GERTRUD (1964)

Yalnızlığın yalnızlığında kadın olmak

Amor Omnia.
Aslolan aşktır.

Süre: 119 dk

Yönetmen: Carl Theodor Dreyer

Senaryo: Hjalmar Söderberg, Carl Theodor Dreyer

Ülke: Danimarka

Tür: Dram

Vizyon Tarihi:19 Aralık 1964     (Fransa)

Dil:Danimarkaca

Müzik:Jørgen Jersild

Nam-ı Diğer: Gertrud

Oyuncular: Nina Pens Rode, Bendt Rothe, Ebbe Rode, Baard Owe, Axel Strøbye

Özet

Dreyer’ın son filmi, aşkı gerçek olarak hayatının merkezine koymuş ve bu hususta hiç taviz vermeyen Gertrud’u anlatıyor.

“Diyaloglarda sadeliği amaçladım, ayrıca, karakterlerin duruşlarının da heykelvari olmasını istedim, esas duygunun yoğunluğunu hissettirmek için.”

 

Ustanın son eseri Gertrud, (Dreyer, filmden birkaç yıl sonra hayata gözlerini yumar) başkaraktere bir kadını oturtması ile Dreyer’in genel çizgisinden çıkmaz bir hâldedir. Elit bir sosyal sınıf içerisinde yaşayan Gertrud’un hayatının orta yerine aşkı koyması ve eski – yeni âşıkları ile yaşadıkları, filmin konusunu oluşturur. Hayata bakış açısını “Amor Omnia” (Aslolan aşktır) olarak belirlemiş olan bu karakter, aşkın ve asaletin sembolüdür. Sevgisizlik ve monotonluk karşısında toplumun bir kadından beklediği “sineye çekme” durumunu hiç görmeyiz Gertrud’da. Hayat görüşünden hiçbir şekilde taviz vermez. Bahsettiğimiz asalet(ve biraz feminist bir duruş) ise buradan gelir, içinde bulunduğu sosyal sınıftan değil. Zaten kendisi için maddi unsurlar hiçbir şekilde mühim değildir. Film boyunca oluşan diyaloglarda –yüzleşme/itiraf da diyebiliriz- hep bu fikirleri savunan sözler duyarız Gertrud’dan. Onu sevdiğini iddia edenler ise “özgürlük, başarı hırsı” gibi nedenler yüzünden aşkı geri plana atmışlardır, Gertrud ise aşkın ikinci plana düşmesine asla tahammül etmez.

Filmden

 Sanatçı veya ünlü olup olmamalarına bakmadan kendilerini, aşık olmakta özgür sananları düşünüyordum

**

Gustav: Neymiş o mesele?

  Uzun zamandır anlatmak istediğim ve artık saklayamadığım bir şey bu. Canını yakacak. Gustav, ben bakan eşi falan olmayacağım.

Ne demek bu?

  Artık senin eşin olmak istemiyorum.

Gertrud, ne demeye çalışıyorsun?

  Evlilik yüzüğünü verirken bana söylediklerini hatırla. Eğer ikimizden biri ayrılmak isterse diğeri bu karara saygı göstermeli.

– Hatırlıyorsun değil mi?

  – Evet, hatırladım. O zamanlar tasam yoktu. Ölene kadar ayrılmamamız gerektiğini düşünüyordum. Beni ne kadar sevdiğini gördüğümde sana geldim, “seninim” dedim. Zaten aksini hayal bile edemiyordum. Şimdiyse benden ayrılmak istiyorsun.

Gertrud, anlamıyorum.

Gustav. Çok şey değişti. Biz de değiştik.

Ama seni seviyorum, Gertrud.

Sevmek; içi boş bir kelime. Sevdiğin şok şey var senin. Gücü ve itibarı seviyorsun, kendini seviyorsun entelektüel hayatını, kitaplarını Havana purolarını ve eminim ki bir zamanlar beni de seviyordun.

Böyle bir şeyi nasıl söylersin?

  Fark etmedin mi akşamları burada oturduğumuzda saatler boyunca uzaklara dalıp gittiğini benimle tek bir kelime etmediğini?

  Düşünmem, halletmem gereken o kadar çok şey var ki.

– Neymiş onlar?

  – İşim, davalarım.

İşin demek. Tamam o zaman işlerini düşünmeye devam edersin.

– Bu önemsiz mi sanıyorsun?

  – Önemsizden de öte bir şey bu. Bu, hissizleşme.

Bir kadın, kocasını her şeyden öte sever ama erkek için, iş her zaman daha öndedir.

İyi de bu doğanın kanunu değil midir?

  Evet, bir erkeğin çalışması ve üretmesi doğal olandır. Ama bu iş hiçbir zaman kendisini eşinden uzaklaştırmamalı. Bazen bana öyle geliyor ki, sanki benim bir kocam yok sanki ben onun için evin eşyalarından biriyim.

Söyle bakalım, başka nelerden kurtulmak istiyorsun?

  Böyle yaparak senin için ne kadar önemsiz olduğumu mu kanıtlıyorsun?

  Beni artık hiç mi önemsemiyorsun?

  İsteklerimi ya da düşüncelerimi hiç umursamıyorsun. Mutlu muyum değil miyim artık hiç umurunda değil. İşe gömülüp kaldığımı düşünmeni anlıyorum. Birlikte olduğum adam, tamamen benim olmalı. Onun için her zaman ben önde gelmeliyim. Arada sırada oynadığın bir oyuncakmış gibi davranmanı istemiyorum bana.

Tamam da, Gertrud, tatlım sadece aşk, bir erkeğin hayatı için yeterli değildir.

Bu çok saçma. Belki de öyledir ama dene ve gitmiş olduğumda fark et yokluğumda oluşacak boşluğun ne kadar küçük olduğunu.

Gertrud, ne saklıyorsun benden?

  Yoksa başka biri mi var?

  Sen istiyorsan, öyle adlandır bu durumu.

– Kabul ediyorsun demek.

– Evet.

– Bir şeyler yaşadınız mı?

  – Hayır. Ama planlarınız var sanırım?

  Gertrud, beni çıldırtıyorsun.

Ah, hayır. Seni çıldırtacak kadın burada değil artık. Zaten sen bile inanmıyorsun buna.

Kim o adam?

  Bu soruyu cevaplamayacağımı biliyorsun değil mi?

  Seninle evlenmek istiyor mu?

  Belki de artık kalbimin sesini dinler, eskisi gibi şarkı da söylerim.

Gertrud, kim o adam?

  Sana tek söyleyeceğim, bizim çevremizden olmadığıdır.

Peki nerede tanıştınız?

  Gertrud. Dönmemek üzere mi gidiyorsun?

  Hayır, sana anlatmak zorundaydım hepsi bu.

Olaylar bu raddeye nasıl ve niçin geldi diye tartışabiliriz ama yarın, kutlamaya gitmemiz gerekiyor. Olaylar bu hâle nasıl geldi bir anlatsaydın. İki taraf da olayları anlarsa işler kolaylaşır. Daha ne anlatayım ki?

  Ötesini ben de bilmiyorum. Tek bildiğim, aşkın pençesine düşmüş olduğumdur. Böyle söyleyip beni ne kadar üzdüğünü fark edemiyor musun?

  İş değiştiriyormuşçasına basit sanki senin için. Günlerim, bunu sana nasıl anlatacağımı düşünmenin ızdırabıyla geçti.

Gertrud, bütün bunlara dayanamıyorum.

Tahmin ettiğimden kolay göğüsledin. İkimiz için de kolay oldu.

Peki şimdi nereye gidiyorsun?

  Söylediğim gibi, bu akşam operaya gidiyorum. Hoşça kal, Gustav.

**

Ölümsüz, kanatlı, oğul Tanrı 

O güçlü çağrına uyuyor kalbim,

bir kez daha  Evet,

yalnızım tekrar  senin bu hoşnut cemaatinin ortasında 

İşte bu ateşli şiddetin 

Getirir mutluluğu belki bana 

Dönüştü karanlık, bir inciye 

Gece, içinde kalıp saklandığım 

Işıldayan, beyaz ne nasıl da parlak 

Bir rüyaya oldu gebe 

Bu şarkı, acıtası bir güzelliğe sahip 

Hem de merhametsiz olan kalplerde yankılanmalı 

Benim o parlak incim 

Büyürken, karanlık odasında

**

Erland, seni seviyorum, Erland ve korkup korkmadığımı öğrenmek istiyorsan sana cevap vereyim, hayır korkmuyorum.

Korkmuyorum, çünkü sana inanıyorum.

Beni gerçekten önemsiyor musun?

  Gözümdeki değerin, başka hiçbir insanın yetişemeyeceği kadar büyük. Sen olmazsan nasıl yaşarım hayal bile edemiyorum.

Tuhaf kadın.

Ruhunun özünde ne yatıyor?

  – Ben birçok şeyim.

– Mesela?

  Sabahları, ağaçların yapraklarından düşen çiyim ben. Nereye hareket ettiğini kimsenin bilmediği beyaz bulutlarım ben.

Başka nesin?

  Ay’ım ben. Gökyüzüyüm.

Başka nesin?

  Evet, dudaklarım ben. Kavuşacağı dudakları arayan… Bir rüya gibi. Evet, rüya. Hayat zaten bir rüyadır.

– Hayat mı?

  – Evet. Hayat, rüyalardan oluşan uzun bir zincirdir birini diğerine bağlayan.

– Söylediğin dudaklar peki?

  – Rüya.

Ya kavuşmayı beklediğin dudaklar?

  O da rüya.

**

Gustav:

İşyerimden eve gelirken kafam bir sürü düşünceyle doluydu.  İnsan, etrafındaki onca karmaşa içinde hayatı hakkında düşünmekte bile zorlanıyor.  Yavaşça akıp gidiyor hayat ellerimizin arasından ne yaparsak yapalım.  Ömrümde en çok değer verdiğim hazinemi nasıl yavaşça yitirdiğimi hissediyordum üstelik de bu hâle nasıl geldiğimizi aklım almıyorken.  Eski bir söz geldi aklıma:

 “Tanrı’nın sana bahşettiklerinin kıymetini bil onların ellerinden kaçıp gitmesine sakın göz yumma.”  

Elimizdekilere karşı hiç minnettar değiliz onları kaybetmeyi bile düşünemezken üstelik.  Nasıl da özlüyormuşum aslında eşimi onunla el ele tutuşarak sokaklarda dolaşmayı.  Tıpkı geçmiş günlerdeki gibi.  O çok mutlu zamanlarımızdaki gibi.  

**

Saygıdeğer Gabriel Lidman.

Biz, gençliğin ve öğrencilerin temsilcileri olarak toplandık ve sizi; aşkın büyük şairi olarak şereflendirmek adına buradayız.

Şimdiki genç nüfusun büyük çoğunluğu kiliselerde evlenip sıradan hayatlar yaşayan ve aşkla hiç alâkası olmayan ebeveynler tarafından büyütüldü.

Bu önceki nesillerin cinsellik ve aşk üzerindeki görüşlerinin banalliğini ve sıradanlığını siz hiçbir zaman dikkate almadınız. Onların aşk görüşlerinde zihnin ve kalbin birlikte olması zorunludur. Oysa sizin aşkı öven şiirlerinizde, iki insan birbirine tamamen bağlanıp birlikte, aşk dolu ve samimi bir hayat yaşama hevesindedirler. İzninizle, bir şiirinizden alıntı yapayım: “Erkek, sevgilisinin dudaklarına hızlı bir hamle yaptı “ve bu , aşklarını daha da derinleştirdi. “Sanki eşsiz bir yolculukta gibiydi erkek “loş ay ışığı altındaki bir sarhoş gibi “ve öpüşün bitiminde, aşkları daha güçlü ve samimiydi. “Büyüdü o zevk, yangına dönüşen kıvılcım gibi “Zevk veren bir ateşle yakıyorken “Ve o ateş, dilini emdi, şarap gibi.” Bu erotik coşku içerisinde aşıklar sonsuzluğa ulaşırlar. Bu, sizin aşka dair fikirlerinizin en önemli parçasıdır. Bu, aşkın sınırları aşmasıdır.

Bu aşk, kainatın ve yaratılışın özüdür.

**

Gabriel Lidman: Benim için, her zaman iki şey ön planda oldu ve hâlâ da her şeyden mühimdirler: iki şey; aşk ve düşünce.

Aşkı anlattınız. Düşünce açısından ne kadar ilerlersek o kadar da cesur olmalıyız gerçekleri düşünmek için çünkü düşünceler bize gerçeğin özünü verir ve gerçek, mühim olan tek şeydir. Bu düşünce anlayışı bizi gerçeğe ulaştırır değişime uğramamış gerçekliğe. Gerçeği arayışınızda kendinize karşı her zaman dürüst olun ve taviz vermeyin. Gerçeğe ulaşmak için, cesur olun. Fransız filozofun sözünü hatırlayın:

“Dürüst bir ruh, düşüncelerini saklamaya gerek duymaz.”

**

Axel, seni tekrar görmek çok hoş. Hiç değişmemişsin.

Sen de öyle, o büyülü çekiciliğin hâlâ üzerinde. Son konuştuğumuzda bir kitap yazdığını söylüyordun.

Evet. Özgür irade üzerine. Üzerinde çalışıyorum hâlâ. Özgür iradeye güvenini yitirmediğine sevindim.

Babam sıkı bir kaderciydi. Her şeyin önceden belirlenmiş olduğuna inanırdı. Özgür iradenin seçmek demek olduğunu duymuştum senden. Fakat babam, seçim diye bir şey olmadığını söylerdi. “İnsan eşini veya çocuklarını seçemez” derdi. “Evlenirsin ve çocuk sahibi olursun ama sen bunları seçmemişsindir.” “Her şey kaderde yazdığı gibi olur.”

O hâlde sen kaderini biliyorsun. Teşekkürler ama, ben eşlerimi kendim seçerim.

– Eşler mi?

  – Evet. Paris’teydin, bilmiyorsun.

– Ne yaptın orada?

  – Eğitimimi sürdürdüm.

– Psikoloji miydi?

  – Evet, ayrıca psikiyatri de. İkisi de çok mühim alanlar.

– Heyecan verici olmalı.

– Öyle. Bazen toplanır ve kendi üzerimizde deneyler yaparız.

– Nasıl yani?

  – Birbirimizi hipnotize eder fikir paylaşımı yaparız bir bayan arkadaşın altıncı hissi oldukça kuvvetli çıktı mesela. Böyle bir olaya çok sevindik. Çünkü diğer türlü, sadece birbirimizi kırdığımız tartışmalar oluyordu.

– Ne hakkında?

  – Her şey. Ruhsal ve sinirsel hastalıklar, rüyalar, semboller vesaire. Nasıl gıpta ediyorum bir bilsen. Paris’e gel ve bize katıl. Çok seveceksin. Ondan eminim, ama – İşte buydu, dün gece gördüğüm rüyanın aynısı.

gertrud2

**

  Hayır. Bunun çılgınlık olduğunu başından beri biliyordum ama kaybedecek çok şeyim de yoktu, Gabriel. Hayatım bomboştu ve o kadar yalnızdım ki.

Dün gece dünyam başıma yıkıldı her şeyden çok sevdiğim kadının o güzel ismini lakayt bir gencin ağzından duyunca birden yaşlandığımı hissettim. Gertrud, tekrar karşılaşmamız böyle mi olacaktı?

**

Kızgın değilim sana kalbimi kırsan da

 Bu ümitsizliğin ortasında 

Görüyorum acı çektiğini aslında 

Ve bu yüzden, hiç kızgın değilim sana. 

Gençliğinin kanıtı olarak, alnın kızarsa da 

Biliyorum, kalbin ne kadar olgundur aslında 

Biliyorum, hem de uzun süre boyunca 

Ve bu yüzden, ebediye kaybettiğim dostum,

hiç kızgın değilim sana.

**

Erland:

– Çok oldu mu geleli?

  – Sadece birkaç dakika. İnan, daha erken gelemezdim. İyi görünmüyorsun. Biliyorum, ama yine de konuşmalıyız. Dün neden bayıldın?

  Kocamla tartışmaktan yorgun düşmüştüm.

– Yoksa sana zarar mı verdi?

  – Böyle bir şeyi nasıl düşünürsün?

  Yani, eğer seni çok seviyorsa, ayrılacak olman onu çok etkilemiştir. Onun özünde şiddetin zerresi yoktur.

Eh, neredeyse hiç tanımıyorum onu. İyi birisi gibi gözüküyor gerçi.

Onun nesini sevmiyorsun ki?

  Neden boşanmak istiyorsun?

  Böyle de sürdürebiliriz. Erland, buradan gitmek istiyorum. Seninle bu yüzde görüşmek istedim.

Elveda demeye mi geldin yani?

  – Bu sana kalmış.

– Ne demek istiyorsun?

  Erland, benimle gel. Bu imkânsız, Gertrud.

– Paran yok diye mi?

  – Param yok, doğru.

Bende başlamamıza yetecek kadar para var.

Ne yani, senin paranı mı yiyeceğim?

  Evet. Gururumu çiğne diye mi?

  Sen aşkın ne demek olduğunu bilmiyorsun, Erland.

Gururumu ayaklar altına alayım yani. Daha önce yapmadığın bir şey değil zaten.

Evet, yaptım. Yapmak zorunda olduklarımı yaptığım için kendimi suçlu hissedemem. İtiraf etmek zorundayım, Florabakken’e Constance’ın kutlamasına gittim.

– Buna mecburdum.

– Evet, mecburdun. Mecburiyet her şeyi mazur gösteren bir kelime bu.

Erland, sadece para meselesi yüzünden mi benimle gelmeyeceksin?

  Bunu düşünmek zorundayım, Gertrud. İlişkimize devam etmemiz için boşanmak zorunda olmadığımı söyledin.

Bu iğrenç bir düşünce. Anlamıyorum.

Daha dün bu sana normal geliyordu oysa ki. Erland, aynı dili konuşmaya ne zaman başlayacağız?

  Erland, aşkım uzaklara gidelim birlikte. Evlenmek zorunda da değiliz. Birlikte yaşarız, birbirimize yakın oluruz. Seni seviyorum. Haydi, benimle gel. Bana olan aşkın ne zaman biterse, ayrılmakta özgür olursun.

– Ee, sonra ne olacak?

  – Ne sonrası?

  Sonrası mühim değil. Gertrud.

Seninle gelemem. Özgür değilim ben.

Nasıl yani, özgür değilsin?

  Evet, birisi var benden yaşlı. Benim için çok şey ifade ediyor. Zor zamanlarımda hep yanımda oldu. Gidersem yıkılır, yapamam. Üstelik, hamile.

Ve sen bundan hiç söz etmedin. İlişkimizin ciddi olduğunu hiç düşünmemiştim.

Ne düşünmüştün öyleyse?

  Senin için sadece küçük bir maceraydım ve sen bunda bir zarar görmedin, öyle mi?

  Ve artık macera bitti. Benden nefret mi ediyorsun?

  Seni seviyorum ama artık bitti. Ben gideceğim ve sen evleneceksin. Gertrud, benimle gel.

– Nereye?

  – Evime. Ben sana aşığım ama sende aşkın hiçbir emaresi yok.

Ben artık senin değilim.

Pekâlâ… Evet, sana aşık değilim. Eğer aşık olsaydım seninle gelirdim ve başka hiçbir şey düşünmezdim. Aşık olacağım kadının hayalini kuruyorum ve o sana hiç benzemiyor. O masum ve lekesiz olacak. Beni dinleyecek, sözümden çıkmayacak. Çok gururlusun. Önceleri bu gururunu, hanımefendilere has olan o gururdur diye sanmıştım. Oysa bu çok ötesi. Sen tüm benliğinle gururlusun.

Beni yalnız bırak, Erland.

Gertrud, bağışla beni. Düşman olarak ayrılmayalım. Lütfen bağışla beni.

Bağışlamak mı?

  Tanrı’ya inanmış olmayı dilerdim böylece, seni korusun diye dua ederdim. Tanrı’ya inanmıyor musun, Gertrud?

  Sen inanıyor musun?

  Bilmiyorum. Yüce bir güç olmalı yoksa her şey anlaşılmaz olurdu. Neyse, artık git.

**

 

Gertrud. Kocana aşık mıydın?

  Aşık mıydım?

  Bilmiyorum. Senin düşüncene katılıyordum, hatırlamıyor musun?

  Ne demek istediğini anlamadım. Tam hâli aklımda değil ama şöyle diyordun: “Hazzın sadece bedene ait olduğuna ruhun ise amansız yalnızlığına inanıyorum.” Ah, evet. Benim sözümmüş gibi duruyor. Unutmadım yani. Rüyalarımız gerçekleşecek diye beklerken o kelimeleri hiç unutmadım. Mutluluk hayallerim vardı, senin sonradan yok ettiğin. Ayrıldık. Sonrasında ben de, bedensel zevklere sığınmak zorunda kaldım. İşte, evliliğimin hikâyesi budur. Yanlış düşünmemişim.

Gertrud. Benimle gel.

Hayır, Gabriel, artık benim tek sevgilim, yalnızlığımdır.

Yani şeyden de mi ayrıldın, Erland Jansson muydu?

  Onun için pek bir şey ifade etmiyorum. Gertrud.

Lütfen benimle gel. Hâlâ nasıl inanabilirsin çoktan ölmüş bir şeyden hayat çıkacağına?

  Gel, biraz yanyana oturalım eski günlerdeki gibi. Sana ne kadar minnettar olduğumu unuttum sanma. Aşkın müthiş bir mucize olduğunu bana öğreten sendin. Beni, damarlarında yaşam sevinci dolaşan bir kadın yaptın. Her bir zerremle sana aittim. Birleşmiş, tek bir varlık hâline gelmiştik. Aramızda hiç duvar yoktu, utanç dahil. Aşk beni arındırmıştı, çirkin veya kötü her türlü basitlikten. Beni iyiye ve güzele yönlendirmişti. Hayatı gerçekten paylaşabileceğim biri varsa o da sendin. Hatta kendime; “Bu kadar mutluluğu hak edecek ne yaptım? ” diye soruyordum. Gertrud, beni neden terk ettin?

  Gabriel, gerçekten benim seni terk ettiğime mi inanıyorsun?

  Anlamamış mıydın ki, beni kendinden uzaklaştıran sendin yavaşça ve kibarca. Başka kimseyi sevemedim. İnanıyorum, beni sevdiğine inandığım gibi.

Ama ben neydim senin için?

  Aşkımdan sıkılmıştın. Ve bu iyice anlaşılır olduğunda, gitmek zorunda hissettim kendimi.

Gertrud, söylediklerinde haklısın.

Meşgaleler beni senden uzaklaştırdı, ama hiçbir zaman ayrılmak istemedim. Ayrılamazdın zaten. Bu yüzden benim gitmem iyi olmuştu.

Evet, meşguliyetlerin bizi ayırdı. Ve senin şeref şöhret ve para isteğin. Bunları arzuluyordun. Aşk senin için bir yük olmaya başlamıştı. Sen bedensel hazları istiyordun, aşkı değil. Ah, korkunç gerçek. Hissettim.

Ne zaman emin olmuştum, biliyor musun? 

İş sıkıntısı çektiğin o zamanlarda. Zor zamanlardı. Benim için de. Sonra bir gün sana gelmiştim.  Ortalığa çeki düzen vermek istedim.  Sana bir şeyler yazmak istemiştim.  Masanın üstünde, karalama yaptığın birkaç kağıt vardı.  Benim resmimi çizmiştin bir tanesine ve yanına yazdıkların, işte onlar beni yıkmıştı.

 “Kadının aşkı ile erkeğin işi, ebedi düşmandırlar.”

İşte o zaman tamamıyla anlamıştım. Demek bir kağıt parçasıydı hayatımı mahveden. Ne mahvetmesi?

  Tüm isteklerini elde ettin. Asıl olanı kaybettikten sonra.

 İnsan iki seçenek arasından seçimini yaptığında nedense her zaman, en çok değer verdiğini kaybetmiş olur. Her zaman. Her şeyin farkına vardığım anda kalbim duracakmışçasına sıkıştı. Kadın olmaktan utanmış, iğrenmiştim. Nice erkeğin, ne kadar büyük ve şanlı olurlarsa olsunlar aşktan zerre anlamadıklarına şahit oldum. Aşkı önemsemiyorlardı. Aşkı aşağılıyorlardı. Ve sen de onlardan biri olmuştun. Sana olan aşkım böylece bitmişti.

Gertrud. Gerçekten yaşadığımı hissettiğim, seninle olduğum o üç yıldı. Ve sen beni terk etmiştin. Nasıl yapmıştın bunu?

  Nasıl?

  Canının yanacağını biliyordum. Bunu mektubundan anlamıştım. Sandığımdan da çok yandı canın. Büyük bir üne kavuştun, ama benim için hâlâ aynısın, soğuksun. Oysa ben tazelik, sıcakkanlılık istiyorum. Şöhret, büyüklük benim umurumda değil. Hiçbir şey büyük değil, Gertrud. Gece uzun, feza sonsuz ama dünya küçük, hele insanlar! Bana

“Yaşam nedir? ” diye sorsan, “Sana olan aşkımdır” derim.

Bana aşkın her şey demek olduğunu sen öğrettin. Yalnız olmamalıyız. O kadar uzun bir süredir yalnızım ki. Çok da olmamalıyız. Sadece; birler, iki olmalı. Gertrud, biz birbirimize aidiz. Evet, yalnızlar birleşip ikili olmalı. Bunu anladın, ama artık çok geç. Hiçbir zaman geç kalmış sayılmayız. Benimle gel. Deniz kıyısında bir evde yaşarız ve hiçbir şeyin aramıza girmesine izin vermeyiz, ölümden başka.

Aşkta mutluluk yoktur. Aşk, acı çekmektir. Aşk, mutsuzluktur.

Gabriel, senin kalbin bomboş. Ben sana yardım edemem. Benden ümidini kes. Çok geç, ve beyhude demek. O beyhude olan, hayatımın kitabesidir.

**

Gertrud, bunu çok düşündüm. Ve sanırım bir çözüm yolu buldum, ama sorumu yanıtlaman gerekiyor. Dün tartıştığımız şey, gerçekten yaşandı mı?

  – Öyle olduğunu biliyorsun.

– Evet biliyorum. Ama Gertrud, beni böyle bırakıp gidemezsin. Kal. Eğer o kadar seviyorsan, yeni aşığınla ilişkine devam edebilirsin. Ama lütfen benimle kal ve sonsuza kadar dost kalalım. Tüm istediğim bu.

Seninle kalmamı istiyorsun, çünkü zamanla aramızdaki o kopmuş bağın eski hâline dönebileceğini düşünüyorsun.

– Sebep bu, değil mi?

  – Evet, haklısın. Gideceğim.

– Yeni aşığınla mı?

  – Hayır, yalnız. Yeni aşığım beni istemedi.

Yüce Tanrı’m! Şu yeryüzünde hangi erkek seni istemez?

  Anlamıyorum. Aslında burada kalabilirim, onun iyiliği için ama artık yalnız olmak istiyorum. Bu sebepten, gideceğim.

İyi geceler, Gustav. O kadar yorgunum ki… Bir kez olsun, lütfen bir zamanlar beni sevmiş olduğunu söyle. Bir kez. Bana neden işkence ediyorsun?

  Seninle tanıştığımızda, ben kalbimi çoktan aşka kapamış bulunuyordum. Ama hislerim ölmemişti, yaşama sevincim vardı. Evet, aramızda bir şey vardı, aşka benzer bir şey belki.

Aşka benzer… mi?

  Git, git buradan! Seni bir daha ne görmek ne de sesini duymak istiyorum!

**

 Axel Nygren mi?

  Buyursun gelsin. Doğum günüm için geldin demek?

  Evet, sana yeni kitabımı hediye etmek istedim. Haftaya çıkacak. Etkileyici bir roman – RACINE. Paris’teki günlerimizi hatırlatması umuduyla. Teşekkürler,

Axel. Otursana.

Burada bir münzevi gibi yaşıyorum, unutulmuş, hatırlardan silinmiş bir hâlde. Ama seviyorum böyle olmasını. Yalnızlığa ihtiyacım vardı; yalnızlığa ve özgürlüğe.

İşte gazeteniz. Mutfak zeminini temizlemeyi unutmayın. Mutfağın zemini, hah tamam. İşte evdeki tek yardımcım.

Sen ne yapıyorsun?

Ekmeğimi pişiriyorum, kıyafetlerimi yıkıyorum, çoğu şeyi kendim yapıyorum.

Radyon da varmış.

Evet, dünyada ne olur bitiyor öğrenmek gerek.

Sana uzun zaman önce mektup yazmıştım. Evet, gördüğün gibi mektubun burada duruyor. Bir cevap yazsan fena olmazdı hani.

Olmaz, Axel, eski dostlarımla yüz yüze görüşmeyi tercih ederim her zaman.

Bağışla o hâlde.

Yani bana hâlâ değer veriyorsun öyle mi?

Senin yerin ayrıydı kalbimde. Hâlâ da öyledir.

Gelsene. Seninle birlikte derslere girerdik kim bilir ne kadar oldu?

30 – 40 yıl olmuştur. Demek dostluğumuz o kadar yaşlı ha?

Evet, hiçbir zaman aşka dönüşmeyen bir dostluk.

Bana karşı hep iyiydin. Hâlâ gençsin, tenin hâlâ parlak ve pürüzsüz. Elbet kırışıklar artacak ve o parlaklık da gidecek.

– Ne düşünüyorum biliyor musun?

  – Nedir?

  – Mektuplarını geri almak ister misin?

  – Pekâlâ. Yabancıların bu kelimeleri okumasını istemem bu, kalbinin derinliğinden dökülen hoş kelimeleri.

Al. Yakmamın bir sakıncası olmaz değil mi?

  Mektuplar artık senin, istediğini yapabilirsin.

Şiir yazmayı düşündün mü hiç?

  Evet. Aslında bir şiirim de vardır 16 yaşındayken yazmış olduğum. İşte, burada. Okumamı ister misin?

  Üç dizeden oluşuyor. Olur.

Bana bir bak. Güzel miyim ki?

Hayır. Ama aşığım. Bana bir bak. Genç miyim ki?

Hayır. Ama aşığım. Bana bir bak. Yaşıyor muyum ki?

  Hayır. Ama aşığım. On altı yaşındaki Gertrud ve onun aşka bakış açısı. Ne demiştin, hatırlasana:

Hayatta aslolan tek şey aşktır. Başka hiçbir şey, hiçbir şey mühim değil.

Bu sözlerini hâlâ savunuyor musun?

  Yoksa fikrin değişti mi?

  Hayır, fikrim değişmedi. Söylediklerimin arkasındayım hayatta aslolan şeyler aşk ve gençliktir sonsuz şefkât ve sessiz mutluluk, Axel. Şu, ölüme yaklaştığım günlerimde, hayatıma dönüp bakıyorum ve söyleyeceğim şey hatalar yapmış olsam ve çokça üzülsem de aşka olmuş olduğumdur.

Ölümü sıkça anıyorsun sanki?

  Öyle, mezar yerimi bile satın aldım. Ebedî istirahatım, bir dut ağacının altında olacak. Dün, bir tane mezar taşı satın aldım ve üzerinde ne yazacağını da belirledim.

– İsmin yazacak tabii ki, değil mi?

  – Hayır, sadece şu iki kelime. Amor Omnia. Aslolan aşktır.

Evet. Aslolan aşktır. Ayrıca görevliye, mezarımın üstünde sadece çimen olmasını tembihledim sadece, bahar zamanı dağ laleleri açsın mezarımın üstünde. Belki bir gün ziyaretime gelir bir dağ lalesi koparırsın ve beni düşünürsün. Hep kalplerde kalmış, hiç dile getirilmemiş bir aşkın anısına. Artık gitsen iyi olacak, çünkü biraz daha kalırsan Paris’e kaçma planları kuruyor olacağız. Bir gün, bu ziyaretin sadece bir hatıra olarak kalacak kalbimde yaşattığım diğer güzel hatıraların yanında. Öyle ki bazen hatıralara dalıp gerçek hayattan kopuyorum. Sönmek üzere olan bir ateşe bakıp giden birisi gibi hissediyorum.

Teşekkürler, Axel. Ziyaretin için minnettarım. Kitabın için de teşekkürler.

Elveda, Gertrud

BAŞA DÖN

 

Reklamlar

yorumda sahte e-posta yazanlara cevap verilmez.

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s