DİNÎ KAYNÂKLÂRA GÖRE HZ. İBRAHİM aleyhisselâm

Hazırlayan: Yrd. Doç. Dr. Şaban KUZGUN

ÖNSÖZ

XIX ve XX. yüzyıllarda, İslâmiyet ile ilgili çalışmalarını yoğunlaştıran Yahudi ve Hristiyan araştırmacıların, en çok ilgilendikleri konulardan biri de, Hz. İbrâhim ve Haniflik mevzudur. Bu araştırmacılar, İbrâhim, İsmâil ve Hanif kelimelerinin geçtiği Kur’an ayetlerinin, Mekke veya Medine döneminde nazil oluşuna bakarak, kendilerine göre bir takım sonuçlara ulaşmaya çalışmaktadırlar. Bunlar, özellikle Hanif kelimesi üzerinde durarak, bu kelimenin, Hz, İbrâhim’in inancının adi olmadığı şeklinde bir sonuca varmaktadırlar.

XIX. yüzyılda, müsteşrikler tarafından başlatılan ve gittikçe artan bu çalışmalara karşı, İslâm âleminde konu ile ilgili olarak yeterli bir çalışmanın yapıldığını göremiyoruz. Bu durum bizi, Hz., İbrâhim ve Haniflik, konusunda bir araştırma yapmaya sevketmiştir.

İki bölüm halinde, «İslâm Kaynaklarına göre Hz, İbrâhim ve Haniflik» ismi ile takdim ettiğimiz bu İncelemenin birinci bölümünde, Hz. İbrâhim’in hayatını, Yahudi Kaynaklarındaki bilgilerle mukayeseli olarak araştıracağız. İkinci bölümde ise, Haniflik konusunu ele alarak, Onun, Hz. İbrâhim’in inancının adı olup olmadığını ortaya koyacağız. Daha sonra,. İslâm kaynaklarına göre, Hanif lığın esaslarını tesbit etmeye çalışacağız.

Araştırmamızda esas prensibimiz, ilmi gerçekler neyi gösteriyorsa, onu ortaya koymaktır. Müsteşriklerin konumuz ile ilgili olarak ileri sürdüğü iddiaları, elimizden geldiği kadar derinliğine inerek incelemeye ve tarafsız bir şekilde değerlendirmeye çalışacağız.

Konuyu araştırırken karşılaştığım güçlüklerin halledilmesinde, kıymetli fikirlerinden yararlandığım, Prof. Dr. Ekrem Sarıkçıoğlu beye teşekkürlerimi arzederim. Ayrıca, araştırmam esnasında faydalandığım Fransızca eserlerin tercümesinde, her türlü yardımlarını esirgemeyen, Halil İbrâhim Açmaz ve Yrd. Doç. Dr. Harun Güngör beylere, Almanca eserlerin tercümesinde yardımcı olan Yrd, Doç, Dr. Halit Ünal beye, teşekkürlerimi sunarım.

Şaban KUZGUN

GİRİŞ

Kur’anı Kerim’de tevhid inancının tebliğcisi ve temsilcisi olarak takdim edilen Hz. İbrâhim, vahye dayanan üç büyük dinin (Yahudilik, Hristiyanlık ve İslâmiyet) temel dayanak noktalarından biri olarak görülmektedir. Tevratta Ondan «İbranî İbrâhim» şeklinde bahsedilirken, Matta İncilinde Hz. İsa’nın nesebi «İbrâhim oğlu, Davud oğlu, İsa mesih» şeklinde verilmekte ve Hz. İsa’nın soyu Hz. İbrâhim’e bağlanmaktadır. Kur’anı Kerimde Onun hakkında İbrâhim ne Yahudî, ne de Hristiyandı, O, Hanif ve Müslim idi, müşriklerden değildi» denilerek inanç yönünden Ona atıfta bulunulmaktadır. Tevrat ve İncil soy bakımından ilişkiyi ilk plana alırken, Kur’anı Kerim, açık bir şekilde Ona soy yönünden atıf yapmamakta, Hz. İbrâhim’in Arapların ve Hz. Muhammed’in atası olduğunu zikretmemektedir .

Üç İlâhî dinin şu veya bu şekilde Hz. İbrâhim’e atıfta bulunması; Yahudilerin soylarını Ona dayandırması, İncil’de Hz. İsa’nın soy kütüğünde Onun adının geçmesi ve Kur’anı Kerimde 69 ayette Ondan bahsedilmesi, bu dinlerin Hz. İbrâhim’e verdiği önemi ortaya koymaktadır.

Bazı çevrelerde Hz. İbrâhim’in tarihî bir şahsiyet olmadığı, aksine İbrâhim kelimesinin bir soy veya kabile adı olduğu şeklinde bir takım iddialar ileri sürülmektedir. (5) Bu bakımdan yukarda zikrettiğimiz dinlerin, özellikle İslâmiyetin Hz. İbrâhim’e ve Onun inancına bakış açısını tesbit etmek, bu dinlerde bulunan, Onun hakkındaki farklı görüşleri ortaya koyarak bir mukayese yapmak gereklidir, Dogmatik ve doğmatik olmayan malzemelerden faydalanarak, Hz. İbrâhim’in tarihi bir şahsiyet olarak yaşadığını, İbrâhim isminin bir kabile ismi olmayıp, bir şahıs adı olduğunu ortaya koymak, meseleye kuşku ile bakanları ikna açısından faydalı olacaktır.

Tevrat ve İnciller Hz. İbrâhim’in tebliğ ettiği dinin İsmini zikretmemektedir. Fakat Kur’anı Kerimde Onun tebliğ ettiği dinin adı Haniflik olarak özelikle zikredilmektedir (6). XIX ve XX. yüzyılda bir kısım müsteşrikler, Kur’ anı Kerimde «İbrâhim» ve «Hanif» kelimelerinin geçtiği ayetleri ele alıp incelemiş ve kendilerine göre bir takım sonuçlara ulaşmışlardır. Hemen hemen bütün müsteşriklerin bu konuda ulaştıkları sonuçlar, Islâm kaynaklarının verdiği bilgilerle bağdaşmamaktadır. Bu yüzden «Hanif® kelimesini ele alıp tetkik etmek, İslâm kaynakları açısından Haniflik inancının mahiyetini ortaya koymak ve bu dinin esaslarını tesbit etmek gerekmektedir.

İbrâhim kelimesinin yanısıra Hanif ve Hunefa kelimeleri de Kur’anı Kerim’de 12 yerde geçmektedir. Tefsir, Hadis ve İslâm tarihi kaynaklarında Haniflik konusu ile ilgili pek çok bilgi bulunmasına ve batılı müsteşriklerin bu konu ile aşırı derecede ilgilenmelerine rağmen, bilebildiğimiz kadarı ile bugüne kadar İslâm âleminde Hz. İbrâhim ve Onun tebliğ ettiği Haniflik inancı hakkında müstakil bir çalışma yapılmamıştır. Hz. İbrâhim’in hayatı, peygamberler tarihi ile ilgili eserlerde diğer peygamberlerin hayatları gibi bir bölüm olarak anlatılırken, inanç sistemi üzerinde durulmamıştır. Hristiyan ve Yahudi ilim adamlarının çalışmaları, kendi mukaddes kitapları ve inançlarına paralel kalmıştır. Bilhassa Onun tarihî bir şahsiyet olmadığı şeklindeki tarihçiler tarafından ortaya atılan iddialar üzerine, çalışmaların ağırlığı, Onun tarihî bir şahsiyet olduğu hususu üzerine teksif edilerek ortaya atılan iddialar çürütülmeye çalışılmıştır. Yahudi ve Hristiyanlar tarafından hazırlanan ansiklopedilerde İbrâhim (Abraham) maddesine çok geniş yer verilmiştir. İslâm âleminde yayınlanan İslâm ansiklopedilerinin İbrâhim ve Hanif maddelerinin de genellikle yine müsteşrikler tarafından kaleme alınması, İslâm Dünyasında bu konuda yeterli araştırmanın henüz yapılmamış olduğunu göstermektedir. Bu durum, bizi bu konuda bir araştırma yapmaya sevketmiştir.

1          —Araştırmada Karşılaşılan Problemler: Hz. İbrâhim’in hayatını ve tebligatını araştırırken karşılaştığımız en büyük problem, konu ile ilgili Hz. İbrâhim’e çağdaş kaynakların bulunmayışıdır. Elimizde, Onun zamanında yazılmış, Ondan bahseden bir kitap mevcut değildir. Kur’anı Kerim* Hz.. İbrâhim’e gönderilen sahifelerin varlığından bahsetmekle beraber, bu sahifeler bize kadar ulaşabilmiş değildir. Her ne kadar İbnu’n- Nedim, bu sahifelerin Halife Harunı Reşid zamanında Keldanîceden Arapçaya tercüme edildiğini kaydediyorsa da, ne İbnu’n Nedim, ne de diğer ilim adamları, bu sahifelerin mahiyeti hakkında bize hiçbir bilgi vermemektedir Ayrıca, bu sahifeler elimizde olsa bile bunların, gerçekten Hz. İbrâhim’e vahye dilen sahifeler olup olmadığını tesbit etmemiz de oldukça güç olacaktır. Nitekim Hz. İbrâhim’e nisbet edilen İbrâhim’in Vahyi (Apocalypse of Abraham) ve İbrâhim’in Ahdi (The Testament of Abraham) gibi eserler için de aynı şeyler söz konusudur. Bu eserler, Hz. İbrâhim’den çok sonralara ait bilgileri ihtiva ettiği için sahte kabul edilmektedir.

Hz. İbrâhim’in yaşadığı bölgelerde bugüne kadar yapılan kazılarda Ondan bahseden ancak iki belge bulunabilmiştir. Bu belgelerden birinde babasının ve kendisinin adı geçmekte; daha fazla bir teferruata rastlanmamaktadır. Diğerinde ise, Ur peygamberinin tutuklanmasından söz edilmektedir . Fakat bu bölgelerde yapılacak yeni kazılarda Onun hayatını aydınlatacak belgelerin bulunma ihtimali mevcuttur. Bu tür bir çalışma için hem iyi bir arkeolog olmak, hem de eski Mezopotamya, Mısır, Kuzey ve Batı Arabistan dillerini bilmek gerekmektedir. Bu da ferdî çalışma boyutlarını aşmakta ve bir ekip çalışmasını gerektirmektedir.

Hz. İbrâhim ile İlgili olarak elde mevcut en eski kaynak (Onunla çağdaş olmamakla beraber) Tevrattır. Fakat bu kitapta Hz. İbrâhim ile İlgili olarak bulunan haberlerde çelişkiler vardır. Bu durum, güveni sarsmakta ve mezkûr kitaba dayanarak Onun hakkında sağlıklı bir bilgi elde etmemizi engellemektedir. Sözlü Yahudi rivayetlerinde Hz. İbrâhim hakkında bazı bilgiler bulunuyorsa da, onlarda da aynı çelişki ve tutarsızlıklarla karşılaşmaktayız.

Kur’anı Kerim, Hz. İbrâhim hakkında bilgi vermekle beraber, Onun doğumu, ölümü, göçleri vb. hususlarda tarihî bilgi vermez. Kur’an kendi metodu ve hedefi icabı, sadece Onun inancı, dininin esasları, ibadetleri ve putperestlerle mücadelelerinden bahseder. Kur’anı Kerim’de Hz. İbrâhim’in hayatı hakkında teferruatlı bir tarihî bilgiye rastlanamaması, Tevrat ve sözlü Yahudi rivayetlerindeki çelişkili haberler, araştırmamızda karşılaştığımız güçlüklerden biridir.

Tefsir, Hadis ve İslâm tarihi kaynaklarında Hz. İbrâhim’in hayatı hakkında mevcut olan bilgiler, bazı noktalarda Yahudi rivayetlerine paralellik arzetmektedir, Bu durum, bir kısım israilî rivayetlerin İslâm kaynaklarına girdiğini ortaya çıkarmaktadır. Ancak, Yahudi ve İslâm kaynaklarında aynı haberlerin bulunması her zaman bu haberleri birinin diğerinden almış olmasını gerektirmez. Fakat bu hususta yine de dikkatli ve ihtiyatlı olmak gerekmektedir. Biz, israilî rivayetleri, israilî olmayan rivayetlerden ayırmak için gerekli gayreti gösterdik.

2          — Araştırmanın Alanı : Eski Orta Doğu dillerini bilmeden Hz İbrâhim ve Onun Haniflik dini hakkında kaynak ve alan sınırlamasına gitmeksizin bir araştırma yapmanın güçlüğü ortadadır. Bu yüzden araştırmamızın alanını İslâm kaynakları ile sınırlamak zorunda kaldık. Bu sınırlama, diğer kaynaklardan faydalanmayacağımız anlamına gelmez. Başta Kur’anı Kerim olmak üzere, Hadis, Tefsir ve İslâm tarihleri, araştırmamızda temel dayanağımız olacaktır. Bununla beraber yerî geldikçe yazılı ve sözlü Yahudi rivayetlerine ve Batılı araştırmacıların eserlerine başvuracağız.

3          — Araştırmada Takip Edilen Metod : Araştırmamızın alanını Islâm kaynakları ile sınırladığımız için, ele aldığımız her konuda önce İsiâmın temel kaynağı Kur’anı Kerime müracaat edecek, Kur’an’da mevcut olmakla berâber tam olarak anlaşılamayan hususlarda Tefsir ve Hadîs kaynaklarına başvuracağız.

Araştırmamızın temel amacı, bugüne kadar biline gelen bilgileri kuru kuruya nakletmek değildir. Amacımız, İs lâm kaynaklarında mevcut olan bu bilgileri tahlil etmek, onları Yahudi rivayetlerindeki haberlerle karşılaştırarak bazı sonuçlara varmaktır. Bu yüzden Kur’anı Kerimde Hz. İbrâhim hakkında mevcut olan bir bilgi için Tevrata ve diğer Yahudi rivayetlerine başvurarak karşılaştırma yapacağız.

Hz. İbrâhim’in hayatı ve inancı hakkında Kur’anda bulunmayan bazı bilgilere, Tefsir, Hadis ve İslâm Tarihi kaynaklarında geniş ve ayrıntılı bir biçimde rastlanmaktadır ki, bunların Yahudi rivayetlerindeki haberlerle karşılaştırılması çok önemlidir. Daha önce belirttiğimiz gibi bu yolla, İslâm kaynaklarına giren İsrailiyyatı tesbit imkânı doğacaktır, İslâm ve Yahudi kaynaklarını bir bütün olarak ele alıp, konumuzla ilgili olan, haberler hususunda karşılaştırdığımızda, Hz. İbrâhim hakkında Kur’anda mevcut olan bir bilginin bazen Tevratta bulunmadığı, ancak sözlü Yahudi rivayetlerinde mevcut olduğu; Onun hakkında Tevratta bulunan bir haberin bazan Kur’anda mevcut olmadığı, ancak diğer İslâm kaynaklarında bu haberlerin mevcut olduğu görülmektedir. Bu durumları çeşitli metodlarla tahlil ederek bazı müphem noktalan aydınlatmaya çalışacağız.

4          — Araştırmada Faydalanılan Kaynak ve Araştırmalar : Hz. İbrâhim ile çağdaş olup, Ondan bahseden kaynak niteliğinde bir kitabın olmadığını daha önce belirtmiştik. Araştırmamızda, esas olarak faydalandığımız eserler İslâm kaynaklarıdır. Yahudi kaynaklarına da bazı konuları aydınlığa çıkarmak ve mukayese için sık sık başvurduk. Ayrıca Batıda, gerek Hz. İbrâhim, gerekse Haniflik hakkında yapılmış olan araştırmalara da yeri geldikçe başvurduk.

a)         Kaynaklar: Faydalandığımız, kaynak niteliğindeki eserleri iki kısma ayırmamız mümkündür.

1)        İslâm Kaynakları : İslâm kaynaklarını, Kur’anı Kerim, Hadis, Tefsir ve İslam Tarihi eserleri olmak üzere dört kısma ayırabiliriz.

a)         Kur’anı Kerim : İslâmi İnanca göre Kur’anı Kerim, Allah (C.C.) tarafından Hz. Muhammed’e vahyedilen ilâhî bir kitaptır ve Allah kelâmıdır. O, ilk vahyedildiği şekli ile bugüne kadar muhafaza edilmiş olup, onda her hangi bir değişiklik meydana gelmemiştir.

Araştırma konumuz olan Hz. İbrâhim ve Haniflîk ile ilgili olarak Kur’anı Kerimde her hangi bir çelişki yoktur, Kur’an, Hz. İbrâhim’in hayatı hakkında yer ve zaman göstererek bilgi vermemekte, sadece Onun inancı, ibadetleri ve putperestlerle mücadeleleri ile İlgili olarak ibret alınması için bilgi vermektedir. Kur’anı Kerimin, Tevrat ve Incil’den metod olarak farklı olduğu esas nokta budur. Gerek Tevrat, gerek İnciller, adeta birer şecere (soy) kitabı niteliğindedirler. /Onlarda bir çok tarihî bilgi mevcuttur; yer ve zaman göstererek bir çok olaydan bahsedilmektedir.

Kur’anı Kerim’in kendi metodu icabı, verdiği bilgilerden Hz. İbrâhim’in hayatı konusunda pek faydalanamıyoruz. Fakat Onun inancı Haniflik hakkında Kur’anda yeteri kadar bilgi mevcuttur. Hanifliği araştırırken faydalandığımız temel kaynak, Kur’anı Kerim’dir.

b)        Hadis Kitapları : Araştırmamızda Kur’anı Kerimden sonra faydalandığımız ikinci kaynak, Hz. Muhammed’ in sözleri, yani Hadisi Şeriflerdir. Ancak bu noktada karşılaştığımız en büyük güçlük, rivayet edilen hadisin sahip olup olmadığı hususudur. Bu yüzden, hadislerin toplandığı kaynaklardan en güvenilir olanlarını kullanmaya çalıştık. Kütübi Sitte olarak isimlendirilen ve diğer hadis kitaplarına göre daha sağlam olarak, kabul edilen; Buha r’nin (H.256) Sahihî Buharî, Müslim’in. (H. 261) Sahih? Müslim, Tirmizî’nin (H.279) Süneni Tirmizî, Ebu Davud’un (H.279) Süneni Ebi Davud, İbni Mace’nin (H.275) Süneni İbn’i Mace, Nesaî’nin (H.303) Süneni Nesaî İsimli eserleri ile, Ahmed b. Hanbel’in (H. 241) Müsned isimli eserini kaynak olarak kullanmaya çalıştık. Bu eserlerde gerek Hz. İbrâhim’in hayatı, gerekse Haniflik ile alakalı pek çok haber mevcuttur. Zaten İslâm tarihçileri ve tefsirci ler de genellikle Hadisi Şeriflere dayanmaktadırlar. Fakat onların zikrettiği bazı hadisler, yukarda zikrettiğimiz Hadis kitaplarında yoktur.

İslâmî inanca göre Hadisi Şerifler, Kur’an ayetleri gibi asıl kaynaktır. Ancak bir kısım hadisler, tevatür yolu ile nakledilmediği için, güvenilirlik bakımından Kur’an ayetleri derecesinde değildir.

Hadisi Şerifler, Kur’an ayetleri gibi günü gününe toplanmamış, ancak bu iş Abbasi’ler döneminde gerçekleşmiştir. Bu yüzden Hz. Muhammed salla’llâhu aleyhi ve sellemin sözlerinin daha sonraki nesillere intikalinde bazı kopukluklar meydana gel mistir. Hadislerin bir kısmı tevatür yolu ile nakledildiğinden onlarda herhangi bir kopukluk ve zayıflık söz konusu değildir. Ancak bu tür hadisler azdır. Diğer hadisler ise meşhur, ahad vb. kısımlara ayrılmakta olup, sıhhat dereceleri değişiktir. Bir Hadisi Şerifin sıhhat derecesini tayin etmek kolay değildir. Bunun için hadis ilmini iyi bilmek gerekir. Bu yüzden araştırmamızda muteber ve güvenilir hadis alimlerinin eserlerindeki hadisleri kullanmaya çalıştık.

c)         Kur’anı Kerim Tefsirleri : Araştırmamızda faydalandığımız İslâm kaynaklarından biri de Kur’an tefsirleridir. Tefsir kitaplarına, hem Hz, İbrâhim ile ilgili olarak Kur’anı Kerim’de geçen hususları daha iyi kavramak, hem de Onunla ilgili olarak Kur’an’da olmayan bazı bilgileri bulmak için müracaat ettik. Öncelikle kullandığımız eserler, ilk müfessirlerin eserleridir. Ancak zaman zaman daha sonraki müfessirlerin eserlerine de başvurduk.

Faydalandığımız tefsirlerin başlıcaları şunlardır : Taberî’nin (H.310} Camiu’I Beyan an Te’vili Ayi’l Kuran, Kurtubî’nin (H.671) el Camî’ ü Ahkami’I Kur’an, Zemahşerî’nin (H. 528) el-Keşşaf, Ibnu’l Cevzî’nin (H. 597) Zadu’l Mesir fi İlmi’t Tefsir, Fahreddin er-Razî’nin (H.606) Mefatihu’l Gayb, Ebu Hayyan’nın (H. 754) Tefsiri’I Bahr’l Muhit, İbni Kesir’in (H.774) Tefsiri’l Kur’ani’l Azîm, Beydavî’nin (H. 791) Envarı’t Tenzıl ve Esraru’t Te’vil, Mahallî (H.864 ve Suyutî’nin’ (H. 911) Tefsirul Celaleyn isimli eserleri.

Müfessirlerin Kur’an’da bulunmayan bazı hususlarda zaman zaman Yahudi rivayetlerin etkisi altında kaldıklarını görmekteyiz. Meselâ : Ünlü Tefsirci Taberî, İbrâhim (A.S.) in hangi oğlunu kurban etmeye teşebbüs ettiğini açıklarken, kendine göre bazı yorumlar yaparak, kurbanlığın Hz. İshâk olduğunu ileri sürmektedir ki , bu görüş tamamı ile Tevrat’ın görüşüdür.

Tefsir kitaplarında tesbit etmiş olduğumuz bir hususu, özellikle belirtmeliyiz. Daha sonra gelen müfessirler, ilk müfessirlerin rivayetlerini aynen tekrarlamış ve Onların dediklerine fazla bir şey ilave etmemişlerdir. Bu yüzden biz de daha sonraki tefsir kaynaklarına sık sık müracaat etmeyi gereksiz bulduk.

Tefsir kaynakları içinde araştırmamızda bize en fazla ışık tutan kitap, Taberî’nin eseridir. Taberî, hem tefsir, hem de tarihçiliği bakımından araştırma metodu çok sağlam olan bir ilim adamıdır. O, bir konuyu ele alıp işlemeğe başladığı zaman önce, o konuda yapılmış olan, sağlam veya zayıf bütün rivayetleri zikreder, bilahare bu rivayetlerin tahlilini yaparak bir sonuca ulaşmaya çalışır; ancak bazı durumlarda sadece rivayetlerle iktifa eder.

Taberî’nin yanı sıra Razî’de metod bakımından çok sağlam bir yol takip etmiştir, O, araştırdığı bir konuda mevcut rivayetleri zikrederken, konuyu ayrıca akıl süzgecinden geçirir ve ona göre karar verir. Meselâ : Kür’an’da ki «İbrâhim’in dinine tabi olunuz»  ayetini açıklarken, bu ayetten kasdedilenin, ibadet ve ahkâm yönünden tabi olmak olmadığını, sadece İbrâhim’in dinine inanç yönünden tabi olmanın kasdedildiğini ifade eder kİ,  bu Onun kendi yorumudur.

İbni Kesir, genellikle kendinden önce yapılan rivayetleri tekrarlamakla beraber, zaman zaman bu rivayetleri tahlil eder ve bunların içinde israüiyattan olma ihtimali olanları bildirir. O, İsrailiyat konusunda büyük bir titizlik gösterir. Hz. İbrâhim ile ilgili hususlarda da İsrailiyattan kaçınmaya çok önem verdiğini Onun şu ifadelerinden açıkça anlıyoruz. «Hz. İbrâhim’in yıldızları ve mahlukatı görmesi ile ilgili olarak bazı müfessirlerin ve diğer müelliflerin naklettiği rivayetler, İsrailî rivayetlerdir. Bu rivayetlerden bizim elimizde bulunanlara (her halde Kur’an ve Hadisi kasdediyor) uyanları kabul eder, uymayanları ise reddederiz. Elimizdekilere uyup, uymadığını kesin olarak bilmediklerimizi ise, ne kabul, ne de reddederiz. Bizim tefsirde tuttuğumuz yol İsrailiyattan kaçınmaktır. Çünkü onda, zaman israfı vardır ve çoğu yalandır. Onun, doğru olanı ile yanlış olanını birbirinden ayırmak çok güçtür.» (15) Bu ifadeler, Onun İsrailiyattan kaçınma hususunda gösterdiği hassasiyeti açıkça göstermektedir.

d)        İslâm Tarihleri : Araştırmamızda faydalandığımız İslâm kaynaklarından dördüncüsü tarih kitaplarıdır. İslâm âleminde tarih çalışmaları Hz. Muhammed devrinde başlamış, sahabeden bazıları Onun Mekke’den Medine’ye hicretini müteakip, sîretini yazmaya başlamışlardır. Ancak o dönemde yazılanlardan günümüze intikal eden bir eser mevcut değildir. Daha sonra yazılan siyer kitapları, bu dönemde yazılan eserlere atıflar yapmakta ve çoğunlukla bu eserlere dayanmaktadırlar.

İlk dönem İslâm tarihçileri yukarda bahsettiğimiz eserlere dayanmakla beraber, genellikle bir rivayet silsilesi takip etmekte ve riayetlerini ya Hz. Muhammed salla’llâhu aleyhi ve selleme veya Onun çağdaşı olan kimselere kadar götürmektedirler. Meselâ yazılı eseri elimizde bulunan en eski tarihçilerden İbni İshâk ile Hz. Muhammed arasında iki veya üç ravi mevcuttur. Genellikle Onun rivayet silsilesi; Zührî, Urve ve Hz. Aişe’den oluşmaktadır. İbni Sa’d’ın kaynağı Vakidî ise, Malik b. Enes gibi kimselerden ders görmüş, dolayısı ile rivayetlerini Onlara dayandırmıştır.

Gerek ilk İslâm tarihçilerinin eserlerinde, gerekse daha sonraki dönemlerde yazılmış olan eserlerde, İslâm öncesi döneme ait sözlü Arap rivayetlerinin mevcut olduğunu söyleyebiliriz. Ayrıca bazı israilî rivayetlerin hadis şekline sokularak {mevzu hadis) bazı İslâm kaynaklarına sızmış olduğunu, bunun tarih kitaplarında daha çok’görüldü*, günü belirtmek isteriz.

Zamanımıza kadar ulaşan en eski İslâm tarihi kaynaklarını şu şekilde sıralıyabiliriz.

İbni İshâk’ın «el-Meğazî» isimli eseri : İbni İshâk (H. 151), muhaddis olduğu gibi, Siyer ilminde bir otoritedir. Mezkur eseri, Abbasî halifesi Mansur namına yazmıştır. Biz bu eserin Muhammed Hamidullah tarafından tahkik edilerek Sîretü İbni İshâk adı ile yayınlanan nüshasından faydalandık. Daha sonra bu türden eserler yazanlar, (başta İbni Hişam olmak üzere) hemen hemen tamamen İbni İshâk’ın bu eserine dayanmışlardır. İbni İshâk, aynı zamanda hadisci de olduğu için rivayetlerinin bir çoğunu Hz. Muhammed’e dayandırmıştır. Ancak bazı rivayetleri diğer zatlara dayandırdığı da görülür. Meselâ : Zemzem kuyusunun kazılışını Hz. Peygambere dayandırmamıştır.

İbni Hişam’ın es Sıretu’n Nebevviyye isimli eseri : İbni Hişam (H.213), yazdığı eseri için İbni İshâk’ın eserini temel almış, zaman zaman ona bir takım İlaveler yapmak sureti ile eserini İbni İshâk’ın eserine şerh şeklinde yazmıştır. Bazı yerlerde İbni İshâk’ın rivayetlerini zayıf bulduğu için bu rivayetleri terk etmiş, onun yerine başka yollardan aldığı nakillerle konuları açıklama cihetine gitmiştir.

İbni Sa’d’ın et Tabakatu’l Kübra isimli eseri : İbni Sa’d (H. 230), meşhur Siyer bilginlerinden Vakidı’nin (H. 207) katibi adı ite ün yapmıştır. Kaynağı söylediğimiz gibi Vakidi’dir. İbni Sa’d’m eserinde, İbni İshâk ve İbni Hişam’da olmayan bazı hususlar mevcut olduğu gibi, bu iki alimin çok uzun bir şekilde anlattıkları bazı noktaları çok kısa bir şekilde teferruata girmeksizin nakleder.

Taberî’nîn «Tarihı’r Rusul vel Mülük» isimli eseri : Taberi, bir müfessir olduğu kadar bir muhaddis ve tarihçi idi. Tefsirde takib ettiği yolu tarihde de aynen uygulamış, bu yüzden araştırdığı konularda çok başarılı olmuştur. Tarih araştırmalarında kaynak olarak kullanılan eserinde, başta İbni İshâk ve İbni Hişam olmak üzere kendinden önceki tarihçilere devamlı atıflarda bulunmaktadır.

Mes’udî’nin (H. 346) Mürucu’zZeheb ve etTenbîh ve’Mşraf isimli eserleri, İbnu’l Esir’in (H.630) elKamiIu fî’t Tarih isimli eseri, İbni Kesir’in el Bidaye ve’n Nihaye isimli eseri vb. eserler.

e)         Araştırmamızda yukarda saymış olduğumuz kaynakların dışında çeşitli konularda yazılmış kaynak niteliğinde eserlerden de faydalandık. Bunların en önemlileri şunlardır. İbou’n Nedim’in (H, 377) eJ-Fihrist, İbni Hazm’ın (H.456) elFasI, Şehristanî’nin (548) el MiIel ve’n Nihal ve İsfehanî’nin (H. 502) el-Müfredat isimli eserleri. Bu eserlerden, daha ziyade Haniflik konusunda faydalandık. Bu eserler (bilhassa Şehristanî ve İbni Hazm’ın eserleri), Hanifliğin bir din olarak ortaya çıkışını ve Sabiilikle mücadelesini anlatmaktadırlar.

2          — Yahudi kaynaklar : Araştırma alanımızın İslâm kaynakları ile sınırlı olmasına karşılık, bilhassa karşılaştırma amacı ile sık sık Yahudi kaynaklara baş vuracağımızı söylemiştik. Baş vuracağımız, ana Yahudi kaynaklar, Tevrat/ Tevrat Tefsirleri, Apokrif eserler vb. eserlerdir.

a)         Tevrat : Yahudiİerin inancına göre Tevrat, Allah tarafından Hz. Musa’ya indirilen İlahî bir kitaptır. Yahudi* lere göre en büyük peygamber Hz. Musa ve en büyük kitap da Tevrat’tır. O, dünyaya gönderilmiş tek şeriat kitabıdır. Ondan önce bir kitap gönderilmediği gibi, ondan sonra da bir kitap gönderilmemiş ve gönderilmeyecektir. Bu bir inanç meselesidir ve Yahudiler böyle inanmaktadırlar.

Araştırmamızla ilgili olarak Tevrat’ı incelediğimiz zaman, onda Hz. İbrâhim’in soyu, savaşları, göçleri ve aile hayatı hakkında çok uzun, teferruata varan haberlerin olduğunu görmekteyiz. Ancak bu bilgilerde çok açık çelişkiler ve tarih yanlışlıkları vardır. Araştırmamızın seyri içinde biz bu çelişki ve yanlışlıkları göstermeye çalışacağız. Tevrat, Hz. İbrâhim’in hayatından geniş olarak bahsederken, Onun tebligatından hemen hemen hiç bahsetmez.

b)        Hz. İbrâhim’e Nisbet Edilen Apokrif (sahte) Eserler : Daha önce kısaca temas ettiğimiz gibi Yahudi ve Hristiyanlarca sahte kabul edilen bazı eserler vardır ve bunlar Hz. İbrâhim’e nisbet edilmektedir. Bu gün Slavca olarak mevcut olan İbrâhim’in Vahyî (The Apocalypse of Abraham) diye İsimlendirilen eser, 32 bölümden oluşmaktadır. Bu eserin birinci bölümünde Hz. İbrâhim’in putperestlikten tek tanrıcılığa dönüşü ve babası ile mücadelesi anlatılmaktadır. Bu kitaba göre, putlar önce ateşe düşerler, sonra korkunç bir hayvan tarafından kırılırlar. Bir seri olaydan sonra Hz. İbrâhim, putların güçsüzlüğüne kani olur ve tek tanrıcılığa döner. Kitabın daha sonraki 24 bölümü adeta Midraş ismi verilen sözlü Yahudi destanlarının özetlenmesinden ibarettir. Bu bölümlerde Hz. İbrâhim’in Kurban kesişi, oruç tutuşu, miraç ederek göğe yükselişi ve yedi kat semaya çıkışı anlatılır. Ayrıca, Adem ile Havva’nın cennetten çıkarılışı, Azazil’İn (her halde

Şeytan) Onlara üzüm şarabı içirmesi ve Habil-Kabil kıssaları da bu kitapta yer almaktadır .

İbrâhim’in Ahdi, (The Testament of Abraham) adı ile isimlendirilen ve Yunanca’dan Slavca’ya tercüme edilmiş olan ikinci bir eser, Hz. İbrâhim’in ölüm olayını geniş bir şekilde anlatmaktadır, i Bu Kitap, ilk defa Monteaque Rhodes James tarafından yayınlanmıştır. Yunanca’dan Slavca’ya W. A. Craigie tarafından tercüme edilen bu eserin Habeşce ve Romence de tercümeleri yardır .

Hz. İbrâhim’den çok sonralara ait bilgileri ihtiva ettiği gerekçesi ile Yahudi ve Hristiyanlar bu eserleri sahte (apokrif) kabul etmektedirler. Bütün gayretimize rağmen bjz bu iki eserin orjinallerine ulaşamadık, ancak bu eserleri tanıtan ve onlardan bahseden ansiklopedilerden faydalanma yoluna gittik.

c)         Tevrat Tefsirleri (sözlü rivayetler): Araştırmamızda Tevrat’la birlikte yeri geldikçe sözlü Yahudi rivayetlerinden de istifade yoluna gittik.

Yahudilikte Musa’ya vahyedilen Tevrat, yazılı rivayet olarak kabul edilir. Ayrıca Hz. Musa’dan itibaren nesilden nesile intikal ettirilen ve bu yazılı rivayetlerin tefsiri mahiyetinde olan sözlü rivayetler de mevcuttur. Bunlar, başkalarının eline geçmesin ve Yahudi ırkının sırrı başkaları tarafından öğrenilmesin diye uzun süre yazılmamıştır. Ancak zamanla bunların bir kısmı kaybolmaya başlayınca M.S. III. yüzyılda bazı hahamlar bunları yazmaya başlamışlar ve Mişna adı altında bunları toplamışlardır. Daha sonra Mişna ismi verilen bu kitaba da bir takım tefsirler yapılmış ve bu tefsirler Talmud adı altında bir kitap haline getirilmiştir .

Hz. İbrâhim hakkında Tevrat’ta bulunmayan bazı bilgiler bu sözlü rivayetlerde mevcuttur. Fakat onlardaki bilgiler de Tevrat’taki gibi çelişkilerle doludur.

d)        Diğer Yahudi Kaynaklar : Yahudi tarih kitapları da Hz. İbrâhim hakkında bilgiler vermektedir. Mesela İskenderiyeli Yahudi tarihçisi Eupolemos, Hz, İbrâhim’in hayatı hakkında bilgi verdiği gibi, meşhur Yahudi filozofu PhilOnun eserinde de Onun hakkında bilgi vardır (20). Ayrıca M.S. XII. yüzyılda yaşamış olan Yahudi filozofu İbni Meymun, Delaletu’lHairin isimli eserinde Hz. İbrâhim’den bahsetmekte ve Onun Sabiîlerle yapmış olduğu mücadeleleri anlatmaktadır. Bir ara İslâmiyeti de kabul ettiği söylenen (21) bu filozof, eserini Arapça yazdığı için Onun eserinden direkt olarak faydalanma imkânına sahip olduk. Bu filozofun eserinin önemli bir yanı, bir kısım İslâm kaynaklarında Sabiîlik hakkında mevcut olan bilgilerden farklı bilgiler vermesidir. .

b — Araştırmalar : Gerek Hz. İbrâhim’in hayatı, gerekse Onun inancı Haniflik hakkında XIX. ve XX. yüzyıllarda Batı da müsteşrikler tarafından bir çok çalışmalar yapılmıştır. Bu çalışmaların ağırlık noktası Kur’anı Kerim de geçen «Hanif» kelimesi üzerinde yoğunlaşmış, ayrıca İbrâhim, İsmâil, İshâk ve Yakub kelimelerinin geçtiği ayetler incelenerek, bu yolla Kur’an’da her hangi bir çelişkinin varlığı ispatlanmaya çalışılmıştır. Buna karşılık İslâm Âleminde bunlara karşı derli bir çalışmanın yapıldığı söylenemez. Konumuzla ilgili olarak yapılmış olan araştırmaları da iki kısımda incelememiz mümkündür.

1)        İslâm Âleminde yapılan araştırmalar : İslâm âleminde konu ile ilgili olarak müstakil bir çalışma bildiğimiz kadarı ile yapılmamıştır. Ancak peygamberler tarihi ile ilgili eserlerde, Arap tarihlerinde konu kısaca incelenmiştir. Bu tür çalışmalardan en çok faydalandığımız eserler, Alüsi’nin Bulûgul Ereb, Cevad Ali’nin Tarihıı’l Arab Kable’I İsSâm, Zebidî’nin Taeu’I Arus, Muhammed Hamidullah’ın İslâm Peygamberi, Tantavî’nin el Cevahir fi Tefsi ri’I Kur’an, Muhammed Abduh’un Menar isimli eserleri vb. eserlerdir. Ayrıca İsmâil Cerrahoğlu’nun Kur’anı Kerim ve Hanifler isimli araştırmasından da yararlandık..

2)        Batıda Yapılan Araştırmalar : Kur’anı Kerim’de geçen Hanif, İbrâhim, İsmâil, İshâk ve Yakub kelimeleri ile ilgili olarak çalışma yapan en ünlü müsteşrikler, Spren ger (1839), Snouck (1936), Nöldeke (1930 ve benzeri kişi ) ierdir. Bunlardan Snouck’un Het Mekkaansche Feest isimli eseri ile Nöldeke’nin Geschscte des Gorans isimli eserlerini araştırdık . Bu iki müsteşrik eserlerinde Hanif ve Milleti İbrâhim kelimeleri üzerinde geniş çalışmalar yaparak bu kelimelerin geçtikleri ayetlerin Mekki ve Medeni oluşlarını tesbit etmeye çalışmışlar bu yolla İslâmiyetin temelini ve İslâmiyetteki Hz. İbrâhim ile ilgili rivayetleri Yahudi rivayetlere dayandırmaya gayret etmişlerdir. XIX. yüzyılda bu müsteşrikler tarafından başlatılan çalışmalar, onların istikametinde daha sonraki müsteşrikler tarafından XX. yüzyılda da sürdürülmüştür. Hemen hemen bu yüzyılda yapılan bütün çalışmalar Nöldeke, Snouck ve Sprengor’in ileri sürdükleri iddiaların tekrarlanmasından ibaret görülmektedir. XX. yüzyılda, konu İle ilgili olarak araştırma yapan müsteşriklerden, eserlerinden faydalandıklarımız şunlardır : Abraham Geiger’in Judaism and İslâm» A. Guillauma’nın The mfluenee of Judaîsm on İslâm, Arthur Jeffery’nin MateryaSş for the History of the Text of the Çurası ve The foreign Vocabulary of the Ouran; Abraham I., Kats’ın Judaîsm in İslâm; Montgomery Watt’ın İslâm and Chrâstianify Today isimli eserleri ile; Brockelmann, Goldziher, M. Watt, Robert Gordis, R. Patai, C. Howel Toy, R. Paret, S. Arthur Cook, A.J. Wensinck, Margoliouth, Fr. Buhl vb. müsteşriklerin araştırma konumuz ile ilgili olarak çeşitli Ansiklopedilerde yazmış oldukları maddeler.

Snouck ve Nöldeke, konumuzla ilgili olarak yaptıkları çalışmalarda zaman zaman hissî davranmışlar; ele aldıkları bir ayeti incelerken, bir önceki ve sonraki ayete dahi bakmaksızın kendi inançları doğrultusunda hükümler vermişlerdir. Daha sonraki müsteşrikler de onların yaptıkları hataları aynen tekrarlamışlardır. Biz konuyu işlerken yeri geldikçe bu noktalara işaret edecek ve konuyu aydınlatmaya çalışacağız.

Batıda, Hz. İbrâhim’le ilgili olarak XX. yüzyılda yapılan en ciddi araştırmalardan biri, arkeolog Leonard Wool ley tarafından yapılan çalışmadır. L. Woolley, Ur bölgesinde 12 yıl süren uzun bir kazı devresinden sonra Ur of the Ghaldees ve Abraham Rçcent Discoveries and Heb* rew Origins isimli iki eser yazmıştır.

L. Woolley, British Museum ve Pensilvanya Üniversitesinin ortaklaşa olarak 1922 yılında Ur şehri harabelerinde başlattığı kazılarda arkeolog olarak görev yapmıştır. Bu kazılar 12 y;l sürmüş ve 1934 yılma kadar yapılan çalışmalarda eski Ur şehrinin sadece bir bölümü kazılmıştır. Bu kazıları ve L Woolley’in eserlerini, araştırmamız açısından çok önemli kılan husus, kazı esnasında Hz. İbrâhim zamanına ait yazılı ve diğer belgelerin ortaya çıkmasıdır. Ayrıca bu arkeolog’un yaptığı çalışmada Hz. İbrâhim öncesine ait bazı materyaller ortaya çıkmış, Sümer ve Mezopotamya tarihinin bazı yönleri aydınlanmıştır. Woolley’in daha önemli bir buluşu, Nuh tufanıyla ilgilidir. O, yaptığı kazılar esnasında ısrarlı bir çalışmayla çok derinlere inmiş, yer altındaki toprak katmanlarından elde ettiği bulgularla o bölgenin büyük bir sel baskınına uğradığım ortaya çıkarmıştır. Ayrıca Nuh tufanı olayını anlatan yazılı belgeleri de bulmuştur .

Müsteşriklerin eserlerinden ayrı olarak çalışmamızın Haniflikle ilgili bölümünde Toshihiko İzutsu’nun God and Man in the Koran isimli eserinden faydalandık. İzutsu eserinde Haniflik meselesini müsteşriklerin pek çoğundan daha farklı bir şekilde ele almış ve daha tarafsız olarak incelemiştir.

BİRİNCİ BÖLÜM HZ. İBRAHİM’İN HAYATİ

A — İBRAHİM KELİMESİ VE ANLAMI

Kur’anı Kerim’de İbrahîm (1) şeklinde geçen bu isim, Islâm müelliflerine göre aslı Arabça olmayan bir kelimedir. Arap dilcisi îbni Manzur kelimeyi, a’cemî, yani aslında Arabça olmayıp sonradan Arabça’ya girmiş olarak kabul etmekte, ancak hangi yabancı dilden Arabça’ya girmiş olduğu hususunda bir şey söylememektedir. Ona göre İbrâhim kelimesinin Arap diünde dört kullanılış şekli vardır : İbrâhim, İbrâhim, İbraham ve Ibrahem ,

Zebidî’ye göre kelimenin aslı Süryanice olup, beş kullanılış şekli vardır : İbrahîm, İbrâhim, İbrahâm, ibrahem ve İbrahûm.

Zebidî, Maverdî ve diğer bazı kimselere dayanarak kelimenin asimin «Eb» ve «Rahim» kelimelerinden meydana geldiğini ve «merhametli baba» anlamını ifade ettiğini belirtmektedir .

Hz. İbrâhim’in hayatını geniş bir şekilde ve başka kaynaklarda bulunmayan bir takım bilgiler de vererek anlatan İbni Sa’d, Hz. İbrâhim’in başlangıçta Süryanice konuştuğunu,. bilahare dinini değiştirerek İbranice konuşma ya başladığını zikretmektedir.

İbni Cevzî ise kelimenin kullanılış şeklini altıya yükseltmektedir : İbrâhim, İbrahûm, İbrahem, İbrâhim, İbra hâm ve İbrahem.

Tevrat’ta önce Abram  sonraları Abraham  şeklinde geçen bu kelimenin ma’nasının ne olduğunu ondaki şu ifadelerden anlıyoruz. «Artık adın Abram çağrılmayacak, fakat adın Abraham olacak; Çünkü seni birçok milletlerin babası ettim ve seni ziyadesiyle semereli kılacağım.»  Bu ifadeden anlaşıldığına göre, Abram adının Abraham’a çevrilmesinin sebebi, Abraham kelimesinin «Milletlerin babası» ma’nasına gelişidir. Tevrat’a göre bu durumda Abraham, milletlerin babası ma’nasına gelmektedir.

Batılı müellifler kelimeyi genellikle «Abraham» biçiminde kullanmakta ve «yüce baba» ve «ulu baba» anlamına geldiğini söylemektedirler.

Sheldon H. Blank, İbrâhim kelimesinin bir kabile lakabı olmadığı gibi, aynı zamanda bir kabile tarafından özel bir şahsa lakab olarak verilmiş isim de olmadığım ileri sürmektedir. Ona göre kelimenin menşei Kenan dili değildir. Kelime «babasını sever» manasına gelmektedir.

Bazı Batılı araştırmacılar, kelimenin aslının Sümerce «Abi-Ramu» dan geldiğini ve Babil’deki yazılı metinlerde bu isme rastlandığını ifade etmektedirler . Gerçekten Ur harabelerinde yapılan kazılarda «Abi» kelimesiyle başlayan, «Abi-Ramu», «Abi-Sâre» gibi isimler bulunmuştur. Bu belgelerde «Abi-Sâre» ismi, bir komutan ve savaşçı olarak geçmektedir. Kelime muhtemelen M.Ö. X. yüzyıl ile alakalı olarak görülmektedir .

L. Woolley, İbrâhim kelimesinin aslının Sümerce olduğu kanaatindedir. Ona göre kelimenin aslı «Abi-Ram» dır. Kelime daha sonra kısaltılarak «Abram» haline gelmiştir. Aynı yazar Tevrat’taki isim değişikliği, yani Ab-ram’ın Abraham’a dönüşü ile ilgili olarak çok değişik bir yorum getirmektedir. Ona göre kelimenin kökü BRM olabilir. Bu kökteki R harfi ile M harfi arasına H harfinin girmesi ile kök B R H M haline gelmiş olmalıdır. Kelime aslında Sümer dilinde BRM köküne bağlı olarak «Abram» şeklinde kullanılırken, Hz. İbrâhim’in Babil’den ayrılarak Arap muhitine gidişi İle karakter değiştirmiş, bu köke H harfi eklenmiştir. Aslında ilâve edilen bu H harfi, başlangıçta sessiz bir harfi göstermiyor, aksine sesli bir harf olarak kullanılıyordu. «Abram» kelimesi Arap muhitinde ilk telâffuz edildiği sıralarda R ile M harfleri arasına sesli A harfi yerine aynı sesi vermek üzere H harfi kullanılıyordu. Sonradan Arapça’daki harflerin seslerinde meydana gelen değişiklik sonucu H harfi sesli harften sessiz harf haline gelmiştir. Bunun neticesi olarak «Abram» ismi «Abraham» haline gelmiştir. Woolleye göre İbrâhim, Şam taraflarına ilk geldiği sıralarda eski Araplar kelimeyi B R H M kökü ile yazmalarına rağmen «Abram» şeklinde telâffuz ediyorlardı. Harf seslerinin değişikliğe uğraması sonucu «Abram» olan telâffuz «Abraham»’a dönüşmüştür. Yazar, Sâre ile ilgili isim değişikliğini de aynı şekilde açıklamaktadır. Onun ifadesine göre, eski Arapça’da «ai» müennes (dişi) ekidir. Daha sonra bu harfin yerine «h» harfi müennes eki olarak kullanılmaya başlanınca, başlangıçta «Sarai» şeklinde olan bu isim, «Sâre» haline gelmiştir . Woolley, kelimenin aslının Akadca olduğunu söyleyenlerin de bulunduğunu belirttikten sonra, konu ile ilgili olarak başka bir tez daha ortaya atmaktadır. Ona göre Abram ile Abraham, iki ayrı şahıs olabilir. Tevrat bu iki şahsın hayat hikayesini karıştırmış olabilir. Muhtemelen Abram, dede; Abraham ise, torun olabilir .

Tevrat’ta açıklanan «Milletlerin babası» şeklindeki ma’na dil araştırmacıları tarafından kabul görmemektedir. Çünkü Sümer dilinde bu ma’nayı ifade eden kelime, .«Abram» değil, Abhamon» dur, «Abhamon» dan «Abram» a dönüşü sağlıyacak bir etimoloji ise mümkün görünmemektedir .

Kur’anı Kerim ve Hadisi Şerifler’de ma’nası hakkında hiçbir açıklama bulunmayan ve Arap dilcileri tarafından aslının Arapça olmadığı açıkça belirtilen bu kelimeye, Arapça bir ma’na aramak, zorlama olur kanaatindeyiz.

Zebidî bir yandan, bu kelimenin Eb ve Rahim kelimelerinin birleşmesinden meydana geldiğini söylerken, öbür yandan kelimenin Süryanice’den Arapça’ya geçtiğini İfade etmektedir. Şayet, Onun ikinci dediği doğru ise, birinci dediğinin; yok birinci dediği doğru ise, ikinci dediğinin doğru olmaması gerekir.

Bizim kanaatimize göre, İbrâhim kelimesi aslı Arapça olan bir kelime değildir, muhtemelen Batı Samice’nin çok eski şekillerinden birinden gelmektedir.

 

B — TARİHÎ BİR ŞAHSİYET OLARAK HZ. İBRAHİM

Hz. İbrâhim’in yaşadığı yüzyılın kesin olarak tesbit edilememesi yüzünden ve özellikle Tevrat’ta Ondan bahseden bölümlerde ayrı yüzyıllarda meydana gelen olayların birleştirilerek anlatılmış olması yüzünden bazı kimseler, Onun gerçek bir şahıs olmaktan ziyade efsanevî bir şahıs olduğunu ileri sürmüşlerdir. Hz. İbrâhim’in tarihî bir şahsiyet olduğunu hem dinî kaynaklarla, hem de arkeolojik kazılardan elde edilen tarihî belgelerle ispatlamak mümkündür.

1          — İslâm ve Yahudi Kaynaklarına Göre ; Kuranı Kerim ve Hadisi Şerifler, Hz. İbrâhim’den, daha önce gelmiş gerçek bir peygamber olarak bahsederler. Bütün İslâm tarihi kaynakları, Onu hakiki bîr şahıs olarak ele alıp, hayatını geniş bir şekilde anlatırlar. Mes’udî, kendi döneminde Harran’da bulunan Sabiî puthanesinde Hz. İbrâhim’in babası Azer’e ait heykellerin bulunduğunu haber vermektedir . İslâm kaynaklarına göre, Hz. İbrâhim’in efsanevî bir şahıs olması mümkün değildir. İslâmî inanca göre O, daha önce geçen diğer peygamberler gibi inanılması gereken, peygamberlerden biridir. Ona ve diğer peygamberlere iman etmek, Onlara indirilenlere de iman etmek gerekir .

Daha önce temas ettiğimiz gibi Tevrat’ta, baş kısımlarda bahsedilen şahıslar ve olaylar bir sis perdesinin arkasındadır. Nuh Tufanı olayı ile beraber olaylardaki sis perdesi kalkar, şahıslar netleşmeye başlar. Hz. İbrâhim ile ilgili kısımlarda ise tarif edilen şahıslar gerçek kişiler olarak görülmeye ve teşhis edilmeye başlanır. Bize göre, Tevrat’ta anlatılan olaylar, bu kitap kaleme alınırken birbirine karıştırılmış olmakla beraber olayların en azından bir kısmı gerçek olaylardır, arılatılan şahıslar da gerçek şahıslardır. Tevrat’taki bazı olayların karışmasına, bu yüzden bazı yanlış ifadelerin kullanılmasına, Hz. İbrâhim’in hayatının nakledildiği bölümlerde açıkça rastlıyoruz. Meselâ : Tevrat’ta Hz. İbrâhim’in Kaidelilerin Ur şehrinden Harran’a göç ettiği yazılıdır . Halbuki Hz. İbrâhim’in yaşadığı M.Ö. XX. yüzyılda Ur şehrine Elamlılar hakim idiler. Yine Tevrat’ın Hz. Musa’ya vahyedildiği M.Ö. XIII. yüzyılda Kaideliler henüz tarih sahnesine çıkmamışlardı (20). Kaidelilerin tarih sahnesine çıkışları M.Ö. 1100 lü yıllara rastlamaktadır. Yani Hz. Musa en az Kaidelilerden yüz yıl önce yaşamıştır. Böyle olunca «Kaidelilerin Ur şehrinden» ifadesi Hz. Musa’ya ait olamaz. Böylece Tevrat’ın bu bölümünün Hz. Musa’dan en az 100 sene sonra yazıldığı açığa çıkmaktadır.

Her şeye rağmen Tevrat’ta bahsedilen olayların bir kısmı gerçek olaylardır ve şahıslar da hakiki şahıslardır.

2          — Tarihî Belgelere Göre : Tevrat’ta anlatılan olayların bir kısmının gerçek olduğu daha önce bahsettiğimiz Ur ve çevresindeki kazılarla kesinlik kazanmıştır. Hz İbrâhim’in hakikî bir şahıs olduğuna kesinlikle delalet eden iki belge bu kazılar esnasında ortaya çıkarılmıştır. Bunlardan birincisi «Terah Oğlu Abram» yazılı olan bir tablettir. Bu tablette daha fazla bir şey yoktur, sadece bu isim yazılıdır. İkinci belge de ise, Ur peygamberinin yakalanması için Âcbor oğlu Elnathan tarafından alınmış olan tedbirler yazılıdır. Bu belgeyi teyid eden bazı Sabiî kaynaklar da mevcuttur. Sabiî kaynaklarda Hz. İbrâhim’den bahsedilmekte ve Onun, zamanın meliki tarafından takibat altına alındığı ve tutuklandığı kaydedilmektedir . Hz. İbrâhim’in zamanın Sabiî kralına muhalefeti ve kralın onu tutuklatması, yukarda bahsettiğimiz ikinci belge ile uyum göstermektedir. Ayrıca Sabiî kaynaklar tarafından kötülenerek Ondan bahsedilmesi, Onun tarihî bir şahsiyet oluşunu kesinlikle teyid eder. Üç İlâhî dinin mensupları tarafından Hz; İbrâhim’in benimsenmesi, bu dinlerin kitaplarında Ondan bahsedilmesi Onun tarihî bir şahsiyet oluşunu ispata yetmez diyenler olabilir. Ancak bir din ortaya çıkıp Onu düşman İlan ederse, bu dinin kitaplarında «Zamanında İbrâhim diye biri ortaya çıkıp dinimize muhalefet etti, krala karşı geldi, kral da Onu sürdürdü, tutuklattı» derse ve bölgede yapılan arkeolojik kazılarda bu tutuklatmaya ait bir belge ortaya çıkarsa, artık Onun tarihî bir şahsiyet olması konusunda hiç bir tereddüd kalmaz. Meselâ, Tevrat ve Kur’an’da bahsedilen Firavun’un tarihî bir şahsiyet oluşunda hiç bir tereddüd yoktur.

Ur ve çevresindeki kazılar, Nuh Tufanı olayının da gerçek olduğunu, Kuran ve Tevrat’ın verdiği bilgilerin doğru olduğunu ortaya, koymuştur. L. Woolley yaptığı kazılarda yer altından çıkardığı toprak katmanlarını tetkik ettikten sonra bu bölgenin büyük bir su baskınına uğradığını ortaya çıkarmıştır. Ayrıca kazı esnasında bulunan yazılı belgelerde «Tufan olayı» açıkça anlatılmaktadır. Bize Tufan olayını anlatan belge «Gılgameş Destanı»dır. Bu destan, 12 şarkıdan meydana gelmektedir. Destanın 12, şarkısında tufan olayı şu şekilde anlatılmaktadır; «Gılgameş’in, yarısı insan, yarısı boğa biçiminde bir arkadaşı vardır. İsmi Enkidu olan ve çok güçlü olan bu arkadaşı bir gün hastalanır, kısa bir süre sonra ise ölür. Onun ölümünden dehşete kapılan Gılgameş, bir gün kendisinin de bu şekilde öleceği korkusuna kapılır, ölümden kurtulmak için «ebedî hayat» iksirini aramak üzere geziye çıkar. Gezisi esnasında bir tanrıça Ona, gezisinin boşuna olduğunu, zira tanrıların şimdiye kadar sadece «Utanapiştim»e bu ebedî hayat iksirini verdiklerini, Utanapiştim’in tufan kahramanı olduğunu, sadece ona giderse bu iksiri bulabileceğini söyler. Bunun üzerine Gılgameş, nehri geçerek Utanapiştim’i bulur. Ona/(kendi geliş sebebini ve arkadaşına olanları anlatır. Utanapiştim de Ona tufanın nasıl cereyan ettiğini anlattıktan sonra ebedî hayat iksiri olarak bir ot verir. Gılgameş, otu alarak geri döner. Nehrin kıyısına geldiğinde yorgun düşer. Elindeki otu yere bırakarak serinlemek İçin nehre girer, tam bu esnada bir yılan gelerek bu otu alır ve gider» (23).

Görüldüğü gibi Kur’anı Kerim’de ve Tevrat’ta «Nuh» olarak ismi geçen tufan kahramanının adı, Gılgameş destanında «Utanapiştim»dir. L. Woolley, Yaratılış destanı ve tufan olayının Filistin’e Hz. İbrâhim tarafından götürüldüğünü söyler. Ancak «Utanapiştim» adının Tevrat’a nasıl «Nuh» şeklinde girdiği konusunda kendince bir se beb arar. Ona göre, Tufan kahramanının adı Babil’de Utanapiştim’dir. Bu ad, bazı «Huri» yazmalarında «Nahmolel» veya «NaahmuIiel» şeklinde geçmektedir. Tevrat’ta geçen «Nuh» ismi, bu yazmalardan alınmış olmalıdır. Huri dili orta Fırat’ta, yani Harran’da konuşulan bir dildi ve Hz. İbrâhim bir süre orada yaşamıştı. Bu yüzden İbrâhim, Nuh ismini buradan almıştır. Dolayısı ile Utanapiştim ile Nuh, aynı şahıstır. Ona göre, Îbranîler, Hz. İbrâhim zamanında ve daha sonraki devirlerde devamlı şekilde BabıI ile temas halinde idiler. Bu temas, Babil esâreti sonunda daha da artmıştır.

Arkeolog Woolley, Ur’da yapılan kazılar esnasında Hz. İbrâhim ile ilgili heykel, anıt ve benzeri şeylerin bulunamadığını söylemektedir. Aslında bu durum, Onun tarihî bir şahsiyet oluşunda bir tereddüdü icab ettirmez. Çünkü o dönemde yapılan heykel, anıt ve benzeri şeyler tanrılara ve tanrılığını ilan eden kimselere aitti. Hz. İbrâhim’in ise hedefi tek tanrıcılığı, tevhid inancını yaymaktı. Putperestlerle mücadele ettiği bir ortamda elbette kendi heykellerini yaptırmayacaktı. Hz. Muhammed de aynı şekilde putperest bir ortamda peygamber olmuş ve O da aynı yolu izlemiştir.

Yahudiler ve Araplar yazının yaygın olmadığı dönemlerde sözlü rivayetleri sıkı sıkıya muhafaza ederler ve birçok bilgiyi nesilden nesile bu yolla intikal ettirirlerdi. Bu durum, bilhassa şecere denilen soy kütükleri için geçerli idi. Hz. Musa ve İsa’nın şecerelerinin Hz. İbrâhim’e kadar ulaştığı Ahdi Atik ve Ahdi Cedid’de mevcuttur. Hz. Muhammed’in nesebinin Hz. İbrâhim’e ulaştığı Kur’an’da mevcut olmamakla beraber, diğer İslâmî kaynaklarda mevcuttur. Yazılı soy kütüklerinin öncesinde şüphesiz, sözlü soy kütükleri sayılabilecek sözlü rivayetler mevcuttu ve bunlar Hz. İbrâhim’e kadar gidiyordu. Sözlü rivayetlerin de Hz, İbrâhim’e ulaşması Onun tarihî bir şahsiyet olduğunu ispatlamaktadır ,

C — YAŞADIĞI YÜZYIL

Hz, İbrâhim’in yaşadığı yüzyılı, doğum ve ölüm tarihini tam olarak tesbit etmek oldukça güçtür. Batılı araştırmacıların büyük bir kısmı, Onun yaşadığı asrı tesbit etmek üzere Tevrat’ın verdiği bilgilere başvurmaktadırlar. Tevrat’ta verilen rakamlarla, Hz. İbrâhim’in savaştığı zikredilen kralların yaşadığı tarihlere bakarak bir sonuca gitmeye çalışan  araştırmacılar, en çok Şinar kralı Amrafel’ın  isminden istifade etmektedirler. Onlara göre «Şinar» Babilonya ülkesi, «Amrafel» ise, Babil kralı Hammurabi’dir. Bu mantığa göre, Hz. İbrâhim’in, Hammurabi ile çağdaş olması gerekiyor (28). L. Wolley’e göre Hamrnurabinin yaşadığı devir, M.Ö. 1940.1792 yılları ara* sına sığdırılabilir. Aynı. araştırmacı, Hz. İbrâhim’in M.Ö. 1900 1750 yılları arasında yaşadığını söylemektedir. Bazı araştırmacılar ise Onun tarihini daha gerilere götürmektedir, M.Ö. 2050 (30), hatta 2296 yıllarını Onun yaşadığı tarih olarak gösterenler de mevcuttur. Ancak Fransızların Orta Fırat’ta «Mari»de yaptıkları yeni kazılarda bulunan devlet arşivindeki belgelere göre, Hammurabî’nin dönemi M.Ö. 1728  1686 yılları arası olarak tesbit edilmiştir. . Eğer Hz. İbrâhim, Onunla çağdaş ise, Onun da aynı dönemde yaşamış olması gerekir.

Kur’anı Kerim, Hz. İbrâhim’in başından geçen bazı olayları naklederken, bilhassa Nemrud ile olan mücadelesini anlatırken hiç tarih vermediği gibi, Nemrud’un dahi ismini anmamaktadır . Bu yüzden Onun yaşadığı çağı tesbit edebilmek için Nemrud’un çağı ile bir mukayese yapma imkânı mevcut değildir. Bütün İslâm tarihçileri Onun doğduğu sırada o bölgede Nemrud’un kral olduğu hususunda müttefiktirler (34).

İslâm ve Yahudi kaynaklarında Onun yaşadığı yüzyıl hakkında açık bir bilginin bulunmayışı, son zamanlarda yapılan kazılarda Onun çağdaşı olarak tahmin edilen kişilerle ilgili olarak bulunan belgelerde farklı rakamların ortaya çıkışı, Tevrat’ta Onun kendilerine karşı savaştığı zikredilen kralların ayrı zamanlarda yaşamış kimseler olması, Hz. İbrâhim’in hangi yüzyılda yaşamış olduğunu tesbit etmemizi güçleştirmektedir. Verilen tarihlerin ted kikinden Onun M.Ö. XX. yüzyılda yaşadığını kabul etmek en uygun olanıdır.

Hz. İbrâhim’in yaşadığı yüzyılın kesin olarak tesbit edilememesi yüzünden bazı kimseler, Onun tarihî bir şahsiyet olmayıp, aksine bir efsane kahraman olduğunu ileri sürmüşlerdir .

D — DOĞUMU, ÇOCUKLUĞU VE GENÇLİĞİ

Kur’anı Kerim’de Hz. İbrâhim’in doğum yeri’hakkında herhangi bir biİgi mevcut değildir. Ayrıca Kur’an, Onun başından geçen olayları dahi anlatırken gene yer ve zaman bildirmemektedir. İbni Sa’d’a göre Onun babası aslında Harranlı’dır. Oradan Hürmüzcürd e göç etmiş, Hz. İbrâhim burada dünyaya gelmiştir. Onun dünyaya gelmesinden bir müddet sonra ailesi Babil ülkesine Küsâya göç etmiştir. Daha sonra buradan tekrar Harran’a gelmiştir.

Diğer İslâm Tarihçileri, Hz. İbrâhim’in doğum yeri hakkında değişik yerler rivayet etmişler, bir kısmı, Onun Ehvazın Sus kentinde doğduğunu söylemiş, bir kısmı da Kûsâda, diğer bir kısmı ise Harran’da doğduğunu söylemişlerdir .

Tevrat’taki ifadelerden Onun Ur şehrinde doğduğu şeklinde bir anlam çıkarılabilir . Ancak iyice tedkik edildiği zaman Hz. İbrâhim’in doğum yeri konusunda Tevrat’ta çelişkilerin olduğu görülecektir. Tekvin’in XI. babında aynen şu ifadeler geçmektedir «Terah, Abram’ın Nahor’un ve Haran’m babası oldu …… ve Haran doğduğu memlekette, Kildanilerin. Ur şehrinde babası TerafTın önünde öldü… ve Terah, oğlu Abram’ı, Torun’u Lüt’u ve gelini Saray’ı, oğlu Abram’ın karısını beraber aldı, ve Kenan diyarına gitmek üzere Kildanîlerin Ur şehrinden yola çıktı ve Haran’a geldiler ve orada oturdular» (39). Bu ifadelerin hemen arkasından XII. babda ise şu ifadeler yer almaktadır. «Memleketinden ve akrabanın evinden sana göstereceğim memlekete git. Ve Abram, Rabbın kendisine söylediği gibi gitti… ve Abram karısı Saray’ı, kardeşinin oğlu Lut’u ve Haran’da kazanmış oldukları bütün mallarım ve edinmiş oldukları canları aldı ve Kenan diyarına gitmek üzere çıktılar ve Kenan diyarına geldiler» . Bu iki bölümün birbirine bağlanması halinde çelişki açık bir şekilde görülecektir. Çünkü XI. bölüme göre İbrâhim’in babası Kenan diyarına gitmek üzere Ur şehrinden yola çıkıyor ve Harran’a geliyor. Harran Kenan diyarı mı? Bir müddet sonra ise Hz. İbrâhim, Harran’dan yola çıkıyor ve Kenan diyarına geliyor. Harran Kenan diyarı değil mi? XI. Babda Harran Kenan diyarı imiş gibi görünüyor. XII. Badda ise Kenan diyarı değilmiş ve oradan Kenan diyarına gitmiş anlamı çıkıyor.

Yahudî Filozofu İbni Meymun, Hz. İbrâhim’in Kûsa’da doğduğunu kaydetmektedir .

Tevrat’ta ismi geçen Ur şehrinin eski Babil ülkesinin güneyinde keşfedilen Ur şehrî olduğu genel bir kabul görmektedir .

1854 yılında M.J.E. Taylor, Mezopotamya harabelerinde yaptığı bir araştırmada Arapların «mugayyar» ismini verdikleri ve Fırat nehrine 18 km uzaklıkta olan bir tümülüste bir takım belgeler bulmuş, bu belgelerden burasının eski Ur şehri olduğunu keşfetmiştir . L. Wooİley, Bu şehrin eskiden Dicle ile Fırat arasında olduğunu, ancak Dicle nehrinin bilahare yatak değiştirmesi sonucu dışarda kaldığını, bu hususun çekilen hava fotoğraflarında açıkça görüldüğünü belirtiyor. O, şehrin ilk zamanlarda denize 40 fersah uzaklıkta iken, şimdi 60 fersah uzaklıkta olduğunu, bu duruma, nehrin taşıdığı topraklarla denizi doldurmasının sebeb olduğunu söylüyor. Ayrıca o dönemlerde Ur şehrinin deniz seviyesinden yüksekliğinin bugünkü kadar olmadığını da ileri sürüyor .

İslâm kaynaklarında İbrâhim’in doğum yeri olarak Ur şehri pek zikredilmemektedir. İslâm kaynaklarında bildirilen yerler içinde en makul olanı bize göre İbni Sa’d’ın belirttiği yer olmalıdır. Çünkü o, öbür ravilerin zikrettikleri yerlerde Hz. İbrâhim’in veya babasının kaldığını haber veriyor. Ancak İslâm ve Yahudi rivayetlerden, Onun kesin olarak nerede doğduğunu tesbit etmek gene de güçtür.

1         — Hz. İbrâhim’in Ailesi

Hz. İbrâhim’in babasının adı Kur’anı Kerim’de Azer olarak geçmektedir (45). Bununla beraber İslâm Tarihçileri Onun babasının esas adım «Tarih b. Nanûr» olarak zikretmektedirler. Zebîdî, bu konuda bize şunları söylüyor. «İbrâhim, Azer’in oğludur. Azer’in adı Tarih b. Nahûr b. Saruh b. Erğu (Rağu) b. Falih b. Şalih b. Erfahşed b. Sam b. Nuh’dur. Bu nesebde ehii kitap ve neseb alimlerinin pek ihtilafı yoktur» . Zebidî’nin açıkladığı üzere ibni İshâk, ibni Hişam, İbni Sa’d ve Taberî hemen hemen aynı şecereyi vermektedirler . Tefsir kitaplarında Babasının adının Azer oluşu hususunda pek çok rivayetler mevcuttur. Bütün tefsir kitapları, Hz. İbrâhim’in babasının gerçek adının Tarih (Terah) olduğunu kabul ederler. Ancak Kur’an’da neden Azer adının geçip, öbür adının geçmediği hususunu açıklamaya çalışırlar. Bazılarına göre Onun babasının iki adı vardır. Azer ve Tarih. Yahut bu iki isimden biri ad, diğeri lakabdır . Bir kısmına göre ise, Hz. İbrâhim in babasının hizmet ettiği putun adı Azer’di. O puta hizmetinin karşılığı olarak Ona da bu isim verilmiştir . Bazılarına göre, Azer, İbranî dilinde hata eden, sapıtan ma’nasına gelmekte olup, bu isim, Kur’anı Kerim’de Ona hakaret kasdı İle zikredilmiştir .

Tevrat’ta Hz. İbrâhim’in babasının adı Terah olarak geçerken Kur’anı Kerim’de bu adın geçmeyip Azer İsminin geçmesi üzerine bazı müsteşrikler, konuyu daha değişik açılardan ele alarak incelemeye çalışmaktadırlar. Wensinck, Kur’an’da İbrâhim’in babasının adı olarak geçen Azer kelimesinin aslında İbrâhim’in kölesinin adı olduğunu söylemektedir . Evet Tevrat’ta «Eliezer» ismi Hz. İbrâhim’in kölesinin adı olarak geçmektedir . Fakat, kölenin adı Eliezer olunca, Onun babasının adının Azer olmasını engelleyen şey ne olabilir. Arapça Tevrat’larda bu Eliezer kelimesi, EIYuazir şeklinde yazılıdır. Kur’an’da geçen Azer kelimesinin başında «el» takısı yoktur ve İki kelimenin harfleri birbirinden farklıdır. Eliezer veya elYuazir ile Azer kelimesi arasında bir ilgi kurmak pek kolay değildir. Halbuki Tevrat’ta Hz. İbrâhim’in, hem dedesinin, hem de kardeşinin adı «Nahor» olarak geçmektedir . Yine Tevrat’ta Yakub ve İsrail isimleri tek kişi için, İshâk’ın oğlu için kullanıldığı gibi , iki isimli ve ismi değişen pek çok kimse vardır. En az dört bin yıl önce yaşamış bir toplumun, insanlara verdiği isimleri XX. yüzyıldaki nüfus kütüklerine yazılmış ad ve soyadı kesinliği ile ele almak yanlış olur kanaatindeyiz. Nahor dedenin mi yoksa torunun mu adı idi? diye münakaşa etmek veya İshâk’ın oğlunun ismi İsrail mi idi, yoksa Yakup mu idi? diye tartışmak ne kadar yersizse, Azer, İbrâhim’in kölesinin adıdır, babasının adı olamaz demek de o kadar yersizdir. Mısır, Babil vb. eski medeniyetlerin bulunduğu bölgelerde yapılan kazılarda, aynı şahıs olarak düşünülen kimselerin değişik isimlerine rastlanmaktadır. Meselâ : Tevrat’ta Şinar olarak geçen yerin Rabilonya, Amrafel olarak geçen ismin Hammurabi olduğuna hükmedip, Hz. İbrâhim’in yaşadığı asrı tesbit etme yoluna gidilmektedir. Yine Tevrat’ta «Eyn-Mişpata» olarak zikredilen yerin adı parantez içinde «Kadeş» olarak gösterilmektedir’ Yani o dönemde bir şahsın veya bir yerin birden fazla adı mevcut olabiliyordu. Hz. İbrâhim’in babasının da birden fazla adı olmuş olmalıdır.

Yahudi kaynakların hemen hepsinde İbrâhim’in babasının adı Terah olarak geçmektedir. Bu noktada bir ihtilaf söz konusu değildir. Tevrat, Onun babasının neye inandığı konusunda bir açıklama yapmamaktadır, Kur’anı Kerim, Onun babasının inancını geniş şekilde açıklamaktadır. İslâm kaynakları Azer’i Nemrud’un put ustası olarak takdim etmektedirler. İlerde konular işlenirken babasının inancı hakkında daha geniş bilgi verilecektir.

Hz. İbrâhim’in annesinin adı ne Kur’an’da, ne de Tevrat’ta mevcuttur. İslâm Tarihi kaynaklarında değişik isim Jere rastlamaktayız. İbni Sa’d, Onun annesinin adını «Nuna binti Kirinba bînti Kûsâ» olarak kaydetmektedir. Aynı müellif bazı rivayetlere göre annesinin adının «Ebi yona» olduğunu zikrediyor . Onun annesinin adı, İbni Kesir’de «Emile» veya «Bûna»dır. Diğer bazı kaynaklarda ise anne adı «Uşa» olarak geçmektedir . Taberi Onun annesinin aslında cariye olduğunu kaydetmektedir

2         — Doğumu :

İslâm ve Yahudi kaynaklara göre Hz. İbrâhim, Nemrud’un ülkesinde dünyaya gelmiştir. Nemrud o sırada bütün Babilonya’nın hakimi olup, güçlü’ bir kral idi. İslâm tarihçilerine göre Onun devletinin sınırları oldukça genişti. Yer yüzünün tamamına hakim olan dört kralın mevcut olduğunu, bunların da Nemrud b. Kenan, Süleyman b. Da vud, Zü’lKarneyn, ve Buhtnasır olduklarını kaydeden Taberî, Nemrud’un, kendisini, Nuh (aleyhisselâm) a gönderilen hükümlerin kalıntıları ile amel ettiğini sandığını kaydediyor .

İslâm kaynaklarında Hz. İbrâhim’in doğumu şu şekilde anlatılmaktadır. Hz. İbrâhim’in doğumu yaklaşınca müneccimleri Nemrud’a giderek Ona «şu tarihte şu yerde ismi İbrâhim olan bir çocuk dünyaya gelecek ve senin mülkünü elinden alacak, putlarını kıracak» diye haber verdiler. Bunun üzerine Nemrud, bahsedilen bu çocuğun doğumunu engellemek için söylenen bölgedeki bütün kadınları kontrol ettirerek hamile olanlarını tesbit ettirdi. Fakat Hz.İbrâhim’in annesinin hamileliği anlaşılamadı (60). Başka bir İslâmî rivayete göre ise müneccimlerden bu bilgiyi alan Nemrud, Onların söylediği bölgeden erkekleri tecrid etti. Belli bir süre, orada kadınların hamile kalmasını önlemek, böylece kendisi için varid olacak tehlikeyi bertaraf etmek istiyordu. Ancak erkeklerden tecrid edilen bu bölgede çok acil bir iş zuhur etti. Nemrud, oraya kimseyi göndermeye cesâret edemiyordu. Kendi adamları içinde dini en bütün ve kendisine en bağlı olarak İbrâhim’in babası Azer’i görüyordu. Ona diğerlerinden daha fazla güvendiği için, tecrid edilen bölgeye gitme işini Ona verdi. Ancak Azer’in karısı da bu bölgede bulunduğundan Ona evine uğramamasını tembih etti. Azer, Nemrud’un emrini yerine getirmek üzere oraya gitti. Söylenilen işi bitirdikten sonra gizlice evine uğradı, bu esnada nefsine hakim olamadı ve annesi, Hz. İbrâhim’e hamile kaldı. Azer, hem yaptığının ortaya çıkmasını önlemek, hem de çocuğunu korumak için kârısını Küfe ile Basra arasında kalan Ur şehrine götürüp bir mağaraya sakladı ve Hz. İbrâhim bu mağarada dünyaya geldi .

Bazı farklılıklarla aynı kıssalar sözlü Yahudi rivayetlerinde de vardır. Bu rivayetlerde Onun doğum olayı şöyle anlatılır. Hz. İbrâhim’in doğduğu gece, babası arkadaşlarına evinde bir ziyafet veriyordu (arkadaşları arasında Nemrud’un kahin ve danışmanları da vardı) Misafir lor gecenin geç vatkinde evden dağılırlarken gökte bîr yıldızın, dört bir tarafındaki diğer yıldızları yuttuğunu gördüler. Acele olarak durumu Nemrud’a haber vererek, dünyayı fethedecek ve Onun mülkünü elinden alacak bir çocuğun dünyaya geldiğini söylediler. Sonra Nemrud’a bu çocuğun babasını bulup, büyük bir para karşılığında çocuğu Ondan satın almasını ve öldürmesini tavsiye ettiler. O sırada orada bulunan İbrâhim’in babası onlara «sizin tavsiyeniz bana, bir adamın bir katıra «eğer bana kafanı kesmek için izin verirsen sana arpa dolu bir ev vereceğim» demesi üzerine katırın «kafamı kestikten sonra arpa dolusu ev neye yarar» deyip, adamın teklifini reddetmesini hatırlattı. Şimdi ben de size söylüyorum, eğer çocuğu kesecekseniz Onun babasına vereceğiniz paraya kim varis olacak» diye sordu. Sunun üzerine Nemrud’un danışmanları, o gece doğan çocuğun Terah’ın (Azer) oğlu olduğunu anladılar ve Ona bu gece bir çocuğunun doğup doğmadığını sordular. O da evet doğdu, ancak bir süre sonra öldü diye cevap verdi. Konuşmanın bitiminden sonra hemen oradan ayrılarak evine gitti ve oğlunu alıp bir mağaraya götürerek orada sakladı .

Tevrat’ta Hz. İbrâhim’in doğumu ile ilgili hiçbir bilgi bulunmamasına rağmen diğer Yahudi kaynaklarda bu hususta yeterince bilgi vardır. Tevrat’ta Hz. İbrâhim’in hayatı adeta ortadan başlamaktadır. İslâm kaynaklarındaki bilgilerle Yahudi kaynaklarındaki bilgileri karşılaştırdığımız zaman bazı noktalarda benzerlikler görmekteyiz. Ancak Yahudi kanyaklardaki katır teşbihi İslâm kaynaklarında yoktur. Her iki kaynak, Onun mağarada doğduğunu kaydetmektedir.

3         — Çocukluğu

İslâm kaynaklarına göre mağarada dünyaya gelen Hz. İbrâhim, orada süratle büyümüştür. Normal olarak bir çocuğun bir yılda büyüdüğü kadarını O, bir ayda büyüyordu. Mağarada kaldığı 15 aylık süre zarfında anne ve babasından başka kimse ile görüşmüyordu . Taberî’nin başka bir rivayetinde İbrâhim’in doğumundan babasının dahi haberdar olmadığı bildirilmektedir ki , bu durumda «mağarada Onun sadece annesi ile görüştüğü anlamı çıkarılabilir.

Mağarada 15 ay kalan Hz. İbrâhim, 15 yaşındaki bir çocuğun vücut ve zeka seviyesine erişmişti. Hz. İbrâhim bir gece annesine kendisini mağaradan çıkarmasını söyledi. Annesi, kimse görmesin diye Onu gece mağaradan çıkararak evine götürdü. Eve gitmek üzere mağaradan çıkınca evvela yere ve göğe baktı ve bunları kimin yarattığını düşünmeye başladı. İlk defa gökte Müşterî yıldızını gördü, onun ışığı diğer yıldızların ışığından daha parlaktı bu yüzden «işte rabbım budur» diyerek, kainatı onun yarattığını zannetti. Bir süre sonra bu yıldız kaybolunca «ben kaybolanları sevmem»  dedi. Sonra gökte ayı gördü, onun ışığı yıldızın ışığından daha parlaktı. Bu yüzden onun için «işte rabbım budur» dedi. Fakat bir süre sonra onun da battığını görünce «rabbım bana doğru yolu göstermeseydi elbette sapan topluluklardan olurdum» dedi . Sabah olup Güneş doğunca bu defa onu gördü. Güneşin ışığı öbürlerinden daha parlak idi, bu yüzden «işte rabbım budur, bu daha büyük» dedi. Fakat akşam olup onun da battığını görünce «ey kavmim ben sizin şirk koştuğunuz şeylerden uzağım, ben yüzümü yeri ve gökleri yaratana çevirdim ve artık ben Ona ortak koşanlardan değilim»  dedi.

Taberî’deki başka bir rivayete göre, Hz. İbrâhim’i mağaradan çıkarıp eve götüren annesi değil, babasıdır. Bu rivayete göre, babası bir gün arkadaşlarına, kimsenin bilmediği bir çocuğu olduğunu, Onu Nemrud’a götürüp tanıtmasının doğru olup olmayacağını sordu. Onlar da korkmamasını ve çocuğu Nemrud’a göstermesini söylediler. O da Hz. İbrâhim’i ahp Nemrud’a götürdü. Hz. İbrâhim, yolda giderken gördüğü her şeyin adının ne olduğunu babasına sorup isimlerini öğrenmeye başladı. Sonunda babasına bütün bunların bir yaratıcısının olması gerektiğini söyledi . Babasından aldığı cevaplar üzerine «sen putları ilâhlar olarak ittihaz mı ediyorsun, ben seni ve kavmini açık bir sapıklık içinde görüyorum»  diye söyledi.

Taberî, Hz. İbrâhim’in yıldız, Ay ve Güneşe «rabbım demesi hususunu inceleyip, bu konuda ileri sürülen görüşleri zikretmektedir. Bazılarına göre İbrâhim’in onlara rab demesi, yaşının küçüklüğü ve gerçekten bilmemesi yüzündendir. Bazıları ise Onun, aslında onların rab olmadıklarını bildiğini, ancak kavmini ikna için böyle bir yol izlediğini ileri sürmektedirler. Bir kısım ulema ise, Hz. İbrâhim’in, «bu benim rabbımdır» demediğini, «Haza Rab bî» ifadesinin başında gizli bir İstifham harfinin yer aldığını ve ma’nanm «Ehaza rabbî» (bu benim rabbım mı?) olduğunu ileri sürmektedirler . Bize göre Hz. İbrâhim, ister bilerek veya ister bilmeyerek bu sözü söylemiş olsun, bu pek bîr şeyi değiştirmez. Ancak Onun yıldız, Ay ve Güneşe bu şekilde yönelmesi bir tesadüf değildir. Çünkü o devirde Hz. İbrâhim’in yaşadığı bölgede putperestlikle yıldız, Ay ve Güneşe tapıcıhk çok yaygındı. Ur kazılarında ortaya çıkarılan, materyaller bunu açıkça ortaya koymaktadır. Sümer Tanrısı İştar, yıldız; Nannar, Ay; Şamaş ise Güneş Tanrısıdır . Hz. İbrâhim bu yolla, o dönemin en yaygın inancını mükemmel bir mantık silsilesi içinde çürütmüş oluyor.

Hz. İbrâhim, mağaradan çıkarak eve gittikten ve Nemrud Onun varlığından haberdar olduktan sonra, işlerinde babasına yardımcı olmaya başlamıştır. Onun babası Azer, put ustası olup, yaptığı putları çocuklarına sattırıyordu. Hz. İbrâhim’in babasının put imal ettiği yerin aynı zamanda bir ibadethane olma ihtimali vardır, veya put imal ederek sattığı yerin dışında ayrıca bir puthane mevcut olup, Hz, İbrâhim’in babası o yerin bakımından sorumlu idi. Çünkü Kur’an’da bildirildiğine göre, kavmi putlar için kurban kesmeye gittiğinde O, «hastayım» deyip geri kalmış, sonra puthaneye dönerek, onları kırmıştır. Kavmi geri döndüğünde olaydan, Hz. İbrâhim’i sorumlu tutmuş ve bunu kimin yaptığım Ona sormuşlardır. Bu ifadelerden anlıyoruz ki, Hz. İbrâhim’in babası ve oğulları buraya her zaman girmekte ve muhtemelen oranın bakımından sorumlu idiler.

Sözlü Yahudi rivayetlerine göre, babası tarafından mağaraya saklanan Hz. İbrâhim, orada üç yıl kalmıştır. Üç yıl sonra babası Terah, mağaraya gelerek Onu oradan çıkarmış ve evine götürmüştür. Hz. İbrâhim, mağaradan çıktığında ilk defa Güneşi gördü, onu tanrı zannederek «işte Tanrım budur» dedi. Bir süre geçip, Güneş battıktan sonra Ay, ortaya çıktı, onun etrafında bir takım yıldızlar vardı, onları görünce «işte şu ortadaki benim Tanrım, etrafındakiler de onun hizmetkarları» dedi (Kıssa, Kur’an’da anlatılandan biraz değişik ve olay tersinden başlatılmış). Daha sonra O, babası Terah’a bir çok sorular sormuş, özellikle yerin ve göğün nasıl yaratıldığını bunların bir yaratıcısının olması gerektiğini babasına söyleyerek, Onu Tann’nın birliğine inanmaya çağırmıştır .

Mağarada Dünyaya gelme olayı gibi, yıldızlara, Aya ve Güneş’e bakma olayıda hem İslâmî, hem de Yahudi kaynaklarda mevcuttur. Fakat, Yıldızlara bakma olayı, Kur’an’da mevcut olmasına karşılık, Tevrat’ta yoktur, sadece sözlü rivayetlerde vardır. Kur’an’da, Hz. İbrâhim’in. ilk önce yıldızları görerek onları ilâh zannettiği, sonra Ay’ı görerek onu ilâh sandığı, daha sonra Güneşi görerek onu tanrı olarak kabul ettiği bildirilmektedir. Kur’an’ın sıralaması, yıldız, Ay ve Güneş şeklindedir. Sözlü Yahudi rivayetlerinde ise, Hz. İbrâhim, önce Güneş’i, görüyor, sonra Ayı ve Yıldızları görüyor, yani ondaki sıralama, Güneş, Ay ve yıldızlar olarak geçmektedir. Kur’an’daki sıralama, insan mantığına daha uygun gelmektedir. Çünkü, bir insan en parlak olan Güneş’i görüp, onu ilâh sandıktan sonra, ondan vazgeçerek, ışığı daha zayıf olan Ay’ı ilâh olarak düşünemez, çünkü onun ışığı daha zayıftır, ışığı daha parlak olan şey, battığına göre o da batabilir. Ayrıca, hiç insanların arasına girmemiş bir çocuğun yıldızların, Ay’a hizmet ettiklerini nasıl düşünebildiği de merak konusudur

Müfessir Tantavî, Hz. İbrâhim’in mağara olayı hakkında şunları söylüyor «Yunan filozofu Eflatun, Hz. İbrâhim’den çok sonra yaşamış bir felsefecidir. Onun Cumhuriyet isimli eserinde İbrâhim’in mağara olayına çok benzeyen bir bölüm vardır» . Tantavî, Eflatun’un mağara istiaresinin ilham kaynağının Hz. İbrâhim’in mağara hayati olduğunu ifade ediyor.

4         — Gençliği :

İslâm tarihlerinde 15 ayda 15 yaşındaki bir genç kadar geliştiği haber verilen Hz. İbrâhim’in çocukluğu put imalathanesinde babasına yardım etmekle geçmiştir. O, bu sırada babasına sık sık sorular sorarak putların mahiyetini öğrenmiş ve bunların insanlara herhangi bir fayda temin etmeyeceğini kavramıştır. Hz. İbrâhim, babasının yaptığı putları zaman zaman kardeşi ile beraber satmaya götürdüğü halde, O, bu putları satmak için her hangi bir gayret göstermiyordu. Hatta elindeki putlarla dolaşırken, «fayda ve zararı olmayan bu putları kim alır» diye bağırıyor ve bu yüzden onları satmadan geri getiriyordu .

İslâm tarihi kaynaklarının bildirdiğine göre, O, satamadığı putları zaman zaman nehre götürerek suya batırıp «haydi için» diye onlarla alay ediyordu. Halkın putlar, için puthaneye getirip bıraktığı yemeklerin içine de putları sokup «yemezmisiniz, niye yemiyorsunuz»  diye onlara sesleniyordu, Onun bu durumunu gören babası, Ona ne yaptığını sorunca, babasına «ey babacığım neden görmeyen ve işitmeyen şeylere tapıyorsun, babacığım, sana gelmeyen bir bilgi bana geldi, bana tabi ol, seni doğru yola ileteyim. Babacığım, şeytana tapma, çünkü şeytan Rahman’a isyan etmişti. Babacığım ben sana Al lah’dan bir azabın dokunmasından korkuyorum, o zaman şeytan’m dostu olursun»  diye cevap verdi. Babası da Ona, «ey İbrâhim, sen benim tanrılarımdan yüz müçeviriyorsun? Eğer (onlara dil uzatmaktan) vazgeçmezsen and olsun seni taşlarım, uzun süre benden ayrıl git»  diye ikaz ederek, kendi dinini Ona telkin etmek istemiş ve Onu putlara kurbanların kesildiği bayrama katılmaya çağırmıştı. Hz. İbrâhim, başlangıçta babasının çağrısına uyar görünmüş, bayram günü babası ve kavmi ile beraber yola çıkmıştı. Ancak yola çıktıktan biraz sonra O, «hastayım»  diyerek gitmekten vazgeçmişti. O, yanındakilere ayaklarından hasta olduğunu söyleyince kavmi Onu bırakmış, O da Onların arkasından «Allah’a yemin ederim ki, siz dönüp gittikten sonra putlarınıza bir tuzak kuracağım» (80) diye seslenmişti. Hz. İbrâhim, Halk yanından uzaklaştıktan sonra puthaneye döndü ve içerde, en büyüğünden en küçüğüne kadar sıra ile dizilmiş olan putların önüne yemeklerin konduğunu gördü ve «yemez misiniz» diye onlara seslendi. Onlardan bir cevap alamayınca, eline demir bir balta alarak putların hepsini kırdı, sadece en büyüğüne dokunmadı ve baltayı onun boynuna astı. Halk merasimden dönüp geri gelince durumu gördüler ve bunu kimin yaptığını araştırmaya başladılar. Daha önceki hareketleri dolayısı İle bu işi, Hz. İbrâhim’in yapmış olabileceğini tahmin ettikleri için «bunu bizim tanrılarımıza kim yaptı» diye Ona sordular, O da, «onlann büyükleri yapmış, eğer sizinle konuşursa ona sorun» diye cevap verdi. Halk putların konuşamıyacağını bildiği için sustular. Hz. İbrâhim, Onlara, kendilerine ne zarar ve ne de fayda verecek durumda olmayan putlara tapmamalarını, bir olan Allah’a kulluk etmelerini söyledi. 13u durum, bazı kimseler tarafından Nemrud’a bildirildi. Nemrud, İbrâhim’i huzuruna çağırarak Onunla mücadeleye başladı. Hz. İbrâhim «benim rabbım diriltir ve öldürür»* deyince, Nemrud da «ben de diriltir ve öldürürüm» dedi, Hz. İbrâhim, Ona «nasıl diriltir ve öldürürsün?» diye sorunca, O, «öldürülmelerini gerekli gördüğüm iki kişiyi alırım, birini öldürürüm, diğerini yaşatırım, yani öldürmem. Böylece Onu diriltmiş, öbürünü ise öldürmüş olurum» di ye cevap verdi . Hz. İbrâhim bu cevap üzerine Ona, «Allah, Güneşi Doğudan doğurur, sen ise onu Batıdan getir»  dedi. Onunla başedemiyeceğini anlayan Nemrud, Onu hapse attırdı. Hz. İbrâhim, yedi yıl hapiste kaldı. Daha sonra Nemrud, büyük bir ateş yaktırarak, mancınıkla İbrâhim’i bu ateşin içine attırdı. Allah Teâlâ, ateşe «ey ateş İbrâhim’e serin ve esenlik ol»  buyurdu ve İbrâhim Nemrud’un ateşinden kurtuldu. Ateşe atılma esnasında meydana gelen bir takım fevkelade hadiseler karşısında şaşıran Nemrud, Taberî’nin bir rivayetine göre, Hz. İbrâhim’e, «senin ilâhına kurbanlar keseyim» demiş, O da Ona, «şu andaki dinin üzerine sebat ettiğin müddet, Allah bunları asla kabul etmez» demiştir. Nemrud ise buna karşılık, «ben mülkümü terk edemiyorum, ama gene senin ilâhına kurbanlar keseceğim» diyerek kurbanlar kesmiştir .

Sözlü Yahudi rivayetlerine göre de Hz. İbrâhim, çocukluğunda put ustası olan babası Terah’a yardım etmiş, Onun yaptığı putları satmıştır. Yine bu dönemde Onun, yemeleri için putlara yemekler verdiği Yahudi ananesinde vardır. Midraş rivayetlere göre, Hz. İbrâhim babasına ‘«yeri ve göğü kim yarattı?» diye sordu. Babası Ona, «putlar yarattı» diye cevap verdi. Bunun üzerine Hz. İbrâhim, putlara yemek ikram etti. Putlar, ikram edilen yemekleri yemeyince, onlara daha iyi yemekler hazırlayarak yemeleri için önlerine koydu. Putlar gene yemeyince Hz. İbrâhim kızarak onları ateşe attı ve yaktı. Babası Terah, eve gelince putların yanmış olduğunu gördü ve onları kimin yaktığını sordu. O da, putların kendi aralarında kavga ettiklerini ve en büyüklerinin, diğerlerini ateşe attığını söyledi. Bunun üzerine babası Terah Ona, «görmeyen, yürüyemeyen ve bir şey istemeye gücü yetmeyen bir şeyin bunları nasıl yaptığın? söyleyebilirsin» dedi. İbrâhim de babasına, «öyleyse nasıl oluyor da işitmeyen, görmeyen bu tanrılara tapıyor ve gerçek olan bir Tanrı’yı terk ediyorsun» dedi .

Sözlü Yahudi rivayetlerinde ayrıca şöyle bir olay daha anlatılmaktadır : Terah, bir gün iş için bir yere giderken, oğlu İbrâhim’i dükkanda bırakır. Bu esnada yaşlı bir adam gelerek put satın almak ister. Hz. İbrâhim Ona kaç yaşında olduğunu sorar, adam Ona yetmiş yaşında olduğunu söyler. İbrâhim de Ona «ahmak adam, senden çok daha genç oian bir tanrıya nasıl tapıyorsun, sen yetmiş yıl önce doğmuşsun, bu put ise henüz dün yapıldı» der. Bunun üzerine adam putu yere atarak parasını geri alır. Babası dükkana geri gelince kardeşi, İbrâhim’i Ona şikayet eder ve babası Ona, bundan sonra put ibadetine katılmasını söyler .

Sözlü Yahudi rivayetlerinde Hz. İbrâhim’in ateşe atılışı şu şekilde anlatılmaktadır. İbrâhim’in puthanede olduğu bir gün, kadının biri putlara sunmak üzere yemekler getirir, ancak getirilen yemekleri putlar yemezler. İbrâhim, bunun üzerine «bunların elleri var fakat tutamıyorlar, gözleri var görmüyorlar, kulakları var işitmiyorlar, onları yapanlar onları sevebilir» deyip, hepsini ateşe atar. Durum Nemrud’a intikal edince, İbrâhim’i huzuruna çağırır, ve Ona «sen benim bu dünyanın yaratıcısı ve yöneticisi olduğumu bilmiyorsun, neden benim putlarımı kırdın?» diye sorar. Hz. İbrâhim, Ona «eğer sen bu Dünya’nın yaratıcı ve yöneticisi isen bana, şu anda kalbimden geçen şeyi ve gelecekte neler yapacağımı söyle» der. Böyle bir isteğe karşı şaşıran ve çaresiz kalan Nemrud’a Hz. İbrâhim, «sen bir babadan meydana gelen bir çocuksun ve Onun gibi fanisin, sen babanı ölümden kurtaramadığın gibi kendin de ölümden kurtuiamıyacaksın» diye söyler. Nemrud, Ona «ateşe tap» deyince, O, «neden ateşi söndüren suya değil de ateşe tapayım» demiş; Nemrud, bunun üzerine «öyleyse suya tap» demiş; O da «neden suyu içinde tutan bulutlara değil de suya tapayım» demiş; Nemrud, buna karşılık, «madem öyle diyorsun, öyleyse bulutlara tap» deyince; İbrâhim, neden bulutlan sağa sola sürükleyen rüzgara değil de, bulutlara tapayım» demiş; bu defa Nemrud, «öyle olsun, rüzgara tap» diye cevap vermiş; bu defa İbrâhim, «ama insan evinin duvarlarının arkasına giderek ondan korunabilir» deyince; Nemrud, «öyleyse bana tap» demiş ve Onun ateşe atılmasını emretmiştir. Onun verdiği emir üzerine, daire biçiminde büyük bir odun yığını yapılarak tutuşturulmuş, sonra İbrâhim onun içine fırlatılmıştır. Bu sırada Tanrı bizzat kendisi gökten yere inerek Onu ateşten kurtarmıştır. Orada Tanrı İbrâhim’e görünüp şöyle söylemiştir «seni Kaidelilerin ateşinden kurtaran Tanrı benim.»

Sözlü Yahudi rivayetlerinde İbrâhim’in ateşe atılması ile ilgili değişik bir haber daha vardır. Bu habere göre, Nemrud, İbrâhim’in yaptıklarını duyduktan sonra Onun idam edilmesine karar verir ve İbrâhim’in babası Terah’ı huzuruna çağırarak Ona, oğlu İbrâhim’in idama mahkum olduğunu ve ateşe atılarak yakılacağını, bunun için çocuğun kendisine teslim edilmesini söyler. Terah, burada bir kurnazlık yaparak Nemrud’a İbrâhim’i göndermez, Onun yerine kölelerinden birinin çocuğunu gönderir. Bu rivayete göre İbrâhim, ateşe atılmamış oluyor.

Görüldüğü gibi Hz. İbrâhim’in putları kırması, Nemrud ile mücadele etmesi ve ateşe atılması ile ilgili olarak İslâmî ve Yahudi kaynaklarda mevcut olan haberlerde bazı ortak noktalar vardır. Onun babasının dükkanında çalışması, put satması, putlara yemek yedirmeye çalışması, babasını ve kavmini putlara tapmaktan vazgeçirmeye çalışması hakkındaki haberlerde her iki kaynakta fazla bir farklılık görülmemektedir. Ancak Yahudi kaynaklarda Hz. İbrâhim, putları ateşe atıp yakarken, İslâmi kaynaklarda onları balta ile kırmaktadır. İbrâhim’in Vahyi ismi verilen ve Hz. İbrâhim’e nisbet edilen kitapta ise, putlar, hem ateşe düşmekte, hem de bir hayvan tarafından parçalanmaktadır, ancak olayların faili Hz. İbrâhim değil* dir, O, bu olayları gördükten sonra putların güçsüzlüğüne kani olmuştur . Hz; İbrâhim’in Nemrud ile mücadelesinde iki kaynakta da hedef, Allah’ın birliğini ispatlamaya yönelik olmakla beraber, anlatılan kıssalarda bazı farklı noktalar vardır. İslâm kaynaklarında Güneşin batıdan doğurulması motifi işlenirken, Yahudi kaynaklarda, ateş, su, bulut, rüzgar ve duvar kıssası anlatılmaktadır.

Hz. İbrâhim’in ateşe atılması hususu iki kaynakta aynen mevcut olmakla beraber, bazı Rabbanî kaynaklarda, Terah’ın, İbrâhim’in yerine esirlerinden birinin çocuğunu Nemrud’a göndererek Onu ateşe attırdığı, dolayısı ile İbrâhim’in hiç ateşe atılmadığı şeklinde bir . haber mevcuttur. Müsteşrik Wensick, bu haberin, Sefer hayyaşar isimli          eserde mevcut olduğunu, bu haberin kaynağının Yahudilik olmadığını, bunun İslâm rivayetlerinden Yahudiliğe geçtiğini söylüyor. Kur’anı Kerim’de İbrâhim’in ateşe atıldığı kesin bir dille ifade edildiği gibi, hadislerde de aynı mealde haberler vardır. Hiçbir İslâm kaynağı Kur’an’a tamamen ters düşen böyle bir rivayeti nakletmez. Araştırdığımız kadarı ile İslâm kaynaklarında böyle bir habere tesadüf edemedik, şayet gözümüzden kaçan her hangi bir yerde böyle bir haber varsa, Wensinck’in iddiasının aksine bu, İsrailiyat olarak bu esere sızmış olmalıdır. Şayet Wensinck, bu iddiasını yer göstererek te’yid etmeye çalışsa idi, kaynaklarını tetkik etme imkânı bulabilirdik. Bir çok müsteşrik, İslâm kaynaklarındaki bir çok hususun Yahudilik veya Hristiyanlıktan alındığını ispatlamak için olağanüstü gayret gösterirken, Wensinck’ in böyle bir iddia ile ortaya çıkması bizi şaşırtıyor.

Tevrat’ta, İbrâhim’in göçlerine gelinceye kadar Onun hayatından hiç bahsedilmez, dolayısı ile ateşe atılma olayı Tevrat’ta mevcut değildir. Sözlü Yahudi rivayetlerinde bu konu ile ilgili olarak, Allah’ın bizzat gökten yere inerek İbrâhim’i kurtardığı kaydedilmektedir ki, Kur’an’da ve diğer hiçbir İslâm kaynağında böyle bir ifade yoktur. Bu nokta, İslâmiyetle Yahudiliğin Tanrı anlayışındaki temel farklılığı açıkça ortaya koymaktadır. İslâmî inanca göre Allah, zaman ve mekandan münezzehtir, kadiri mutlaktır. Hz. İbrâhim’i kurtarmak için Onun sadece dilemesi ve emretmesi yeter. Nitekim, Kur’an’da «biz ateşe İbrâhim için serin ve esenlik ol dedik» (91) buyurulmaktadır, gökten İnme ve benzeri ifadeler, İslâm kaynaklarında yoktur, Yahudilikte ise Allah (C.C.), sanki bir insan gibi düşünülmekte, hatta bazen insanlarla bile güreştirilmektedir. Tevrat’a göre, bir gece Allah, Hz. Yakub ile güreş tutmuş, sabaha kadar süren güreşte Allah, Hz. Yakub’a yenilmiştir.

Kur’anı Kerim, Hz. İbrâhim’in nerede ateşe atıldığını belirtmemektedir. Yahudi rivayetlerine göre bu olay, Kaidelilerin ülkesinde geçmektedir. Bu rivayetlere göre Allah, gökten yere inip İbrâhim’i ateşten kurtardıktan sonra Ona «seni Kaidelilerin ateşinden kurtaran Tanrı benim» demektedir. Halbuki, daha önce belirttiğimiz gibi, Kaideliler, Hz. İbrâhim’den eri az sekiz yüzyıl sonra tarih sahnesine çıkmışlardır. Bu bakımdan Allah, Onu ateşten kurtardıktan sonra Ona «Seni Kaidelilerin ateşinden kurtaran benim» demiş olamaz. Çünkü böyle bir ifadeden Hz. İbrâhim hiçbir şey anlayamaz, ayrıca bu ifade yanlış olur. Çünkü Hz. İbrâhim’i Kaideliler ateşe atmamışlardır.

E — HZ. İBHAHİMİN GÖÇLERİ

Tevrat’ta Hz. İbrâhim’in hayatı hakkındaki tafsilatlı haberler, Onun göç olayını anlatarak başlamaktadır. Onda Onun daha önceki hayatı hakkında hiçbir teferruat yoktur. Kur’anı Kerim’de ise Onun göçleri ile ilgili hiçbir haber yoktur, sadece çocuklarından birini (çocuğun dahi ismi zikredilmemektedir) ekinsiz bir vadiye bıraktığı çok kısa bir şekilde ifade edilmektedir. Diğer İslâm kaynaklarında göç olayları ile ilgili haberler mevcuttur. Gerek İslâm kaynaklarında ve gerekse Yahudi kaynaklarında Onun göçleri hakkındaki bilgilerden, Onun ilk defa Harran’a göç ettiği, sonra Şam bölgesine ve Filistin’e giderek oraya yerleştiği anlaşılmaktadır 

1         — Harran’a Göç :

İbni Sa’d’a göre İbrâhimin ateşe atılması olayı, Kusa şehrinde cereyan etmiştir. Ona göre Hz. İbrâhim, ateşten kurtulduktan sonra bu şehri terkederek Fırat nehrini geçmiş ve önce Şam bölgesine gelmiş, bir müddet sonra da oradan Harran’a gelmiştir. Aynı tarihçinin ifadesine göre, İbrâhim Kûsa’dan kaçıp Harran’a gelince, Nemrud, Onu yakalayıp geri getirmeleri için peşinden kendi adamlarını göndermiştir. Nemrud kendi adamlarına Harran’da Süryanice konuşan birine rastlarlarsa hemen yakalayıp kendisine getirmelerini söylemiş, adamları Harran’a varınca tesadüfen Hz. İbrâhim ile karşılaşmışlar, fakat O, Onlarla Süryanice değil, İbranice konuşmuştur. Bu yüzden Onu tanıyamamışlar ve yakalayamamışlardır .

Folklorik mahiyetteki rivayetlere göre Hz, İbrâhim, Urfa şehrinde ateşe atılmıştır ve oradan Harran’a kaçmıştır. Aynı rivayetler, bugün Urfa’daki Halilürrahman camisinin havuzundaki balıkların, zamanında Hz. İbrâhim’in askerleri olduğunu, Nemrud’un askerlerinin Hz. İbrâhim’in sürüsünü kaçırmaları üzerine havuzdaki balıkların silahlı insanlar şekline girerek Nemrud’un askerleri ile savaştıklarını, savaştan sonra İse terkar balık haline dönerek havuza geri döndüklerini efsanevî bir tarzda haber vermektedirler.

Arkeolog Woolley’e göre, İbrâhim’in doğduğu Ur Şehri ile Urfa şehrini, birbirine karıştırmamak gerekir. Bu iki şehrin isim benzerliği sun’idir. Hz. İbrâhim’in doğduğu Ur şehri, Sümerlilerin Ur şehridir. Tarihçi Hupolemos, eserinde bu şehirden Kamarina şehri diyerek bahsetmektedir. Urfa, tarihin hiçbir devrinde Ur ismi ile anılmamıştır. Woolley’e göre, Urfa ile Harran arası sadece 20 km kadardır. Eğer İbrâhim’in ateşe atıldığı yer Urfa olsaydı, bit kadar yakın bir mesafede bulunan Harran’a gelişi için göç tabirini kullanmamak gerekirdi. Bu kaçıştan göç olarak bahsedildiğine göre, kaçılan yer, Urfa değil, Basra körfezinin yakınındaki Ur şehridir .

Bazı Batılı araştırmacılar, Tevrat’taki «İbranî İbrâhim» tabirini mesned yaparak, Hz. İbrâhim’in aslında Habiru veya Amurru kabilelerinden bir kimse olarak kabul etmekte, Onun Ur’dan Harran’a göçünü bir kabile göçü ve Hz. İbrâhim’i de bu göç kafilesinin başkanı olarak düşünmektedirler. Wolley, Habiru’ların, Rim-Sin ve Hammurabi’nin ordularında paralı askerler olarak savaştıklarını ve «haydutlar» ve «boğaz koparanlar» lakabı ile anıldıklarını kaydetmektedir. Aynı araştırmacıya göre İbraniler, Hz. İbrâhim’den altı asır önce yaşamış olan «Eber» ismindeki bir atadan türemişlerdir. Woolley, Ur’dan Harran’a göçü, Nemrud ile mücadeleden ziyade ekonomik sebeplere bağlamak istemektedir.

Sabiî kaynaklar, Hz. İbrâhim’in, ülkede fesad çıkarak halkı ayaklandırdığı için melik tarafından hapsettirildiğini, fakat hapiste iken de faaliyetine devam ettiği için Şam taraflarına sürgün gönderildiğini kaydetmektedirler.

Gerek Tevrat’ta ve sözlü Yahudi rivayetlerinde, gerekse İslâm tarihi kitaplarında göç hadisesi ile alakalı olarak mevcut olan bilgilerde devamlı bir müphemlik vardır. Sözlü rivayetlerde put ustası olarak takdim edilen Hz. İbrâhim’in babası Terah (Azer), Tevrat’a göre, İbrâhim ile beraber Harran’a gitmiş görünüyor. Yine sözlü Yahudi rivayetlerine göre, İbrâhim, putlara tapmama konusunda babasını ikaz etmiş, babası halkın tepkisinden korktuğu için Oğluna tabi olmamıştır. Terah, ve öbür oğlu Haran, putlara tapmaya devam etmişler, Hz. İbrâhim, Onların yaptıklarına kızdığı için bir gece putlarla dolu olan evi ateşe vermiştir. Kardeşi Haran, yangını söndürmeye çalışırken yanarak ölmüştür. Sözlü rivayetlere göre putları yakan, babası ile mücadele eden hatta kardeşinin yanmasına sebep olan İbrâhim, Tevrat’a göre babası, Terah ile beraber Haran’a göç etmektedir, Burada sözlü Yahudi rivayetleri ile Tevrat arasında açık bir çelişki görülmektedir.

Kur’anı Kerim ve diğer İslâm kaynaklarına göre, Hz. İbrâhim, putlara tapma konusunda babası ile mücadele etmiş, babası Ona karşı çok sert bir tavır takınarak, yaptığı işe devam etmesi halinde yanından ayrılıp gitmesini söylemiştir. Böyle olunca* Hz. İbrâhim’in Harran’a göçü esnasında yanında babasının olması mümkün değildir. Onun babası ile birlikte Harran’a gitmiş olması hususunda, İslâm kaynaklan ile Tevrat arasında açık bir çelişki vardır. İbni Sa’d’a göre O, Harran’a gitmeden önce Şam’a gitmiş, orada iken Sâre ile evlenmiştir .

Hz. İbrâhim’in Harran’daki hayatı hakkında folklorik mahiyette anlatılan pekçok şey vardır. Ancak İslâm kaynaklarında bu hususta fazla bir malumat yoktur.

Sözlü Yahudi rivayetlerine göre, Hz. İbrâhim, peygamberlik görevine Harran’da iken başlamaktadır. Bir yandan kendisi peygamber olarak erkekleri Allah’ın birliğine inanmaya davet ederken, öbür yandan karısı Sâre de, kadınlar arasında faaliyet göstererek Onları tevhid inancına çağırmıştır .

Bazı Yahudi kaynaklar, Hz. İbrâhim’in Allah’ın birliğini kavrayarak bunu insanlara tebliğ etmeye üç yaşında iken başladığını söylerken, diğer bazı Yahudi kaynaklar Onun bu işe on yaşında iken başladığını kaydetmektedir. Daha ihtiyatlı olan bazı Yahudi kaynaklar ise, Onun peygamberlik görevine 48 yaşında iken başladığını bildirmektedirler.

2         — Filistin’e (Kenan Diyarına) Göç :

Harran’da bir süre kalan Hz. İbrâhim, karısı Sâre ve yeğeni Lût’u da yanma alarak Suriye topraklarına doğru göçetmeye başlıyor. İslâm kaynaklarında bu göç için açık bir sebep gösterilmiyor . Tevrat’ta bu göç olayı şu şekilde haber verilmektedir. «Abram, Rabbın kendisine söylediği gibi gitti; Lût da kendisi ile beraber gitti ve Abram gittiği vakit yetmiş beş yaşında idi. Abram, karısı Saray’ı ve kardeşinin oğlu Lût’u, Harran’da kazanmış oldukları bütün mallarını ve edinmiş olduğu canları aldı, Kenan diyarına gitmek üzere yola çıktılar ve Kenan diyarına geldiler. Abram, Şekem denilen yere, More meşesine kadar olan memleketi geçti  Ve oradan Beyt-el’in şarkında olan dağa hareket etti, garbında Beyt-el ve şarkında Ay olarak çadırını kurdu ve orada Rabbe bir mezbah yaptı ve Rabbın ismini çağırdı. Ve Abram gitgide Cenuba doğru göç ediyordu»» .

Folklorik mahiyetteki rivayetlerde Hz, İbrâhim’in, Harran’da Nemrud ile savaştığı zikredildiği gibi, bazı Yahudi kaynaklarda Onun Nemmd ile savaşıp Onu mağlup ettikten sonra Halilullah (Allah’ın Dostu) ünvanını aldığı, bundan sonra maiyeti ile beraber Kudüs üzerine yürüdüğü kaydedilmektedir .

Rabbanî literatüründe Hz. İbrâhim, aynı zamanda sürülerine otlak arayan bir kabile başkam olarak takdim edilmektedir. Tevrat’ta da Onun mal varlığından, sürülerinden ve kölelerinden sık sık bahsedilmektedir .

Tevrat, Hz. İbrâhim’in Harran’dan çıkarak Filistin’e göç etmesine Tanrı’nın vahyinin sebep olduğunu beyan ettiği gibi, orada Tanrı’nın Ona, zürriyetini bol kılacağını, Mil ile Fırat arasındaki toprakları Onun zürriyetine vereceğini va’dettiğini ifade eder . Yahudilerin Arzı Mev’ud (Tanrı tarafından Yahudi milletine va’dedilen topraklar), ideali Tevrat’ın bu ifadelerinden kaynaklanmaktadır. Yahudilerin, uzun süre kuracaklarımı hayal ettikleri ve sonunda kurmaya muvaffak oldukları İsrail Devleti’nin sınırları, Tevrat’taki bu va’de uygun olarak Nil ve Fırat nehirleri ile çizilmektedir.

Hz. İbrâhim’in Kenan topraklarına göçü, yazılı ve sözlü Yahudi rivayetlerine ve İslâm tarihlerine göre, güneye doğru tedricen gerçekleşmiştir. Yahudi kaynaklarda Hz. İbrâhim’in, gittiği yerlere mezhahlar (kurban kesme yerleri) inşa ettiği belirtilirken., İslâm tarihleri Onun gittiği yerlerde mescidler inşa ettiğini kaydetmektedirler .

Hz. İbrâhim, Mısır’a gitmeden önce ve Mısır’dan döndükten sonra Filistin’de bir çok yerler dolaşmış, son olarak Hebron’a yerleşmiştir. Bu bölgede Onun ana hedefinin tevhid inancın! yaymak olduğu şüphe götürmez. Onun bu bölgeye geldiği sıralarda Filistin halkının putperestlik inancına sahip olduğu bilinmektedir Mirdaş kaynaklarında Hz. İbrâhim’in, bölge halkına, kendi inancını benimsetmek için Mamre meşeliği veya Beer Şeba’da dört yolun kesiştiği bir yerde büyük bir bina yaptırarak gelen yolcuları bu binada ağırladığı, bu binanın dört bir tarafında birer kapı bulunduğu, her gelenin binaya serbestçe girerek evin ortasında, üzeri yiyecek ve şaraplarla dolu masaya oturup karnını doyurduktan sonra rahatça istirahat ettiği bildirilmektedir. Aynı kaynakların naklettiğine göre, Bu binaya gelerek karnını doyuran ve istirahat eden yolcular, yollarına devam etmek üzere binadan ayrılırlarken, Hz. İbrâhim’e teşekkür etmek isterlerdi, ancak O, yukarıyı göstererek, kendisine değil, bir olan Allah’a teşekkür etmelerini söylerdi. O, bu şekilde kendi inancını o bölgenin ahalisine benimsetmeye çalışıyordu.

Müsafirlerine şarap ikramı meselesi hariç, yukarda anlatılanlara benzer haberler, İslâm kaynaklarında da vardır. Onun müsafirlerine karşı çok cömert davrandığı, bu yüzden Ebu’l-Edyaf (ziyaret verenlerin babası) unvanını aldığı İslâm kaynaklarında mevcuttur.

Tevrat ve sözlü rivayetler, Allah’ın Hz. İbrâhim’e, soyunu bol kılacağını, çocuklarını büyük millet yapacağını, hatta Onun çocuklarına Nil ile Fırat arasındaki yerleri vatan olarak vereceğini vadettiğini sık sık tekrarlamaktadırlar. Kur’anı Kerim’de bu mealde hiçbir ifade yoktur. Allah’ın Hz. İbrâhim’e «ben seni insanlara önder kılacağım» diye hitabı üzerine Onun, «soyumdan da önderler yap»  diye cevap verdiğini bildiren ve İbrâhim ile İsmâil’in «Rabbımız, bizi sana teslim olanlar yap, neslimizden de sana teslim olan bir ümmet çıkar»  şeklinde dua ettiklerini bildiren Kuran ayetlerini, Tevrat’taki ifadelerle karşılaştırdığımız zaman, Tevrat’ın tamamen bir soyu, inancı ne olursa olsun bir ırkı kasdettiği, buna karşılık Kur’an’ın hedefinin böyle olmadığı, ayetlerde geçen zürriyet kelimesinden dahi bir soy ve ırktan ziyade, bir inanç topluluğunun kasdediIdiği, daha sonraki ayetlerin ma’nalarından açıkça anlaşılmaktadır. Zürriyet kelimesinin geçtiği ayetten sonraki ayette «Rabbım, bu şehri güvenli kıl, halkından Allah’a ve ahiret gününe inananları çeşitli ürünlerle besle» denilmektedir. Daha sonraki ayetlerde konu daha çok vuzuha kavuşmakta ve Kur’an’ın gerçek amacının inananlar olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu ayetlerde «Rabbı Ona (İbrâhim’e) İslâm ol demişti. O da âlemlerin Rabbma teslim oldum demişti. İbrâhim de bunu kendi oğullarına vasiyyet etti. Yakub da, «oğullarım, Allah sizin için o dini seçti, bundan dolayı sadece müslümanlar olarak ölünüz (diye vasiyet etmişti)». Bu ifadeler Tevrat’taki gibi sadece bîr soyu ihtiva etmemektedir. Zımnen Arap ırkına işaret ettiği anlaşılabil se bile, Onlardan sadece Allah’a ve ahiret gününe inananlar için dua edilerek, asıl hedefin iman olduğu ortaya konuyor.

Yukarda zikredilen ayetlerde Kur’anı Kerim’in hedef ve gayesi mükemmel bir şekilde gözler önüne serilmektedir. Kâbe’nin inşası esnasında yapılan duanın anlatıldığı ayette ve daha sonraki ayetlerde inanç ve iman motifi işleniyor, gerçek inancın, Müslüman olmak olduğu ve Allah’ın, İbrâhim’e «İslâm ol» diye emrettiği bildiriliyor. Daha sonra, İbrâhim’le beraber, Arap ırkının atası olmayan Yakub’un çocuklarına bu tevhid inancını vasiyet ettikleri ve Yakub’un çocuklarının «biz Ona teslim olanlarız»  diyerek, Onların da tevhid inancında oldukları açıklanıyor, Bir yandan, İsmâil oğulları için dua edilirken, Onlardan sadece iman edenlere dua ediliyor, öbür yandan Yakub’un oğullarının aynı inançta oldukları, bu yolla asıl önemli olanın Allah’ın birliğine inanmak olduğu ortaya konuyor, Tevrat’ta ve diğer Yahudi kaynaklarda asla böyle bir inanç birliği hedefi yoktur. Tevrat, İsrail oğullarını en üstün soy ve Tanrı’nın seçtiği ırk olarak takdim etmektedir Hz. İbrâhim, Filistin’e geldikten sonra bu bölgenin muhtelif yerlerini dolaştığı gibi, zaman zaman bölge dışında da seyahatler yapmıştır. Bu seyahatlerin amacı da tevhid inancını yaymak idi.

F — MISIR’A SEYAHAT

Kur’anı Kerim’de Hz. İbrâhim’in göçlerinden bahsedilmediği gibi, Onun seyahatleri hakkında da her hangi bir bilgi verilmez. Ancak Hadisi Şeriflerde bu hususta yeterli malûmat vardır. Sahihi Müslim de mevcut olan ve Ebu Hüreyre’den rivayet edilen bir Hadisi Şerifte Hz. Muhammed şöyle buyurmaktadır. «Hz. İbrâhim, üç yerde yalan söyledi : Birincisi, kavmi ilâhlarına kurban kesmeye giderken O, «ben hastayım» deyip Onlardan ayrıldığı zaman. İkincisi, putları kırdıktan sonra kavmi geri dönüp «bunları putlarımıza kim yaptı?» diye sorunca, «bunu onların büyükleri yaptı» diye cevap verdiği zaman. Üçüncüsü, Cebbar’ın adamları karısı Sâre’nin kim olduğunu sorduklarında «bu benim kızkardeşimdir» dediği zaman, Hz. İbrâhim, yanında karısı Sâre olduğu halde Cebbar’ın ülkesine geldi. Sâre, insanların en güzellerindendi. Hz. İbrâhim Ona, «bu Cebbar eğer senin benim karım olduğunu bilirse bana senin yüzünden zarar verir, şayet sana benim kim olduğumu sorarsa benim için «kardeşimdir» de, zira sen benim İslâm kardeşimsin, çünkü yer yüzünde senden ve benden başka Müslüman bilmiyorum» dedi. Cebbar’ın adamları çok güzel bir kadının geldiğini Ona haber verince O da adamlarını göndererek Sâre’yi sarayına getirtti. Sâre, Cebbar’ın yanma girdiği zaman Hz. İbrâhim, namaza durmuştu. Cebbar, Sâre’ye elini uzattığı zaman şiddetle sarsıldı ve elleri felç. o!du. Cebbar Sâre’ye bir daha böyle bir şeye tevessü! etmeyeceğini, kendisini bu durumdan kurtarmasını söyledi. Sâre, Onun İçin dua etti ve Cebbar felç durumundan kurtuldu, ancak kurtulduğu anda yeniden Sâre’ye elini uzattı, aynı anda gene şiddetle sarsılarak felç oldu. Tekrar Sâre’ye yalvararak, Onu bu felaketten kurtarmasını, yaptığı işi bir daha yapmayacağım söyledi. Sâre Onun için tekrar dua edince Onun felci geçti ve normal haline döndü. Fakat Cebbar, üçüncü olarak ellerini uzatarak tekrar Ona dokunmak istedi. Daha öncekilerde olduğu glbî gene felç olunca, tekrar Sâre’ye yalvararak kendisini bu felaketten kurtarmasını, bu işi bir daha asla yapmayacağını söyledi, Sâre Onun için tekrar dua etti. Cebbar, bu felçten üçüncü defa kurtulunca Sâre’yi kendisine getiren adamı çağırarak «sen bana bir insan değil, bir şeytan getirmişsin, al bunu benim topraklarımdan çıkar» demiş, Sâre’ye Hâcer’i cariye olarak hediye ederek Onu geri göndermiştir. Sâre Cebbar’ın yanından ayrıldığında İbrâhim, hâlâ namazda idi, Sâre gelince İbrâhim namazdan çıktı ve Ona, nelerin olduğunu sordu. O da «facir ve kafir’in hilesine Allah kafidir» cevabını verdi.»

Aynı olay, İslam tarihlerinde de ufak tefek değişikliklerle aynı şekilde nakledilmektedir. İbni Sa’d ve Tabe rî’de olay, Hz. İbrâhim’in yolda Cebbar’ın adamları ile kar şılaştîktan sonra, Onlarm karısı Sâre’ye bakışlarından şüphelendiği ve adamların kendisini sorguya çekmeleri karşısında endişeye kapılarak hemen karısı Sâre’yi ikaz ettiği ve «bu adamlar seni bana sordular ben de kızkardeşimdir diye cevap verdim, Onlar sana beni sorarlarsa sen de «kardeşimdir» diye cevap ver» dediği şeklinde geçmektedir. İslâm tarihlerinde nakledilenlere göre Onun, karşılaştığı bu durumu daha önce bilmediği, bir emri vaki karşısında kalınca böyle bir tedbire başvurduğu anlaşılıyor . Sahihi Müslim’deki hadisten, Onun bu felaketten kurtulmak için, Sâre’nin Cebbar’ın yanma girdiği sırada namaza durduğu ve Allah’a yalvardığı anlaşılıyor.

Tevrat, Hz. İbrâhim’in Mısır’a gidişini açık bir şekilde haber vermektedir. Tevrat’a göre Hz. İbrâhim, daha Mısır’a gitmeden önce yolda karşılacakları durumu bilmekte, bu yüzden karısı Sâre’ye «sen çok güzelsin, yolda bu kimin olur diye sorarlarsa sakın kocamdır deme, Onun kardeşiyim de, senin yüzünden beni Öldürmesinler» diye tembihte bulunmaktadır. Yolda Firavunun adamları ile karşılaştıkları zaman Sâre, aynı şekilde «ben bu adamın kız kardeşiyim» demektedir. Tevrat’ta Hz. İbrâhim’in bu olaydan ayrı olarak, benzeri bir olayla Gerar ülkesinde karşılaştığı, orada da karısı Sâre için Gerar meliki Abımelek’e «bu benim kızkardeşimdir» dediği bildiril inektedir. Tevrat’a göre aynı olay, İshâk ile karısı Rebeka’nın başından da geçmiş görünüyor. İshâk, karısı ile beraber Gerar ülkesine gidiyor, İshâk, karısı Rebeka’ nın güzelliği yüzünden Gerar halkı kendisine kötülük ederler korkusu ile Rebeka’yı kız kardeşi olarak tanıtıyor. Kral Abı melek, bir gün kaldıkları yerde (her halde kendi sarayı] İshâk ile Rebeka’nın oynaştıklarını görünce, Rebeka’ nın Onun karısı olduğunu anlıyor .

Sözlü Yahudi rivayetlerinde Hz. İbrâhim’in Mısır’a gidişi daha değişik bir tarzda ele alınmaktadır. O, Mısır’a oradaki rahiplerle ve bilginlerle mücadele için gitmiştir. O, Mısır’ın bilgin ve münevverleri ile bir çok konuda münakaşalar yapmış, sonunda Onlara kendi fikirlerini kabul ettirmiştir. Kohler’in ifadesine göre O, Mısırlılara Matematik ve Astronomiyi öğretmiştir. Bu bilimler Mezopotamya’dan Mısır’a İbrâhim zamanında gelmiş ve bu işte Onun, büyük emeği geçmiştir .

Hz. İbrâhim’in Mısır seyahati ile ilgili olarak İslâm kaynaklarında mevcut olan bilgiler bazı noktalarda Yahudi kaynaklardaki haberlerle benzerlik göstermektedir. Ancak gene de farklı noktalar vardır. Tevrat ve diğer Yahudi kaynaklarda Sâre’nin Hz. İbrâhim tarafından kızkardeşi olarak tanıtılması olayı iki yerde geçmiş olarak gösteriliyor. Birincisi, Mısır’da Firavun’a karşı, İkincisi ise Gerar ülkesinde kral Abımelek’e karşı, hatta üçüncü olarak İshâk’ın karısı Rebeka’yı yine Abımelek’e karşı aynı şekilde takdim ettiği Tevrat’ta mevcuttur. Kur’an’da bu olay hiç yoktur, diğer İslâm kaynaklarında ise sadece bir tek olay vardır. Ülke Mısır ülkesidir, fakat Fir’avun’un adı yerine, Cebbar ismi vardır. Olay Cebbar ile İbrâhim arasında geçmiş olarak takdim edilmektedir,

İslâm kaynakları, özellikle hadisler, «kız kardeşim» ifadesinin tevilini dahi Hz. İbrâhim’e yaptırmakta ve Onun karısı için neden «kız kardeşim» dediğini açıklamaktadırlar. Hz. İbrâhim, nedeni açıklarken, «çünkü sen benim din kardeşimsin» demektedir. Gerçi Tevrat’ta da karısı için neden «kız kardeşim» dediğine dair bir açıklama vardır, ama bu açıklamada açık bir tenakuz vardır. Bu konuda Tevrat’ta aynen şu ifadeler yer almaktadır «O, (Sâre) gerçekten benim kız kardeşimdir, kendisi babamın kızıdır, fakat annemin kızı değildir ve benim karım oldu (123). Ancak bu ifadenin geçtiği bölümden önceki bölümlerde şu ifadeler geçmektedir.» Ve Terah’ın zürriyetleri bunlardır. Terah, Abram’ın Nahor’un ve Haran’ın babası oldu. Haran, Lût’un babası oldu       Abram ve Nahor,

kendilerine karılar aldılar. Abram’ın Karısının adı Saray, Nahor’un karısının adı Milka idi. O, (Sâre) Milka’nm babası, ve İskân’ın babası Haran’ın kızı idi. Ve Saray kısırdı ve çocuğu olmazdı . Bu sözlerden, önce, şu hususu tesbit ediyoruz, Haran, Nahor ve Abram, Terah’ın oğullarıdır. Lût, Haran’ın oğlu ve Terah’ın torunudur. Abram’ m karısı Saray, Nahor’un Karısı Milka ve İskân, Haran’ın çocuklarıdır. Böyle olunca Saray, İbrâhim’in kızkardeşi değil, yeğeni, yani kardeşinin çocuğudur. Tevrat’ın daha sonraki bölümlerinde ise Saray, İbrâhim’in baba bir, anne ayrı kardeşi olarak bildiriliyordu. Her iki durumda da Hz. İbrâhim, nikahı düşmeyecek kadar yakım olan biri ile evlenmektedir. Acaba Hz. İbrâhim’in şeriatında yeğenler ve kız kardeşlerle evlenmek caizmiydi?

Hz. İbrâhim’in Mısır seyahati ile ilgili olarak Tevrat’ta bulunan bilgiler, adeta Onun namusuna karşı lakayd kaldığı intibaını vermektedir. Bugün Yahudilerin ellerindeki İbranice Tevrat’larda nasıl bir uslûbun kullanıldığını ve bu hadisenin nasıl anlatıldığını bilemiyoruz, ancak elimizde mevcut Türkçe’ye çevrilmiş Kitabı Mukaddeslerde bu olayın anlatılışı Hz. İbrâhim’i tahkir eder mahiyettedir. O, karısının elinden alınarak götürülmesine ses çıkarmamış, hatta kocası olduğunu anlarlarsa kendisini öldürürler diye kendisine bu kimin olur diye sorulunca «kardeşimdir» demiştir. İşin daha tuhaf olan yanı, Tevrat’a göre, Hz. İbrâhim, daha yolculuğa çıkmadan önce yolda olacakları tahmin etmiş ve bu hususda ne söyleyeceklerini karısına tembih etmiştir. «Mısırlılar seni görünce, bu Onun karısıdır derler ve beni öldürürler, fakat seni sağ bırakırlar, senin yüzünden bana karşı iyi davranılsın ve senin sebebinle canım yaşasın diye Onun kız kardeşiyim de» demiştir.

Süryanî tarihçisi Ebu’iFerec’e göre Hz. İbrâhim’in Mısır’a gittiğinde karşılaştığı Firavun, XI. Mısır kralı Panos idi. Ebu’l-Ferec’in ifadesine göre Panos, Sâre’yi Onun elinden aldıktan bir süre sonra Ona altın, gümüş ve kumaşlar vererek İade etmiş ve İbrâhim’i Mısırdan çıkarmıştır.

İslâm kaynaklarında bu olay Yahudi ve Hristiyan kaynaklardan daha saygılı bir üslûp ile verilmektedir.

F — LUT (Aleyhisselâm.) OLAYI

Kur’anı Kerim’de İbrâhim (A.S.)in yeğeni Hz. Lût hakkında fazla teferruatlı bilgi yoktur. Sadece Onun, kavminin, Allah’a isyan ettiği, ahlâken çok kötü şeyler yaptığı ve bu yüzden Allah tarafından helak edildiği bildirilmektedir. Kur’anı Kerim, Lut (aleyhisselâm) olayına bağlı olarak Onun kavmini helake memur edilen meleklerin Hz. İbrâhim’e uğradıklarını, Hz. İbrâhim’in Onlara bir buzağı keserek ikram ettiğini, bu esnada çocuğu olmayan Sâre’ye meleklerin bir çocuğunun olacağını ve Onu îshak ile müjdelediklerini haber vermektedir .

Kur’anı Kerim’in Lût (aleyhisselâm) hakkında anlattığı bütün olaylar, bu çerçeve içinde cereyan etmektedir. Hedef, Onun kavminin içine düştüğü sapıklıkları ve bu yüzden Onların duçar oldukları felaketleri haber vererek bu olaydan ibret alınmasını sağlamaktır.

Diğer Islâm kaynakları, Lût (aleyhisselâm) olayını aynı çerçeve içinde ele almakla beraber biraz daha teferruatlı bilgi verirler. Bu bilgiler, daha ziyade Onun kavminin işledikleri ahlâksızlıklar yüzünden uğramış oldukları felaketin teferruatı hakkındadır,

Yahudi kaynakları, Lût (aleyhisselâm) u, çok teferruatlı olarak anlatmaktadırlar. Tevrat’a göre O, Ur şehrinden çıktığı andan itibaren devamlı olarak Hz. İbrâhim’in yanındadır. O, hem Hz. İbrâhim’in yeğeni, hem de kayınbiraderidir. Her ikisi de sürü sahibidir, bu yüzden aralarında bazı anlaşmazlıklar dahi olmaktadır. Ancak Hz. İbrâhim her zaman Onu himaye etmektedir,

.Tevrat ve Sözlü Yahudi rivayetlerinde İbrâhim, aynı zamanda bir savaşçı ve ordu kumandanıdır. Lût, Sodom da otururken komşu devletler Sodom’a saldırırlar ve Lût’u esir alırlar, ayrıca Onun bütün mallarını yağmalarlar. Bunun üzerine Hz. İbrâhim 318 uşağı ile beraber saldırganların üzerine yürür ve Lût’u onların ellerinden kurtarır. Tevrat’ta anlatıldığına göre yapılan bu savaşta iki ayrı ittifak grubu mevcuttu. Lût’un yaşadığı Sodom devletinin grubu savaşta mağlup olunca, Hz. İbrâhim, yeğeni Lût yüzünden mağlupların safına geçerek öbür devletlere karşı savaştı ve Onları mağlup etti. Ancak gerek galip ve gerekse1 mağlup tarafta bulunan devletler ve Onların kralları hakkında; Tevrat’ta bulunan bilgilerde büyük çelişkiler mevcuttur. Zikredilen krallar, tarihi bilgilere göre, ayrı ayrı zamanlarda yaşamış birbiri ile çağdaş olmayan kimselerdir. Tervat, ayrı yüzyıllarda yaşayan kimseleri birbirleri ile savaştırıyor. Bu da bize gösteriyor ki .Tevrat kaleme alınırken (zamanında yazılmadığı için) bir takım şahıs ve devlet: isimleri birbirine karıştırılmış, değişik zamanlarda cereyan eden hadiseler birleştirilerek tek olaymış gibi yazılmıştır.

Sözlü Yahudi rivayetlerine göre bu savaşta Hz. İbrâhim, yerden ekin köklerini sökerek düşmanların üzerine fırlatmış, bunlar ok ve yay haline gelerek düşmanları helak etmiştir. Tevrat, Hz. İbrâhim’e gelerek Lût’un esir alındığını haber veren kaçağın adını ayrıca zikretmez. Ancak bu kaçağın adı Rabbinik literatürde Og olarak geçmektedir. Bu Og ismi, Tevrat’ın Tesniye kitabında, demirden bir yatakta yatan dokuz arşın uzunluğunda, dört arşın eninde bir kral olarak takdim ediliyor . Rabbinik literatür’e göre, Lût’un esir alındığını Hz. İbrâhim’e haber veren bu Başan Kralı Og, Nuh tufanından önce yaşamış olan devlerin kalıntısı olup, Hz. İbrâhim’in karısı Sâre’ye göz koymuştu ve bu yüzden Hz. İbrâhim’i savaşa sokmak istiyor, savaşta Onun ölmesini, böylece Onun karısına sahip olmayı umuyordu . Burada Tevrat ile sözlü rivayetler arasında bir çelişki ortaya çıkmaktadır. Tevrat’a göre Nuh Tufanı bütün Dünyayı kaplamış, Nuh’un çocuklarından başka kimse yeryüzünde kalmamış, insanlık Onlardan türemiştir . Sözlü rivayetlere göre ise, Hz. İbrâhim’e gelip, Lût’un esir alındığını haber veren bu Og, Nuh tufanından önce yaşamış olan devlerin kalıntısıdır. Bundan, Nuh’un oğullan dışında Tufan’dan kurtulanların mevcut olduğu veya Tufan’ın evrensel olmayıp, mahalli olduğu sonucu çıkmaktadır.

Bazı Islâm Tarihi kaynaklan da Hz. İbrâhim’in savaşlar yaptığını haber vermektedirler. Bunlara göre Allah, Hz, İbrâhim’i dost İttihaz edince O, buna karşı şükretmek için bütün kölelerini azad etmiştir. Azad ettiği bu köleler Onun yanından ayrılmamış ve Hz. İbrâhim’in yaptığı savaşlarda Onunla beraber savaşmışlardır. Bu ‘köleler yer yüzünde efendisi ile birlikte savaşan ilk kölelerdir.

Tevrat, Lût hakkında bize şu bilgiyi veriydi «Lût Tsoar’dan çıkıp dağda oturdu, iki kızı Onunla beraberdi. Çünkü Tsoar’da oturmaktan korktu. O ve iki kızı bir mağarada oturdular. Büyük kız, küçüğüne dedi. Babamız kocamıştır ve bütün Dünya’nın yoluna göre yanımıza girmek İçin memlekette erkek yoktur. Gel babamıza şarap içirelim, babamızdan zürriyetler yaşatmak için Onunla yatarız. O gece babalarına şarap içirdiler, büyük kız girip babası ile. yattı ve Onun yatmasını ve kalkmasını bilmedi. Ertesi gün, büyük kız küçüğüne dedi. İşte dün gece babamla yattim. Bu gece de Ona şarap içirelim ve babamızdan zürriyet yaşatmak için gir Onunla yat ve o gece dahi babalarına şarap içirdiler. Küçük kız kalkıp Onunla yattı, Lût’ un iki kızı böylece babalarından gebe kaldılar.»

Tevrat, Lüt’u şarap içen, kızları ile zina eden bir kişi olarak takdim ettiği gibi, Yakub’un oğlu Yehuda’yı, tanıyamadığı için dul gelini ile zina eden, fakat bir süre sonra gelininin hamileliğini duyunca Onun yakılmasını emreden, Dul gelinin kendisi ile zina edenin kayınpederi olduğunu ispatlaması üzerine Ona karşı verdiği emri geri alan bir kimse olarak göstermektedir. Yine Tevrat, Davud’u, Sarayı’nın damına çıkıp evinde yıkanan bir kadını seyreden, sonra Onu Sarayına getirip zina eden, bu kadının kocasını savaşta ön safa gönderip öldürten bir kimse olarak  bildirmektedir, Tevrat’ta buna benzer daha pek çok müstehcen olay, peygamberlere isnad edilmektedir. Peygamberlik anlayışı bu olan Tevrat, Hz. İbrâhim’i namusu konusunda lakayd, hatta karısının güzelliğinden istifade ederek insanların kendisine iyi davranması ve ikramlarda bulunması için Onu «bu benim kız kardeşimdir» diye takdim eden bir kişi olarak gösteriyor.

G — HÂCERLE İSMAİL (aleyhisselâm) İN EVDEN ÇIKARILIŞ!

İslâm kaynaklan, Hz. İbrâhim’in Mısır’dan Filistin’e döndükten sonra orada geçen hayatı hakkında fazla bilgi vermezler. Hz. İbrâhim’in, bu bölgede Sebi denilen yerde kuyu kazdığını ve Mescit inşa ettiğini, Ancak yerli halkın kendilerini rahatsız etmesi yüzünden oradan ayrılarak Ram le ile İliya arasında bir yere yerleştiğini, Onun ayrılmasını müteakip Sebi’dekİ kuyunun kuruması üzerine, Sebi halkının kendisine geri gelmesi için müracaat ettiklerini, fakat İbrâhim’in bunu kabul etmeyip, Onlara yedi tane koyun verip geri gönderdiğini vb. olayları haber verirler. Bu olay bazı değişikliklerle beraber Tevrat’ta da vardır.

Gerek İslâm kaynakları, gerekse Yahudi kaynakları, Hz. İbrâhim ve Sâre’nin Mısır’dan geri dönerken Hâcer’i, Sâre’nin kölesi olarak oradan Filistin’e getirdiklerini haber vermektedirler.

1        — Hz. İbrâhim’in Hâcer’le evlenmesi :

Kur’anı Kerim başta olmak üzere İslam kaynakları, Hz. İbrâhim’in ilk karısı Sâre’nin kısır olup uzun süre çocuğunun olmadığını bu yüzden Hz. İbrâhim’in zaman zaman çocuk özlemi çektiğini haber vermektedirler. Durumu gören Sâre, Mısır’dan getirmiş olduğu cariyesi Hâcer’i, çocuk doğurması için Hz. İbrâhim’e eş olarak verir. Kısa sürede Hâcer, hamile kalır ve Hz, İsmâil Dünyaya gelir. İsmâil’in doğumundan sonra Sâre Hâcer’i kıskanmaya başlar. Bir süre sonra Sâre İshâk’ı doğurunca bu kıskançlık daha da artar ve Sâre Hz. İbrâhim’e, Hâcer ve İsmâil’i evden çıkarmasını söyler. Hz. İbrâhim, Allah’ın emri üzerine İsmâil ve Hâcer’i Mekke’ye götürüp oraya bırakır .

Tevrat’ta bu olay çok tafsilatlı olarak nakledilmekte, Sâre’nin, Hâcer daha hamile iken Ona yaptığı işkenceler yüzünden Hâcer’in evden kaçtığını, ancak tekrar eve geri döndüğünü haber vermektedir.

Tevrat İsmâil’in çöle götürüldüğünü orada çocuklar sahibi olduğunu ve Arapların Ondan türediğini haber vermektedir. Burada önemine binaen bir noktayı açıklamak isteriz. Arap’ların İsmâil aleyhisselâmdan türediğini bizzat Tevrat haber vermektedir. Bazı müsteşriklerin iddia ettikleri gibi bu haberi Hz. Muhammed salla’llâhu aleyhi ve sellem, ortaya atmış değildir.

Tevrat’a göre, İsmâil doğduğunda Hz, İbrâhim 86 yaşında idi. İshâk doğduğunda ise 100 yaşında idi. İshâk’ın sütten kesilmesi üzerine verilen ziyafette İsmâil İshâk’a gülünce, Sâre hiddetlenerek İsmâil’i ve annesini evden çıkarmasını Hz. İbrâhim’e söylemiştir. Yani İsmâil’in evden çıkarıldığı tarihte İsmâil’in en az 15 yaşında olması gerekiyor . Ama nedense Tevrat, aynı babın daha sonraki kısımlarında önceden 15 yaşında olduğunu söylediği İsmâil’i, birden bire annesi Hâcer’in kucağında bir bebek haline getiriyor. Bu kısımlarda İsmâil küçük bir çocuk oluyor, annesi susuzluktan Onun ölümünü görmemek için Onu bir çalının arkasına atıyor. Bu sırada oradan zemzem suyu çıkıyor . Tevrat’a göre İsmâil büyüyeceğine, sürekli olarak küçülüyor.

2          — Mekke’ye Gidiş : İslâm kaynaklarına göre, Sâre kıskançlığı yüzünden İsmâil ve Hâcer’in evden çıkarılmasını isteyince Hz. İbrâhim, Allah’ın emri ile onları evden çıkarmış ve Cebrail’in rehberliğinde Mekke’ye, Kâbe’: nin bulunduğu yere kadar getirmiştir. O sırada Mekke’de hiçbir insan yaşamıyordu ve çevrede yiyecek, içecek bir şey de yoktu. Onları oraya bırakmak ölüme terk etmek gibi bir şeydi ve böyle yapmak Hz. İbrâhim’e çok zor geliyordu, Bu Hüzünde O, «Rabbımız, ben çocuklarımdan birini senin Beyti Haramının yanında ekinsiz bir vadiye yerleştirdim. Namaz kılsınlar diye (böyle yaptım). Sen de insanlardan bir takım gönülleri Onları sever yap ye Onları çeşitli meyvelerle besle ki Onlar şükretsinler» diye Allah’a dua etti. Onları çok az olan yiyecek ve içeceklerle orada bırakıp geri dönerken Hâcer, Ona «bizi hiç kimsenin ve hiçbir yiyeceğin bulunmadığı bu yerde bırakıp geri mi gidiyorsun?» diye sordu. Hz. İbrâhim, Rabbmın böyle emrettiğini, bu yüzden böyle yapmak zorunda kaldığını söyleyince Hâcer, durumu kabullendi. Çok güç bir durumla karşılaşan Hz. İbrâhim, şöyle dua etti, «Rabbımız, sen bizim gizlediğimizi de, açığa vurduğumuzu da hep bilirsin. Ne yerde, ne de gökte hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz» Hz. İbrâhim, Filistin’e döndükten sonra, yiyecek ve içecek hiçbir şeyin bulunmadığı ve hiçbir insanın yaşamadığı bu ıssız yerde Hâcer ve İsmâil yapayalnız kalmışlardı. İsmâil bir süre sonra susayınca Hâcer etrafa su aramaya çıktı, bu günkü Safa ile Merve arasındaki bölgede su aramak ve çocuğunun susuzluktan ölmesini görmemek için koşuştururken, İsmâil’i bıraktığı, bu günkü Zemzem kuyusunun bulunduğu yerden bir suyun fışkırdığını gördü ve oradan çıkan su ile çocuğun ve kendisinin ihtiyaçlarını karşıladı. Bu sırada Cürhüm kabilesinden bir topluluk Şam’a gitmek üzere çevreden geçiyorlardı. Bunlar Hâcer ve İsmâil’in bulunduğu yerin üstünde uçuşan kuşları gördüler. O bölgenin en önemli problemi su bulmak idi. Kuşların bulunduğu bir yerde suyun bulunmasının büyük bir ihtimal olduğunu tahmin eden kervandaki insanlar, kuşların uçuştuğu yere doğru geldiklerinde, orada bir kadın ve çocuğun olduğunu gördüler, Onların yanına gelerek su almak için izin istediler. Hâcer Onlara gerekli izni verdi. Cürhümlü’Ierden bir grup, buraya gelerek yerleştiler. Bir süre sonra Hâcer burada vefat etti. İsmâil, Cürhümiü’lerden bir kız ile evlendi ve kısa sürede Onların dilini Öğrendi .

İbrâhim, İsmâil’i ziyaret için Mekke’ye geldiğinde, İsmâil evde olmadığından karısı Onu karşıladı, ancak gelen müsafire (İbrâhim’e) kadın iyi davranmadığı gibi, kendi hallerinden şikayet etti. İbrâhim, kim olduğunu söylemeden kadına «kocan eve geldiğinde, şu şu eşkâlde bir ihtiyar geldi ve sana evinin eşiğini değiştirmeni salık verdi» diye söyle dedi. İsmâil eve gelince, karısının tarifinden, gelenin babası İbrâhim olduğunu anladığı gibi, «evinin eşiği» tabiri ile karısını kasdettiğini anlayıp, Onu boşadı. Bir süre sonra başka bir kadınla evlendi. İbrâhim tekrar İsmâil’i ziyarete geldi, İsmâil yine evde yoktu, karısı yaşlı bir müsafirlerinin geldiğini görünce, Ona her türlü saygı ve ikramı gösterdi. İbrâhim, Onlara dualar ettikden sonra kadına «kocan eve gelince, bize şu şu evsafta bir ihtiyar geldi, sana evinin eşiğini sabit kılmanı söylüyor» diye söylemesini tembih ederek oradan ayrıldı. İsmâil eve geldiğinde, gelenin babası olduğunu, bu defa evlendiği kadından babasının memnun olduğunu anladı .

İsmâil ve Hâcer’in evden çıkarılmaları hakkında L. Woolley, entresan bir görüş ileri sürmektedir. Ona göre İbrâhim’in, İsmâil ve Hâcer’i evden çıkarması Sümer kanunlarının gereği olarak gerçekleşmiştir. Yapılan kazılarda ortaya çıkarılan ve metni çözülen Sümer kanununa göre, Sümerler’de normal olarak tek evlilik vardır.

Bir erkek ancak bir kadınla evlenebilir. Ancak kadının kısır olması halinde çözüm yolu olarak koca, isterse kısır kadını boşayabilir, isterse bu kısır kadını boşamadan ikinci bir kadın alabilir, fakat bu ikinci kadın, hiçbir şekilde birinci kadın olma hakkını alamaz, İlk kadının kısırlığı halinde ikinci bir çözüm yolu, kısır kadının kendi cariyelerinden birini kocasına vermesidir.

Bu cariye kadının, çocuğu olması halinde bu çocuk kanunî mirasçı olur ve artık koca hiçbir şekilde başka bir kadını eve getiremez. Cariyeden çocuk doğduktan sonra bile ilk kadın, eşlik hakkını kaybetmez, her zaman tercih hakkına sahip olur. Eğer cariye anne, ilk eşi kendine rakip görüp Onunla geçinemezse, Onun esas sahibi olan ilk eş, isterse onu tekrar kocasından alıp kendisine esir yapabilir, ancak başkasına satamaz. (Bu Sümer kanunları, P. V. Schei tarafından La Loi de Hammurabî adı ile Fransızca’ya çevrilerek 1904 yılında Paris’te yayınlandı.)

L .WoolIey’e göre, Sâre île Hâcer arasında meydana gelen hadise, bu kanunların çerçevesinde cereyan etmiş olup, bu kanunlara göre, bu durumda İbrâhim aleyhisselâmımın yapabileceği başkaca bir şey yoktu. İbrâhim, Sümer kanunlarının gereği olarak, Sâre’nin isteği ve ısrarı üzerine Hâcer ve İsmâil’i evden çıkarmıştır. Ancak burada akla başka sualler de gelmektedir. Sümer kanunlarına göre, cariye eş’den olma çocuk, kanuni mirasçı durumuna geldiği halde, neden İsmâil mirastan mahrum edilmiş  ve evden çıkarılmıştır. Tevrat, İbrâhim’in bütün mirasını İshâk’a bıraktığını, İsmâil ve diğer kardeşlerine sadece bazı hediyeler verdiğini nakletmektedir. Acaba kısır eşin çocuk sahibi olmasından sonra bu çocuk, mirastan mı mahrum oluyor?

Göçebe kanunlarına göre, özellikle erkek çocuk çok kıymetlidir. Böyle olmasına rağmen, Woolley’e göre, Hz. İbrâhim, Sâre’den çok korktuğu veya Onu çok sevdiği için, dolayısı ile Sâre’yi Hâcer’e tercih ettiği için değil, Sümer kanunlarının gereği olarak böyle davranmak zorunda kalmıştır.

Tevrat’ın açıklamasına göre, İsmâil, İshâk’la alay ettiği için Sâre, adeta İbrâhim’e ültimatom veriyor ve«bu çocuğu evden çıkar ve bu, İshâk ile mirasçı olmasın» diyor. Woolley’e göre, İshâk’ın İsmâil’e üstünlüğü, ilk kadının çocuğu olması yüzündendir. Sâre’nin, İsmâil’i evden uzaklaştırmak istemesinin esas sebebinin, ahlâkî olduğu, bir cariyenin çocuğu İle beraber İshâk’ın yetişmesini istemediği de rivayetler arasındadır .

 

H — KURBAN OLAYI

Kur’anı Kerim, Kurban olayını Saffat süresinde ateşe atılma olayının ardından özlü bir biçimde şöyle haber vermektedir; «Yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz» dedi. Oysa sizi de taptıklarınızı da Allah yarattı. Onun için bina yapın da Onu ateşe atın dediler. Ona bir tuzak kurmak istediler, biz de Onları alçak düşürdük. O dedi ki «ben Rabb’ıma gideceğim O beni doğru yola iletecek, Rabbim bana iyilerden (bir çocuk) Lütfet» Ona halim (iyi huylu) bir erkek çocuğu müjdeledik. Çocuk, Onun yanında koşma çağına gelince «Yavrum, ben uykuda seni kesiyor görüyorum bak ne dersin» dedi. (Çocuk) «Babacığım sana emredileni yap, inşallah beni sabredenlerden bulacaksın» dedi. İkisi de böylece teslim oldular ve Onu alnı üzerine yıktı. Biz ona, «ey İbrâhim! sen rüyayı doğruladın, işte biz, güzel davrananları böyle mükafatlandırırız» diye seslendik. Gerçekten bu, apaçık bir imtihandı ve fidye olarak Ona büyük bir kurbanlık verdik. Sonra gelenler arasında Ona, (iyi bir ün) bıraktık. (Sonra gelecek olanlar) «İbrâhim’e selâm olsun» diyeceklerdi. Biz güzel davrananları işte böyle mükafatlandırırız.» Görüldüğü üzere Kur’anı Kerim, gerek İbrâhim’in, gerekse oğlunun, Allah’ın emrine nasıl muti olduklarını ibret olsun diye zikretmekte, ateşe atılma olayından sonra, İbrâhim’in dolaştığı yerleri hiç anmamaktadır. Sadece Onun bir çocuk istediğini, Allah’ın Onu bir çocukla müjdelediğini, çocuğun ismini (İsmâil veya İshâk) anmadan beyan ettikten sonra, çocuğun koşacak çağa geldikten sonra İbrâhim’in, rüyasında çocuğunu kesmekle emrolunduğunu, bu durumu çocuğa bildirdiği zaman «ne ile emrolunduysan onu yap» cevabım aldığını ve kurban edilme olayının cereyan ettiğini ifade etmektedir.

Kurban olayı Tevrat’ta, İshâk’ın kurban edildiği şeklinde geçmektedir. Bu olay çok teferruatlı bir tarzda, kurban esnasında kullanılan bıçağa, iplere varıncaya kadar bu kitapta anlatılmaktadır .

Hangi çocuğun kurban edildiği hususu, Yahudi kaynaklarda tartışılmaz. Bu kaynaklar, İshâk’ın kurban edildiğinde müttefiktirler. İslâm Tarihlerinde ve Tefsir kitaplarında İsmâil’in mi, yoksa İshâk’m mı kurban edildiği geniş şekilde tartışılır.

İbrâhim uzun süren bir evlilik hayatına rağmen çocuk sahibi olamadığı için, Tanrıdan bir evlât istemiş, Allah da ona çok istediği bu evladı verdikten sonra, Onu, (imtihan kasdı ile) kurban etmesini istemiştir. İlk çocuk Tevrat’ın beyanına göre İsmâil’dir . İstenen ve Allah’ın verdiği ilk oğul, İsmâil olduğuna göre, tabiî olan, Onun kurban edilmesidir. Saffat süresi 102. ayette «Çocuk Onun yanında koşma çağına gelince» ifadesine dayanarak, «İsmâil, küçük yaşta İbrâhim’in yanından ayrılmıştı, İbrâhim’in yanında koşma çağına Onun değil, İshâk’ın gelmesi mümkündür, bu yüzden kurban edilmesi emrolunan İshâk’tır» denilmesine, İbni Kesir şöyle cevap veriyor. «İbrâhim, İsmâil’in yanına sık sık gidiyor ve Onu ziyaret ediyordu. Çünkü Onu ekinsiz bir vadiye bırakmıştı, bu yüzden, «çocuk Onun yanında koşma çağına gelince» ifadesinden, İsmâil’in anlaşılmasına bir engel yoktur».

Ayrıca Tevrat’ta da her şeyin ilkini kurban etme emri sık sık tekrarlanmakta olduğuna göre , Bizzat Tevrat delili ile ilk çocuk İsmâil’in, kurban edilmesinin emrediIdiği açıktır.

Kitabı Mukaddes, Çıkış, XIII, 2; «Bütün ilk doğanları İsrail oğullan, arasında, insanda, hayvanda, bütün rahmi açanları benim için takdis et o, benimdir»; Çıkış, XXII, 29 «Hasadını ve masaranın akıttığını takdimde gecikmeyeceksin. Oğullarının ilk doğanını bana vereceksin»; Sayılar,. III, 13 «Çünkü ilk doğanlar benimdir. Mısır diyarında bütün ilk doğanları vurduğum günde, İsrailde insan olsun, hayvan olsun bütün ilk doğanları kendime takdis ettim. Onlar benim olacak, ben rabbım»; Hezekiel, XX, 26, «ve onları harab edeyim de rab ben idiğimi bilsinler diye her ilk doğanı ateşten geçirerek ettikleri takdimelerle onları murdar ettim.»

İslâm kaynaklarında kurban olayı şu şekilde anlatılmaktadır. İbrâhim, Allah’tan aldığı emirle İsmâil’i Mekke’ye bıraktıktan sonra, Cürhümlüler, Hâcer’den izin alarak Kâbe çevresine yerleştiler. İbrâhim, zaman zaman Onları ziyarete geliyordu. İsmâil, belli bir yaşa geldikten sonra, Allah, rüyasında Hz. İbrâhim’e görünerek en sevdiğini kendisi için kurban etmesini istedi. İbrâhim, oğlu İsmâil’e durumu bildirince, İsmâil, Allah’ın emrine tâbi olduğunu ve ne ile emrolundu ise onu yapmasını babasına söyledi. Babası Onu yatırıp boğazına bıçağı sürmesine rağmen Allah, evlâdını kesmesine müsaade etmedi, Ona bir koç göndererek onun yerine bu koçu kurban etmesini bildirdi ve İbrâhim koçu kurban etti. İslâmiyetteki kurban vecibesinin temeli bu olaya dayanmaktadır. İslâmî kaynaklarda İsmâil babasına «ey babacığım beni keserken seni rahatsız etmeyeyim, onun için ellerimi ayaklarımı bağla, yüzüme bakınca merhamete gelmeyesin onun için yüzümü kapat» demektedir . Yahudi rivayetlerde ise, İshâk kurban edilirken bıçağı görerek korkmasın diyerek, gökten bir melek inmiş ve Onun gözlerini kapatmıştır. Bu olayın tesiri ile İshâk’ın gözleri bir daha görmemiştir . İslâm kaynaklarına göre İsmâil’in kurban edilmek üzere babası tarafından evden uzaklaştırılmasından itibaren şeytan, gerek İbrâhim ve İsmâil’i, gerekse Hâcer’i devamlı şekilde Allah’ın emrine karşı gelmeleri için kışkırtmış, fakat bu işte muvaffak olamamıştır. İbrâhim, bu esnada şeytanı kovmak için taşlamıştır. İslâmiyetteki hac ibadetinde şeytan taşlamanın bu olayla irtibatlı olduğu rivayet edilmektedir . Aynı şeytan motifi, Yahudi kaynaklarda da vardır, ancak sözlü Yahudî rivayetlerinde şeytan’ın adı «Mastemah» olarak geçer . İbrâhim’in vahyi isimli eserde ise, Şeytanın adı «Azazil»dir . Kur’anı Kerim, kurban olayını büyük bir imtihan olarak zikretmektedir . Kurtubî’ye göre Allah, İbrâhim’in, kendi çocuğuna olan sevgisi ile, kendisini yaratana karşı olan .sevgi ve bağlılığı arasında bir tercih yapmasını istemiş, İbrâhim Allah sevgisini evlât sevgisine tercih etmiştir. Dünya’da evlâttan vazgeçmek en zor iştir. İbrâhim, Allah için Onu feda etmekten çekinmemiştir . Kur’anı Kerim’de İbrâhim’in imtihanı hakkında şöyle buyurulmaktadır. «Rabbı bir zamanlar İbrâhim’i bir takım kelimelerle İmtihan etmişti, O da onları tamamlayınca «ben seni İnsanlara önder yapacağım» demişti» . Allah’ın İbrâhim’i kendileri ile imtihan ettiği kelimelerin neler olduğu hususunda çok çeşitli rivayetler vardır. Bazılarına göre bunlar mağaradan İlk çıktığında yıldız ay ve güneşle imtihan olunması, oğlunu kurban etmekle emrolunması, Âteşe atılması sünnetle ve Haccın erkânı ile emrolunması, memleketinden çıkmakla emrolunması, misvak kullanma, koltuk altı ve kasıkları temizleme, bıyıkları kısaltma, saçları düzeltme, büyük ve küçük abdestten sonra temizlik, Cuma günleri gusül abdesti almak, ağıza ve buruna su vermek gibi şeylerdir . Tevrat’ta, İbrâhim’in bir kere imtihan edildiği yazılı olmasına rağmen, Midraş rivayetlerinde on tane imtihan hikayesi vardır. Ayrıca Onun dört değişik hayvanı kurban etmesi, kuşları kurban etmesi olayı da bu rivayetlerde yer almaktadır . Kuşlarla ilgili olarak Kur’anı Kerim’de şöyle buyurulmaktadır. «İbrâhim de bir zaman «Rabbım ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster» demişti. (Allah, Ona inanmadm mı? dedi O da Hayır (inandım) ama kalbim kuvvet bulsun diye (görmek istiyorum) dedi. O halde kuşlardan dördünü tut, onları kendine çek (iyice incele) sonra (kesip) her dağın başına onlardan birer parça koy, sonra onları kendine çağır, koşarak sana gelecekler» . Rivayete göre bu kuşlar; Tavus, Güvercin, Karga ve Horozmuş. Ebu Hureyre’den rivayet edilen bir Hadisi Şerifte Hz. Muhammed salla’llâhu aleyhi ve sellem «Allahım, ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster» diye İbrâhim’in soru sorarak düştüğü şüphe hususunda, bizim Ondan daha fazla şüphe etmeye hakkımız vardır» buyurmaktadır (Müslim, Sahih’i Müslim C. II, s. 1839, Süleyman Ateş, Kur’anı Kerim ve Yüce Meali, Ankara, 1983, s. 43).

İbrâhim’in hayatını anlatmaya başladığımız andan beri naklettiğimiz bir kısım rivayetler (bilhassa tarih kitaplarında zikredilen) Yahudi rivayetlere paralellik arz eder. Muhammed Abduh, bilhassa İbrâhim’in imtihan olunduğu şeyler hususunda İslâm kaynaklarındaki rivayetlerin, İs lâma sokulmak istenen Yahudi rivayetler olduğunu ifade etmektedir .

I — KÂBE’NİN İNŞASI

İbrâhim’in İsmâil’i kurban etmeye teşebbüsü olayı, İsmâil’in çocukluk çağında cereyan etmiştir. İsiâmi rivayetlere göre, İbrâhim’in, daha başlangıçta Hâcer’le İsmail’i Mekke’ye, Kâbe çevresine getirip bırakması olayı, Kâbe’nin inşası ile bağlantılıdır. Filistin’den yola çıktıklarında «Cebrail, onlara refakat ederek Kâbe’nin yapılacağı yere ulaşıncaya kadar Onlara rehberlik etmiştir. İbrâhim, yolda sık sık «burası mı?» diye sormuş, Cebrail «hayır burası değil» diye cevap vermiştir. Kâbe çevresine geldiklerinde ise, «işte burası» demiş ve İbrâhim’e inşa edeceği mabedin yerini göstermiştir, hatta zemzem suyunu bulduktan sonra bizzat bir meleğin gelerek Hâcer’e, korkma masnıı, zira burada bu çocuğun ve babasının inşa edecekleri bir Beytullah’ın mevcut olduğunu bildirdiği rivayet edilmektedir .

Tevrat ve diğer Yahudi Kaynaklar, İbrâhim’in gittiği yerlere kurban kesme yerleri (mezbah) inşa ettiğini bildirirler. L Woolley, Hz. İbrâhim’in kurban kesme ibadetini, esas memleketi Babilonya’dan getirdiğini söyler. Ona göre, İbrâhim aleyhisselâm zamanında Mezopotamya’da insan kurbanı yoktu, ama hayvan kurbanı vardı. Hayvanlar özel olarak yapılmış kurban kesme yerlerinde kurban ediliyordu. Nuh aleyhisselâm da (Sümerce’de adı Utanapiştim) kendine kurban kesme yerleri inşa etmişti. Ur da yapılan kazılarda tuğladan insa edilmiş bu özel kurban kesme yerleri bulunmuş olup, buralarda içinde pişmiş et, hurma, ekmek ve çeşitli yiyecekler bulunan yemek kabları ve su kabları bulunmuştur. Nuh aleyhisselâm, bu sunaklarda hayvan ve kuşları kurban ediyordu. Hz. İbrâhim, Ur’ daki bu adeti sürdürmüş, Ur’dan ayrıldıktan sonra her gittiği yere bu sunaklardan yapmıştır.

Fakat Filistin’e vardığında kendi inancından farklı olarak Filistin yerlilerinin, insan kurban ettiklerini görmüştü. Onlar, doğan ilk çocuklarını Tanrıya kurban ediyorlardı. Woolley’e göre İbrahim’i, oğlunu kurban etmeye sevkeden olay, Filistinliler’de gördüğü bu olaydır. Fakat tanrısı Ona izin vermemiş, oğlu yerine Ona bir koç göndermiştir .

İslâm kaynaklarına göre ise İbrâhim, gittiği yerlere mezbah değil, Mabed (ibadethane) inşa etmiştir. Nitekim İsmâil ve Hâcer’i Kâbe’ye getirişinin asıl sebebi, oraya bir mabed yapmakla emrolunmasıdır. Tevrat’ta, Kâbe’nin inşası ile ilgili bilgi yoktur. Kur’anı Kerim, Kâbe’nin yeryüzünde inşa edilen ilk mabed olduğunu şu ayeti ile açıklar «Şüphesiz insanlara (mabed olarak) ilk kurulan ev, Mekke’de olandır (O) bereket ve hidayet kaynağı olarak kurulmuştur. Onda açık deliller ve İbrâhim’in makamı vardır. Ona giren güvene erer ».

Kâbe’nin yer yüzünde inşa edilen ilk bina olup olmaması, münakaşa konusudur. Kâbe’nin, Hz. Adem tarafından inşa edildiği, ancak onu taş île ilk defa Şit in inşa ettiği, Nuh Tufanı ile Kâbe’nin yıkıldığı şeklindeki rivayetleri  İbni Kesir, hurafe olarak kabul etmekte ve yer yüzünde ibadet için yapılan ilk mabedin, Hz. İbrâhim ve İsmail tarafından inşa edilen Kâbe olduğunu bildirmektedir.

Taberi, bir adamın Hz. Ali’ye gelerek, yeryüzünde ilk inşa edilen binanın Kâbe olup olmadığını sorunca, Hz. Ali’nin «hayır» diye cevap verdiğini nakleder .

 İbni İshâk, Salih ve Hûd peygamberlerin dışında bütün peygamberlerin Kâbe’yi ziyaret ettiklerini, Kâbe’nin Adem aleyhisselâm tarafından inşa edildiğini, fakat Nuh Tufanı ile yıkıldığım beyan eder.

Yüce Allah, Hz. İbrâhim’e Kâbe’nin yerini bildirdiğini şu ayetle açıklamaktadır «Bir zamanlar İbrâhim’e beytin yerini açıklamıştık. Buna hiçbir şeyi ortak koşma, tavaf edenler, ayakta duranlar, rüku ve secde edenler için evimi temizle dedik» . Ayet, hem Kâbe’nin yerinin Hz. İbrâhim’e açıklandığını, hem de oranın temiz tutulması gerektiğini açıklamaktadır. Kâbe’nin inşa edilişinin sebebi Bakara suresinde şöyle açıklanmaktadır. «Biz beyti (Kâbe) insanlara toplantı ve güven yeri yaptık. Siz de İbrâhim’in makamından bir namaz yeri edinin. Biz İbrâhim ve İsmâil’e Tavaf edenler, ibadete kapananlar, rüku ve secde edenler için evimi temizleyin diye emretmiştik» . İbni Kesir, «İbrâhim’in makamında namaz yeri edinin» emrinin, «orada namaz kılın* manasına geldiğini, yoksa orayı mesh edin mapasına gelmediğini ifade ediyor. Aynı .müfessir, «orayı temiz tutun» emrinden kasd edilenin, buranın putlardan veya Allah’a şirk koşmaktan temizlenmesi olduğunu, zira Hz. İbrâhim zamanında bir kısım insanların putlara taptıklarını ve şirk koştuklarını bildirmektedir.

Filistin’den ilk gelişte yeri tesbit edilen Kâbe’nin yapılması, İsmâil’in büyüyüp babasına yardım edecek çağa geldiği zaman gerçekleşmiştir. İbrâhim, Kâbe’yi inşa etmek üzere Şam Bölgesinden çıkıp Mekke’ye geldiğinde,

İsmâil’i Zemzem kuyusuna yakın bir yerde bir ağacm altında okunu yontarken buldu. Ona, «Rabbım burada bana bir bina yapmamı emretti, bu işte bana yardım edeceksin» dedi, İsmâil Ona, «Rabbım sana ne emretmişse onu yap, ben de sana yardım edeceğim» dedi. İbrâhim Kâbe’nin bulunduğu yeri göstererek «şuraya yapmamı emretti» dedi Ve İsmâil ile birlikte Kâbe’nin duvarlarını çıkmaya başladılar. İbrâhim, İsmâil’le beraber evin temellerini yükseltirken «Yarab bizden kabul et, şüphesiz sen bilen ve işitensin» diye dua ediyorlardı. Kâbe duvarlarının yükseltilmesi esnasında vaki olan hadiselerle ilgili olarak İslâm tarihi kaynaklarında çok mufassal bilgiler vardır . Kâbe’nin inşasının tamamlanmasını müteakip, Allah İbrâhim’e, insanları hacca çağırmasını emretmiştir. Bu konu, Kur’an’da şu şekilde haber verilmektedir. «İnsanlar için haccı ilân et (Onları hacca çağır) gerek yaya, gerek uzak yollardan gelen yorgun develer üzerinde sana gelsinler» . Allah’ın, İbrâhim’e bu şekilde emretmesi üzerine İbrâhim aleyhisselâm «nasıl çağırayım yarab» demiş, Allah da «lebbeyk Allahumme lebbeyk de» buyurmuştur. Bunun üzerine İbrâhim, Yemen, Şam ve diğer yönlere dönerek insanları hacca, Allah’ın emrettiği şekilde çağırmıştır. Çağrısına katıl ani arla beraber İbrâhim ve İsmâil, ilk haccı ifa etmişlerdir .

 

Kâbe’nin bu şekilde inşası ve arkasından hacca çağrı, halkın bu çağrıya icabet ederek İbrâhim’le beraber haccetmesi, Hz. İbrâhim’in bir din tesis ettiğinin ve o dönemde o bölgede bulunanların Hz. İbrâhim’in inancı üzerine olduklarının açık delilidir. Haniflik bahsinde bu konuya daha geniş şekilde temas edeceğiz. Kâbe’nin inşasından sonra oranın aldığı statüyü, Kur’anı Kerim kısaca açıklıyor «Kim oraya girerse emin olur» . Hz. İbrâhim zamanında Mekke ve Kâbe, güvenli belde ve mekan olarak ilân edilmiş, İslâmiyet de aynı prensibi benimseyerek bu geleneği sürdürmüştür. İbrâhim aleyhisselâmın davetinden önce Mekke, diğer beldeler gibi helâl bir belde idi, İbrâhim’in Kâbe’yi inşasından sonra savaş ve cidalin haram olduğu bir belde haline gelmiştir. Abdullah b. Zeyd b. Asım dan rivayet edilen bir Hadisi Şerif’e göre Resulullah «İbrâhim, Mekke’yi haram kıldı ve Ehli için dua etti. Ben de İbrâhim’in. Mekke’yi haram kılması gibi Medine’yi haram kıldım. Onun Mekke ehlini davet ettiği gibi ben de Medine ehlini davet ettim» buyurmaktadır. «Kim oraya girerse emin olur» sözünün uygulamasını, İbni Abbas şöyle açıklıyor. «Her hangi bir kimse Kâbe dışında bir suç işlerse, sonra Kâbe’ye sığınırsa O orada emindir. Orada iken Ona hiçbir şey yapılmaz, fakat Mekkeliler, Kâbe içinde bu suçlu İle konuşmazlar, ülfet etmezler, hiçbir şey satmazlar, yemek ve su dahi vermezler, fakat o dışarı çıktığı an, had cezasını uygularlardı . «Haram» kelimesi,’ savaş, adam öldürme, kavga etme ve benzeri şeylerin yasak oluşunu ifade eder, «emn» kelimesi de her türlü tehlike ve kötülüklerden emin olma ma’nasına gelir. Yine İbni Abbas’dan rivayet edildiğine göre, Hz. Muhammed salla’llâhu aleyhi ve sellem, Mekke’nin Fetih gününde «Semavat ve arz yaratıldığından beri bu belde haramdır ve yine Allah’ın haram kılışı ile kıyamet gününe kadar haram olacaktır. Benden önce hiç kimseye burada savaşmak helâl, olmamıştır. Benim için de helâl değildir, ancak günden bir saat için helâldir.» buyurmuştur  Görüldüğü üzere Islâm kaynaklarına göre, Mekke’de Kâbe’nin inşaasından sonra Hz. İbrâhim, buraya hukukî bır statü sağlamış ve bir düzen, nizam tesis etmiştir. İbrâhim aleyhisselâm, orada yaşayan insanları hacca çağırdığına ve bir kısmı insanlar da onun davetine icabet etliğine göre, O dönemde İbrâhim’in dini o bölgede yayılmıştır.

Pekçok tarihçinin belirttiği üzere İsmâil’in Cürhümlüler’den kız alması ve Tevrat’ın belirttiği üzere 12çocuğunun olması , Onun eski Araplarla karışmasını ve yeni bir Arap neslinin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Tarihçiler, umumiyetle Arapları üç gruba ayırmaktadırlar. 1 — Arab el-Baide, 2 — Arab el-Aribe, 3 —Arab el Müsta’rebe.

Birinci grup, kaybolan Araplar, İkinci grup, yerli Araplar olup, üçüncü grup, aslı Arap değilken, yerli Araplarla karışıp Araplaşanlardır. Bu üçüncü grubun babası olarak İsmâil aleyhisselâm, gösterilmektedir.

Kâbe’nin inşasını müteakip İbrâhim, Filistin’e dönmekle beraber, gene Mekke’ye geliyordu . İsmâil, Kâbe’nin inşasında babasına yardımcı olduğu gibi, hak dini tebliğ hususunda da ona yardım ediyordu. Allah’ın İbrâhim’e indirdiği sahîfeleri, babasının vefatından sonra kavmine tebliğ ile memur olarak peygamberlik vazifesini sürdüren  İsmâil’i, özellikle Mekkeli Araplar, Tevrat’taki nakle ihtiyaç duymaksızın tanıyor, kendilerinin İsmâil soyundan geldiklerini biliyorlardı.

K ; HZ. İBRAHİM’İM ÖLÜMÜ

 

Hz. İbrâhim; önce Sâre, daha sonra Hâcer ile evlenmiştir. Hâcer Mekke’de vefat etmiş ve Kâbe’nin hicrine defn edilmiştir. İsmâil aleyhisselâmda ölümünden sonra Annesi Hacer’in yanına defn edilmiştir .

İbrâhim’in Kâbe’yi inşasından sonra Filistin’deki hayatından, İslâm kaynaklar fazla bahsetmezler. Tevrat ve diğer Yahudi kaynakları, Onun oğlu İshâk’ı nasıl evlendirdiğini, yaptığı savaşları çok geniş bir şekilde verirler. Gerek Yahudi kaynakları ve gerekse İslâm kaynaklar», Sâre’nin ölümünden sonra Onun, Ketura veya Kontura isimli bir kadınla evlendiğini ve çocuk sahibi olduğunu naklederler. İbni Sa’d ve Taberi” gibi İslâm tarihçileri, Onun ayrıca Hacunî veya Hacur adında bir kadınla daha evlendiğini ve Ondan da çocuk sahibi olduğunu rivayet etmektedirler . Ölümünden önce Filistin’i İshâk’a, Mekke’yi İsmâil’e bırakan İbrâhim, diğer çocuklarını doğuya doğru göndermiştir. İbni Sa’d a göre bu çocuklar, «Ey babamız İshâk ile İsmâil’i yanında bırakıp bize vahşilere gitmemizi mi emrettin?» deyince İbrâhim, Onlara «böyle yapmakla, emrolundum» demiş, Onlara Allah’ın isimlerinden bir isim öğreterek gidecekleri yerlere göndermişti. Hz. İbrâhim’in oğullarından bir kısmını Doğuda Horasan’a gelmişler, Hazar Türkleri Onlarla karşılaşıp, Onların ne şekilde dua ettiklerini duyunca «bunu öğreten kimsenin yer yüzünün en hayırlı insanı veya melek olması gerekir» dediler. İbrâhim’in oğulları Hazarlar’ın Melikine Hakan adını verdiler.

Tevrat, Sâre’nin Ölümünden sonra İbrâhim’in, Ketura ile evlendiğini, ancak bütün mirasını İshâk’a bıraktığını ve Ketura’nın çocuklarını doğuya gönderdiğini naklederken

,sözlü Yahudi rivayetleri, İbrâhim’in bu çocuklara Sihir ilmini öğrettiğini belirtiyorlar. Hz. İbrâhim’in, İlâhi görevin mirasçısı olarak tayin edildiğini, Onun çocuklarına, putlara tapmamalarını, sihir, büyük gibi kötü şeylerle meşgul olmamalarını vasiyet ettiğini söyleyen bu sözlü Yahudi rivayetleri, büyük bir tenakuza düşerek Onun. Ketura’dan olma çocuklarına Sihir ilmini öğrettiğini bildirmektedirler.

Tevrat’a göre Hz. İbrâhim, 175 yaşında iken  İslâm tarihi kaynaklarına göre 200 yaşında iken  Hebrun’da vefat etmiştir. Taberi onun yaşadığı bölgeyi şöyle özetlemektedir. «Babilde doğdu, oradan Şam’a göçtü, orada Sâre ile evlendi. Sonra Harran’a gitti, oradan Ürdün’e gitti, oradan Mısır’a gitti, oradan tekrar Şam’a döndü. İliya ile Filistin arasında Sebi denilen yere yerleşerek orada bir kuyu kazdı ve mescid yaptı. Oradan Ramle ile İliya arasında bir yere yerleşti. Mekke’ye gitti, geri döndü. Heb ran’da yaklaşık 200 yaşında iken öldü ve Sâre’nin gömülü olduğu mezraya gömüldü .

Gerek Yahudi kaynakları, gerekse İslâm kaynakları, Hz, İbrâhim’in ve diğer peygamberlerin kaç yıl yaşadıklarını belirtirken bugüne göre iki hatta üç neslin ömrünün sığacağı kadar büyük bir zaman vermektedirler. Adem’in, Nuh’un ve diğerlerinin ömürleri çok uzun gösterilmektedir. L Woolley bu konuya da çok değişik bir şekilde bakıyor ve ilk insandan itibaren bu güne kadar insan ömrünün hep aynı olduğunu, geçmişteki yaşamış olan insanların ömrünün ancak bu günkü insanların ömrü kadar uzun olabileceğini belirterek, Ur kazılarında çıkan belgelerde de insanların ömürlerinin çok uzun olarak kaydedildiğini ifade ediyor ve buna sebeb olan şeyleri iki noktada topluyor.

1          — Bu çok uzun ömürlü insanların yaşadığına dair rivayetlerin menşei Sümerler’dir. Mukaddes kitapların dayanağı da Sümer yazmalarıdır. Kazılarla ortaya çıkarılan Sümer belgelerinde bu durum açıkça görülüyor. Ancak Sümerlerin Takvim sistemleri [yıl ve ay kavramları), bu gün bizim bildiğimiz sistemlerden farklı olduğundan, böyle bir durum ortaya çıkmış olmalıdır. Sümerlerin astronomik hesaplarının farklılığını veya Sümer sayı sisteminin değişikliğini kavrayamayan Kitabı Mukaddes yazarlarının, Sümer yazmalarındaki tarihleri olduğu gibi yazmalarından böyle bir durum ortaya çıkmış olmalıdır. Yazara göre, İbraniler, Sümer krallarının arşivlerine bakarak bazı şeyleri oradan kopya etmişlerdir. Bu kopya esnasındaki yanlış anlama dolayısı ile bu durum ortaya çıkmıştır.

 2 — Yahut, aynı ismi taşıyan iki hatta daha fazla insanın bir insan zannedilerek o günkü şartlar içinde tek şahıs olarak kaydedilmesi, bu yanlış anlamanın teme! sebebini teşkil eder. Tarihde ve bugün bile doğan pekçok çocuğa dedenin adını vermek adettir. Meselâ Tevrat’ta İbrâhim’in, hem dedesinin adı, hem de kardeşinin adı Nahor’dur, XX. yüzyılda da durum, hemen hemen aynıdır. Araplarda da bazı krallar kendi babaları yerine, dedelerinin adı ile anılmaktadırlar, meselâ 1949 yılındaki Suudi Arabistan Kralı Abdulaziz, İbni Suud adı ile anılıyordu. Halbuki onun babasının adı Abdurrahman’dır, adını taşıdığı Suud ise, 1724 yılında ölmüştür. Yine İsa aleyhisselâm, kendinden asırlarca önce yaşamış olan Davud’un ismi ile «Davud oğlu İsa» şeklinde anılmaktadır. İşte aynı adı taşıyan dedelerle torunların hayatı birleştirilerek tek şahıs haline getirilmiş olabilir. Unvanı veren en büyük dedenin lakabını taşıyan kimseler, aşırların geçmesi ile bu ata ile aynileştirilmiş olabilir. İbrâhim’in 175 yıl yaşamış olmasının rivayet edilmesinde de durum aynı olabilir. Aynı adı, Abram adını taşıyan baba-oğul, hatta dede-torun, zamanla bir kişi sanılarak kayıtlara. böyle geçmiş olabilir. Tevrat’taki isim değişikliği olayı da bununla alakalı olabilir. Başlangıçta isim, Abram iken sonradan Abraham haline geliyor. Abram ile Abraham iki ayrı şahıs olup, bunlar birbiri ile karıştırıldığından bir şahıs zannedilmiş olabilir.

Bize göre Woolley’in gösterdiği birinci sebeb, akla daha uygun görünüyor. Gerçekten o dönemdeki Sümer rakamlarının iyi anlaşılamaması sonucu, daha sonra Sümer belgelerinden kopya yapanlar böyle bir hataya düşmüş olabilirler. Astronomik hesaplamaların farklılığı mantıklı bir izah tarzı olarak görülüyor.

L — HZ. İBRAHİM’İN VASIFLARI

Kur’anı Kerim, İbrâhim aleyhisselâmi, iyi ahlâk örneği olarak göstermekte ve onun Allah tarafından dost ittihaz edildiğini haber vermektedir. Aynî şekilde Yahudi kaynaklarda da Onun, Allah tarafından dost ittihaz edildiği zikredilmektedir. Kur’anı Kerim, Onun esas olarak putperestliğe karşı gelişini ele almakta ve örnek göstermekte, onun müşriklerden olmadığını, aksine Hanif ve Müslim olduğunu bildirmektedir . Kuran, Onun Lût kavmini helake giden meleklere ziyafet verdiğini, Onlar’a bir buzağı kestiğini haber verdiği gibi, diğer İslâmî eserler, Onu, ziyafet verenlerin babası olarak takdim etmektedirler. Lût kavmine giden meleklere verilen ziyafet Tevrat’ta, kaç ölçek ve hangi çeşit un’un kullanıldığına varıncaya kadar teferruatlı bir şekilde anlatılmakta, Kur’an’da, gelenlerin yemeğe ellerini sürmedikleri, O yüzden, İbrâhim’in onlardan korktuğu bildirildiği halde Ekmekli, ayranli, sütlü ve buzağıIı sofraya meleklerin oturup yemek yedikleri ifade edilmektetedir. Kur’an’da Onun Allah’a itaatkarlığı, verilen nimetlere karşı şükretmesi, çok vefalı oluşu, daima Allah’a yalvaran, içli ve yumuşak huylu, halim  bir insan olduğu beyan edilmektedir. Ayrıca, tefsir ve tarih kitaplarında; Kur’anı Kerim’deki Tevbe Suresi 112. ayette geçen on vasıf, Ahzab Suresi 35. ayette geçen on sıfat, Müminûn Suresi 1. ayetten 10. ayete kadar geçen on sıfat ve Mearic Suresi 23. ayetten 34. ayete kadar geçen on sıfatın, İbrâhim aleyhisselâma ait vasıflar olduğu zikredilmektedir. İslâmî rivayetlere göre O, Allah kendisini dost ittihaz edince, elindeki bütün köleleri Allah’ın bur lutfuna karşı azad etmiştir. İbrâhim aleyhisselâm, bir gün Allah’tan hayır isteyince saçlarının üçte biri ağarmıştır.’ Saçlarının ağarmasına karşılık «bu nedir yarabbi» diye sorunca Allah, «bu, dünyada ibret, ahirette ise nur’dur» diye cevap verdi. Bunun üzerine O, «yarab bunu arttır» diye dua etti . Hz. Muhammed salla’llâhu aleyhi ve sellem, «her peygamberin bir vasisi vardır benim vasim, İbrâhim aleyhisselâmdır» buyurmuştur

Yine Hz. Muhammed salla’llâhu aleyhi ve sellem, Miraç gecesi peygamberleri gördüğünü, İbrâhim’in kendisine benzediğini haber vermiştir.

Yahudi rivayetlerde İbrâhim’in birçok iyi vasıfları anlatılır. Daha önce zikrettiğimiz gibi dört yolun kesiştiği yerde bir ev yapıp orada yolculara ikramda bulunması, onun şefkat ve merhamet sahibi oluşu, alçak gönüllü oluşu, Tanrının va’dine inanışı, cesâret, sadakat ve dürüstlüğü, takvası, tanrının emirlerini yerine getirme hususundaki azmi ve en önemlisi tevhid inancını yayma hususundaki gayretleri Tevrat ve sözlü rivayetlerde geniş olarak anlatılır . Yahudi kaynaklar Onu yazının mucidi olarak gördükleri gibi, astronomi ve matematik alanında da Onun çok bilgili olduğunu, ayrıca Sihir ilmini ve diğer gizli ilimleri bildiğini rivayet ederler. Ona nisbet edilen vahiy kitabında, Onun miraç ettiği, Tanrının orada Ona, hayatın bütün gizliliklerini gösterdiği, orada hukukun bütün gizliliklerini öğrendiği yazılıdır. İncillerde sık sık rastladığımız İsa’nın hastalan iyileştirmesi olaylarına benzer hadiselere Hz. İbrâhim hakkında da rast gelmekteyiz. Sözlü rivayetlerde O, hastalarını iyileştiren bir kimse olduğu gibi, ziraat alanında bir kaşiftir. O dönemde tarlaya ekilen tohumların ve mahsülün haşerattan nasıl korunacağını çiftçilere o öğretmişti, Tanrının meleği ona, vahiy dili olan İbraniceyi öğretmiştir. O, bu dil ile eski milleterin bütün gizli kitaplarının sırlarını ve şifrelerini çözmüştür. Keldanilerin, matematik ve astronomi bilgilerini Mısır’a taşıyan da odur. Mısır’da bilginlerle pekçok mücadelelere girişmiş onları susturmuş ve pek çoğunun hayranlığını kazanmıştır. İbrâhim, Kenan diyarına gittiğinde, orada bulunan bütün ayin ve merasimleri gözlemiş, örf ve adetleri tedkik etmiştir. Yahudi kaynaklarda, İbrâhim’in zamanına kadar Tanrının sadece göğün tanrısı kabul edildiği halde, Onun gelişi ile birlikte tanrının, hem yerin, hem de göğün Tanrısı olarak kabul edilmeye başlandığı görüşü vardır.

İbni Meymun, İbrahih aleyhisselâma gelen vahyin, uykuda rüya halinde geldiğini, eserinin pek çok yerinde zikrettiği gibi, Onun, Allah’ın emirlerine itaatinin korkudan değil, Allah sevgisinden kaynaklandığını söylüyor ve oğlu İshâk’ı kurban ederken, bunu sevap umarak veya cezadan kurtulmak için değil, Allah sevgisinden yaptığını söylüyor İshâk’ın yerine İsmâil’i koymak kaydı ile, İbni Meymun’un görüşünün, İslâmi görüşe uygun olduğunu söylemek mümkündür. Çünkü Kur’an’da İbrâhim, oğluna, «ey oğulcağızım, ben seni uykumda keser görüyorum» ifadesi vardır,

Yahudi kaynaklarda Hz. İbrâhim’in iyi vasıflarının yanısıra, Onun kabahatleri de anlatılır. Meselâ Tanrı ona bir çocuğunun olacağını müjdelediği zaman, şüpheye düşmüş ve bunun doğru olup olmadığını yıldızlarla müzakere etmiştir. Bunun üzerine Tanrı tarafından ikaz edilmiş ve azarlanmıştır . Yine yeni  yılın ilk ayında, Tişri ayının başlangıcında, mahsulünün verimliliğini öğrenmek üzere İbrâhim aleyhisselâm, yıldızlara bakmış ve onlara danışmıştır. Bu sırada Tanrıdan vahiy gelerek yıldızlara bakarak gelecek hakkında hüküm vermenin doğru olmadığı ona bildirilmiştir. Sözlü Yahudi rivayetleri, İsmâil’in evden çıkarılmasını, Ishak’ı korumak amacı ile alınmış bir tedbir olarak gösteriyorlar. Onlara göre İbrâhim, esas soyunu İshâk’la sürdürecektir, bu yüzden Ö’nu Kenanlı bir kızla dahî evlendirmemiş, kölesini kendi ülkesine göndererek Ona, kardeşinin kızı: Rebeka’yı almıştır. Hz. İbrâhim, bu rivayetlere göre Yahudilikçe benimsenen 613 emri yerine getirdiği gibi, düzenli olarak sabah ibadetlerini yapmıştır. Ayrıca Onun miracı esnasında bir melek gelerek Ona dua öğretmiş, bu Miraçta O, “Tanrı ile kainatın kaderi konusunda konuşmalar yapmıştır ..

İslâmî kaynaklara göre, Onun yaratıcısını bulma hususunda Yıldız, Ay ve Güneş’i gözetlemesi, fakat kısa aralıklarla onların ilâh olmadığını anlaması olayı; Mısır’da Firavun’un adamları ile karşılaşıp, karısının kim olduğu sorulduğunda, Onun için (din kardeşi anlamında) «kardeşim» demesi; kavmi putlara kurban kesmeye giderken «hastayım» deyip oraya gitmemesi; putları kırdıktan sonra bunu kimin yaptığını sormaları üzerine en büyük putun yaptığını söylemesi ; Allah’tan ölüleri nasıl dirilttiğini sorması, Allah’ın Ona, «inanmadın mı?» diyerek soru sorması üzerine «hayır inandım ama kalbimin mutmain olması için soruyorum» mealinde cevap vermesi , Müşrik babası için Allah’a dua etmesi  ve Lût kavminin helâkine memur meleklere, Lût’un kurtuluşu hususundaki endişelerini dile getirişi  hadiseleri, vaki olmuştur. Ancak bunlar gerçek kusur değildir.

Hz. İbrâhim’in, hayatî boyunca güttüğü en büyük hedef, putperestlerle mücadele ve Allah’ın birliğini ispat etmektir. Ona vahyin geldiğini, Yahudi ve İslâm kaynakları ittifakla kabul ederler, İslâmî kaynaklar, Onun tebliğ ettiği bir dinin mevcut olduğunu, daha önceki peygamberlerle irtibatlı olmasına rağmen, tebliğ ettiği inancın ve tesis ettiği dinî sistemin (İslâmiyet, Yahudilik Nasranilik gibi) özel bir adının olduğunu, İbrâhim’in tebliğ ettiği dinin adinin Haniflik olduğunu söyler. Kur’an’da, Hanif kelimesinin geçtiği ayetlerin ve Hadisi Şeriflerin incelenmesinden, bu açıkça. anlaşılır. Bütün İslâm tarihçileri hep «Dinu’I Hanifiyyeti» tabirini kullanmaktadırlar. Hatta pekçok müfessir, Bakara süresi 140. ayette «Onun katıpda, Allah’dan şehadeti gizleyenden daha zalim kim olabilir?» ifadesini tefsir ederken, burada gizlenen şehadetle maksadın Haniflik hakkındaki şehadet olduğunu., Yahudi ve Hnstiyanların, Hz. İbrâhim’e gönderilen Haniflik dinini bildikleri halde bu ismi kitaplarından çıkararak sakladıklarını, bu ayetle Allah’ın bunlara işaret ettiğini ifade etmektedirler . Tevrat İbrâhim’i, daha ziyade bir ata olarak takdim eder. Kabile başkanı, hatta savaşçı bir ced. Bu kitap Onun yaptığı şeylerden, dinî mahiyet taşjyan bazı noktaları bildirmekle beraber, Onu tam müstakil bir din kurmuş olarak göstermiyor,

İslâm kültür muhitinde yetişmiş olan ünlü Yahudi filozofu ibni Meymun, İbrâhim’i, insanlara aklî deliller gösteren, onlara güzel sözlerle hitap edip, putperestlikten vaz geçmelerini sağlayan bir kimse olarak kabul etmekte ve onun hiçbir zaman ortaya çıkıp asla «Tanrı beni size gönderdi. O şöyle emretti, şöyle yasakladı» demediğini, hatla sünnetle emrolunduğu zaman, kendisi ile beraber sadece köle ve çocuklarını sünnet ettiğini; halkı, bir peygamberin davet ettiği tarzda sünnet olmaya davet etmediğini söylemektedir . Bu filozofa göre İbrâhim, sadece aklî delilerle Allah’ın birliğini bulan vahiy alsa bile, bir vahiy tebliğcisi olarak halkın karşısına çıkmayan bir kimsedir.

Bazı müsteşrikler, İbrâhim’in getirdiği ve tebliğ ettiği inancı, Yahudilikle eşdeğer tutup, ona İbrâhim’in Yahudiliği gibi bir isim takmaya çalışmaktadırlar. Bunlar aynı zamanda İslâmiyetin pek çok şeyi Yahudilikten aldığını, Hz. Muhammed’in Medine’de Yahudilerle mücadeleye başlamasından sonra, Onun, Musa’nın Yahudiliğini redderek İbrâhim’e dayanmaya çalıştığını ve dolayısı ile Musa’nın Yahudiliğinden, İbrâhim’in Yahudîliğine sığındığını iddia etmektedirler . Gerçekten aynı iddialar, Hz. Muhammed zamanında da mevcuttu. Hem o zaman bu iddiayı sadece Yahudiler değil, Hrıstiyanlar da ileri sürüyor, İbrâhim’in Yahudi veya Nasrani olduğunu iddia ediyorlardı. Kur’an, bu iddialara o zaman «İbrâhim Yahudi veya Nasrani değildi, O hanif ve müslimdi» diyerek cevap verdiği gibi, putperestlerin dahi Ona sahip çıkmaya çalışmaları üzerine, aynı ayetin devamında «O, müşriklerden de değildi» diyerek nihaî cevabı vermiş ve bu münakaşanın yersizliğini, Onun neden Yahudi veya Nasrani olamayacağını da şu şekilde açıklamıştır. «Ey ehli kitabi neden İbrahim hakkında tartışıyorsunuz?, Halbuki Tevrat ve İncil, ondan sonra İnzal edilmiştir»  Yahudilik, Yakub’un oğlu Yehuda ya nisbetle ondan ve kardeşlerinden türeyen İsrail oğulları ırkına ve sonra onların inancına verilen bir isim olduğuna göre, İbrâhim’e, kendi torununun oğlunun ismi, ile anılan bir dini izafe etmenin, ne kadar gayri mantiki olduğunu söylemeye gerek yoktur. Tevrat’la açıklanan dinin adına Yahudilik denilmesi, noktai nazarından bu daha da mantıksız olur. Kuranı Kerim, bu hususu İşaret ederek Tevrat ve İncil’in İbrâhim’den çok sonra nazil olduğunu açıklamaktadır. Böyle olunca ortada Musa’nın Yahudiliğî varken İbrâhim’in inancına Yahudilik demek mümkün değildir. Yahudiler’de genel kanaat, O, vahiy alan bir atadır, ama Yahudilik’ten ayrı bir din tebliğ etmemiştir, hatta onun peygamherane davranışları pek yoktur.

Hz. İbrâhim’in hayatının geniş bir şekilde araştırılması sonunda, Onun yaptıklarının, peygamberlikle görevlendirilmeyen bir kimse tarafından başarılmasının mümkün olmadığı ortaya çıkar. İslâmiyet, Onu bir dinin, Haniflik dininin tebliğcisi olarak kabul eder. Bu bakımdan Hanifliğin ne olduğu konusunu iyice tedkîk etmek gerekir. Hanifliğin ne olduğunu, bir din olup olmadığını daha iyi anlamak için, o inancı tebliğ eden İbrâhim aleyhisselâmıin, hangi ortamda yetiştiğini, onun dönemindeki insanların, İnancının ne olduğunu, iyice araştırmak gerekir.

SONUÇ

Araştırmamızın birinci bölümünde, Hz. İbrâhim’in tarihî bir şahsiyet olduğunu, İslâm, Hristiyan ve Yahudi kaynakların yanı sıra, tarihî belgelere de dayanarak teshil etmiş bulunuyoruz. Tevrat ve İnciller, daha ziyade Hz. İbrâhim’i soy yönünden ele alıp, Onun şeceresini verirken, Kur’anı Kerim, O nu inanç yönünden ele almakta ve kavmi ile yaptığı mücadeleleri ibret için anlatmaktadır.

Tevrat ve Kur’an’da, Hz. İbrâhim hakkında verilen bilgilerde bazı noktalarda benzerlikler olmasına rağmen, bu iki kitapta anlatılanlar arasında köklü farklılıklar vardır.

Tevrat’ta, Hz. İbrahim aleyhisselâmın hayatı uzun uzadıya anlatılmakta ve Onun hakkında çelişkili ve tutarsız birçok bilgi verilmektedir. Bu kitapta Hz, İbrâhim’in Ur’dan. çıkıp Kenan diyarına, Harran’a gittiği anlatıldıktan sonra,. Harran’dan Kenan, diyarına gittiği söylenmekte, Harran’ın, birinci ifadede Kenan diyarı olduğu, ikinci ifadede ise Kenan diyarı olmadığı anlamı çıkmaktadır. Yine bir yerde Sâre’nin, Hz. İbrâhim’in yeğeni, bir başka yerde ise üvey kızkardeşi olduğu yazilıdır. Ayrıca bu kitapta, Hz. İbrâhim’i Nemrud’un ateşinden kurtarmak için, Tanrı’nın gökten yere inerek Ona, «seni Kaldelilerin ateşinden kurtaran Tanrı benim» dediği yazılıdır. Halbuki Kaideliler, Hz. İbrâhim’den en az dokuz yüzyıl sonra tarih sahnesine çıkmışlardır. Kur’an’da Hz. İbrâhim hakkında bu tür hiçbir tenakuza rastlanmaz. Kur’an,’ sadece Onun tevhid İnancmı tebliğ edişi ile ilgilenir, bunun. dışında, tarihî. bir bilgi vermez.

Kur’anı Kerim ve diğer İslâm kaynaklarına göre Hz. İbrâhim, Nemrud’un ülkesinde dünyaya gelmiştir. Onun yaşadığı çağda, Nemrud’un ülkesinde koyu bir putperestlik mevcuttu. Hz, İbrâhim, bu putperestlikle mücadele etmiş, başta kendi babası Azer.ve ülkesinin kralı Nemrud olmak üzere, putperestleri Allah’ın birliğine inanmaya davet etmiştir. Bu mücadele neticesinde Nemrud, son çare olarak Onu ateşe atmıştır. Bu ateşten kurtulan Hz. İbrâhim, önce Harran’a, oradan da Kenan diyarına göç etmiştir. Uzun süre evlat sahibi olamayan Hz. İbrâhim, Allah’tan bir çocuk istemiş, Allah da Ona önce İsmâil’i, sonra İshâk’ı vermiştir. Bundan sonra, Allah, imtihan kasdı İle ilk çocuğunu kurban etmesini Ondan istemiş, Hz. İbrâhim, çocuğunu kurban etmeye teşebbüs ederek, bu imtihanı başarı ile vermiştir.

İki karısı arasında, çocuklar yüzünden çıkan geçimsizlik sonucu, Sâre’nin isteği üzerine Hz. İbrâhim, Hâcer Ve İsmâil’i Mekke’ye götürüp Kâbe çevresine yerleştirmiştir. Hz. İsmâil’in, Ona yardım edebilecek kadar büyümesinden sonra Hz. İbrâhim, orada Kâbe’yi İnşa ederek, oranın halkını hacca çağırmış ve Onİarla birlikte hac görevini ifa etmiştir,

Hz. İbrâhim, Musa ve İsa aleyhisselâmdan önce yaşamış bir peygamber olarak, doğduğu Sümer ülkesinde, Harran’da, Kenan diyarında, Mısır’da ve Hicaz’da hep tevhid inancını yaymaya çalışmıştır. O, hayatı boyunca Alla’ın birliğini tebliğ etmiş; insanlardan, putlara tapmamalarını istemiştir. Tarihî kaynaklarda kesin belgeler bulunmamakla beraber, Onun inancının Acem ülkesine, Türkistan’a, Hindistan’a ve dünyanın daha pek çok yerine yayılmış olduğunu söylemek mümkündür. İslâm ve Yahudi kaynaklarda, Onun bir inancı yaymaya çalıştığı açıkça belirtildiğine göre, bu inancın özel bir adınm olması gerekir. Yahudi ve Hristiyan kaynaklarda bu inanca özel bir isim verilmemekle beraber, İslâm kaynaklarında bu inancın adı, HANİFLİK olarak geçmektedir.

Daha Hz. Muhammed salla’llâhu aleyhi ve sellem hayatta iken, bazı Yahudi ve Hrıstiyanlar, Hz. İbrâhim’in dininin adının Yahudilik veya Hnstiyanlık olduğunu iddia etmişlerdi. XX. yüzyılda da Wensinck gibi bazı müsteşrikler, Onun tebliğ ettiği inanç için «İbrâhim’in Yahudiliği» tabirini kullanmaktadırlar. Kurân-ı Kerim, Hz. İbrâhim’in, Tevrat ve İncil nazil olmadan önce, kendi inancını tebliğ ettiğini söylemek sureti ile, bu iddianın temelden yanlış olduğunu ilân etmektedir.

Araştırmamızın İkinci bölümünde, Hz. İbrâhim’in tebliğ etmiş olduğu inancın adının, İslâm kaynaklarında, HANİFLİK olduğunu tesbit ediyoruz. Bu bölümde, müsteşrikler tarafından ortaya atılan iki iddianın mevcut olduğunu görüyoruz. Snouck ve benzerleri tarafından ortaya atılan birinci iddiaya göre; Haniflik tabiri, İbrâhim, İsmâil ve Kâbe kıssaları, Mekkî ayetlerde geçmemektedir. Hz. Muhammed salla’llâhu aleyhi ve sellem bunları, Medineli veya Mekkeli Yahudi ve Hnstiyan muallimlerinden öğrenmiş; Medine’ye göç edip, Yahudilerle arası açıldıktan sonra, daha önce öğrendiği bu bilgilere dayanarak Haolflsk ismini, Kâbe’nin İbrâhim ve İsmâil tarafından inşa edildiğini ortaya atmıştır. Yapmış olduğumuz inceleme sonunda, hiçbir Yahudi ve Hnstiyan kaynakta, Hz. İbrâhim’in dininin adınm Haniflik olduğu şeklinde bir kayda rast gelmedik. Ayrıca bu kaynaklar  (özellikle Tevrat), Hz. İbrâhim’in gittiği yerlere mabedler yapmadığını, sadece mezbahlar yaptığını bildirmektedirler. Hz. İbrâhim’in inancının adının Haniflik olduğunu kabul etmeyen ve Kâbe’nin inşası olayını kökten inkâr eden bu Yahudi ve Hnstiyan muallimler, nasıl oluyor da bu inkâr ettikleri şeyleri Hz. Muhammed salla’llâhu aleyhi ve selleme öğretmiş oluyorlar? Bu fikir kökten yanlıştır.

Canon Sell ve benzerleri; yukardaki iddianın tamamen aksine ikinci bir iddia ileri sürmektedirler. Onlara göre Hz. Muhammed, Hanifik ismini, İbrâhim ve İsmâil tarafından Kâbe’nin inşası kıssasını ve İslâm’ın temel hükümlerini; son haniflerden öğrenmiştir. Son hanifler Hz. Muhammed salla’llâhu aleyhi ve sellem, siyasî ve dinî bir lider olarak yetiştirmiş ve Onun dininin esaslarını planlamışlardır. Bu iddia da mesnedden mahrumdur. çünkü Hz. Muhammed salla’llâhu aleyhi ve sellem, son haniflerden yaşça daha küçüktür ve ümmîdir. Snouck’un itiraf ettiği gibi, en azından nübüyvetten önceki dönemde yabancı dil bilmediği açıktır. Son haniflerin büyük bir kısmı, şair veya hatip idiler. Arapça okuma yazmanın yanısıra, İbranîce ve Süryanîce başta olmak üzere, yabancı dil biliyorlardı. Onlar, HanifIiğin esaslarını aramak üzere bir çok seyahatler yapmışlardı. Bilgili ve kültürlü kişiler olarak bu son hanifler, neden yaşça kendilerinden daha küçük, ümmî bir yetime tabi olmuş olsunlar? Eğer Onlar Hz. Muhammed salla’llâhu aleyhi ve sellemi eğitmiş iseler, bir kısmı, Onun peygamberliğine yetiştiği halde, neden Onun dinine girmedi, hatta Ona muhalif olarak kaldı veya Hrıstiyanlığa girdi? Bu iddianın da hiçbir mesnedi ve mantıkî yanı yoktur.

Hz. Muhammed salla’llâhu aleyhi ve sellem, Kâbe kıssası ve Haniflik tabiri başta olmak üzere bütün bilgileri, ne Yahudi ve Hristiyan muallimlerden, ne de son haniflerden öğrenmiştir. İslâmî inanca göre bu, vahye dayalı bir olaydır. Müsteşriklerin ortaya attığı iddialar, bu gerçeğin aksini ispat edememektedir. Onların ortaya attığı iddalar, ancak birbirini nakzetmektedir. .

İslâm kaynaklarının hepsinde, Hz. İbrâhim’in tebliğ ettiği dinin adı açıkça HANİFLİK olarak geçmektedir. Hanîflik dininin iman, ibadet ve ahlâk esasları da bu kaynaklarda açıkça yer almaktadır. Kur’an, Hz. İbrâhim’in Kâbe’yi inşa ettiğini, insanları hacca çağırarak, Oniarla birlikte haccettiğini, kurban kestiğini bildirmekte, Hadisler, Onun günde beş vakit namaz kıldığını, Ona namazın nasıl kılınacağını ve hac esnasında öğle ile ikindinin, akşam ile yatsının nasıl birleştirilerek kılınacağını, Cebrail’in öğrettiğini haber vermektedirler.

Araştırmamızın sonunda ulaştığımız sonucu şu şekilde özetleyebiliriz : Hz. İbrâhim, kendinden önce gelen peygamberlerin inancı ile irtibatlı olmasına rağmen, müstakil bir din tebliğ etmiştir. Bu dinin adı, HÂNİFLİK’dir. Haniflik dininin esaslarını, İslâm kaynaklarından tesbit etme imkânı mevcuttur.

Kaynak: Yrd. Doç. Dr. Şaban Kuzgun, Hz. İbrâhim ve Haniflik, Birinci Baskı : 1985,, Kayseri

 

BAŞA DÖN

 

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s