GÖNDERME VE Bİ’SET MERTEBESİ

el-Bâis İlahi İsmi

Ba’s/bi’set mertebesi peygamber gönderme mertebesi

Doğruluk ona mahsus, hallerimden biridir doğruluk

Bana O’ndan bir peygamber gelince

Dedim ki, yaratıkların dışında benim sualim olmalı

Şaşırdım ve dedim ki:

Benim dostum Vallahi sensin, aklıma gelince

Ben seherde sevgiliye gönderildim

Getirdiğim sadık haberle birlikte

Dedim ki: Söylediğimi bilirsen

Sevgi şahidiyle izimi takip etmelisin

Ey benzeri olmayan! Sana şahit olduğumda

Gizleme ve bakma arasında bir fark yok benim için

Keşif var edenin sırlarından bildirir

Güneş ve ayda görülen şeylerle

Basiretlerin hakikatleri beni müstağni kıldı

Keşif sahibinin baş gözüyle gördüklerinden

 

Bu mertebenin sahibi Abdülbais diye isimlendirilir. Allah Teâlâ şöyle der: ‘O ümmilere içlerinden peygamber gönderir.’  Başka bir ayette Allah Teâlâ kabirlerde olanları diriltir’ denilir. Başka bir ayette ‘Peygamber gönderene kadar azap etmeyiz’ ve ‘O gün Allah Teâlâ onların hepsini diriltir’ denilir. Bu mertebeden Allah Teâlâ peygamberler göndermiş, kitaplar indirmiş, insanlar neşirden sonra haşredilmiş, ardından da bu mertebelerden menzillerine gönderilirler. Onlar Cennet veya cehennem olmak üzere herkesin ameline göre doldurulacakları menzillerine gönderilirler. Bu itibarla onlar gönderilir ve onlara gönderilir! Demek ki, gönderme ve ba’s, dünya, ahiret ve berzahta süreklidir. Bununla birlikte peygamberler arif kimselerdir, onlar -reaya arasında değil-hükümdarların (nefs-i natıka, düşünen nefs) arasında dolaşırlar. Başka bir ifadeyle onlar yöneticilere ve ariflere hitap ederler. Allah Teâlâ’nın peygamber göndermesi, el-Melik olması bakımındandır ve Allah Teâlâ onları kulları içinden natık (düşünen) nefislere gönderir. Çünkü onlar, beden ülkeleriyle birlikte zahirî organlar ile bâtınî güçler demek olan halkları yönetir. Bu itibarla hükümdar ancak kendilerine gönderileceği insanların diliyle konuşan bir peygamber gönderir. Allah Teâlâ şöyle der: ‘Her peygamberi onlara açıklasın diye kavminin diliyle gönderdik.’ Allah Teâlâ peygamberlerini bu düşünen nefislere (nefs-i natıka) göndermiştir. Onlar organlarda itaat veya günahları icra edecek olan hükümdarlardır. Düşünen nefisler elçiliğini kabul etmek ve kendisine yönelme veya ondan gizlenme veya ona ihanet etme özelliğine sahiptir. Bu itibarla reddetmek bazen Allah Teâlâ’nın nasip ettiği tevfik veya başarısızlık gibi istidada göre gerçekleşir. Allah Teâlâ nefisleri bedenlerin üzerinde hükümdar kılmış, onlara âlemde kimseye verilmemiş bir özelliği vermiştir ki, bu özellik, ‘parçalar’ mesabesindeki halklarının kendilerine itaat etmesidir. Bu parçalar, yani organlar ve güçler, herhangi bir şekilde kendilerine karşı gelemez; yönettikleri kimselerin kendilerine bitişik olmadığı diğer hükümdarların emirlerine ise bazen karşı gelinebilir.

Nitekim söz konusu hükümdarlar da gerçek hükümdar olan Hakkın peygamberlerin diliyle gönderdiği emrine bazen karşı çıkarlar, bazen itaat ederler. Bu bağlamda peygamberlerin onlara gönderilmeleri ve yönlendirilmeleri, kendilerinin hükümdar olduklarını gösterir. Allah Teâlâ onları hükümdarlıkta kendi mertebesine yerleştirdiğinde şunu anladık:

Bu durumu gerektiren bir münasebet olmasaydı, Allah Teâlâ onları kendi mertebesine yerleştirmezdi. Öyleyse münasebet, yaratılıştaki ilkededir. Bu ilke ‘Ona ruhumdan üfledim’ ayetinde belirtilir. Demek ki Allah Teâlâ bu ruhu görevlendirmiş, hükümdar kılmış, halifesi olarak atamıştır. Halifelerin bir kısmı -Firavun vb. gibi-kendisine karşı çıkmış, bir kısmı O’na karşı gelmemişlerdir. Her halükarda peygamberler ancak valilere (düşünen nefs) gönderilmişlerdir.

Bu vekil hükümdarlardan da Allah Teâlâ’ya bir elçilik yönelmiştir. Bu itibarla onlar, üzerlerinde görevli oldukları kimseleri tedbir ve yönetimlerini destekleyecek hususları Allah Teâlâ’dan talep ederler. Bu durumda el-Melik (Hükümdar) ‘hükümdarın hükümdarı (melikü’l-melik veya melikü’l-mülk, mülkü’l-mülk)’ haline gelir: (Elçilik) Allah Teâlâ’dan onlara ve onlardan Allah Teâlâ’ya dönüktür! Elçilik Allah Teâlâ’dan Allah Teâlâ’ya iken elçilik de ancak kendisinden kabul edilmiştir. Çünkü onlar Allah Teâlâ’nın ruhundan var olmuş, O’nun kendisinden meydana gelmişlerdir.

Burada, yani onların Allah Teâlâ’nın emrine karşı çıkışlarıyla ilgili bazı işler ve sırlar vardır.

Bu durum çocuğun babasına veya kölenin efendisine karşı çıkmasına benzer. Efendi köleye mal ve mülk verdiğinde, yapılan iyiliğe rağmen onu yok etmeye çalışır, tek başına mülkü elde edebilmek için onu öldürmeye teşebbüs eder.

Bu durum fiilleri -gerçekte Allah Teâlâ’ya ait iken-kendilerine irca etmede vukua gelir. Onların arasından Allah Teâlâ’nın razı olduğu işlere erdirdiği kimselerin yapabildiği ise fiillerde ortaklığı kabul etmekten ibarettir ki, bu da ‘gizli şirk’ demektir. Allah Teâlâ onlara La-havle ve la-kuvvete illa billah!’ (Allah Teâlâ’dan başka güç ve kuvvet sahibi yoktur) ve ‘Ancak senden yardım dileriz’ demeyi rahmetiyle emretmiştir. Allah Teâlâ Hakîm olduğu için bu ifadesi yeterlidir.

Allah Teâlâ insanlardan böyle bir şirkin ve iddianın çıkacağını bildiği için, iddialarını onaylamak üzere, Allah Teâlâ’dan yardım dilemeyi kendilerine emretmiştir. Bu sayede bu iddia Allah Teâlâ’nın emrinden meydana gelir. Bizim gibiler, gerçeği bilmeyenlerin aksine, bu iddiaları ‘ibadet etmek’ maksadıyla söyler ve bunda ısrar ederler. Allah Teâlâ’nın kulları adına böyle bir durumu onaylaması, gayretinden kaynaklanır. Kullar da bu iddiayı ibadet olarak dile getirir ve kendisine döndükleri gün bunu söylerler. Toplanma yeri demek olan o gün mülk, Bir ve Kahhar Allah Teâlâ’ya aittir. Böyle bir gizli şirk orada insanlara sorulduğunda, şöyle diyecekler: ‘Bize kendinden yardım istemeyi Sen emrettin. Demek ki bizim sahip olduğumuz bir gücümüzün olduğunu ispat ettin. Bununla birlikte o güç şendendir. Üstelik o güç yardımınla fail ve etkin Hakk gelir. Bu nedenle Senden kuvvet istedik, çünkü Sen metanetli olan ve kuvvet sahibisin.’ Allah Teâlâ, kuvvetlerinin kaynağının Allah Teâlâ olduğunu söylerken ve bulundukları mahallin özelliği nedeniyle güçlerinin eksik olduğunu ifade ederken onları tasdik eder. Bu yerin özelliği nedeniyle onlardaki kuvvet İlâhî iktidar gibi etkin olamamış, onun etkili olması İlâhî iktidarın yardımına bağlı olmuştur. Çünkü acizlik, korkaklık, cimrilik yaratılmışın zati özellikleridir ve onun yaratılışından ayrılmazlar. Yaratılmışın aslı ‘İnsan korkak yaratılmış, kötülük ona temas ettiğinde korkar, iyilik ulaştığında cimri kesilir’ ayetlerinde belirtilir. Bu itibarla insan değişip de cesur davrandığında, bu cesaret, ona yardım edilmesinden, mertebesinden, kazanımdan (iktisap) ve Allah Teâlâ’nın ahlakıyla ahlaklanmasından kaynaklanır.

Çünkü insan gerçekte Allah Teâlâ’dan bir ruh olarak meydana gelmiş ve böylece ‘parça’ ona etki etmiştir.

Bu durum tuzdan veya acıdan veya başka bir nitelikten meydana gelen bir parçanın suya tesir etmesine benzer; hâlbuki su hüviyeti itibarıyla tatlı ve hoş olarak aynı niteliktedir. İşte bu parçanın insandaki tesirine bakınız!

Aynı durum cisimlere üflenen ruhların mukaddes ve temiz bir ilkeden meydana gelişinde geçerlidir. Parçanın taşıyıcısı olan mahallin mizacı temizse, ruhun temizliği artar; temiz değilse onu kirletir ve kendi mizacının hükmüne dönüştürür. Allah Teâlâ’nın peygamberleri -ki halifelerdir-insanların içinden en temiz idrak araçlarına sahip olanlardır. Onlar, masum kimselerdir. Bu nedenle de temize ancak temizlik ilave ederler.

Onların dışındaki halifeler ise kısım kısımdır:

Bir kısmı hal, fiil ve sözde onlara varis olanlar iken bir kısmı temizliğe zarar veren günahkârlardır; bir kısmı bozulmayı artırır, onlar münafıklardır; bir kısmı tartışmacı ve kavgacıdır, onlar kâfir ve müşriklerdir. Allah Teâlâ kendisine karşı çıkıp ‘ilah’ olarak kendi anlayışlarına göre ortaya koydukları başka bir ilaha dayandıkları için cezalandırdığı bu insanların mazeretleri olsun diye onlara ‘içlerinden’ peygamberler göndermiştir.

Onlar taptıkları şeyleri ilah sayarken kendilerini de yalanlarlar, çünkü ilah yaratılan bir şey olamaz. Fakat onları bu anlayışa sevk eden düşünce sahih bir ilkeydi: Onlar Allah Teâlâ hakkındaki görüşlerde ortaya çıkan fikir ayrılıklarını müşahede etmişlerdi. Bununla birlikte bütün insanlar Allah Teâlâ’nın mutlak birliğiyle O’nun vahdeti ve kendisinden başka ilah olmadığında görüş birliğine varmış, ardından İlah’ın mahiyeti hususunda görüş ayrılığına düşmüş, herkes nazarî düşüncesinin sonucuna göre bir kanaat ileri sürmüş, ilahın ancak bu hükme sahip kimse olabileceği kanaatine varmıştır.

Hâlbuki o kişi ‘ilah’ dediğinin kendisinin kabul ettiği ve yarattığı bir şey olduğunu anlamamış, kendi içinde ve itikat diye isimlendirdiği inancında yarattığı bir şeye ibadet etmiş, böylece insanlar ilah hakkında pek çok görüş ayrılığına düşmüşlerdir.

Tek bir şey ise kendiliğinde farklılaşmaz. O halde tek ilah’ın bu görüşlerden ya birisine göre olması gerekir veya onların hepsinden farklı olması gerekir.

Durum böyle olunca insanların; taşları, ağaçları, yıldızları, hayvanları vb. yaratılmışları ilah edinmeleri kolay olmuş, bu durum onlara tesir etmiştir. Böylece her grup kendisine hâkim düşünceye göre bir ilah benimsemiştir.

Nitekim Allah Teâlâ hakkında görüşler ileri sürenlerin durumu da öyledir. Binaenaleyh kendileri farkında değilken bu ilkeden onlara yardım gelmiştir.

Yaratılmış olmayan ilaha tapan kimse görmezsin. Bu itibarla insan nefsinde ibadet ettiği şeyi yaratır, onun üzerinde hüküm verir; hâlbuki Allah Teâlâ hüküm verenin ta kendisidir: Akıl O’nu zabt edemez veya O’nun adına hüküm veremez; bilakis işin başında ve sonunda yaratıkları hakkındaki emir ve hüküm Allah Teâlâ’ya aittir. O’ndan başka ilah yoktur. O her şeyin ilahı ve her şeyin hükümdarıdır.

Bütün bunlar, el-Bâis isminden ortaya çıkar. el-Bâis ismi Allah Teâlâ hakkındaki inançlarına, düşüncelerine göre insanların bâtınlarına düşünce elçilerini gönderirken onların zahirine nebi, nebilik ve risalet gibi ifadelerle bilinen elçileri gönderir.

Akıllı insan Allah Teâlâ hakkında kendi nezdinde bulunan inancı O’nun katından gelen peygamberlerin bildirdikleri vahiy nedeniyle terk eden kimsedir.

Peygamberlerin getirdikleri bilgiler fikir elçilerinin insanın bâtınına getirdiği bilgilerle uyuşursa, bu uyuşma nedeniyle akıllı insan Allah Teâlâ’ya şükreder; peygamberin getirdiği bilgiyle düşünce elçisinin hükmü arasında görüş ayrılığı ortaya çıktığında ise zahirdeki peygambere uymak ve bâtının peygamberinin belasından ve afetinden uzak kalmak şarttır. Böyle yaparsan -Allah Teâlâ’nın izniyle-saadete erersin. Bu sözler selim akıl sahibi kabiliyetli herkese yönelik nasihatimdir:

‘De ki Rabbim bilgimi artır.’

 ‘Allah Teâlâ hakkı söyler ve doğru yola ulaştırır.’

Trc: cilt, 17, sh.68-73
Kaynaklar:
Muhyiddin İbn Arabî, Futûhât-ı Mekkiyye
Futûhât-ı Mekkiyye Tercümesi, hzl: Ekrem Demirli, 2011,İstanbul

Kaynaklar:

Muhyiddin İbn  Arabî, Futûhât-ı Mekkiyye

Futûhât-ı Mekkiyye Tercümesi, hzl: Ekrem Demirli, 2011,İstanbul

 

BAŞA DÖN

 

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s