EN ÜSTÜNLERDEN

 

Mertebe bakımından bu ilimlerin en üstünü ‘Allah Teâlâ’yı bilmek’,

Allah Teâlâ’yı bilmeye giden en yüce yol ise ‘tecellileri bilmek’ tir. Onun altında ise, teorik bilgi (nazarî ilim) bulunur ki artık onun altında Tanrı’ya dair bilgi yoktur. Onun altındaki ilimler, insanla­rın genelinde bulunan kimi inançlardır. Yoksa onlar ilim sayılmaz.

Bu ilimler, Allah Teâlâ’nın Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem’e artırılmasını istemeyi emret­tiği ilimlerdir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurur: Sana vahyedilmesini henüz tamamlamadan, Kur’an’ı acele okumaya kalkma ve rabbim bilgimi artır de.’  Yani, senin kelamından sana dair ilmimizi artır. Çünkü burada, Rabbinden vahiy getiren öğretmen karşısında edebin gereği olarak, va­hiy esnasında soğukkanlılığın kıymetini bilmek artmıştır. Bu nedenle ayetten sonra şu gelmiştir: ‘Bütün yüzler, o diri ve yöneticiye boyun eğmiş­tir.’ Yani, O’nun karşısında hor ve zelildir. Burada tecelli ilimleri kas­tedilir. Tecelli, bilgileri, başka bir ifadeyle zevk ilimlerini elde etmede en üstün yoldur.

Onbeşinci kısım- ON DOKUZUNCU BOLUM

İlimlerin Artma ve Eksilme Nedenlerinin Bilinmesi. ‘De ki, Rabbim! İlmimi artır’ Ayetinin Anlamı.

Cilt 2, sh. 27

**

Namazın ne kadar kıymetli bir ibadet olduğuna bakınız!

Namazdaki en kıymetli şey ise, sözler arasında Allah Teâlâ’yı zikretmek, fiiller arasında en kıymetli şey ise, secde etmektir.

Namazın sözlerinden en üstünü, ‘Allah Teâlâ kendisini öveni işitti’ ifadesidir.

Burada kul Hakk adına bunları söylediği için, bu vekillik kulun namazdaki en değerli halidir. Çünkü Allah Teâlâ kulunun diliyle, ‘Allah Teâlâ kendisini öveni işitti’ demiştir. Allah Teâlâ şöyle der: ‘Namaz kötülüklerden ve taşkınlıklardan engeller.” Bunun nedeni, namazın kendisinin dışındaki görünen davranışları yasaklamasıdır. ‘Allah Teâlâ’yı zikretmek ise en büyüktür,’ Yani namazın içindeki fiillerin en büyüğü Allah Teâlâ’yı zikretmektir.

Fütûhât-I Mekkiyye’nin Yirmi Dördüncü Kısmı- Kırk Yedinci Bölüm-

Süfli Menzillerin ve Makamlarının Niteliğinin Sırlarının Bilinmesi. Arif Başlangıcını Zikrettiğinde Nasıl Rahatlar? Makamının Yüksekliğine Rağmen Ona Arzu Duyar. Onu Buna Çağıran Sır Nedir?

Cilt 2, sh:287

**

‘Allah Teâlâ’nın zikrine koşmak’ derken hutbenin kastedilmiş olabileceğini söyledik. Çünkü namaz özü gereği ‘taşkınlık ve münkerden engeller.’ Ayette geçen taşkınlık, gözüken itaatsizlik eylemi, münker ise kalplerin yadırgadığı şeylerdir. ‘Allah Teâlâ’yı zikretmek en büyüktür.’

Başka bir ifadeyle namazda Allah Teâlâ’yı zikretmek, namazın içindeki eylemlerin en büyüğüdür.

Yani, (Allah Teâlâ’yı zikretmek şeklinde) namazdaki söz, insanın fiillerinin en üstünüdür. Çünkü namaz bir takım fiil ve sözleri içerir. Bazı bilginlerin Allah Teâlâ’yı zikretmeyi hutbe diye yorumladıkları aktarılmıştır.

Fütûhât-I Mekkiyye’nin Kırk Birinci Kısmı-Cuma’nın Fasılları Hakkında Vasıl

Cuma’nın Farz Olup Olmadığı Hakkında Görüş Ayrılığı

Cil4 , sh:28

**

Adeta onu kurban eden kişi, kendi (hayvanı) hayatını kurban etmiş gibidir. Allah Teâlâ yoluna nefsi kurban etmek ise, kurbanların en üstünüdür.

Fasıl İçinde Vasıl-Cumaya Gitmenin En Faziletli Vakti

Cilt 4, 42

**

Daire, şekillerin en üstünü­dür. Böylece başka bir besini değil, ekmek somununu zikre tahsis ettik.

Kırk Beşinci Kısmı-Fasıl İçinde Vasıl

Ramazan Ayı Namazı

 

**

İnek ise nefsin mukabilidir. İnek koyundan aşağı, deveden yukarı­dadır. Bu durum, nefsin bedenin ruhu olan aklın aşağısında bulunma­sına benzer. İsrailoğulları bir can öldürüp tartışmaya kapıldıklarında, Allah Teâlâ kendilerine ‘bir inek kesin, onun parçasıyla ölüye vurun’ diye em­retmişti. Bunu yapınca ölü, Allah Teâlâ’nın izniyle canlandı. Ölünün canı inek vasıtasıyla hayat bulunca, onunla nefs arasında bir bağıntı ve ilişki ol­duğunu anladık. Böylece ineği nefsin remzi ve simgesi saydık.

Ruhtan -ki akıldır-ise, Allah Teâlâ’nın kendisine ektiği hikmet, bilgi ve sırlardan O’nun bildikleri (diledikleri) ortaya çıkar. Bu bilgilerin bir kısmı oluşla, bir kısmı Allah Teâlâ ile ilgilidir. Bunlar, tohumlulardan buğda­yın zekâtı gibidir,

çünkü buğday hububatın en üstünüdür.

Nefsten ise, Allah Teâlâ’nın kendisine ektiği düşünce ve arzulardan sadece Allah Teâlâ’nın bildikle­ri çıkar, bu da nefsin bitkileridir. Bu da, hurma gibidir. Allah Teâlâ’nın nefsten ortaya çıkan şeylerdeki zekâtı, ‘ilk düşünce’dir; arzulardan ise, Allah Teâlâ uğ­runa olan şehvet ve arzudur. Nefsi hurmaya bitiştirdik, çünkü hurma ağacı halamızdır. Dolayısıyla akıl karşısında nefs, Adem karşısındaki hurma gibidir. Çünkü hurma, Âdem’in toprağının kalıntısından yaratıldı. Allah Teâlâ organlara da bütün amelleri ekmiş, onlar da amelleri ‘bitir­miş ve yetiştirmiştir.’ Onlarda Allah Teâlâ’ya ait zekât payı ise, kendisinde Allah Teâlâ’nın gözetildiği meşru amellerdir.

VASIL

Zekâtın Bölündüğü Sekiz Sınıfın Belirlenmesi

Cilt 4, sh:359

**

İtikâf mekanın anlam bakımından yorumu, mertebe demektir. Her İlâhî isim, iki İlâhî isim arasında bulunur. Çünkü Hakkın işi, dai­reseldir ve bu nedenle Allah Teâlâ’nın eşyadaki emri bir sona varmaz. Daire­nin başı olmadığı gibi varsayımsal olmanın dışında sonu da yoktur. Bu nedenle, âlem dairesel olarak kendiliğinde bulunduğu tarzda ortaya çıkmıştır ki, şekillerde bile böyledir. Tümel cismi kabul eden ilk şekil, dairesel şekildir ki, o da felektir. İlâhî hikmet, Aziz ve Alim’in takdirine göre bu felekler vesilesiyle Allah Teâlâ’dan meydana gelen şeylerin şekilde O’nun suretine veya buna yakın tarzda olmasını gerektirdi. Öyleyse her hayvan, ağaç, yaprak ya da taş veya cisimde daireselliğe dönük bir me­yil vardır ve bu zorunludur. Fakat bu durum, bazı şeylerde latif iken bazı şeylerde apaçıktır. Allah Teâlâ’nın yarattığı dağ, ağaç ve cisimlere baktı­ğında, daireselliğe dönük bir yöneliş görürsün. Bu nedenle küre şekli, şekillerin en üstünüdür.

FASIL İÇİNDE VASIL

İtikâfa Hangi Vakit Girilir

Cilt 5, sh: 226

**

DOKUZUNCU SORU

Onlar, Münâcâtı Neyle Açar? Cevap:

Sohbet ehli, kendilerini münâcâta sevk eden ve çağıran şeye göre münâcâtı açar. Şöyle ki: Hakk onları zikrettiğimiz bu meclislere (kapıyı) ‘çalma’, ‘açma’ ve ‘açılmasını dilemek’ eylemlerinden sonra oturtur. Çünkü onlar, Hakkın ‘Ey iman edenler Peygamberi çağırdığınızda, ko­nuşmanızın öncesinde sadaka verin dediğini duymuştur. Sonra Allah Teâlâ şöyle buyurur: ‘Konuşmadan önce sadaka vermekten çekindiniz mi?’ Allah Teâlâ Peygamberin bizzat Hakk konumuna indirilmesi hakkında şöyle der: ‘Ey iman edenler! Sizi çağırdığında Allah Teâlâ’ya ve peygamberine olumlu karşılık veriniz.’ Başka bir ayette ise ‘Kim Peygambere itaat ederse, Allah Teâlâ’ya itaat etmiştir buyrulur. Çünkü Allah Teâlâ peygamber vasıtasıyla ken­dine davet eder. Peygamber ise ‘Güzel söz sadakadır’ buyururken başka bir hadiste ‘Âdemoğlunun sabahlayan her eklemine bir sadaka düşer’ buyurur. Sadakanın en faziletlisi, insanın kendi nefsine verdiğidir. Sa­daka verenlerin en üstünü, kendi nefsine sadaka veren kişidir.

Öyleyse kul, Rabbiyle konuşmak istediğinde, önce kendisi için nefsini sunmalıdır. Çünkü konuşma, konuşan ve dinleyenden (oluşur). Kul ise Hakk onun kulağı olmadıkça Allah Teâlâ’nın kelamını anlamaya güç yetiremez. Konuşma esnasında Hakk kulun gözü olmazsa, konuşmanın Allah Teâlâ ile konuşulmaya yakışır doğru bir konuşma olması imkânsızdır.

Böyle bir durumda ise Hakk kendisiyle kendisine konuşandır. Kul ise (bu konuşmanın sonucundan) istifade etme yeridir, çünkü o, var olan durumlardır. Varlık ise, onun aynıdır.

 Kul kendisiyle kendisine sadaka vermiştir.

Böyle bir sadaka, sadakaların en üstünüdür. Bu sadakayı ise Rabbiyle konuşmasını açmak amacıyla vermiştir.

Öyleyse konuşma ile kendisiyle konuşmanın açıldığı şey arasındaki ilişki, sadakanın kula dönmesiyle Hakkın konuşmasının kendisiyle kendi arasında olmasıydı.

Hakkı ancak Hakk duyduğu gibi, kul da ancak kula (kendisine) sadaka vermiştir.

Böylelikle ehliyet geçerli olmuştur. Kim konuşmasını böyle açarsa, o meclis ve sohbet ehlinden birisidir.

Tirmizî’nin görüşüne gelirsek, onların münâcâtı açtıkları şey, bü­yüklük elbisesini giymeleridir. Ardından özel bir şekilde onun bir kıs­mından soyutlanır, bir kısmını ise üzerlerine bırakırlar. Kalan kısım, konuşma geçerli olabilsin diye, sayesinde Hakkın sözünü duymaya ve Hakkın kendisiyle konuşmasına layık kısımdır. Böylelikle başlangıç kuldan meydana geldiği gibi bu mertebede öncelik kula aittir. Bu, doğ­ru yorumdur. İşte bu, konuşmaya yönelten vaz’î nedendir. Daha önce zikredilen ise, zâtî nedendir. Bu halde bu gurubun konuşması, genel için namaz konumundadır. Çünkü zikrettiğimiz bu mertebeden na­mazla yükümlülük, peygamberlerin dili aracılığıyla insanlar için ortaya çıkmıştır. Zikrettiğimiz nedenle de teklif emredilmiştir. Namaz bir münâcâttır.

Allah Teâlâ ehlinden bir kısmı, işlerin sonunu açılış sayarak, onu başlan­gıca döndürürler. Çünkü amaç, işlerin sonudur. Örnek olarak gölge­lenmek isteyen bir insanın durumunu verebiliriz. Onun nezdinde ilk gerçekleşen şey, çatının varlığıdır. Çatı ise, fiille ortaya çıkan son şey­dir, çünkü onun varlığı diğer eşyanın varlığına bağlıdır. Bu şeylerdeki amaç, varlıklarının herhangi bir şeye dayanmadığı şeyler ise, son başın aynısıdır. Böylelikle amelin açılması, son ile gerçekleşir. Bu ise, bizim de kendisiyle münâcâtımızı yaptığımız ve kendisine göre hareket etti­ğimiz sırlı bir yöntemdir. Fakat ifade ettiğimiz gibi, konuşmanın Hak­kın duyması ve sözüyle olması gerekir. Çünkü hakikat, kendisinden başka birinin Hakk ile konuşmasını ya da kendisinden başkasının O’nu duymasını kabul etmez.

Böylece, meclis ve sohbet ehlinin münâcâtı neyle açtıklarım sana bildirmiş oldum!

Cilt 6, sh: 229-231

**

Allah Teâlâ’nın birliğini bilenlerin ilk mertebesinde velîler bulunur çünkü Allah Teâlâ bir cahili velî edinmez. Bu, şekilci bilginlerin farkına varamadığı bir meseledir. Velîlik feleği altına hangi şekilde olursa olsun Allah Teâlâ’yı bi­len herkes girer. Velîlik feleği, birinci makamdır. Sonra nebîlik, sonra resullük ve iman gelir. Dolayısıyla o, yani velîlik mertebesi, bize göre sıraladığımız şekildedir.

 Burada velîlik, sonra iman, sonra nebîlik, son­ra resullük gelir. Şekilci bilginlere ve bu özel yolun dışındaki insanların geneline göre, birinci mertebe iman, sonra velîlik sonra nebîlik ve son­ra resullük gelir. Biz bu konuda sıradan insanların ve şekilci bilginlerin bildiği tarzda cevap verdik ve farklı yönlere göre bu mertebelerin nasıl olduğunu açıkladık.

Öyleyse hangi tarzda olursa olsun Allah Teâlâ’yı birleyenler, Allah Teâlâ’nın velîleridir. Çünkü onlar, mertebelerin en üstününü elde etmişlerdir.

 

Seksenbirinci Kısım- On Sekizinci Soru

Resullerin Makamının Karşısında Velîlerin Makamı Nerededir?

Cilt 6, sh: 245

**

YÜZ KIRK BEŞİNCİ SORU

Hz. Musa’nın, ‘Allah Teâlâ’m! Beni Muhammed Ümmetinden Yap’ Sözünün Yorumu Nedir? Cevap:

Musa (aleyhisselâm), peygamberlerin Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem karşısındaki yerinin ümmetinin onun karşısındaki yeri olduğunu biliyordu. Ümmetinin Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem ile ilişkisinin, ez-Zâhir ve el-Bâtın; buna karşın önceki peygamberlerin Muhammed salla’llâhu aleyhi ve sellem ile ilişkilerinin ise el-Bâtın isminden gerçekleş­tiğini biliyordu. Bunu öğrenince, şeriatında iki ismi bir araya getirme­sini Allah Teâlâ’dan istemiştir. Hz. Musa uyan bir peygamber olduğunu öğ­renip bundan kuşku duymayınca, Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem nezdindeki maka­mının diğer peygamberlerden üstün kılınmasını istemiştir. Çünkü kı­yamet günü ümmetlerin ve uyanların çokluğuyla övünülecektir. Pey­gamberler içinde ise Hz. Musa’dan çok uyanı olan kimse yoktur. Nite­kim sahih bir hadiste ‘Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem büyük bir kalabalık görünce ‘bunlar kimdir?’ diye sormuş, ‘bunlar Musa ve ümmetidir’ denilmiştir.’ Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem kıyamet günü insanların efendisidir. Efendiye karşı çokluk olamaz.

Hz. Musa zâhir ve bâtında Muhammed ümmetinden olmak için -tıpkı bizim gibi-dua ettiğine göre, o ve ümmeti, şüphesiz bizim üm­metin kalabalığına katılacaktır. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem ‘Ben ümmeti en kalaba­lık olanım’ sözünü, peygamberinin iki ismin (ez-Zâhir ve el-Bâtın) top­lamına sahip olmadığı ümmetlere karşı söylemiştir; söz konusu isimler, Hz. Musa’nm kendisine ait olmasını istediği isimlerdir. İki ismi bir ara­ya getiren herkes, bizimle beraber Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in ümmeti içinde diriltilecektir. Hz. Musa da ümmetiyle bizimle beraber diriltilen diğer nesillere karşı övünür. Bu durumda Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem karşısında diğer peygamberler, askerlerin başına yerleştirilen komutanlar gibidir. En bü­yüle komutan, askeri en çok olan, askeri en çok olan ise, Allah Teâlâ Peygam­ber’inin nezdinde kadir ve kıymet bakımından en yüksek olandır. Bu nedenle Tirmizi, ‘Muhammed ümmeti içinde Ebu Bekir’den daha üstün kimseler olacaktır’ demiştir. Bu durum, Hz. Ebu Bekir’i Allah Teâlâ Peygam­ber’inin nezdinde müslümanların en üstünü sayanın görüşüyle ilgilidir.

Hz. İsa’nın Hz. Ebu Bekir’den daha üstün olduğu malumdur. Hz. İsa ise, Muhammed ümmetinden ve ona uyanlardandır. Bunu söyle­memizin nedeni, karşı görüş sahibinin onun ahir zamanda bu ümmet içinde ineceğini ve Muhammed’in sünnetine göre hüküm vereceğini ke­sin olarak bilmesidir. Hz. İsa’nın durumu, râşit ve rehber halifelerin hükmüne benzer: Haçı kırar, domuzu öldürür ve onun girmesiyle de Ehl-i kitap’tan pek çok kişi İslam’a girer.

Doksanıncı Kısım

Cilt 7, sh: 48-49

**

Nikâh, hayır nafilelerinin en üstünüdür.

Onun da bir aslı vardır ve bu asıl, farz nikâhtır. Ona eklenen, nafiledir. Bunun gerçekleşmesi ise, iki türlüdür: Bazen nikâh, genel -olarak, muhabbet nispetiyle meydana gelirken bazen muhabbet nispetinde üreme ve çoğalma meydana gelir. Nikâh, çoğalma ve tenasül sevgisinden kaynaklanırsa, ilahi sevgiye katı­lır. Çünkü Allah Teâlâ vardı ve âlem yoktu. Allah Teâlâ bilinmek istedi ve iradesiyle bu sevgi nedeniyle yokluk halindeki eşyaya yöneldi. Onlar, imkân ha­lindeki istidatlarında asıl konumundaydı ve onlara ‘ol’ dedi, onlar da meydana geldi. Böylece Hakk, bütün bilinme tarzlarıyla bilindi. Bu, Hakk’a ilişmeyen sonradan meydana gelen (hadis) bilgidir. Çünkü onu bilen kişi, varlık ile nitelenmiş değildi. İşte bu, mârifetin ve varlığın kemalini talep eden sevgidir.

O halde varlık ya da bilgi, âlem vasıtasıyla kemale erdi. Alem ise, sevgi yoluyla imkân halindeki (sabit) a’yân’ın şeyliklerine dönük bu ila­hi yönelişten meydana geldi. Gayesi ise dışta ve bilgide varlığın kemali­ni gerçekleştirmektir. Hakk’ın bu yönelmesi ise türeme amaçlı nikâha benzeyen bir haldir.

Öyleyse farz nikâh, farzların en üstünüyken nafilesi de nafilelerin en üstünüdür.

Türlerinin farklılığına rağmen, onu yerine getiren kimse, onların elde ettiğini elde etmiştir. Esas ise nikâh nafilesi­dir. Çünkü bir amelin daha önce var olmayan bir varlığı ortaya çıkarması nikâhın sonucudur. Her amel kendi hakikat ve yoluna göre bir sonuç oluşturur. Öyleyse nikâh, her işte asıl, dolayısıyla üstünlük, ihata ve öncelik sahibidir. Ebu Hanife nikâh hakkında şöyle der: ‘Nikâh en faziletli nafiledir.’ Ebu Hanife haklıdır veya gerçeğe isabet etmiştir. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem’e kadınlar sevdirildi ve en çok evlenen peygamberdi. Çünkü nikâhta insanın üzerinde yaratıldığı (ilahi) suret ile özdeşleşme vardır. Fakat keşf yolundaki insanlardan, hatta Allah Teâlâ ehli âriflerden pek azı bu­nu bilir.

Doksan Beşinci Kısmı-Seksen Dokuzuncu Bölüm

Genel Olarak Nafilelerin Bilinmesi

Cilt, 7, sh: 70

**

Kemal mertebesini açıkladıktan sonra, şimdi de bu menzilden bir’in çokluğun (cemaatin) yerini tutmasını açıklayalım. Burada bir, insan-ı kâmilin kendisidir. İnsan-ı kâmil, âlemin toplamından daha yet­kindir. Çünkü insan-ı kâmil, harf be harf, âlemin sureti iken sahip olduğu bir hakikatle âleme fazla gelir.

Meleklerin en üstünü olan İsrafil kendisini kabul ederken, o küçültmeyi kabul etmez.

İsrafil günde yet­miş kere küçülür ve böylece nokta gibi veya söylediği gibi olur. Küçül­me önceki bir yükseklikten olabilir. Halbuki tümel kul için kulluğunda bir yükseklik söz konusu değildir. Çünkü o niteliklerinden soyunmuş­tur. Bu küçülen ruh adına bu tümel kulun hali meydana gelseydi, onun küçülmesi tekrarlanmazdı. İşaret ettiğim şeyi anla. Bu meleğin Allah Teâlâ’yı en iyi bilen yaratıklardan birisi olduğuna dikkatini çektim. Onun kü­çülmesinin yinelenmesi, tecellinin tekrarlanmasından kaynaklanır. Hakk ise bir surette iki kere tecelli etmez. Böylelikle her tecellide o küçülmeye yol açan şeyi görür. İşte bu, Allah Teâlâ’yı bilmenin kendisine kazandırdığı sa­hih bilgidir.

Muhammedî Mertebeden Damme Menzilinin ve Bir’in Topluluğun Yerini Alması Meselesinin Bilinmesi

Ondokuzuncu sifr

Cilt 10 sh: 129

**

Cisimde ortaya çıkan ilk şekil, dairedir ve o şekillerin en üstünüdür.

Daire, şekiller arasında harfler arasında Elif harfi gibidir ve bütün şekilleri içerir. Nitekim Elif de havanın göğüsten iki dudağa ulaşana kadar harf mahreçlerine uğra­masıyla, bütün harfleri içerir ve harflerin zatlarını mahreçlerde ortaya çıkartır. Göğüste durduğunda, he ve hemze harfleri elif harfinden orta­ya çıkar. Göğüsten boğaza çıktığında ve boğazdaki belli mertebelerde kaldığında, ha harfini meydana getirir. Sonra ayn, hı, ğayn, kaf, kef harflerini meydana getirir. Gayr-ı makud (düğümlü olmayan) kaf harfi ise iki harf arasında, yani kef ile kafmakude arasında bulunan bir harf­tir, yoksa sadece kef veya sadece kaf değildir. Bu nedenle dilciler kendi­sini reddeder. Bizim kıraat hocalarımız kafi akdetmezler ve silsile boyunca şeyhlerinden onu böyle aldıklarını zannederler. Bu silsile, eda yo­luyla, bu dilin ilk sahipleri olan Araplara kadar uzanır ki onlar sahabe­dir. Onlardan da Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem’e kadar uzanır. Bütün bu aktarım, eda yoluyla gerçekleşmiştir. Dilini değiştirmeden kalan Araplardan benim karşılaştıklarım ise -söz gelişi Benû Fehm gibionların da kafi akdettik­lerini gördüm. Bütün Araplar da böyledir. Mağrip şehirlerindeki dostlarımıza Kuran’da kafi akdetmeden okuma alışkanlığının nereden gir­diğini bilmiyorum. Sonuncusuna varana kadar, bütün harflerin konuş­ması da böyledir.

Son harf vav’dır ve vav’ın ardında herhangi bir harfe ait bir mertebe kesinlikle yoktur.

Cisimlerde ise şekillerin kendisinde bi­tecekleri ve duracakları bir sınırı yoktur. Çünkü o da sayıya tabidir ve sayı kendiliğinde sonsuzdur. Öyleyse şekiller de böyledir. Buna göre dairesellikten sonra ortaya çıkan ilk şekil, üçgendir. Üçgenden ise eşke­nar üçgendir. Cisimlilerde şekiller sonsuza kadar gider. Buna göre şekil­lerin en üstünü ve en sağlamı, altıgendir. Cisim ne kadar genişler ve büyürse, o kadar şekli kabul eder. Sonra Allah Teâlâ, cisimsel sureti doğanın kendi mertebesinden ona verdiği şeyle -ki biz onu nefs ile heba arasında saymıştıkheba’da tutar. Doğanın mertebesi burada olmasaydı, cisim bu cevherde ortaya çıkmazdı ve onda sübutu olmazdı. Böylelikle nefs için doğa, maddelerde kendisiyle yapım suretleri açan sanatkâr için alet gibi olmuştur. Bu cevherde tüm cisim neftten sıcaklık aletiyle ortaya çıkmıştır. Kendisinde hayat ise sıcaklığın yaşlığa eşlik etmesiyle ortaya çıkmıştır. Sureti ise heba’da soğukluk ve kuruluk ile sabit olmuştur. Allah Teâlâ onu yani bu küresel cismi divan tarzında yapmış, dünya devam etti­ği sürece onun için bilfiil dört taşıyıcı, bilkuvve olarak da dört taşıyıcı daha yaratmıştır. Kıyamet günü bu dört ile diğer dördü bir araya geti­rir. Böylelikle toplam sekiz olur. Onu Arş diye isimlendirmiş, rahmetin kaynağı yapmış, Rahman ismiyle onun üzerine yerleşmiş, onu içerdiği bütün mülküyle birlikte ayrışma ve bitişmeyi kabul eden bir mekan ha­line getirmiş, mekan ve yerleri doldurmuştur. Onun üzerinde bulunan ve Amâ ile altında bulunan -ki Amâ üzerinde ve altında hava bulunma­yan şeydirmertebesi, Rab ismine aittir. Allah Teâlâ ise bütün ilahi isimler üzerinde hüküm sahibi olan kuşatıcı isimdir. Böylelikle O’nun niteliği her şeye hakim olmaktır. Kelime Arş’ta bir olmuştur. Öyleyse kelime, cisimler âleminin kendisini kabul ettiği varlıkların ilkidir.

 

Yirminci Sifr, İki Yüz Doksan Beşinci Bölüm

Muhammedi Mertebeden, Yüce Sayıların Mertebesi Menzilinin Bilinmesi

cilt 10, sh 288

**

Allah Teâlâ âlemdekilerin bir kısmına gösterdiği hakikatleri herke­se gösterseydi

Gafur olmayacağı gibi âlemde kimse kimseden üstün olmazdı.

Çünkü üstünlük -hangi konuda olursa olsun-bilgi fazlalığıyla gerçekleşebilir.

Bütün âlem bir yönüyle üstün bir yönüyle aşağıda bu­lunur (fadıl-mefdûl).

 Bu yönüyle âlimlerin en üstünü sanatta en aşağıdakiyle ortaktır.

Bilgi Allah Teâlâ’nın yarattığı bir şeydir.

Oymacılık sanatını bilmek sanatkârın bilgisi ve onun sanatıdır. Genel nezdinde bilgilerin en düşüğü odur.

Seçkinlere göre ise sanat ilmi bilgilerin en üstünüdür, çünkü onun vasıtasıyla Hakk varlıkta zuhur eder.

Bu bilgi en yüce bilgi olduğu kadar en açık yol ve en doğru sözdür. Buradan Allah Teâlâ’nın ehli olan büyük seçkinler hüküm itibarıyla sıradan insanların suretinde or­taya çıkmış, mertebeleri anlaşılmamıştır. Onları kendilerinden başkası bilememiş, âlemde bir üstünlükleri olmamıştır. Hâlbuki hal sahipleri böyle değildir. Hal sahipleri genel nezdinde parmakla işaret edilecek şekilde farklılaşmıştır. Bunun nedeni onlarda gözüken harikulade hadi­selerdir. Allah Teâlâ ehli bu konuda -başkaları da kendilerine ortak oldukları için-bu hallerden uzak durmuşlardır. Öyleyse Allah Teâlâ ehli makam itiba­rıyla bilinen müşahedeyle tanınmayan ve bilinmeyenlerdir. Nitekim Allah Teâlâ da herkesin fıtraten bildiği fakat akıl ve müşahede bakımından bilemediği kimsedir. Allah Teâlâ bir kimseye tecelli etseydi, o kişi kendisini bilmeyecekti. Hâlbuki Allah Teâlâ sürekli tecelli etmektedir. Fakat Allah Teâlâ eh­linin ve seçkinlerinin nezdinde malumdur. Allah Teâlâ ehli Kuran ehli olan ‘zikir ehlidir.’ Allah Teâlâ bize ‘onlara sorun’ diye emretti, çünkü onlar bize ancak Allah Teâlâ’dan haber verirler. Allah Teâlâ şöyle der: ‘Bilmiyorsanız, zikir eh­line sorun.’  Çünkü zikir ehli Hakk ile oturanlardır. Allah Teâlâ’nın kendisini zikrettiğine şahidik ettiği bir zâkir, kendisiyle oturan (Hakk’tan)haber verebilir ve gerçeği olduğu hal üzere bildirir ki bilgi bu demektir. Çünkü ‘O Rabbinden bir delil üzeredir ve ondan bir şahit kendini takip eder.’  Bu, onun Allah Teâlâ’dan getirdiği bilgiyle zuhur etmesidir. Bilgi ise Allah Teâlâ’nın kendisiyle zikredene tecelli ettiği niteliğidir. Kişi Hakk’ı ne kadar zikrederse, Hakk da onunla o kadar oturur. Bu nedenle Hz. Ayşe Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem’in bütün anlarında zikrettiğini aktarmış, onun sürekli Allah Teâlâ ile oturduğunu bildirmiştir. Hz. Ayşe bu durumu keşif yoluyla bilmiş olabileceği gibi bizzat Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem kendisine bunu bildirmiş olabilir. O Allah Teâlâ ile otururken Allah Teâlâ da kendisine ümmetinin O’nun katından getirdiği haberlerde kendisiyle tartışmasına karşılık, peygam­berlerin haberlerinden ‘kalbini sabit kılacak’ hususları bildiriyordu. Allah Teâlâ peygamberinin nezdinde bu ve benzeri bir halde bulunmasaydı, peygamberiyle diğer insanlar arasında bir fark kalmazdı, çünkü Allah Teâlâ her nerede bulunurlarsa ve her nerede olurlarsa olsunlar-onlarla bera­berdir. Allah Teâlâ’nın özel bir beraberlikle kendisini zikredenlerle olması ge­rekir. Bu konuda sadece bilgi fazlalığı olabilir ve üstünlük bu bilgiyle ortaya çıkar. Öyleyse zikrederken zikrettiği hakkında bilgisi artmayan bir insan diliyle zikretse bile, ‘zâkir (zikreden)’ değildir. Çünkü zikre­den, zikrin bütününü kuşattığı kimse olduğu kadar öyle bir insan Hakk ile oturan kişidir. Öyleyse bir faydanın gerçekleşmesi zorunludur. Çünkü kendisinden cimriliğin beklenemeyeceği cömert âlimin kendi­siyle oturana onun yoksun olduğu bir şeyi ihsan etmesi gerekir. Cö­mertliği kaldıran bir cimrilik olmadığına göre geride cömertliği kabul edebilecek mahal kalmıştır. (Hakk’ın karşısında) ancak (cömertliği) kabul edecek mahal sahibi oturabilir ve öyle birisi Hakk ile oturandır.

Yirmi Yedinci SifirÜç Yüz Yetmiş Üçüncü Bölüm

Üç Sırrın Menzilinin Bilinmesi

Cilt 18, sh: 14-15

 

Kaynaklar:

Muhyiddin İbn  Arabî, Futûhât-ı Mekkiyye

Futûhât-ı Mekkiyye Tercümesi, hzl: Ekrem Demirli, 2011,İstanbul

 

BAŞA DÖN

 

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s