlusu olarak gördüğü tutuculuk yanlılarının yerini alabilecek yeni bir haham kuşağının oluşmasına bağlıydı. Böyle bir kurumda öğretmenlik yapmaya tam bir çağdaş haham örneği olan Hayim Nahum’dan daha uygun kim olabilirdi ?

Alyans’ın iki okulundan başka, bir de haham okulunda görev yaparken bile Nahum, bu iki işinden memnun değil. Gözü yukarda çünkü. İstanbul’a geldiğinden beri Alyans’ın gücünden yararlanarak yoğun bir etkinlik gösteriyor ve uygun bulduğu çevrelere girmeye çalışıyor. Alyans, Yahudi cemaatinin başındaki yönetimden hoşnut olmayan önemli kişileri veya yönetimin dışladıklarını bir araya getiriyor. En azından ordaki yöneticilere göre ilerici olan bu kesim, Yahudi cemaatinin yönetimini ele geçirmek için en uygun zamanı kolluyor. Nahum’un bu çevrelerde hoşa giden Batı yanlısı dinî söylem biçimi, bu seçkin topluluğun oturduğu semtlere girmesini sağlıyor.

Alyans’ın davası uğruna canla başla çalışan Nahum, Doğu Yahudilerinin gereksinim duyduğu yeni insanları yetiştirebilecek olan haham okulu için destek ve propaganda komiteleri oluşturuyor. Bununla bağıntılı olarak, yararcı düşüncelerini öğrencileri aracılığıyla sinagoglarda yayıyor. Alyans’ın ideolojisine açık olan tanınmış kişileri, Osmanlı Yahudiliğinin başına aydın birini getirmenin tam zamanı olduğuna inandırmaya çalışıyor. Gerçekten de, onun ünlenip yükselişiyle haham okulunun ünlenip yükselişi birleşiyor ve o, kurduğu komitelerle birçok yandaş kazanıyor.

Çok geçmeden Osmanlı İmparatorluğunun hahambaşılığını düşünüyor Nahum. Hahambaşılık İspanyol Yahudiliği’nde en yüksek görev; İslam topraklarındaki bir Yahudi’nin erişebileceği en yüce konum.[23] İstanbul’a gelişinden iki yıl sonra, hahambaşılık konusunda nabız yoklaması yapıyor Alyans’a. Bu göreve kendi içinden birini yerleştirmekte büyük yarar uman Alyans, hahambaşılık konusunda Nahum’a güvence vermiş olabilir. Bir Osmanlı Yahudisi için, politikada veya devlet içinde başarı kazanmak gibi gerçekleşmesi olanaksız bir düşle yanıp tutuşan birine yalnız dinî sorumluluklar yeter miydi? Kestirmeden gitmeye karar verir bu iş için Nahum; dinin yanından kıvrılıp politikaya ulaşacaktır.

Bu arada o, Osmanlı bürokrasisi ile Alyans arasındaki yönetimsel sorunları çözmeye çalışıyor. Bulunduğu ülkenin dilini, özellikle de geleneklerini bildiğinden, yönetimin uyuşukluğunu yenmek için tüm kaçamak yollan kullanıyor ve böylece imparatorlukta bütün meslek yaşamı boyunca oynadığı aracı rolüne soyunmuş oluyor; Alyans, Osmanlılar ve Yahudi cemaati arasında bir aracı olup çıkıyor, imparatorluktaki tutucu Yahudi yöneticilerin Paris’teki Alyans’a iyi gözle bakmadığı ve Osmanlıların yabancı örgütlerden kuşkulandığı bilinirse güç bir görev bu. Alyans’a bağlı okulların büyük bir bölümünün izinsiz yani yasadışı çalışması da işin cabası.

Nahum, yükselişinin çeşitli evrelerini büyük bir özenle aşmayı sürdürüyor. Onun yetiştiği çevrelerde bekârlığa iyi gözle bakılmadığından, 1899’da, Alyans’ın onayıyla haham okulu yöneticisinin kızı Sultana Danon’la dünya evine giriyor. Eşi de onun gibi ilerici bir çevreden gelmektedir ve Alyans öğretmenidir. Alyans’a bağlı olan babası Abraham Danon, Edirne’de, Yahudi Aydınlanması (Haskala) çevrelerinde etkin olmuş, doğu bilimci ve bilgin olarak tanınmış, daha sonra İstanbul’a taşman haham okulunun 1891’de Edirne’de kuruluşuna emeği geçmiştir. Nahum’un “aile içi” evliliğinden iki çocuğu dünyaya gelir.

Alyans, Hayim Nahum’un yaşamından hiçbir zaman çıkmamış, ona tümüyle egemen olmuş olsa da, Nahum, reformcu cemaat yöneticileri her gün biraz daha eleştiri yağmuruna tuttukları hahambaşılıkla olan ilişkilerini boşlamıyor, onlara önem veriyor. O kadar ki, haham okuluna atanmasından topu topu bir yıl sonra, hahambaşılığın yönetim hiyerarşisinde yer alıyor. Sevinç duyuyor Alyans bundan[24]; kanatlarının altındaki kişi çarkın içindedir artık ve Alyans’ın davasına katkıda bulunabilecektir. Nahum’un hahambaşı vekili (locum tenens) Moşe Halevi’yle ilişkileri, göze girmek isteyen birinin ilişkileridir. Sarayın tuttuğu kişidir Moşe çünkü; zararlı olabilir isterse. Ama Nahum, Yahudi cemaatinin düzenindeki çöküşe ve çürüyüşe karşı etkin biçimde karşı koymanın olanaksızlığının çoktandır ayırdındadır.

Nahum, İstanbul Yahudi cemaatinin dışında kendine bir ortam oluşturma hazırlığı içindedir aynı zamanda. 1898’de, Alyans’ın Genel Sekreteri Jacques Bigart’ın (1892-1934) babaca desteğiyle imparatorluk hahambaşılığına atlama tahtası olabilecek Bulgaristan hahambaşılığı için adaylığını koyuyor. Ne var ki, olmuyor; başaramıyor. 1902’de yeniden deniyor şansını. Bu kez Roma’dadır gözü. Ne yazık ki, onu da milliyetçi eğilimli bir haham kazanıyor. İstanbul hahamlığının gönderdiği rapor olumlu değildir. Nahum’un yükselişi hoşuna gitmiyor hiç kimsenin kuşkusuz.

Buna karşılık, Türkiye’deki çevrelere kendini kabul ettirecek tüm kozlara sahiptir Nahum. O günlerde Türkçe bilen Yahudi parmakla sayılacak kadar azdı ve bu da toplumun merkezden uzak kesimiyle ilişkileri adamakıllı sınırlıyordu. Genel bir kopmadan söz edilemez elbet, ama dinî grupların kendilerini diğer kesimlerden soyutlayıp içe kapanmaları bir kural gibidir.

Birtakım ilişkilerle toplum içinde yolu açılan Nahum, yüzyılın başında Yüksek istihkâm ve Topçu Okulunun Fransızca öğretmenliğine atanıyor 1908 devriminin gelecekteki öncülerinden bazılarının bulunduğu ve baştan beri ilerici subaylar yetiştiren okulda[25], günü gelince yararlanacağı yeni ilişkiler kuruyor.[26] Nahum’un, Jön Türklere, çökmekte olan ülkelerini kurtarmak, çağdaş uluslar düzeyine çıkarmak için yanıp tutuşan ve Batılı düşünce akımlarının etkisinde kalan o insanlara, düşüncelerini yakın bulması elbette yadırganacak bir şey değildir. Gerçekten de, 1908 devriminden sonra, Alyans, kendisiyle imparatorluğun yeni efendileri arasındaki yakınlığı dile getirecektir. Uzağı görmüş ve yanılmamıştır Nahum.

Yükselişine katkıda bulunacak hiçbir fırsatı göz ardı etmez. Sultanın özel kitaplığında görev almaya çalışıyor; Yahudi cemaatinin ilerici kesimi ve yönetici grubuyla uzlaşma yolları arıyor; dahası, Türk çevrelerinde de aynı biçimde davranırken, etkili yabancı kişiliklerle ilişkilerini geliştirmeye bakıyor. Sonunda da, arkasına aldığı tüm bu desteklerle hahambaşı vekilinin yardımcılığına atanmasına ramak kalıyor.

Gün günden Yahudi cemaatindeki sorunların içine dalan Nahum, hiçbir şeyi rastlantıya bırakmasa, tuttuğu yolda çok ölçülü yürüse de cemaat içindeki çekişmelerin dışında kalamıyor ve yönetici kadroyla arası bozuluyor. Alyans cemaatle durumun düzelmesini beklerken, Nahum’u 1907 yılında kızağa alıyor. Habeşistandaki Yahudileri (Falaşa) incelemekle görevlendiriyor. Nahum’dan istenen, Falaşaların Yahudi olmaları ihtimalini açıklığa kavuşturmak, onlar için yürütülecek eğitsel etkinlikleri belirlemektir.

Nahum’un bulduğu sonuçların, aynı günlerde Falaşalarla ilgili araştırma yapan özel bir kurulun bulduklarının tersi çıkması, birtakım yankılar uyandırıyor. Siyonistler, Alyans’la olan karşıtlıklarını göstermek için mal bulmuş mağribi gibi yapışıyorlar bu olguya. Bu Nahum için iyi olmuyor. Araştırma yapan özel kurulun raporu Nahum’un Yahudi cemaatinin başına gelmesinden sonra yayımlanıyor ve sıkıntı yaratıyor. Nahum, Alyans’la özdeşleşmiş olduğundan Yahudi dünyasındaki Alyans karşıtlarının ayrıcalıklı bir hedef tahtası olup çıkıyor.

Devrim, Alyans ve Hayim Nahum

Nahum’un Habeşistan görevi, onun cemaat içindeki etkinliklerinde açılmış bir parantezi oluşturuyor yalnızca. Jön Türk devrimi, Yahudi cemaatinin politika sahnesine itecektir onu çok geçmeden.

 

23-24 temmuz 1908’de, Sultan Abdülhamid’in zorba yönetimine (1876-1909) karşı olan Jön Türkler barışçı bir darbeyle yönetimi ele geçiriyorlar. İmparatorluğu çağdaş ve merkezî bir devlete dönüştürmek isteyen bu devrimciler, 1876 Anayasası’nı yeniden yürürlüğe koyuyorlar. Sultan ve eski yönetimin adamları komuta görevlerini korumaktadırlar henüz. Devlet mekanizmasında ve yönetimdeki değişiklik yavaş yavaş gerçekleştirilecektir.

İmparatorluktaki Yahudi basın, daha ilk günden başlayarak tumturaklı bir dille selamlıyor olayı. İçlerinde Yahudi cemaatinin de bulunduğu yerel cemaatler tam bir coşku içindedirler. Yahudilerin yeni gelen yönetimlere kuzu kuzu uymak gibi bir alışkanlıkları vardır zaten. Yahudi cemaati bazı bireylerinin bir zamanlar yasadışı çalışmış Jön Türklerin eylemlerine katılmasından -genellikle çok abartılmıştır bu- kendisi için yarar sağlamasını bilecektir.[27]

Alyans’a bağlı, tanınmış Yahudi reformcular, cemaatlerinde yeni yapılanmaların oluşturulması yönündeki talepleri için yeni konjonktürden yararlanıyorlar. Zaman değişim zamanıdır. İstanbul’dan sonra Kudüs, Şam, Sayda ve diğer büyük kentler reform istiyorlar. Oralardaki hahambaşıların çoğu eski yönetimle al tekke ver külah ilişkiler sürdürmüş onurlarını beş paralık etmişlerdi bir zamanlar. İşte şimdi, hem onlardan, hem de onların çevresinden kurtulma fırsatı doğuyor. Bu önemli reformcuların tasarıları kesinlikle devrimci nitelikte değildir ne var ki; onlar da Jön Türkler gibi -devrimcilikleri daha çok değil- cemaatin askıya alınmış, uyutulmuş çeşitli isteklerini yürürlüğe koymayı istiyorlar yalnızca.

Yönetim o zamana dek bir tek adamın ve onun yakın çevresinin elindeydi. Hahambaşı vekili Moşe Halevi‘nin otokrasisi, yürürlükte mutlak rejimi andırıyordu; görevin yürütülmesinde olması gereken kurallar bir işe yaramıyordu. Devrimden çok önce, gittikçe sertleşen eleştiriler yağmaya başlamıştı dışardan.[28] Gerçek şu ki, cemaat liderinin sarayla olan içli dışlı yakınlığı, seslerini kısmak zorunda kalan yerel karşıtlarını fena halde korkutuyordu. Banda Preta (Yahudi İspanyolca’sında, “Kara Çete”) adı takılan yönetici klikle başının belaya girmesinden çekinen Nahum, kendisine bir zarar gelmeden işin içinden sıyrılmasını bilmişti o günlerde. Onun bu stratejisi devrimden sonra çok işe yarayacaktı.

Alyans’m işleri yolundadır artık. Jön Türk saflarında etkinliği olan kimi Yahudiler, Meşrutiyet döneminin bazı Yahudi milletvekilleri gibi Alyans’ın okullarına gitmişlerdi. Dahası, aynı harekete bağlı kimi Müslüman liderlerin öğretmen veya öğrenci olarak Alyans’la ilişkisi olmuştu.[29] Alyans, başarılarını onaylayan ve önemseyen yeni otoriteler karşısında kuşkulu değildir artık.[30] Örgüt, imparatorluğu benimseyen ve imparatorluğa bağlı olan bir gençliğin oluşumunda oynadığı rolü göstermeye çalışıyor. İşte o sıralarda, birtakım ünlü Alyans yandaşları için cemaat yönetimini ele geçirme ve böylece, Yahudi cemaatini dalgalandıran konjonktürel kaynaşmadan yararlanarak dıştan merkeze geçme fırsatı doğdu. Tutucularla yenilikçiler arasındaki uzlaşmazlığın uzun bir geçmişi vardır. Yenilikçiler, öç almak için yeni durumdan yararlanmayı düşünüyorlar. Yönetime geldiklerinde, öncekilerden daha az tutucu olmayacaklardır. Pek çok örneği görülmüş bir iktidar olgusudur bu!

İş başındaki hahambaşı vekilinin görevden alınması ve yerine bir başkasının atanması gündemdedir artık. Sonunda o, ilerlemiş yaşını neden gösterip istifa etmek zorunda kalacaktır. Yahudi cemaatinin dizginlerini elinde tutan laikler, geleceğin hahambaşısının atanmasını zaman geçirmeden gerçekleştirmek istemektedirler.

İlerici, genç bir haham ve eylem adamı görünümü, Hayim Nahum’u, devrimin hemen sonrasında, yeni konjonktüre karşı durabilecek bir lidere gereksinim duyan Yahudi büyük burjuvazisinin doğal adayı yapıyor. Nahum’un yönetimin yeni kadrolarıyla olan ilişkileri, devrimle gelen değişimden ve onun yaratacağı ekonomik ve toplumsal yansımalardan tasalanan tuzu kuru sınıfları da rahatlatıyor. Yahudi yönetimini ele geçirmek isteyen nüfuzlu birtakım kişilere gelince, feleğin çemberinden geçmiş deneyimli politikacılar değildir onlar; bütün yaptıkları, boş zamanlarında cemaatin işleriyle amatörce uğraşmaktır. Onların tek istekleri, kendilerine yürekten bağlı bir lider bulmaktır. Ama bu öyle bir lider olacaktır ki, onu, yönetimin başına geçirirken dürüstlüğünü de satın alabileceklerdir.

Ufak tefek, kısacık, miyop, şişmanlamaya yatkın olarak tanımlanan Nahum, Doğuyla Batı’nın çakıştığı yerde yetişmiş genç, kültürlü, ilginç biri.[31] Avrupa’da kaldığı yıllar ve Alyans la olan ilişkileri, onu Osmanlı Yahudiliğinin tuzu kuru takımının örnek aldığı ve olanaksız bir düş olarak kafasında yaşattığı Batı’yla içli dışlı yapıyor. Dışarıdan getirilmiş Batı modelini ve onun, Doğudaki Yahudilerce tutkuyla aranılan yüzünü biliyor değil yalnız; Fransız Yahudiliğinin gerçeklerini de biliyor. Özellikle de Paris te bulunduğu günlerde tanıdığı Fransa hahambaşısı Zadok Kahn’a hayran. Bu geçiş dönemi yaşayan Yahudi dünyası için güven duyulacak bir ad. Ama ne var ki Nahum, bir İslam ülkesine tamı tamına Avrupalı bir modeli olduğu gibi taşımaz. Doğu Yahudiliği hakkındaki bilgi ve deneyimi, onu körü körüne bir öykünmeden alıkoyar. Batı etkisi, dinî liderliğini yapacağı toplulukla ilgili kararlarına az çok damgasını vursa da, imparatorluğu ve yöneticilerini göz ardı etmeyecektir o. İşte Nahum’u hahambaşılık gibi güç bir görevi herkesten daha iyi yapmaya hazırlayan bu gibi şeylerdir. Kuşku yok ki, koşulların adamıdır Nahum. 1908’de, Habeşistan’daki görevinden dönüşünde, Paris’teyken, arkadaşları onu, İstanbul’a çağırıyor. Devrimden bir hafta sonra İstanbul’a gitmeye hazırlanacaktır.

Ama ne var ki, onu kendi elleriyle bu noktaya getiren Alyans, geri adım atıyor ve politikada daha silik, daha renksiz biri olan Abraham Danon’u, yani Nahum’un kayınpederini yeğliyor. İstanbul’daki kaynaşmalar nedeniyle kaygılanan ve ölçülü davranmaya başlayan Alyans, yetiştirmiş olduğu Nahum’u politika sahnesinde ansızın ortaya çıkan düşünce değişikliklerinin -oldum olası korkulacak bir şeydir politikada bu- yaratacağı tehlikeye atmak istemiyor.

Ama yine de, ağustos ortasında hahambaşı vekili seçiliyor Nahum. Alyans buna karşı çıksa da yetkisi yerel güçlerce aşıldığı için sesini çıkaramıyor, boyun eğiyor. Ne var ki, koruması altındaki kişinin, yani Jön Türklerin hemen desteğini kazanmış Nahum’un yanında kesinkes yer almak için bir süre bekliyor. Gerçekte Alyans İstanbul’daki yandaşlarının değişiklik konusundaki kararlılıklarını ölçememiştir daha. Belki de yönetimi ele geçirmekteki kesin tutumlarım kavrayamamıştı. Olayların merkezinden uzaklığı, doğal olarak onun, yerel dinamiklerle arasındaki kopukluğu büyütüyordu.

Nahum gibi adı ünlenmiş yenilikçiler Alyansla uyum içindeydiler. Çünkü Alyans onların da tasarıları olan kendi tasarılarını amacına ulaştırıyor yeni ve sürekli bir güç ortaya koyuyordu. Böyle bir dönemde tek çıkış noktasıydı Alyans. Nahum’un seçme hakkı yoktu; başarı için arkasını neye dayayabilirdi ondan başka?

Hahambaşılığa seçilmesini kesinleştirmek kalıyordu Nahum’a artık. Ama hâlâ önü engellerle doludur; tutucular, Yahudi cemaati içinde ona karşı harekete geçmişlerdir. Taşra Yahudi cemaatlerindeki anlaşmazlıklar gitgide yoğunlaşmaktadır. Hahambaşılık seçiminde, adayının seçilmesini kesinleştirmek için Alyans’ın Yahudi cemaatini kendi tekeline geçireceğinden korkan karşıt gruplar, bunu engellemek için bir araya geliyorlar. Böylece, eski anlaşmazlıklar, Nahum’un kişiliği çevresinde odaklaşıyor. Ortaya çıkan politik eğilimlerin hiçbiri onun karakterini yansıtmaz.

Alyans’m ve Nahum’un başarısı, gerçekte, Fransız yandaşlarının Alman yandaşları karşısındaki zaferini gösteriyordu. 1901’de, Alman Yahudilerinin kurduğu Hilfsverein der Deutschen Juden (bundan sonra kısaca “Hilfsverein” biçiminde söz edeceğiz.) Alyans’ın Doğudaki eğitim çalışmalarına benzeyen, ama daha az kapsamlı bir çalışmaya girişiyor. Alman dilini ve kütürünü yayarak Alman ticaretinin ve etkinliğinin gelişmesine yardımcı olmayı ne kadar düşünüyorsa Alyans m kendisine yeni bir savaş açmasından da o kadar kaygı duyuyor. Siyonistlerse, Alyans’ın kendilerine duyduğu düşmanlık nedeniyle bu örgütle savaşım içindedirler; yürüttükleri davanın gereksinimleri doğrultusunda Hilfsvereinde ve köktendinci Yahudi örgütlerinde birleşiyorlar. 1908’de Kudüs önemli bir muhalefet yeri oluyor. “Çağdaşlar”ın baskısıyla hahambaşı vekilinin görevden alınınca iyiden iyiye körükleniyor anlaşmazlıklar. Hahambaşılığın merkezi olan İstanbul, Yahudi cemaatinin farklı baskı grupları arasındaki çekişmelerin de merkezi oluyor bir anda. Jön

Türk devriminden hemen sonra İstanbul’un belirli bir bölgesine yerleşen Siyonist- ler, bir haberleşme merkezi kuruyorlar. Çünkü onlar, Filistin sorununda ilerleme sağlanması için Osmanlı Devleti’nin yeni yöneticilerine güvenmektedirler. Dahası, amaçlarına ulaşmak için Yahudi cemaatlerinin içinde de etkinleşmeye başlıyorlar. Böylece, onlar çok geçmeden, politikanın satranç tahtasını altüst edeceklerdir.

Bütün bu karışık gruplar Avrupa’da destek arıyorlar. İstanbul’daki yabancı hükümetlerin temsilcileri de karışıyorlar işin içine. Nahum’un, yani Alyans’ın ve Fransızca konuşanların kesin bir zaferi, herkesin hoşuna giden bir zafer olmayacaktı o günlerde. Almanya, Fransız yanlılarının ilerleyişini engelleyebilecek grupları destekleyerek araya giriyor ve böylece bir Alman cephesi oluşuyor.[32] Alyans’ı, onun temsilcilerini, Fransa Dışişleri Bakanlığı’nı uzun süre tedirgin eden Almanya-Hilfsverein-Siyonist ortaklığı yalnızca sözde kalan uydurma bir şey değildir; Nahum’un yolunu kapamaya çalışacaktır.

Yahudi cemaatinin eski yönetimini savunanlar, hahamlar, yıllardır Alyans’a, onun ülküsüne, gerçekleştirdiklerine düşman, gelenekçi Avrupa çevrelerinin desteklediği tüm o akımlar Alman kampında birleşiyorlar. Bu durumda, “eski”lerle, çağdaş 1ar arasındaki kavganın yeniden başlaması ve iktidar için son bir savaşım söz konusudur artık. Nahum’un böyle bir perspektifte seçilmesi ve cemaatin motor güçlerinin Alyansçıların eline geçmesi, bir egemenliğin son bulması olasılığına işaret ediyor.

Jön Türk devriminden hemen sonra gelen görece politik özgürlük, kargaşa ortamının oluşmasını kolaylaştırmıştır. Çeşitli toplulukların öç alma peşinde olduğu imparatorluğun her yanından hak talepleri yağmaktadır. O güne dek, kızıl sultan II. Abdülhamid’in yönetimince ağızlarına kilit vurulan bireyler ve gruplar harekete geçiyorlar artık. Böylece, maskesiz, dobra dobra bir siyasileşme çağı başlamış oluyor. Aynı şekilde, hahamlığı süresince Nahum’un gerek resmî görevinin, gerek üstlendiği etkinliklerinin, dinî olmaktan çok politik olan boyutu tümüyle politik bir öz kazanıyor. Doğrusu şu ki, bu gibi koşullarda bir hahambaşı devinim içindeki bir toplumun ve ülkenin yaşadığı altüst oluşlara, karışıklıklara kulağım ve gözünü kapayıp kendini yalnız dinî göreviyle sınırlayamaz. Ama yine de şöyle bir soru sorabiliriz kendimize; Nahum için söz konusu olan nedir? Onu politize eden, kişisel karakterinin dışavurumu mu veya toplumda var olan koşulların etkisi mi? Nahum’un kimi düşmanları, Osmanlı Yahudilerinin yöneticiliğine soyunmuş birinin hahambaşı olarak atanmasının Meşrutiyet’le başlayan yeni dönemde ne ölçüde doğru olduğunu düşünüyorlar. Çünkü bu yeni dönem, seçecekleri milletvekilleriyle Yahudilerin Meclisi Mebusan’da temsil edilme haklarını garanti altına almaktadır.[33] Nahum’u istemeyen bu kişiler, imparatorluğun tüm Yahudi cemaatlerinin manevî ve dinî haklarını koruyabilecek bir hahambaşının seçilmesinden yanadırlar.

Nahum başlangıçta, kendi tercihleri konusunda hiçbir şeyi açığa vurmamış olsa da, her şeye karşın Fransa’daki Alyans’la tam anlamıyla aynı çizgide bulunmayan yerel Alyansçıların lideridir. Aynı zamanda, bu çalkantılı günlerde, gerçek bir baskı grubu olarak etkinlik gösteren bir akımın içindedir. Doğrudan içinde bulunduğu bu iktidar kavgasında birtakım stratejiler planlamaktaysa da, deneyimden yoksundur henüz. Çeşitli Yahudi baskı grupları açık açık kendi adaylarım desteklemektedirler. Başkentte ve taşrada yayımlanan Yahudi gazeteleri, Yahudi cemaatinin ileri gelenleri ve çeşitli dernekler ona karşı savaş açmışlardır. İşin içine Avrupa’daki Yahudi basını da girmiştir bu arada.[34] Bazı taşra Yahudi cemaatleri, delegelerini seçimlere göndermeleri zorunlu olsa da, Nahum’u protesto etmek amacıyla bu zorunluluğa uymuyorlar.

1909 yılının ocak ayında, Nahum’un, kayınpederine karşı kazandığı savaş, aile içinde bir kopukluğa neden oluyor. Fransa’daki Yahudi basını, bu olayı Fransız hahambaşılığının liberalizmine yakın bir liberalizmin zaferi olarak selamlıyor.[35] Aynı şeyi Alyans da yapıyor. Fransız türü liberalizmin şampiyonu olarak algılanıyor Nahum bundan böyle. Alyans kazanmıştır; onun yandaşları iktidar gücünün dizginlerini ellerinde tutmaktadırlar artık; laik ve karışık (hem laik, hem dinî) meclislerde onlar yer alır[36] yürütmenin başında özellikle onlar vardır. Alyans m koruduğu Nahum, iktidar gücünün merkezine gelmiştir. Nahum’un dürüstlüğüne inanan Alyans, şimdiye dek ortaya koyduklarına onun göz kulak olacağını bilmektedir.

Nahum, dinî bir topluluk durumundaki Yahudi azınlığın örgütlenmesini resmileştiren ve örgütlenmenin özel koşullarını saptayan bir örgüt tüzüğüne[37] (Hahamname Nizamnamesi), 1865’te kavuşulmasından sonra, Yahudi cemaatinin kuralına uygun biçimde seçilmiş tek ve sonuncu hahambaşısı[38] olacaktır. Oldukça kapalı ve belirsiz bir çerçeve içinde kaleme alınan bu tüzük gerçek anlamda uygulanamamıştır. Örneğin, Nahum’un selefi bir hahambaşı vekili olarak otuz yıl başta bulunmuş, ama asil olarak görev yapacak bir hahambaşının seçimi için harekete geçmemişti hiç. Oysa Hahamname Nizamnamesi bunu gerektiriyordu. Yahudi halka gelince, kurulların laik üyelerini seçmek için sandık başına çağrıl- mamıştı onlar da pek. Bu tip seçimler yalnız 1865’te olmuştu.

Hahamname Nizamnamesi, imparatorluğun hahambaşısının görevleri konusunda açık değildi. İlke olarak, imparatorluktaki bütün Yahudilerin lideri ve Osmanlı hükümetinin bir yasa uygulayıcısıydı o; Yahudi cemaatini laiklerden ve hahamlardan oluşmuş kurullarla birlikte yönetiyordu. Ama gerçekte o, gerek hahambaşı seçimini, gerek kurulların laik üyelerinin seçimini onaylayacak olan hükümete bağlıydı. Böyle bir durum, geniş çapta yenilikçi girişimleri kolaylaştırmıyordu.

Nahum, bu yüce göreve biraz karışık bir zamanda geliyor. O artık 250 000’den fazla Yahudi’nin lideridir.[39] Ama ne var ki, “çağdaş”ların zaferi dört dörtlük bir zafer olmuyor. Çünkü bu zafer, geçmişin ve şimdinin kavgalarıyla bozulup çirkinleşmiş, bölünmelerin olduğu bir alanda kazanılmıştır. Bu arada, ülkenin politik kararsızlığını da göz önünde bulundurmak gerek tabiî. Kısacası, Nahum’un durumu naziktir.

Alyans, hahambaşı seçiminde, kayınpederini Nahum’a yeğleyerek son anda geri adım atmakta haksız değildi doğrusu. Gerçekte, iktidarın merkezinde, bir değişikliğe gitmekten çekinmişti Alyans. Çünkü böyle bir şey o günün koşullarında tehlikeler taşıyordu. Ama ne var ki, o, imparatorluğun Yahudi cemaatlerinde, siyonizmin bir gün yaşayacağı o olağanüstü yükselişi önceden kestirememiş ve Yahudi azınlığın genel durumunu birtakım eskimiş ölçütlerle, klasik iki öğeye bölerek çözümleme yöntemiyle tutucular ve yenilikçiler arasında değerlendirmişti.

Siyonizmin yükselişi

Alyans’ın karşısındaki etkin ve yeni rakip, yani siyonist akım, bir muhalefet partisi mantığı ve stratejisiyle Yahudi cemaatlerinde o güne dek benimsenmiş politik verileri altüst edecekti. Gazeteler satın alarak, birtakım sosyal ve yararlı kurumlar oluşturarak, düşünceleri için militanca savaşarak, adı ünlenmiş liderleri ortalığa sürerek, cemâat kuramlarının propaganda merkezlerini kurarak yerel Yahudi toplumunun çeşitli katmanlarını günden güne ele geçiriyor.

Alyans’ın antisiyonizmi, Batı Yahudiliğinin ve kuramlarının büyük bir bölümünün güttüğü amaçlara göre daha genel bir amaç gütmektedir.[40] Önemli bir siyonist ajitasyon merkezi olan Bulgaristan’da, başlarına gelen birtakım üzücü olaylar, örgütün tutumundaki sertliğin durmadan artmasına neden olmuştur.[41] Gerçekten de, yüzyılın başında, Alyans’a bağlı okulların çoğunun kapatılması için orada ellerinden geleni yapmışlardı. Alyans, eyleminin ayrıcalıklı tutunma alanı olan imparatorluğun büyük merkezlerinde siyonist hareketin yayılmasından korkmaktadır. Ama gel gör ki, Alyans’ın kitleleri harekete geçirebilecek bir ideolojiyi büyük ölçüde yayacak olanakları ve irade gücü yoktur. İşte o bu durumda, her zamanki gibi, hatırı sayılır kişilerle, özellikle de yasal liderleri Hayim Nahum’la görüşmeler yapmayı yeğleyerek çekişmenin üstünde kalmayı seçiyor.

Osmanlı Yahudisinin yasal ve politik tek mekânı, üyesi bulunduğu cemaatin mekânıdır. Bu mekân sınırlı ve oligarşik bir işleyişe sahip olduğundan iktidara açılan yol için büyük olanaklar sağlamaz. Onu denetleyenler, gözlerinden sakınırcasına korurlar onu. Cemaat yönetimini ele geçirme, nüfuzlu Yahudilerin toplumsal yükselişini sürekli kılmaktadır genellikle. Cemaatler içinde, yönetime gelme yarışının bu yüzden kıran kırana bir yarış olduğu bilinmelidir. Sözünü ettiğim o nüfuzlu kişiler, politikayı çağdaş anlamıyla algılamamaktadırlar üstelik. Ticaret ve banka çevrelerinde kümeleşmiş veya yüksek görevlerdeki Yahudilerin arasında bulunan serbest meslek sahibi bu kişilerin mücadeleci eğilimleri de yoktur öyle. Nahum, kazandığı zaferi onlara borçlu olduğu için yararları adına yeteneksizliklerine katlanmak zorundadır. Gerçek şu ki, bu oligarşi, Jön Türklerinkiyle kıyaslanabilecek bir tür barışçı bir hükümet darbesiyle kendinden önceki oligarşinin yerine geçmekten başka bir şey asla yapmamıştır. Ama yaptığı bir şey daha vardır onun; baştaki yönetim yüzünden kitlelerle tüm bağlantısını koparmıştır.

Bu bağlamda, ideolojik araçlardan, profesyonel militanlardan, propaganda kuruluşlarından yoksun bulunan Nahum ve arkadaşları siyonizmin popülizmiyle başa çıkamazlar, uzun veya kısa vadede ister istemez yelkenleri suya indirmeye mahkûm olurlar. Siyonist karışıklığı önlemeye yönelik daha üst düzeyde bir kampanya yürütme konusunda Nahum’a güvenen Alyans, Meclisi Mebusan’da siyonizm karşıtı bir görüşmenin yapılmasını sağlamak için sekreteri aracılığıyla Osmanlı parlamenterlere para öneriyor. Sonunda geri tepen ve Osmanlı Yahudiliğinin aleyhine dönebilecek bu tehlikeli girişim karşısında Nahum, ilk adımda daha az tehlikeli çözümleri yeğleyerek olayları kendi akışına bırakmayı seçiyor. Gençliğin ve belli bir bölüm Yahudi’nin Alyans çevresinde harekete geçirilmesi, Nahum’un gözünde siyonist bağlantılara karşı bir seçenek olsa da, onun bu yönde yaptığı eylem başarıya ulaşamayacaktır.

Gerçekte, İttihat ve Terakki Fırkası karşıtlarının ve Arap milletvekillerinin düzenlediği siyonizm karşıtı görüşmeler, mecliste 1911 yılının mart ve mayıs aylarında yapılmıştır. Bu kişiler 1912 yılından sonra, basının ve cemaatin bir bölümünde Yahudi karşıtı bir kampanya oluşturuyorlar.[42] Ama bu kampanyaların gelişimi hem Alyans sekreterinin önerdiği senaryoya uymuyor, hem de o kişileri Nahum’un kışkırttığına ilişkin hiçbir şeye rastlanmıyor.

Daha önceki iç çekişmelerden yararlanan ve Hayim Nahum’un hahambaşı seçilişiyle yakından ilgilenen siyonistler, hahambaşı, oligarşi ve Alyans[43] karşısında bir muhalefet partisi oluşturuyorlar. Alyans’ın gitgide artan uzlaşmazlığı, hasımlarının Nahum karşısındaki tavrını da sertleştiriyor. Nahum, seçilişinden tam bir yıl sonra, bölünmüş bir cemaatle karşı karşıyadır; yaptığı her girişim veya reform denemesi siyonistlerin propagandaya yeniden başlamasına vesile olmaktadır. Hahambaşı ve arkadaşları ne kurumlan yeniden yapılaştırabiliyor, ne de planlanan reformları gerçekleştirebiliyorlar. Hahambaşılığın içinde bulunduğu malî güçlükler, muhalefetin oyunları, Alyans’tan[44] lojistik desteğin gelmeyişi, cemaat kurumlarım ağır bir çöküntüye ve onlara bağlı işleri felç olmaya götüren başarısızlığın belli başlı nedenleridir.

Genel kuruldaki son laik tutucu öğelerden kurtulmak isteyen hahambaşı, 1910 yılının sonunda, bütün yurttaşlara tanınan genel bir oylamayla gerçek anlamda seçimler düzenlemeyi deniyor. Alyansçı arkadaşlarının yoğun olarak seçilmelerini sağlamak için siyonizmin günden güne ele geçirdiği fakir semtlerine karşı, seçim bölgelerine ayırma planı öngörüyor.[45] Ne var ki, bu, siyonist sızmaları önlemeye yetmeyecek, gerçek bir kriz döneminin başlangıcı olacaktır.

Gerçek şu ki, siyonistlerle bir arada bulunmak, Nahum’la yakın ilişki içindeki nüfuzlu kişilerin planlarında yoktu. Çünkü hiçbir şey yönetimi paylaşmaya bu kişileri hazırlamamıştı. Cemaat içinde de, cemaat dışında da en küçük bir demokrasi deneyimi yaşamamıştı onlar. Dahası, örgütün tüzüğü de, bir hahambaşı ile değişik eğilimlerin uygulayıcısı bir görevlinin oluşturduğu çoğulcu bir yönetimi öngörmüyordu. Çünkü o zamana dek hahambaşılar, kendileriyle aynı davayı savunan bir çevrenin desteklediği kişilerdi; mutlak egemen olarak yönetmek alışkanlığı içindeydiler daha çok. Ne var ki muhalefet bu kez örgütlenmiştir. Hilfsverein’le (Yahudiliğin Alman hizbi) ve hahamlarla uyumlu bir tavır içinde olan siyonistler, Nahum’un seçilmesini engellemek için 1908’de Kudüs’te uygulamış oldukları Alman hizbi modelini İstanbul’a getiriyorlar. Türkiye’ye 1911 ‘de giren Bene Berit locaları (1843 te Birleşik Devletlerde kurulmuş, localı ve dereceli masonik düzenleme örneğine göre yapılanmış) siyonizm yanlılarıyla birleşiyorlar. İkisinin de kurucuları Alman’dır. Öte yandan siyonistler, Sefaradlar (İspanyol Yahudileri) ve Aşkenaziler (Fransız-Alman Yahudiliği, Latin-Hıristiyan kültür ortamında gelişti) arasındaki etnik bölünmelerden yararlanıp cemaat kumrularından dışlanmış Aşkenazilerle birleşiyorlar.

İşte böylece, Yahudi cemaatinin, iktidar sunağında kurban edilmesine ve herkesin gözü önünde geçen açık bir savaşa tanık oluyoruz. Hayim Nahum, Osmanlı yetkililerden aldığı desteğe ve istifa edeceğine ilişkin şantajlarına karşın, cemaat içinde üst görevlerde yer alan birtakım küçük grupların siyonistlerce oluşturulmasını engelleyememiştir. Bunlar, Yahudi cemaatinde, Birinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesine kadar zaman zaman varlıklarını sürdüreceklerdir.

Şiddet yanlısı yerel eylemcilerin ilk planda kafasını kurcalayan şey, Filistin’de Yahudiler için ulusal bir yurt oluşturma sorunu değildir. Onlar için önemli olan, siyonizmin Osmanlı topraklarında gelişmesini amaçlayan Dünya Siyonist Örgütü’nün projelerinden kendi egemenlikleri için yararlanmaktır. Resmî siyonizm ile siyonizm karışımı yerel milliyetçilik arasındaki sınırlar birbirine karışınca başlıca hedef Nahum olmuştur.

Siyonist liderler de Nahum için izlenecek politika konusunda bölünmüşlerdir; ona karşı birbiriyle çelişen iki ayrı görüş içindedirler. Kimilerine göre o, Yahudi halkının bir bölümünce sevilen bir kişidir ve öyle hemen yerinden edilerek saygınlığı ortadan kaldırılamaz. Dahası, Osmanlı yetkililer yanında hâlâ birtakım konularda aracılık hizmeti yapabilecek biridir. Bazılarına göreyse o, üst görevlerdeki yöneticilerin yanma dilediği gibi girip çıktığından zarar verebilir isterse. Konumunun belli sınırları, çizgileri yoktur ve o bu konumla siyonist hareketin yerel gelişmesi önünde gerçek bir engeldir. Bunları göz önünde bulunduran siyonist örgütün başkanı, İstanbul’daki militanlarının şiddet hareketlerini durdurmaya çalışır.[46]

Nahum’un düşüncelerinde de bir anlam belirsizliği yok değildir. Siyonist ideoloji onun toplum projelerine ters düşmektedir. O bu konuda hem Alyans’a, hem de Yahudi özerkçiliği reddin ve bütünleşmenin kararlı yandaşları olan öbür örgütlere ve Avrupalı Yahudi liderlere yakındır. (Yahudiler için Filistin’de ulusal bir yurt oluşturma gerekliliğinin İngilizlerce kabulünü onaylayan 1917 Balfour Bildirisi’ne dek en azından bu böyle). Şu var ki, bağımsızlık ve asimilasyon konularında, benimsediği Batılı örnekler kadar ileri gitmiyor Nahum. Gerçekçi biri o.

Siyonizmin geleceğine inanmasa da, onun kendi yaşadığı yerde yayılmasından korkuyor Nahum. Her şeyden önce, onun düşmanlığı yerel olarak örgütlenmiş siyonistlere yönelik; onları kişisel düşmanları gibi algılıyor. Öte yandan, Siyonizmin resmî liderleriyle de görünüşte içli dışlı ilişkiler sürdürüyor[47], değerli muhataplar olarak görüyor, onlar için Osmanlı yetkililerine aracı oluyor. Nahum, her şeyden önce bir örgüt adamı; bireylerden çok kuramlarla, yasal örgütlerle görüşmeyi yeğliyor.

Ayrıca şu da var tabiî; siyonizmin cemaat içinde gelişmesi, Osmanlı yetkililerinin hoşuna gitmeyebilir, şimşekleri üstüne çekebilir. O zamana dek merkezî Osmanlı yönetimine bağlı olarak görülen Yahudi cemaati bir dereceye kadar rahat, huzur içinde olabilir. Tabiî bunu sessizliğine, politikadan uzaklığına borçludur. Sonra üst düzeyde, Jön Türkler’in siyonist harekete ilişkin izledikleri politika görülüyor. Nahum bu politikaya uymak zorunda kalıyor.

Hayim Nahum: siyonistlerin aracısı

Nahum’un siyonistler için devletin üst düzeyde yaptığı aracılıklar, her şeyden önce Osmanlı yetkililerinin 1882’de Yahudi göçüne, 1892’de Filistin’de toprak almaya ilişkin getirdiği kısıtlamalarla ilgilidir. Özellikle Rusya’da yapılan pogromla- rın sonucu olarak XIX. yy’ın sonunda başlayan göç dalgaları Yahudilerin Filistin’e yerleşmesine çoktandır hayır diyen Osmanlı yetkililerinin kararlarını pekiştirmekten başka bir işe yaramamıştır.[48] Nahum, Osmanlı İmparatorluğuyla siyonistler arasında arabuluculuk yapan ilk dinî lider değildir. Nahum’un selefi, Theodor Herzl’in, 1902’de, İstanbul’da kalışı sırasında, bu rolü daha önce oynamıştır.[49]Ama şurası ilginçtir ki, Nahum, siyonistler kendisine saldırırken bile, aracılık yapmıştır onlar için.

Osmanlıdaki yeni yönetim siyonistlere karşı eski yönetimden daha olumlu bir tavır içinde görünmüyor.[50] Devrimin ilk günlerinde, birkaç Jön Türk liderinin siyonizm lehinde konuşmasının arkası gelmiyor. Jön Türklerin siyonizme olan düşmanlıkları, 1913 güzüyle 1914 yazı arasında, Avrupa Yahudilerinden bulacaklarını umdukları parasal desteği aramaları sırasında yumuşuyor ancak. Dünya Siyonistler Örgütü’nün resmî temsilcisi Victor Jacobson bu konuda yardımcı olmaya çalışmışsa da iş olumlu sonuçlanmadığından havanın rengi değişmiştir yine.

Siyonist yönetime gelince, ayrılıkçı politikasını 1909’da Hamburg, 191 l’de Bâle kongrelerinde değiştiriyor ve geçici olarak Osmanlı İmparatorluğuyla bütünleşme ilkesini benimsiyor. Göç sorunuyla birlikte, Yahudiler için imparatorluğun bir parçası olarak, Filistin’de bir yurt oluşturma sorunu yine de gözden uzak tutulmuyor.[51] Siyonistler çabalarını, projelerinin gerçekleşmesinin olmazsa olmaz koşulu olan kısıtlamaların tümüyle ortadan kaldırılması üstünde odaklaştırıyorlar. Bunu başaramayınca, Osmanlı yetkililerin gözünde her türlü politik ve ulusal çekişmelerin üstünde tarafsız bir görüntüsü olduğunu bildiklerinden görüşme için Nahum’a başvuruyorlar. Gerçekte, Jön Türkler, Nahum’un siyonizmle ilgili düşüncelerini -bunun için daha inandırıcı oluyorbilmiyor değiller.

Nahum’un kısıtlamaları ortadan kaldırmak için birtakım girişimler yapması böyle bir rolü üstlenmesi ilk bakışta tuhaf görülebilir. Ama o Osmanlı Yahudilerinin tümünün hahambaşısı olmak istiyor ve Filistin sorununun yalnız siyonistlerin yetki alanı olmasını önlemeye çalışıyor. Böyle birtakım dolambaçlı yollardan giderek İstanbul dışındaki konumunu güçlendiriyor Nahum. Bulunduğu görev onun, tüm İmparatorluk Yahudilerinin, öyle ki, Filistin Yahudilerinin olduğu kadar, Yemen Yahudilerinin de çektiği acıların sözcüsü olmasını gerektiriyor.[52] Bir merkezîleşmeden yanadır Nahum. Yahudilerde, din adamları arasında bir hiyerarşinin olmayışı, Osmanlı Yahudiliğinin en yüce liderinin taşradaki hahambaşılarını doğrudan atamasına – seçilmelerinden sonra onaylanmalarında etkili olabilse de- izin vermiyor. Merkezîleşmenin olmayışı, hep birtakım çatışmaların kaynağı olmuştur. Taşradaki Yahudi cemaatleri, kişisel otoritesinden ve yükselişinden tüm Osmanlı Yahudilerinin yararlanabileceği bir lidere gereksinim duymaktadır.[53] Bu nedenledir ki, imparatorluktaki tüm Yahudi cemaatlerinin lideri, güçlü bir hahambaşı olmayı isteyen Nahum, 1910 yılında, dört ay sürecek bir yolculuğa çıkar, Edirne, Selanik, İskenderiye, Kahire, Şam, Beyrut ve en sonra da İzmir’e gider.

Nahum’un bir başka isteği de yandaşlarıyla siyonistler arasındaki sürtüşmeyi gidermek veya yumuşatmak için -bu onu, az da olsa saldırılardan koruyacak bir taktiktir- siyonistlerin sempatisini kazanmaktır. Sözü edilen kısıtlamalar konusunda Nahum, siyonistler lehinde aracı olurken, Osmanlı Yahudi cemaatini tehlikeye sokmuyor. Çünkü o kısıtlamalar ilke olarak yabancı uyruklu Yahudileri ilgilendirmektedir. Nahum, ne de olsa, yabancı uyruklu Yahudilerin hahambaşısı değil, -sığındığı yasal bir taktiktir bu- Osmanlı Yahudilerinin hahambaşısıdır yalnızca.[54]

1908 yılının 12 nisan gününü 13 nisana bağlayan gece, İttihat ve Terakki Cemiyeti karşıtları, başıboş insanları ve yobazları ayaklandırarak kanlı bir darbe yapmak istiyorlar. İstanbul’daki birinci kolorduya bağlı askerler başkaldırıyor ve bazı şiddet sahneleri yaşanıyor. 31 Mart Olayı olarak bilinen bu hükümet darbesi girişimi ağır bir politik krize yol açmıştır. Sultan tutuklanmış ve Selanik’e sürgün edilmiştir. Nahum un dostu olan İttihat ve Terakkiciler birkaç ay içinde yönetimlerini sağlamlaştırıyorlar. İşte bu sırada, yabancı Yahudilere Filistin’de oturma kısıtlaması getiren kırmızı pasaport”un kaldırılması için hahambaşı hükümetin etkili üyeleriyle ilişkiye giriyor.[55] Siyonist liderler bu konuda direnmesi için ona baskı yapıyorlar.[56] Ne var ki, bu, kırmızı pasaport” uygulaması 1913 yılının eylülünde kaldırılabilecektir ancak.[57] Gerçekte, sözde kalacak bu iptal işlemi için Nahum, Jön Türklerin siyonistlere o günlerde gösterdiği geçici bir hoşgörüden yararlanmıştır.

Dünya Siyonist Örgütü’ne yardım etmek amacıyla Nahum, aracı olmayı Birinci Dünya Savaşı na kadar sürdürüyor. O bunu kendi adına değil de hahambaşılık adına yapıyor. O en kritik zamanlarda bile açık açık siyonizmden yakınmamıştır hiç. Ama ne var ki, kısıtlamaların kaldırılması için İttihat ve Terakki hükümetine yaptiğı başvurular sırasında, gazeteci David Fresko’nun siyonizm karşıtı broşürünü[58] hükümet ve gazete çevrelerine gönderiyor. Bu broşür, Osmanlı Yahudilerinin, siyonizmi ne ölçüde yadsıdıklarını gösterir. Burada söz konusu olan, Yahudi cemaatinin içinde fışkıran bir inancı açıklamasıydı. Kendisi de Alyansçı olan broşürün yazarı, Yahudi Ispanyolcasıyla yayımlanan El Tiempo nun yönetmeni, başyazarı ve Hayim Nahum un kazandığı zaferlerde payı olan kişidir. Böylece, hahambaşı, otoritelere özellikle yerel siyonistlerin çabalarını güçsüzleştirmeye yarayacak açık bir tavır aldıracağını umuyordu. Selanik ve İzmir’deki Yahudi cemaatleri de[59], 191 l’de, Meclisi Mebusan’da yapılan siyonizm karşıtı görüşmelerden sonra olası birtakım açmazlara düşmemek için siyonistlerle olan dayanışmalarını sürdürmüyorlar. İstanbul cemaati baskılara karşın onların yolundan gitmiyor. Taşra cemaatinin tutumu yalnız kendisini bağladığı halde İstanbul cemaatinin tutumu Osmanlı Yahudiliğinin tümünü bağlıyordu. Üstlendiği rolün ciddiyetini bilen Nahum, bu yüzden siyonistlere karşı, çekimser bir tavır almayı yeğliyor. Hiçbir konuda kesin, açık açık konuşan biri değildir o; kararsız, ikircikli bir insan olarak bilinmektedir; pragmatik bir düşünce yapısına sahip olduğundan, koşulların gerektirdiği politikaları benimsemektedir hep.

Birinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde, Nahum, Filistin’deki Yahudi göçmenlerin Osmanlı yurttaşlığına alınmaları için gerekli yasal işlemlerin kolaylaştırılması konusunda yetkili yerlere başvurup aracı oluyor.[60] Gerçekte böyle bir şey, pek çok Yahudi nin Osmanlı yurttaşlığına alınması, günün birinde düşman devletlerinin uyruğunda olan Yahudilerin ülke topraklarından çıkarılmasını ve izinsiz yerleşimlerin önlenmesini engelleyebilirdi. Nahum’un, yetkilileri onca sıkıştırmasına, sıkboğaz etmesine karşılık, tasarı olumlu sonuçlanmıyor.

Büyük savaş

Nahum’un savaş sırasında siyonizm konusundaki tavrı, önceki yıllardaki belirsizliği, anlaşılmazlığı taşımaktadır yine. Siyonizm artık cemaat içinde bir sorun yaratmamaktadır. Çatışmanın doğurduğu güçlüklerden kurtulmayı amaçlayan geçici bir uzlaşma gerçekleştirilmiştir. Cemaate gönül vermiş çeşidi kişiler, birtakım hayır kurumlarıyla savaş kurbanlarına yardım için oluşturulmuş kimi kurumların çevresinde toplanmışlardır. Nahum çekişmesiz geçen bu kısa süre içinde, dinî lideri olduğu topluluğu huzura kavuşturmak için elindeki tüm kozları kullanıyor ve olanca becerisini Yahudi cemaatinin hizmetine sunuyor. Balkan Savaşı sırasında (1912-1913) da genellikle anlaşmazlık içinde bulunan çeşitli yerel Yahudi örgütlerini birleştirmeye çalışmış; kişisel politik stratejisine bağlı biri olarak, bu örgütlerin tüm yöneticileriyle sürtüşmeler daha başlamadan, ilişkiler -kuşkusuz değişik yoğunlukta- kurmuştu. Kıskanç bir tutumla onu kendi etkinliği altında tutmaya çalışan Alyans’ın uyarılarına karşın hep bildiğini okumuştu.

Nahum böylece Yahudi cemaati sahnesindeki oyuncuların sayısını çoğaltmayı göze alıyor ve onları kritik zamanlarda harekete geçirmeyi başarıyor. Bu oyunun içinde Alyans yoktur. Bağımsız merkezî devletlerle bağlaşıklık içindeki Osmanlı İmparatorluğu, Alyans’ın merkezinin bulunduğu Fransa’nın da içinde yer aldığı İtilaf Devletleri topluluğundan kopmuştur. Alyans’ın bu oyunun içinde bulunmayışı çeşitli Yahudi örgütleri arasındaki sürtüşmeleri durduran bir etken olmuştur kendiliğinden. Eğer Nahum Alyans’ın desteğiyle yetinmiş olsaydı Yahudi cemaatinin yoksul kesimleri, için bu daha da kötü olurdu. Nahum birlikte çalıştığı çeşitli kişilerle gerçek bir hayır kurumu oluşturduktan başka, önemli işler gören American Jewish Joint Distribution Committee[61] (Amerika Yahudi Ortak Dağıtım Komitesi) aracılığıyla Amerika Yahudilerinden de yardımlar alıyor. Şurası apaçık görülüyor ki, Nahum, ortamın ve koşulların adamıdır.

Avrupa devletleri o günlerde, Filistin’le çok yakından ilgileniyor. Yakındoğu’nun geleceği onları ilgilendiriyor ve siyonizm uluslararası öneme sahip politik bir umut olabiliyor. Hayim Nahum, Osmanlı yöneticilere tam güven duymuyor; tavrım o koşullara ve karşısındakilere göre ayarlıyor.

1917 yılının şubatında, İstanbul’da Almanya büyükelçisiyle yaptığı bir görüşme sırasında, Yahudilerin içinde yaşadıkları toplumla bütünleşip onunla özdeşleşmesi gerekliliğini vurgulayarak karşısındakine siyonizme pek de uygun düşmeyen uzun bir nutuk[62] – Batı Yahudiliğini örnek alan genel geçer düşünceler bunlar- çekiyor. Nahum, Osmanlı Yahudilerinin otoritelerle iyi ilişkiler sürdürebilmeleri için siyonizmden uzak durmaları konusunda direniyor. Ama ne var ki, hemen hemen aynı günlerde, Osmanlı İmparatorluğunun dışişleri bakanıyla görüşürken, siyonist akımın imparatorluğun yararlarına dokunmayacağını ve Yahudiler için Filistin de bir kültür merkezinin kurulmasını siyonistlerin çok istediğini söylüyor.[63] O aynı yönde daha başka girişimlerde de bulunacaktır.

Öyle görünüyor ki, Nahum, Osmanlı Yahudilerinin siyonizm konusunda benimseyecekleri tavırla Filistin sorununu birbirinden ayırıyor. Oysa siyonist örgütün resmî temsilcisi bu konuya duyarlıdır. Çünkü o, hahambaşının siyonizmle ilgili özet bir açıklama kaleme alıp bunu hükümete sunmasını isteyecek kadar işi ileriye götürüyor. Nahum, o günlerde, siyonist lider Richard Lichtheim’ı başkente getirtmek için girişimlerde bulunuyor.[64] Güç günlerdir o günler çünkü. Savaş nedeniyle gerek Alyanstan, gerek Fransa’dan kopuk olan Nahum, Avrupa’yla ilişkisi olan etkin bir yardımcıya gereksinim duymaktadır. Siyonist bir liderin başkentte bulunuşu, yerel militanları ve onların yaptığı aşırılıkları denetleme olanağı sağlayacaktır.

Savaş nedeniyle Osmanlı Dördüncü Ordusunun başına getirilen Cemal Paşa, Suriye ve Filistin’in gerçek egemeni olmuştur. 1915-16 yıllarında, hem Osmanlı siyonistleri, hem de Osmanlı olmayan siyonistleri tedirgin eden ve doğrudan Babıâli’nin başının altından çıkmayan siyonizm karşıtı kampanyalar ve önlemler ardı arkası kesilmeden sürüp gider.

Yafa kentindeki Yahudilerin sürülmesi olayında ön planda Nahum vardır.

1917 yılının nisanında, İngilizlerin Gazze Cephesi’nde bozguna uğraması sonunda, 7 000 – 9 000 kadar Yafalı Yahudi kuzeye doğru sürülmüşlerdir. Bu göç ettirilme olayı yalnızca Yahudileri ilgilendirmese de, onlar bundan, çok etkilenmişlerdir. Batı Yahudileri telaş ve panik içindedir. Cemal Paşa, Yafadaki olaylar konusunda bir yalanlama yapmaları için bazı yüksek din adamlarına ve siyonist liderlere baskı yapıyor.[65] Nahum da bu konuda oyuna geliyor[66] ve böylece Cemal Paşayla gizli anlaşma yaptığı, buyruğu altındakilerin ağzından zorla yalanlama aldığına ilişkin, karşıtlarının, özellikle de İngilizlerin suçlamalarına fırsat veriyor.[67] Ama şu var ki, Dünya Siyonist Örgütü bu işin ayrıntılarını ve bağlantılarını topu topu bir ay sonra öğrenecektir.[68]

Hahambaşıysa, 1917-18 yıllarındaki[69] kitlesel Yahudi sürgünlerini durdurmak için dostu olduğu bazı Osmanlı politikacılarla görüşüp girişimde bulunduğunu ileri sürecek, Ermenilerin ve Yunanlıların öldürülüp yok edildiği o kıyımlardan Yahudileri kurtardığını söyleyecektir savaştan sonra.

Nahum, gerçekten de, Filistin halkını belanın en kötüsünden kurtarmak konusunda tüm becerisini göstermiş, imparatorluğun bütün Yahudilerinin hahambaşısı olarak davranmıştır bu olaylar sırasında.[70] Onun Filistin ve siyonizm konusundaki tavrı, savaş sonuna dek aynı kalacaktır.

Daha sonra, birtakım yeni umutlara bel bağlıyor o; Jön Türk yönetiminin ortadan kalkmasıyla yeni bir parametre oluşmuştur çünkü. Triumvirliğin (siyasal erki elinde tutan üç kişi) üyeleri Talat, Cemal ve Enver, 1918 yılının kasım ayında parçalanmış imparatorluktan ayrılıyorlar. Çöküşün sorumlusu olarak algılandıkları için yerin dibine batırılmaktadır üçü de artık; cadı avı başlamıştır. Hayim Nahum’un ilerlemesini sağlayan eski yönetimle olan sıkı ilişkileridir; otoritesinin gerçek gücünü o günlere dek hükümetin desteğinden alıyordu. Başkentteki İngiliz işgal güçlerinden destek alan ve durmadan yeni hak talebinde bulunan siyonistler karşısında ne var ki artık yalnızdır. Balfour Bildirisi siyonistlerin Filistin’de gözü olduğunu daha önce açıkça ortaya koymuştu.

Çeşitli baskı grupları arasındaki savaşımlar alabildiğine yeniden başlıyor. İstanbul’u işgal eden müttefikler, kendi yararlarına göre şu veya bu tarafı destekliyorlar. İngilizler, Nahum’un kişisel karşıtlarıyla birleşip yerel siyonistlerle gizlice anlaşarak ona karşı kışkırtıcı propaganda kampanyaları başlatıyorlar. Gerçek şu ki, Fransız yanlısı olan hahambaşının Fransız yararlarını savunmasından ve Yahudi cemaatini o yöne çevirmesinden çekiniyorlar. Yahudi kamuoyu, Filistin’in mandacı geleceğinin belirlenmesi konusunda gerçekten de etkili olabilirdi. Fransa’nın siyonizme duyduğu sempatiyi ve müttefiklerin koruması altında Yahudiler için Filistin’de ulusal bir yurt oluşturulması amacıyla yardım olasılığını dile getiren 4 haziran

1917      tarihli Cambon Bildirisi, Balfour Bildirisi’nden önce yayımlanmış ve onun yayımlanmasını çabuklaştırmıştır adeta. Cambon Bildirisi, siyonist isteklere yanıt oluşturabilecek bir bildiriydi; çünkü, 1916’da imzalanan Sykes-Picot Antlaşması nın gereği olarak, Filistin in bir bölümünü alan Fransa’nın Filistin’le ilgilenmeyi sürdürdüğünü gösteriyordu. Öte yandan, Balfour Bildirisi, yasal bir bildiri değildi. Yapılacak barış antlaşmalarıyla onaylanması gerekiyordu. Demek oluyor ki, oyunun bütün kuralları yerine getirilmiş değildi henüz.

Nahum, saygı duyduğu Fransa’ya karşı eğilimi olduğunu gizlemiyor. Fransa da Nahum un sadakatini ululamayı unutmuyor. Fransa’nın planı, Yakındoğu’daki et kinliğinı korumaktır. Alyans ın okulları ve yerel Yahudiler onun davasına hizmet verebiliyorlar. İstanbul daki Fransız Büyükelçiliği, siyonistlerin bu okulları kapatmaması için, onlarla iyi geçinip yeni koşullara uyum sağlamasını ve İbranice’ye daha geniş yer vermesini istiyor Alyanstan. Hahambaşı, başkentin müttefiklerce işgal edilmesinin ardından Fransızların sağladığı korumadan etkin bir biçimde yararlanacaktır.

İngilizlerin belirttiği gibi, Yunan ve Ermeni patrikleriyle kıyaslandığında, hahambaşı, müttefikler için öyle ne yapıp yapıp kazanılması gereken biri değildir ne de olsa. Bunun nedeni, o günlerde egemen olan politik belirsizliğin yol açtığı güvensizliğin, sınırlı bir güce sahip cemaat liderine karşı da duyulmasıdır. Doğruyu söylemek gerekirse, İngilizleri ilgilendiren Yahudi cemaatinin kendisidir. Oysa Nahum, İngilizlerin planlarını engelleyerek, onların siyonistlerden yararlanarak başardığı işi yeniden sorun yapıp tehlikeye sokarak cemaati, İtilaf’ın İngiltere dışındaki güçleri lehine çevirebiliyor.

Siyonizmin kaba gücü

1918                yılının ekim ayında, Osmanlı İmparatorluğunun çöküşünü onaylayan Mondros Mütarekesi imzalanırken, Nahum Osmanlı otoritelerinin isteğiyle yurt- dışında bulunmaktadır. İstanbul un müttefiklerce işgalinin yarattığı uygun ortam, ulusal hak isteklerini olumlu sonuca vardırmaya kararlı azınlıkların içinde yeni umutlar uyandırıyor. Çoğu Nahum’a yakın olan, ama liderlerinden o anda yoksun bulunan yasal dernekler ve cemaatin ileri gelenleri bir panik içindedirler. Getireceği açmazlardan korkulan yeni koşulları savuşturabilecekleri, ortak bir tavır almaları gerekmektedir. Yahudi cemaatinin sorumluları, gerçekte hahambaşılığın yerini alacak bir girişim olan Ulusal Yahudi Konseyi’nin oluşturulması için bir araya geliyorlar. Ne diyeceğini, ne yapacağını bilemez duruma düşen Nahum’un dostla- rı, yalnız olanı biteni izlemekle yetiniyorlar. Siyonistler ellerine geçirecekleri otorite gücüyle hahambaşından kurtulmayı istiyorlar; kendilerinin yararına olan bir tür kutsal bir birlik içinde cemaatin dizginlerini ellerinde tutuyorlar. Nahum’un Osmanlı İmparatorluğu dışında görevi kabul görmüyor.

1919      yılının martında inanılmaz bir şey oluyor; İstanbul’a dönüyor hahambaşı ve şiddetli bir post kavgası başlıyor. Nahum’un otoritesi zayıflamış olsa da elinde hâlâ birtakım kozlar vardır. Çünkü savaş zenginleriyle ve işlerinin yürümesi için hep istikrar ortamı arayanlarla birlik içinde olan kimi nüfuzlu kişiler, çift başlı bir yönetimin doğuracağı anarşiden korkmaktadırlar. Onların gözünde, hahambaşı- lık, hiçbir resmî niteliği olmayan “Ulusal Yahudi Konseyinden daha iyi olduğundan başındakini desteklemeye hazırdırlar. Ne var ki olanlardan sarsılan Nahum, ciddî ciddî görevi bırakmayı düşünmektedir. Yıllardır dostu olan ileri gelen kişiler ona görevde kalması için baskı yapıyorlar. Böyle bir desteği arkasına alan hahambaşı, gerçek bir yönetim karşıtı olan “Ulusal Yahudi Konseyi ni dağıtıyor. Siyonistler onun bu “azil” kararına halkoyuna başvurarak karşılık veriyorlar.

Savaştan önceki siyonist kaynaşma yine alabildiğine başlıyor ve cemaat içindeki açık gösterilerle kendini gösteriyor. Nahum, savaştan önce cemaat dışı desteklerden nasıl yararlanmışsa şimdi de onlardan siyonistler yararlanıyor. Ülkedeki politik koşullar nedeniyle diledikleri gibi at oynatan, İngilizlerin Filistin konusunda verdiği sözlerden güç alan siyonistler, örgüt sayısını durmadan çoğaltarak diledikleri gibi etkinlik gösteriyorlar. 1919’da, yerel siyonistler ülke içindeki siyonist eylemi denetlemekle görevli Siyonist Doğu Federasyonunu kuruyorlar. Gerek halkın içine girerek, gerekse basın yoluyla yapılan propagandalar durmadan birbirini izliyor.

Dünya Siyonist Örgütü, işlerini büyük bir kolaylık içinde yürütmeye başlıyor. Çünkü Balfour Bildirisinden sonra İstanbul, artık aynı öneme sahip değildir. Görüşmelerin merkezi Londra olduğundan artık görüşülen kişiler Osmanlı yetkililer değildir. Bundan böyle örgüt, İngiltere’den medet ummaktadır. Örgütün başkentteki temsilcisi üstüne düşen görevi yapacak biri hiç değildir ve taşkınlıkları önleyememektedir. Her şeyden önce hahambaşılığa öldürücü bir darbe vurmak isteyen yerel siyonistler ve kişisel düşmanlıkların yoğunlaştırdığı çekişmeler Nahum’un tek hedef olduğu gösterilerin sayısını artırmaktadır.

İstanbul siyonizminin içine düştüğü anarşi -katılanların önemli bölümü, sıradan insanların yaşadığı mahallelerden ve gençlik arasından çıkmaktadır- Dünya Siyonist Örgütünün İstanbul’daki Siyonist hareketlere olan güvensizliğini artırmaktadır. Gerçekten de, denetlenmez, ele avuca sığmaz bir şey olup çıkar.

Karışıklığın arttığını gören cemaat ileri gelenleri safları sıklaştırıyorlar; Nahum un yerini, dolayısıyla kendi yerlerini korumak için ağır bir fatura ödemeye hazırlar. Ne var ki durumu düzeltmeyi başaramıyorlar. Nahum’a ve oligarşiye karşı yapılan gösteriler tırmanıyor, şiddet olayları artıyor. Dahası, İstanbul daki İngiliz Büyükelçiliği, hahambaşının istifasını sağlamak için gösterdiği çabalarda yol yöntem tanımaz oluyor. Onun yerine siyonizmin seçkin kişisi, İngiliz Yahudi cemaatinin eski hahambaşısı Moses Gaster’in atanması isteniyor. İngiltere Dışişleri Bakanlığı, adamlarını biraz daha ölçülü davranmaya, ağırbaşlı olmaya çağırıyor. Nahum’un istifası gün meselesidir artık. Siyonistler ve siyonist basın organları var güçleriyle Nahum a saldırmaktadırlar. Gerçekten de istifa ediyor hahambaşı. Ama sonradan, görevinden ayrılmak için onca can attığı halde cemaat ileri gelenlerinin baskısıyla kararından dönüyor.

Yahudi cemaatinin çeşitli kuruluşları, savaş sonrasında tam bir düzensizlik içindeydi. Koşulların ağırlığı yasal bir seçim düzenlenmesine zaman bırakmamıştı. Her şey çabucak alınan önlemlerle geçiştirilmişti. 1918 İstanbul’unda öyle bir anlayış vardı ki, cemaatin yasal kuruluşlarının yenilenmesi için seçimler düzenlemesi, tümünü kazanma şansına siyonistler sahip olduğundan akıllıca bir iş değildi.

Ama ne var ki, Nahum, rakiplerinin isteklerine uyup Fransız ve Ingiliz yüksek komiserlerinin bile aceleye getirilmiş olarak gördüğü seçimleri yapmaya karar veriyor. Oysa onun, barış antlaşmasının imzalanmasını beklemesi daha iyi olacaktı, işte böyle bir sürece girerek, Nahum, siyonist baskı karşısında dize geliyor.

İlke olarak yalnızca Osmanlı Yahudilerini ilgilendirmesi gereken seçim kampanyası hiç de sakin geçmiyor. Yabancı uyruklu Yahudilerin, özellikle de İstanbul da sayıları gitgide artan Rus Yahudilerinin oylarına göz diken siyonistler, onların da seçime katılmalarını istiyorlar. Hükümet buna karşı çıkıyor ve onaylamayacağını belirtiyor. Ama ne var ki, bu konuda, tuhaf bir biçimde rakiplerinin arkasından giden hahambaşının desteğini hükümet bir türlü alamıyor. Otoritelerin baskısına karşın eski konumuna dönemeyen Nahum, sağlık nedenlerini ileri sürerek 1920 martında görevinden istifa ediyor. İstifası onaylanıncaya kadar yerinde kalıyor nisan sonunda ansızın ailesinin kendisini beklediği Fransa’ya gidiyor.

Nahum’un kendi isteğiyle görevinden ayrılması yankılar uyandırmıyor değil tabiî. Tüm siyonistlerin de içlerinde bulunduğu en saldırgan rakipleri bile, cemaatinin iradesi karşısında boyun eğen, hükümetin buyruklarına kulak asmayarak ileri gidebilen -gerek insan olarak, gerek Yahudi olarak görevinin ne olduğunu biliyordu çünkü- hahambaşına övgü yağdırıyorlar.[71] Kısacası, Nahum onurlu bir biçimde ayrılmıştır. Hahambaşını yakından tanıyanlar, onun bir süredir görevini bırakmak niyetinde olduğunu biliyorlardı.

Yahudi cemaatindeki bölgesel seçimlerin sonuçları, zengin mahallelerinde bile siyonistlerin tartışma götürmez yükselişini vurguluyor. Bütün kente yayılan siyonist hareket, kitleleri içine alan, denetlenmesi olanaksız bir dinamik. Nahum, belki yabancıların seçime katılmasına karşı çıkan Osmanlı yöneticilerle anlaşabilirdi. Ama sıyonıstlere karşı elinden hiçbir şey gelmiyordu. Nahum o güne dek, onlara kafa tutmak için cemaatin dışındaki desteklere dayanmıştı. Ama hükümetin güçsüzlüğü, kurumsal bir anarşinin, yarınları belirsiz, parçalanmış bir imparatorluğun içindeki bir cemaate yeniden yön vermeye, onu düzeltmeye el vermiyordu artık.

Gerçek şu ki, savaş sonrasında, yavaş yavaş küçülen imparatorluk, Nahum’u gitgide ilgilendirmez oluyor. Mustafa Kemal’in birlikleri -yabancı kuvvetlere karşı direniş kuvvetleri- Anadolu’da ilerlemektedirler. Türkiye’deki politik durumunun bilincinde olan Nahum, başka bir yerde, tutkularını daha da doyuma ulaştıracak bir görev sağlamaya karar veriyor. Yanılmamıştır o; cumhuriyetçi Türkiye nin geleceğinde hahambaşılık görevi, ışıltısını ve görkemini yitirecek ve yeni, laik ulus devletin gereklerine uymak zorunda kalacaktır. Nahum, her şeyden önce bir politikacı olduğundan doğal olarak onursal bir rolle yetinmiyor.

Büyükelçiliklerin adamı

Nahum, Osmanlı İmparatorluğundaki görevi süresince, seleflerinden ayrılmasını sağlayan yeni bir kişilik kazandırmıştır bu göreve. O, özellikle, başvuruda bulunan Batılı yönetimlerin temsilcileri için gerekli biri olmayı başarabilmiştir. Oysa onlar, Nahum, hahambaşı oluncaya dek, Yahudi cemaatinin dinî liderleriyle kırk yılda bir ilişkiye giriyorlardı.[72] Şimdi hepsi, Nahum un ülke ve ülkenin politikacıları hakkındaki bilgisine, tatlı diline, inceliğine hayran oluyor onu aralarında görmek istiyorlar. Bir devlet adamı olarak çıkıyor ortaya Nahum; çok sayıda yabancı dil bilmesi diplomatik ilişkilerine sanatsal bir incelik kazandırmış, bundan görevine bir renk ve ışıltı verebilmek için yararlanmıştır.

Nahum, 1908-1914 yılları arasında, hahambaşı seçilmesinden sonra, cemaatini kritik zamanlarda koruyabilmek umuduyla Fransa elçiliğiyle ilişkilerim sıklaştırıyor. İktidarını korumak için -özellikle bu iktidar siyonistlerce tehlikeye düşürüldüğünde- bu ilişkilerden yararlanmaktan çekinmiyor. Fransızca konuşan bir Fransız dostu ve Alyans’ın eğitim çalışmalarının savunucusu olarak o, Doğuda Fransız dilinin ve kültürünün yayılmasına ilişkin Fransız projesinin izinde, ayrıcalıklı bir kişidir.

Fransa’nın İstanbul Büyükelçiliği, Nahum un 1920’deki istifası nedeniyle üzüntülerini bildirecek kadar ileri gidecektir. Elçilik, İstanbul’da müttefiklerinden birini, en içtenini yitiriyor. Tabiî şu da var; 1918 yılında, Nahum, Avrupa’da görevliyken Fransa ona, İngilizlerin baskısıyla ülkeye giriş izni vermemişti, uluslararası koşullar, Nahum’u istenmeyen adam yapmıştı. Buna karşın, iki yıl sonra, savaş sırasında yaptığı hizmetler nedeniyle Legion d’honneur nişanı alacaktır o.

İttifak Devletleri’nin bağlaşığı olan Osmanlı İmparatorluğu, İtilaf Devletlerine bağlı kurumlan bir bir kapatırken, Alyans’a bağlı okulların açık kalması için savaşım vermiştir Nahum gerçekten de. Öte yandan, hahambaşılığı süresince, imparatorluğun güçsüz yapısını sarsabilmiş olan Jön Türkler’in getirdiği yeni birtakım düzenlemelere karşı onun aracılığına başvurulmuştur. Bunlar, 1909 da öğretim dili olarak Türkçe’nin kabulü veya 1910’da Müslüman olmayanların okuduğu okullarda öğretmenlik yapanların Osmanlı uyruklu olması zorunluluğu gibi düzenlemelerdi. Şurasını bilmek gerekir ki, Alyans’a bağlı okullarda, ayrıcalıklı öğretim dili Fransızca ydı ve pek az öğretmen Osmanlı uyrukluydu. Siyonistlerin sürekli saldırılarına karşın, hahambaşının tüm desteğini alan Alyans okulları, büyük bir güvenlik içinde çalıştılar bu dönemde. Fransa ve Alyans birbirlerinden ayrılmaz iki şeydi Nahum için.

Pek çok tarafa birden oynayan hahambaşı ilişkilerini tek güçle sınırlamıyor. O üflesen yıkılacak olan imparatorlukta, insanları birtakım olası tehlikelerden ilişkilerinin çokluğu koruyabilmektedir. Bunun kanıtı şu; Nahum savaş sırasında, devletler arasındaki bazı anlaşmaların cilvesi olarak Fransız elçiliğinin koruyuculuğundan yoksun kalmış, ama Amerika elçiliği görevlileriyle olan dostluğundan çok yarar görmüştür.

1909-17 yılları arasında, Amerika Birleşik Devletleri’nin, büyükelçi olarak art arda üç Yahudi yi ataması[73] sürekli ve dostça ilişkilerin oluşmasını kolaylaştırıyor. Nahum, Amerika diplomatik çevrelerinde kurduğu ilişkilerle Balkan (1912-1913) ve Birinci Dünya savaşlarından ağır biçimde etkilenen Yahudi cemaatinin yardımına koşmuştur. Bu çevreler, Amerika kamuoyunu gerçekten de harekete geçirmiş ve gerekli parasal yardımı sağlamışlardır, işte bu ayrıcalıklı ilişkiler nedeniyle bir Yahudi’nin pek gelemeyeceği bir görev olan, Türkiye’nin Amerika büyükelçiliğine atanması birçok kez gündeme gelebilmiştir.

Bu ilişkiler, Yahudi çevrelerinde olduğu kadar hükümetler çevresinde de Nahum’un işine yarıyor. Bunun içindir ki, Fransa Dışişleri Bakanlığının arka çıktığı Nahum, Alyans hesabına iki kez Birleşik Devletlere gitmiştir.[74] Bu ülkede, Alyans m çalışmalarını tanıtma ve ona bağlı okullar için yardım toplama görevini yüklenmiş olan Nahum, Amerikalı dostlarından, özellikle de onu yüksek bürokratlarla tanıştıran, Osmanlı imparatorluğu’nda görev yapmış eski elçilerden yardım görüyor. Ne var ki, ekonomik koşulların kötülüğü nedeniyle Alyans ın çalışmalarına pek ilgi duymuyor Amerikalı Yahudi dostları. Onların içinde de, siyonist etkiler, almış başını gitmektedir. Öyle ki, Nahum Birleşik Devletlerdeyken siyonizm karşıtlığı kınanıyor, Amerika’ya gelmiş siyonist liderler de davaları için ülkenin dört bir yanında cirit atıyorlar. Nahum’un etkinlik girişimine karşı Yahudi basını kampanya açıyor. Onun yolunu bir kez daha kesiyorlar Siyonistler böylece. Ama Amerikan basınının, Nahum un yakın bir gelecekte Washingtoıı’a büyükelçi olarak atanacağını yazmasıyla birlikte yardımsever çevrelerin tavrında belli bir yön değişikliği oluyor ve her şeye karşın, özellikle doğulu Yahudiler arasında Alyans’a bağlı okullar yararına bir hareket başlıyor. Ne var ki, bundan öyle aman aman bir parasal kazanç oluşmuyor. Çünkü Amerika Yahudiliğinin gözü başka yerlerdedir artık.

Nahum, durmadan yer değiştirmeyi gerektiren diplomatik göreve girmek istemediğini ileri sürüp büyükelçiliği kabul etmiyor. Türkiye’deki politik değişkenlik, Mustafa Kemal’e -ulusal lider ve Türk ulus devletinin gelecekteki lideri- bağlı birliklerin Anadolu’da ilerleyişi, onu bu konuda yüreklendirecek türden şeyler değildir.

Hahambaşı başka devletlerin temsilcilerini de göz ardı etmiyor savaş sırasında, Almanya’nın niyeti Filistin konusunda pek iyi olmadığından, Nahum “tercihlerini” hep Fransa’dan yana koyarak kaygılandırdığı Almanları idare etmeye özen gösteriyor. Siyonist çevrelerde, Alman Büyükelçisi Kont Johann Heinrich Bern- storff’un, Dünya Siyonist Örgütü’nün o günlerdeki İstanbul temsilcisi Arthur Ruppin’le, Hayim Nahum’la görüştüğü kadar görüşmediği söylentisi yayılıyor ortalığa. Ne var ki, Nahum, savaşın başında, Alman düşmanı olarak suçlanmış, Alman Büyükelçiliği’nin işe el atması sonucunda hükümetin güçlü adamı Talat Paşa tarafından uyarılmış ve kendisine Almanlarla olan ilişkilerini düzeltmesi buyurulmuştur. Ama Nahum’un etkinliği ve yetenekleri tümüyle anlaşıldıkça Alman yetkililerce her işi, her hareketi izleniyor.

Nahum’un böyle değişik ilişkiler içinde oluşu, ona zarar da getirmiştir. Devletlerin amaçları ve bölgeye ilişkin niyetleri, onların Nahum’un oynadığı politik rol konusundaki değerlendirmelerini yönlendiriyor. Nahum’un kurduğu ilişkiler Os- manlı yöneticilerinin yanında ona artık ayrı bir diplomat kimliği kazandıracaktır. Bu nedenle Nahum, uluslarararası politik sorunlar gündeme gelir gelmez, Osmanlı İmparatorluğunda birbiri ardına iş başına gelen çeşitli hükümetlerin, hassas uluslararası politik sorunlar gündeme gelir gelmez aradığı iş bitirici kişi oluyor. Tabiî bu onun hükümetler yanındaki konumunu, sonra da Yahudi cemaat içindeki otoritesini güçlendirmekten geri kalmıyor.

Sarayın adamı

Bütün hükümetlerin adamıdır Hayim Nahum.

Yönetim değişikliklerinden hiçbir engele uğramadan nasıl geçebilmiştir o?

 Ülkenin egemen güçleri arasındaki hesaplaşmalar onun kılına bile dokunmuyor. Sırasıyla jön Türklerin, 1918’de geçici İzzet Paşa ve 1919’dan sonra da Mustafa Kemal’in adamı olmuştur.

Yahudi cemaatini yalnız sıkı sıkıya denetim altında tutmak için değil, birtakım görüşmelerde bulunması için de Nahum’a gereksinim vardır. İş bitirici bir aracı olarak kendisini kullanan hükümet adına doğrudan birtakım bağlantılar kurmaz; çünkü hükümette resmî bir sıfatı yoktur. Hahambaşı olarak resmî bir sıfatı bulunsa da, hep gayri resmî bir arabulucu olarak kalıyor.

Hükümet çevrelerindeki yükselişini İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne borçludur Hayim Nahum. Bu nedenle, yükselişi ancak 1909’dan sonra, yani bu parti ülkenin dizginlerini eline geçirdiğinde gerçekleşmiştir. Öyle ki, Nahum, Yahudi cemaati içindeki güçsüzlüğünü geçici olarak bu partinin yanında giderebilmiştir. Cemiyetin 1909-18 yılları arasında yaşadığı üzücü olaylar doğal olarak hahambaşının konumuna ve yönetimine de yansıyor.

Osmanlı iktidar çevrelerinde onun bir gözde kişi olduğu pek kuşku götürmez. Çevresi ve düşmanları en azından bu noktada birleşmektedirler. Güven duyuluyor Nahum’a. Nahum 1908’den itibaren İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin desteklediği Yahudi adayların kazanması için olağanüstü çabalar harcıyor. Aynı yanlışı 1912’de de yapacaktır. Ayrıca şunu da belirtmek gerekir ki, 1908’de Meclisi Mebusan’a seçilmiş tüm Yahudi mebuslar İttihatçı partidendiler. Yahudi cemaatinin İttihatçılara İstanbul’da yoğun bir desteği vardır. Nahum bunun için elinden geleni yapmaktadır. Buna karşın, bu destek taşrada, birtakım koşullara bağlıdır. Ama yine de Yahudi cemaati, partinin başlangıçtaki semitizm yanlısı tutumu nedeniyle ondan yana olan “tercihini” tümüyle korumaktadır. Ayrıca, Yahudi cemaatinin bazı tabakalarıyla İttihat ve Terakki Cemiyeti arasında çıkar ortaklığı da bulunmaktadır. Dahası, İttihat ve Terakki Cemiyeti, anarşi karşısında düzeni temsil etmektedir. Cemaat yöneticileriyse, insanlarını sonu olmayan birtakım serüvenlerden uzak tutmayı yeğlemektedirler.

Osmanlı yönetiminin Nahum’a önerdiği görevler, ilişkilerin doğasını da, önemini de ortaya koyuyor. 1910 yılı sonu, 1911 yılı başlarında, mebus olarak atanmasına ramak kalmıştır Nahum’un. İşte o günlerde, cemaatin ileri gelenleri hükümeti kararından döndürmek için araya giriyorlar. Gerekçeleri şunlar: bir kişinin iki görevi birden yürütmesine olanak yoktur ve hahambaşılık görevi için önerebilecekleri biri bulunmamaktadır.[75] Ne var ki, Nahum’un kendisine kalsa, Yahudi cemaatinde olup bitenlere aldırmayıp hükümette alacağı bir görevi hahambaşılığa yeğleyecekti. Çünkü yetkililer maarif nazırlığı görevini vereceklerini üstü kapalı olarak söylüyorlardı. Kısacası, cemaatin başında kalıyor sonunda Nahum.

Savaştan hemen önce, Nahum’un mebus olarak[76] atanması yeniden söz konusu oluyor. Ama ne var ki, sonuçsuz kalıyor bu söylentiler hep ve o bir devlet görevine gelemeyecektir sittin sene. Buna karşın, birbiri ardına gelen hükümetlerle Batılı devletler arasında oynadığı ayrıcalıklı resmî arabulucu görevi, onu politik rolü geniş, gelmiş geçmiş tek hahambaşı yapıyor.

1915 yılında, Osmanlı Devleti’yle İngiltere ve Fransa[77] arasında yapılacak ayrı bir barış planı çerçevesinde ilk kez aracılığına başvuruluyor. Bu görüşmelerde uğranan başarısızlık değişik biçimlerde yorumlanacaktır. Şurası gerçek ki, bu görüşmeler, Müttefik donanmasının Çanakkale Boğazı’m bombaladığı o gergin günlerde oluyor. Koşullar her iki yan için de alabildiğine elverişsizdir. Dahası, o günlerde, Doğunun durumu, çatışmanın uzamasını önleyebilecek bir barış görüşmesine uygun değildir.[78]

1917 yılının temmuzunda, ikinci görev veriliyor Nahum’a. Onun Avrupa yolculuğunun resmî nedeni sağlığıdır. Ama ne var ki, hükümetin yüksek görevlileri gidişinde ve gelişinde hazır bulunacaklar, Nahum’u nazırlar, kodaman devlet yetkilileri karşılayacaktır. Almanya’dan geçerek La Haye’e, ordan da Stockholm’a gidecektir Nahum[79]. Gerçekte, hahambaşının bu yolculuğu sırasında Batı Yahudilerini Osmanlı Devleti lehine çevirmeye çalıştığı sezinlenmiştir. Oralarda kaldığı sürece, Fransız ve Alman gizli servislerince sıkı sıkıya gözlenen Nahum, daha sonra da, siyonistlerin bir türlü gizini çözemediği bir görev üstlenip onların aklını da karıştıracaktır. Oralarda siyonist liderlerle ve Yahudi olan önemli kişilerle görüşüyor; tarafsız ülkeleri Türk davasına kazanmayı umuyor.

Hahambaşının bu görevdeki başarısızlığıyla 1917’de Henry Morgenthau’nun ABD başkanı tarafından kendisine verilen özel görevdeki başarısızlığı arasında bir yakınlık kurmak gerekiyor. Kuşkusuz, Morgenthau’ya da verilen görevin amacı, Osmanlı Devleti’ni Müttefiklerle ayrı bir barış antlaşması imzalamaya ikna etmekti. Ama sonunda bu, Morgenthau’nun böyle bir şeyi yapmasını önlemek için onun Cebelitarık’tan çıkmasını engelleyen siyonist lider Hayim Weizmann’ın işe karışması nedeniyle olumlu sonuçlanmamıştır.[80] Weizmann daha önce de İngiltere Dışişleri Bakanı James Balfour’a bu yönde etki etmişti. Bu nedenledir ki, Balfour 1917 yılının kasımında kendi adını taşıyacak olan o bildiriyi imzalıyordu.

Müttefiklerle ilişkileri kopmuş olan Osmanlı hükümeti, Morgenthau’nun üstlendiği görevin sonuçlarını bilmiyordu ve girdiği çıkmazdan, imzalayacağı ayrı bir barış antlaşmasıyla kurtulabileceğini sanıyordu hâlâ. Ama gel gör ki, Nahum, başarısızlığa uğramış olarak İstanbul’a dönüyordu. Filistin’le her zamankinden daha çok ilgilenen siyonistler ve İngiltere, bu bölgeyi Osmanlılara bırakabilecek ayrı bir barış antlaşması denemesini boşa çıkarmışlardır. Peşinen yitirilmiş bir dava uğruna aracılık yapmıştır Nahum.

Nahum, 1918’de, Jön Türk hükümeti düştüğünde, Osmanlı hükümeti ile İtilaf Devletleri arasında bağlantı kurması için Sadrazam İzzet Paşa tarafından görevlendiriliyor[81]. Savaşa girmesinden bu yana (1917) Amerika’nın Osmanlı İmparatorluğuyla ilişkileri kesiktir. Oysa Osmanlılar kendilerine aracı olması için Birleşik Devletler’e güvenmektedir. Nahum’un Atlantik ötesindeki dostlukları, ona yarı resmî biçimde ortam hazırlama ve Abraham Elkus’un Amerika büyükelçisi olarak Osmanlı İmparatorluğu’na atanmasını -ülke savaşa girmeden önce de bu görevde bulunmuştu- sağlama olanağı verecekti güya.

Üstlendiği üçüncü görevin gizliliğinden ötürü, Nahum yolculuğunun gerekçesi olarak sağlığı gösteriyor ve cemaatin yasal kuramlarına bile bu konuda bilgi vermiyor. 25 ekim 1918’de, özel bir yata binip Romanya’nın Köstence Limanı’na doğru ansızın yolculuğa çıkıyor. Ayrı bir barış planının başarı şansı pek yoktur. Nahum bir kez daha yitirilmiş bir davanın aracısıdır. Özellikle uluslararası planda yenik düşmüş olan Osmanlı İmparatorluğu, soluk soluğadır artık. Savaştan yenik olarak çıkmıştır ve bulunduğu çıkmazdan onu çıkaracak olan Nahum değildir.

Nahum’un gitmeyi düşündüğü son yer Amerika Birleşik Devletleri’ydi. Ama önce Hollanda’da bir süre kalıp, o arada yolculuğunu sürdürebilmek için Amerikalılardan ve İngilizlerden izin almayı kuruyordu kafasında. Dahası, Paris’e de gitmek istiyor, görevinin başarı şansını alabildiğine yükseltmek için Müttefiklerin siyasî sorumlularına böylece yaklaşmayı umuyordu.

Böyle bir girişimden kaygılanan siyonistler, Nahum’un, Filistin’in Türk egemenliği altında kalmasını sağlamak amacıyla kışkırtıcılık yapmak ve Suriye’yi Fransa’dan koparmak için Amerika’ya gitmeye çalıştığı dedikodusunu ortalığa yayıyorlardı.[82] İşte hemen bunun üstüne, Fransa Dışişleri Bakam Stephen Pichon, Nahum’a hiçbir vize verilmemesi için La Haye, Londra ve Washington’daki büyükelçiliklerine talimat veriyor.[83] Savaş sırasında, Jön Türklerin Alman yanlısı politikasını benimsediği içindir ki, Nahum, Fransızlar tarafından kınanıyor.

İngilizlere gelince, Nahum’un görevini başaramaması onların da işine geliyor ve Fransızlardan ona vize vermemesini istiyorlar. İngilizler, yeniden yönetime gelmesinden çekindikleri İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne oldum olasıya düşman olmuşlardır. Bu kez onlar, Hayim Nahum’un, savaşın bitişiyle Berlin’e kaçan Jön Türk eski yöneticisi Talat’la sürdürdüğü ilişkiyi getiriyorlar gündeme. Oysa Nahum bu yolculuğu sırasında Berlin’e iki kez gitmiştir. Amerika’ya büyükelçi olmak istediği söylentileri ortalıkta dolaşmaktadır. Ama gerçek şu ki, artık Talat’ın hiç kimseyi büyükelçi olarak atayacak gücü ve konumu yoktur. Öte yandan, İngilizler, Fransa Dışişleri Bakanlığı’na dilediği gibi girip çıkan hahambaşının Filistin konusunda Fransa ile İngiltere arasına ayrılık tohumları ekebileceğinden korkmaktadırlar.[84] İngilizlere göre, Filistin, Osmanlı kalmamalıdır ve İngilizler Nahum’un Amerika’ya gitmesini engellemek için her şeyi yapmaya hazırdırlar. Çünkü Nahum, ola ki, dostları olan eski büyükelçiler Elkus ile Morgenthau’ya Osmanlı yararlarını savunabilir, dahası onlar aracılığıyla Başkan Wilson’ı bazı şeylere ikna edebilir.[85]

Avrupalı emperyalistler, Osmanlı İmparatorluğunu işte bu kuşku ve paranoya havası içinde paylaşacaklardır. Nahum’un bir şeyler yapmasını önlemek için ortak iş birliğine -ne var ki bu dayanışma kısa sürecektir- giriyorlar.

Nahum, üstlendiği bu görev sırasında, çok miktarda altın parayla birlikte İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin çok önemli belgelerini kendini Köstence’ye götüren yatla dışarı çıkarmış olmakla da suçlanacaktır.[86] Sözü edilen altınlar, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin izi sittin sene bulunamayacak olan o ünlü parasal varlığıdır. Ama yine de bilinen şu ki, bu altın paralar çeşitli yollardan ve değişik kişiler aracılığıyla -bunlardan biri Nahum’un çevresindeki Yahudi bir bankerdir- İsviçre bankalarına transfer edilmiştir. Ama ne var ki, Nahum, İstanbul’daydı o günlerde.[87]

Sonunda hahambaşı bir tutsak gibi kalakalıyor La Haye’de. Bu arada, İstanbul hükümetlerinin biri gelip biri gitmektedir. Nahum, Yahudi cemaatinin dizginlerini yeniden ele almak üzere Osmanlı başkentine gelemiyor ve Avrupa’da tam dört ay kalıyor. Nahum, İstanbul’da olup bitenlerden kopmuştur artık. Cemaat liderleri, onun, davasına ve halkına olan eski bağlılığının azalmış olmasından kaygı duymaktadırlar. Ne var ki, Nahum, 1919 yılının martında İstanbul’a döndüğünde, yeni yöneticiler tarafından coşku ve sevgiyle karşılanıyor. Büyük bir ihtimalle o, İstanbul’a ülkenin yeni egemenlerinden birtakım garantiler alıp öyle dönmüştür. Yönetimin yaptığı karşılama, yandaşlarına güven ve umut veriyor.

Galiplerin yanında

Hahambaşı 1919 güzünde aldığı yeni bir görevle yeniden Avrupa’ya gidiyor. Bu kez ileri sürülen neden, .Amerika’nın Osmanlı imparatorluğu’ndaki eski büyükelçisi Henry Morgenthau’yla Doğu Yahudiliğine ilişkin sorunlar üstünde görüşmektir. Gerçekte, Morgenthau, Nahum’u yalnız Yahudi sorununu değil, Türkiye’nin geleceği sorununu da görüşmek için Paris’e çağırmıştı. Ingilizler ve siyonistler yeniden harekete geçiyorlar. Hahambaşı, Türkiye’nin Arap kentlerini elinden bırakmaması için Amerika’dan yardım istemiş olabilir mi?

O günlerde, Mustafa Kemal’in önderliğindeki Türk ulusal hareketinin Anadolu’da kazandığı başarılar İtilaf Devletleri’ni kaygılandırmaktadır. Mustafa Kemal ulusal sınırların dokunulmazlığını bu sırada ilan ediyor. Böylece, Türk milliyetçiliğinin hak talepleri ile, ele geçirdiği Osmanlı topraklarında gözü olan İtilaf Devletleri nin amaçları pek çok noktada çatışmış oluyor. Öte yandan, kimi Kemalistler Türkiye nin Amerikan mandası olması konusunda eğilim gösteriyor. Nahum, böyle bir tasarıyı savunmak için dışarı gitmiş olabilir mi ?

Her ne olursa olsun, hahambaşının Paris’te görüştüğü İtilaf temsilcilerine söyledikleri, Anadolu direniş hareketinin bildirgesindeki bazı önemli noktaları onlara anımsatmaktan geri kalmıyor.[88] Türkiye’deki gelişmeleri sunmaya gelmiş olan Nahum, Anadolu’nun direniş bölgelerinde olup bitenlerin tümünün farkında görünüyor. Üstelik o, İstanbul daki hayalet hükümetin öyle çok bir ömrü kalmadığından da habersiz değildir.

Kemalistler tarafından Nahum’a yarı resmî bir görev verilmişti büyük bir olasılıkla. Bunun dışında, Morgenthau’yla Doğu Yahudiliğine ilişkin görüşmeler de yapıyor. Nahum, Paris te çok sayıda önemli kişilerle görüşüyor; Fransız basınına, Türk ulusal mücadelesini yücelten konuşmalar yapıyor. Kuşkusuz, Nahum böyle bir propaganda faaliyetine kendi girişimiyle atılmamıştır. Ama böyle de olsa, Nahum, yabancı ülkelere gidişinin gerçek nedenini bir kez daha saklıyor. Gerçek şu ki, günün koşulları böyle bir gizliliği gerektiriyor.

Nahum, Batı basınının Kemalistlere ilişkin çizdiği o pek de hoş olmayan görüntüyü düzeltmek için elinden geleni yapıyor. Dahası, hareketin ve yöneticilerinin politikasını açıklamak amacıyla gerçek bir kampanya yürütüyor. Paris’teki Journal des debats gazetesinde Nahum un söylediklerinden esinlenilerek kaleme alınmış çeşitli yazılar yayımlanıyor[89]. 9 kasım 1919’da, Paris le Matin gazetesinde, Nahum’un Fransız kamuoyunu rahatlatan bir konuşmasına yer veriliyor; Kemalistler maceracı olmaktan uzaktırlar ve Mustafa Kemal bir fanatik değildir. Nahum, sonraki günlerde yapılacak Türkiye’nin geleceğiyle ilgili görüşmelerin, olası bir muhatabıymış gibi açıklamalarda bulunup milliyetçi akımın, aşağı yukarı tümüyle resmî olan boyutunu vurguluyor ve sonunda İtilaf Devletleri’ni Türk milliyetçileriyle modus vivendi (geçici uzlaşma) yapmaya çağırıyor. Ayrıca o, Fransa yla Türk milliyetçi hareketi arasında olabilecek bir ittifaktan da söz ediyor.

Bu yolculuğu sırasında, Atlantik ötesine geçebilmesi olasılığı Nahum’a yeniden anımsatılmış mıdır? Kampanyayı orada da sürdürmeyi düşünüyor mu? Gerçekleşmeyecektir. Ama yine de o, 1922’de, hahambaşılıktan istifasından nice sonra, Türkiye Cumhuriyeti nin ilan edilişinin hemen öncesinde, geçici Ankara Hükümeti nin verdiği bir görevle[90] gelecekte imzalanacak bir barış antlaşmasına ortam hazırlamak için Kemalist propaganda etkinliğini yeniden üstleniyor. Fransız le Matin gazetesinin, sütunlarında yeniden yer verdiği Nahum, bu kez, Türklerin büyük devletlerle olan barış isteği üstünde duruyor hep.[91] Sürekli Fransız-Türk dostluğunu anımsatıyor. Açık açık Türkiye adına konuşuyor. Nahum, Ankara nin adamı olmuştur.

Nahum, hahambaşılık görevini bıraktıktan sonra, gizlenmeye gerek kalmadan Türk yöneticileriyle olan ilişkilerini dobra dobra yürütebiliyor. Ama yine de o, ülkeyi gelecekte yönetecek olanların resmî temsilcisi falan olmuyor. Gelenek sürecek ve Nahum, Osmanlı dönemindeki gibi kulislerin adamı olarak kalacaktır.

Türkiye’nin çıkarlarını Lozan Konferansı’nda savunmak görevi ona düşüyor böylece. Nahum, Lozan’da, Anadolu direniş hareketinin önderlerinden biri olan ve dahası, 1900’lü yıllarda, İstihkâm ve Topçu Okulunda Öğretmenliğini yaptığı İsmet Paşanın başkanlığındaki Türk heyetlerine danışman olarak eşlik ediyor (kasım 1922- nisan 1923). Ama gel gör ki, resmî listelerde onun adı sanı yoktur yine.

Nahum, özellikle Paris’te, görüşmelerin kesilmesini engellemek için gösterdiği çabalarıyla göze batmıştır. Türk basını, Türkiye yararına yaptığı çalışmayı vurgulamaktadır onun. Paris’teki Yahudi gazeteleriyse, Nahum’un üstlendiği rolü eski bir Sefarad diplomasi geleneğinin içine sokarak Hisday ibn Şaprut[92] veya General Valensi[93] gibi ünlü selefleriyle onu kıyaslıyorlar.

Ama ne var ki, Nahum un Lozan’daki görevinden kırk, ölümünden de beş yıl sonra, yani 1965’te yayımlanmış Yahudilik karşıtı bir yazı, onu yalnız ve yalnız Türkiye’ye ihanet etmiş bir Türk düşmanı olarak tanımlayacaktır.[94] Ülkenin öbür yurttaşlarıyla aynı haklara sahip bir “vatan evladı”[95] olarak görünmekten hoşlanan ve vatana hizmet etmek kaygısıyla dopdolu olan bir Yahudi için son derece büyük bir haksızlıktı bu.

Gerçekten de Nahum, 1919’dan sonra, Türk ulusal hareketiyle bir yakınlık kurmuştu. Oysa ki, yerel Yahudiler arasında hep olageldiği gibi, bir bölüm üyesi işgalcilerle işbirliği yapan İstanbul Hükûmeti’nin politikasını izleyebilirdi. Kuşkusuz, Nahum, ülkenin daha önceki yöneticilerine nasıl hizmet etmişse gelecekteki yöneticilerine de öyle hizmet etmeyi düşünmüş ve Türk politikasının gelişimini Yahudi cemaati içindeki herkesten daha önce sezinlemiştir.

Hahambaşı değildi tabiî artık Nahum. Ama yine de, Türk basınında Yahudi karşıtı bir kampanya[96] gelişirken bile, onun Kemalistler için yaptığı çalışmaların etkileri Yahudi cemaatine Mısır’da olumlu biçimde yansımaktan geri kalmayacaktı (1922).

Hayim Nahum, 1925 yılında, bu kez Mısır’da hahambaşıiık görevine geliyor. [97] Avrupa Yahudiliğindeki değişikliklere, çağdaş Yahudi devletinin doğuşuna tanık olacaktır o. Durum orda da iyi değildir pek; Mısır Yahudiliği, Yakındoğu daki Arap-Yahudi ilişkileriyle iç içe bir gelişme gösterecektir. Nahum, görme yeteneğini yitirmesine karşın, Nasır ın milliyetçi yönetimi de içinde, ülkeye art arda gelen çeşitli yönetimlerden cemaatini kazasız belasız geçirecek, ona yol gösterebilecektir. Yahudi cemaatinin 1950’Ii yıllarda, İsrail devletinin kuruluşundan sonra havanın bozulmasıyla başlayan dağılmasına dek, onun hizmetinde olacaktır hep. 1956 daki Süveyş Kanalı çıkartması, bu eski Yahudi cemaatinin sonunun geldiğini gösterecektir. Senatör, Arap Dili Yüksek Akademisi kurucu üyesi ve ya- zar-çevirmen Nahum, Kahire’de öyle sıradan bir hahambaşı olmayacaktır. Önce, Mısır Yahudiliğinin en parlak döneminin tanığı ve sonra da onun zorlu günlerinde her zamankinden daha çok diplomat ve politikacı olan Nahum, sonunda 1960 yılında ölecek ve öylesine gönülden bağlandığı Doğuda, Kahire’de girecektir toprağa.

Nahum, bundan böyle, Mısır’dan sürgün giden Yahudilerin vatan bildikleri topraklarda anlatıp durdukları Mısır Yahudiliği efsanesinin bir parçası olacaktır.

Saray Yahudisi mi, devlet Yahudisi mi, veya arabulucu bir levanten mi?

Yaşam çizgisi boyunca, halk adamı Nahum, birey Nahum’dan önde geliyor. Mesleğindeki değişikliklerden, sakın görünen aile yaşamı da payını almıyor değil. Sonunda, tuttuğunu koparan, ama yine de ikircikli bir insan portresi çıkıyor karşımıza. Cesareti çabucak kırılan, yakınlarının maddî geleceğinden kaygılı, sağlık açısından nanemolla biri olan Nahum, dışarıya karşı hem anlaşılmaz, hem de kararlı bir insan görüntüsü vermiştir. Günlük yaşayışında bile paradoksların adamıydı o.

Onun, imparatorluğun ve Yahudi cemaatinin tarihine sıkı sıkıya bağlı Osman- lı diplomatlığım nasıl tanımlamalı ? Ona olsa olsa bir Saray Yahudisi denebilir mi ?

Saray Yahudisinin kişiliği ve işlevi, Avrupa mutlakiyetçiliğinin ve kapitalizminin başlangıç döneminin bir ürünüdür,[98] tarihsel açıdan. XVII. yy’daki XVIII. yy’m başlarındaki saray Yahudileri[99] zengin tüccarlar, bankerler, devletin veya ordunun kendileriyle sürekli alışverişte bulunduğu kimseler arasından çıkmıştır. Bunlar, ülkenin başındaki egemenlere oldukça büyük paralar sağlayan son derece gerekli kişilerdir. Yahudi’nin henüz gettodan dışarı çıkamadığı Avrupada, saray Yahudisi geçici ama ayrıcalıklı bir statüye sahip bulunmaktadır; onlar bu sıfatla cemaatleriyle ilişkiye girip onlara hizmet götürebilmektedirler. Ülkenin başındaki egemenler, kimi zaman onlara doğrudan devletin yararına ilişkin konularda çeşitli görevler veriyorlar.[100] Osmanlı İmparatorluğu da, XVII. yy da Naksos dükü veya Banker Abraham Camondo gibi ünlü saray Yahudilerini tanıyacaktır.

Nahum’a gelince, o iktidar çevresine çok varlıklı oluşu nedeniyle girmiş değildir. Onun bir saray Yahudisiyle tek ortak yanı, Yahudi dünyasına, Yahudi cemaatine sımsıkı bağlı kalarak yönetime çok yakın olma ayrıcalığına sahip oluşudur. Hiç kuşku yok ki, Osmanlı yöneticilerinin adamıdır o. Çok önceleri, hahambaşılığa yükselmeden bile, Osmanlı sarayında bulabileceği desteğin önemini kavrayarak yaklaşmaya çalışmıştır. Onun o yüce göreve Jön Türklerce getirilmiş olduğu kanıtlanmasa da, onlara yakın olmuştur hep; iktidarının özünü onların desteğinden almıştır. Osmanlı yönetimine sıkı sıkıya bağlılığından ötürü ondan korkulmuş ve cemaat içinde onunla alabildiğine mücadele edilmiştir. Ama o, Yahudi cemaati dışında, uluslararası düzeyde geliştirdiği ilişkiler nedeniyle aynı ölçüde Osmanlı yöneticilerinin de beğenisini kazanmıştır. Nahum, belli bir görüş noktasından yola çıkarak, sahibi olmadığı parasal zenginliklerin yerine becerisini, örgütsel ilişkilerini koymayı başarmıştır.

Osmanlı İmparatorluğu’nda hahambaşılık, zengin olmayan biri için toplumsal ve politik yükselişin doruğu demektir. İmparatorluk, Batı tipi ulus devlet modelinden çok uzaktır. 1856’da ilan edilen, Müslüman yurttaşlarla Müslüman olmayan yurttaşlar arasındaki eşitlik sözde kalmıştır. Müslüman olmayanların, din değiştirip İslamiyet’i kabul etmeden devlet çarkında yüksek görevlere gelmeleri bir ölçüde istisnaî bir olaydır. Devlet görevindeki Yahudilerin sayısı parmakla sayılacak kadar azdır. Jön Türk devriminden sonra, bunda ansızın biraz artış gözlemlenir. Böyle ilginç bir kişilik ortaya çıktığında, bunu Yahudilerin Osmanlıyla bütünleşmesinin bir habercisi olarak gören Yahudi basını bu habere uzun uzun yer veriyor sayfalarında. 1909’da, Müslüman olmayanlar için zorunlu askerliğin yeniden konması sırasında da aynı tepkiyi gösterecektir Yahudi basını. Ama yine de, dini özerklik, devletin koyduğu yükümlülüklere olan üstünlüğünü sürdürmektedir. Dinî topluluk biçiminde örgütlenmeler, gerçekte, hem İslamiyet’in temelinde, hem de daha yurttaş bile olunmadan bir dinin üyesi olunan imparatorluğun temelinde vardır. Milliyetçi akımların uyanışını bastırmak amacıyla Jön Türklerin ortaya attığı Osmanlı bayrağı altında dinî ve etnik grupları birleştirme ülküsü olan “Osmanlılaştırma”, başarılı olamamıştır. Çünkü imparatorluk, Batı’dan alman böyle bir ülkünün başarılı olmasını sağlayabilecek gerekli olanak ve kuruluşlardan yoksundu. Küçük toplulukların güçsüz bir büyük içinde birleştirilmesi, Müslüman olmayanların, bu arada, Yahudilerin de bütünleşmesini engellemekten başka bir işe yaramıyor. Bu nedenle, kendi özerkliklerine sığınıp kalıyorlar Yahudiler.

İslam dininin öbür dinlere üstünlüğü ve Müslüman toplumda Müslüman olmayan kişiye getirilen kısıtlamalar, böyle birinin sorumluluk ve yöneticilik konumuna gelmesini akıl almaz kılıyordu. İstisnaî durumlar oldu elbette, ama OsmanIı İmparatorluğu teokratik bir devlet ve devlet dini de İslamiyet olarak kaldı hep. İmparatorluğun temelleri bile, XIX. yy Fransası’nın tanımış olduğu bir devlet Ya- hudısi takımının ortaya çıkışına olanak tanımıyordu. Böyle bir şey güçlü, laikliğini dosdoğru ortaya koyan ve dinî özerkliği özel bir alan için geçerli kılan bir devlette olabilecek bir şeydir ancak. 1928’den sonra laikleşecek olan geleceğin Türk ulus devleti, zimmetli yüzyılların vicdan azabını yok etmeyi başaramayacaktır. Müslüman olmayanlar devlet çarkında önemli görevler hiçbir zaman alamayacaklardır.

Bir devlet Yahudisinin yeteneğine ve hırsına sahip olan Nahum, öyle pek başarılı olamasa da, “Yahudi”nin akıl almaz yükselişinin simgesidir. Avrupa eğitimi görmüş, Türkçe bilen, bütünleşmeden yana olan, kendi yurtları gibi gördükleri imparatorluğa hizmet etmek için çırpınan ve doğal olarak sayıları çok olmayan Yahudi takımmdandır o.[101] 1909 da sultanı tahttan indiren İttihat ve Terakki Cemiyeti nin etkin adamı Emmanuel Karaso, Nissim Ruso ve partinin yönetime gelmesinden önce birtakım etkinliklerde bulunmuş olan diğer Yahudiler, Jön Türk hükümetinde kilit yerlere gelemeyecekler, arka planda kalacaklardır. Yalnızca, “dönme olan Cavid yükselecek, maliye bakanı olacaktır.

Hayim Nahum, Osmanlı yönetim sisteminin içine doğrudan ve resmen girmediği içindir ki, art arda gelen yönetimler sonrasında ayakta kalmayı başarabiliyor. Nahuma her konuda dokunulmazlık sağlayan, imparatorluğu karakterize eden politik tutarsızlıkla birlikte arabuluculuk işlevidir.

Bu durumda, Orta ve Orta Doğu Avrupa nın tanık olduğu aracılarla (ştadlanim[102]) kıyaslanabilir mi Nahum? Biliniyor ki, mutlakiyetçi yönetimler, XVII. yy’ın sonundan bu yana Yahudi cemaatlerinin özerkliğini sınırlamaya çalışıyorlar. Devlet, bu cemaatleri kendi otoritesi altında tutmak için ştadlan kullanıyor. Böyle bir görevi üstlenenler genellikle varlıklı ve etkin saray Yahudileri. Zamana göre aracı (ştadlan) rolü ve statüsü değişiyor; cemaat ile yönetim arasında aracılık yapsın diye cemaatin oyuyla seçilen ve belli bir süre görevlendirilen ücretli biri olduğu gibi, tersine, cemaat içindeki saygınlığı nedeniyle yalnızca sahip olduğu konumdan yararlanan ve gönüllü olarak çalışan biri de olabiliyor. Her ne olursa olsun, aracı bir diplomat, bir aracı ve cemaatinin bir hak savunucusu olarak görev yapıyor.

Osmanlı İmparatorluğunun hahambaşısı, imparatorluktaki bütün Yahudilerin lideri ve imparatorluk hükümetinin buyruklarını yerine getiren bir görevli olarak hükümet ile cemaat arasında resmî bir aracıdır kesinlikle. Osmanlı yöneticilerin Yahudi cemaatiyle özdeş tuttuğu bu aracı kişi, cemaatin imparatorluk yönetimine bağlılığının bir garantisidir.

Nahum, kendini cemaatin seçtiği ve maaşım ödediği yüksek bir Osmanlı görevlisi, imparatorluğun hahambaşısı olarak nitelese de, dahası bu göreve atanması için devletin onayı gerekse de, gerçekte onun Avrupalı aracıdan ayrımı yoktu.

Nahum’un hem kendi cemaatine, hem imparatorluğa bağlılığı, gerçekte onun üstlendiği görevin temelini oluşturmaktadır. Doğal olarak bu kendi içinde çelişkiler de taşıyor. Devlete ve Yahudi cemaatine -özellikle de Yahudi cemaati politik açıdan çoğulcuysa ve içindeki bazı güçler devletin yararlarına ters düşüyorsa- aynı zamanda nasıl hizmet edilebilir? Gerçekte siyonizm bu güçlerden biri olarak görülmüştür. Hayim Nahum kendine bir zarar vermeden siyonizm saflarında yer alabilir miydi acaba? Nahum’un siyonizm karşıtlığı, büyük ölçüde üstlendiği görevin ona yüklediği bir bedel olmuştur.

Hiç kuşku yok ki, Nahum ela tam bir aracı yeteneği vardı. Hahambaşılık görevine gelmeden önce bile, Alyans, devletle olan birtakım işlerinin yoluna konması için Nahum’dan resmî olmayan yollardan yararlanıyor. Nahum hahambaşı olunca da, bu yolda yürümeyi sürdürüyor ve siyonistleri uyutmak ; Yahudilerle, Batı ürünü Yahudi baskı gruplarıyla devlet arasında tek aracı olarak kalmak için aynı biçimde hareket ediyor yine.

Hayim Nahum sıradan bir hahambaşı olmamıştır. Kuşkusuz, dinî alana ilişkin herhangi bir katkısıyla sivrilmiş değildir; ayrıca, kendini dinî kılacak hiçbir şey de kaleme almamıştır. Ama ne var ki, XX. yy ın başında, Osmanlı Yahudiliğinin geçirdiği yoğun politikleşme döneminin kilit adamı olmuştur gerçekten. Eğer Nahum, Yahudi cemaatinin politikleşmesinin ürünüyse, aynı zamanda da kurbanı olmuştur.

Yeni düşünce akımlarına açık, alabildiğine bir değişim içinde olan ve kaynaşan milliyetçilik akımları nedeniyle parçalanan, modernleşme yolundaki yarı sömürge Osmanlı İmparatorluğu nda Yahudi cemaati, çevresinde olup bitenlerden uzak kakmıyordu. Cemaatin sahip olduğu sınırlı özerklik, çevresinden soyutlanması anlamına gelmiyordu. Hayim Nahum un hahamlık görevinin birbirini tutmayan birtakım çelişkili işlere bulaşması, gerçekte bu özerkliğin pek de sağlam bir özerklik olmadığım göstermektedir. Dahası, Osmanlı Yahudiliği hem ulusal, hem uluslararası gerginliğin etkileriyle karşı karşıyadır. Doğrusu ya, Nahum’un, diplomat ve politikacı bir hahambaşı olmaktan başka bir seçeneği bulunmuyordu.

Nahum kendini, bir devlet adamı, uyruğu olduğu büyük bir devletin içindeki küçük bir devletin lideri gibi kabul ettiriyor. Merkezîleşme, yeniden örgütlenme, yeniden yapılanma onun iç politikasının ana yönelimleri. Aynı zamanda kendisini yönetime getiren bir baskı grubunun lideri olarak hareket ediyor; her şeyden önce cemaat fonlarının oluşturucusu durumundaki Alyansçı Yahudi büyük burjuvazisinin bir görevlisidir. Nahum, Fransa’daki hahambaşılığa imrenen Nahum, onu örnek alıp yerel anlamda uyarlamaya çalışsa da gerçekte başaramıyor. Cemaat yönetimi oligarşik özelliğini koruyor. Yönetimin yapıları, genellikle gelenekçi olan Yahudi cemaatinin yapılarından ayrılmıyor. Yönetim için çalışan cemaat ileri gelenleri, yönetime gelmeden önce gösterdikleri değişim arzusuna karşın, bir kez amaçlarına ulaştılar mı ortaya aynı tutuculuklarıyla çıkıyorlar. Üstelik, profesyonel yönetici niteliği de taşımazlar. Cemaatin devlete olan bağımlılığı da, reformların uygulanmasını kolaylaştırmaz. Osmanlı bürokrasisi, otoritelerin çekingenliği, Yahudi burjuvazisinin yönetici çevrelerin kaprislerinden duyduğu usanç reformların karşısına birer engel olarak dikiliyor.

Hahambaşı Nahum’un Yahudi cemaati içindeki görevi, soyutlanması olanaksız siyonist etkinliğinin alabildiğine izlerini taşır. Nahum, yönetime gelişinden birkaç yıl sonra, Alyans a karşı mesafeli” davransa da, onunla ilgili yeni stratejiler oluştursa da -savaş bu tavrı daha da belirginleştirecektir- siyonistler Nahum’u öncelikle Alyans m adamı olarak görüyorlar. Gerçek şu ki, Alyans’ın cemaatin önerdiği çıkış yollarından başka çıkış yolları düşünmemektedir Nahum. Öte yandan, onun seçkinciliği siyonizme yönelen kitlelerde soğukluk yaratıyor, zarar veriyor. Nahum, dini lider olarak, en azından geçici bile olsa, kitlelerin saygısını kazanabilecek, siyonistlerin onları kendi saflarına çekmesini önleyebilecek manevî bir otorite de kuramıyor. Türk politikasının ıcığını cıcığını bilen Nahum, Yahudi politikasıyla pek az içli dışlıdır. Nahum, Doğu’daki cemaatlerin manevî yaşamıyla ilgili hiç mi hiç bilgisi olmayan, Alyans Genel Sekreteri Jacques Bigart’ın uzaktan yönlendirmesine bırakacaktır bir süre kendini. Yerel durum konusunda, Paris’ten “ahkâm kesmek” zor olacaktır tabiî.

Ama ne var ki, Nahum un karşı koymak zorunda kaldığı sürtüşmeler çok defa cemaatin dışına taşıyor. Karışıklığa son vermek için yabancı ülkelerdeki birbirine karşıt baskı gruplarının sorumluları, 1911’de, doğrudan girişimde bulunuyorlar. Dünya Siyonist Örgütü’nün başkanı David Wolffsohn’la Alyans’ın başkanı arasındaki  mektuplaşmalar bu açıdan çok anlamlıdır.[103] Çünkü bu mektuplar, her iki örgütün de hahambaşının aracılık yeteneğinden yararlanarak gerçekte onu kullandıklarını göstermektedir. Tüm düşmanlıkları üstüne çeken Nahum, ithal malı ideolojilerin yarattığı çatışmaların ceremesini ödüyor.

Nahum zamanında, geleneğin o eski ağırlığı yoktur artık; hahambaşılığın otoritesi gitgide azalmaya yüz tutmuştur. Geçmişte, başkaldıranları yanlışlarından çekip çıkaran hak yoluna sokan “herem in (aforoz) verdiği korku o günlerde söz konusu değildir. Osmanlı Yahudisi için cemaatin yaşadığı yerden tümüyle vazgeçmesi, daha mümkün değilse de, artık yaşayabileceği başka yerler kurmaktadır kafasında. Bir zamanlar, Nahum ve dostları nasıl Alyans’ın desteğine dayanmışlarsa, yönetimin marjinalleri de yönetim gücünü tümüyle ele geçirmek için dışardaki karşıt güçlerin desteğine dayanmaktadırlar. Sonra gelenler de aynı şeyi yapıyorlar ve siyonizm bir atlama tahtası oluyor onlar için.

XX. yy’ın başında, siyonizmin ortaya çıkışı, politikleşerek çağdaşlık alanında ilerleme gösteren Yahudi cemaatinin stratejilerini alt üst ediyor. Cemaatin çevresini artık iyiden iyiye aşan politikleşme, bu alanda at oynatan içerdeki ve dışardaki birtakım kişileri karşı karşıya getiriyor. Böylesi bir duruma ne iktidar pratiği çok olan kişilerle, ne de geleneksel yapılarla bir çözüm bulunamıyor. Gerçekte hep gündemde olan yeniden yapılanma zorunluluğu, birtakım reformlar gerektiriyorsa da, buna genel koşullar elvermiyor. Çünkü, her değişiklik denemesi kaçınılmaz olarak yeni anlaşmazlıklar doğuruyor. İşte o zaman siyonistler ortaya çıkan bu yanlış dinamiğin kurbanı oluyor. Onlar yönetime geldiklerinde, zorunlu olarak yönetilemez bir cemaatle karşılaşıyorlar. Demokratikleşme ve değişim planlarına karşın, rakipleri gibi davranmaktan başka bir şey yapmıyorlar. Karşı kamptaki bir hahambaşıyla birlikte cemaati yönetme olanağı kalmıyor onlar için artık. Siyonistlerin kurullarda yer almasıyla da Nahum, bir açmazla karşı karşıya geliyor. Politik çoğulculuk, günlük yaşamı bir çıkmaza sürüklüyor. Çünkü politik çoğulculuk, duygu ve düşüncelerin tam olarak dile getirilebilmesi için demokratik yapıların yerleşmesini gerekli kılmaktadır. Yürüklükteki oligarşik sistem, demokratik yapıların işleyişini kesinlikle engelliyor. Sonuçta, bu biçimde sınırlanmış politik bir alanda, yönetimin paylaşılması olanaksızlaşıyor.

İşte bu koşullarda, yönetilmesi güç bir cemaatin başında bulunan Nahum, büyük bir özenle, gözünü cemaatin üstünden hiç ayırmadan yönetebiliyor ancak. Gerek kişiliği, gerek gerçekleştirdiği etkinlikler, Osmanlı Yahudiliğini derin uykusundan uyandıran bir dinamik -anlaşmazlıklar doğuran bir nitelikte de olsa- yaratıyor. Ama bu arada, Nahum’un ve onun Alyansçı çevresinin siyonizm karşıtlığı, siyonistlerin davasının kitleler içinde ayrıntılara kadar ilerlemesine de yardımcı oluyor. Çünkü bu hesaplaşma sırasında siyonizm güç kazanıyor.

Hahambaşı özgürleşme olmasa da, öncelikle devrim sonrasının imparatorluğundaki Yahudilerin en azından bütünleşmesini istiyor. Gerçekte olmasa da çeşitli milliyetçi akımlar Yakındoğu’da gelişip dururken bile, siyonizmin ulusal bir hareket olarak önemini birden kavrayamıyor ve bunun sonucu olarak Alyans’a bağlı kalıyor hep. Ama yine de esneklik gösteriyor, siyonistlerle diyalogu kesmiyor. Hayim Weizmann, Nahum’dan 1923’te, hahambaşılıktan istifa ettikten sonra bile İngiltere ve Türkiye arasındaki ilişkilerin düzeltilmesine yardımcı olmasını isteyecektir.[104] Buna karşın Nahum, Yahudilerin Filistin’i yurt edinme sorununu yadsımıyor; bu onun konumunda olan ve o günkü imparatorluk koşullarında yaşayan biri için çelişkili bir tutum değil. Hahambaşılık görevinden ayrıldıktan sonra, Türkiye Yahudilerinin Filistin in bilimsel, ekonomik ve ticarî açıdan canlandırılması için başka yerlerden gelen Yahudilerle birlikte çalışmalar sürdüreceğini söyleyerek bu yolda direniyor.[105] Böylece o, Yahudi halkının kaderine yön verilmesinde Balfour Bildirisi nin önemini kabul ederek ileri bir adım atıyor. Ama bu sırada hahambaşı değildir artık ve Filistin, Osmanlının elinden çıkmıştır. Balfour sonrası, genel anlamda Yahudilerin Filistin konusundaki tavrında yeni bir dönemin göstergesi olmuştur. Herkesin gittiği yolu izliyor Nahum da artık; gözünü Kahire hahambaşılığına diktiği için ordaki Yahudilerin, dahası çok hareketli ve gittikçe etkinleşen siyonist grubun tüm eğilimlerine ayak uydurmak onun için en iyisidir artık.

Nahum un, siyonizm karşıtlığı, Osmanlı İmparatorluğundaki gayrimüslimlerin tarihindeki bazı kritik uğraklardan Yahudi cemaatinin hemen hemen kazasız belasız geçmesini sağlamıştır. Kısacası, büyük bir hareketlilik içindeki Yahudileri, kendileri de sıkı milliyetçi kesilen Osmanlı otoritelerinin isteğine göre yönetme işi, Dünya Siyonist Örgütü’ne değil de hahambaşıya düşmüştür.

Siyonistlerin politik tasarılarının hayata geçirilebilirliğine pek çokları gibi Nahum da inanmıyordu kuşkusuz. Buna karşın, kendi içinde başka “milliyetçilikleri” hoşgörüyle karşılamaya pek hazır olmayan milliyetçi bir Türkiye’de, Yahudilerin daha uzun yıllar yaşamak zorunda olduklarını, aklından çıkarmayacak kadar uzak görüşlüydü.

Sona eren bir imparatorluğun son hahambaşısı; Türklerin ve Yahudilerin ayrıcalıklı arabulucusu, levanten, diplomat ve politikacı ştadlan; ne gerçekten saray Yahudisi, ne gerçekten devlet yahudisi… İşte Hayim Nahum… Bütünleşme çabalarıyla Batının çağrısı arasında sallanan ve bir geçiş dönemi yaşayan Yahudiliğin simgesi oldu o.

Hayim Nahum veya “diplomatların en hahamı ve hahamların en diplomatı.” 

[106]

 

KRONOLOJİ

 

1835

Hahambaşılık görevinin Osmanlı İmparatorluğunda oluşturulması.

1839

Gülhane Hattı Hümayunu (Tanzimat Fermanı).

1840

Şam’daki ayin cinayeti iftirası.

1856

Zimmeti kesinlikle ortadan kaldıran Islahat Fermanı.

1858

Mortara Olayı.

1860

Alyans’ın Paris’te kuruluşu.

1865

Yahudi cemaatinin örgütsel bir statüye kavuşması.

1873

Hayim Nahum’un Manisa’da dünyaya gelişi.

1876

II. Abdülhamid’in tahta çıkışı ve Meşrutiyet’in ilanı. Bir yıldan az süren Meşrutiyet Dönemi, yerini otokratik yönetime bırakmıştır.

1878

Berlin Antlaşması. Osmanlı İmparatorluğu, Rusya karşısında bozguna uğradıktan sonra öbür Avrupa devletleri tarafından alabildiğine sömürülüyor.

1881-1882

Rusya’da pogromlar

1882

Osmanlı yetkililerinin Yahudilerin Filistin’e göç etmesine getirdiği kısıtlamalar.

1892

Yahudilerin Filistin’de toprak edinmesine getirilen sınırlamalar.

1893-1897

Nahum’un Paris’teki öğrenim yılları.

1897

Dünya Siyonist örgütünün kuruluşu. Nahum. Alyans hesabına öğretmen olarak çalışmaya başlıyor.

1897-1907

Nahum, cemaat yönetiminin basamaklarını bir bir çıkıyor.

1898

Nahum’un Bulgar hahambaşılığıtu adaylığı.

1898

Nahum’un Sultana Danon‘la evlenmesi.

1900-1904

Nahum,Yüksek Topçu ve İstihkâm Okulunda ders veriyor.

1901

Hilfsverein der Dcutschen Juden’ın kuruluşu.

1902

Nahum’un Roma hahambaşılığına adaylığı.

1903

Kişinef pogromları.

1905

Rusya’da yeni pogromlar.

1901908

Nahum’un Habeşistan’daki görev؛.

1908

Jön Türk devrimi. 1876 Meşrutiyetinin yeniden ilanı (23-24 temmuz).

Nahum’un haham başı Ilga vekil olarak seçilişi (ağustos).

Siyonistler İstanbul’da bir şube kuruyor.

1909

Nahum un, imparatorluğun hahamhaşılığına seçilmesi (24 ocak).

İstanbul’da başarıya ulaşamayan karşı devrim (31 Mart Olayı)

II. Abdülhamid’in tahttan indirilişi.

1910

Nahum un, imparatorluğun Yahudi merkezlerine din adamı olarak yaptığı geziler

1910,1911

Meclisi Mebusan’da siyonizm karşıtı görüşmeler (mart ve mayıs).

1911

İtalyan kuvvetleri Trablus’u ele geçiriyorlar (ekim). Bene Berit Mason l.ocalarının İstanbul’da kuruluşu.

1912-1913

Balkan Savaşları.

1913

ittihat ve Terakki Cemiyeti’nin darbesi (ocak).

Kırımızı pasaportun kaldırılışı (eylül).

1914

Birinci Dünya Savaşı’nın başlayışı.

1915-1916

Filistin’de siyonizm karşıtı kampanya ve önlemler.

1915

Osmanlı imparatorluğu’yla Ingiltere ve Fransa arasında ayrı bir barış tasarısı. Nahum aracı oluvor.

1916

Sykes-Picot Antlaşması (mayıs).

1917

Yahudilerin Yafadan göç ettirilişi.

Cambon Bildirisi (4 haziran).

Balfour Bildirisi (2 kasım).

Bolşevikler Rusya’da yönetimi ele geçiriyorlar.

Kudüs’ün Ingilizler tarafından işgali.

1918

Nahum’un Osmanlı hükümeti adına Avrupa’da üstlendiği ilk görev (temmuz).

Nahum’un, bu kez. Sadrazam izzet Paşa adına Avrupa’da üstlendiği ikinci görev (ekim).

Mondros Mütarekesi’nin imzalanması (30 ekim).

İttihat ve Terakki Cemiyeti ileri gelenlerinin ülkeden kaçışı.

Siyonistlcrin güç gösterisi İstanbul’da Ulusal Yahudi Konseyinin kuruluşu (kasım).

 Müttefiklerin İstanbul’a girişi (kasım).

Mustafa Kemal in önderliğinde Anadolu’da bir direnme hareketi örgütleniyor.

1919

Paris Barış Konferansı nın açılışı (ocak).

İstanbul’da Doğu Siyonist Federasyonunun kuruluşu.

Nahum’un Istanbul’a dönüsü ve Ulusal Yahudi Konseyi’nin dağılışı (mart).

Versailes Antlaşmasının imzalanması (28 haziran).

Nahum’un Mustafa Kemal adına Fransa’da üstlendiği resmî görev (eylülün sonundan aralığın başına dek).

Cemaat seçimlerinin başlayışı. İstanbul’un müttefikler tarafından resmen işgali.

1920

İstanbul’un müttefikler tarafından resmen işgali.

Nahum’un istifası (30 mart).

San Remo Konferansı (nisan), Filistin’in Büyük Britanya nin hima yesine verilişi.

Sevr Antlaşması’nm imzalanması (ağustos).

1921

Nahum’un Alyans’la ilgili olarak Amerika’da üstlendiği iki görev (ocak ve ekim).

Londra Konferansı’nin açılışı.

1922

İngiltere’nin Filistin üstündeki himayesinin resmen onaylanması (temmuz).

Nahum’un geçici Ankara Hükümeti adına Fransa’daki yeni görevi (sonbahar).

Lozan Konferansı nin açılışı, (kasım).

Nahum, Türk heyeti danışmanıdır.

1923

Lozan Antlaşması’nın imzalanması (temmuz).

Müttefiklerin İstanbul’dan çekilişi.

Türkiye Cumhuriyeti’nin ilam. Mustafa Kemal ilk cumhurbaşkanı (ekim).

1925

Nahum, Mısır ve Sudan hahambaş ılığı görevlerinde.

1948

İsrail devletinin kuruluşu.

1952

 Nasırın önderliğindeki yasadışı Özgür Subaylar örgütünün Mısır’da gerçekleştirdiği hükümet darbesi. Faruk yönetiminin sonu ve Nasır yönetiminin başlangıcı.

1953

Mısır Cumhuriyeti’nin ilanı.

1956

Süveyş Savaşı. Yahudilerin Mısır’dan toplu göçü.

1960

Nahum’un Kahire’de ölümü.

 

 

Kaynak:  Esther BENBASSA, SON OSMANLI HAHAMBAŞISININ MEKTUPLARI, Orijinal adı: Un grand rabbin sepharade en politique 1892-1923 Fransızca aslından çeviren: İrfan YALÇIN, 1. baskı / eylül 1998, İstanbul

 BAŞA DÖN

 

 


[1] Alliance israelite üniverselle.

[2] XVII. yy sonlarında, daha önce mesihliğini ilan eden Yahudi din adamı Sabetay Sevi’nin Müslüman olması sonucu birkaç yüz Yahudinin din değiştirmesiyle oluşmuş mezhep. Dış toplumda Müslüman gibi davranan bu mezhebin üyeleri aralarında Sevi’ye bağlı dinî adaletlerini devam ettirmişlerdir.

[3]     Tevrat’ın ilk beş kitabı (ç.n.)

[4]   Bu ayrıcalıklar, dönemlere göre genişletildiler bazen. Birçok yerli tüccar, özellikle de Müslüman olmayan uyruklar, ticarî korunma belgesi edinmek için çeşitli yollara başvurdular. Kapitülasyonlar, 1923 Lozan Barış Antlaşması’yla yürürlükten kalkmıştır.

[5]    Rusya’da 1881 ile 1921 yılları arasında iktidarın işbirliğiyle Yahudilere karşı yapılan zalim saldırılar ve yağmalar.

[6]   Kemal H. Karpat, Ottoman Population, 1830-1914 (Osmanlı Nüfusu, 1830-1914). Madison, University of Wisconsin Press, 1985, s. 187. 1881, 1882, 1893 nüfus sayımları söz konusu ediliyor. Buradaki rakamlara yabancı uyruldu Yahudiler girmiyor.

[7]   Le Statut legal des non-Musulmans en pays d’Islam (İslam Ülkelerinde Müslüman Olmayanların Yasal Statüsü), Antoine Fattal, Beyrut, Imprimerie catholique. 1958; Le Dhimmi, Profil de I’opprime en Orient et en Afrique du nord depuis la conquette arabe (Araplarm Fethinden Sonra Kuzey Afrika’da ve Doğuda Ezilenlerin Profili), Bat Ye’or, Paris, Anthropos, 1980; Juifs en terre d’Islam (İslam Dünyasında Yahudiler), Bernard Lewis (İngilizce’den çev. Jacqueline Carnaud), Paris, Calmann- Levy, 1986.

[8]    Müslüman memleketlerde eskiden Hıristiyan ve Yahudi tebaadan korunmaları karşılığında alman baş vergisi.

[9]   Bakınız: La Turquie et le Tanzimat ou Histoire des reformes depuis 1826jusquâ nos jours (Türkiye ve Tanzimat veya 1826’dan Günümüze Reformlar Tarihi), Ed. Engelhardt, Paris, A. Cotillon, 1882- 1884, 2 cilt.

[10]   Les reformes et la protection des Chretiens en Turquie, 1673-1904 (Reformlar ve Türkiye’deki Hıristiyanların Korunması, 1673-1904), A. Schopoff, Paris, Plon, 1904.

[11]         “Turkish Attitudes Corcerning Christian Müslim Equality in the Nineteenth Century” (Yirminci Yüzyılda Müslüman Hıristiyan Eşitliğinin Türkiye’deki Durumu Üzerine), Roderic H. Dawison, American Historical Revieıv (59), 1954, s. 844-864.

[12]         Bu konuda yapılan en son çalışma: “Crisis as a Factor in Modern Jewish Politics, 1840 and 1881- 82” (Modern Yahudi Politikalarında Kriz Faktörü, 1840 ve 1881-82), Jonathan Frankel (der.), Living ıvith Antisemitism: Modern Jeıvish Responsses’At (Yahudi Düşmanlığıyla Yaşamak: Modern Yahudi Cevaplan), Jehuda Reinharz, Hanover N. H” Londra, University Press of New England, 1987, s. 42-58.

[13]         Bu dayanışma konusunda bak; “Ethnicite et solidarite chez les juifs de France au XIXe siecle” (XIX. Yüzyılda Fransız Yahudilerinde Dayanışma ve Etnik Yapı), Phyllis Cohen Albert, Pardes (3), 1986, s. 41-45.

[14]   Bu konuda bak: Türkiye Yahudilerinin Batılılaşması, Aron Rodrique, çev. İbrahim Yıldız, Ankara, Ayraç Yayınevi, 1997.

[15]         Oryantalizm, Edward Said, çev. Nezih Uzel, İstanbul, İrfan Yayınevi, 1995.

[16]   “Israel face a lui-meme: judaisme Occidental et judaisme ottoman (XIXe XXe siecles)”, (İsrail Kendisiyle Yüz Yüze; Batı Yahudiliği ve Osmanlı Yahudiliği), Esther Benbassa, Pardes (7), 1988, s. 105-128.

[17]   Avrupa ve İslam ilişkileri için bkz: Müslümanların Avrupa’yı Keşfi, Bernard Lewis, Erzurum, Birey Yayıncılık, 1997.

[18]         Lartisanat juif en Turquie â la fin du XIX’ siecle: lAlliance İsraelite üniverselle et ses aeeuvres d’appren- tissage” (XIX. Yüzyılın Sonunda, Türkiye’deki Yahudi Zanaatçılar), Esther Benbassa / Aron Rodrigue, Turcica, 1985, s. 113-126.

[19]         De l’instruction a l’emancipation. Les enseignants de l’Alliance israelite üniverselle et les Juifs d’Orient, 1860-1939 (Eğitimden Bağımsızlaşmaya. Doğu Yahudileri ve Alyans Öğretmenleri 1860-1939), Aron Rodrigue, Paris, Calmann-Levy, 1989.

[20]   L’ecole rabbirıique de France, 1830-1930 (Fransa Haham Okulu, 1830-1930), J. Bauer, Paris, P.U.F., 1930, s. 187.

[21]         Diplomaların kopyası için; Alyans Arşivleri (AAIU), Türkiye XXX. E., H. Naum, 29 temmuz 1902.

[22]         Bu konuda, Osmanischer Lloydgazetesinin Naum’la yaptığı konuşmayı alıntılayan 11 haziran 1909 tarihli El Tiempo gazetesine bakınız. Naum, içlerinde geleceğin milletvekili ve meclis başkanı olan Ah- med Rıza’nın da bulunduğu Jön Türklerle olan Paris dostluklarından söz ediyordu hahambaşılığı sırasında.

[23] Siyonist Merkezi Arşivleri (CZA), Z3/66, J. filondan O. Warburg’a, 1 haziran 1927.

[24]         Alyans Arşivleri (AAIU), Türkiye XXX. E., J. Bigart, 27 ocak 1899 (mektup müsveddesi).

[25]   El Tiempo, 19 ağustos 1908; “Rabbi Haim Nahoum, sa vie, ses oeruvres” (Haham Hayim Naum, Hayatı, Eserleri), Abraham Elmaleh, Le Judaısme Sephardi (22) ağustos 1961, s. 946.

[26]         Bu ilişkiler üzerine savaş sonrası hesaplar, Avrupalı güçlerin Yakındoğu’daki çıkarlarına uygun olarak, ama aşırıya vardırılarak oluşturuldu. Fransa Dışişleri Bakanlığı Arşivi (MAE), Doğu Dizisi 1918-29, Filistin/Siyonizm alt başlığı cilt 10, Allize Dışişleri Bakanlığına, 28 eylül 1918, İngiliz Dışişleri Bakanlığı Arşivi (PRO), 371/4167/59630, A. Caltrophe İngiliz Dışişleri Bakanlığına, 15 nisan 1919 (Bu konuda çok sayıda İngilizce kaynak vardır).

[27]   Bu abartma konusunda, bkz. “Young Turks, Freemasons and Jews” (Jöntürkler, Farmasonlar ve Yahudiler), Elie Kedourie, Middle Eastern Studies 7 (1), ocak 1971, s. 89-104.

[28]         La Vara, 28 temmuz 1905; 11 mayıs 1906; 25 mayıs 1906; 22 haziran 1906; 18 ocak 1907.

[29]   Talat Paşa, Bir Örgüt Ustasının Yaşamöyküsü, Tevfik Çavdar, Ankara, Dost Kitabevi, 1984.

[30]         The Jeıuish World, 9 ekim 1908.

 

[31]         Bu konuda, Amerikanın Osmanlı Büyükelçisi Oscar Straus’un verdiği demeç için bkz. Univers israelite (7), 28 ekim 1910, s. 216. (Jeıvish World’te çıkmış demeçten alıntılar).

[32]   “Hilfsverein, Alman Dışişleri Bakanlığı ve Siyonistlerle Polemik, 1908-1911”, Isaiah Friedman, Cathedra. (20), temmuz 1981, s. 101-102 (İbranice).

[33]         ElAvenir, 19 ocak 1909.

[34]         ElAvenir, 15 ocak 1909; El Tiempo, 22 ocak 1909.

[35]   Univers israelite (20), 29 ocak 1909, s. 626.

[36]         İlke olarak, İstanbul’da ve İstanbul’un dış mahallelerinde oturan Yahudilerin seçtiği altmış laik üyeyle, bu altmış laik üyenin seçtiği yirmi din görevlisinden oluşan genel kurul (meclisi umumî) hahambaşıya yardımcı olmaktadır. Bu seksen kişi, din üyeleri arasından yedi kişilik din kurulunu (meclisi ruhanî)’ ve dokuz kişilik laik veya yürütme kurulunu (meclisi cismanî) seçerler.

[37]   Bu tüzüğün orjinal metni için bkz: Konstitusion para la nasion israelita de Turkia (Türkiye’de Yahudi Cemaatinin “Anayasası”), Estamparia del Jurnal İsraelit, 5625/1865. Böyle bir statüye, Yunanlılar, 1862’de Gregoryen Ermeniler 1863’te kavuştular.

[38]     Bu görev 1835’te oluşturuldu. 1453’te Osmanlıların İstanbul’u fethinden sonra geçici bir haham- başılık görevi ihdas edildi. Yetki alanı, İstanbul sınırlarını aşamıyordu.

[39]         “The Ottoman Census System and Population” (Osmanlı Nüfus Sayım Sistemi ve Nüfus), Stanford Shaw, International Journal of Middle Eastern Studies, (9), 1978, s. 337. Bu veriler 1906-1907 nüfus sayımına göredir. İmparatorluktaki Alyans okullarının yöneticilerince düzenlenen istatistiklere göre 1909’da Osmanlı topraklarında 560 000 Yahudi yaşamaktadır. Bunun 70 000 İstanbul’da, 90 000 Selanik’te, 60 000 Kudüs’te ve 40 000 İzmir’dedir.

[40]         Bu konuda bkz. “Les Juifs de France et le Sionisme dc 1896 â 1920.” (Fransa Yahudileri ve 1896-1920 Yılları Arasında Siyonizm). Catherine Nicault-Lıfvigne Yod 3 (2), 1978, s. 30-41; Les Deux Terres Promises. Le Juifs de France et le Sionisme (Vaat Edilmiş İki Toprak. Fransa Yahudileri ve Siyonizm), Michel Abitbol, Paris, Olivier Orban,1989.

[41]         Alyansla siyonistler arasındaki çekişmelerin boyutunu gösteren yığınla belge, örgütün arşivinde bulunmaktadır. Örnek için bkz: Alyans Arşivleri, Bulgaristan I. G. 14, M. Cohen, 8 ağustos 1898; Bulgaristan Siyonistleri Merkez Birliği, 2 ağustos 1903; Bulgarya I.G.7, G. Arie, 14 mayıs 1911.

[42]         El Tiempo, 23 ağustos 1912; 11 eylül 1912; Lloyd Ottoman, 20 eylül 1912; Ha-Herut, 23 eylül 1912.

[43]         Le sionisme ou la politique des alliances dans les communautes juives ottomanes (debut XXe siecle)” (XX. yy Başlarında Osmanlı Yahudi Cemaatinde Alyans’ın Politikası ve Siyonizm), Esther Ben bassa, Revue des Etudes Juives {150), 1-2, ocak-haziran 1991, s. 107-131.

[44]   Alyansın siyonist propagandayı dengelemek için sempatizanlarına gerekli imkânları vermeyi reddetmesi konusunda bkz: Alyans Arşivleri, Türkiye I. G. 1, J. Loria, 16 kasım 1910.

[45]   Los eleksiones para el medjliss umumi (Meclisi Umumî Seçimleri) Gran Rabinato de Turkia, İstanbul, Jurnal “El Korreo” 5671/1910, s. 4.

[46]         Siyonist Merkezi Arşivleri, Z2/9, D. Wolffsohn’dan V. Jacobson’a, 20 haziran 1910.

[47]         Ruppin çiftiyle olan dostluklarından da söz edilebilir. Siyonist Merkezi Arşivleri, A 107/84, Bayan

Naum’dan Bayan Ruppin’e, 13 aralık 1918.

[48]         Bu konuda bkz: “Ottoman Policy and Restrictions on Jewish Settlement in Palestine: 1881-1908- Partl” (Osmanlı Politikası ve Filistin’de Yahudi İskânını Sınırlandırma: 1881-1908- Bölüm 1), Neville J. Mandel, Middle Eastern Studies 10 (3), 1974, s. 312-332. “Ottoman Practise as regards Jeu/ish Settlement in Palestine: 1881-1908, (Filistin’e Yahudi İskânı Hususunda Osmanlı Uygulaması 1881- 1908), aynı yazar; a.g.e., 11(1) ocak 1975, s. 33-46; “Turks, Arabs and Jewish Immigration into Palestine, 1882-1914” (Türkler, Araplar ve Filistine Yahudi Göçü, 1882-1914), aynı yazar, St. Antony’s Papers (17), 1965, s. 77-108.

[49]   Bu konuda bak: Abdul HamidII et le Sionisme (Abdülhamid ve Siyonizm), Abraham Galante, İstanbul, Fratelli Haim, 1933.

[50]   The Arabs and Zionism before World War I (Araplar ve Birinci Dünya Savaşı’ndan önce Siyonizm), Neville J. Mandel, Berkeley/Los Angeles, University of California Press, 1976, s. 225.

[51]         Hamevasser, 29 şevat 5670/8 şubat 1910; 20 adar 5670/1 mart 1910.

[52]   Ha-Zevi, 10 heşvan 1841 tapmağın yıkılışından sonra/25 ekim 1909; Ha-Or, 11 nisan 1842 tapınağın yıkılışından sonra/16 ağustos 1910.

[53]         Ha-Or, 9 sivan 1841 tapınağın yıkılışından sonra/16 haziran 1910.

[54]         L’Aurore, 27 aralık 1910; 17 ocak 1911.

[55]         The Jeu/ish World\ 4 haziran 1909; El Tiempo, 7 eylül 1909; 9 eylül 1909.

[56]         Siyonist Merkezi Arşivleri, Z3/45, Jacobson’dan R.Lichtheim’a, 16 ocak 1913.

[57]         Siyonist Merkezi Arşivleri, Z3/66, H. Naum’dan Victor Jacobson’a 26 eylül 1913 (telgraf).

[58]         Broşür için bkz: Le Sionisme (Siyonizm), David Fresko, İstanbul, Imprimerie Fresko, 1909.

[59]         El Tiempo, 22 mart 1911; Univers İsraelite (30), 7 nisan 1911, s. 121-122.

[60]         Siyonist Merkezi Arşivleri, Z3/66, H. Naum’dan V. Jacobson’a, 12 şubat 1914.

[61]         Savaş kurbanlarına yardım etmek için Alman kökenli zengin Yahudilerin 1914’te Amerika’da kurduğu bu örgüt, başka iki komiteyi yeniden bir araya getirip adını buradan alacaktır. “JDC” ve “Joint” adıyla da tanınır.

[62]         Alman Dışişleri Bakanlığı Arşivi (AAA, Bonn), Türkiye 195, K178268-178271, R. von Kühlmann’dan T. von Bethmann Hollweg’e, 15 şubat 1917.

[63]         Siyonist Merkezi Arşivleri, Z3/66, Arthur Ruppin’in Siyonist Merkez Bürosu na gönderdiği mektubun özeti.

[64]         Alman Dışişleri Bakanlığı Arşivi, Türkiye 195, K179259, J. Waldburg’dan Alman Dışişleri Bakanlığına, 27 temmuz 1917; K179725-179726, H. Naum’dan R. von Kühlmann’a, 29 ekim 1917; K179775-179782, R. von Kühlmann’dan H. Naum’a, 13 kasım 1917.

[65]         Siyonist Merkezi Arşivleri, Z3/66, J. Thon’dan O. Warburg’a, 1 temmuz 1917.

[66]         Alman Dışişleri Bakanlığı Arşivi, Türkiye 195, K178810, R. von Kühlmann’dan Alman Dışişleri Bakanlığı’na, 30 mayıs 1917; Univers israelite (40), 29 temmuz 1917, s. 379.

[67]   Journal d’Orient, 25 mart 1919; PRO, 371/3388/29730, Siyonizme düşman devletlerin tavrına karşı muhtıra, 16 şubat 1918’de kabul edilmiş.

[68]   Germany, Turkey and Zionism, 1897-1918 (Almanya, Türkiye ve Siyonizm, 1897-1918), İsaiah Friedman, Oxford Clarendon Press, 1977, s. 354.

[69]         El Tiempo, 10 mart 1919; İkdam, 9 mart 1919.

[70]   Örneğin, Arthur Ruppin’le ortak girişimi için bkz: Alman Dışişleri Bakanlığı Arşivi, Türkiye 195, K180486, J. H. Bernstorff’tan G. von Hartling’e, 28 mayıs 1918.

[71] La Nation, 28 haziran 1920.

[72]   Jewish Chronicle, 23 haziran 1909.

[73]   Söz konusu olanlar: Oscar Straus (1889’dan 1910’a kadar ara ara), Henry Morycnthajı (1913-1916) ve Abraham Elkus (1916-1917).

[74]         Bu seyahatlerin dosyalarına bkz: Alyans Arşivleri, Fransa XI. 76; “The Alliance israelite üniverselle in United States, 1860-1949” (Amerika’da Alyans, 1860-1949), Zosa Szajkowski, PubUcations of the American Jeu/ish Historical Society (29), bölüm 4, temmuz 1950, s. 439-440.

[75]         Ha-Or, 8 şevat 1842 tapmak yıkıldıktan sonra/6 şubat 1911.

[76]         El Tiempo, 20 mart 1914; Ha-Herut, 6 nisan 1914.

[77]         İngiliz Dışişleri Bakanlığı Arşivi (Londra), 371/4141/47775, R. Webb’den J. Balfour’a, 8 mart 1919;

İkdam, 9 mart 1919; Le Moniteur oriental, 8 mart 1919; El Tiempo, 13 şubat 1920.

[78]         Excelsior, 24 haziran 1921.

[79]         El Tiempo, 14 ağustos 1918.

[80]    “Ambassador Henry Morgenthau’s Special Mission of 1917” (Büyükelçi Henry Morgenthau nun 1917’deki Özel Görevi), William Yale, World Politics I (3), 1949, s. 308-320.

[81]    Le Moniteur Oriental, 8 mart 1919; İngiliz Dışişleri Bakanlığı Arşivi, 371/4141/47775, R. Webb’den A. J. Balfour’a, 8 mart 1919.

[82]         Fransa Dışişleri Bakanlığı Arşivi, Doğu Dizisi 1918-1929, alt dizi Filistin/Siyonizm, cilt. 10, S. Pichon Londra’da Fransa Elçiliği’nde, 27 kasım 1918.

[83]         a.g.e., S. Pichon Londra’da Fransa Elçiliği’nde, 27 kasım 1918.

[84]         İngiliz Dışişleri Bakanlığı Arşivi (PROS, 371/4141/6408, Dışişleri Bakanlığı’nda Lord Kilmarnock,11 ocak 1919.

[85]   Siyonist Merkezi Arşivleri, 23/1489, Hayim Nahum’um seyahati üzerine R. Lichtheim’in notları, 3 kasım 1918.

[86]         PRO, 371/4168/82995, ek 1, Dışişleri Bakanlığı’nda R. Webb, 20 mayıs 1919.

[87]         Denizcilik Arşivi, SS Ea 199, Cenevre’den ulaşan bilgiler, 9 temmuz 1917.

[88]         1919 Erzurum ve Sivas bildirgelerinden söz ediliyor.

[89]         Journal des debats 15 ekim 1919; 3 kasım 1919; 12 kasım 1919; 6 aralık 1919.

[90]         Tasvır-i Efkar, 3 ağustos 1922; Tevhid-i Efkar, 3 ağustos 1 922.

[91]   Le Matin 26 eylül 1922.                                       _

[92]     X. yy’da Emevi Halifesi III. Abdurrahman’ın sarayında önemli politik ve diplomatik görevler üstlenmiş olan Yahudi doktor.

[93]   Gabriel Valensi (1845-1915), Tunus beyinin ordusunda general.

[94]      Lozan, Zafer ya da Hezimet mi’? Kadir Mısırlıoğlu, İstanbul, Sebil Yayınevi, s. 111-114 ve kitabın değişik sayfalarında, 1965.

[95]    Tevhid-i Efkâr, 23 haziran 1922.

[96]   Bu kampanya için bkz: Jewish Chronicle, 22 aralık 1922.

[97]         Hayim Nahum un hahambaşılığı döneminde Mısır Yahudileriyle ilgili olarak bkz: Minderheit, Millet, Nation? Die Juden in Âgypten 1914-1952 (Azınlık, Millet, Ulus? Mısır’daki Yahudiler 1914-1952)’ Gudrun Kramer, Wiesbaden; Otto Harrassowitz, 1982.

[98]         Saray Yahudisi üstüne bkz: The Court Jeıv (Saray Yahudisi), Seima Stern, Philadelphia, Jewish Pubhcatıon Society, 5710/1950; European Jewry in the Age ofMercantilism 1550-1750 (Merkantilizm Çağında Avrupa Yahudiliği 1550-1750), Jonathan İ. îsrael, 2. bas., Oxford: Clarendon Press 1989 s 123-144.

[99]   Daha doğrusu, saray Yahudileri çağı.

[100]       Daha sonraları, saray Yahudisi görüntüsü, iktidarın tepelerine dek çıkarak, yöneticilerin danışmanı ve ekonomik başarının sembolü olan banker görüntüsüyle birbirine karışıyor. Bu konuda bkz: Un mythe pniitujue: la “Republique juive” (Politik Bir Mit: Yahudi Cumhuriyeti ), Pierre Birnbaum, Paris, Fayard, 1988, s. 43-48.

[101]       Naumun 23 temmuz 1922 tarihli Tevhid-i Efkardaki sözlerine balcınız.

[102]       Encyclopaedia Judaica, İngilizce yeni basım, Kudüs, Keter Publishing House, 1972, 14. cilt, s. 1462-

[103]       Siyonist Merkezi Arşivleri, Z2/32, D. Wolffsohn’dan N. Levene, 21 şubat 1911; J. Bigart ve N.

Leven’den D. Wolffsohna, 3 mart 1911; D. Wolffsohn’dan N. Leven’e, 10 nisan 1911.

[104]       The Letters and Papers (Mektuplar ve Belgeler), Hayim Weizmann, New Brunswick / Kudüs, Oxford University Press, Israel University Press, Rutgers University Press, 1968, cilt XI, seri A. Mektuplar, ocak 1922 – temmuz 1923, C. Weizmann’dan I. Naiditch’e, 10 ekim 1922, s. 184-185 (ayr. bkz. s.’ 184 n. 6.)

[105]       Hayim Naum, Jews”, Modern Turkey (Çağdaş Türkiye) E.G. Mears, NewYork, Macmillan, 1924, s 97

[106]       Bkz. G. Kramer, a.g.e., s. 184.

 

Reklamlar

yorumda sahte e-posta yazanlara cevap verilmez.

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s