THE PROPHET (2014) Peygamber

 

Muhakkak seyretmeye çalışın.
Bulacağınız çok şey var
.

Yönetmen: Roger Allers, Gaëtan Brizzi, Paul Brizzi

Senaryo:Roger Allers, Kahlil Gibran, Irene Mecchi

Ülke:ABD ABD

Tür: Animasyon

Müzik:Gabriel Yared

Oyuncular: Salma Hayek, Liam Neeson, John Krasinski, Alfred Molina, Quvenzhané Wallis

Özet

Peygamber Al-mustafa oniki yıllık bir aradan sonra doğduğu ve büyüdüğü yere geri döner. Bu küçük şehirde yaşayanlardan biri olan Orphalese’e danışmaya gider ve aralarında insanoğlunun hayatının üzerine temel sorulardan ilerleyen bir konuşma başlar.

Roger Allers, Joan C. Gratz, Tomm Moore, Bill Plympton, Chris Landreth, Nina Paley ve Michal Socha olmak üzere yedi farklı yönetmen tarafından yönetilecek olan filmin senaryosu Kahlil Gibran’ın romanından uyarlandı

Film Metninden

Git. Kış!

Kış!

Hey!

Evlat!

Buraya gel. Onu geri getir!

Dikkat et!

Dur!

Küçük sinsi!

Almitra!

Almitra!

Yumurta, bal, meyve, fındık. Yedi gümüş diyelim. Ne?

Evet, elbette. İzin verin Almitra!

Kızınız pek bir yumurcak, değil mi?

Aslında, çok tatlıdır. Evet. Tıpkı limon gibi. Ballı limon. Dört, beş, altı Almitra!

Bir daha söylemeyeceğim!

ve yedi. Almitra, in oradan aşağı!

Hayır, hayır, hayır. Hayır, hareket etme!

Hayır, hayır, hayır. Yavaş ol, evlat!

Aman!

İyi misin?

Yine mi?

Hurmalarım mahvoldu. Onun bir hayvan gibi koşmasına izin veren annesinin hatası. Üzgünüm. Üzgünüm. Çok üzgünüm. Alın, lütfen alın. Bu hâlâ iyi. Bunlar iyi. Bir daha olmayacak. Bir köye maloldu, değil mi?

Bir özür hiç fenâ olmazdı. Üzgün olduğumu söyledim. Hayır. Ondan bekliyorum. Tüm bunların sorumlusu o. Onun konuşamadığını biliyorsun. Ya da konuşmadığını. Babası öldüğünden beri konuşmuyor. O iki yıl önceydi. Bak, sana daha sonra ödeme yapacağım. Hepinize. Hafta sonunda. Maaşımı aldığım zaman. Peki ya onun çaldıkları ne olacak?

Benim kızım bir hırsız değil!

Ona göre öyle, evet.

Hey, Almitra, bak.

Dilini yakalayan kediyi bulduk. Kendinizden utanmalısınız. Tatlım, onlara aldırış etme. Onlar sadece şapşal çocukların teki. Bu ne?

Bebeğim, babanı özlediğini biliyorum. Ben de özlüyorum. Eğer onu geri getirebilseydim, getirirdim. Ama artık sadece ikimiz varız. Ve ne biliyor musun?

Her şey yoluna girecek. Tek yapmamız gereken bir arada olmak. En çok neyi özlüyorum biliyor musun?

Sesini. Tamam, benim küçük kızım. Senin için okul vakti, benim için ise iş vakti. İyi olmaya çalış, tamam mı?

Lütfen bir keçi olsun. Almitra. Neden beni takip ediyorsun?

Okulda olman gerektiğini biliyorsun. Seni geri götürecek vaktim yok, ve ben bu işi kaybetmek istemiyorum. Sanırım benimle gelmek zorundasın. Ama dinle. Sakın hiç bir şey alma. Ben ciddiyim, Almitra. Biz bu ailede çalmayız. Anlaşıldı mı?

Günaydın, Halim.

Kamila.

Günaydın, hanımefendi. İyi misin?

Mükemmel. Bugün yanında yardımcı da getirmişsin. Belki de sen bir casussun. Evet, o Direnişçiler’in lideri. Özür dilerim. Bekle!

Gitme hemen. Yani Doğru belgeler olmadan girişe izin veremem. Kız için. Ne?

Haydi, Halim. Buna vaktim yok. Yapacak bir işim var. Bu mahkûmun ciddi bir güvenlik riski olduğunu biliyorsunuz. Tehlikeli bir suçlu. Beni neden onu korumak için görevlendirdiklerini sanıyorsunuz?

Hiçbir fikrim yok. Hey. Tamam. O zaman ona bakabilirsin. Bu arada, çok uslu bir çocuktur. Size hiç bir sorun çıkaracağını sanmıyorum. Almitra, neler yapıyorsun?

Tanrım!

Hey!

Ona ne dedin?

Neredeyse. Tamam. Bu çok güzel. Mükemmel bir gün geçiriyorum!

Hey, geri gel. O benim şapkam. O resmi bir şapkadır. Devlete ait bir şapka. Gel buraya!

Haydi, cik cik, cik cik Bir fare mi duyuyorum?

Dikkatli ol, küçük fare. Her yerde tuzaklar var. Beni ziyaret eden olmaz. Biraz sohbet etmek fena olmazdı bir fare ile bile olsa. Nereye gittin?

Küçük fare?

Hayır. Orada değil. Ha-ha!

Biliyorum. Bisküvi kavanozu. Merhaba. Hayır. Orada da değil. O zaman İşte buradasın!

Kapana kısılmış bir fare. Kurabiye ister misin, küçük fare?

Benim adım Mustafa. Seninki ne?

Almitra. Güzel bir isim. O zaman, Almitra, pek çok farklı tür kafesler vardır. Bu ev yedi yıldır bana ait. Benim suçum ne mi?

Şiir. Fare kapanlı kadın. Çabuk ol!

Biz mahkumlar dikkatli olmalıyız. Komik olan ne biliyor musun?

Benim bir mahkum olduğumu sanıyorlar.

Ama ben pek çok kez kaçtım.

Evet. Oradaki pencereden. Tüm adanın üzerinde. Sana bir sır vereyim.

Bizler, evler ya da bedenlerimiz tarafından mahkum edilmedik. Diğer insanlar tarafından bile değil.

Bizler birer ruhuz. Rüzgar gibi özgür. Bu herkesin bildiği bir sır değil. “İnsanların kendi özgürlüklerine tapınmak için çırpındıklarını gördüm. Tıpkı kölelerin zalim hükümdarlarına yaptığı gibi.

Hükümdar her ne kadar onları aşağılasa da aralarında en özgür olanlarını gördüm. Özgürlüklerini bir kelepçe gibi takanlarını.

Yüreğim kan ağladı. Özgürlük bir hedefin olmaktan çıktığı zaman özgür olmuşsun demektir. Kendine bağladığın zincirleri kırmadan nasıl özgür olabilirsin?

Özünde, özgürlük dediğin şey bu zincirlerin en sağlamıdır.

Halkaları güneşin altında parlar.

Özgür olabilmek için kendine ait olmayan neyi çıkarırsın?

Bir hükümdarın tahtı sensindir. Eğer bakılmayı gözden çıkaracaksan, onu sen seçmişsindir. Ve korkudan kaçacaksan o korkunun kaynağı kalbindedir. Korkanın ellerinde değil. Bu şeyler senin içinde hareket eder. Aydınlık ve karanlık nasıl sürekli birbirini tamamlıyorsa sen de özgür olacaksındır. Bakılmaya ihtiyaç duymadığın zaman değil. Ya da yas tutmayı bıraktığın gecelerde. Bu geceler senin hayatını aydınlattığında ve sen onların üzerine yükseldiğinde serbest kal. Artık yeter!

THE PROPHET (27)

THE PROPHET (28)

THE PROPHET (29) THE PROPHET (30)

THE PROPHET (31)

THE PROPHET (32)

THE PROPHET (33) THE PROPHET (34)

THE PROPHET (35)

THE PROPHET (36)

THE PROPHET (37)

THE PROPHET (38)

THE PROPHET (39)

THE PROPHET (40)

Nerede o?

Onun o küçük tüylü boynunu sıkmak istiyorum. Halim?

Almitra nerede?

Sana beladan uzak durmanı söylememiş miydim?

Halim!

Ona bakman gerekiyordu!

Mustafa, kızım senin işini böldüğü için çok mutluyum. Onu gözünün önünden alacağım. Hiç şüphen olmasın. Hayır, hayır, hayır. Biz iyiyiz. Sadece sohbet ediyorduk. Öyle değil mi, Almira?

Sohbet mi?

Evet. Rüzgarın kanatlarında dalgalanıyorduk. Bu bana dün gece gördüğüm o güzel rüyayı hatırlattı. Bir limana yaklaşa bir gemi gördüm. Beni anavatanıma götürecek olan bir gemi. Halim, bugün bir gemi görmedin, öyle değil mi?

Hayır. Doğrusunu söylemek gerekirse bakmıyordum. Almitra, derhal buraya gel!

Mustafa!

Çok özür dilerim. Yani, Almira çok özür diliyor. İzin verin Sen yap. Çok acıyor olmalı. Hayır, hayır, hayır. Ben iyiyim. Gerçekten. Hayır, hayır, hayır. Resmine bak. Tümüyle mahvoldu. Hayır, hayır. Hiç de bile. Aslında, daha da iyi oldu. Hayır, hayır, Mustafa, bunu demek istiyor olamazsın. Evet istiyorum!

Ama çok çirkin. Şuna bir bak. Endişelenme. Ne yapacağımı bilmiyorum. – Gel ve bir otur hele.

– Her şeyi denedim. Söylediğim ya da yaptığım hiç bir şey onun kafasına girmiyor. Tümüyle kontrolümün dışında.

Elbette öyle.

Ne?

O sana ait değil. Değil mi?

Hayır, hayır, hayır, hayır, hayır, Mustafa.

Onu bu dünyaya getirenin ben olduğunu çok iyi hatırlıyorum.

Evet, evet, bu doğru.

Senin sayende geldi, ama senden gelmedi.

Çocukların senin çocukların değildir.

Onlar hayatın kendisine olan özleminin oğulları ve kızlarıdır.

Çocukların senin çocukların değildir. Onlar hayatın kendisine olan özleminin oğulları ve kızlarıdır. Senin sayende gelirler.

Ama senden gelmezler. Seninle olsalar bile, kendilerine aittirler.

Onlara sevgini verebilirsin, ama düşüncelerini veremezsin.

Onların kendi düşünceleri vardır.

Onların bedenlerine ev sahipliği yapabilirsin, ama ruhlarına değil. Onların ruhları geleceğin evlerinde ikamet ederler.

O evleri rüyalarında bile ziyaret edemezsin.

Onlar gibi olmak için ne kadar çabalarsan çabala ama onları kendin gibi yapmaya çalışma.

Hayat geriye doğru gitmez.

Dünle vakit geçirmez.

Sen çocuklarından gelen bir yaysın yaşayan oklar ileri gönderildikçe.

Okçu sonsuzluğa giden yolu aradıkça ve seni kudretiyle yönlendirdikçe onun okları uzağa gidebilir.

Okçunun seni yönlendirmesi senin mutluluğun için olsun. Uçan okları ne kadar severse sevsin sağlam olan yayları daha çok sever.

Okçunun seni yönlendirmesi senin mutluluğun için olsun.

Uçan okları ne kadar severse sevsin sağlam olan yayları daha çok sever. Uçan okları ne kadar severse sevsin sağlam olan yayları daha çok sever.

THE PROPHET (41)

THE PROPHET (42)

THE PROPHET (21)

THE PROPHET (23)

THE PROPHET (22)

THE PROPHET (20)

Halim!

Çavuş, bu onuru neye borçluyum?

Sana artık serbest olduğunu söylemek için geldim. Ne?

Serbest mi?

Bir parti düzenlemeliyiz, müzikli. Serbest, serbest. Mustafa!

Kendi ülkene geri dönmen ve bir daha asla Orphalese’ye ayak basmamak koşuluyla serbestsin. Eğer Halim buna razıysa sana çıkış yapacağın limana kadar eşlik edeceğiz. Şimdi. Şimdi mi?

Eşyalarını toplamana yardım edeceğim. Tüm çalışmalarını. Hayır, sen toparlanıp gideceksin. Onun kişisel eşyaları ile daha sonra ilgileneceğiz. Çavuş, haydi ama!

Eminim bir parti için zaman Şimdi bizimle geleceksin. Tabî eğer burada bir yedi yıl daha kapalı kalmak istemiyorsan. Zor bir karar. Bu senin son ödemen. Bugünden sonra hizmetlerine artık ihtiyacımız yok. Çok üzgünüm, Kamila. Umarım kısa sürede yeni bir iş bulursun. Ziyaretlerin benim burada geçirdiğim zaman için çok değerliydi. Hoşça kal. Teşekkür ederim, Mustafa, her şey için. Lütfen yeni arkadaşım Almitra’ya da güle güle dediğimi söyle. Keşke daha çok zamanımız olsaydı. Ne?

Tahmin etmeliydim. Sessiz hırsız. Pazar yerinde şânın gittikçe artıyor. Hapishanede birkaç gece geçirmek için çok genç olduğunu sanma, dostum. Sen de!

Fare kapanları!

Halim!

Almitra, hayır!

Çavuş’u duydun. Daha fazla belaya bulaşamayız. Biliyorum, biliyorum. Onu ben de özleyeceğim. Tamam. Sanırım bitirsem iyi olacak. Bak!

Şair!

Mustafa?

Özgür mü?

Çok uzun zaman oldu. Mustafa!

– Serbest mi bırakıldın?

– Neden seni götürüyorlar?

Limana. Bugün mutlu bir gün. Hepiniz için, elbette, benim için de!

Serbest bırakıldım. Eve gidiyorum.

– Muhteşem!

– Mükemmel!

O zaman kutlamamıza katılmalısın!

Kesinlikle olmaz. Bağlı kalmamız gereken bir takvim var. Çavuş!

Ağır ateşte pişmiş kuzu sevmez misiniz?

Tamam. Beş dakika. Bir saniye daha fazla değil!

Evet, evet, teşekkür ederim. Grubu hazırla. Kutlamamız gereken iki farklı olay var. Öpmek. Tek bildiği şey bu. Yemesine izin ver Allah aşkına. Yeni evlendiler. Yapmaları gereken şey de bu, değil mi?

Kim bilir ki?

En son güzel bir kızı öptüğümde Ölü Deniz sadece hastaydı.

– Yeter.

– Büyük baba. Teşekkür ederim. Bunu özlemişim!

Mutlu çifte kadehlerimizi kaldıralım!

Ve Mustafa’ya!

Aşka ve özgürlüğe!

Aşka ve özgürlüğe!

Özgürlüğe!

Aşka mı?

Mustafa, lütfen, kızımın evliliğini kutsar mısın?

Bu benim için bir onurdur.

Birlikte doğdunuz ve sonsuza dek birlikte olacaksınız.

Ölümün beyaz kanatları sizi ayırana kadar birlikte olacaksınız.

Allah’ın sessiz hatıralarında bile birlikte olacaksınız.

Ancak birlikteliğinizde bile bir mesafe olsun.

Cennetin rüzgarlarının aranızda dans etmelerine izin verin.

Birbirinizi sevin. Ancak aşk bağı ile bağlanmayın.

Ruhlarınızın kıyılarına vuran deniz dalgaları olmasına izin verin.

Birbirinizin kadehlerini doldurun ama tek bir kaptan içmeyin.

Ekmeğinizi paylaşın ama aynı somundan yemeyin.

Birbirinizle dans edin, eğlenin ama birbirinizin yalnız kalmasına da izin verin.

Bir udun telleri bile yalnızdır ama aynı müzikle coşarlar.

Kalbinizi verin, ama birbirinizinkini korumak için değil.

Sadece hayatın avucu kalplerinizi tutabilir.

Bir arada durun, ama birbirinize çok yakın mesafede durmayın.

Bir tapınağın sütunları nasıl ayrı duruyorsa ya da meşe ve servi ağaçları birbirinizin gölgesinde büyümeyin.

– Teşekkür ederim, Mustafa. – Bu çok güzeldi. Rica ederim. “Beş dakika” demiştim. Ve sen benim cömertliğimi kullandın. Gidelim. Şimdi!

Gıcık. Hoşça kalın, millet. İkinize de iyi şanslar. Bizi kutsadığın için teşekkürler, Mustafa. Yine öpüşüyorlar. Gel buraya. Hoşça kal, Mustafa. Güle güle!

Denize açılmak için ne güzel bir gün. Eğer Mustafa o gemiye ayak basarsa, ben de fesimi yerim!

Kendine dikkat et. Güle güle, iyi insanlar. Güle güle!

İyi yolculuklar!

Elveda!

Kekim!

Ben baklava yiyeceğim. Aptal köylüler. Her sözüne inanıyorlar. Tüm bu olanlardan sonra bile seni liderleri olarak görüyorlar. Affınıza sığınarak, Çavuş, onlar ne birer aptal ne de birer köylü. Ne de ben bir liderim.

Ne o zaman?

Öğretmen mi?

Öğretmen nedir?

Öğretmenler seni sadece aklının sınırlarına kadar yönlendirebilir. Hepimiz aklımızın içinde yalnızızdır, çavuş. Sen ve ben. Duydun mu, Mustafa?

İşte insanlar budur. En güçlüsü tarafından yönlendirilmeyi bekleyen bir kuzu.

Siz, iyi misiniz, efendim?

Bunu kim yaptı?

Şey, çavuş, sanırım bazen kuzular da son sözü söyleyebilirler. Vay canına!

Aferin. Şey ben yaptım. Ha?

Ha!

Ha?

Ah!

Gördün mü?

Mustafa?

Bu o. Acele et. Mustafa?

Mustafa.

– Aman Allah’ım.

– İyi misin?

Çok yakındı. Sorun değil, sorun değil, ben Ben iyiyim, teşekkürler.

– Hoş geldin.

– Seni yeniden gördüğüme memnun oldum.

– Eşin nasıl?

– Seni özledik. Çocuklar nasıl?

O kadar büyüdüler ki artık onları tanıyamazsın. Muhteşem. Geri dönmene çok sevindim. Evet, evet, evet. Mustafa’yı yeniden gördüğümüze çok sevindik. Ama işlerinize geri dönmenin vakti geldi. Doğru, büyük baba. Zeytinlerin kendi kendilerine ezilmeyecekler, değil mi?

Yapacak önemli işlerin var. Hayır, efendim. Onun sözleri benim zeytinlerimden daha önemlidir.

Saçmalık bu, dostum. Bu doğru, Mustafa. O korkunç geçen kurak yılı senin sözlerin olmadan nasıl atlatırdım bilmiyorum. Ya da biz çocuğumuz hastalandığında. Ya da ben kaynanamla uğraşırken. Gerçekten, senin işin bizimkilerden çok daha önemli. Kesin sesinizi. Tatlım, yardım etmeme izin ver.

Arkadaşım, her iş asildir. Dünya’ya ve Dünya’nın ruhuna ayak uydurmak için çalışırsın. Boş kalmaktan mevsimlere yabancı olmak ve hayatın geçit töreninden çıkmak için. Krallıktaki yürüyüşler ve sonsuzluğa doğru olan gurur verici boyun eğiş. Çalışırken bir flütsündür saatlerin fısıltısının müziğe dönüştüğü birisinin kalbi gibi. Aşk ile çalışırken kendini kendine bağlarsın.

Birbirine ve Allah’a bağlarsın. Aşk ile çalışmak nedir?

Kalbinden gelen ipliklerle bir parça kumaş dikmek midir?

Sevdiğin kişi o kumaş parçasını giyecek olsa bile özenle bir ev inşa etmektir.

Sevdiğin kişi o eve yerleşecek olsa bile tohumları yavaşça ekmek ve ektiğini neşeyle biçmektir.

Sevdiğin onun meyvesini yiyecek olsa bile yaptığın her şeyi kendi ruhunla doldurmaktır.

Ve tüm kutsanmış ölmüşlerin etrafında durup seni izlediğini bilmektir.

Sık seni, sanki uykunda konuşurmuşçasına “mermer ile uğraşan ve ruhunun şeklini taşta bulan bir kişi toprağı süren birinden daha soyludur. Gökkuşağı tutup onu bir insan gibi kumaş parçasının üzerine seren kişi ayaklarımız için sandallar yapan kişiden daha fazladır.” derken duydum. Ama ben, öğle vakti tamamıyla uyanık olduğumda rüzgârın küçük çimenlere kıyasla dev meşelerle daha çok konuştuğunu söylerim. Ve onlar, rüzgârın sesini birer şarkıya dönüştürmekte ve kendi aşkları ile onu daha tatlı yapmakta çok iyidirler.

İş, aşkın görünür kılınmış hâlidir.

Bu çok güzeldi, değil mi?

Çok öğreticiydi. Ama gitmemiz gerekiyor. Acelen ne?

Daha henüz serbest bırakıldı. Onu yıllardır görmedik. Onu nereye götürüyorsun?

Onun özgür olduğunu sanıyordum. Ben özgürüm, dostlarım. Bugün, anavatanıma gönderiliyorum. İtiraf etmeliyim ki, evimi yeniden görmek çok iyi olacak. Lütfen, efendim. Gitmeden önce size düzgün bir yemek ısmarlamak isteriz. Evet, herkes o gemide yemeklerin kötü olduğunu bilir. Gel. Otur. Çekilin yoldan millet. Haydi. Bashira!

Mustafa için en iyisi. Yolculuğunuz için erzağa ihtiyacınız olacak. Birkaç portakal alın. Biraz çam fıstığı. Bir dakika. Buranın sorumlusu benim. Ben ise Oh. Taze helva mı o?

Tamam, beş dakika. Bir saniye bile fazla değil. Ne cömertlik!

Yeter, yeter!

Teşekkürler, sevgili insanlar. Çalışmanızın eserlerini hediye ettiğiniz için teşekkürler. Ve Dünya’ya da hediyeleri için teşekkürler.

Keşke Dünya’nın kokusu ile yaşayabilseydiniz. Bir bitki gibi ışıkla sürdürülebilir olsaydınız. Ama yemek için öldürmek zorunda olduğumuzdan o zaman gelin bunu bir tapınma hareketi yapalım. Üzümleri şarap yapmak için topladığınızda, kalbinizde “Ben de bir üzüm tarlasıyım ve benim meyvelerim de şarap yapmak için toplansın. Şarap sonsuz kaplarda korunsun” deyin. Dişinizle bir elmayı ısırdığınızda kalbinizin derinliklerinde “Tohumların vücudumda yaşasın. Ve senin yarınının tomurcukları kalbimin derinliklerinde açsın. İkimizin kanı cennetin ağacını besleyen bitki özleri gibidir. Ve ikimiz de tüm mevsimler boyunca neşe içinde olacağız” deyin.

Teşekkür ederim, dostlar. Sizi özleyeceğim. Hepinizi özleyeceğim. Ona göz kulak olun. Birazdan dönerim. Tamam!

Ne Hayır, dinle Beni dinle!

O bir tehlike, ve onun etkileri büyümeye devam ediyor. Burada en az beş adama ihtiyacım var. Oraya gidince daha da fazlasına. Hayır, hiçbir şeyden şüphelenmiyor. Ama halk Bir direniş olabilir. Evet. Paşa, Mustafa’nın nasıl kontrol edileceğini bilir. Hey!

Sen!

Bu kapıyı hemen aç!

Çok doğru. Mustafa, dostum, biz bedenleri besliyoruz. Ama sen ruhları besliyorsun. Efendim?

Sizinle konuşabilir miyim?

“Efendim” mi?

Yedi yıl sonra mı?

Lütfen, Halim. Al, biraz şarap iç. Seni rahatsız eden bir şey var mı, Halim?

Hayır!

Hayır, hayır. Ben sadece Evet, var. Evet mi?

Devam et. Beni herkesin kendine güvenen, korkusuz, yıkılması mümkün olmayan bir kale gibi gördüğünü biliyorum. Ama, şey gerçek şu ki, ve buna şaşırabilirsin, aslında beni korkutan bir şey var.

Nedir o?

Aşk hissini yansıtabilmek. Aşk.

Kamila için mi?

Biliyor muydun?

Onun güzel yüzünü her gün görüyorum. Ama onun nasıl hissettiği hakkında hiç fikrim yok. Yani, belki de, benim statüm, benim yetkilerimden korkuyor olabilir. Korkuyor mu?

Senin Hayır. Hayır, hayır. Bunun seni endişelendirmesine izin verme. İyi. Tamam. İyi. Ama şimdi madem ayrılıyorsun, o zaman artık o gelmeyecektir. Ve yakında bir şey yapmazsam, onu tümüyle kaybedebilirim. Ne yapacağım ben?

Ben Yani, ne yapabilirim?

– Halim, Halim.

– Ben Ben Evet?

O mangoyu bastırıyorsun. Ben de.

Halim, aşk seni çağırdığında, onu takip et. Yolları zorlu ve dik olsa bile. Aşk seni çağırdığında onu takip et yolları zorlu ve dik olsa bile.

Ve onun kanatları seni sardığında, ona teslim ol.

Kanatlarının arasında kılıcını saklıyor olsa bile.

Ve o seninle konuştuğunda ona inan onun sesi rüyalarını mahvetse bile.

Aşk seni hem yüceltir hem çarmıha gerer. Her ne kadar büyümen için olsa da, seni budamak için de oradadır.

Aşk senin en ince dallarını okşayacaktır.

Ve köklerinden sallayacaktır.

Tıpkı bir yulaf demeti gibi, seni etrafında toplayacaktır.

O seni bir harman gibi döver, eler, över ve yoğurur.

Daha sonra seni o kutsal ateşine davet eder.

Bu sayede Allah’ın kutsal ziyafetinin kutsal bir ekmeği olabilesin diye.

Tüm bu şeyleri aşk sana yapar. Bu sayede kalbinin sırlarını bilebilirsin.

Ve bu bilgi bir koku haline gelir.

Yaşamın kalbinin kokusu. Korkularında sadece aşkın barışını ve zevkini ararsın.

Çıplaklığını örtüp, aşkın harman yerini aşıp gülebileceğin mevsimsiz bir Dünya’ya geçiş yapsan iyi olur. Ama kahkahaya gerek yok.

Hıçkıra hıçkıra ama tüm göz yaşlarını kullanmadan ağlayabileceğin.

Aşk kendisinden başka hiçbir şey vermez. Ve kendisinden başka hiçbir şey almaz. Aşk ne sahip olur, ne de sahip olunur. Aşk için bu yeterlidir. “Ben Allah’ın kalbindeyim” demelisin.

THE PROPHET (43)

Aşkı yönlendiremezsin.

Eğer aşk seni buna değer bulursa, seni yönlendirir.

Şafakta kanatlı bir kalp bulmak için. Eve şükrederek gelebilmen için. Ve kalbinin sevdiği duacı ile uyuyabilmek için. Ve dudaklarında bir şükran şarkısı “Ve kalbinin sevdiği duacı ile uyanabilmek için.” “Ve dudaklarında bir şarkı.”

Yakaladım seni. Evet. Arkadaşımla tanıştın mı?

Adı Almitra. Arkadaşın demek. Evet, daha önce tanıştık. Güzel. Onun da arkadaşları olması kendimi iyi hissettiriyor. Özellikle ben gittiğimde ona bakacak birileri olması.

Sorun ne, Yusuf?

Sorun şu ki konuşmayı reddeden birisini tanımak pek kolay değildir. Ne demek istediğini anlıyorum. Öte yandan bazen insanlar düşünceleri ile baş başa olmayı bıraktığında konuşur. Ancak doğru, bazılarının yüreğindedir. Sadece bunu kelimeleri dökmezler. Bunların yüreklerinde, ruh ritmik bir sessizlikle döner. Sen bunu nasıl O küçük zorbayı bulursam onu demirlere atacağım!

Paydos bitti. Haydi, gidelim.

– Şşt.

– Şimdi gitme. Mustafa, lütfen. Daha yeni geldin, Allah aşkına. Haydi. Hareket et. Yürü. Lütfen geri çekilin!

Haydi, haydi, kıralım bunu!

Bu kadar yeter. Kalk ayağa. Çok vaktimiz yok. Üzgünüm, efendim. Haklısınız. O gemi sonsuza dek beklemeyecektir. Mustafa, efendim, buradaki tüm dostlarınızdan seyahatiniz için erzak. Haydi, Mustafa. Hayranlarını bırakmanın vakti geldi. Yolun açık olsun. Seni özleyeceğiz.

– Hoşça kalın!

– Yine gel. Güle güle!

Kendinize iyi bakın. Burada kal, tamam mı?

Anneni bulana kadar güvende olacaksındır. – İyi yolculuklar!

– Hepinize çok teşekkür ederim. Güle güle!

Güle güle!

İşte buradasın!

Her yerde seni arıyorum. Ne?

Kamila. Hayır, borcum ne söyle ve bu konuyu burada kapatalım. Hanımefendi, hayır, hayır. Her şey yolunda. Bana borcunuz yok. Tamam. Teşekkür ederim. Endişeden delirmek üzereydim. Hayır. Bu sefer değil. Bugün Mustafa’yı kaybettim. Seni de kaybedecek değilim. Ne, ne?

Ne istiyorsun?

Almitra, sınırlarımı zorlama Bu ne?

Burada neler olduğunu biliyor musun?

Çünkü benim hiç fikrim yok. Hoşça kal, Mustafa!

Bak, bu o. – İşte orada!

– Yaşasın!

Mustafa!

Bir dakika, Mustafa. Merkezde icabına bakmam gereken birkaç detay var. Lütfen. Benimle gel. Hiçbir fikrim yoktu. Elbette yoktu, Halim. Tamam o zaman, çavuş.

– Onu nereye götürüyorsun?

– Lütfen geri çekilin. Ne yapıyorsun?

Gemi bu tarafta. Burada görecek bir şey yok!

Nereye gidiyor?

Bırak gitsin!

Neler oluyor?

Çok saçma!

Buna inanamıyorum!

Onun özgür kaldığını sanmıştım!

Hayır, özgürdü!

Almitra, sen biliyor muydun?

– Bırak gitsin. – Yanlış bir şey yapmadı!

Kanuna karşı gelmeyin!

Çekilin yolumuzdan. Hayır!

Onu geri getirin!

– Lütfen geri çekilin. – Evlerinize geri dönün!

– Yol açın. – O masum bir adam!

Almitra, hayır!

Almitra!

Burada daha fazla adama ihtiyacımız var!

Çekin şu insanları kenara!

Dikkat et!

İşte!

Kız!

Getirin onu!

Onu rahat bırakın!

Seni domuz!

Almitra. – Hayır!

– Bekle!

Meydanı boşaltın!

Evlerinize dönün!

Meydanı boşaltın!

Bu size son uyarımız!

Kalabalığı temizlemene yardımcı olmama izin ver. İnsanlar seni ele vermeyecektir. Çabuk ol!

Teşekkür ederim, Halim. Ama seni bu duruma Hayır, çavuş. Yardım etmeme izin ver. Orphalese halkı!

Dostlarım, size yalvarıyorum!

Lütfen!

Sakin olun!

Ama seni götürüyorlar!

Onlar birer yalancı!

Onlar şeytan!

Başkalarını şeytan itham etmekte acele etmeyelim. Çünkü şeytan, kenti açlığı ve susuzluğu ile işkence görmüş bir iyiliktir.

Özünde iyi aç olduğunda, karanlık mağaralarda bile yemek arar. Susadığında ise, ölü sudan bile su içer.

Fedakarlık yaptığın zaman iyisindir. Ama kendinden faydalandığında şeytan değilsindir. Faydalanmak için çabaladığında Dünya’ya yapışan ve göğüslerini emen bir kökten başkası değilsindir.

Hiç şüphesiz meyve, köke “Benim gibi ol, olgun ve yetişmiş. Bolluk ve bereket içinde” diyemez. Meyve için vermek bir ihtiyaçtır. Tıpkı kök için almanın ihtiyaç olduğu gibi.

Kendinle barışık olduğun zaman iyisindir. Ama kendinle barışık olmadığın zaman, şeytan değilsindir.

Dümeni olmayan bir gemi tehlikeli sularda gidebilir.

Buna rağmen batmayabilir. Hedeflerine emin adımlarla ilerlediğin zaman iyisindir. Ama sendelediğinde şeytan değilsindir.

Sendeleyenler bile geri gitmezler. Ne yazık ki geyikler, kaplumbağalara hızlı ve çevik olmayı öğretemezler.

Ama güçlü ve çevik olan sen nezâket bekleyen topalın ardında sendelemiyorsun. Kendi mükemmel benliğine olan özleminin altında iyilik yatmaktadır.

Ama bazılarınızda, bu özlem, denize doğru uzanan bir fırtına gibidir. Yamaçların sırlarını ve ormanların şarkılarını sırtında taşır.

Diğerleri için ise bu düz akan bir nehir gibidir.

Dönüşlerde ve kavislerde kendini kaybeden. Kıyıya ulaşamadan duran. Kendi mükemmel benliğine olan özleminin altında iyilik yatmaktadır. Bu özlem hepimizin içindedir.

THE PROPHET (40)Mustafa. Özgürlüğünün ilk gününde kapımıza isyan mı getiriyorsun?

İsyanı getiren senin adamlarındı. Sokaklarda nizam korunmalıdır. Yoksa anarşi olur. Varlığının tıpkı yedi yıl önce olduğu gibi tahrik edici olduğunu görmek beni üzüyor. Dağda geçirdiğin zaman sana hiçbir şey öğretmedi mi?

Oldukça, teşekkürler. O zaman neden bu hazince davranışlarda ve isyankâr söylemlerinde ısrar ediyorsun?

Haince mi?

Ben sadece aşk ile konuşuyorum. Sadece aşk ve çiçekler, öyle mi?

Sanırım bu senin. Sesini yükseltmeyen bir ulusun cenazeye gittiğinde konuşması ne acı. Geçmişi yok olduğunda onunla övünmesini bilir ama boynu kılıç ile taş arasına gelmedikçe isyan etmek aklına gelir.

Aşk ve çiçekler. İsyana davetten başka bir şey değildir!

Ben öyle düşünmüyorum. Görünüşe göre birbirimize katılmıyoruz. Eğer geçmişinde sarf ettiğin bazı acı sözler, senin anavatanına dönmeni engelleseydi ne acı olurdu. Hâlâ eve dönebilmem için bir şans var mı yani?

Şans mı?

Kesinlik var. Biz kin tutmayız. Biz barbar değiliz. Bunu yap. Yazılarının ve öğretilerinin, yanlış yönlendirilmiş bir gençliğin eseri olduğunu ve tahrik edici olduklarını belirten bu anlaşmayı imzala. Onları artık kabul etmediğini, onların sahte olduklarını ve devletin barışı koruma görevi olduğundan bir suçu olmadığını belirten falan filan. Bunu yapamam. Elbette yapabilirsin. Bu senin tövbekar ve bizim yüce olduğumuzu göstermek için bir fırsat.

Tüm inandıklarımı reddedersem başka neyim kalır ki?